<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/makaleler" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2026 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 03 Sep 2026 15:27:32 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/makaleler"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Paylaşmamak Da Ahlaktır]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/paylasmamak-da-ahlaktir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/paylasmamak-da-ahlaktir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir zamanlar paylaşmak, elindekinden, cebindekinden, ambarındakinden vermekti. Ekmeği ikiye bölmek, yokken bile verebilmek...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İki kişinin doyduğu sofraya, üçüncü hatta dördüncü kişinin de doyabileceğini düşünerek bir tabak daha koymak, yükün bir ucundan tutmak, bildiğini öğretmek, cebindekini ihtiyaç sahibinin cebine koymak...</p>

<p>Rahmetli anne ve babam köylüydü. Tarla ve bahçede çalışıp geçinen insanlardı. Annem öğle vakti yaklaştığında babam için yemek hazırlar, sepete mutlaka bir iki kaşık fazla koyardı. Sonra da bana, “Yavrum, belki bir Allah misafiri gelir, o da yer.” der, yemeği öyle gönderirdi.</p>

<p>Bir kaşık fazla…</p>

<p>Belki paylaşmanın ne olduğunu anlatmak için uzun cümlelere de gerek yoktu o zamanlar.</p>

<p>Paylaşan insanın elindeki azalır gibi görünürdü ama gönlündeki çoğalırdı.</p>

<p>Şimdi tuhaf şeyler oldu...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Paylaşmak, vermekten göstermeye dönüştü.</p>

<p>Artık ekmeğimizi değil, yediğimiz ekmeğin fotoğrafını paylaşıyoruz. Mutluluğumuzu paylaşmıyor ama ne kadar mutlu olduğumuzu gösteriyoruz hatta bazen göze sokuyoruz. Paylaşımımıza yeterince beğeni gelmemişse moralimiz bile bozuluyor.</p>

<p>Öyle bir noktaya geldik ki yaşadığımız şeyi başkasıyla paylaşmıyor, başkaları görsün diye yaşıyoruz sanki.</p>

<p>İşte paylaşmanın anlamını burada yitirdik.</p>

<p>Çünkü paylaşmak kelimesinin içine artık teşhir etmek, gösteriş yapmak, ayartmak, nispet yapmak, kıskandırmak karıştı…</p>

<p>Sosyal medya ise bunun devasa vitrinine dönüştü.</p>

<p>Bedenler sergileniyor.</p>

<p>Evler sergileniyor.</p>

<p>Arabalar, sofralar, tatiller, eşler, çocuklar…</p>

<p>Ve ibadetler…</p>

<p>Mahremiyet sınırları inceldikçe görüntüler daha cüretkâr, hayatlar daha seyirlik hâle geldi.</p>

<p>Dikkat çekmek için daha fazlasını göstermek, merak uyandırmak için biraz daha açılmak teşhir etmek, kıskandırmak, nispet yapmak için daha fazla saçmalamak, izlenmek için biraz daha ayartmak gerekiyor.</p>

<p>Teşhir bir süre sonra yalnızca bedenle de sınırlı kalmıyor tabi.</p>

<p>Hayatın da teşhiri var.</p>

<p>Servetin, mutluluğun teşhiri, tüketimin teşhiri…</p>

<p>Hatta ne yazık ki dindarlığın bile…</p>

<p>İnsan sahip olduğu her şeyi başkasının bakışına sunmaya alışınca bir süre sonra hayatını yaşamaktan çok sergilemeye başlıyor.</p>

<p>Evini, sofrasını, tatilini, mutluluğunu, başarısını…</p>

<p>Sonra sıra daha özel olana geliyor:</p>

<p>İbadetlerine…</p>

<p>Namaz kılınıyor fotoğrafı var.</p>

<p>İftar açılıyor videosu var.</p>

<p>Kur’an okunuyor kaydı var.</p>

<p>Umreye, hacca gidiliyor günlük yayın akışı var.</p>

<p>Kâbe görülüyor telefon hemen çıkıyor.</p>

<p>Tavaf devam ediyor ama kamera da dönüyor.</p>

<p>Herkes prodüktör, herkes yapımcı, herkes kameraman, herkes fenomen…</p>

<p>Sanki içinde bulunduğumuz çağ bize yalnızca “Yaşa!” demiyor.</p>

<p>“Yaşa ve mutlaka göster, teşhir et, utanma neyin varsa ortaya at… zaten herkes yapıyor.” diyor.</p>

<p>İnsan ister istemez soruyor:</p>

<p>Huşu içinde namaz mı kılıyoruz yoksa çevreden “ne kadar ihlaslı” diye yorum mu kasıyoruz? Kâbe’yi mi tavaf ediyoruz başkalarının bizi Kâbe’nin önünde seyretmesini mi istiyoruz?</p>

<p>Eskiden insanlar ibadet esnasında dünyalık düşüncelerden kopmaya çalışırdı.</p>

<p>Şimdi ibadetin ortasında dünyaya bağlanıyoruz…</p>

<p>Hem de yüksek hızlı internetle.</p>

<p>İbadetin özü Rabbe yönelişken görüntüsü içeriğe, huşûsu kadraja, hatırası hikâyeye dönüştü.</p>

<p>Kâbe’nin karşısında telefonun ön kamerasını açtığımızda çok küçük fakat çok önemli bir şey değişiyor:</p>

<p>Kıblemiz değişmiyor ama bakışımız, yönümüz, hatta yönelişimiz...</p>

<p>Cenab-ı Hakk’ın Mâûn sûresindeki kısa fakat ürpertici ikazı tam burada insanın zihnine düşüyor:</p>

<p>“Onlar gösteriş yaparlar.” (Mâûn, 107/6)</p>

<p>Peygamber Efendimizin (sas) uyarısı da aynı noktayı başka bir yerden yakalıyor:</p>

<p>“Kim (işlediği hayrı şöhret için) insanlara duyurursa, Allah onun (gizli işlerini) duyurur. Kim de (herhangi bir hayrı) gösterişle yaparsa, Allah da onun gösterişçiliğini meydana çıkarır.” buyurdu.<br />
(Müslim, Zühd, 47)</p>

<p>Asırlar geçti.</p>

<p>İnsanın görülme arzusu hiç değişmedi.</p>

<p>Sadece eline kamera geçti.</p>

<p>Eskiden gösteriş yapmak için insan aramak gerekiyordu, komşunun avlusuna gidip öyle anlamsızca çalım yapmak falan… Şimdi cebimizde binlerce kişilik bir seyirci kitlesi taşıyoruz.</p>

<p>*<br />
İbadet, her şeyden önce kul ile Rabbi arasındaki özel bir iletişimdir. Kul ile Rabbi arasında sırlarıdır.</p>

<p>Orada seyirciye ihtiyaç yoktur.</p>

<p>Kameraya hiç yoktur.</p>

<p>İslam’ın ihlas anlayışındaki ölçü de ne kadar güzeldir. Peygamber Efendimiz (sas), Allah’ın özel lütfuna mazhar olacak insanlardan birini anlatırken, verdiği sadakayı “sol eli sağ elinin verdiğini bilmeyecek kadar” gizleyen kişiden söz eder.</p>

<p>Düşünün…</p>

<p>Bir elin verdiğini diğer elden saklayacak kadar mahrem bir iyilik anlayışından, verdiğimizi hiç tanımadığımız binlerce insana göstermek için kamera açtığımız bir zamana geldik.</p>

<p>Aradaki mesafe teknolojik değil ahlakidir.</p>

<p>İhlas ile gösteriş arasındaki çizgi de tam burada belirginleşiyor aslında.</p>

<p>İbadet, başkalarının bakışı çoğaldıkça değer kazanan bir performans değildir. İnsanın bakışlardan uzaklaşıp Rabbine yöneldiği ölçüde derinleşen bir teslimiyet hâlidir.</p>

