<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/kudus" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2026 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 05 Sep 2026 03:06:44 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/kudus"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Filistin'de Şehirler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/filistinde-sehirler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/filistinde-sehirler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filistin'de bulunan şehirlerin isimleri nelerdir? Hz. İshak ile eşi Rebeka (Rivka)’nın kabirleri nerededir? Hz. İbrâhim (as), eşi Sâre annemizin kabirleri nerededir? Hz. Yakub ile eşi Lea’nın kabirleri nerededir? Hz. Yunus’un (as) kabri nerededir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3>el-HALÎL</h3>

<p>Batı Şeria’da, Kudüs’ün 32 km. güneybatısı ile Gazze’nin 55 km. doğusunda suyu bol, mümbit bir arazi üzerinde yer alır. Milattan önce II. binyılın ilk yarısında Kenanlı Araplar tarafından kurulmuştur.</p>

<p>Şehrin adı olan el-Halîl, “Allah’ın dostu” anlamındaki Halîlürrahman’ın kısaltılmış şeklidir. İbrânîcede de aynı anlamına gelen “Hevron” adı kullanılmaktadır.</p>

<p>Hz. İbrâhim (as), İshak (as), Yakub (as) ve onların bazı zevceleriyle Hz. Yusuf’un (as) kabirleri Halil’de olduğu için şehir, ilâhî dinlerin üçü tarafından da faziletli sayılır. Bundan dolayı Halîl, Müslümanlar arasında Mekke, Medine ve Kudüs’le birlikte en çok itibar edilen dördüncü şehir olarak bilinir ve Haçlı seferlerinden beri Kudüs’le birlikte Mekke ve Medine gibi, “Haremeyn-i Şerîfeyn” adıyla anılır. Dolayısıyla şehir, Emevîlerden Osmanlılara kadar her dönemde önemsenmiştir. 1517 yılında Osmanlı Devleti’nin idaresi altına girdikten sonra hacca gidenlerin buradan geçerken dinlenmeleri için vakıf tesisleri kurulmuş, ahalisi de bazı vergilerden muaf tutulmuştur.</p>

<p>1917-1948 döneminde İngiliz mandası altına, 1967 Haziran’ında İsrail işgali altına girdi. Kudüs’ten sonra Yahudileştirilmesine çalışılan en önemli merkez oldu. Bugün Halîl’in en merkezdeki sokakları, tarihî çarşısı polis tarafından kontrol noktalarıyla engellenmiş, çok sıkı denetimlerle geçilmektedir. Hemen Halilurrahmân Mescidi’nin karşısındaki sokak tellerle gerilmiş, girişi var ama çıkışı yoktur. Bütün sokaklarda 50-100 m. aralıklarla polisler devriye gezmektedir. Şehirde maalesef, sık sık çatışmalar çıkmakta ve kan dökülmektedir.</p>

<h4>Halîlurrahmân Mescidi</h4>

<p>Hz. İbrâhim (as), eşi Sâre vefat edince Hevron’da içinde bir mağara bulunan ağaçlık bir arazi satın alarak onu mağaraya gömmüş, daha sonra kendisi de vefatında buraya defnedilmiştir. Onların arkasından oğulları Hz. İshak (as) ile hanımı Rebeka (Rivka) da aynı yere gömülünce Filistin halkı, mezarları Mısır’da bulunan Hz. Yakub ile hanımı Lea da kutsal saydıkları ve iki katmanda oluştuğu için de adını “katlı” manasında Mahpela (çift) koydukları bu mağaraya taşımışlardır. Halk arasında Hz. Âdem (as) ile Hz. Havvâ’nın da burada medfun olduğuna inanılmaktadır.</p>

<p>Emevîler döneminde İslam mimarisine göre tekrar yapılan ve adına “Haremü’l-Halîl” denilen mekan, Abbâsîler devrinde cami hâline getirildi. Selâhaddîn-i Eyyûbî, Halîl’i Haçlılardan geri alınca (1187) kiliseyi camiye dönüştürmüş ve Askalân Camii’nin minberini buraya naklettirmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><img alt="Halilurrahman Camii (100)" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/halilurrahman-camii-100.JPG" / width="900" height="599"></p>

<p><img alt="Halilurrahman Camii (155)" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/halilurrahman-camii-155.JPG" / width="900" height="1352"></p>

<p>1980’de Haremü’l-Halîl’in yönetimi Müslümanlardan alınarak Kiryât Arba (Dört Köy) idaresine bağlandı. Burada Müslümanlara ayrılan ibadet süreleri kısaltılıp Yahudilere öncelik tanındı. Ayrıca Yahudi ibadetlerinin yapılabilmesi için caminin büyük bir kısmına sıra ve sandalyeler konuldu. 25 Şubat 1994 günü asker kıyafeti giymiş Baruh Goldstein isimli bir Yahudi doktorun sabah namazını kılan cemaatin üzerine makineli tüfekle ateş etmesi ve arkasından çıkan olaylar sonucu altmış yedi kişi öldü, 300 kişi yaralandı. İsrail, güvenlik bahanesiyle hem şehrin bir kısmına, hem de caminin yarısından fazlasına el koydu ve sinagoga çevirdi. Hz. İshak ile eşi Rebeka (Rivka)’nın kabirleri caminin kıble tarafında aynı hizada, Hz. İbrahim ile eşi Sâre’nin kabirleri cami ile sinagogun tam ortasında, Hz. Yakub ile eşi Lea’nın kabirleri ise Yahudi tarafındadır. Yahudi bayramlarında Müslüman tarafı Yahudilere, Müslüman bayramlarında da Yahudi tarafı Müslümanlara açılmaktadır.</p>

<p><img alt="Sare Annemizin Kabri" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/sare-annemizin-kabri.JPG" / width="900" height="1352"></p>

<p><img alt="rebeka" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/rebeka.JPG" / width="900" height="1352"></p>

<p><img alt="Halilurrahman Camii (375)" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/halilurrahman-camii-375.JPG" / width="900" height="1352"></p>

<p><img alt="Halilurrahman Camii (358)" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/halilurrahman-camii-358.JPG" / width="900" height="599"></p>

<p><img alt="Halilurrahman Camii (352)" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/halilurrahman-camii-352.JPG" / width="900" height="599"></p>

<p><img alt="Halilurrahman Camii (355)" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/halilurrahman-camii-355.JPG" / width="900" height="599"></p>

<p><img alt="Halilurrahman Camii (251)" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/halilurrahman-camii-251.JPG" / width="900" height="599"></p>

<p><img alt="Halilurrahman Camii (347)" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/halilurrahman-camii-347.JPG" / width="900" height="1352"></p>

<p>65 × 35 m. boyutlarında küçük bir kale görünümünde olan Haremü’l- Halîl değişik dönemlerde şekillendiğinden farklı üslûp özellikleri arz eder. Binanın kuzeybatı köşesinde bu yöredeki girişle sur duvarına bitişik yapılan Hz. Yusuf Mescidi ve Türbesi vardır.</p>

<h3>BEYTÜLAHM</h3>

<p>Beytülahm, Kudüs’ün 8-10 km. kadar güneyinde bir şehirdir. İbrânîce’de Beytlehem, “Ekmek Evi”, Arapça’da Beytülahm ise “Et Evi” anlamına gelir.</p>

<p>Yahudiler Hz. Davud’un (as), bazı Hristiyanlar ve Müslümanlar da Hz. İsa’nın (as) Beytülahm’de doğduğunu kabul eder. IV. yüzyıldan itibaren Hristiyanlarca kutsal bir ziyaret yeri sayılır. 1948’e kadar Beytülahm’de nüfusun çoğunluğunu Hristiyanlar oluşturmaktaydı. Bu tarihte İsrail’den kaçan Arap göçmenlerin buraya sığınmasıyla durum değişse de şehir, özellikle Hz. İsa’nın (as) doğumu (Christmas) kutlamalarında birçok Hristiyan tarafından ziyaret edilmektedir.</p>

<p>Hz. Ömer’in (ra) 638’de Kudüs’ün fethi için yaptığı yolculuk sırasında Beytülahm’de namaz kıldığı yerde bir mihrap bulunmaktadır. Meryem kıssasında sözü edilen olayların Beytülahm’de geçtiğine inandıkları için şehir Müslümanlarca da mübarek kabul edilir.</p>

<h4>Doğuş Kilisesi</h4>

<p>327’de Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena, Hz. İsa’nın (ra) doğduğuna inanılan mağaranın üzerine “İsa’nın Doğum Günü Kilisesi” veya “Meryem Kilisesi” diye adlandırılan bir kilise yapımını başlatmış, oğlu tarafından 333’te tamamlanmıştır.</p>

<p>Kesintisiz olarak 401 yıl Osmanlı Türklerinin hâkimiyetinde kaldığı süre içerisinde Beytülahm Kilisesi varlığını korudu. Zaman zaman Avrupa’daki Hristiyan krallar bu kilisenin bakım ve onarım işlerine yardımda bulundular. Ancak Beytülahm’deki farklı Hristiyan cemaatlerin arasındaki mücadeleler kilisenin zarar görmesine yol açtı ve milletler arası sürtüşmelere sebep oldu. Kiliseden 1847’de çalınan gümüş yıldız, Kırım Savaşı’nın çıkmasında rol oynayan etkenlerden biridir. Bütün bu durumları göz önünde bulunduran Türk idareciler, kiliseyi çeşitli Hristiyan cemaatleri ve onların âyin düzenlerine göre bölümlere ayırmaya mecbur kaldılar ve bu uygulama günümüze kadar devam etti.</p>

<h4>Râhile (Rahel) Türbesi</h4>

<p>Beytülahm’de ayrıca Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlarca mübarek bilinen Râhile’nin türbesi vardır. Râhile, Hz. Yakub’un en sevdiği eşi, Yusuf ile Bünyamin’in annesidir. Bünyamin’i doğururken eski adı Efrat olan Beytülahm yakınlarında vefat etmiş ve buraya gömülerek bir türbe yapılmıştır.</p>

<h3>HALHÛL</h3>

<p>Halîl şehrinin 5 km. kuzeyinde küçük bir Filistin kasabasıdır. Halkının çoğu, Müslümanlardan oluşmaktadır. Şehir, denizden yaklaşık bin metre seviyesiyle en yüksek konuma sahiptir. Çok eski tarihî bir geçmişi vardır ve halen Filistin idaresi altındadır. Son yıllarda Yahudi yerleşimciler burada da artmaktadır.</p>

<p>İncillere göre Hz. Yakub’un (as) oğullarından Gad’ın türbesi ile Hz. Yunus’un (as) türbesi buradadır.</p>

<h4>Hz. Yunus’un (as) Kabri</h4>

<p>Müslümanlar Hz. Yunus’un (as) kabrinin burada olduğuna inanmaktadırlar. Onun adını taşıyan büyükçe bir cami ve Hz. Yunus’un (as) türbesi bulunmaktadır. Ayrıca burada sahabeden Abdullah b. Mes‘ud’a (ra) nisbet edilen bir makam da vardır.</p>

<h3>ERİHA</h3>

<p>Eriha’nın tarihi 10.000 yıl öncesine dayanmakta ve dünyadaki ilk yerleşim yeri olarak kabul edilmektedir. Eriha, Kitab-ı Mukaddes’teki ismiyle ‘Hurma Şehri’, çarpıcı zıtlıkları içinde barındıran “Parfüm” anlamına gelir. Çölle çevrelenmiş vahada, yeşil bir bitki örtüsü barındırır. Batı Şeria bölümünde Ürdün Nehri yanında, Lut Gölü’nün 8 kilometre kadar kuzeyindedir. Eriha Valiliği’nin merkezidir ve 20.000’den fazla nüfusa sahiptir. Çöl seviyesinin 258 metre altındadır ve dünyanın en alçak rakımlı şehridir.</p>

<p>1994’te İkinci Oslo antlaşması imzalandığında Eriha, Batı Şeria’nın ilk özerk Filistin Şehri olmuştur. Aksâ İntifadası sırasında ve sonrasında bölgeye giriş çıkışlar sınırlanmışsa da, şu sıralar şehir yeniden turizme açılmıştır.</p>

<h4>Hişam’ın Sarayı</h4>

<p>8. yüzyıldan kalma Hişam Sarayı şehir merkezinden 3 kilometre uzaklıktadır. İslam mimarisinin en güzel örneklerindendir ve çok güzel mozaikleri bünyesinde barındırmaktadır. Halife Velid b. Yezid’in kışlık sarayı olarak inşa edilmişti. Burada çok sayıda sarnıç ve havuz görülebilir.</p>

<p><img alt="Hişam'ın Sarayı" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/hisamin-sarayi.JPG" /></p>

<h4>Aziz George Manastırı</h4>

<p>Yeşil bir bahçeyle çevrili, çöldeki bir kanyonun kaya yüzüne oyulmuş bir Yunan Ortodoks manastırıdır. Cebel Kuruntal denilen bu dağda Hz. İsa’nın (as) şeytanı gördüğü yer olduğu iddia edilmektedir. Hz. İsa’nın (as) 40 gün 40 gece oruç tutarak şeytanla imtihan edildiği ve sonrasında peygamberliğini ilan ettiği söylenen manastır bugün Yunan Ortodoks Kilisesi’ne bağlıdır.</p>

<p><img alt="Aziz George Manastırı" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/aziz-george-manastiri.JPG" / width="900" height="599"></p>

<h4>Lut Gölü</h4>

<p>Bir kısmı İsrail, bir kısmı Ürdün sınırları içinde kalan göl, Müslümanlar tarafından Hz. Lût’a (as) izâfeten Lut Gölü, Batılılar arasında da içinde ve kıyılarında canlı yaşamadığından “Ölü Deniz” diye tanınır. Deniz seviyesinden 790 metreyi aşkın derinlikteki tabanı ile karaların en derin yerini oluşturan Gor (Gavr) çukurunun bir kesimine suların toplanmasıyla meydana gelen tektonik bir göldür.</p>

<p><img alt="Lut gölü" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/lut-golu.JPG" / width="900" height="599"></p>

<p>Gölün suları yüzeyde ‰ 288, dipte ‰ 325 oranında tuzludur; dolayısıyla bu sularda yüzmek çok kolay fakat dalmak zordur. Dünyanın en tuzlu suyuna sahip olan gölün kıyıları, Sodom’dan çıkarken arkasına bakan Hz. Lût’un karısının tuzdan direk hâline gelmesi gibi efsanelerin doğmasına yol açan çeşitli şekillerde billûrlaşmış tuz kümeleriyle kaplıdır.</p>

<p>Kur’an’da çevresinde gelişen olaylara temas edilen, fakat adı verilmeyen Lut Gölü’nün dinler tarihinde ve Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisinde önemli bir yeri vardır. İşledikleri büyük günahlar sonucu altüst edilen Sodom ve Gomore şehirleriyle Tevrat’ta adları verilen aynı döneme ait diğer şehirlerin araştırılması faaliyetleri arkeologlar tarafından halen sürdürülmektedir.</p>

<h3>YAFA</h3>

<p>Eski devirlerde Kudüs’ün limanı olan Yafa, günümüzde İsrail’in başşehri Tel Aviv ile bütünleştiğinden Tel Aviv-Yafa diye anılmaktadır.</p>

<p>Doğu Akdeniz’in Filistin sahilinde bir liman şehri Yafa, Hz. Ömer (ra) devrinde 638 yılında fethedildi. Tarih boyunca önemini korudu ve devletten devlete el değiştirdi. Ancak kayalıklarla çevrili harap durumdaki Yafa Limanı gelişmekte olan Hayfa Limanı ile rekabet edemedi ve 1965’te kapatıldı.</p>

<p>Yafa’da özellikle Osmanlıların son dönemlerine ait birçok mimari eser bugün de varlığını sürdürmektedir.</p>

<h4>Mescidü’l-Bahr (Deniz Camii)</h4>

<p>Şehrin en eski camisi olduğu tahmin edilmektedir. XVI. yüzyılda inşa edilen camiye daha sonra ikinci kat ve minare ilave edilmiştir. Sonraki dönemlerde harabe hâline gelen cami 1997’de restore edilerek bugünkü hâle gelmiştir.</p>

<p><img alt="Mescidü'l Bahr" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/mescidul-bahr.JPG" /></p>

<p><img alt="Mescidü'l Bahr Deniz Camii" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/mescidul-bahr-deniz-camii.JPG" /></p>

<h4>Mahmudiye (Ulu) Camii</h4>

<p>Ulu Camii, Eski Yafa’nın kuzeydoğu bölümünde yer almaktadır. Padişah II. Mahmud’a izafeten Mahmûdiye Camii olarak da bilinir. II. Mahmud zamanında Yafa’da önemli imar faaliyetleri gerçekleştiren Vali Muhammed Ebû Nebbût tarafından yaptırılmıştır. Câmiu’l-Mahmûdiyye, el-Câmiu’l-Kebîr, Câmiu Ebî Nebbût diye de adlandırılır. Yafa’nın en büyük ve en önemli camisi olan yapı, ikisi büyük, birisi küçük üç avlu etrafında düzenlenmiştir. Aynı yerde daha evvel bazı küçük mescitlerin olduğu söylenmektedir. Duvarlardaki bazı kitabelerde, caminin yapım veya tamir tarihleri ile kimler tarafından yaptırıldığı kaydedilmiştir.</p>

<p><img alt="Mahmudiye (Ulu Camii)" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/mahmudiye-ulu-camii.JPG" / width="900" height="599"></p>

<h4>Süleyman Paşa Sebili (Çeşmesi)</h4>

<p>Mahmûdiye Camii’nin güney duvarının doğu ucunda yer alır. Surlar yıkılmadan önce yapı tam Yafa Kapısı’nın önünde bulunmaktaydı. Şehre giriş çıkışta insanların su ihtiyacını karşılıyordu. En üstteki madalyonda “Mâşâallâh” ibaresinin aynalı olarak istiflendiği görülmektedir. Orta bölümde sağdaki madalyonda iki satır halinde Ashab-ı Kehf’in isimleri dizilmiştir. Ortadaki kabarık kartuş üzerinde üç satır/beyit halinde yapım kitabesi yer almaktadır. Buradan 1809 senesinde Cezzar Ahmet Paşa’ya vekaleten Emir Muhammed’in sebili inşa ettirdiği anlaşılmaktadır. Soldaki madalyonda mülkün Allah’ın elinde olduğunu anlatan bir ibare vardır. Bu özellikleriyle sebil, Osmanlı ülkesindeki batılılaşma sürecinin Yafa’ya, dolayısıyla Filistin’e yansımasını gösteren eserlerden birisi olarak dikkat çekmektedir.</p>

<p><img alt="Süleyman Paşa Sebili" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/suleyman-pasa-sebili.JPG" / width="900" height="599"></p>

<h4>Saat Kulesi</h4>

<p>Saat Kulesi, Yafa’da Yeni Saray ya da Yeni Hükümet Binası’nın da bulunduğu Sekînetü’d-Devle Bölgesi’nde, Yefet Caddesi’nde yani eski pazar yerinde bulunmaktadır. Yapı Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışının yirmi beşinci yılı anısına 1901 senesinde inşa edilmiştir. Zeminden itibaren kare şekilli olarak yükselen gövdesi, dikdörtgen silmelerle üç kata ayrılmıştır. İkinci katta da alt seviyede, dört yöne açılan birer yuvarlak kemerli pencerenin yerleştirildiği, üst kısımlara ise yine dört yönde Sultan II. Abdülhamid’in tuğralarının mat camlar üzerine işlenmiş örneklerinin çakıldığı görülmektedir. Üçüncü katta dört yönde yüzeysel dikdörtgen şekilli nişler içerisinde birer yuvarlak kemerli pencereler daha küçük boyutlarda tekrarlanmıştır. Bunlardan kuzey ve güney yönlerde olmak üzere iki tane yuvarlak kadranlı saat bulunmaktadır.</p>

<p><img alt="Saat Kulesi" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/saat-kulesi.JPG" / width="900" height="599"></p>

<h4>Eski Saray</h4>

<p>“es-Sarâyu’l-Atîka”, “es-Sarâyu’l-Antika” ve “es-Sarâyü’l-Kadîme” adlarıyla da anılan eski hükümet binası, tepenin en üst noktasındadır. Eski Yafa’nın hâlâ ayakta durabilen, hacim bakımından en büyük mimari eseridir. XVIII. yüzyılda bir Haçlı binasının üzerine inşa edilmiştir. XIX. asır boyunca hükümet sarayı olarak kullanılan yapı, kışla, hapishane, posta ofisi, hamam ve küçük bir hamamdan ibarettir. Günümüzde Tel-Aviv-Yafa Eski Eserler Müzesi olarak faaliyet göstermektedir.</p>

<p><img alt="Eski Saray" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/eski-saray.JPG" / width="900" height="599"></p>

<h4>Hasan Bey Camii</h4>

<p>Filistin bölgesinin 1917’de İngilizler tarafından işgalinden önceki son Vali Hasan Bey tarafından 1915 civarında inşa ettirilmiştir. 1923-1924 senesinde Yüksek Şer’î İslam Meclisi tarafından tamir edilmiştir. Camide kubbeli bir kule ile ayrıca minare ve şadırvan bulunmaktadır. Yafa’dan Tel-Aviv’e giderken sahil yolu üzerindedir.</p>

<h3>AKKÂ</h3>

<p>Filistin’in batı kıyısında bulunan Akkâ şehri, Hayfa koyunun (eskiden Akkâ koyu) kuzeyinde muhtemelen milattan önce III. bin yıl içinde kurulmuştur. Güneyinde bulunan Hayfa’ya 15 km. uzaklıktadır.</p>

<p>Akkâ Hz. Ömer (ra) zamanında 636’da Şürahbîl b. Hasene tarafından fethedildi. Tarih boyunca birçok devlet idaresine girdi, pek çok savaş yaşadı. Yavuz Sultan Selim zamanında Suriye ile birlikte Osmanlı topraklarına katılan Akkâ’da Kanûnî’nin izni ile Fransızlar bir ticaret merkezi kurdular.</p>

<p>Şehir 1775’te tekrar Osmanlıların eline geçti ve buranın muhafızlığı Cezzâr Ahmed Paşa’ya verildi. Daha sonra Sayda ve Şam valisi olan Cezzâr Ahmed Paşa, Akkâ’yı merkez yaparak rakiplerine karşı mevkiini kuvvetlendirdi. Bu sıralarda Mısır’a asker çıkaran Napolyon Akkâ’yı kuşattı ise de (18 Mart 1799) başarısızlığa uğrayarak geri çekildi. Bundan sonra Cezzâr Ahmed Paşa’nın idaresindeki Akkâ yeniden inşa edildi ve büyük bir gelişme kaydetti. 1804’te burada vefat eden Cezzâr Ahmed Paşa’nın şehirde bir camisi, medresesi, çarşısı, birçok çeşme ve sebili bulunmaktadır.</p>