<p>Öyleyse insan başkasının niyetini değil, önce kendi niyetini sorgulamalı.</p>

<p>Ben bunu neden gösteriyorum?</p>

<p>İnsanlar bu ibadeti görsün diye mi?</p>

<p>Yoksa insanlar beni bu ibadeti yaparken görsün diye mi?</p>

<p>Niçin ibadet ediyorum?</p>

<p>Ve en zor soru:</p>

<p>Rabbimin görmesi yetmiyor mu?</p>

<p>*<br />
Her şeyin gösterildiği bir dünyada göstermemek nasıl bir ahlaktır?</p>

<p>Kimseye duyurmadan iyilik yapabilmek…</p>

<p>Fotoğrafını çekmeden bir sofraya oturabilmek…</p>

<p>Bir yere gidip konum bildirmemek…</p>

<p>Bir mutluluğu yalnızca yaşayabilmek…</p>

<p>İbadetini sadece Allah’ın bilmesiyle yetinebilmek…</p>

<p>Bunlar artık sıradan davranışlar olmaktan çıkıp neredeyse birer direnme biçimine dönüştü.</p>

<p>Çünkü dijital çevremiz bize sürekli şunu telkin ediyor:</p>

<p>“Görünmüyorsan yoksun!"</p>

<p>İnsanın bütün kıymeti görünür olmaktan geçmiyor oysa.</p>

<p>Hatta hayatımızdaki en kıymetli şeylerin çoğunun seyircisi yoktur.</p>

<p>Samimiyet seyircisizlik ister.</p>

<p>Dua bunun için güzeldir.</p>

<p>Gözyaşı bunun için özeldir.</p>

<p>Secde bunun için derindir.</p>

<p>İyilik bunun için insanın içinde büyür ve huzur verir.</p>

<p>Her şey gösterildiğinde değerler büyümüyor tam aksine anlamını kaybediyor ve küçülüyor.</p>

<p>*</p>

<p>Modern insanın en büyük yoksulluğu paylaşacak şeyinin azlığı değil, kendisine saklayabileceği şeyinin kalmamasıdır.</p>

<p>Tüm bu akıştan hareketle insan sonunda kendi hayatının hem oyuncusu hem kameramanı hem de yayıncısı hâline geliyor.</p>

<p>Yaşamıyor yayınlıyor, sevmiyor gösteriyor, gitmiyor bildiriyor, yemiyor sergiliyor.</p>

<p>İbadet ederken bile ibadetin kendisinden bir görüntü üretmenin derdine düşüyor.</p>

<p>Ve paylaşmamak yeniden anlam kazanıyor.</p>

<p>Paylaşmamak kendini, sırlarını, mahremiyetini, iyiliğini, ibadetlerini seyirciden korumaktır.</p>

<p>Rabbinle arandaki o küçücük, sessiz ve kimsenin bilmediği alanı korumak…</p>

<p>Bence geleceğin en büyük lüksü görünür olmak değil, görünmeden yaşayabilmek olacak.</p>

<p>Paylaşılması gerekenleri paylaşmak cömertlik, korunması gerekenleri paylaşmamak ise emanet bilincidir.</p>

<p>Ve belki güzel ahlakın dijital çağdaki en zarif biçimlerinden biri, herkesin göstermek için yarıştığı bir dünyada bazı güzellikleri göstermeye kıyamamaktır.</p>

<p>Şimdi telefonu bir anlığına elimizden bırakıp kendimize başka bir yerden bakalım:</p>

<p>Peygamber Efendimiz (sas) bugün aramızda olsaydı sizce neyi paylaşır, neyi paylaşmazdı?</p>

<p>Bundan sonra “Paylaş” tuşuna her dokunuşumuzda önce kendimize sormamız gereken soru bu olabilir mi?</p></p>]]></content:encoded>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/paylasmamak-da-ahlaktir</guid>
      <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 06:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.diyanethaber.com.tr/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="28181"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber ve Güzel Ahlak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-ve-guzel-ahlak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-ve-guzel-ahlak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin." mealindeki ilahî kelam, kıyamete kadar yaşayacak tüm çağlara ve insanlık âlemine "temel" ve "merkezî" bir hakikati, Hz Muhammed (s.a.s) üzerinden ilan ediyor: güzel ahlak...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"Huy" ve " tabiat" anlamlarındaki "ahlak" kelimesinin, "insanın yaratılması" anlamını ifade eden kökten türemesi tesadüf olmasa gerek. Bu aynîliğin; insanın var oluşu ve sürüp giden hayatının, ahlaktan ayrı değerlendirilmesine imkân olmadığını ihsas ettiği söylenebilir.</p>

<p>Evet, İslam'ın güzel ahlakı "temel" bir hakikat olarak kabul ve ilan ettiği son derece açık. Nitekim İslam, bireysel ve toplumsal nitelikli her türlü sosyal, siyasal, ekonomik ve hukukî tutum ve davranışların, ahlak temeli üzerine inşa edilmesini salık veriyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İnsanlığa kılavuz Kerim Kitabımızın evrensel mesajları ile Hz. Peygamber'in söz ve davranışları bir bütün olarak incelendiğinde, güzel ahlakın temel ve esas alındığı anlaşılıyor. Zira akitlerin inıkadı, ilişkilerin tesisi ve yargısal hükümlerin vazı, güçlü bir ahlakî temel üzerine inşa edilmek istenmekte. İslam'ın bütün bu muamele ve ilişkiler üzerinden güzel ahlak ile hemhal olmuş bireyler yetiştirme, bu suretle de ahlaklı fertlerden müteşekkil bir toplum inşa etme arzusu açıkça müşahede ediliyor.</p>

<p>Bununla birlikte, ahlak ilkesinin temelde konumlandırılması, "merkezî olma" zorunluluğunu da beraberinde getirmekte.</p>

<p>İslam'ın, bireye ve topluma güzel ahlak ilkesini kaçınılmaz olarak tavsiye etmesi; kuruluşta mesnet kabul edilen bir hususiyetin, inşa ve mevcudiyet süreçlerinden ayrı düşünülmesinin kabul edilebilir olmadığı mesajını vermesi olarak düşünülebilir.</p>

<p>Dolayısıyla da İslam açısından güzel ahlak hem "temel" hem de "merkezî" bir ilkedir. Hz. Aişevalidemizden nakille kulaklarımızda çınlayan " O'nun (s.a.s) ahlakının Kur'an'ın ahlakı" olduğu hakikati de bu noktayı açıkça teyit etmekte.</p>

<p>Nitekim "temel” ve “merkezî” olma şeklinde ifade edilen bu özelliklerin, Yaratıcı tarafından dikkate alınarak varoluşsal sürecin şekillendirildiği söylenebilir. Zira Yaratıcı katından insanlığa kaynak ve rehber olarak gönderilen Kur'an'ın tebliği için tavzif edilmiş elçinin Kur'an ahlakı ile hayat sürmesi ve varlığını devam ettirmesi; teorik açıdan temel alınan ahlakın, son ve kutlu elçi Hz. Peygamber aracılığıyla merkeze (pratiğe) alınması demektir.</p>

<p>Şu halde ahlak, yaratılış ile aynîlik arz eden, her türlü tutum, davranış ve ilişkinin temelinde bulunması arzu edilen, aynı zamanda bireyin ve toplumun yaşam sürecinin merkezinde konumlandırılması salık verilen, son derece hayatî ve ehemmiyetli bir ilke olarak karşımızda durmaktadır.<a name="_GoBack"></a></p>

<p>Böylesi bir ilkenin, en mükemmel şekliyle tezahür ettiği yegâne numune, âlemlere rahmet Hz. Muhammed Mustafa'dır.</p>

<p>Velâdetinin sene-i devriyesi münasebetiyle sürûriçindeyiz.</p>

<p>Şefaatini umar, salât ve selâm ederiz.</p></p>]]></content:encoded>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hz-peygamber-ve-guzel-ahlak</guid>
      <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 10:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.diyanethaber.com.tr/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="32375"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Rahmet Peygamberi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/rahmet-peygamberi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rahmet-peygamberi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Âlemlere rahmet olmak; insanlara birbirlerini sevmeyi, saygı göstermeyi, insanlarla birlikte bütün canlılara karşı şefkat ve merhametle yaklaşmayı ve doğayı korumayı öğretmektir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kur'an’ın amaçladığı toplumsal barış, Müslümanların kendi aralarında tesis ettiği kardeşliğe dayalı birlik ile farklı inanç mensuplarının birbirlerine karşı göstereceği saygının getirdiği beraberlik ruhuyla hayat bulur.</p>

<p>Kur'an, Müminleri kardeş olarak tanımlar (Hucurât, 49/10) ve kardeşliği tehdit eden veya bozan her türlü söz ve eylemleri mümin olma kimliğiyle bağdaştırmaz.</p>

<p>Hz. Muhammed’den (sas) önceki toplumlarda olduğu gibi, daha sonraki çağlarda da farklı inanca sahip toplulukların bulunduğu bir gerçektir ve bu farklılıkların beraber güven içerisinde yaşamaları da mümkündür.</p>

<p>Özellikle inanç ve ibadet özgürlüğünün güvence altına alındığı, farklı inançlara mensup insanların birbirlerinin haklarına ve değerlerine saygı gösterdiği toplumlarda, barış ve huzur içerisinde beraber yaşamalarını büyük ölçüde mümkün kılar.</p>

<p>Bu kapsamda Kur'an, insanları inandırmaya zorlamaz; hikmetle, güzel sözle ve örnek ahlakla hakikate davet etmeyi esas alır.</p>

<p>“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256)</p>

<p>“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kâfirûn, 109/6)</p>

<p>“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış.” (Nahl, 16/125)</p>

<p>Kur'an, zorlamayı ve baskıyı yasaklamakla kalmaz, aynı şekilde başka inanç mensuplarının kutsallarına hakaret etmeyi de yasaklamaktadır:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Allah’tan başkasına tapanlara kötü söz söylemeyin; sonra onlar da bilmeden, taşkınlık yaparak Allah hakkında kötü sözler söylerler.”( En'âm, 6/108)</p>

<p>Bu ayetler, İslam’ın inanç özgürlüğüne verdiği önemi açık bir şekilde ortaya koyuyor. Çünkü inanç, irade ve kalp ile anlam kazanır. Bir insanı zorla bir dine sokmak mümkün olsa bile, kalbini teslim almak mümkün değildir. Kur'an’a göre ise, sadece dil ile söylenen, kalpte karşılığı bulunmayan bir iman iddiası gerçek anlamda iman olarak kabul edilmez.</p>

<p>Bu sebeple İslam, baskıyı değil tebliği, zorlamayı değil hikmeti, hakareti değil saygıyı esas almış, inanç farklılıklarını kavga, hakaret ve nefret diline dönüştürmeyi şiddetle yasaklamıştır. Buna mukabil birleştirmeyi, adaleti ayakta tutmayı, merhamet ve iyiliği yaymayı esas almıştır.</p>

<p>Nitekim Hz. Muhammed (sas), âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.</p>

<p>Kur'an-ı Kerim der ki;</p>

<p>“Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107)</p>

<p>Âlemlere rahmet olmak; insanlara birbirlerini sevmeyi, saygı göstermeyi, insanlarla birlikte bütün canlılara karşı şefkat ve merhametle yaklaşmayı ve doğayı korumayı öğretmektir. Aynı zamanda kardeşliği güçlendirmeyi, birlik ve beraberliği tesis etmeyi ve yeryüzünde huzur ve barışı hâkim kılmayı gerektirir.</p>

<p>Müslümanlar kendi içlerinde birlik olup kardeş olduğunda, farklı inanç mensuplarına karşı saygı temelinde birleşip beraberliği sağladığında, Allah’ın rahmeti bütün toplumu kuşatacaktır.</p>

<p>Allah en iyi bilendir.</p></p>]]></content:encoded>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/rahmet-peygamberi</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 15:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.diyanethaber.com.tr/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="53001"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsan Sadece Kendi İçin Mi Yaşar?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/insan-sadece-kendi-icin-mi-yasar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/insan-sadece-kendi-icin-mi-yasar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bencillik ve sadece 'ben'e yapılan yatırım kısa vadede özgürlük vaad eder insana. Halbuki uzun vadede benliğe hapsolmaktır ve esarettir. İnsan, hayatını paylaştıkça hayat bulur oysa... Paylaşan bereket görür, huzuru yakalar, samimi bir itibar bulur...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Adamın biri yürürken kuyuya düşer. Kuyunun başından geçenler adamı fark edip, kurtarmak için ip uzatırlar. “İpi tut, seni yukarı çekelim.” derler. Fakat adam, “Ben vermem, ben almam!” diye diye direnir. Durumu bilen bir adam ona, “Senden bir şey vermeni istemiyoruz; sadece uzatılan ipe tutunmanı ve seni kurtarmak istiyoruz.” der. Daha fazla kuyuda kalamayacağını anlayan adam ipe tutunur ve kuyudan çıkar.</p>

<p>Vermeyi ve de vermemek için almayı dahi unutmak, hikayedeki adam misali kuyunun karanlığını tercih etmek, bencilliğin boyutlarına dair çarpıcı bir tablo sunar bize.</p>

<p>İnsanların birbiriyle kurduğu bağlar, insanı yalnızlık kuyusundan çekip alan umudun halatlarıdır aslında...</p>

<p>İnsan ne yalnız yaşayabilir ne de sadece kendisi için...</p>

<p>İnsanın ilk verip almaları ailede başlar. Sevgiyi, hüznü, acıyı, sevinci, sorumluluğu ve de elindekileri paylaşarak ait olur insan, insanlık ailesine...</p>

<p>Paylaştıkça sevgi halkasından yer tutmanın neşesi ile var olur insan çünkü. Evladının mutluluğundan, eşinin huzurundan, anne babanın yürekten duasından nasiplendikçe zenginleşir, ferahlar, umutla bağlanır elindekilere... Kuyuya da düşse gönülden ve gayretle onu çıkaracak sevenleri vardır. Yalnızlık ve karanlık değildir kaderi. Bencilce bir tutkuyla biriktirdikleri, sorumsuzca hep ben dedikleri değil, şefkatle sevgiyle özenle kucakladıkları ve hayatı paylaştıkları kurtarır insanı...</p>

<p>Kendi tutkuları, zevkleri ve keyfi için sorumlu olduklarını, emanet aldıklarını, vaad ettiklerini unutmamalı insan. Yalnızlığa terk ettiği çocuğu, eşi ve ailesinin beklentilerle bir umut beklediği kişi olmamalı. Paylaşmalı hayatını, hayatına aldıklarıyla...Anılar kalmalı geriye paylaşılmış anlardan...</p>

<p>Bir mum diğer mumları aleviyle tutuşturduğunda kendinden bir şey kaybetmez diye bir söz dolanır anlatılarda...Sadece bir mum, onlarca yüzlerce mumu tutuşturarak aydınlığın sebebi olur. Olur da gün gelir kendi alevi titreyip solarsa nice mum yetişir imdadına... Ya da tam tersi bir senaryo... Her zaman kuyudaki adam misali ip uzatanı olmaz insanın...Alevini sakınan mum misali bedel yaşar insan...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hayatını paylaştıkça hayat bulur oysa... Paylaşan bereket görür, huzuru yakalar, samimi bir itibar bulur...</p>

<p>Kendinden verebilme erdeminin ve paylaşmanın unutulduğu yerde ise ne aile kalır ne de medeniyet...</p>

<p>Bugün her zamankinden daha çok bencilliğin beslediği ben diline değil, sevginin beslediği biz diline ihtiyacımız var... Aynadan hep kendimize bakmaya değil, pencereden diğerlerine de bakmaya...</p>

<p>Ve hakiki anlamda aile olmaya...</p>

<p>Biraz da karanlıktan şikâyet edenlere paylaşmanın mutluluğunu hatırlatmaya...</p></p>]]></content:encoded>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/insan-sadece-kendi-icin-mi-yasar</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 13:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.diyanethaber.com.tr/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="93903"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sen Geldin Ey Nebî!]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/sen-geldin-ey-nebi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/sen-geldin-ey-nebi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sen bizi görmeden özledin; biz seni görmeden sevdik.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sen geldin ey Nebî…</p>