<p>Filistin, tarih boyunca nebiler diyarı olmuştur. Kur’an’da defalarca isimleri ve mücadeleleri anlatılan birçok peygamber ve ailesi az ya da çok bu bölgede bulunmuştur. Hz. İbrahim (as), Hz. İsmail (as), Hz. Lût (as), Hz. Yakub (as), Hz. Yusuf (as), Hz. Musa (as), Hz. Yunus (as), ve Hz. Samuel (as) gibi peygamberler, bu bölgede belli zamanlarda yaşamışlardır. Hz. İshak (as), Hz. Davud (as), Hz. Süleyman (as), Hz. Zekeriyya (as), Hz. Yahya (as) ve Hz. İsa (as) gibi peygamberlerin ise ömürleri tamamen Filistin’de geçmiştir. Ayrıca Hz. Hâcer, Belkıs, Hz. Meryem ve Tâlût-Câlût gibi isimler de burada anılması gereken diğer tarihî şahsiyetlerdir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Kudüs ve Aksa - Bünyamin Erul</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/filistinde-sehirler</guid>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 23:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/filistinde-sehirler.jpg" type="image/jpeg" length="44848"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Filistinliler için taş atmanın anlamı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/filistinliler-icin-tas-atmanin-anlami</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/filistinliler-icin-tas-atmanin-anlami" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filistinlilerin direnişindeki taş atmanın anlamı nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><br />
Filistinliler İsrail tarafından işgal edilen toprakları için yıllardır sapan taşlarıyla mücadelesini sürdürüyor. Peki Filistinlilerin taş atmasının ardındaki sır ne?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İşgalciler karşısında Filistin halkı bazen sapanla bazen de attıkları taşlarla direnişlerini sürdürmüşlerdir. Bu direniş esnasında çocukların gözlerindeki emin duruş hepimizin dikkatini çekmiştir.</p>

<p>Herkes tarafından merak konusu olan "bir taşla ne olur ki ?" sorusunun cevabı ise Kerim olan kitabımızda;</p>

<p>Tarihin en çetin savaşlarından biri gerçekleşecekti. Az sayıdaki bir topluluk, kendisinden sayıca üstün ve güçlü bir orduyla karşı karşıya gelecekti. Talut, o zamanın mümin melikiydi. Onun komutasındaki İsrailoğulları, zalim hükümdar Calut’a karşı harekete geçmişti. Yol, oldukça uzundu. Askerler susuzdu. Yol üzerinde susuzluklarını giderecek bir nehir vardı. Lakin Talut, şehirden ayrılırken askerlerini şöyle uyardı: “Şüphesiz, Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmazsa işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka.” (Bakara, 2/249.) Bu bir samimiyet ve sadakat sınavıydı. Allah’ın emrine tabi olmanın sınavıydı. Bu imtihanı ancak Allah’a gönülden bağlı olanlar kazanabilirdi. Nihayetinde Talut’a söz verenlerin çoğu, nehre gelince verdikleri sözü bozdu. Sudan kana kana içtiler. Bitkin bir şekilde yerlere serildiler. Savaşmaktan vazgeçtiler. Allah’ın emirlerine uymakta samimi olan çok az kişi ise sudan sadece bir avuç içti. Su, onlara canlılık ve cesaret verdi. Talut’a verdikleri sözü tutanlar, onunla beraber ırmağı geçti. Geride kalanlar da “Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı savaşacak gücümüz yok, dediler.” Oturup beklediler. “Allah’a kavuşacaklarını kesin olarak bilenler (ırmağı geçenler) ise şu cevabı verdiler: Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/249.) Böylece birbirlerine şevk ve cesaret verdiler. Azalan sayılarına rağmen bütün samimiyetleriyle Rablerine yönelerek şöyle dua ettiler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.” (Bakara, 2/250.)&nbsp;</p>

<p>İki ordu karşı karşıya geldi. Calut, kendisiyle teke tek vuruşacak bir asker istedi. Karşısına cesur, yiğit bir genç olan Davut (as) çıktı. Herkes şaşırdı. Çünkü Calut, güçlü, kuvvetli, iri yapılıydı. Harp sanatını çok iyi bilen bir komutandı. Üstelik savaş teçhizatı tamdı. Davut (as) ise kısa boylu ve zayıftı. Elinde de sadece sapanı vardı. Calut, gücüne güvendi, onu küçümsedi. Davut (as), onun tam alnına nişan aldı, besmeleyle sapanındaki taşı fırlattı. Taş, Calut’un başına isabet etti. Onu yere serip öldürdü. Davut (as) bir taşla devirmişti Calut’u. (Taberi Tarih, II, 684-686.)&nbsp;</p>

<p>Bugün, Filistin’in çocukları unutmadı o taşın, sadece bir taş olmadığını. Bir sapanla zalime karşı haykırıyorlardı, direnişin başladığını.&nbsp;</p>

<p>Yüce Allah, sözlerinde sadık olan müminleri, zalimlere karşı yalnız bırakmadı. Allah’ın yardımıyla Calut’un ordusu bozguna uğradı. Davut’un (as) Calut’u öldürmesinin akabinde “Allah, ona hükümranlık ve hikmet verdi. Ona dilediği şeyleri öğretti. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu. Fakat Allah’ın âlemler için büyük lütufları vardı.” (Bakara, 2/251.)&nbsp;</p>

<p>Her çağda zalimi durduracak sayıları az da olsa inananlar daima olacaktır. Allah kendisine gönülden bağlananlara Kur’an-ı Kerim’de şöyle vadetmiyor muydu? “Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmran, 3/139.) Yeter ki mümin, imanının gereğini yerine getirsin. Gelen sıkıntıları sabırla göğüsleyip üstesinden gelebilsin. Azim ve kararlılıkla sırat-ı müstakim üzere yaşantısına devam etsin. İşte o vakit Allah’ın yardımına ve rahmetine mazhar olacaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/filistinliler-icin-tas-atmanin-anlami</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Oct 2025 23:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/10/filistinlilericintasatmaninanlami.jpg" type="image/jpeg" length="83295"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kudüs ne demektir? Kudüs şehrine verilen isimler nelerdir?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kudus-ne-demektir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kudus-ne-demektir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kudüs şehrine verilen isimler nelerdir? Kudüs şehrinin adının geçtiği bilinen en eski belge nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3><span style="color:#c0392b"><strong>Kudüs şehrinin adının geçtiği bilinen en eski belge</strong></span></h3>

<p>Tarihi oldukça eski olan Kudüs şehrinin adının geçtiği bilinen en eski belge milâttan önce XIX ve XVIII. yüzyıllara ait Mısır metinleridir (<em>IDB</em>, II, 843; <em>EJd.</em>, IX, 1379).</p>

<h3><span style="color:#c0392b"><strong>Kudüs şehrine verilen isimler nelerdir? </strong></span></h3>

<ul>
 <li>Milâttan önce XIV. yüzyıla ait Tell Amarna mektuplarında şehrin adı <strong>Urusalim,</strong></li>
 <li>Geç Asur metinlerinde <strong>Urusilimmu veya Ursalimmu,</strong></li>
 <li>İbrânîce Masoretik metinde Yruşlm, bazan da Yruşlym biçiminde yazılmakta ve Yerûşâlayim,</li>
 <li>Eski Ahid’in Ârâmîce metinlerinde Yerûşâlêm şeklinde telaffuz edilmektedir. Grekçe Hierosolyma adı şehrin kutsallığını (hieros = kutsal) yansıtmaktadır.</li>
 <li>Latince’ye Jerusalem ve Jerosolyma olarak geçmiştir. Kudüs şehrinin Batı dillerindeki adı da Jerusalem’dir.</li>
</ul>

<blockquote>
<p><strong>Kudüs şehrinin İbrânîce adı olan Yeruşalayim (Yeruşalem) iki ayrı kelimeden oluşmaktadır.</strong></p>
</blockquote>

<p>İlk kısmı teşkil eden <strong>yeru</strong>nun menşei ve mânası tartışmalıdır. Kelimenin “korkmak” anlamındaki <strong>yârê</strong> veya “görmek” anlamındaki <strong>râ’âh</strong>tan, hatta “sahip olmak, vâris olmak” mânasındaki <strong>yârâş</strong>tan geldiği ileri sürülmüştür. Ancak “kurmak, tesis etmek” mânasındaki <strong>yârâh</strong>tan gelmesi daha muhtemeldir. Bu son görüşü benimseyen Saadia Gaon, Ahd-i Atîk’in Arapça tercümesinde İşaya’daki (44/28, 51/17) Yeruşalayim kelimesini “Dârüsselâm”, 40/2’deki Yeruşalayim’i ise “Medînetüsselâm” olarak çevirmiştir (<em>DB</em>, III/2, s. 1318).</p>

<p>Kelimenin ikinci kısmını oluşturan <strong>şalayim</strong>in aslı <strong>şalem</strong> veya <strong>şalim</strong>dir. Bu kelimenin “barış” anlamına geldiği ileri sürüldüğü gibi Batı Sâmîleri’nde bir tanrı ismi olan Şulmanu veya Şalim’den geldiği de iddia edilmiştir. Şehrin orijinal adının <strong>Iruşalem</strong> olması ve “tesis etmek” mânasındaki <strong>yârâh</strong> fiil kökünden Iru ile milâttan önce II. binyılın ilk yarısında karşılaşılan ve Batı Sâmîleri’nde bir tanrı olan <strong>Şulmanu</strong> yahut <strong>Şalim</strong> kelimelerinin birleşmesinden oluşması daha muhtemel görünmektedir. Çivi yazılı metinlerde <strong>ur</strong> veya <strong>uru</strong>, İbrânîce’de <strong>‘ir</strong> “şehir” demektir. Bu durumda Iruşalem “Şalim’in şehri” anlamına gelmektedir. Kudüs ilk dönemlerde ilâh Şulmanu veya Şalim’in ibadet merkezi olduğu, diğer taraftan eski Sâmî gelenekte bir şehrin o şehri kuran kişi yahut tanrının adıyla anılma geleneği bulunduğu için kelimenin <strong>“Şalim’in şehri”</strong> mânasına geldiği iddia edilmekte (<em>DBS</em>, IV, 898)<strong>, “barışın şehri”</strong> (şalom = selâm) biçimindeki geleneksel yorumun hem etimolojik hem tarihî yönden hatalı olduğu ileri sürülmektedir (<em>IDB</em>, II, 843).</p>

<p>Tell Amarna mektuplarında şehir Betşalem (Şalem’in evi) şeklinde anılmaktadır.</p>

<p>Kudüs şehri Moriya (Moriah, II. Tarihler, 3/1), nYebus (Hâkimler, 19/10), Sion, Dâvûd’un şehri (II. Samuel, 5/7, 9; I. Tarihler, 11/5, 7) ve Ariel (İşaya, 29/1) gibi isimlerle de anılır.</p>

<p>Öte yandan buraya şehir, adalet yurdu (Yeremya, 31/23), inananlar şehri, barış şehri, doğruluk şehri (İşaya, 1/26), Allah’ın şehri (‘ir Elohim; Mezmur, 46/4), orduların rabbinin şehri (‘ir Yahveh şebâôt; Mezmur, 48/8), mukaddes şehir (‘ir haqqodeş; Nehemya, 11/18) gibi isimler de verilmiştir (<em>DB</em>, III/2, s. 1319; <em>EJd.</em>, IX, 1379).</p>

<p>Şehrin Arapça’daki adı olan Kuds’ün bu son isimden geldiği belirtilmektedir.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Müslümanların Kudüs şehrine verdileri isimler nelerdir?</strong></span></h3>

<p>Müslümanlar da şehre çeşitli isimler vermiş olup bunların başında<strong> “bereket, mübarek olmak” </strong>anlamına gelen Kuds yer almaktadır (<em>Lisânü’l-ʿArab</em>, “ḳds” md.). Şehrin en yaygın adı olan<strong> kuds kelimesi Ârâmîce kudşadan gelmektedir </strong>ve bu kelime şehri değil mâbedi ifade etmektedir. X. yüzyılın başında Karâî bilginler Kudüs şehrini Beytülmakdis, mâbedin bulunduğu alanı da Kuds diye adlandırmaktaydılar. İbrânîce’nin yerine Ârâmîce’nin geçtiği XI. yüzyıla ait mektuplarda Kudüs şehrine “’İr hakkodeş” deniyordu ki bunu “kutsal şehir” yerine “mâbed şehri” diye tercüme etmek daha doğrudur (<em>EI<sup>2</sup> </em>[Fr.], V, 322). Müslümanların kullandığı İliya ismi Romalılar’ın şehre verdikleri Aelia isminin Arapçalaşmış şeklidir. İslâmî kaynaklarda <strong>“İliyâ medînetü beyti’l-makdis” </strong>şeklinde de geçmekte ve kısaca İliyâ veya Beytülmakdis (Beytülmukaddes) denilmektedir (Yâkūt, IV, 353; V, 193-201; İbn Kesîr, VIII, 373). Aslı Ârâmîce Beth makdeşa, İbrânîce Beth ha-mikdaş olan Beytülmakdis başlangıçta mâbedi ifade ederken zamanla şehrin tamamı için kullanılmış, mâbedin alanı ise “harem” diye adlandırılmıştır.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Kur’an-ı Kerim’de Kudüs ismi geçiyor mu?</strong></span></h3>

<p>Kur’an’da Kudüs ismi geçmediği gibi İslâm kaynaklarında bu şehrin adı olarak zikredilen diğer isimlere de rastlanmamaktadır. Ancak müfessirler, Kur’an’daki “el-Mescidü’l-Aksâ” (el-İsrâ 17/1), “mübevvee sıdk” (Yûnus 10/93) ve “el-arzü’l-mukaddese” (el-Mâide 5/21) gibi tabirlerle ya Kudüs’teki Beytülmukaddes’in (Taberî, XV, 16-17) ya da genellikle söz konusu şehrin de içinde bulunduğu Filistin topraklarının kastedildiğini belirtmişlerdir (Fahreddin er-Râzî, XI, 196-197).</p>

<p>Öte yandan Elmalılı Muhammed Hamdi âyette geçen el-Mescidü’l-Aksâ’nın Beytülmakdis, mübarek kılındığı haber verilen çevresinden de Kudüs ve civarı olduğunu söylemektedir (Hak Dini, IV, 3144-3145).</p>

<p>Mescid-i Aksâ tabiri, İslâm’ın ilk dönemlerinde bazan Kudüs için de kullanılmakla birlikte asırlar boyunca bununla özellikle Harem-i şerif kastedilmiştir (<em>EI<sup>2</sup> </em>[Fr.], VI, 695).</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Yahudi kaynakalarında Kudüs'ün isimleri</strong></span></h3>

<p>Yahudi dinî literatüründen Midraş Tehillim’de Kudüs’ün yetmiş isminden bahsedilmektedir (<em>a.g.e.</em>, V, 322; Dictionnaire encyclopedique du Judaïsme, s. 574). Roma İmparatoru Hadrien, Kudüs’ü putperest bir şehir olarak yeniden inşa edince ona Colonia Aelia Capitolina adını vermiştir. Şehre Roma kolonisi olduğu için Colonia, Hadrien şerefine inşa edildiği için onun ilk adı olan Aelius’a nisbetle Aelia ve Jüpiter Capitolin’e ithaf edildiği için de Capitolina denilmiştir.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Kudüs'ün Tarihi</strong></span></h3>

<p> Kudüs’ün tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Şehirde bulunan milâttan önce IV. binyıla ait çömlekler, bu binyılın son bölümünde şehrin güneydoğu kısmında bir kavmin yaşadığını, ilk ve orta Bronz çağına ait bulgular, III. binyılda ve II. binyılın ilk devirlerinde Hiksoslar dönemi ve öncesinde bu bölgede insanların bulunduğunu göstermektedir. İslâm tarihçilerine göre ilk kurucuları Amâlika olan Kudüs şehri, tarih sahnesine ilk defa Erken Bronz çağında diğer bazı eski Ken‘ân şehirleriyle birlikte çıkmıştır. XIX ve XVIII. yüzyıllara ait Mısır metinlerinde Kudüs bir Ken‘ân site devleti olarak zikredilir (Franken, s. 17-30).</p>

<p>Kudüs (Yeruşalayim) adı Tevrat’ta hiç geçmemektedir. Tevrat’ta bahsedilen Salem şehrinin Kudüs olduğu yolundaki geleneksel görüş doğru ise Eski Ahid’de şehirden ilk defa Hz. İbrâhim’in çağdaşı olan ve onunla görüşen Kral Melkisedek sebebiyle bahsedilmektedir (Tekvîn, 14/18). Diğer taraftan Tevrat’a göre Hz. İbrâhim’in, oğlu İshak’ı kurban etmek istediği Moriya (Moriah) diyarındaki dağın Hz. Süleyman’ın mâbedi yaptırdığı Moriya tepesi olduğu yahudi ve hıristiyan geleneğince kabul edilmektedir (II. Tarihler, 3/1). Ancak bu, gerek Moriah kelimesinin etimolojisi ve anlamı gerekse delâlet ettiği yer yönünden tartışmalıdır (bk. <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/ismail--peygamber" rel="nofollow" target="_blank">İSMÂİL</a>).</p>

<p>Geç Bronz çağında (m.ö. XV. yüzyıl civarı) Filistin’e gelen Hurriler Kudüs’te yeni yapılar inşa etmişlerdir. Tell Amarna mektuplarının yazarlarından biri ve muhtemelen bir Hurri olan Abd-Hiba, XIV. yüzyılda Mısır’ın tebaası olarak Kudüs’te hüküm sürmüş ve Mısır Firavunu IV. Amenofis’e (m.ö. 1375-1366) yazdığı mektupta Kudüs’le ilgili bazı hususlardan söz etmiştir (<em>a.g.e.</em>, s. 30-39).</p>

<p>Mısır’dan çıktıktan ve çölde kırk yıl kaldıktan sonra Yeşu önderliğinde Filistin topraklarına giren İsrâiloğulları kendilerine saldıran Kudüs Kralı Adoni-tsedek ve müttefiklerini mağlûp etmiş, fakat Yebusîler’in hâkim olduğu Kudüs’e girmemişlerdir (Yeşu, 10/1-43). Ken‘ân diyarının İsrâiloğulları arasındaki taksimatında Kudüs Bünyamin sıbtına düşmüşse de (Yeşu, 15/8) Dâvûd’un şehri alışına kadar Yebusîler’in elinde kalmıştır. Eski Ahid’de verilen bilgilere göre Yeşu’nun ölümünün ardından Yahuda ve Simeon kabileleri Kudüs’e saldırarak kralı esir almış ve şehri yakmışlar (Hâkimler, 1/1-8), ancak Yebusîler’in hâkimiyeti devam etmiştir.</p>

<p>Dâvûd bütün İsrail’e kral olunca Yebusîler’in hâkim olduğu Kudüs’e karşı harekete geçip Sion Hisarı’nı almış ve buraya Dâvûd’un şehri adını vermiştir (II. Samuel, 5/6-9). Kudüs’ü krallığın merkezi yapan Dâvûd şehri güçlendirmiş, Yebusîler’in Zion (Sion) dedikleri hisarı yeniden imar etmiş, kendisine bir ev yaptırmış, orayı dinî bir merkez haline getirmek istemiş ve bunun için ahid sandığını Kudüs’e getirterek sarayına yakın bir yerdeki çadıra yerleştirmiştir (II. Samuel, 7/12-13). Bir mâbed yapmak için gerekli malzemeyi toplamışsa da Rab buna izin vermemiştir (Mendenhall, s. 42-52).</p>

<p>Hz. Dâvûd’dan sonra oğlu Süleyman yedi yıl içinde Kudüs’te muhteşem bir mâbed (Mescid-i Aksâ) inşa etmiş, ayrıca kendisine bir saray yaptırmış, ahid sandığını bulunduğu yerden alarak mâbeddeki özel yerine koymuş, Kudüs’ün çevresine duvar çektirmiştir (I. Krallar, 3/1; 5-7; 8/1-6; 9/15). Hz. Süleyman’ın vefatı üzerine krallık ikiye bölününce Kudüs güneydeki Yahuda Krallığı’nın merkezi olmuştur.</p>

<p>Süleyman’ın oğlu Rehoboam’ın krallığında Mısır Kralı Şişak Kudüs’e savaş açmış, mâbedin ve kral evinin hazinelerini alıp götürmüştür (I. Krallar, 14/25-27). Yaklaşık seksen yıl sonra şehir tekrar yağmalanmış (II. Tarihler, 21/17), buna rağmen nüfusu artmaya devam etmiş, şehirde çeşitli mahalleler oluşmuştur. Yahuda Kralı Amatsya’nın saltanatında Kuzey Krallığı’nın kuvvetleri Kudüs’e girmiş, Kudüs duvarının bir kısmını yıkmış, mâbeddeki ve kral evindeki değerli eşyayı almıştır (II. Krallar, 14/11-14). Ardından Yahuda kralları Uzziya ve Yotam yıkıntıları onarmış ve duvarları sağlamlaştırmışlardır (II. Tarihler, 26/9; 27/3). Kral Uzziya zamanında şehirde deprem olmuş (Amos, 1/1), Ahaz döneminde Kudüs İsrail kralı tarafından kuşatılmışsa da bu kuşatma başarılı olmamıştır (II. Krallar, 16/5). Kral Hizkiya, Ahaz’ın kapattığı mâbedi yeniden açmış, ibadeti başlatmış fakat saray ve mâbedin hazinelerini Asurlular’a teslim etmiştir. Asurlular şehri kuşatmışlarsa da veba salgını sebebiyle işgal sonuçsuz kalmıştır. Menasseh şehre dış duvar yaptırmış, çeşitli onarımlarda bulunmuştur (II. Tarihler, 33/14). İsrail krallarının putperestliğe meyletmeleri (II. Krallar, 16/2 vd.), peygamberlere zulmetmeleri (II. Tarihler, 24/21) ve halkın yoldan çıkması gibi sebeplerle Kudüs’ün başına felâketler gelmiş, Kral Yehoyakim zamanında Bâbil Kralı Nebukadnezzar (Buhtunnasr) Kudüs’e girerek kralı emri altına almış, pek çok insanla birlikte mâbedin değerli eşyalarını da götürmüştür. Üç yıl sonra kralın isyan etmesi üzerine 597’de Kudüs’e ikinci defa giren Nebukadnezzar, bu defa mâbedin kalan eşyalarıyla birlikte yeni kral Yehoyakin’i Bâbil’e götürmüş, onun yerine Tsedekiya’yı kral yapmıştır (II. Krallar, 24/1-16; II. Tarihler, 36/6-7). On yıl sonra Tsedekiya’nın saltanatında Nebukadnezzar’ın üçüncü defa Kudüs’e yürüyerek şehri kuşatması üzerine korkunç bir açlık baş göstermiş, nihayet şehir düşmüş, mâbed, saray ve genel olarak Kudüs ateşe verilmiş, duvarlar yıkılmış ve halkın bir kısmı sürgün edilmiştir (II. Krallar, 25). Kur’an’da da telmihte bulunulan (el-İsrâ 17/4-5) bu hadise üzerine bazı yahudi zümreleri Hicaz’daki çeşitli şehirlere yerleşmişlerdir. Bundan sonra Kudüs elli yıl boyunca harabe halinde kalmıştır. Nihayet milâttan önce 538’de şehre dönen Zerubbabel mâbedin temellerini atmış (Ezra, 3/8), 444 yılına doğru Nehemya şehrin duvarlarını tekrar inşa etmiş, Ezra da Mûsâ şeriatının otoritesini yeniden tesis ederek Kudüs’ü Yahudiliğin dinî merkezi yapmıştır.</p>