<p>Dünya, anlamını yitirmiş bir gecenin içinde seni bekliyordu. İnsanlık, kendi karanlığında yolunu arıyordu. Gönüller susamış, ruhlar yorulmuş, hakikat unutulmuştu.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Bir seher vakti gibi doğdun, gecenin en koyu bağrına. Rahmetin gölgesini taşıyan bir yağmur gibi indin yeryüzüne. Ve insanlığın yorgun, incinmiş kalbine, uzun zamandır beklenen bir bahar gibi dokundun.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Karanlığın sustuğu, umudun yeniden filizlendiği bir vakitte. Gelişinle gönüllere sükûnet, ruhlara nefes, yaralı yüreklere merhem oldun.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Bize hayat veren <strong>Kerîm Kitab’ı</strong> getirdin. Kitab’la beraber <strong>Furkan’ı</strong><strong>, <strong>Mîzan’ı</strong>, <strong>Hikmet’i</strong></strong> getirdin. Vahyin kelimelerini yalnızca dilinle okumadın; hayatınla yaşadın, hâlinle anlattın, ahlâkınla beyan ettin.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Kitab, senin hayatında yürüyen bir hakikate dönüştü. Âyetler sende ahlâk oldu. Hükümler sende adalet oldu. Rahmet sende merhamete dönüştü. İman sende hayat buldu.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Bize <strong>mahaccet-i beyzâ</strong> bıraktın; gecesi gündüz gibi aydınlık bir yol… Öyle bir yol ki karanlıklar çoğalsa da kaybolmayalım, dünya bütün yönleriyle üzerimize gelse de istikameti unutmayalım.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Ve bize ümmet olmayı öğrettin. Aynı kıbleye dönmeyi, aynı kitaba sarılmayı, aynı Peygamberi sevmeyi öğrettin. Kalplerimizi aynı duada buluşturdun. Uzakları yakın, yabancıları kardeş eyledin.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Yetimin başını okşayan el oldun. Mazlumun yanında duran yürek oldun. Yoksulun sofrasına oturan tevazu oldun. Düşenin elinden tutan merhamet oldun.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Bir tebessümün sadaka olduğunu söyledin. Bir güzel sözün gönül inşa edebileceğini gösterdin. Kardeşinin derdiyle dertlenmeyi imanın bir güzelliği kıldın.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>İnsana insan olduğunu yeniden hatırlattın. Bir insanın değerinin malında, makamında, soyunda değil; Rabbine yakınlığında ve güzel ahlâkında olduğunu öğrettin.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Sözlerin, gönüllerde yankılanan bir hakikat oldu. Yolun sünnet, yürüyüşün istikamet, ahlâkın insanlığın ölçüsü oldu. Hayatın, karanlıkta yolunu arayanlara uzanan bir kandil gibi rehberimiz oldu. Senin bastığın o mübarek yol, asırların üzerinden geçerek bugüne ulaştı. Aradan nice zamanlar geçti… Şehirler değişti, diller değişti, devirler birbirini kovaladı. Nice insanlar doğdu, nice insanlar toprağa emanet edildi. Dünya değişti; çağlar değişti; zaman, önüne kattığı her şeyi dönüştürdü. Fakat senin yürüdüğün yol, her çağda yeniden gönüllere açıldı. Çünkü senin yolun, geçmişten bize ulaşan bir hatıra değil; bugünümüzü aydınlatan ve yarınımıza uzanan bir emanetti.</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Ve bize dua etmeyi öğrettin.</p>

<p>Allah’tan hayır istemeyi, şerden O’na sığınmayı, nimete şükretmeyi, sıkıntıda sabretmeyi öğrettin. Sen ne istedinse biz de istiyoruz ey Nebî! Dünyada ve ahirette iyilik istedin. Biz de istiyoruz.</p>

<p>Allah sevgisini, Allah’ı sevenlerin sevgisini ve O’nun sevgisine ulaştıracak amelleri istedin. Biz de istiyoruz. Hidayet istedin. Takva istedin. İffet istedin. Gönül zenginliği istedin. Biz de istiyoruz. Fayda veren ilim istedin. Hilm ve vakar istedin. Sadık bir dil, selîm bir kalp, müstakim bir ahlâk istedin. Biz de istiyoruz. Rabbinden kalbini İslâm üzere sabit kılmasını istedin. Sırât-ı Müstakîm’den ayırmamasını istedin. Biz de istiyoruz.</p>

<p>Helâl rızık istedin. Af ve afiyet istedin.</p>

<p>Güzel bir hayat istedin; gönlüne yük olmayan, Rabbini razı edecek bir ömür… Temiz bir ölüm istedin; dünyadan yüz akıyla ayrılmayı… Ve nihayet, Rabbine kavuştuğun o büyük günde, ardında mahcubiyet değil, rahmetine sığınmış bir kul olmayı diledin.</p>

<p>Biz de istiyoruz ey Nebî!</p>

<p>Sen hangi hayırları Rabbinden dilediysen, biz de o hayırların kapısında bekliyoruz.</p>

<p>Sen nelerden Allah’a sığındıysan, biz de onlardan Allah’a sığınıyoruz ey Nebî!</p>

<p>Huşu duymayan kalpten…</p>

<p>Doymak bilmeyen nefisten…</p>

<p>Fayda vermeyen ilimden…</p>

<p>Kabul edilmeyen duadan…</p>

<p>Kederden, üzüntüden, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve cimrilikten…</p>

<p>Katı kalplilikten, gafletten, fakirlikten, zilletten ve zulmetmekten…</p>

<p>Kötü ahlâktan, kötü işlerden ve çirkin arzulardan…</p>

<p>Kalbin fitnesinden, kabir azabından ve nefsin vesvesesinden…</p>

<p>Dünyanın ve ahiretin fitnesinden…</p>

<p>Cehennemden ve cehenneme götüren amellerden…</p>

<p>Allah’a sığındığın her şerden biz de O’na sığınıyoruz ey Nebî!</p>

<p>Sen geldin…</p>

<p>Ümmetini çok sevdin.</p>

<p>Daha biz dünyaya gelmeden bizi düşündün. Daha yüzünü görmeden seni sevecek olanları özledin. Seni görmeden iman edenleri '<strong>kardeşlerim</strong>' diyerek bağrına bastın.</p>

<p>Ne büyük saadet bizim için…</p>

<p>Seni görmedik ama seni sevdik.</p>

<p>Sesini duymadık ama sözlerini duyduk.</p>

<p>Yanında bulunmadık ama sünnetinin izinde yürümeyi kendimize şeref bildik.</p>

<p>Sen bizi görmeden özledin; biz seni görmeden sevdik.</p>

<p>Şimdi bir duamız var ey Nebî…</p>

<p>Bizi de o kardeşlerinin arasına kabul buyur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Havz-ı Kevser’in başında bizi de bekleyenlerden ol.</p>

<p>Sancağının altında bize de bir yer nasip olsun.</p>

<p>O gün dünya, son nefesini verir gibi susacak.</p>

<p>Gökyüzünün altında duyduğumuz bütün sesler çekilecek; şehirlerin uğultusu, insanların telaşı, hayatın bitmek bilmeyen gürültüsü… Hepsi bir anda uzaklaşacak.</p>

<p>Bütün yollar, tek bir yerde son bulacak. Bütün perdeler açılacak.</p>

<p>İnsan, ömrü boyunca kendisinden kaçtığı ne varsa onunla yüzleşecek.</p>

<p>Ne dünya yetişecek imdadımıza, ne kalabalıklar, ne de ardımızda bıraktığımız isimler…</p>

<p>O gün senin yüzünü görebilmek nasip olsun.</p>

<p>Bir kez olsun nazarına mazhar olabilmek…</p>

<p>Bir kez olsun “ümmetim” hitabına erişebilmek…</p>

<p>Ve biz, sana mahcup olmadan,</p>

<p>O gün, dilimizde tek bir cümle kalabilsin:</p>

<p>“Ya Resûlallah, seni görmedik ama sevdik. Seni işitmedik ama sözünü dinledik. Sana yetişemedik ama izinden ayrılmamaya çalıştık.” diyebilelim.</p>

<p>Selâm sana ey Nebî!</p>

<p>Salât sana ey Resul!</p>

<p><strong>“Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed”</strong></p></p>]]></content:encoded>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/sen-geldin-ey-nebi</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 13:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.diyanethaber.com.tr/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="98774"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Muhabbetten Muhammed Oldu Hasıl]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/muhabbetten-muhammed-oldu-hasil</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/muhabbetten-muhammed-oldu-hasil" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Allah'ın isimlerinden biri de seven ve sevilen manasına gelen "el-Vedûd"tur. Sevgiyi yaratan ve insanın kalbine koyan, insana sevmeyi öğreten Allah'tır ve bütün hakiki sevgiler bu ismin bir yansımasıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Allah'ın isimlerinden biri de seven ve sevilen manasına gelen "el-Vedûd"tur. Sevgiyi yaratan ve insanın kalbine koyan, insana sevmeyi öğreten Allah'tır. Bütün hakiki sevgiler, bu ismin bir yansımasıdır. El-Vedûd ismi insanlık içinde en parlak haliyle Hz. Muhammed Mustafa'da (sas) tecelli etmiştir. Sultan II. Mahmud'un eşi ve Sultan Abdülmecid'in annesi olan Bezm-i Alem Valide Sultan'a nispet edilen şu beyit bu hakikati ifade etmektedir:</p>

<p>Muhabbetten Muhammed oldu hasıl,</p>

<p>Muhammed'siz muhabbetten ne hasıl?</p>

<p>"Muhabbetten Muhammed oldu hasıl" cümlesi "Önce sevgi vardı, sonra Muhammed yaratıldı." şeklinde tarihi bir kronolojiyi anlatmıyor. İlahi muhabbetin en parlak tecellisinin Hz. Muhammed (sas) olduğunu ifade ediyor. Nitekim O'nun hayatına baktığımız zaman, sevginin ve muhabbetin ete kemiğe bürünmüş halini görürüz. Taif'te taşlandığında dua eden, Uhud'da dişi kırıldığında hidayet dileyen, kendisini incitenleri affeden, yetimin başını okşayan, kadına hak ettiği değeri veren, köleyi kardeşi bilen, çocuğa selam veren bir Peygamber.</p>

<p>"Muhammed'siz muhabbetten ne hasıl?" cümlesi de özünde Hz. Muhammed (sas) bulunmayan sevginin sonuçsuz kalacağını ifade ediyor. Nitekim onsuz muhabbet, pusulasız bir sevgidir. İnsanı coşturabilir; ama olgunlaştıramaz. Heyecan verebilir; fakat istikamet kazandıramaz. Çünkü sevgi, hakikatle buluşmadığında hevaya dönüşür. Nitekim Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL">قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ</p>

<p>"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin..." (Al-i İmran, 3/31)</p>

<p>Burada, Allah sevgisi soyut ve iddia düzeyinde kalan bir duygu olmaktan çıkarılarak somut bir ölçüye bağlanıyor: Allah'ı sevmek, Hz. Peygamber'e (sas) ittiba etmekle mümkündür. Hz. Peygamber'e ittiba etmek ise O'nun ahlakına bürünmekle, O'na yönelen bir bağlılık ve muhabbetle gerçek anlamını bulur. Bu sebeple Resulullah'ı (sas) sevmek, Allah sevgisinden bağımsız veya ona alternatif bir sevgi değil; bilakis Allah sevgisinin en sahih tezahürü ve en güvenilir göstergesidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Diğer taraftan şu bir gerçektir ki sevgi yansız/tarafsız bir duygu değildir, insanı dönüştürür. İnsan kimi seviyorsa, zamanla O'nun izlerini taşımaya başlar; O'nun sözleri sözlerine, ahlakı ahlakına, tercihleri tercihlerine yansır. Çünkü sevgi, sadece dilin söylediği bir söz değil, kalbin yöneldiği ve hayatın biçimlendiği bir hakikattir.</p>

<p>O halde, Mevlid-i Nebi'yi konuştuğumuz bu günlerde gelin muhabbetimizin özü Hz. Muhammed (sas) olsun. Bu muhabbet bizi O'na dönüştürsün. O'nun izinden yürüyelim, O'nun tebessümünü ve nezaketini kuşanalım, O'nun gibi "Emin" olalım. O'nun merhametiyle gönüllere dokunalım, O'nun adaletiyle hakkı gözetelim. Evlerimizde O'nun şefkatini, ticaretimizde O'nun dürüstlüğünü, dostluklarımızda O'nun vefasını yaşatalım. Yetimin başını okşayan, yoksulun halini soran, komşusunun derdiyle dertlenen Kutlu Nebi'nin ümmeti olduğumuzu, O'nu temsil ettiğimizi unutmayalım. Bunun için de O'nun ümmetine yakışmayacak şeylerden uzak duralım: Yalanı dilimize, haksızlığı elimize, kini kalbimize yaklaştırmayalım. Kırıcı sözlerden, incitici tavırlardan, gönül yıkan davranışlardan sakınalım. O'nun öğrettiği gibi iyiliğin ve affın yolunu arayalım. Öfkelendiğimizde O'nun sabrını, güçlendiğimizde O'nun tevazusunu hatırlayalım.</p>

<p>Son olarak Efendimize (sas) salavatı da ihmal etmeyelim. Çünkü salavat, sadece dilin zikri değildir; gönlün yönünü yeniden Allah Resulü'ne (sas) çevirmesidir.</p>

<p>Allahumme Salli ala Muhammedin ve ala Ali Muhammed...</p></p>]]></content:encoded>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/muhabbetten-muhammed-oldu-hasil</guid>
      <pubDate>Fri, 21 Aug 2026 06:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.diyanethaber.com.tr/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="79616"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Siyeri Yaşamak (Münevver Şehir Medine'de)]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/siyeri-yasamak-munevver-sehir-medinede</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/siyeri-yasamak-munevver-sehir-medinede" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hac ya da umre ibadetini tefekkür boyutuyla taçlandıran her bir mümin, yalnız bedeniyle değil, ruhuyla da asr-ı saadete doğru bir yolculuğa çıkar…(Siyeri Yaşamak Emin Belde Mekke’de)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Çöl yollarından medeniyete doğru atılan kutlu adımların ilk durağı Kuba köyü olur. Temeli takva üzerine kurulan ve Kur’an’da övülen Kuba Mescidi (Tevbe, 9/108) bizzat Allah Resulü’nün mübarek elleriyle taşıdığı kerpiçlerle, burada inşa edilir. Böylece Mekke'de gizli yapılan rüku ve secdeler, Kuba'da özgürlüğe kavuşur.</p>

<p>Ama asıl vuslat Medine’dedir. Önce, günlerdir yolu hasretle beklenen o kutlu yolcuyu coşkuyla karşılayan halkın arasında bulur kendini. <strong>“Ay doğdu üzerimize”</strong> sözleri mırıldanır dudaklarında. Sonra da yavaş adımlarla ilerleyen devenin boş bir arazide çöküşüne ve iki yetim gençten satın alındığına şahit olur. Bu arsa yakın bir zamanda, İslam nizamını tesis eden, inancı kuvvetlendiren, ilmi önceleyen, şuur kazandıran Mescid-i Nebevi olacak, böylece Mekke'de güvenli bir mesken edinemeyen ilk Müslümanlar, o nurlu mescidin gölgesinde, tüm insanlığı misafir olarak ağırlayacak haneler edinecektir.</p>

<p>Şehrin fiziki inşası sürerken, bir taraftan da toplumsal ruhu da ilmek ilmek dokunur. Önce muahat ile benzersiz kardeşlik örneği sergilenir, sonra da Medine Sözleşmesi ile tarihin ilk yazılı anayasası ilan edilir. İşte, Mekke’nin çileli yollarından süzülüp gelen o küçük topluluk, herkesi adaletiyle kucaklayan, sınırları çağları aşan kutlu bir devletin hukuki ve ahlaki temellerini Medine’de atmıştır.</p>