<p>Bâbil esareti sonrasında Kudüs Pers hâkimiyetine girmiş (m.ö. 538), ardından Makedonyalı Büyük İskender şehri almış (332), onun 323’teki ölümünü takiben şehir çeşitli savaşlar görmüş, önce Mısırlı Ptolemaioslar, daha sonra 198’den itibaren Selefkiler (Selevkoslar) şehre hâkim olmuşlardır. Milâttan önce 168’de IV. Antiokhos (Antiokhos Epifanes), Yunan ilâhlarının heykellerini koymak suretiyle mâbedi kirletmiş, bunun üzerine Makkabi isyanları başlamış ve mâbed temizlenmiştir. Haşmonain (Hasmonlu hânedanı) kralları mâbedin yanına bir kale yaptırmışlardır (<em>a.g.e.</em>, s. 53-74). Helenistik dönemin (332-63) ardından 63 yılında Pompeus Kudüs’ü işgal etmiş, şehri kuşatan duvarların bir kısmını yıktırmış, Crassus 54’te mâbedi yağmalamış, 40 yılında Partlar şehri ele geçirmiş, Büyük Herod 37’de şehri alıp duvarları onarmış, çeşitli yapıların yanında mâbedi yeniden inşa etmiştir. Bu inşa işi milâttan önce 20’de başlamış, Hz. Îsâ zamanında da sürmüştür. Herod kaleyi takviye etmiş ve ona Antonia adını vermiştir. Herod öldüğünde Kudüs’ü tamamen veya kısmen kuşatan iki duvar bulunmaktaydı. Herod Agrippa milâttan sonra 42-43’te bir üçüncü duvarın inşasına başlamıştır (Peters, s. 61-87). 70 yılında bu defa da Romalı kumandan Titus şehri kuşatmış, bu sırada mâbed ve hemen hemen bütün şehir yanmıştır. Titus, Batı duvarındaki bir bölüm ve üç kule hariç duvarları yıktırmıştır.</p>

<p>İmparator Hadrien zamanında Romalılar Kudüs’ün harabeleri üzerinde yeni bir putperest şehir kurmak isteyince yahudiler ayaklanmış, ayaklanma bastırıldıktan sonra (135) şehrin inşası tamamlanmış, adı da Colonia Aelia Capitolina olarak değiştirilmiş ve Aelia (Ar. İliyâ) adı uzun asırlar varlığını korumuştur. Hz. Süleyman’ın, arkasından Zerubbabel’in, daha sonra Herod’un inşa ettirdiği mâbedlerin yerine Jüpiter Capitolina’ya ithaf edilen bir tapınak, ardından Merkad-i Îsâ Kilisesi’nin inşa edileceği yere de Afrodit Mâbedi yapılmıştır. Şehre girmeye kalkışan yahudilere ölüm cezası konmuş, ancak İmparator Konstantinos bu yasağı kaldırmıştır. Konstantinos’un annesi Helena 326’da Zeytindağı’nda bir kilise yaptırmıştır. 333’te Konstantinos’un emriyle Hz. Îsâ’nın çarmıha gerildiği kabul edilen yerde (Saint Sépulcre, Holy Sepulcher) Merkad-i Îsâ (Anastasis) Kilisesi inşa edilmeye başlanmış, inşaat 335’te tamamlanmıştır. Konstantinos’un Hıristiyanlığı kabul etmesinden sonra şehirde kiliseler yaptırmasının ardından Süleyman Mâbedi’nin bulunduğu yerde Jüpiter Capitolina için inşa edilen tapınak yıkılmış olmalıdır. Üzerinde yahudilerin ağlamasına ve yılda bir defa yağ sürmelerine izin verilen taş (lapis pertusus) kurbanlar mihrabının temelindeki kaya olup (şimdiki Kubbetü’s-sahre’nin örttüğü el-hacerü’l-muallaka denilen kaya) herhalde o sırada açıktaydı (<em>İA</em>, VI, 954). Hıristiyanlar, Hz. Îsâ’nın sözlerine hürmeten (Matta, 24/2) Süleyman Mâbedi’ni yeniden inşa etmeyi reddettiklerinden burası müslümanların fethine kadar harabe halinde kaldı. 614’te Sâsânîler tarafından işgal edilen Kudüs’ü 629’da Bizans İmparatoru Herakleios kurtarmış ve İranlılar’dan geri aldığı kutsal haçı Kudüs’teki yerine koymuş, şehir 638’de müslümanlar tarafından fethedilmiştir.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>İlâhî Dinlerde Kudüs’ün Yeri</strong></span></h3>

<p> Kudüs şehri Tevrat’ta sadece bir defa Salem adıyla zikredilmektedir (Tekvîn, 14/18). İshak’ın kurban olarak takdim edildiği Moriah dağının Süleyman Mâbedi’nin yapıldığı yer olduğu iddiası tartışmalıdır. Şehrin krallık ve ibadet merkezi oluşu Hz. Dâvûd’la başlamaktadır (II. Samuel, 6-7; bablar, 24/18-25; I. Tarihler, 21/18-22). Birinci mâbed döneminde mâbedin bulunduğu tepeye Sion tepesi denilmekteydi, Sion adı Kudüs’ün tamamını da ifade ediyordu. Hz. Dâvûd’a saltanatının ebediyen devam edeceği vaad edildiğinde bu aynı zamanda krallık ve mâbed şehri olan Kudüs’ün ebedîliğine de işaret sayılmıştır (II. Samuel, 7/13-16). Hz. Süleyman zamanında mâbedin inşası Kudüs’e ayrı bir kutsallık sağlamış, bir taraftan Dâvûd’un saltanatının ebediyen devam edeceğine dair Tanrı’nın vaadi, diğer taraftan mâbedin Tanrı’nın ebedî mekânı olarak kabulü şehri kutsallaştırmıştır.</p>

<p>Mezmurlar’da (Mezmur, 132), ahid sandığının getirildiği Dâvûd şehri (Sion) sadece Rabbin krallık için seçtiği bir şehir olarak değil Rabbin meskeni olarak da takdim edilmektedir. Peygamber Yeremya’ya göre Kudüs’e “Rabbin tahtı, adalet yurdu, kutsiyet dağı” denilecektir (31/23; 33/16). O ayrıca “yüksekliği güzel, bütün yerin sevinci” (Mezmur, 48/2), “güzelliğin kemali” (Mezmur, 50/2) olarak nitelendirilmekte, “Eğer seni unutursam ey Yeruşalim, sağ elim hünerini unutsun; eğer seni anmazsam, eğer Yeruşalim’i baş sevincimden üstün tutmazsam dilim damağıma yapışsın” (Mezmur, 137/5-6) denilmektedir.</p>

<p>Kudüs, özelliği ve kutsallığı sebebiyle yahudi şeriatında diğer şehirlerden farklı bir konumda ele alınmıştır, dolayısıyla bazı kurallar Kudüs’e uygulanmamaktadır. Tanrı tarafından seçilen bir yer kabul edildiği için (II. Krallar, 21/4; Mezmur, 132/13) Kudüs Mâbedi sadece kurbanların takdim edildiği bir mekân değil aynı zamanda hac ibadetinin de hedefidir. Çünkü yılda üç defa (Pesah, Şavuot ve Sukkot bayramlarında) her erkek kurban takdimi için Rabbin huzurunda (mâbedde) bulunmakla yükümlü tutulmuştur (Çıkış, 23/17; Tesniye, 16/16-17). Hac mekânı olduğu için yahudiler burada belli bir süre ikamet etmek durumunda kalmışlar, bu da mâbedin ayakta olduğu dönemde halkın kültür hayatını şekillendiren en önemli özelliğini oluşturmuştur.</p>

<p>Tanrı tarafından seçilmiş olması dolayısıyla Kudüs, Yahudiliğin en yüce değerlerinin ve ümitlerinin simgesi olmuştur. Peygamberler ondan övgüyle bahsetmişlerdir. İşaya Kudüs’ü “adalet şehri” diye adlandırmakta ve şeriatın Sion’dan, Rabbin sözünün Yeruşalim’den çıkacağını bildirmekte (1/26; 2/3), Yeremya gelecekte Kudüs’e “Rabbin tahtı” denileceğini, bütün milletlerin onda toplanacağını belirtmektedir (3/17). Diğer taraftan Eski Ahid’de onun güzelliği anlatılmakta ve sevgiliye benzetilmektedir (Neşîdeler Neşîdesi, 6/4; Mezmur, 48/2; 50/2). Talmud’da (Sukkot, 51b) Kudüs’ü görmeyenin güzel bir şehrin nasıl olduğunu asla bilemeyeceği belirtilmekte, Midraş’ta (Genesis Rabbah, 14, 8) Âdem’in Kudüs Mâbedi’nin toprağından, bir başka rivayette ise dünyanın Sion’dan başlayarak yaratıldığı nakledilmektedir. Yahudi şeriatına (Halakah) göre bütün ülke kutsaldır, ancak Kudüs şehri en kutsaldır. Yeryüzündeki en kutsal yer olan ve “kutsallar kutsalı” denilen mekân Kudüs’teki mâbedde bulunmaktadır. Şeriatta Kudüs’ün kutsallığının gerektirdiği emirler ve yasaklar sıralanmıştır (Neusner, V, 15-16).</p>

<p>Milâttan sonra 70 yılındaki yıkımın ardından yahudi milletinin hayatında Kudüs daha az rol oynamaya başlamış, ancak mânevî ihtişamın sembolü ve şeriatın bedenleşmiş şekli olarak varlığını sürdürmüş, ona olan özlem her vesileyle dile getirilmiştir. Yahudiler nerede olurlarsa olsunlar ve hangi saatte dua ederlerse etsinler mutlaka Kudüs’e dönmek zorundadırlar. Yemek duasında Kudüs’ün yeniden inşası dileği yer almaktadır. Günde üç defa tekrarlanan Amidah adlı dua Kudüs’e dönülerek yapılmakta, bu duada Kudüs’e dönme, şehri ve Dâvûd saltanatını yeniden tesis etme arzusu ifade edilmektedir. Yıllık üç oruçta Kudüs’ün yıkılışının anısına yas tutulmaktadır.</p>

<p><u><strong><span style="color:#c0392b">Kudüs’ün ibadet hayatındaki önemi</span> </strong></u>yahudi devletinin Mesîh tarafından bu topraklarda kurulacağı inancına dayanmaktadır. Kudüs’ün yeniden inşası ve mâbedin yapılması bunun işaretleridir. Yahudi geleneğine göre yeryüzündeki Kudüs gibi bir de gökte Kudüs vardır. Talmud’da Tanrı’nın yerdeki Kudüs’e girmeden gökteki Kudüs’e girilemeyeceğini bildirdiği nakledilmektedir. Yahudi dinî literatürünün bir kısmında semavî Kudüs’ün dünyanın sonunda yerdekinin yerini almak üzere ineceği belirtilmektedir. Yahudilerde, Kudüs yeniden kurulduğunda ve ölüler diriltildiğinde mâbedin bulunduğu tepeye yakın olduğu için zaman kazanmak ve sıkıntıyı azaltmak amacıyla Zeytindağı’na gömülme arzusu vardır. Yahudi Fısıh bayramının seder sofrası ve kefâret günü ibadeti “seneye Kudüs’te” dileğiyle sona erer (Dictionnaire encyclopedique du Judaïsme, s. 573).</p>

<p><u><strong><span style="color:#c0392b">İnciller’de Kudüs önemli bir yer işgal etmektedir</span>.</strong></u> Markos İncili’ne göre Hz. Îsâ, Galile bölgesinde halka tebliğ faaliyetine başlar ve onların olumsuz tavrı üzerine Kudüs’e yönelir, şehre girer ve mâbedi temizler. Yahudi otoritelerinin tepkisiyle karşılaşınca şehrin cezalandırılacağını ve mâbedin kirletileceğini haber verir. Şehrin dışında çarmıha gerildiğinde mâbedin perdesi yırtılır. Diğer İnciller Kudüs’le ilgili bu bilgilere bazı ilâveler yaparlar. Yuhanna İncili Hz. Îsâ’nın birçok defa Kudüs’e geldiğini kaydeder. İnciller’e göre Hz. Îsâ’nın dünyevî hayatı Kudüs’te sona erer, havâriler orada “kutsal ruh”u alırlar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span style="color:#c0392b"><u><strong>Kudüs ismi Kur’an’da doğrudan geçmemekle birlikte bu şehirden el-Mescidü’l-Aksâ’nın mübarek kılınan çevresi şeklinde bahsedilmiş</strong></u></span> (el-İsrâ 17/1), ayrıca bulunduğu bölge “mukaddes toprak” (el-Mâide 5/21), “iyi, güzel bir yer” (Yûnus 10/93) olarak nitelendirilmiştir.</p>

<p><span style="color:#c0392b"><strong><u>Hadislerde ise Mescid-i Aksâ’</u></strong></span>nın, Mescid-i Harâm ve Mescid-i Resûlullah ile beraber ziyaret amacıyla <em><strong>seyahat edilebilecek üç mescidden biri ve yeryüzünde Mescid-i Harâm’dan sonra inşa edilen ikinci mescid olduğu belirtilmiştir </strong></em>(Buhârî, “Fażlü’ṣ-ṣalât fî mescidi Mekke ve’l-Medîne”, 6, “Ḥac”, 26, “Enbiyâʾ”, 8, 40; Müslim, “Ḥac”, 288, “Mesâcid”, 2; Nesâî, “Mesâcid”, 3). Ayrıca bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in Beytülmakdis’te namaz kılmayı tavsiye ettiği de aktarılmaktadır (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 14). Kütüb-i Sitte dışındaki rivayetlere göre Hz. Îsâ nüzûlünden sonra ölünce Medine’de Resûl-i Ekrem’in kabri yanında veya Kudüs’te defnedilecektir.</p>

<p>Hicretten önce iki veya üç yıl süreyle Hz. Peygamber’in Kâbe’yi de önüne almak suretiyle Kudüs’e yönelerek namaz kıldığı (İbn Sa‘d, I, 243; Kurtubî, II, 150; Fahreddin er-Râzî, IV, 110) ve -farklı rivayetler bulunmakla birlikte- Medine döneminde on altı veya on yedi ay bu uygulamanın devam ettiği, daha sonra kıblenin Kâbe’ye çevrildiği kabul edilmektedir (Buhârî, “Ṣalât”, 31, “Tefsîr”, 18; Müslim, “Mesâcid”, 11-12; ayrıca bk. <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/kible" rel="nofollow" target="_blank">KIBLE</a>). Resûl-i Ekrem’in sağlığında belli bir dönem için Kudüs’ün kıble olarak tercih edilmesi, müslümanların bu şehri dinî bir merkez olarak görmelerinin sebeplerinden birini teşkil etmiştir.</p>

<p>Ayrıca Hz. Peygamber’in, Mescid-i Harâm’dan çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksâ’ya gece götürülmesi şeklinde gerçekleştirilen İsrâ (el-İsrâ 17/1) ve ardından mi‘rac mûcizelerinde Mescid-i Aksâ’ya gitmiş olması müslümanlar için bu şehrin önemini arttırmıştır. Muhammed Hamîdullah, el-Mescidü’l-Aksâ’nın Beytülmakdis değil semalarda bulunan, meleklerin sürekli Allah’a ibadet ettikleri bir mescid olduğunu ileri sürmüşse de (İslâm Peygamberi, I, 150-151) adı geçen mescidle sonradan bu ismi alan caminin değil Hz. Süleyman tarafından yaptırılan Beytülmakdis’in kastedildiği de bilinmelidir (bk. <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/mescid-i-aksa" rel="nofollow" target="_blank">MESCİD-i AKSÂ</a>).</p>

<p>Bunların dışında Kudüs, Hz. İbrâhim’den itibaren pek çok peygamberin yaşadığı, mukaddes olarak da tanımlanan bir bölgede bulunması, Hz. Süleyman’ın inşa ettiği Beytülmakdis’i barındırması, İsrâiloğulları’nın ve onlara gönderilen peygamberlerin mücadelelerine mekân olması açısından semavî dinler geleneğinde önemli bir yere sahip olmuştur (Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, s. 63-147).</p>

<p><br />
BİBLİYOGRAFYA</p>

<p><em>Lisânü’l-ʿArab</em>, “ḳds” md.</p>

<p>Buhârî, “Ṣalât”, 31, “Tefsîr”, 18, “Fażlü’ṣ-ṣalât fî mescidi Mekke ve’l-Medîne”, 6, “Ḥac”, 26, “Enbiyâʾ”, 8, 40.</p>

<p>Müslim, “Ḥac”, 288, “Mesâcid”, 2, 11-12.</p>

<p>Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 14.</p>

<p>Nesâî, “Mesâcid”, 3.</p>

<p>İbn Sa‘d, <em>eṭ-Ṭabaḳāt</em>, I, 243.</p>

<p>Taberî, <em>Câmiʿu’l-beyân</em>, XV, 16-17.</p>

<p>Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Feżâʾilü’l-Ḳuds (nşr. Cebrâil Süleyman Cebbûr), Beyrut 1979, s. 63-147.</p>

<p>Fahreddin er-Râzî, <em>Mefâtîḥu’l-ġayb</em>, IV, 110; XI, 196-197.</p>

<p>Yâkūt, <em>Muʿcemü’l-büldân </em>(Cündî), IV, 353; V, 193-201.</p>

<p>Kurtubî, <em>el-Câmiʿ</em>, II, 150.</p>

<p>İbn Seyyidünnâs,<em> </em>ʿUyûnü’l-es̱er (nşr. Muhammed el-Îdü’l-Hatrâvî – Muhyiddin Müstû), Medine 1413/1992, I, 367.</p>

<p>İbn Kesîr, <em>Tefsîrü’l-Ḳurʾân</em>, VIII, 373.</p>

<p>A. Legendre, “Jerusalem”, <em>DB</em>, III/2, s. 1317-1396.</p>

<p>Elmalılı, <em>Hak Dini</em>, IV, 3144-3145.</p>

<p>Hamîdullah, <em>İslâm Peygamberi</em>, I, 150-151.</p>

<p>L. H. Vincent, “Jerusalem”, <em>DBS</em>, IV, 898-965.</p>

<p>H. J. Franken, “Jerusalem in the Bronze Age 3000-1000 BC”, Jerusalem in History (ed. K. J. Asali), Essex 1989, s. 11-41.</p>

<p>G. E. Mendenhall, “Jerusalem from 1000-63 BC”, a.e., s. 42-74.</p>

<p>J. Wilkinson, “Jerusalem under Rome and Byzantium 63 BC-637 AD”, a.e., s. 75-104.</p>

<p>F. E. Peters, Jerusalem, Princeton 1995, s. 61-87.</p>

<p>J. Neusner, The Halakhah: An Encyclopaedia of the Law of Judaism, Leiden 2000, V, 15-16.</p>

<p>F. Buhl, “Kudüs”, <em>İA</em>, VI, 952-964.</p>

<p>S. D. Goitein, “al-Ḳuds”, <em>EI<sup>2</sup> </em>(Fr.), V, 321-340.</p>

<p>O. Grabar, “al-Masd̲j̲id al-Aḳṣā”, a.e., VI, 695-696.</p>

<p>M. Burrows, “Jerusalem”, <em>IDB</em>, II, 843-866.</p>

<p>D. Baldi, “Jerusalem”, New Catholic Encyclopedia, Washington 1967, VII, 875-888.</p>

<p>M. A. Y – M. St., “Jerusalem”, <em>EJd.</em>, IX, 1379-1405.</p>

<p>Sh. Ab – J. O. L., “Jerusalem”,<em> </em>a.e., IX, 1550-1553.</p>

<p>Dictionnaire encyclopedique du Judaïsme (ed. G. Wigoder v.dğr.), Paris 1993, s. 571-575.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Diyanet Bilgi, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kudus-ne-demektir</guid>
      <pubDate>Wed, 01 Oct 2025 23:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/10/kudus-ne-demektir-kudussehrineverilenisimlernelerdir.jpg" type="image/jpeg" length="70739"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kudüs'ü Kavramak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kudusu-kavramak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kudusu-kavramak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnanç dünyamızda Kudüs nerede yer almaktadır? Kudüs'ün yeniden "Barışın Şehri" olması için neler yapılmalıdır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Allah (cc) katında gerçek din İslam’dır. Önceki milletleri de bu son ümmeti de Yüce Allah (cc) “Müslümanlar” olarak isimlendirmiştir. Bunun anlamı, Allah (cc) tarafından beşeriyete gönderilen din, Hz. Âdem’den (as), Hz. Muhammed’e (sas) kadar aynı dindir. Bütün peygamberlerin mesajı, görevi aynıdır. Dolayısıyla İslam, sadece Hz. Muhammed’e (sas) değil, bütün peygamberlere inanmayı gerektirmektedir. Bu nedenledir ki İslam, aslında hem Yahudiliği, hem de Hristiyanlığı bünyesinde barındıran kuşatıcı bir dindir. Aynı şekilde son kutsal kitap olan Kur’an-ı Kerim de kendisinden önceki tüm kitapları ve sahifeleri içermektedir.</p>

<p>Bu perspektiften bakıldığında Kudüs, bize onlarca peygamberimizin bir mirasıdır. Hz. İbrahim (as), nasıl üç semavî dinin ortaklaşa kabul ettiği bir peygamber ise, Allah Resulü (sas) de Ehl-i Kitab’ı kucaklayan, onlara daima yakın duran ve “Peygamberlerin Sonuncusu” sıfatıyla “öncekileri tasdik eden”, önceki din ve şeriati tebliğ ettiği bu son dinin içinde yoğuran ve harmanlayan bir peygamberdir.</p>

<p>Gerek Mekke’de, gerekse Medine’de Hz. Peygamber (sas) müşriklere karşı daima Ehl-i Kitap’tan yana olmuştur. Aslında onun ortaya koyduğu bu siyaset, Yüce Allah’ın (cc) Kur’an’da meşru kıldığı bir tavırdır. Allah Resulü’nün (sas) izlemiş olduğu hoşgörü ve yakın ilişkilere dayanan bu siyaset, daha sonraları da ümmet tarafından genellikle başarıyla sürdürülmüştür. Hz. Ömer (ra) devrinden itibaren Ehl-i Kitap, Ehl-i Zimmet kavramı ile zimmet (güvence) altına alınmış, dinleri, canları, malları ve kendi hukukları çerçevesinde asırlarca Müslümanlarla birlikte huzurla yaşamışlardır. Gerçekte bu tutum, beraberinde İslam dininin çok kısa sürede kıtalara yayılmasına ve çok hızla gelişmesine vesile olmuştur. Bunun en güzel örneklerini, Kahire’de, Şam’da, Bağdat’ta, İstanbul’da, Bosna’da, Endülüs’te ve tabii ki Kudüs’te görmek mümkündür.</p>

<p>Hz. Ömer’in (ra) eman (güvence) vermesinden itibaren Kudüs’te Emevîlerde, Abbâsîlerde, Selçuklularda, Eyyûbîlerde, Memlûklerde ve nihayet Osmanlıda tarihte eşine rastlanmayacak birlikte yaşama tecrübesi görülür. Müslümanlar Kudüs’e hâkim oldukları bu dönemlerde asla Yahudi ve Hristiyan nüfusun canına, malına ve din özgürlüğüne karşı herhangi bir müdahalede bulunmamışlardır. Hatta bu noktada, Selâhaddîn-i Eyyûbî, Haçlıların Kudüs’e girdiklerinde katlettikleri binlerce mazlumun intikamını almayı dahi düşünmemiştir. Aksine sadece barış yoluyla alınan bir şehir hakkında İslam hukukunun gereğini yerine getirmiştir.</p>

<p>Asırlarca tüm devirlerde ama özellikle de Osmanlı devrinde Müslümanlar, ortaya koydukları insaflı ve adaletli idarecilikleriyle, hem Yahudilerin, hem de Hristiyanların huzur içinde birlikte yaşamalarını sağlamıştır. Din farkına rağmen, onların da Osmanlıya olan bağlılıkları daima samimi olmuştur. Hatta bazı Hristiyan mezhepler ve kiliseler kendi aralarında defalarca anlaşmazlığa düştüklerinde, tarafların gönül rahatlığıyla başvurdukları merci Osmanlı’nın adaleti, basiretli siyaseti olmuş, devletin verdiği hükme de can u gönülden razı olmuşlardır.</p>

<p>Oysa Osmanlı’nın Kudüs’ten çekilmesiyle asırlardır yaşanan bu hoşgörü de bölgeden çekilmiştir. Barışın, hoşgörünün yerini, tam bir asırdır esefle müşahede ettiğimiz kavgalar, çatışmalar, gerginlikler, işgaller, katliamlar ve savaşlar almıştır. Üç dinin de kutsal saydığı bu şehir, hiçbirinin onaylamadığı bir kaos ortamına dönüşmüştür.</p>

<p>Hepimiz bu modern çağda, dinsizliğin, ateizmin, satanizmin, eşcinselliğin, intiharların, sapkınlıkların kol gezdiği bir dünyada yaşamaktayız. Aslında küresel dünyada bütün dinler, kan kaybetmekte, taraftarlarını yitirmekte, dünyanın birçok yerinde ateizm çığ gibi büyümekte. Modern, kapitalist, pozitivist birey artık dine ve dinlere pek de gereksinim duymamakta. Dolayısıyla yakın bir gelecekte insanlığın din/lerle ilişkisinin daha da kötü olacağı anlaşılmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İşte tam da böyle bir dönemeçte Kudüs, insanlığın geleceği için çok tarihî bir rol oynayabilir. Üç dini asırlardır bünyesinde barındıran Kudüs, yeniden “Barışın Şehri” olduğunu tüm dünyaya gösterebilir. Global dünyayı sarsan bu dinsizlik akımlarına karşı üç semavi din, önce Kudüs’te bir arada barış ve hoşgörü içerisinde yaşayarak tüm dünyaya model olabilir. Çünkü Kudüs, aynı alanda üç dinin de kutsallarını bağrında taşımakta. Aynı mabedi üç dinin de mensupları kutsal saymakta ve aynı anda, aynı mekânda aynı Allah’a dua için eller açılmakta, dinler farklı olsa da, diller benzer niyazları yapmakta. Böylesi bir huzur ortamının yabancısı olmayan bu bereketli topraklar, ne yazık ki bu birlikte yaşama tecrübesine tam bir asırdır hasret kaldı.</p>

<p>Çok mu zor, yeniden eski günleri ihya etmek? Çok mu çetin, medeni bir şekilde birbirinin dinine, inancına ve mabedine saygı göstermek? Çok mu imkânsız, modern kazanımlarla birlikte, dinî, ilmî, fikrî ve ahlâkî bir dayanışma içerisinde insanlığın bu amansız derdine beraberce derman olabilmek? Çok mu hayal, üç dinin kutsadığı bu Kudüs’ü üç dinin ileri gelenleri tarafından idare edebilmek? Çok mu ütopik, böyle bir birliktelikle burada yeniden barışı yaşamak ve onu tüm dünyaya yaymak? Çok mu fantezi, Kudüs’ü kutsayanların, O Kutsal Varlık’a inananlar olarak tek ses olmaları?</p>

<p>Evet, Kudüs dünyanın kalbi, dinlerin buluştuğu mübarek mekân. Ve Kudüs’ün tüm insanlığa verebileceği çok dersler var, çok mesajlar var. Kudüs tarihi, bu mübarek topraklarda üç semavi dini birden ağırlamış. Asırlara meydan okuyan taş mabetlerinde Ezan, Çan ve Hazzan sesleri hiç eksik olmamış, aynı anda kulakları çınlatmış. Din ve ibadet özgürlüğünün en güzel örneklerine ev sahipliği yapmış, aynı mabette üç semavi din de kendine yer bulmuş ve her biri kendi inancına göre ibadet etmiş. Kimse kimseye müdahale etmeden, horlamadan, ötelemeden. Çünkü Ma’bud da ortak, mabed de ortak, peygamberler de ortak. Bütün bunlardan dolayı Kudüs, tekrar rolünü üstlenmeli ve tüm insanlığa yeniden seslenmeli. Barışı, huzuru, birlikte yaşamayı unutan insanlığa, “Barış Şehri” olduğunu tekrar göstermeli. Model olmalı tüm dünyaya. Yeniden Endülüs tecrübesi, Kahire tecrübesi, İstanbul tecrübesi yayılmalı bütün dünyaya. İnsanlığa, inancın, ibadetin ve ahlâkın gücünü ve kazanımlarını canlı bir şekilde bir kez daha öğretmeli.</p>

<p>Sabık Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in, kendisini ziyarete gelen Katolik dünyasının lideri Papa Francis’e söylediği şu teklife acilen kulak verilmeli: “İnsanların yeni bir merhamet sözleşmesine ihtiyacı var. Merhamet sözleşmesinin imzalanacağı yer Kudüs’tür. Gelin, bütün dünya dinlerini, din mensuplarını Kudüs’te toplayalım. Bir merhamet metni üzerinde çalışalım. Kudüs kriterleri, birlikte yaşama hukukunun kriterlerini ortaya koysun. Bu kriterlere de biz ‘Kudüs Kriterleri’ adını verelim.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Kudüs ve Aksa - Bünyamin Erul</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kudusu-kavramak</guid>
      <pubDate>Wed, 01 Oct 2025 23:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/kudusu-kavramak.jpg" type="image/jpeg" length="78418"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kudüs: Üç Dinin Kutsal Kenti]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kudus-uc-dinin-kutsal-kenti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kudus-uc-dinin-kutsal-kenti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yahudilikte Kudüs'ün önemi nedir? Hristiyanlıkta Kudüs'ün önemi nedir? İslam'da Kudüs neden önemlidir? Hz. Ömer'in halifeliği döneminde Kudüs'ü fetheden ordunun komutanı kimdi? Selahaddin Eyyubi Kudüsü ne zaman fethetmiştir? Kudüs kaç yıl Osmanlı hakimiyeti altında kalmıştır? Osmanlı Devleti'nin Kudüs'e ne gibi hizmetleri olmuştur?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Üç ilâhî dinde de önemli bir yere sahip olan bu kutsal şehre tarih boyunca çeşitli isimler verilmiştir. Farklı dil ve kültürlerdeki Urusalim, Urşalem ve Yeruşalem isimleri, “Barış şehri” anlamına gelmektedir. Müslümanlar, şehre “bereket, mübarek olmak” anlamına gelen “Kudüs” dedikleri gibi “İliyâ” veya “Beytu’l-Makdis” de derler. Beytu’l-Makdis başlangıçta mabedi ifade ederken zamanla şehrin tamamı için kullanılmış, mabedin alanı ise “Harem” diye adlandırılmıştır.</p>

<p>Kudüs, Hz. İbrahim’den itibaren pek çok peygamberin yaşadığı, mukaddes olarak tanımlanan bir bölgedir. Hz. Süleyman’ın inşa ettiği Beytu’l-Makdis’i barındırması, İsrailoğulları’nın ve onlara gönderilen peygamberlerin mücadelelerine mekân olması açısından semavî dinler geleneğinde önemli bir yere sahiptir. Bağrında binlerce yıldır, birçok din, dil, devlet, kültür ve mirası barındırır. Dünyada üç dinin birden kutsal saydığı, sahiplendiği hatta paylaşamadığı Kudüs’ten başka bir şehir yoktur.</p>

<h3>Yahudilik’te Kudüs</h3>

<p>Kudüs (Yeruşalayim) adı Tevrat’ta da geçmez. Mezmurlar’da, Ahid Sandığı’nın getirildiği Davud Şehri (Sion) sadece Rabbin krallık için seçtiği bir şehir olarak değil “Rabbin Tahtı, Adalet Yurdu, Kutsiyet Dağı” olarak da takdim edilir. Ayrıca “Eğer seni unutursam ey Yeruşalim, sağ elim hünerini unutsun; eğer seni anmazsam, eğer Yeruşalim’i baş sevincimden üstün tutmazsam dilim damağıma yapışsın.” (Mezmurlar, 137/5-6) denilmektedir. Kudüs, özelliği ve kutsallığı sebebiyle Yahudi şeriatında diğer şehirlerden farklı bir konumda ele alınır. Tanrı tarafından seçilen bir yer kabul edildiği için Kudüs Mabedi sadece kurbanların takdim edildiği bir mekân değil aynı zamanda hac ibadetinin de hedefidir.</p>

<p>Tanrı tarafından seçilmiş olması dolayısıyla Kudüs, Yahudiliğin en yüce değerlerinin ve ümitlerinin simgesidir. Peygamberler ondan övgüyle bahsederler. Kudüs, “adalet şehri” diye adlandırılır ve şeriatın Sion’dan, Rabbin sözünün Yeruşalim’den çıkacağı bildirilir. Gelecekte Kudüs’e “Rabbin Tahtı” denileceği, bütün milletlerin onda toplanacağı belirtilir. Âdem’in Kudüs Mabedi’nin toprağından, bir başka rivayette ise dünyanın Sion’dan başlayarak yaratıldığı nakledilir. Yahudi şeriatına göre bütün ülke kutsaldır, ancak Kudüs şehri en kutsaldır. Yeryüzündeki en kutsal yer olan ve “Kutsallar Kutsalı” denilen mekân Kudüs’teki mabedde bulunur.</p>

<p>Yahudiler nerede olurlarsa olsunlar ve hangi saatte dua ederlerse etsinler mutlaka Kudüs’e dönmek zorundadırlar. Yemek dualarında Kudüs’ün yeniden inşası dileği yer alır. Yahudi geleneğinde günlük ibadetler Kudüs’e dönülerek yapılır. Bu duada Kudüs’e dönme, şehri ve Davud saltanatını yeniden tesis etme arzusu ifade edilir. Yahudi Fısıh bayramının seder sofrası ve kefâret günü ibadeti “Seneye Kudüs’te” dileğiyle sona erer. Yıllık üç oruçta Kudüs’ün yıkılışının anısına yas tutulur.</p>

<p>Kudüs’ün ibadet hayatındaki önemi, Yahudi devletinin Mesîh tarafından bu topraklarda kurulacağı inancına dayanır. Kudüs’ün yeniden inşası ve mabedin yapılması bunun işaretleridir. Yahudi geleneğine göre yeryüzündeki Kudüs gibi bir de gökte Kudüs vardır. Talmud’da Tanrı’nın yerdeki Kudüs’e girmeden gökteki Kudüs’e girilemeyeceği bildirilir.</p>

<h3>Hristiyanlık’ta Kudüs</h3>

<p>Markos İncili’ne göre Hz. İsa, Galile bölgesinde halka tebliğ faaliyetine başlar. Onların olumsuz tavrı üzerine Kudüs’e yönelir, şehre girer ve mabedi temizler. Yahudi otoritelerinin tepkisiyle karşılaşınca şehrin cezalandırılacağını ve mabedin kirletileceğini haber verir. Şehrin dışında çarmıha gerildiğinde mabedin perdesi yırtılır. Yuhanna İncili Hz. İsa’nın birçok defa Kudüs’e geldiğini kaydeder. İncillere göre Hz. İsa’nın dünyevi hayatı Kudüs’te sona erer, Havarîler orada “Kutsal Ruh”u alırlar.</p>

<p>Kudüs, geçmişten günümüze kadar, Hristiyanlar için en önemli bir hac merkezidir. Dünyanın her tarafından farklı mezheplerden pek çok Hristiyan buraya hac ziyareti için gelirler ve kendi inanç ve kültürlerine ait kutsal saydıkları mekânları ziyaret ederler.</p>

<h3>İslam’da Kudüs</h3>

<p>Hz. Peygamber’in (sas) İsrâ hadisesi ve kıble olarak yönelmesiyle oldukça önem kazanır Kudüs. İslam orduları başkumandanı Ebû Ubeyde b. Cerrâh (ra) tarafından kuşatılır. Aman dileyen ve Müslümanların kendileriyle bir anlaşma yapılmasını teklif eden Kudüs halkı şehri bizzat halifeye teslim etmek ister. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra), 638 yılında Câbiye’den Kudüs’e gelerek şehri Patrik Sophronios’tan teslim alır ve anlaşmayı imzalar.</p>

<p>Kudüs halkıyla yapılan bu anlaşma temelde cizye karşılığında mal ve can güvenliğini, din ve ibadet hürriyetini öngörmekteydi. Kudüs’te bir cami inşa edilmesini emreden Hz. Ömer (ra) kadı olarak tayin ettiği Ubâde b. Sâmit’ten (ra) halka İslam’ı öğretmesini istedi. Filistin’in fethinden sonra bölgenin yarısının yönetimini verdiği Alkame b. Mücezziz’e Kudüs’ü bölgenin idare merkezi yapmasını tavsiye etti. Hz. Osman (ra) da Kudüs’e önem verdi ve Silvan bahçeleri gelirlerini şehrin fakir halkına vakfetti.</p>

<p>Emevîler döneminde Muâviye b. Ebû Süfyân’ın devletin merkezini Dımaşk’a (Şam) nakletmesi, Kudüs’ün de önem kazanmasına sebep oldu. Muâviye, 660 yılında Kudüs’te halkın biatını alarak halifeliğini ilan etti. Kudüs’te yapılan en önemli imar faaliyeti olan Kubbetu’s-Sahra ve Mescid-i Aksâ’nın inşası bu dönemde gerçekleşti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Abbasîlerin iktidara gelmesi ve Bağdat’ın başkent olmasıyla Suriye ve Filistin bölgeleri nisbeten geri planda kaldıysa da Kudüs, İslam dünyasında Mekke ve Medine ile beraber üçüncü kutsal şehir olma özelliğini sürdürdü.</p>

<p>Kudüs, VIII. yüzyılda önemli bir ilim ve öğretim merkezi hâline geldi. Evzâî, Süfyân es-Sevrî, Leys b. Sa‘d ve Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî şehri ziyaret ederek dersler verdiler. Aynı yüzyılda Rabia el-Adeviyye, Bişr el-Hâfî ve Serî es-Sakatî gibi sûfîlerin Kudüs’te bulunması şehri sûfîler için de cazibe merkezi hâline getirdi.</p>

<p>Kudüs, 878’de Tolunoğulları hânedanını kuran Ahmed b. Tolun Filistin’i alınca Tolunoğulları’nın eline geçti. 905 yılına kadar Tolunoğulları’nın, yirmi yıllık tekrar Abbasî hâkimiyetinden sonra Muhammed b. Tuğç tarafından kurulan İhşîdîler’in, 969-1071 yılları arasında da bir asır süreyle Fâtımîler’in hâkimiyetinde kaldı. Fâtımîler devrinde Kudüs’te tıp alanında büyük gelişmeler oldu.</p>

<p>Fâtımîlerden sonra çeyrek asır boyunca Kudüs, Selçuklu- Türkmen hâkimiyetinde kaldı. Selçukluların Kudüs’e hâkim oldukları yirmi beş yıl içerisinde şehir Sünnî çizgide önemli ilmî gelişmelere sahne oldu.</p>

<p>Kudüs tarihinde Haçlılar Dönemi çok önem arz eder. I. Haçlı Seferi’ne katılan ordular, beş hafta süren kuşatmadan sonra Kudüs’ü işgal ettiler (15 Temmuz 1099). Kudüs’ü işgal ettiklerinde dünyada eşi görülmemiş bir vahşet örneği sergilediler. Şehirde —canını kurtarabilen çok az kimse dışında— bütün Müslümanları, hatta Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle bütün Mûsevîleri öldürdüler. Kudüs’te Müslümanlara ait bütün eserleri de yağmaladılar. Kubbetu’s-Sahra ve Mescid-i Aksâ’daki değerli eşya tahrip edildi, çalınıp götürüldü. Camiler kiliseye çevrildi veya başka maksatlarla kullanıldı. Mescid-i Aksâ, saraya; Kubbetu’s- Sahra, Ulu Kilise’ye (Templum Domini) dönüştürüldü. Zaman içinde yeni kiliseler yapıldı. Merkad-i İsa yahut Kutsal Kabir (Kıyâme) Kilisesi tekrar inşa edildi. Oysa 461 yıl İslam hâkimiyetinde kalmış olan Kudüs’te Müslümanlar Hristiyanların haklarını korumuş, dinlerine ve mabetlerine saygı göstermişlerdi.</p>

<p>Selâhaddîn-i Eyyûbî, Mirac kandiline denk düşen 2 Ekim 1187 Cuma günü Kudüs’e girdi. Haçlıların seksen sekiz yıl önce kana buladıkları şehirde hiçbir taşkınlık yapılmadı. Haçlılar Kudüs’ten çıkıp giderken Ortodoks ve Ya‘kûbî Hristiyanlar şehirde kaldı. Mûsevîlerin de şehre yerleşmesine izin verildi. Hristiyanlara ait kutsal yerlerin idaresi Ortodoks kilisesine teslim edildi. Bir süre Kudüs’te kalan Selâhaddîn-i Eyyûbî, Haçlılar tarafından saray olarak kullanılan Mescid-i Aksâ’yı camiye çevirdi.</p>

<p>Eyyûbîlerden sonra Memlûkler, Kudüs’e büyük önem verdi ve şehri yeniden imar ettiler. Günümüzde Kudüs’te bulunan 150 civarındaki önemli tarihî eserin sekseni Memlûkler devrine aittir. Bu dönemde Kudüs’te elli civarında medrese ve yirmi civarında zâviye, hankâh ve ribât mevcuttu.</p>

<p>Kudüs’ün nüfusu Araplar, Berberîler, Hintliler, Türk ve Kafkas asıllı Memlûkler, Türkmen ve Kürtler ile Moğol istilası sırasında Anadolu ve İran’dan gelen kimselerden müteşekkildi. Üç semavî din tarafından da mukaddes kabul edilmesi sebebiyle şehir oldukça kozmopolit bir yapıya sahipti. Şehir nüfusunun büyük çoğunluğu Müslümandı, daha sonra Hristiyanlar ve Yahudiler geliyordu. Kudüs’teki Hristiyan ve Yahudiler, kendi mahallelerinde İslam hukukunun onlara tanıdığı zimmî statüsü içerisinde rahatça yaşıyorlardı. Hristiyan ülkelerden gelen hacılar Kudüs’te hac görevlerini ifa edebiliyorlardı.</p>

<p>Kudüs’ün tarihinde hiç şüphesiz en önemli dönem, Osmanlı Dönemi ve sonrasıdır. Yavuz Sultan Selim’in Mercidâbık’ta Memlûklere karşı kazandığı zaferden sonra Kudüs, Ekim 1516’da Osmanlı yönetimine girdi. Bu tarihte başlayan Kudüs’teki Osmanlı yönetimi, Kavalalı Mehmed Ali Paşa dönemi (1831-1840) hariç Aralık 1917’ye kadar dört asır devam etti.</p>

<p>Osmanlı Devleti, Kudüs’ü yönetimi altına aldıktan kısa bir süre sonra ona atfettiği özel önemi gösteren icraatlara başladı. Özellikle Kanûnî Sultan Süleyman döneminde büyük imar faaliyetleri gerçekleştirildi. Kubbetu’s-Sahra’nın restorasyonuyla başlayan çalışmalar, şehri çevreleyen 5-6 km’lik surların inşasıyla sürdü. Sultan Süleyman’ın diğer önemli projesi Beytülahm ve Halîlürrahmân’dan Kudüs’e su getiren kanalların tamiri, şehir suyunun dağıtımının yapıldığı havuzların yenilenmesinin yanı sıra beşi sur içinde olmak üzere altı çeşmenin inşası olmuştur. Padişahın hanımı Hürrem Sultan’ın 1551’de yaptırdığı külliye de Kudüs’ün en önemli hayır kuruluşlarındandır. Cami, medrese, han, ribât ve imaretten oluşan külliye Kudüs’teki Osmanlı eserlerinin önde gelenlerindendir.</p>

<p>Kudüs’ün eğitim ve kültür hayatı da Osmanlılar döneminde önemini korumuştur. İlmî cazibe merkezi olmayı sürdüren şehirde kurulan medreseler vakıflarla desteklendi. Medreselerin etrafı tasavvufî hayat açısından da canlandı. Mescid-i Aksâ ve Şam Kapısı civarında birçok tekke ve zâviye yer almakta, Mevleviyye, Şâzeliyye, Rifâiyye ve Ahmediyye gibi tarikatlar şehrin dinî ve kültürel hayatına belirgin katkı sağlamaktaydı.</p>