<p>Suffede öğrenilen ilim ise, kuru bir bilgi olarak kalmaz. Aynı zamanda, alışverişten ticarete, çarşıdan pazara, aile hayatından sosyal hayata kadar yaşamın her alanında uygulanan pratik amellere dönüşür. Artık Medine, sadece sıradan bir coğrafya değil; ibadetin, siyasetin, ticaretin ve beşeri ilişkilerin Allah’ın rızası doğrultusunda şekillendiği ve asıl anlamını bulduğu yerdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Evet, Medine sakin, dingin, huzurlu bir şehirdir ama o huzuru korumanın da bedelleri vardır. Zaman ilerledikçe bu bedellerin savaş meydanlarında ödendiğini görür. Önce Bedir’de manevi güçle erişilen askeri zafere şahit olur, sonra da Uhud’da okçular tepesinden ayrılmanın getirdiği o buruk hüznü ve itaatin önemini yüreğinde hisseder. Hendek’te de başarılı savunma taktiğiyle müşriklerin umutlarının boşa çıkmasını, hayranlıkla seyreder.</p>

<p>Medine’nin o muazzam nizamı kolayca kurulmamış, her bir taşı fedakarlıkla, kanla, terle ve gözyaşıyla yoğrulmuştur. Ve anlar ki, zafer de yenilgi de ancak Allah’ın takdiriyledir ve mümin, her şartta peygamber sözüne ve izine sadık kalandır.</p>

<p>Sonra Mekke'nin fethine kadar gerçekleşen olaylar gelir gözünün önüne. Hudeybiye’de, aleyhte gibi görünen antlaşmanın sonradan fethi nasıl mayaladığını, Hayber’de aşılmaz denilen müstahkem kalelerin nasıl ele geçirildiğini hatırlar. Demek ki, ilahi vaadin gerçekleşmesi için önce sebeplere sarılmak, ardından da tevekkül ve teslimiyet gerekir.</p>

<p>Artık sonunda, bir zamanlar Allah Resulü’nün Hazvere denilen mevkide durup: <strong>“(Ey Mekke!) Vallahi sen Allah'ın en hayırlı ve Allah'a en sevimli olan beldesisin. Senden (zorla) çıkarılmış olmasaydım, seni asla terk etmezdim.” </strong>(Tirmizî, Menâkıb, 68) diyerek hüzünle ayrıldığı topraklara geri dönme vakti gelmiştir. Mekke'ye, muzaffer bir komutan edasıyla değil, şükür ve kulluk bilinci içerisinde tevazu ile giren bir peygamber vardır karşısında. Önce elindeki asa ile Kabe’deki putları yere devirdiğini sevinçle izler. Sonra da merak ve endişeyle haklarında verilecek kararı bekleyen Mekke halkına <strong>“…Ben size kardeşim Yusuf’un dediğini diyorum: “Bugün sizi kınamak yok. Allah sizi affetsin. O merhametlilerin en merhametlisidir.” </strong>(Yusuf. 15/92.)<strong> Haydi gidiniz, hepiniz serbestsiniz.” </strong>(İbn Kesîr, es-Sîre, III, 570) deyişini gözyaşlarıyla nazar eyler. Yesrib’i aydınlık şehre dönüştüren Sevgili Peygamberimiz, en yüce ahlakını zafere de yansıtmış ve binlerce gönlün fethine, kapılar açmıştır.</p>

<p>Hicretin 10. yılına gelindiğinde ise, sayıları yüz bini aşan o muazzam kalabalığa seslenişini ve <strong>“Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz…”</strong> nidasını işitir ve son hutbeyi büyük bir heyecanla dinlemeye başlar. İrad edilen bu tarihi hitap bir veda değildir. Bireyi, aileyi, toplumu ve tüm insanlığı ilgilendiren insan hakları evrensel beyannamesidir.</p>

<p>Veda haccının hemen ardından Medine’ye dönen ve akabinde rahatsızlanan Resulü Ekrem’in odasından yükselen fısıltıyla sarsılır sonra. Yüce Nebi, dünya hayatı ile Allah katındaki nimetler arasında seçimini yapmış ve son nefesinde “<strong>Refîk-i Alâ’ya (En yüce dosta)...”</strong> (Buhârî, Rikâk, 42) yürümüştür.</p>

<p>​ O kutlu nefesin çekilmesiyle, Medine bu kez tarihinin en derin, en ağır sessizliğine bürünür. Hz. Aişe’nin odasından yükselen hüzün dalgası Medine semalarından kainata yayılırken, o ölümsüz vasiyet yetim kalan kalplere diriliş müjdesi olur adeta. Çünkü ümmetini her zaman ve mekanda düşünen Aziz Peygamber, inananlara rehber olacak şu ebedi mirası bırakmıştır: <strong>“Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti. ”</strong> (Muvatta’ , Kader, 3)</p></p>]]></content:encoded>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/siyeri-yasamak-munevver-sehir-medinede</guid>
      <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 16:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.diyanethaber.com.tr/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="24860"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnternet İlmihali]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/internet-ilmihali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/internet-ilmihali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İlm-i Hâl

İlm-i hâl, bir ilim dalı olarak bu toprakların güzelliklerindendir. İslam Ansiklopedisi’nde şu tarif yer alır: "İnanç, ibadet, muâmelât (günlük yaşayış), ahlâk konuları, yer yer büyük peygamberler, ayrıca Resûl-i Ekrem’in hayatına dair özlü bilgileri içeren el kitabı."]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>En güzel örneklerinden birisi de herhalde <i>Mızraklı İlmihali’</i>dir. Her ilmihal çalışması esasında kaleme alındıkları dönemdeki ihtiyaçları karşılamıştır. Zaman zaman ilmi çalışmalarda eleştiriler yapılmaktadır. Ama unutmayalım ki, bizden önce yaşayan ilim adamları kendi zamanlarının problemlerini ele almışlar ve çözümler üretmeye çalışmışlardır. Bize düşen ise günümüz ihtiyaçlarına cevap verecek çalışmalar yapmaktır.</p>

<p>Esasında her Müslümanın kendi sorumluluk alanını iyi bilmesi gerekir. Yani görevidir. Bizim geleneksel olarak 32 farz veya 54 farz diye isimlendirdiğimiz bilgiler bir anlamda temsildir. Bu her Müslümanın bilmesi gereken asgari bilgiler demektir. Sadece bunlar mı? Elbette değil. Günümüz dünyasında hayat çeşitlendi. Sorumluluklar arttı. Söylediğimiz bir söz, izlediğimiz bir görüntü veya paylaştığımız bir bilgi veya resim bize farklı sorumluluklar yüklemektedir. Bu sebeple “<i>ilmihal</i>” kavramının çerçevesi de farklılaşmakta ve genişlemektedir.</p>

<p><strong><i>İnternette Sınır ve Ölçü</i></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Özellikle salgın dönemi ile birlikte internet ve buna bağlı sosyal medya her birimizin hayatında çok fazla yer almaya başladı. Bilgiye ulaşmada ve haberleşmede çok büyük imkân sağladı. Ama bununla birlikte ciddi bir problem olarak “<i>bağımlılık</i>” konusunda da ön sıralardaki yerini almaya başladı.</p>

<p><i>Bazı temel sorular:</i></p>

<p>İnternet ortamında her düşündüğümüzü yazabilir miyiz/yapabilir miyiz?</p>

<p>Şahsımız ve ailemizle ilgili paylaşımda bir sınır olmalı mı?</p>

<p>Doğruluğundan emin olmadığımız bir bilgiyi paylaşmanın sorumluluğu nedir?</p>

<p>Dini bir metin veya fetvayı paylaşırken kaynak belirtmeden, dinin temel ölçüleri ile uygunluk arz etmeyen bir bilgi/fetva/görüş paylaşmak doğru mu?</p>

<p>Bizlere emanet olan süreyi nasıl değerlendireceğiz?</p>

<p>Eşine, çocuklarına veya anne-babaya yeterli zaman ayırmamak sorumluluk getirmez mi?</p>

<p>Özellikle sahte hesapla yapılan karalama, iftira veya kötü söz gibi yollarla biz başkalarının hakkını yemiş olmaz mıyız?</p>

<p>Mahremiyet ile ilgili konularda temel helal-haram ölçülerine uymaz isek, bunun sorumluluğunu nasıl yükleneceğiz?</p>