<p>1870’lerden sonra Yahudi göçünün giderek artmasıyla ve 1882 ile 1905’teki iki büyük Yahudi göç dalgasıyla Kudüs’ün nüfus yapısı değişmeye başladı. Osmanlı Devleti, Yahudi göçünü ve Yahudilere toprak satışını engelleme girişimleri çerçevesinde birçok tedbir almasına rağmen tam anlamıyla başarılı olamadı. Özellikle II. Abdulhamid döneminde Siyonizm ve Filistin’e Yahudi göçüne karşı yoğun çabalar sarf edildi. I. Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Kudüs’ün geleceği de köklü değişikliklere maruz kaldı.</p>

<p>1917 yılı 9 Aralık’ta Kudüs düştü ve 11 Aralık’ta da İngiliz ordusu Kudüs’e girdi. İngiliz işgaliyle, Kudüs’teki sadece Haçlı işgaliyle kesintiye uğrayan yaklaşık 1200 yıllık Müslüman yönetimi sona erdi. Bu dönemde yerli nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan Müslüman ve Hristiyan Arapların yerine yeni gelen Yahudiler yerleştirildi. Kudüs, 1917-1920 yılları arasında İngiliz askerî yönetiminde kaldı. Kudüs’ün 1920’de İngiltere’nin manda yönetimine verilmesiyle de 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşuna kadar devam edecek İngiliz sivil yönetimi göreve gelmiş oldu. İngiliz yönetiminin yoğun Yahudi göçüne izin vermesiyle Kudüs ve daha geniş manada Filistin 1920, 1928, 1929, 1933 ve 1936’da bir dizi protesto, silahlı ayaklanma, grev ve boykota sahne oldu.</p>

<p>İngiltere, 1947’de Birleşmiş Milletlere sunduğu Filistin’i paylaştırma planında Kudüs’e milletler arası bir statü verilmesini önerdi. 1948 Arap-İsrail savaşında İsrail Batı Kudüs’ü işgal etti. Ürdün ise eski şehri yani Doğu Kudüs’ü ele geçirdi. Böylece Kudüs Batı ve Doğu olmak üzere ikiye bölündü. İsrail, Ocak 1950’de Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı olarak Batı Kudüs’ü başkent ilan etti ve parlamento ile birlikte diğer önemli hükümet birimlerini oraya taşıdı. 1967 Arap-İsrail savaşında şehrin tamamını işgal eden İsrail, bazen aşırı güç de kullanarak şehri Yahudileştirme çalışmalarına hız verdi. Yeni yerleşimlerin şehri kuşatıcı şekilde planlanması ve özellikle Doğu Kudüs’te yoğunlaşarak bölgenin Arap nüfusunu geride bırakması dikkat çekiciydi. Birleşmiş Milletlerin birçok defa kınamasına ve karşı çıkmasına rağmen İsrail, Kudüs’ün Arap-İslam karakterini zayıflatma politikalarına devam etti ve nihayet 21 Ağustos 1980’de doğusu ve batısıyla birleşik Kudüs’ün İsrail’in ebedî başşehri olduğunu tek taraflı olarak ilan etti. 1987’de Araplar 475.000 kişilik Kudüs nüfusunun % 28’ini oluşturuyordu.</p>

<p>İsrail’in Kudüs ve Filistin’de Arapların haklarını kısıtlayıcı politikaları 1987’de Batı Şeria’da “intifada”ya yol açtı. 1990’lı yıllarda da Kudüs’ün Arap/İslamî yapısını değiştirmeye yönelik politikalara devam edildi. Tarihî mekânların yıkılması, Arap gayrimenkullerine el konulması, yerleşim izinlerini iptali, yeni bina yapımına izin verilmemesi vb. sebeplerle Arapların şehri terk etmesinin sağlanması gibi politikalar sonucu Kudüs’teki Yahudi mülkleri birkaç kat arttı. Ne yazık ki, tüm dünyanın gözleri önünde Müslümanlara karşı benzer baskılar ve yıldırma politikaları hız kesmeden devam etmektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Kudüs ve Aksa - Bünyamin Erul</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kudus-uc-dinin-kutsal-kenti</guid>
      <pubDate>Thu, 25 Sep 2025 23:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/kudusucdininkutsalkenti.jpg" type="image/jpeg" length="79870"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Filistin'de Peygamberler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/filistinde-peygamberler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/filistinde-peygamberler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filistin'de hangi peygamberler yaşamışlardır? Hz. Davud (as)'ın kabri nerededir? Hz. Süleyman'ın kabri nerededir? Hz. Zekeriyya'nın (as) kabri nerededir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3>HZ. İBRAHİM (as)</h3>

<p>Kitâb-ı Mukaddes’te olduğu gibi İslamî kaynaklara göre de Hz. İbrahim (as) eşi Sâre, yeğeni Lût ve diğer adamlarıyla birlikte Nemrûd’un ülkesini terk etmiştir. Önce Harran’da, ardından Ürdün’de bir süre kalmış, oradan Mısır’a gitmiş, daha sonra Kenan iline dönmüştür.</p>

<p>Hz. İbrahim’e (as), Allah’ın (cc) elçileri misafir olarak gelirler. İbrahim (as) onlara kızartılmış buzağı ikram eder; fakat misafirler yemezler; durumdan kaygılanan İbrahim’e endişe etmemesini, Lût kavmi için geldiklerini söylerler, ayrıca ona bir oğlu olacağı müjdesini verirler. O esnada bu müjdeyi duyan hanımı gülerek bu iki yaşlı insandan çocuk doğmasının şaşılacak bir şey olduğunu söyler. Bunun üzerine melekler Allah’ın (cc) emrine şaşmamaları gerektiğini hatırlatırlar. Tevrat’a göre bu hadise İbrahim’in Hevron’da (Halîl) Halhûl ile Halîl arasındaki Mamre meşeliğinde ikamet ederken yaşanmıştır.</p>

<p>Bu bilgilerden anlaşılmaktadır ki yıllarca Filistin’de yaşayan Hz. İbrahim’in (as) hayatının son yılları Halîl’de geçmiş ve orada vefat etmiştir. Nitekim kabri, eşi Sâre’nin kabri ile yan yana Halîl Camii’nin tam ortasında bulunmakta ve hem Müslümanlar, hem de Yahudiler tarafından ziyaret edilmektedir.</p>

<h3>HZ. İSMAİL (as)</h3>

<p>Tevrat’a göre İsmail (as), Hz. İbrahim’in (as) Hacer’den ilk ve tek çocuğudur. Çocuğu olmayan Sâre, câriyesi Hacer’i kocasına eş olarak vermiş ve İbrahim seksen altı yaşında iken ilk çocuğu İsmail doğmuştur. Kur’an-ı Kerim’de İsmail (as), babası İbrahim’in (as) yaşlılık döneminde ve bir duası neticesinde dünyaya gelmiş, çok küçükken babası tarafından Beyt’in (Kâbe) bulunduğu yere bırakılmıştır. Adı açıkça zikredilmemekle birlikte belli bir yaşa gelince kurban edilmek istenenin İsmail olduğu anlaşılmaktadır. Daha sonra babası ile beraber hem Beyt’in temellerini yükseltmiş, hem de bu kutsal mekânı temiz tutmakla görevlendirilmiş, peygamber olarak seçilmiştir.</p>

<p>Öyle anlaşılmaktadır ki Hz. İsmail (as) Filistin’de dünyaya gelmiş ve ilk bebeklik dönemini burada geçirmiştir. Bir süre sonra annesi Hacer ile birlikte Mekke’ye götürülmüştür. İslamî kaynaklardaki bilgilere göre Kâbe’nin hizmet ve nezareti ömrünün sonuna kadar onun sorumluluğunda kalmış ve 137 yaşında vefat etmiş, Hıcr’e annesi Hacer’in yanına defnedilmiştir.</p>

<h3>HZ. İSHAK (as)</h3>

<p>Hz. İbrahim’in (as) Sâre adlı eşinden oğlu olan İshak (as), Yahudilerin İbrahim’den (as) sonra ikinci atasıdır ve yaklaşık olarak milattan önce XIX-XVIII. yüzyıllarda yaşamıştır.</p>

<p>Tevrat’ta nakledildiğine göre Hz. İbrahim (as) ve eşi Sâre’nin çocukları olmaz. İbrahim’in (as) bu duruma üzülmesi ve çocuk istemesi üzerine Rab ona çocuğunun olacağını ve zürriyetinin semanın yıldızları gibi çoğalacağını müjdeler. Hz. İbrahim (as) doksan dokuz, Sâre seksen dokuz yaşında iken Allah (cc), Sâre’nin de bir çocuk doğuracağı müjdesini verir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Allah (cc), İbrahim’i (as) denemek için sevdiği biricik oğlu İshak’ı (as) Moriya diyarına&nbsp;götürüp bir dağ üzerinde yakılan kurban olarak takdim etmesini emreder. İbrahim (as), bu emir üzerine İshak’la beraber iki uşağını da yanına alarak Moriya diyarına gider. Belirtilen yere vardıklarında ve İbrahim (as) İshak’ı (as) kurban etmeye giriştiğinde Rabb’in meleği müdahale eder, imtihanı başardığını bildirerek İshak’ın (as) yerine kurban edilmek üzere bir koç verir. İbrahim (as) bu imtihanda başarılı olduğu için mübarek kılınır, zürriyetinin çoğaltılacağı müjdelenir. Sâre’nin ölümünden sonra yaşı bir hayli ilerlemiş olan Hz. İbrahim (as), İshak’ı (as) Rebeka ile evlendirir. Bu sırada&nbsp;İshak (as) kırk yaşındadır. Hz. İbrâhim (as) 175 yaşında vefat eder, oğulları İsmail (as) ve İshak (as) tarafından defnedilir. Allah (cc), İbrahim’in (as) ölümünden sonra oğlu&nbsp;İshak’ı (as) mübarek kılar. Evlenmelerinin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra İshak’ın (as) duası üzerine Rebeka hamile kalıp ikiz doğurur. Çocuklardan ilk doğana Esav, diğerine Yakub adı verilir.</p>

<p>Kur’an’a göre de Hz. İbrâhim (as) çocuğu olmadığı için Allah’a (cc) yalvarıp çocuk istemiş, ilerlemiş yaşında çocuk sahibi olmuştur. Kur’an’da Hz. İbrâhim (as) bu durumu ifade ederken, “İhtiyar hâlimde bana İsmâil’i (as) ve İshak’ı (as) lütfeden Allah’a (cc) hamdolsun” (İbrahim, 14/39)&nbsp;demesinden, ikinci çocuğun İshak olduğu anlaşılmaktadır. Tevrat’ta Hz. İbrâhim’in (as) İshak’ı (as) kurban etmek istediği ismen açık olarak ifade edilirken Kur’an’da isim belirtilmemiş, bu sebeple İbrâhim’in (as) hangi oğlunu kurban etmek istediği hususunda görüş ayrılığı ortaya çıkmıştır. Müslümanların çoğunluğu kurban edilmek istenenin İsmâil (as) olduğunu kabul ederken, bazı âlimler ise İshak’ın (as) kurban edilmek istendiğine kanidirler.&nbsp;İshak (as), Hevron’da 180 yaşında vefat eder, Esav ve Yakub tarafından İbrahim (as), Sâre ve Rebeka’nın kabirlerinin bulunduğu (el-Halîl’deki) Mahpela mağarasına defnedilir. Hz. İshak’ın (as) da hayatını büyük oranda Filistin bölgesinde geçirdiği anlaşılmaktadır. Eşi Rebeka ile Hz. İshak’ın (as) kabirleri Halîl Camii içerisinde bulunmaktadır.</p>

<h3>HZ. LÛT (as)</h3>

<p>Tevrat’ta İbrahim’in (as) yeğeni olarak gösterilir. Hz. İbrahim&nbsp;(as) ile birlikte Ken‘ân diyarına gitmiş, İbrahim’in&nbsp;(as) Mısır yolculuğuna da katılmıştır. Mısır’dan tekrar Ken‘ân diyarına dönen Hz. Lût (as), onlardan ayrılarak Erden havzasına yönelmiş ve Sodom çevresinde (günümüzde Ölü Deniz’in güneyindeki Usdum tepesi civarında) çadırlarını kurmuştur.</p>

<p>Kur’an’ın anlattığına göre Hz. Lût (as), kavmine Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınmalarını, kendisine itaat etmelerini, kadınlar yerine erkeklerle beraber olmalarının büyük ahlâksızlık ve günah olduğunu bildirmiş, bundan vazgeçmelerini istemiştir. Kavmi ise işlerine karışmaya devam ettiği takdirde sürgün edileceğini söylediği gibi, “Eğer doğru söylüyorsan bizi tehdit ettiğin azabı getir” (Hud, 11/32)&nbsp;diye kendisine meydan okumuştur. Bunun üzerine Lût&nbsp;(as) onların yaptıklarının vebalinden kendini kurtarması için Allah’a (cc) dua etmiştir. Lût’un (as) duasını kabul eden Allah (cc) ahlâksız kavmi helâk etmek üzere üç meleği görevlendirir. Melekler genç ve yakışıklı birer erkek sûretinde önce Hz. İbrahim’e (as) gelip İshak’ın doğumunu müjdelerler, ayrıca Lût kavmini helâk etmek üzere geldiklerini haber verirler. İbrahim (as),&nbsp;Lût’un&nbsp;(as) onlarla beraber yaşadığını hatırlatarak helâkin biraz tehiri ve inananların kurtulması konusundaki temennilerini Allah’ın (cc) elçilerine tekrarlar. Bunun üzerine melekler azap emrinin geldiğini, fakat Lût’un&nbsp;(as) ve ailesinin kurtulacağını bildirirler. Melekler Lût’un&nbsp;(as) yaşadığı yere gelince Lût&nbsp;(as) daha önce hiç görmediği bu yabancıları evinde misafir eder. Bir taraftan da kavminin yapacağı kötülüğü düşünerek içi daralır. Misafirlerden haberdar olan halk toplanıp evi kuşatır ve misafirlerin kendilerine teslim edilmesini ister. Lût (as), kendisini misafirlerin yanında rezil etmemelerini, isterlerse kızlarıyla evlenebileceklerini, ancak misafirlerden vazgeçmelerini söyler. Fakat onlar Lût’a (as), başkalarının işine karışmaktan ve yabancıları evine almaktan kendisini menettiklerini hatırlatarak isteklerinde ısrar ederler. Lût (as), “Keşke size karşı koyacak gücüm olsaydı” (Hud, 11/80.)&nbsp;diyerek sıkıntısını dile getirir. Bunun üzerine melekler Allah’ın (cc) elçileri olduklarını, kavminin kendisine ve ailesine zarar veremeyeceğini, geceleyin şehri terk etmesini, sabaha yakın azabın geleceğini, karısı dâhil kavminin helâk edileceğini bildirirler. Öte yandan dışarıda evi kuşatan ve içeri girmeye uğraşan halkın gözlerini kör ederek onları evin çevresinden uzaklaştırırlar. Lût (as) ve ailesi şehirden çıkar, sabaha karşı da şehrin altı üstüne getirilir, üzerlerine balçıktan pişirilmiş, kat kat taşlar yağdırılır ve Lût’un (as)&nbsp;kavmi karısıyla birlikte helâk edilir.</p>

<p>Tevrat, söz konusu bölgenin Sodom ve Gomore (Amore) olduğunu belirtir. Hz. İbrahim (as) oradaki iyi insanların hatırına helak kararın gerçekleşmemesi için yalvarır. Kendisine eğer on iyi kişi varsa oranın helâk edilmeyeceği vaad edilir, ancak on kişi bile bulunamaz. Melekler Lût’a&nbsp;(as) şehri harap edeceklerini, aile fertlerini alıp burayı terk etmesini bildirirler. Lût&nbsp;(as) ağır davranınca melekler karısını ve iki kızını şehrin dışına bırakırlar; onlara arkalarına bakmadan dağa kaçmalarını tembih ederler. Arkalarından Sodom ve Gomore’ye göklerden kükürt ve ateş yağdırılır. Şehirler, bütün havza ve oralarda yaşayanların hepsi bitkilere varıncaya kadar helâk edilir. Lût’un&nbsp;(as) karısı da meleklerin uyarısına rağmen kaçarken geriye baktığından bir tuz direği oluverir.&nbsp;Lût&nbsp;(as)i iki kızıyla birlikte Ölü Deniz’in doğusundaki dağlara çekilir ve bir mağaraya sığınır.</p>

<p>Hz. İbrahim’den&nbsp;(as) ayrıldıktan sonra Lût’un ne kadar yaşadığı, nerede vefat ettiği bilinmemektedir. Bir rivayete göre Lût’un kabri Halîl’in (Hevron) doğusunda Benî Naîm köyü yakınındadır.</p>

<h3>HZ. YAKUB (as)</h3>

<p>Hz. İbrâhim’in (as) torunu ve İsrâiloğulları’nın atası olan İshak’ın&nbsp;(as)&nbsp;oğlu Yakub (as), Yahudi inancına göre İbrâhim&nbsp;(as) ve İshak’tan&nbsp;(as) sonra İsrail’in ataları Avot diye adlandırılan üç kişiden biridir ve İsrailoğulları’nın isim babasıdır. Tanrı, Yakub’a&nbsp;(as) görünerek, “Senin adın Yakub’dur, ancak sen artık Yakub diye çağrılmayacaksın, adın İsrâil olacaktır” der ve çoğalmasını dileyerek kendisinden milletlerin ve kralların çıkacağını, İbrâhim’e ve İshak’a vaad edilen diyarı kendisine ve zürriyetine vereceğini bildirir. Yakub (as), babasının talimatı üzerine Harran’daki dayısının kızlarıyla evlenir ve orada on dört yıl kalır. On iki oğlu dünyaya gelen Yakub&nbsp;(as) çok zenginleşir sonra Ken‘an diyarına döner. Kur’an-ı Kerim’de ondan hem Yakub (as), hem de İsrail diye bahsedilmektedir. Kur’an’da diğer peygamberler gibi&nbsp;Yakub’a&nbsp;(as) da vahiy geldiği ve onun nebî olduğu bildirilmektedir. Dedesi İbrâhim&nbsp;(as) ve babası&nbsp;İshak&nbsp;(as) gibi Yakub&nbsp;(as) da güçlü bir iradeye, keskin bir zekâya sahiptir; kendisi ve zürriyeti seçkin ve hayırlı insanlardır. Kur’an’da Yakub’la&nbsp;(as) ilgili birçok bilgi Yûsuf Sûresi’nde anlatılan Hz. Yusuf&nbsp;(as) kıssasında yer almıştır. 147 yaşında Mısır’da ölen Yakub vasiyeti gereği (el-Halîl’deki) Mahpela mağarasına, İbrahim&nbsp;(as) ve karısı Sâre, İshak ve karısı Rebeka ile kendi karısı Lea’nın defnedildiği yere gömülür.&nbsp;Bugün de kabirleri el-Halîl Camii’nin Yahudiler kısmında bulunmaktadır.</p>

<h3>HZ. YUSUF (as)</h3>

<p>Yusuf (as), İbrahim’in (as) oğlu İshak’ın (as) oğlu Yakub’un (as) dayısının kızı Rahel’den doğan ilk çocuğudur. Yakub’un (as) on iki oğlu vardır ve Yusuf (as) ile Bünyamin ana-baba bir kardeştir. Yusuf kıssası Tevrat’ta ve Kur’an’da ayrıntılı biçimde anlatılmakta, bu iki anlatım arasında büyük ölçüde benzerlik bulunmaktadır. Hadislerde Hz. Yusuf (as) “Kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm, İbrahim oğlu İshak oğlu Yakub oğlu Yusuf” şeklinde nitelenir. Yahudi rivayetlerine göre Yusuf (as), ölümü sırasında kardeşlerine Mısır’dan ayrılırken naaşını da birlikte vaad edilmiş topraklara götürmelerini vasiyet eder. 110 yaşında vefat edince naaşı mumyalanıp bir tabuta konulur. İsrailoğulları kutsal topraklara varınca Yusuf’un&nbsp;(as) kemikleri Şekem’e (Nablus), İslamî kaynaklara göre ise mermer bir sandukaya yerleştirilip Nil kıyısına defnedilmiştir.&nbsp;Bugün Hz. Yusuf’un&nbsp;(as) kabri, el-Halîl Camii’nin Yahudiler kısmında bulunmaktadır.</p>

<h3>HZ. MUSA (as)</h3>

<p>Hem Yahudilik ve Hristiyanlığa hem de İslam’a göre büyük bir peygamberdir. İsrailoğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtarıp hürriyete kavuşturan bir liderdir. Tevrat, Musa’yı (as) peygamberlerin en büyüğü olarak takdim eder. Tevrat’a göre Musa (as), Levi kabilesinden Amram ve Yohaved’in oğludur, Mısır’da doğmuştur. Ablası Miryam, kardeşi de Harun’dur.</p>

<p>Musa (as), Kur’an-ı Kerim’de de adı en çok geçen peygamberdir. Kur’an’da onun dünyaya gelişi, saraya intikali, Medyen’e gidişi, peygamber olarak seçilişi, İsrailoğulları’nı kurtarmak için Firavun’a gönderilişi, Firavun’la mücadelesi ve İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarışı, Sînâ’da ilâhî emirleri alışı, çöldeki olaylar ve İsrailoğulları’na rehberlik edişi anlatılmaktadır.</p>

<p>Hz. Musa (as), kaza ile bir Mısırlı’yı öldürmesinin ardından Mısır’dan kaçar ve Medyen’e gider. Mısır’dan sekiz günlük mesafedeki Medyen’e varan Musa&nbsp;(as) peygamber Şuayb’ın&nbsp;(as) kızlarından Safura ile evlenir ve Medyen’de on yıl kalır. İslamî kaynaklara göre Musa (as), Medyen’deki süresini tamamlayınca hanımını ve sürüsünü alarak yola koyulur. Soğuk bir kış akşamında Tûr’a varır. Orada bir ateş görür, yaklaştığında kendisine seslenilir ve Firavun’a gitmesi istenir. Musa’nın&nbsp;(as) burada bir oğlu olur. Hanımı, oğluyla birlikte Şuayb’ın&nbsp;(as) yanına döner. Musa&nbsp;(as) da Harun&nbsp;(as) ile beraber İsrailoğulları’nı kurtarmak üzere Firavun’a gitmekle görevlendirilir.</p>

<p>Öte yandan Hz. Peygamber’e&nbsp;(as) nispet edilen bir rivayete göre ölüm meleği&nbsp;Musa’ya&nbsp;(as) gelerek ruhunu teslim etmesini istemiş, Hz. Musa&nbsp;(as) mukaddes diyara bir taş atımı mesafede ruhunun alınmasını istemiştir. Aynı rivayete göre, bu anlatımın sonunda Resulullah’ın (sas), “Vallahi ben orada olsam onun yol kenarındaki kırmızı kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim” dediği nakledilir.</p>

<h4>Nebi Musa Türbesi</h4>

<p>Kudüs-Eriha yolu üzerinde Lut Gölü’ne inerken, deniz seviyesinden 300 m. kadar aşağıda çıplak boz tepelerin ortasında bulunur. Kudüs’e 28 km, Eriha’ya 7-8 km uzaklıktadır. Hz. Musa (as) adına bir mescid ve bir odasında da türbesi vardır. İlk defa Selâhaddîn- i Eyyûbî döneminde Hz. Musa (as) ile ilişkilendirilen bu cami, Memlûk Sultanı Baybars tarafından yaptırılmış, zamanla buraya han ve medrese eklenmiş, Osmanlı döneminde ise mevcut külliye oluşturulmuştur. 1820’deki restorasyondan sonra yıpranan külliyede en son çalışma TİKA tarafından 2013’te gerçekleştirilmiştir.</p>

<h4>Nebi Musa Şenlikleri</h4>

<p>Selâhaddîn-i Eyyûbî Kudüs’ü fethettiğinde, Hristiyanların Nisan’da yaptıkları bayram kutlamalarına alternatif olarak “el-Beyârık” (Bayraklar) diye de anılan bu şenlikleri ihdas etti. Kubbetu’s-Sahra’dan başlayarak Nebi Musa’ya kadar ellerinde onlarca bayrakla yürünmekteydi. Şenliklerde, güreş, deve güreşi, şairler arası atışma, sufi zikirler, âlimler arası buluşma ve İslam âleminin durumunu gözden geçirme vb. birçok etkinlik düzenlenirdi. Osmanlı döneminde şenliklere halk ile birlikte asker de eşlik eder, Hz. Peygamber’in (sas) sancağıyla yürünürdü. 1929 yılına kadar devam eden şenlikler, Yahudi militanların 1929’daki saldırıları sebebiyle birkaç sene sonra İngiliz Manda Yönetimi tarafından yasaklandı. 1995 yılından beri Filistin Özerk Yönetimi kontrolünde olan şenlikler, son yıllarda tekrar ihya edilmeye ve yeniden yaşatılmaya çalışılmaktadır.</p>

<h3>HZ. SAMUEL (as)</h3>

<p>Kur’an’da ismi zikredilmeyen ve Ahd-i Atîk’te Şmuel (Semuel) olarak geçen peygamberdir. Semuel, Tâlût’un (Yahudi kaynaklarında ilk İsrail kralı Şaul) doğumundan önce İsrailoğulları’nın peygamberidir. O, hem peygamberlik, hem de yöneticilik yapmıştır. İsrailoğulları’nı tevhide davet etmiş, şirkten sakındırmıştır. Ancak İsrailoğulları onun yönetiminden hoşlanmamış ve başka bir kral istemişlerdir. Hz. Davud (as) ve Hz. Süleyman (as) dönemlerinde yaşamış, her iki kral peygambere de taç giydirmiş bir peygamberdir. Bazı tefsirlere göre Bakara Sûresi’nde Tâlût’u halkına takdim eden ve “Peygamberleri dedi ki” diye bahsedilen kişi Semuel’dir.</p>

<p>Kur’an bu safhayı şöyle anlatmaktadır: “Musa’dan (as) sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani, peygamberlerinden birine, ‘Bize bir hükümdar gönder de Allah (cc) yolunda savaşalım’ demişlerdi. O, ‘Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?’ demişti. Onlar, ‘Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım’ diye cevap vermişlerdi. Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir. Peygamberleri onlara, ‘Allah, size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi’ dedi. Onlar, ‘O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız. Ona zenginlik de verilmemiştir’ dediler. Peygamberleri şöyle dedi: ‘Şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı.’ Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. Peygamberleri onlara şöyle dedi: ‘Onun hükümdarlığının alameti, size o sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden bir güven duygusu ve huzur ile Musa ailesinin, Harun ailesinin geriye bıraktığından kalıntılar vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer inanmış kimselerseniz, bunda şüphesiz sizin için kesin bir delil vardır.’” (Bakara, 2/246-248)</p>

<h4>Nebi Semuel Mescidi ve Kabri</h4>

<p>Kudüs’ün kuzeybatısında uzakça bir tepede yer alan binanın altında Nebi Semuel’in kabri ve sinagog, üstünde ise mescit bulunmaktadır. Burası aynı zamanda Aralık 1917’de Osmanlıların İngilizlere karşı verdiği en güçlü direnişin yaşandığı yerdir. İngilizlerin bu saldırısında cami tamamen harap olmuştur. Bugün o savaştan kalma iki tarafın açtığı bazı siperler görülebilmektedir.</p>

<h3>HZ. DAVUD (as)</h3>

<p>Ahd-i Atîk’e göre Davud (as), Yahuda sıbtının ileri gelenlerinden ve Beytülahm’de (Beytlehem) ikamet eden Yesse’nin oğlu olup nesebi Hz. İbrahim’e (as) kadar varmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Davud’dan (as)&nbsp;ilk defa, Câlût’u (Golyat) öldürmesi münasebetiyle şu şekilde bahsedilir: “Tâlût’un askerleri Câlût ve askerlerine karşı çıktıklarında şöyle dediler: ‘Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir millete karşı bize yardım et’. Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar, Davud Câlût’u öldürdü.” (Bakara, 2/250-251)</p>

<p>Kur’an-ı Kerim’de, Câlût’u öldürmesinden sonra Davud’a (as) hem hükümdarlık hem de hikmet (nübüvvet) verildiği bildirilir. İsrailoğulları’nın tarihinde peygamberlikle hükümdarlık ilk defa Hz. Davud’un (as) şahsında bir araya gelmiştir. Hz. Davud (as) yeryüzünde halife kılınmış, onun saltanatı güçlendirilmiş, adaletle hükmetmesi emredilmiştir.</p>

<p>Hz. Davud (as) gerçek bir devlet başkanı ve ehliyetli bir yöneticiydi. Kudüs’ü başkent yapmak suretiyle iktidarı merkezîleştirmiş, askerî teşkilatını geliştirmiştir. Devleti yönetirken adaleti öncelikle kendisi icra ediyor, davalara bizzat bakıyordu. Ahd-i Atîk’e göre Hz. Davud (as), otuz yaşında kral olmuş ve yedi buçuk yıl Halîl’de, otuz üç yıl Kudüs’te olmak üzere toplam kırk yıl altı ay saltanat sürdükten sonra yetmiş bir yaşında vefat etmiş, Davud Şehri’ne (Kudüs’e) defnedilmiştir.</p>

<p>Kur’an’da Hz. Davud’a (as) Zebur’un verildiği, demiri işleyip zırh yaptığı, dağlar ve kuşların onunla beraber Allah’ı (cc) tesbih ettiği, ibadete çok düşkün olduğu anlatılmaktadır. İslamî kaynaklarda nakledildiğine göre Hz. Davud’un (as) sesi hem çok gür hem de çok güzeldi. Davud o gür ve güzel sesiyle Zebur’u okumaya başladığında kurt kuş durup onu dinler, sesinden dağlar yankılanırdı. Hz. Peygamber (sas) hadislerinde ondan sitayişle bahsetmiştir: “İnsanın yediğinin en güzeli kendi kazandığıdır. Allah’ın (cc) nebîsi Davud (as) kendi elinin emeğinden başkasını yemezdi.” “Allah’ın (cc) en sevdiği namaz Davud’un (as) namazı, en sevdiği oruç yine Dâvûd’un (as) orucudur.”</p>

<p>Günümüzde Hz. Davud’un (as) kabri kabul edilen yer, Kudüs’te Nebi Davud (Siyon) Tepesi’nde üç dinin mensuplarının ziyaretine açıktır.</p>

<h3>HZ. SÜLEYMAN (as)</h3>

<p>Yahudilik’te ve Hristiyanlık’ta sadece kral, İslam’da ise kral-peygamber kabul edilir. İsrailoğulları’nın üçüncü kralı olan Süleyman&nbsp;Kudüs’te dünyaya geldi. Hz. Davud’un Bat-şeba’dan doğma ikinci veya dördüncü çocuğudur.</p>

<p>Süleyman, babasından sınırları Fırat nehrinden Mısır’a kadar uzanan bir krallık miras aldı. Tahta oturunca öncelikle düşmanlarını ortadan kaldırıp krallığını kuvvetlendirdi. Onun saltanatında barış, bolluk ve refah hâkim oldu. Merkezde mabet ve sarayın inşası ile Kudüs’ün tahkimi gibi önemli işler, Kudüs dışında ise çeşitli ambar şehirlerinin ve tesislerin inşası gerçekleştirildi. O dönemde toplanma çadırı Gibeon’da, ahid sandığı Kudüs’teydi ve halk yüksek mekânlarda sunak yerleri oluşturmuştu. Süleyman, mabet inşa edilinceye kadar bu yerlerde kurban kesme uygulamasını sürdürdü.</p>

<p>Süleyman’ın gerçekleştirdiği büyük işlerin başında bugünkü Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu yerde mabedin (Bet ha-Mikdaş) inşa edilmesi gelmektedir. Davud, mabet yapma işinin Yahova’nın emriyle oğlu Süleyman’a verildiğini belirterek Rab tarafından kendisine bildirilen inşaat planı ve malzemeleriyle ibadet araçlarını oğlu Süleyman’a vermişti. Süleyman, mabedin yapımına çok emek verdi. Rivayete göre Fenikeli usta ve işçilerin, İsrail’deki kölelerin yanı sıra melekler ve cinler de inşaatta çalıştı. Mabedin inşasına Süleyman’ın krallığının dördüncü yılında başlandı; yedi yıl altı ayda tamamlandı. Mabedin uzunluğu 27 m., genişliği 9 m., yüksekliği 13,5 m. olup üç kısımdan meydana geliyordu.</p>

<p>Kur’an’da Hz. Süleyman’ın (as) Hz. Davud’un (as) oğlu ve vârisi olduğu, üstün kılındığı, şükreden, sâlih, hakîm, anlayışlı bir kul olduğu bildirilmekte; keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetiyle karmaşık meseleleri kolayca çözüme kavuşturma yeteneğinden söz edilmektedir. Allah (cc), Hz. Davud (as) gibi Süleyman’ı (as) da peygamberlik, hükümdarlık, hikmet ve ilimle donatmış, saltanatı ve nübüvveti onların şahsında toplamıştır. Kur’an’da erimiş bakır madeninin onun için sel gibi akıtıldığından, ayrıca Hz. Süleyman’ın (as) atlara, özellikle yarış atlarına olan sevgisinden bahsedilmektedir.</p>

<p>Hz. Süleyman’ın (as) emrine kasırga gibi esen rüzgâr verilmiştir. Hz. Süleyman’a (as) kuş dili ve başka hayvanların dili de öğretilmiştir. Kur’an, Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordulara sahip bulunduğunu, bu orduların hep birlikte sefere çıktığını, emrinde çalışan cinlerin Süleyman’a&nbsp;(as) yüksek ve görkemli binalardan, heykellerden, havuzlar kadar geniş lengerlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaptıklarını, yine şeytanlar arasında onun için bina kuran, dalgıçlık eden ve başka işler görenlerin olduğunu da bildirmektedir.</p>

<p>Hz. Süleyman’ın&nbsp;(as) inşası on üç yıl süren muhteşem sarayı, dönemin en ileri tekniği kullanılarak üstün bir estetik anlayışıyla inşa edilmişti. Sarayda göz alıcı sanat eserleri ve görenleri hayran bırakan değerli eşyalar mevcuttu. Asasına dayalı vaziyette iken vefat etmiş ve emrinde çalışan cinler, ancak ağaç kurdu asayı yiyip de Süleyman&nbsp;(as) yere düşünce onun öldüğünü anlamışlardır. Hz. Süleyman’ın&nbsp;(as) kırk yıl krallık yaptığı ve elli üç yaşında vefat ettiği ve babası Davud’un&nbsp;(as) şehrine (Kudüs) gömüldüğü nakledilmektedir.</p>

<h3>HZ. YUNUS (as)</h3>

<p>Ahd-i Atîk’in anlatımına göre Yunus, Filistin’in İsrail Krallığı’na ait Celîle (Galile) bölgesindeki Gatheferli Amittay’ın oğlu olup Zevulun kabilesine mensuptur. Yunus (as), Tanrı tarafından peygamber olarak (Musul yakınlarındaki) Ninova halkına, kötü yoldan dönmedikleri takdirde kırk gün sonra helâk edileceklerini bildirmek üzere gönderilmişti. Fakat Yunus, İsraillilerin düşmanı olan Ninova halkını uyarmak istememiş, böylece ilahî emre uymayıp Tarşiş’e gitmek amacıyla Yafa’dan bir gemiye binmiştir. Denizde büyük bir fırtına çıkınca gemideki ağırlıklar denize atılmış, bu felaketin kimin yüzünden başlarına geldiğini anlamak için gemi yolcuları arasında kura çekilmiş ve kura Yunus’a (as) isabet etmiştir. Yunus (as), İbrânî olduğunu bildirerek gerçeği anlatmış ve denize atılmasını istemiştir. Yunus denize atılınca fırtına dinmiş, Rabb’in (cc) emriyle onu büyük bir balık yutmuş, Yunus üç gün üç gece balığın karnında kalmıştır. Balığın karnında iken Allah’a (cc) niyazda bulunmuş, Allah (cc) duasını kabul etmiş ve balık onu karaya kusmuştur. Tekrar Ninova’ya gönderilen Yunus (as) halka yakında kendilerine ilahî azabın geleceğini bildirmiş, azap günü gelince olacakları görmek için şehrin dışına çıkmış ve bir çardak yaparak orada oturmuştur. Fakat bu sırada Ninova halkı Tanrı’ya iman etmiş, kötülüklerden vazgeçmiş, oruç tutup affedilmeleri için dua etmiş, Tanrı da onları affetmiştir.</p>

<p>Kur’an’daki Yunus sûresinde, kendilerine azap geleceği bildirilince iman etmeleri sayesinde azaptan kurtulan yegâne kavmin Yunus kavmi olduğu beyan edilir. Kur’an-ı Kerim’e göre Allah’ın (cc) elçilerinden biri olan Yunus (as) —kavmi kendisine inanmayınca— öfkeyle onlardan uzaklaşmış, yüklü bir gemiye binmiş, çekilen kura neticesinde kaybedenlerden olmuş ve kendisini bir balık yutmuştur. Eğer Yunus (as), Allah’ı (cc) tesbih edenlerden olmasaydı insanların tekrar dirileceği güne kadar o balığın karnında kalabilirdi; fakat o, “Senden başka ilâh yoktur, şüphesiz ben zalimlerden oldum” demiş, ardından duası kabul edilerek, Allah’ın (cc) rahmetiyle güçsüz bir halde balığın karnından çıkarılmış, kendisine gölge yapması için yanında kabak cinsinden geniş yapraklı yaktîn bitkisi yaratılmış, daha sonra 100.000 veya daha fazla insana peygamber olarak gönderilmiştir. Yunus’un (as) kavmi iman etmiş, başlarına geleceği bildirilen azaptan kurtulmuş, bir süre daha nimetlerden faydalanarak yaşatılmıştır. Hz. Yunus’un kabri muhtemelen doğduğu yer olan Celîle bölgesindeki Gathefer (Gath-hepher)’de bulunmaktadır. 28 Ancak günümüzde hem Halîl yakınlarındaki Halhûl şehrinde, hem de Musul’da ona nispet edilen kabir yahut makamlar bulunmaktadır.</p>

<h3>HZ. ZEKERİYYA (as)</h3>

<p>Meryem sûresinde Zekeriyya’nın (as), Allah’a ihtiyarlık çağına geldiğini söyleyip ileride kavminin haktan sapmasından korktuğu için kendisine, hem kavmini sapmaktan koruyacak hem de Hz. Yakub’un (as) mirasına sahip çıkacak bir yardımcı bahşetmesini niyaz ettiği belirtilir. Ardından bir melek ona hitap ederek adı Yahya olan bir erkek çocuğu doğacağını müjdeler. Buna şaşıran Zekeriyya (as), “Ey Rabbim, karım kısır, ben de çok yaşlıyım; benim nasıl çocuğum olabilir?” diye tereddüdünü ifade edince melek de Allah’ın (cc), “Bu benim için çok kolay bir iştir. Daha önce seni yoktan var eden ben değil miyim?” buyurur.</p>

<p>Zekeriyya’nın (as) Kur’an’da anılan bir başka özelliği de annesi tarafından mabede adanan Meryem’in himayesini üzerine almış olmasıdır. Meryem’in mabette kimin himayesinde kalacağı hususunda İmrân ailesi arasında kura çekilince kura Zekeriyya’ya (as) çıkar. Rivayete göre Meryem’in korunmasını üstlendikten sonra Zekeriyya (as) mabette Meryem’e tahsis ettiği dua odasına (mihrab) her çıkışında onun yanında taze meyveler bulur.</p>

<p>Kaynaklarda Zekeriyya’nın Davud (as) ve Süleyman (as) soyundan geldiği, tıpkı oğlu Yahya (as) gibi şehit edildiği belirtilmektedir. Buna göre Yahya’nın (as) Büyük Herod tarafından idam edilmesinden sonra yaşadığı bölgeden kaçan Zekeriyya (as) yarılmış bir ağacın kovuğunda saklanmış, ancak şeytan bunu düşmanlarına haber vermiş, onlar da ağacı keserek ikiye bölmüş, böylece Zekeriyya şehit edilmiştir. Türbesi, Halep Ulu Camii’ndedir.</p>

<h3>HZ. YAHYA (as)</h3>

<p>Hristiyanlık’ta Vaftizci Yahya (John the Buptist) ismiyle bilinir. İsa’nın (as) teyzesinin oğlu ve vaftizcisi olan, onun geleceğini müjdeleyendir. MS 27 yılında tebliğe başlayan Yahya’nın öğretisi insanların günahlarından tövbe ederek kıyamet gününe, Tanrı’nın krallığına hazır hâle gelmeye ve Ürdün nehrinde vaftiz olmaya çağırılması şeklinde özetlenebilir.</p>

<p>Babasının adı Zekeriyya (as), annesinin adı Elizabet’tir. Annesi Hz. Meryem’in teyzesidir. Ürdün’ün kırsal kesiminde ve güneyde Ölü Deniz sınırındaki bölgede kendisine&nbsp;Allah (cc) tarafından peygamberlik verilmiştir. Din adamı sınıfına (kohen/kâhin) mensup bir ailede dünyaya gelen Yahya (as), zühd hayatı sürmek için Ürdün nehrinin çevrelediği çöle çekilmiştir.</p>

<p>İbrahim&nbsp;(as) peygamberin soyundan gelmenin, kişiyi kurtuluşa ulaştırdığı şeklindeki Yahudi iddiasını şiddetle reddetmiş, her Yahudi bireyin tövbe edip Ürdün nehrinde vaftiz olması gerektiğini vurgulamıştır. Böylece Yahudilik’teki “seçilmişlik/seçkin millet” anlayışına karşı çıkmış, Tanrı katında hiçbir kişinin veya milletin doğrudan kurtuluşu hak etmediğini, kurtuluşun ancak Tanrı’nın iradesine uygun bir yaşam sürmekle elde edilebileceğini söylemiştir.</p>

<p>Vaaz ve tebliği neticesinde etrafında kalabalıklar toplanmaya başlayan Yahya (as), Yahudi hukukuna göre meşrû sayılmadığı için, hanımını boşayarak kardeşinin hanımı ile evlenen Herod’u eleştirmişti. Buna öfkelenen Herod, Yahya’yı (as) tutuklatıp hapse attırmış, daha sonra da başını kestirmek suretiyle idam ettirmiştir.</p>

<p>Âl-i İmrân ve Meryem sûrelerinde anlatıldığına göre Hz. Zekeriyya (as), Allah’tan (cc) kendisinden sonra mabede hizmet edecek bir yardımcı vermesini istemişti. Bunun üzerine kendisinin çok yaşlı, hanımının da kısır olmasına rağmen meleklerin ona adı Yahya olacak bir oğul müjdelediği ve bu ismin daha önce hiç kimseye verilmediği bildirilmişti. Yahya’ya (as) daha küçük bir çocukken hikmet, kalp yumuşaklığı ve safiyet ihsan edildiği, onun Allah’tan (cc) sakınan, annesine ve babasına karşı iyi davranan bir kişi olduğu belirtilmektedir.</p>

<p>Hadislerde ise Resulullah’ın (sas) Mirac esnasında Yahya ile ikinci kat semada karşılaştığı, Allah’ın (cc) Yahya’ya (as) kendisine şirk koşmamak, namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermek ve Allah’ı (cc) zikretmekten ibaret beş şey emrettiği bildirilmektedir.</p>

<p>Yahya’nın (as) kol ve kafatası kemiklerinin Topkapı Sarayı Müzesi Mukaddes Emanetler Dairesi’nde bulunduğu ileri sürüldüğü gibi,&nbsp;Şam Ümeyye Camii’nde birçok ince sütun üzerindeki yeşil kubbeli yapının içinde de Hz. Yahya’nın (as) kafatasının bulunduğuna inanılmaktadır. Öte taraftan Kudüs’teki Vaftizci Yahya Kilisesi’nin giriş kapısının hemen sağında bir tabak üzerinde altın ve mücevherlerle süslenmiş olan Yahya’nın (as) kafatası Hristiyan ziyaretçiler tarafından öpülmektedir. Rus Kulesi’nin yanında ise Vaftizci Yahya’nın kafasının gömülü olduğuna inanılan küçük bir mabet daha vardır.</p>

<h3>HZ. İSA (as)</h3>

<p>Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. İsa (as), resullerin en büyükleri olan beş “ülü’l-azm” peygamberden biridir. Ağırlıklı olarak Âl-i İmrân, Mâide ve Meryem sûrelerinde doğumunun müjdelenmesi, dünyaya gelişi, tebliği, mucizeleri, dünyevî hayatının sonu ve Allah (cc) katına yükseltilişiyle ilgili olarak bilgi verilmektedir. Hz. İsa (as), mucizevî bir şekilde babasız olarak doğmuştur. Kavmi, bakire Meryem’i kucağında çocukla görünce çocuğun gayrimeşrû bir ilişkinin ürünü olduğunu sanarak suçlamaya başlar. Bunun üzerine beşikteki İsa (as) şunları söyler: “Ben Allah’ın (cc) kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır.” (Meryem, 19/30-33)&nbsp;İsa’nın (as) doğumundan itibaren tebliğ faaliyetine kadar geçen dönemle ilgili olarak sadece Meryem ve oğlunun iskâna elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirildikleri bildirilmektedir.</p>