<p>Sosyal medya üzerinden söylenen sözlerin sorumluluğu yok mu?</p>

<p>Küfür veya hakaret içeren ifadelerin hesabı ahirette sorulmayacak mı?</p>

<p>Toplumu derinden etkileyen, kargaşaya ve çatışmaya sebep olacak paylaşımların sonucunu kim ve nasıl katlanacak?</p>

<p>Diğer taraftan aile ve dostlarla bir yemekte buluştuğumuzda sofra ve yemekler niye paylaşılır?</p>

<p>Bizim başıboş yaratılmadığımızı, yaptıklarımızdan sorumlu olduğumuzu Kur'an-ı Kerim bize haber vermektedir. Yaptığımız her şeyi bilen Rabbimizdir. Kıyamet günü amel defterlerimiz önümüze konulacaktır. (<i>Bkz. İsra,17/14; Kehf,18/49;Cuma,62/8</i> ) İster bir nokta, isterse bir cümle hiçbiri zayi olmayacaktır.</p>

<p></p>

<p><strong><i>Sosyal Medya, Mahremiyet ve Özel Alan</i></strong></p>

<p>Artık birçok ilan, davetiye ve bilgilendirme sosyal medya üzerinden yapılıyor. Bunun gündelik hayata getirdiği kolaylıklar vardır. Artık insanlar bulunduğu mekan hakkında, katıldığı bir program hakkında hatta nerelerde neler yiyip içtiği konusunda bolca paylaşımlar yapıyor. Sahi, kişinin paylaşımları konusunda fert veya aile olarak sınırları yok mu? Her Müslüman için bu sorunun cevabı tartışmasız evet olacaktır. Mahremiyet anlayışı gereği Müslüman olarak dikkat etmemiz gereken hususlar olduğu aşikardır. Günlük hayatta ev içi ve ev dışı davranışlarımızda ölçülerimiz vardır. Bir başkasının evine girerken bile izin almayı bize öğreten bir kitabımız var. (<i>Bkz. Nûr,24/27</i>) Bir başkasını rahatsız etmeme veya zor durumda bırakmama hususunda geleneğimizde çok güzel davranışlar vardır. Yakınımız olmayan bir evin kapısını çaldığımızda sırtımızı biraz dönerek beklemek gibi. Hatta geleneksel mimarimizde asgari mahremiyet konuları dikkate alınarak planlar yapılmıştır.</p>

<p>Özellikle sosyal medya neredeyse sınırsız bir şekilde hayatımızda yer alıyor. Teknik olarak paylaşılan resimler silinse bile ana bellekte korunduğunu biliyoruz. Yine paylaşılan resimlerin art niyetli kişiler tarafından da kullanılma ihtimali var. Bu konuda zaman zaman üzücü haberler alıyoruz. Güzel bir manzara, tarihi bir cami veya mekânın paylaşımı gibi hususlar güzeldir. Ama özellikle paylaşacağımız resimler konusunda hepimizin dikkatli olması gerekiyor.</p>

<p><strong><i>İnternet İlmihali</i></strong></p>

<p>Her kul, söz ve davranışlarından sorumludur. Söz ve davranışların önemlisi veya önemsizi yoktur. Kur'an-ı Kerim açıkça haber veriyor: “<strong><i>Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür.</i></strong> <strong><i>Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.</i></strong> “ (<i>Zilzâl, 99/7-8</i>) Anlık kızgınlık veya başka bir mazeretle yapacağımız davranışların ve sözlerin de sorumluluğu vardır. Müslüman kişi, bir eşyayı kullanırken ölçülü kullanır. Elbette internet gibi geniş imkânlar sunan bir platformu da kullanırken ölçülerinden vazgeçemez. Temel helal-haram sorumlulukları internet dünyası için de geçerlidir. Özellikle gençlerin hayatında daha çok yer alan bu imkânı değerlendirirken ölçülerimize göre davranmak imanımızın gereğidir. İnternet imkânından yararlanırken başta farzları ihmal edemeyiz. Yine buna bağlı olarak “<i>zaman</i>” konusunda dikkatli davranmalıyız. Çünkü zaman bize emanettir ve hesabını vereceğiz (<i>Bkz. </i><i>Hâkim, Müstedrek, IV, 341</i>). Bir Müslüman dinen uygun olmayan görüş, düşünce ve görüntüleri de yayamaz. Çünkü kötülüğü yaymanın da sorumluluğu var. Dolayısıyla temel iman ve ahlak ölçüleri bizim temel referansımızdır. Elbette buna bağlı iftira, yalan, aldatma ve kötülemek gibi olumsuz hasletlerden uzak dururuz. Yalan haberle toplumda infial ve kargaşa oluşturmak ise bu yolla yapılabilecek kötülüklerin başında gelir. İlmihal, sadece namaz, oruç veya zekât konusu ile sınırlı değildir. Sorumluluk alanımızı en güzel şekilde belirten ve İmam-ı Azam’a ait olan fıkhın şu tarifi bize ışık tutmaktadır: “<i>K</i><i>işinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir.”</i><i> </i>Mezhep imamımızdan öğreneceğimiz husus şudur ki, Müslüman kişi tek başına veya kalabalıklarda ya da klavyenin başında ne yaparsa yapsın her şey gözetim altındadır. Bu itibarla Müslüman birey olarak internet ortamında da Müslüman değerlerine/ilmihaline uygun davranmalıyız.</p>

<p></p>

<p></p></p>]]></content:encoded>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/internet-ilmihali</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 06:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.diyanethaber.com.tr/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="25739"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hayata Anlam Katan Dualar - Ömrün Merkezinde Dua]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hayata-anlam-katan-dualar-omrun-merkezinde-dua</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hayata-anlam-katan-dualar-omrun-merkezinde-dua" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[اِنَّ صَلَاتٖي وَنُسُكٖي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتٖي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>“Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir.” (En’am, 6/162)</p>

<p>Peygamber Efendimiz’in (sas) namazın evvelinde okuduğu bu âyet, tüm varlığını Rabbine adayışının bir nişanesi gibidir. O’nun (sas), huzur-u Rahmân’a dururken zikrettiği ifadeler adeta şu düşünceleri dile getirir: “Yâ Rabbi! Şu an sadece namaz kılmıyorum; fani olan ömrümün her saniyesini, nefes alıp verişimi Senin rızana vakfettiğimi dile getirmek istiyorum!”</p>

<p>Âyette geçen ‘nüsûk’ ifadesi ibadet etmek ve kurban kesmek anlamına gelse de bazı işârî tefsirlerde ‘nefs-i emmâreyi’ kurban edip Allah yolunda yok etmek olarak açıklanır; ‘ölüm’ kelimesi ise nefsani arzuları öldürmek olarak tefsir edilir. Bu âyetle, Rabbin rızası için yaşayan bir kulun ibadetlerine -hâssaten namazına- dahi duayla başlamasının önemine işaret edildiği belirtilir.</p>

<p>Namaz, kulun kendi benliğinden sıyrılıp Musa (as) gibi Allah’ın huzuruna çıkmasıdır. Mü’min, namaza durmadan önce bu âyetin bildirdiği manayı kalbinde hissettiğinde, dünyayı, kaygıları ve nefsin fısıltılarını bir kenara bırakmaya niyet etmiş olur. Artık geride kalan her şey fanidir; kalan tek hakikat, Rabbine sunduğu o derin sevgi ve teslimiyettir.</p>

<p>Duasız, zikirsiz geçen her anı bir kayıp olarak gören Resulullah (sas), namazlardan önce ve sonra pek çok duaya sarılmıştı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Peygamber Efendimiz (sas), duayı Rabbine muhabbetin bir ifadesi haline getirmişti; duasız bir anının geçmesine bile razı olmazdı. Gece gözünü açar açmaz, sabah uyanır uyanmaz duayla alırdı nefesini. Otururken, yatarken, kalkarken, giyinirken veya kıyafetini çıkarırken, aynaya bakarken, su içerken, evden çıkarken, eve girerken, yokuş çıkarken, yokuştan inerken, bineğe binerken, sohbet meclisinde dostlarıyla bir aradayken, abdest alırken, gökyüzüne ya da toprağa bakarken... Üzüldüğünde, sevindiğinde, içi daraldığında, haksızlığa uğradığında... Attığı her adımda dudaklarından bir değil, birçok dua dökülürdü.</p>