<p>Kur’an’da Hz. İsa’nın doğduğundan, öleceğinden ve tekrar hayata döneceğinden söz edilir. Ancak genel İslamî telakkiye göre onun bu dirilişi, Hristiyanlık’taki gibi çarmıha gerildikten sonraki diriliş değil kıyamet sonrası diriliştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’e göre İsa çarmıha gerilmemiştir. Yahudiler, İsa’nın tebliğ ettiği mesajdan hoşlanmamışlar ve onu öldürmek için tuzak kurmuşlardır: “Allah elçisi Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük demeleri yüzünden onları lanetledik. Hâlbuki onu ne öldürdüler ne de astılar, fakat öldürdükleri onlara Îsâ gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedir; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir sağlam bilgileri yoktur. Kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah onu kendi nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/157.)</p>

<p>Buradan ve nüzûl-i İsa ile ilgili hadislerden hareketle genelde İsa Mesîh’in&nbsp;ruhu ve cesediyle Allah (cc) katına ref‘ olunduğu (yükseltildiği), kıyametten önce tekrar geleceği ve o zaman ruhunun kabzedileceği kabul edilmektedir. Bu görüşü benimseyenlere göre İsa Yahudiler tarafından öldürülmemiş, İsa’ya (as)&nbsp;benzer bir kişi çarmıha gerilmiş veya İsa’nın (as) çarmıha gerildiği zannedilmiş, İsa semaya ref‘ edilmiştir; kıyamette tabii olarak ölecek ve genel dirilişle o da dirilecektir. Diğer taraftan İsa’nın öldürülmekten ve çarmıha gerilmekten kurtulduğu, fakat “Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim” (Âl-i İmrân, 3/55)&nbsp;âyeti gereği dünyevî ömrünü tamamlayıp vefat ettiği, ruhunun Allah (cc) katına yükseltildiği görüşü de ileri sürülmektedir.</p>

<p>Kur’an’da, Hz. İsa’nın (as) Allah’tan (cc) bir kelime ve ruh olduğu, Rûhu’l- Kudüs ile teyit edildiği belirtilmekte ve kendisine verilen birçok mucize anlatılmaktadır. O, beşikte iken ve olgun bir insan tavrıyla konuşmuş, çamurdan yaptığı kuş şekline üfleyip onu canlandırmış, anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştirmiş, ölüleri diriltmiş, evlerde yenilen ve biriktirilen şeyleri haber vermiştir. Kendisine semadan sofra (mâide) indirilmiştir.</p>

<p>Kur’an’a göre Hz. İsa (as) bütün üstün özelliklerine rağmen bir insan ve bir kuldur. Hiçbir zaman kendisinin tanrı edinilmesini söylememiş ve yalnız Allah’a (cc) kulluğu öğütlemiştir.</p>

<p>Hristiyanlık’ta ise İsa Mesîh Tanrı’nın oğlu, dolayısıyla tanrı kabul edilmektedir. İncillerde İsa’nın&nbsp;Kral Herod günlerinde Beytlehem’de (Beytüllahm) doğduğu bildirilmekle beraber, annesi Meryem Nâsıra’da (Nazaret) ikamet ettiğinden Nâsıralı diye takdim edilmektedir. İsa’nın hayatının otuz yılı burada geçmiştir. Matta İncili İsa’nın (as)&nbsp;şeceresini Davud (as) ve İbrahim’e (as) kadar çıkarmaktadır.</p>

<p>Çok eski bir rivayete göre İsa Beytlehem’e yakın bir mağarada dünyaya gelmiş, doğumun sekizinci gününde İsa adı verilerek sünnet ettirilmiştir. Kırk gün sonra şeriata uygun olarak Yeruşalim’e (Kudüs) mabede götürülmüş ve gerekli takdimelerde bulunduktan sonra Nâsıra’ya dönmüşlerdir.</p>

<p>Otuz yaşlarındaki İsa, Yahya tarafından vaftiz edilir. Vaftizden sonra Rûhu’l-Kudüs onu çöle götürür ve çölde kırk gün kırk gece oruç tutar. Hz. İsa, Erden civarında ve Galile’de tebliğ faaliyetine başlar. 27 veya 28 yılı Nisan ayında Paskalya’nın yaklaştığı günlerde Kudüs’e gelir. Bu sırada Ferîsîlerle arası iyice açılır. Paskalya’dan sonra Kudüs’ten ayrılıp Yahudiye diyarına gider ve burada Hz. Yahya ile aynı bölgede tebliğ faaliyetinde bulunur, ardından Galile’ye döner. Oralarda İsa mucizeler göstermeye ve tebliğde bulunmaya devam eder, ölümünü ve dirilişini önceden haber verir, kendi sureti değişir. Kudüs’e gider, Yahuda ve Pere’yi dolaşır, öleli dört gün olan Lazar’ı diriltir. Kudüs’e çok yakın bir yerde vuku bulan bu mucizevî olay başkenti sarsar. Kudüs’te başkâhin Kayafa’nın teşebbüsüyle toplanan Sanhedrin’de İsa’nın yaptıklarının kendileri için tehlike oluşturduğu belirtilir, öldürülmesi için planlar yapılır. Durumu sezen İsa oradan ayrılarak Efrayim şehrine, oradan da Pere’ye gider.</p>

<p>Kısa bir süre sonra İsa tutuklanır, havâriler kaçarlar. Yahudiler İsa’nın milleti kandırdığını, Kayser’e vergi verilmesine engel olduğunu ve kendisinin mesîh kral olduğunu iddia ettiğini ileri sürerek Roma Valisi Pilatus’tan öldürülmesi için onay isterler. Gönlü İsa’yı affetmekten yana olan Pilatus, Yahudilerin baskısı karşısında onun çarmıha gerilerek öldürülmesini onaylar. Bunun üzerine Yahudiler İsa’yı Golgota denilen yere götürerek cuma günü sabah saat dokuzda çarmıha gererler ve öğleden sonra saat üçte ruhunu teslim eder. Arimatealı Yusuf, İsa’nın cesedini haça gerildiği yerdeki bahçede bulunan hazır bir kabre veya kendisi için kaya içine oyduğu kabre koyar. Ancak pazar günü kabre ziyarete gelenler mezarın boş olduğunu görürler. Bu arada İsa dirilmiş olarak onlara görünür. İsa dirildikten sonra kırk gün daha yaşamış, havârîlerine telkin ve tavsiyelerde bulunmuş, daha sonra havârilerini Zeytindağı’na götürmüş ve oradan semaya alınmıştır.</p>

<p>Hz. İsa’nın (as) İncillerde de yer alan çok sayıda mucizesi vardır. Dünyaya gelişi, vaftizi esnasındaki olaylar, su üzerinde yürümesi, suları şaraba çevirmesi, rüzgâra emrederek fırtınayı dindirmesi, incir ağacını kurutması, gelecekten haber vermesi, insanların kalplerinden geçeni bilmesi, hastaları iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi, öldükten sonra dirilmesi, göğe yükselmesi, az yiyecekle çok kişiyi doyurması, günahları bağışlaması bunlardandır. Hristiyan inancına göre havârîlerin gözleri önünde semaya urûc eden (yükselen) ve babasının sağ tarafına yerleşen İsa dünyanın sonuna doğru ikinci defa gelecektir. İsa gelmeden önce milletler arası çatışmalar, kıtlık ve depremler, büyük sıkıntılar olacak, birçokları Mesîh iddiasıyla ortaya çıkacak, daha sonra güneş kararacak, ay ışığını vermeyecek, yıldızlar düşecek ve bütün bunlardan sonra insanoğlu (İsa) gelecektir. İnsanoğlu meleklerle beraber gelip izzet tahtına oturunca deccâlin hâkimiyetine son verecek, iyileri mükâfatlandıracak, kötüleri cezalandıracaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Kudüs ve Aksa - Bünyamin Erul</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/filistinde-peygamberler</guid>
      <pubDate>Sat, 30 Aug 2025 22:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/filistinde-peygamberle.jpg" type="image/jpeg" length="87166"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tüm yönleriyle Mescid-i Aksa]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/tum-yonleriyle-mescid-i-aksa</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/tum-yonleriyle-mescid-i-aksa" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tüm yönleriyle Mescid-i Aksa posterini indir. Kudüs'ü tanıyalım tanıtalım]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Mescid-i Aksa</strong></span></h3>

<p>İçinde tarihî cami, medrese, kubbe, sebil, şadırvan, kemer gibi yapıların bulunduğu 144 dönümlük mekânin hepsine Mescid-i Aksa denilir. Zannedildiği gibi tek bir caminin adı değildir. Peygamber Efendimiz (sas) Mirac'a yükseldigi gece, bu mübarek mekâna gelmiştir.</p>

<p>Mescid-i Aksâ iki büyük avludan oluşur. Güney tarafında Kıble Mescidi (Aksâ Camii) ve diğer eserler, ondan biraz daha yüksek kuzey tarafında sarı kubbesi ile göze çarpan Kubbetü's-Sahra ve diğer eserler bulunmaktadır.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Doğu Kanatiri</strong></span></h3>

<p>Kanatir, Kubbetü's-Sahranın merdiven başlarına inşa edilmiş kemerlerin adıdır ki bu kemerlerle Kubbetü's-Sahra daha güzel görünür. Kanatir yani kemerler, kuzey, doğu, batı ve güney yönlerindedir. Güney Kanatiri üzerinde zamanı ölçen güneş saati mevcuttur.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Kubbetü's-Silsile</strong></span></h3>

<p>Kubbetü's-Silsile, Halife Abdülmelik b. Mervanın Kubbetüs-Sahra'yı inşa ettirmeden önce oranın inşası için gerekli olan parayı korumak için yaptırdığı söylenen zarif yapının adıdır. Bu iş için ayrılan paradan yüz bin altın artınca, onu eriterek Kubbetü's-Sahra'nın kubbesini yapmışlardır. Şekil olarak Kubbetü's-Sahra'nın küçük hâlini andırmaktadır.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Kubbetü's-Sahra</strong></span></h3>

<p>Emevi Halifesi Abdülmelik b. Mervan tarafından 692 yılında tamamlanmıştır.</p>

<p>İçinde havada asılı duruyor gibi görünen kaya (sahra) üzerine bir kubbe oturtularak yapıldığı için</p>

<p>Kubbetü's-Sahra adı ile bilinir. Miraç Gecesi Peygamberimiz, içindeki bu kayaya basarak göklere yükselmiştir. Bir sekizgenin üzerine oturan sarı kubbesi ve çinileri ile Mescid-i Aksâ'nın en göze çarpan yapısıdır.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Nebî Kubbesi</strong></span></h3>

<p>Peygamber Efendimiz’in Mirac’a yükseldiği gece kendinden önce gelen tüm peygamberlere imamlık yaparak namaz kıldırdığı yerdir. Bu kubbe Emeviler döneminde inşa edilmiştir. Kubbetü’s Sahra ile Mirac Kubbesi arasında bulunur.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Kıble Mescidi</strong></span></h3>

<p>Mescid-i Aksâ'nın güney tarafında, kurşuni renkli kubbeli caminin adıdır. Hz. Ömer Kudüs'ü fethettiğinde bölgeye bir cami yaptırmıştır. Daha sonra Abdülmelik b. Mervan Kıble Mescidinin yapımına başlamış, oğlu Velid inşasını tamamlamıştır. Tarih içinde birçok kez onarımdan geçmiştir. Aksâ Camii olarak isimlendirenler de vardır.</p>

<p><img alt="mescid-i_aksa" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/mescid-i-aksa.jpg" / width="2953" height="2953"></p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Kasımpasa Şadırvanı</strong></span></h3>

<p>Osmalı Devletinin Kudüs'te yaptırdığı ilk hatırasıdır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Vali Kasım Paşa tarafından yaptırılmıştır.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Meğaribe Minaresi (Fahriyye Minaresi)</strong></span></h3>

<p>Meğaribe Kapısı tarafında olduğu için böyle isimlendirilmiştir. Memlükler döneminde yaptırılmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Silsile Minaresi</strong></span></h3>

<p>Mescid-i Aksâ'nın batısındaki Silsile Kapısı tarafında olduğu için böyle isimlendirilmiştir. Memlükler döneminde yapılmıştır.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Medrese ve Zaviyeler</strong></span></h3>

<p>Mescid-i Aksâ'nın kuzey ve batı yönlerinde kimi Memlükler, kimi Osmanlı Devleti zamanında yaptırılmış birçok ilim yuvası, medrese bulunmaktadır.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Miraç Kubbesi</strong></span></h3>

<p>Peygamber Efendimiz (sas)'in Miraç gecesi göğe yükseldiği noktaya kurulmuştur. İlk olarak 699 yılında yapılmış olup daha sonra Eyyûbîler döneminde yenilenmiştir.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Hızır Kubbesi</strong></span></h3>

<p>Kehf Suresinde anlatılan Hz. Musa Peygamber ve Hızır kıssasındaki Hz. Hızır'ın, burada namaz kılmış olması sebebiyle böyle anılır.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Kayıtbey Sebili</strong></span></h3>

<p>Memlük Sultan Kayıtbey döneminde 1482'de yaptırılmıştır. Kayıtbey Sebili'nin kubbe oymaları meşhurdur. Sultan II. Abdülhamid döneminde restore edildiği için Hamidiye Sebili adıyla da bilinir. Sebil, ücretsiz su içilen çeşmedir.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Bab el-Kattânîn</strong></span></h3>

<p>Mescid-i Aksâ'nin en heybetli kapısıdır.</p>

<p>Kattâ’nin, pamukçular demektir. Pamukçular Çarşısı'na baktığı için bu adı almıştır.</p>

<p><a href="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/12/mescid-iaksa-yatay-infografik.pdf" rel="nofollow" target="_blank"><img alt="MescidiAksaYatayİnfografiğiİndir-1" class="detail-photo img-fluid" height="104" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/12/mescidiaksayatayinfografigiindir-1.jpg" width="500" /></a><a href="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/mescid-i-aksa-posteri.pdf" rel="nofollow" target="_blank"><img alt="MescidiAksaKareİnfografiğiİndir-1" class="detail-photo img-fluid" height="104" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/12/mescidiaksakareinfografigiindir-1.jpg" width="500" /></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/tum-yonleriyle-mescid-i-aksa</guid>
      <pubDate>Sat, 23 Aug 2025 22:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/tum-yonleriyle-mescid-i-aksa-indirilebilir-infografik.jpg" type="image/jpeg" length="78457"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Filistin Kronolojisi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/filistin-kronolojisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/filistin-kronolojisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filistin kronolojisi, Osmanlılar Filistin'de ne kadar hakimiyet sürdürmüştür? 11 Aralık 1917'de Filistin ile ilgili hangi önemli olay gerçekleşmiştir? 6 Gün savaşı ne zaman gerçekleşmiştir? 15 Kasım 1988 tarihinin Filistin açısından önemi nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>MÖ 4000: </strong>Amâlikalılar Dönemi (Arapların ataları)</p>

<p><strong>MÖ 3000:</strong> Kenanlılar, Fenikeliler, Ârâmîler Dönemleri</p>

<p><strong>MÖ 1200:</strong> Filistler ve Mısır’daki İsrailoğulları Hz. Mûsâ’nın öncülüğünde bu bölgeye geldi.</p>

<p><strong>MÖ 1100:</strong> İsrailoğulları XI. yüzyılın sonlarında ilk İsrail devletini kurdular.</p>

<p><strong>MÖ 1000:</strong> Hz. Dâvûd Kudüs’ü fethedip devletin başşehri yaptı.</p>

<p><strong>MÖ 972:</strong> Hz. Süleyman babasından sonra başa geçti. Mabed’i inşa etti.</p>

<p><strong>MÖ 932:</strong> Hz. Süleyman’ın ölümüyle krallık, kuzeyde İsrail (Sâmiriyye); güneyde Yahuda (Kudüs) krallıklarına ayrıldı.</p>

<p><strong>MÖ 721:</strong> Asurlular, İsrail’i yıktı, halklarını Mezopotamya’ya sürdü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>MÖ 586:</strong> Bâbil Hükümdarı Buhtunnasr, Yahuda krallığını yıktı, halklarını Mezopotamya’ya sürdü.</p>

<p><strong>MÖ 539:</strong> Perslerin Babil’e hâkim olmasıyla serbest bırakılan 40.000 kişi Kudüs’e geri döndü ve Süleyman Mabedi ile şehrin surlarını yeniden inşa ettiler.</p>

<p><strong>MÖ 334:</strong> Büyük İskender dönemi</p>

<p><strong>MÖ 323:</strong> Bölge, Helenistik krallıkların eline geçti.</p>

<p><strong>MÖ 63:</strong> Romalılar istila etti ve uzunca sürecek hâkimiyetlerini kurdu.</p>

<p><strong>MÖ 37:</strong> Herod şehri ele geçirdi.</p>

<p><strong>MÖ 20:</strong> Herod mabedin duvarlarını ve kaleleri onarttı. Hz. İsa’nın doğumu</p>

<p><strong>MS 135:</strong> Romalılar Kudüs’ü bir Roma şehri kimliğiyle yeniden imar ettiler ve adını Aelia (İliya) Capitolina koyarak Filistin’in başşehri yaptılar.</p>

<p><strong>MS 312:</strong> İmparator Konstantinos’un Hristiyanlığı kabul etmesinden sonra Kudüs bir defa daha kutsallık kazandı ve dinî ağırlıklı binalarla imar edilmeye başlandı.</p>

<p><strong>MS 611-614:</strong> Sâsâniler istila etti ve Kudüs’te çok büyük bir katliam yapıldı.</p>

<p><strong>MS 629:</strong> İmparator Herakleios Filistin’i tekrar Bizans hâkimiyeti altına aldı.</p>

<p><strong>MS 636:</strong> Yermuk zaferinin ardından Kudüs Müslümanlar tarafından kuşatıldı.</p>

<p><strong>MS 638:</strong> Hz. Ömer Kudüs’ü barış yoluyla fethetti.</p>

<p><strong>661-749:</strong> Emevîler Devri</p>

<p><strong>749-868:</strong> Abbasîler Devri</p>

<p><strong>868-905:</strong> Tolunoğulları Devri</p>

<p><strong>935-969:</strong> İhşidîler (Akşitler) Devri</p>

<p><strong>969-971:</strong> Fâtımîler Devri</p>

<p><strong>971-1071:</strong> Karmatîler Devri</p>

<p><strong>1069-70:</strong> Kurlu Bey Filistin’de bir Türkmen beyliği kurdu.</p>

<p><strong>1071-1098:</strong> Selçuklu-Artuklu Devri</p>

<p><strong>1098-1099:</strong> Fâtımîler Devri</p>

<p><strong>1099-1187:</strong> Haçlılar Kudüs’ü işgal ederek binlerce Müslüman’ı katlettiler.</p>

<p><strong>1187-1291:</strong> Eyyûbîler devri Selâhaddîn-i Eyyûbî Kudüs’ü feth etti.</p>

<p><strong>1291-1516:</strong> Memlûkler devri</p>

<p><strong>1516-1917:</strong> Osmanlılar devri, (1832-1840: Kavalalı Mehmet Ali Paşa idaresi)</p>

<p><strong>11 Aralık 1917:</strong> İngiliz ordusu Kudüs’ü ele geçirdi.</p>

<p><strong>1920:</strong> Filistin İngiliz mandasına verildi.</p>

<p><strong>14 Mayıs 1948:</strong> Tel Aviv’de İsrail Devleti’nin kurulduğu ilan edildi.</p>

<p><strong>5 Haziran 1967:</strong> İsrail Altı Gün Savaşı’nda Ürdün yönetimindeki Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ü ve Filistin’in Gazze Şeridi’ni işgal etti.</p>

<p><strong>15 Kasım 1988:</strong> Filistin Millî Konseyi Cezayir’de sürgünde bağımsız Filistin Devleti’ni kurdu.</p>

<p><strong>6 Ekim 1994:</strong> İsrail ve Ürdün 45 yıllık düşmanlığa son veren barış antlaşmasını imzaladı. İsrail Kudüs’te, Müslümanlar için kutsal bölgelerde Ürdün’ün özel rolünü kabul etti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Kudüs ve Aksa - Bünyamin Erul</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/filistin-kronolojisi</guid>
      <pubDate>Wed, 06 Aug 2025 07:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/filistin-kronolojisi.jpg" type="image/jpeg" length="36602"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Filistin: Ümmet'in Sınavı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/filistin-ummetin-sinavi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/filistin-ummetin-sinavi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filistin adı nereden gelmektedir? Filistin'in tarihte pek çok defa istila ve fetihlere maruz kalmasının sebepleri nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Filistin, adını milattan önce XII. yüzyılda Kavimler Göçü sırasında deniz yoluyla buraya gelen Filistlerden alır. Tarih öncesi devirlerden itibaren buraya çeşitli kavimler gelip yerleşmiş ve başka üstün güçlerin pek çok defa istila ve fetihlerine maruz kalmıştır. Bunun iki önemli sebebi vardır: Bölgenin Arap coğrafyası içinde sahip bulunduğu zengin ve stratejik tabiatı, üç büyük ilâhî din için oynadığı önemli rol ve içinde barındırdığı kutsal yerler. Belki de bu sebeple bölgenin bir başka adı da “Arz-ı Mev‘ûd” (Vaadedilmiş Yer) veya “Arz-ı Mukaddes” (Kutsal Yer)dir. Filistin denen topraklar esas itibariyle, Suriye ile Mısır ve Akdeniz ile Şeria nehri arasında kalan 27.000 km2’lik bir alandan oluşur.</p>

<p>Filistin’in, ümmetin sınavı hâline dönüşmesi, Osmanlı’nın 1917’de buralardan çekilmesiyle başlar. Filistin’in İngiliz Manda yönetimine verilmesi, sonra İsrail’in kurulması, 1967’de Kudüs’ün işgalinden bugüne bölgede yaşananlar, hep Osmanlı’nın eksikliğinin acı sonuçlarıdır. Bilhassa son yarım asırdır Filistin’de yaşanan can, mal, toprak ve güç kayıplarına karşın, İsrail’in yerleşimciler bahanesiyle uyguladığı işgal ve yayılmacı politikası sonucu Filistin’de nüfus, yerleşim alanı ve güç dengeleri bugün tam tersine dönmüştür. Oslo Antlaşması sonrasında, 1994’te Filistin Ulusal Yönetimi kurulmuşsa da, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin küçük bir kısmını kapsayan Özerk Yönetim’in sivil işler ve iç güvenlikten başka yetkisi yoktur.</p>

<p><img alt="Filistin ümmetin sınavı1" class="detail-photo img-fluid" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/filistin-ummetin-sinavi1.jpg" / width="900" height="598"></p>

<p>Günümüzde Filistin toprakları statü itibariyle üç parçaya ayrılmıştır: Birincisi: Birleşmiş Milletler kararlarında “İsrail” olarak gösterilen ve 1948’de işgal edilmiş bölge. Toplam 20 bin km2’den ibaret olan bu bölge Batı Kudüs’ü de içine alır. İşgal devleti bu bölgenin etrafına çizdiği sınırı “yeşil hat” olarak adlandırmaktadır. Filistin halkı arasında da bu bölge “1948’de işgal edilmiş topraklar” kısaca “1948 toprakları” diye zikredilir. Ancak İsrail 1967’de, Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu Doğu Kudüs’ü de bu bölgeye ilhak etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İkincisi: Siyonistlerin 1967’de işgal ettikleri ve yeşil hattın dışında kalan ancak Özerk Yönetim’in kontrolüne vermediği bölgelerdir. Bu statüdeki topraklar Gazze’de ve Batı Yaka bölgesinde yer almaktadır.</p>