<p>Neden bu kadar çok dua vardı Peygamber Efendimiz’in (sas) mübarek lisanında? Onun her saniyesi neden bir yakarışla taçlanmıştı? Bu sorunun cevabı, şüphesiz kalbinde yanan aşk-ı ilahînin yoğunluğunda saklıydı. Birini derin bir muhabbetle severseniz, gönlünüz ve diliniz daima ona meyletmeye başlar. Peygamber Efendimiz (sas) için dua etmek, O’na olan bağlılığını ifade etme biçimiydi. Dua, O’nun lisanında genel itibarıyla isteklerine ulaşmak için bir vasıta değil, maksadın bizzat kendisiydi.</p>

<p>Kalbin merkezine ‘muhabbetullah’ yerleştiğinde, dil dua etmekten yorulmaz; aksine duaya doyamaz, duasız duramaz. Hayatın her anı duayla kuşanınca, Allah sevgisi kalbi öylesine sarar ki kişi duasız hiçbir andan tam manasıyla huzur bulamaz olur, ruhu bedenine sığamaz hale gelir.</p>

<p>İbadetlerin kabulü niyetteki samimiyete bağlıdır. İbadetlerini, ömrünü ve ölümünü Allah’a has kılmak; dünyadaki tüm aidiyetlerden vazgeçip, nefsin arzularından ve dünyevî menfaatlerden sıyrılarak her anı Rabbin rızası için yaşamaya niyet etmek demektir. “Hayatım Senin için Rabbim, Senin takdirinle ve rızana erme ümidiyle yaşıyorum.” şeklindeki özlü ifadeler, hayatın merkezinde Rabbini bulundurma arzusunun şahitleridir. İnsan, hayatını ve ölümünü Allah’a adadığı an, dünyadaki tüm sahte tâğutlardan, korkulardan ve rızık endişelerinden kurtularak özgürleşir. Çünkü varoluş amacının farkındadır. “Rabbim, benim hayatım da ölümüm de Senin içindir” derken aslında hayatın sahibinin Allah olduğunu ikrar etmiş olur.</p>

<p>En’âm Sûresi’nin 162-163. âyetleri tasavvufi bakış açısıyla kulun Allah’ta fani olup O’nunla bakileşmesi sürecinin bir özeti olarak görülür; müminin “kulluk ahdi” veya “tevhid yemini” olarak değerlendirilir.</p>

<p>Kılacağımız namazın öncesinde, bu âyetleri okumayı alışkanlık haline getirip; “Ey Rabbim! Hayatımı, ibadetlerimi ve tüm varlığımı rızana adıyorum. Bu namazla bu sözümü yeniliyor, niyetimi kabul etmeni diliyorum. Her anım Senin içindir!” düşüncesiyle huzur-u ilâhiye varalım. Dua etme konusunda deyim yerindeyse “doyumsuz” olalım.</p>

<p>Allah Resûlü’nün duaya verdiği kıymeti idrak edelim. O’nun duaya yüklediği anlamı düşünelim bugün bir kez daha.</p>

<p>Duaları hayatın merkezine alacak, gönüllerde bâki kılacak bir ömür temennisiyle... Şükrümüz daim, dualarımız makbul olsun.</p></p>]]></content:encoded>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hayata-anlam-katan-dualar-omrun-merkezinde-dua</guid>
      <pubDate>Mon, 03 Aug 2026 11:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.diyanethaber.com.tr/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="16735"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Aile İlişkilerinin Önemi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/aile-iliskilerinin-onemi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/aile-iliskilerinin-onemi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Sevgili Peygamberimiz (sas) : “Burnu yere sürtünsün!” buyurur. Ve bu sitem dolu ifadeyi üç defa tekrarlar. Ashab, “Ya Resulallah, kimdir o?” diye sorunca Peygamber Efendimiz (sas), “Yanında annesi ile babasından biri yahut her ikisi ihtiyarlayıp da cennete giremeyen kişidir.” buyurmuştur (Müslim, Birr, 10).]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Anne ve baba, ailenin temel yapısını oluşturan iki ana unsurdur. Allah (cc), aile yapısının oluşumunu ve ulaşılmak istenen hedefin ne olduğunu bizlere şöyle haber veriyor: “ Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat, 49/13).</p>

<p>Bir erkek ile bir dişinin bir araya gelmesiyle toplumun temel yapısı aile oluşmuş olur. Ailenin genişlemesi ile amca, dayı, teyze, hala ve kuzenler ile bu yapı bir topluluğa dönüşür. Aileler arttıkça topluma dönüşmeye başlar. Bütün bu ilişkiler, insanların birbirlerini tanıması, kaynaşması ve birbirleri ile olan iletişimlerini güçlendirmek için vardır. Akraba ilişkileri, bu anlamda dinimizin ehemmiyetle üzerinde durduğu konulardan birisidir.</p>

<p>Akrabalık ilişkileri, onların durumlarını sormak, iyi günlerinde yanlarında olmak ve musibet anında da yaslarına ortak olup hüzünlerini paylaşmaktan geçer. Bununla beraber, yardımlaşma ve ihtiyaçlarının giderilmesine yardımcı olmak da bu ilişkilerin kapsamına girmektedir. Akraba ilişkilerinin en başında anne ve babaya karşı sorumluluklarımız gelmektedir. Bizleri büyütüp, eğiten ve her anımıza şahitlik eden ebeveynlerimize karşı sorumluluklarımıza bu hadiste dikkat çekilmektedir.</p>

<p>Hadis, bizler açısından hayatın doğal bir parçası gibi görünen ebeveynlerimize sahip çıkma konusunu, titiz bir anlatımla vurgulamaktadır. Çocuklarına merhamet ile yaklaşan, eğitimlerine destek veren ve büyüyüp toplum içerisinde bir saygınlığa kavuşmaları için uğraşan ebeveynlerin, çocukları üzerindeki haklarının unutulmaması gerektiği hatırlatılmaktadır. Dünün çocukları büyüyüp olgunlaştıklarında, ebeveynlerinin kendileri için yaptıkları fedakarlıkların karşılığını vermeyi unutmamaları gerekir.</p>

<p>Resulullah (sas)’in bu uyarısı toplumsal bir gerçekliğin yansımasıdır. İnsanın hiç unutmaması gereken ebeveynlerini bile ihmal etme kaygısını taşıyan Peygamber Efendimiz (sas), toplumsal yaşama katkı sunacak bir uyarıda bulunmaktadır. Cennetin kapısına kadar gelmiş ve kendisini cennete götürecek bir fırsatı değerlendiremeyen kişinin “burnu yerde sürtünsün” diye bir ifadeyle bu uyarıyı yapmaktadır. “Bu fırsatı tepme, hem anne babanın gönlünü al, hem de Allah’ın (cc) rızasını kazanarak cennete gir” diye gayet makul ve güzel bir uyarı yapılmaktadır.</p>

<p>Burada sanki cennet de çok basitmiş gibi yanlış bir anlaşılmaya da mahal vermemek gerekir. Zira iki yaşlı insanın son demlerine şahitlik edenler, cennetin kolay olmayacağını hemen anlayacaklardır. Kendilerine cennete girme imkanı sunulmuş olmaktadır. Anne ve babaları hastalık, yaşlılık, çaresizlik hallerinde yalnız bırakmamak, çaba ve gayret gerektiriyor. Merhamet ile şefkat ile her gün ilmek ilmek gönüllerini dokumak lazım. Onların bizlere küçükken gösterdiği şefkat ve merhameti bizim de yaşlılıklarında onlara göstermemiz gerekmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anne ve babaya gereken değeri göstermek, akrabalar ile ilişkileri sürdürmeye çalışmak ve toparlayıcı bir rol üstlenmek gayret gerektirir. Bu çabanın karşılığı ise, cennet müjdesidir.</p></p>]]></content:encoded>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/aile-iliskilerinin-onemi</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Jul 2026 17:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.diyanethaber.com.tr/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="24027"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