<p>Üçüncüsü: Özerk yönetime verilmiş topraklardır. Bu topraklar da yine Gazze ve Batı Yaka’da yer alır. İkinci ve üçüncü statüye giren toprakların toplamı 8 bin km2 civarındadır. Gazze ve Batı Yaka’nın bir bölümünde kurdurulan özerk yönetim ise işgal yönetimine bağlı bir yerel yönetim niteliğindedir. Özerk yönetim, Gazze’nin Yahudi yerleşim merkezlerinin dışında kalan kısmının tamamında, Batı Yaka’nın ise sekiz vilayet merkeziyle kırsal bölgesinin bir kısmında söz sahibidir. Ancak vilayet merkezlerinden el-Halil’in % 20’lik kısmı işgal yönetiminin kontrolüne bırakılmıştır. En son anlaşmalarla birlikte verilen de dâhil olmak üzere Batı Yaka bölgesinde özerk yönetimin kontrolüne verilen topraklar bu bölgenin % 41’ine tekabül etmektedir. Ancak bu topraklar bir bütünlük arz etmez. Birbirinden ayrılmış gettolar şeklindedir. Dolayısıyla Filistinliler özerk yönetimin kontrolündeki bir bölgeden diğer bölgeye dört ayrı kontrol noktasından geçmek zorunda kalıyorlar. Bunlardan ikisi özerk yönetimin, ikisi de işgalci siyonistlerin kontrol noktalarıdır. Özerk yönetim dış işlerinde tamamen işgal yönetimine bağlıdır. Emniyet güçlerini sadece Filistinlilere karşı kullanma hakkına sahiptir. Örneğin kendi kontrolündeki bölgelere Yahudi yerleşimciler girseler bile onlara karşı güvenlik güçlerini kullanma yetkisi yoktur. Bu bölgede oturan Yahudi yerleşimcilere karşı özerk yönetime bağlı emniyet güçlerinin kullanılmaması imzalanan anlaşmalarda şarta bağlanmıştır.</p>

<p>Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, Filistin halkı öz yurdunda parya durumundadır. Bu noktada Hristiyan olan Filistinlilerin durumu da Müslümanlarınkinden farklı değildir. Beş milyonu aşkın Filistinli evlerini, iş yerlerini ve topraklarını terk etmek ve başta Ürdün olmak üzere farklı ülkelere iltica etmek zorunda kalmıştır. Orada kalmayı tercih edenler ise artık kendi topraklarının ancak çeyreğinde var olma mücadelesi vermektedirler. Üstelik kimsenin can ve mal güvenliği bulunmamaktadır. Hayat şartları her gün biraz daha zorlaştırılmaktadır. Yapılan baskılar, baskınlar, yüklenen ağır vergiler, cezalar, katliamlar vb. birçok haksız yaptırımlarla Filistinlilerin evlerini, dükkânlarını satmaları ve oraları boşaltmaları istenmektedir. Fakat bütün bu zulümlere rağmen Filistinliler her ne pahasına olursa olsun direnmektedirler.</p>

<p>Burada bahsetmeden geçemeyeceğimiz bir başka husus da “İsrail Güvenlik Duvarı”&nbsp;denilen utanç duvarıdır. İsrail, bu duvarı 2002’de İkinci İntifada sırasında Filistinli intihar bombacılarına karşı önlem almak gerekçesiyle inşa etmeye başladı. Filistinliler ise “Irkçı Duvar” olarak adlandırdıkları duvara 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda işgal edilen toprakları içerdiği gerekçesiyle karşı çıkıyor. Duvar tamamlandığında, Batı Şeria’nın yüzde 85’ini İsrail sınırlarına katmış olacak. Duvar ayrıca Filistinlilerin yaşadıkları bölgenin tam ortasından geçtiği için, yaşam şartlarını da zorlaştırmaktadır. Tamamlandığında 760 km. uzunluğunda ve 5 metre hatta bazı yerlerde daha yüksek olan duvar, uluslararası kamuoyundan da tepki görüyor. Nitekim Uluslararası Adalet Divanı 2004 yılında duvarı ‘yasa dışı’ olarak tanımlamıştır.</p>

<p>Her 200 metrede bir gözlem kulesi bulunan duvar, elektrikli tel örgülerle, derin ve dört metre genişlikte hendekler ile çevrilidir. Duvarın yakınlarında kimsenin dolaşmaması için uzaktan kumandalı silahlar bulunmaktadır. Kimi bölgeler ayak izlerinin takip edilebilmesi amacıyla kumlarla kaplanmıştır.</p>

<p>Toplam yüzölçümü, Sivas’ın yüzölçümünden daha küçük olan Filistin’de 760 km.lik bu utanç duvarı, Filistinlileri kendi şehir ve köylerinde abluka altına almakta ve öz topraklarını açık hapishaneye çevirmektedir. Filistinli bir köylünün, yüz metre ötedeki tarlasına gidebilmesi için, artık geçiş kapısı, izin, kontrol vb. engellerden sonra bu duvarı aşması, saatler almaktadır.</p>

<p>Batı Şeria’da Filistinlileri hayatını zorlaştıran ve yaşadıkları toprakların bütüncül bir yurt olmasını önleyen başka bir uygulama da Yahudi yerleşimleridir. Başta Rusya ve Fransa olmak üzere dünyanın birçok ülkesinden gelen bu yerleşimcilere İsrail devleti her türlü kolaylığı ve desteği sağlıyor. Bütün dünyanın tepkilerine rağmen, Filistin topraklarında yeni yerleşimcilere iskan imkânı veriliyor, köyler, kooperatifler oluşturuluyor. İsrail, bu yerleşimcilerle, bir taraftan nüfusu dengelerken, diğer taraftan da Filistinlilerin elinde kalan çeyrek toprak parçasını da planlı bir şekilde devşirmektedir.</p>

<p>Son yıllarda Ortadoğu’da yaşananlar göstermektedir ki, Filistin’in kaybedilmesi demek, bölgedeki bütün Müslüman coğrafyanın da riske girmesi demektir. Nitekim Irak, Suriye, Libya, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır ve diğer körfez ülkelerinin her biri çok ciddi tehdit altındadır. Adı ister “Arap Baharı” olsun, isterse başka bir isimle olsun, bölge birçok kanlı operasyonlara sahne olmaktadır. Osmanlı’nın yitirilmesi, Filistin’i, Filistin’in kaybı ise bütün bir Ortadoğu’nun zayi edilmesini beraberinde getirecektir diye endişe etmemek elde değildir. Dolayısıyla Filistin ve Kudüs, sadece o bölgede yaşayan Filistinli kardeşlerimizin sınavı değil, bütün bir ümmetin sınavıdır. Bu sınavda özellikle tüm liderlere, entelektüellere, ilim adamlarına, zenginlere vb. kısaca etkili ve yetkili olan herkese büyük sorumluluk düşmektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Kudüs ve Aksa - Bünyamin Erul</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/filistin-ummetin-sinavi</guid>
      <pubDate>Mon, 21 Jul 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/filistin-ummetin-sinavi.jpg" type="image/jpeg" length="17862"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kudüs'te bir bilge kadın: Rabia el-Adeviyye]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-bir-bilge-kadin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-bir-bilge-kadin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Râbia el-Adeviyye kimdir? Râbia el-Adeviyye’nin makamı nerededir? Râbia el-Adeviyye’nin hayatı, Rabia ne demektir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Râbia el-Adeviyye’nin Hayatı</strong></span></h3>

<p>Râbia el-Adeviyye 95 (714) veya 99 (718) yılında Basra’da doğdu. Fakir bir ailenin dördüncü kızı olduğu için “Râbia” ismi verilmiştir. Kays b. Adî kabilesinin âzatlı kölesi olduğundan Adeviyye veya Kaysiyye nisbeleriyle anılmıştır. Künyesi Ümmü’l-hayr’dır. </p>

<p>Hakkında en ayrıntılı bilgiyi ve menkıbeleri aktaran Ferîdüddin Attâr’a göre Râbia el-Adeviyye küçük yaşlarda yetim kalır. Basra’daki kıtlık sebebiyle kız kardeşlerinin dağılmasının ardından tek başına hayat sürmeye başlar. Bu esnada zalim bir kişi tarafından 6 akçe karşılığında köle olarak satın alınır. Gündüzleri ağır işlerde çalıştırılan Râbia geceleri kendisini ibadete verir.</p>

<p>Güzel ahlakı ile herkese örnek olan bu hanım, ömrünü ilim ve ibadetle geçirdi. Râbia’nın zühdü tercih edip bekâr bir hayat yaşaması sebebiyle Ferîdüddin Attâr onu “Hz. Meryem’in nâibi” şeklinde tanıtır. Râbia’nın önderliğinde gelişen tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık verildiği görülür. O, bir münâcâtında da şöyle demektedir: <strong>“İlâhî! Eğer ben sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer cennet ümidiyle sana kullukta bulunuyorsam beni ondan mahrum et! Eğer sana olan sevgimden dolayı sana ibadet ediyorsam o zaman senin ezelî cemâlinden beni mahrum etme!”</strong> Râbia tasavvufta yeni bir ekoldür, cehennem korkusu yerine, Allah aşkını öne çıkarmıştır.</p>

<p>İsmi İslam ve Batı kültüründe ilâhî aşkın sembolü hâline gelen Râbia’nın düşünceleri birçok sûfîyi etkilemiştir. Hakkında birçok ilmî çalışma yapıldığı gibi, tasavvuf ve halk kültüründe de pek çok menkıbe, hikâye hatta dizi veya filmler mevcuttur.</p>

<blockquote>
<p><span style="color:#c0392b"><strong>Râbia el-Adeviyye Batı’da üzerinde çalışma yapılan ilk kadın sûfîdir.</strong></span></p>
</blockquote>

<p>Julian Baldick’e göre sûfî tabakat kitaplarında anlatılan Râbia portresi ilk dönem hıristiyan azizlerine dair menkıbelerden uyarlanarak oluşturulmuş, Râbia’nın tarihsel kimliği efsanelerle örülü bir şekle büründürülmüştür.</p>

<p>Râbia’nın şöhreti Haçlı seferleri yoluyla XIII. yüzyılın sonlarında Avrupa’ya ulaşmıştır.</p>

<p>XVII. asır Fransız edebiyatında Râbia saf aşkın simgesi, hayır severliğin modeli olarak görülmüştür.</p>

<p>Basra sokaklarında bir elinde meşale ile cenneti yakmaya, bir elinde testi ile cehennemi söndürmeye giden Râbia, Fransız yazarı Jean-Pierre Camus’nün bir hikâyesine konu olmuş, birçok Avrupalı yazarın eserlerine değişik anlatımlarla girmiştir.</p>

<p>XIX. yüzyılda İngiltere’de yayımlanan R. M. Milnes’in <em>The Sayings of Rabiah</em> adlı şiir kitabı onun sözlerini toplayan eserlerdendir.</p>

<h3><span style="color:#c0392b"><strong>Râbia el-Adeviyye hakkında yapılan çalışmalar</strong></span></h3>

<p>Râbia el-Adeviyye hakkında birçok çalışma yapılmıştır.</p>

<p>Batı’da ilk akademik çalışma, R. Nicholson’un teşvikiyle Londra Üniversitesi’nde doktora tezi olarak Margaret Smith’in hazırladığı <em>Rābiʿa The Mystic and Her Fellow-Saints in Islām</em> adlı kitaptır (Cambridge 1928). </p>

<p>Annemarie Schimmel’in takdiminin yer aldığı eserin ikinci baskısı (Cambridge 1984) Bir Kadın Sufi Rabiâ adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir (trc. Özlem Eraydın, İstanbul 1991). M. Smith’in bu eseri Muslim Women Mystics. The Life and Work of Rābiʿa and other Women Mystics in Islām ismiyle de yayımlanmıştır (Oxford 2001).</p>

<p><u><strong>Batı dünyasında Râbia hakkında yapılan diğer çalışmalar şunlardır: </strong></u>Charles Upton, Doorkeeper of the Heart: Versions of Rabiʿa (Putney 1988); Caterine Valdré, I detti di Rābiʿā, Les chants de la recluse (trc. Muhammed Dudaimah, Orbey: Arfuyen 2002); Caterina Greppi, Râbia: La Mistica (Milano 2003). Arap dünyasındaki çalışmalar: Abdurrahman Bedevî, Şehîdetü’l-ʿışḳi’l-ilâhî: Râbiʿatü’l-ʿAdeviyye (Kahire 1962, 2. bs.); Tâhâ Abdülbâkī Sürûr, Râbiʿatü’l-ʿAdeviyye ve’l-ḥayâti’r-rûḥiyye fi’l-İslâm (Kahire 1957); Abdülmün‘im el-Candîl, Râbiʿatü’l-ʿAdeviyye: ʿAzrâʾü’l-Baṣra, el-Betûl (Kahire 1987); Reşîd Selîm el-Garrâh, ez-Zâhide et-Tâʾibe Râbiʿatü’l-ʿAdeviyye: Şehîdât el-ḥubbi’l-ilâhî (Bağdat 1988); Semîh Âtıf ez-Zeyn, Râbiʿatü’l-ʿAdeviyye: Dirâse ve’t-taḥlîl (Beyrut 1988); Vidâd Sekkâkînî, el-ʿÂşıḳa el-Mutaṣavvife: Râbiʿatü’l-ʿAdeviyye (Dımaşk 1989; eser First Among Sufis: The Life and Thought of Rābiʿa al-ʿAdawiyya adıyla Nebil Safvet tarafından İngilizce’ye çevrilmiştir [Octagon Press 1982]); Abdülmün‘im el-Hifnî, el-ʿÂbidetü’l-ḫâşiʿa Râbiʿatü’l-ʿAdeviyye: İmâmetü’l-ʿâşıḳīn ve’l-maḥzûnîn (Kahire 1411/1991). Râbia hakkında Türkçe üç kitap yayımlanmıştır: Sofi Hori, İslâm Âleminde İlk Kadın Sufî Olarak Tanınan Râbiatü’l-Adeviyye (İstanbul 1970); Ömer Rıza Doğrul, Hazret-i Râbiatü’l-Adeviyye (haz. İnci Beşoğul, İstanbul 1976); Melih Yuluğ, Serencâmı Râbiatü’l-Adeviyye (İstanbul 1980).</p>

<h3><span style="color:#c0392b"><strong>Tasavvuf kaynaklarında “nâsikât, sâlihât, mütezehhidât” diye anılan kadın sûfîler</strong></span></h3>

<p>Tasavvuf tarihinde Râbia ismiyle bilinen birkaç sûfî kadın vardır.  Bunlardan biri dönemin ünlü sûfîlerinden Abdülvâhid b. Zeyd’in (ö. 177/793) eşi Basralı Râbia el-Ezdiyye, diğeri Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi Şamlı Râbia (Râyia) bint İsmâil’dir (ö. 228/844). Aynı dönemde üç ayrı Râbia’nın bulunması Râbia el-Adeviyye hakkında kaynaklarda farklı bilgilerin yer almasına sebep olmuştur. Râbia’dan ilk bahseden çağdaşı Câhiz onun dönemin meşhur üç kadın zâhidinden biri olduğunu söyler (diğerleri Muâze el-Adeviyye ile sahâbeden Ebü’d-Derdâ’nın küçük eşi Ümmü’d-Derdâ’dır; <em>el-Beyân ve’t-tebyîn</em>, I, 364; III, 127, 170, 193). Tasavvuf kaynaklarında “nâsikât, sâlihât, mütezehhidât” diye anılan bu kadın sûfîler arasında en meşhuru Râbia el-Adeviyye’dir.</p>

<h3><span style="color:#c0392b"><strong>Râbia el-Adeviyye’nin Makamı</strong></span></h3>

<p>Râbia el-Adeviyye’nin Kudüs’te makamı Zeytindağı’nda Yükseliş Kilisesi’nin biraz ilerisindedir.</p>

<p>Üç semavî din mensupları da bu mezarı ziyaret etmekte olup orada dua ve ibadet etmektedirler. Müslümanlar orada ilk meşhur sufî hanım olan Râbia el-Adeviyye’nin; Yahudiler, buranın kadın peygamber Hulda’nın; Ortodoks Hristiyanlar ise burada Azize Helena’nın yattığına inanmaktadırlar.</p>

<p>Çeşitli kaynakları inceleyerek Râbia’nın ölüm tarihini ve kabrinin yerini tartışan Ömer Rıza Doğrul’a göre Kudüs’te ona nisbet edilen kabir, Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi olan Dımaşklı (Şamlı) Râbia bint İsmâil’e aittir. Doğrul, Şam’da Râbia’ya izafe edilen başka bir kabir daha bulunduğunu, bu kabrin de aynı hanım için yapılıp zamanla adının unutulmasından sonra Râbia el-Adeviyye’nin şöhretinden dolayı ona nispet edildiğini ileri sürer.</p>

<p>Kaynaklarda Râbia el-Adeviyye, 180 (796) veya 185 (801) yılında Basra’da vefat edip buraya defnedildiği de geçmektedir. Ayrıca Erzurum’da  Rabia el-Adeviyye’ye izâfe edilen türbe de bulunmaktadır.</p>

<p>BİBLİYOGRAFYA</p>

<p>Câhiz, el-Beyân ve’t-tebyîn (nşr. Abdüselâm M. Hârûn), Kahire 1975, I, 364; III, 127, 170, 193.</p>

<p>Kelâbâzî, <em>Taarruf </em>(Uludağ), s. 153.</p>

<p>Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb, Beyrut 1996, II, 112-113.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kuşeyrî, <em>Risâle </em>(Uludağ), s. 192, 209, 235, 292.</p>

<p>Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî, Ẕikrü’n-nisveti’l-müteʿabbidâti’ṣ-ṣûfiyyât (nşr. Mahmûd M. et-Tanâhî), Kahire 1993, s. 27, 54, 59.</p>

<p>Gazzâlî, <em>İḥyâʾ</em>, I, 313; II, 237; IV, 47, 49, 346, 360, 491.</p>

<p>İbnü’l-Cevzî, Ṣıfatü’ṣ-ṣafve, Kahire 1994, II, 255-258, 463.</p>

<p>Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliya (haz. Süleyman Uludağ), İstanbul 1991, s. 109-126.</p>

<p>İbnü’l-Mülakkın, Tabaḳātü’l-evliyâʾ (nşr. Nûreddin Şerîbe), Kahire 1406/1986, s. 35, 408.</p>

<p>Mehmed Zihni, Meşâhîrü’n-nisâ (nşr. Bedrettin Çetiner), İstanbul 1982, I, 275-276.</p>

<p>Nezihe Araz, Anadolu Evliyaları, İstanbul 1958, s. 107-120.</p>

<p>Ömer Rıza Doğrul, Hazret-i Râbiatü’l-Adeviyye, İstanbul 1976.</p>

<p>J. Baldick, Mystical Islam: An Introduction to Sufism, London 1989, s. 29.</p>

<p>Abdülmün‘im el-Hifnî, el-ʿÂbidetü’l-ḫâşiʿa Râbiʿatü’l-ʿAdeviyye: İmâmetü’l-ʿâşıḳīn ve’l-maḥzûnîn, Kahire 1411/1991, s. 86-96.</p>

<p>G. J. van Gelder, “Râbia’s Poem on the Two Kinds of Love: A Mystification?”, Verse and the Fair Sex: Studies in Arabic Poetry and in the Representation of Women in Arabic Literature (ed. Frederick de Jong), Utrecht 1993, s. 66-76.</p>

<p>Süleyman Derin, Towards some Paradigms of the Sufi Conception of Love: From Râbia to Ibn al-Fârid (doktora tezi, 1999), Leeds University, s. 111-145.</p>

<p>A. Knysh, Islamic Mysticism, Leiden 1999, s. 26-32.</p>

<p>Abdülhalîm Mahmûd, “Râbiʿatü’l-ʿAdeviyye li’l-üstâẕ Ṭahâ ʿAbdülbâḳī Sürûr”, Mecelletü’l-İslâm ve’t-taṣavvuf, I/6, Kahire 1378/1958, s. 21-24.</p>

<p>Ahmet Suphi Furat, “Tasavvufî Şiirin İlk Mümessili Râbia Adeviyye”, İslâmî Edebiyat, sy. 11, İstanbul 1991, s. 17-20.</p>

<p>Ebü’l-Vefâ et-Teftâzânî, “Zühd Hareketinin Tasavvufa Dönüşüm Süreci-Râbiatü’l-Adeviyye Örneği” (trc. Ahmet Ögke), EKEV Akademi Dergisi, III/1, Ankara 2001, s. 107-114.</p>

<p>Margaret Smith – [Ch.Pellat], “Rābiʿa al-ʿAdawiyya al-Ḳaysiyya”, <em>EI<sup>2</sup> </em>(İng.), VIII, 354-356.</p>

<p>A. Schimmel, “Rābiʿah al-ʿAdawīyyah”, <em>ER</em>, XII, 193-194.</p>

<p></p>

<p></p>

<p><br />
 </p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-bir-bilge-kadin</guid>
      <pubDate>Sun, 13 Jul 2025 05:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/kudustebirbilgekadin.jpg" type="image/jpeg" length="93469"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Filistin'de Sahabeler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/filistinde-sahabeler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/filistinde-sahabeler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filistin ve Kudüs toprakları, farklı yıllarda birçok sahabîyi ağırlamıştır. Başta Kudüs’ü almaya gelen Hz. Ömer olmak üzere, birçok sahabî Kudüs’te bulunmuş ve çeşitli görevler yapmış; bazıları ise oraya yerleşmiş ve orada vefat etmiştir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Filistin ve Kudüs toprakları, farklı yıllarda birçok sahabîyi ağırlamıştır. Başta Kudüs’ü almaya gelen Hz. Ömer olmak üzere, birçok sahabî Kudüs’te bulunmuş ve çeşitli görevler yapmış; bazıları ise oraya yerleşmiş ve orada vefat etmiştir. Şeddat b. Evs, Ubâde b. Sâmit, Selmân-ı Fârisî, Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh, Ebû Reyhâne, Muaz b. Cebel, Bilal b. Rebâh, Hâlid b. Velîd, Ebu’d-Derdâ, Ebû Zerr el-Ğıfârî, Ebû Mes’ud el-Ensârî, Abdullah b. Selam, Sa’d b. Ebî Vakkâs, Ebû Hureyre, Muâviye, Abdullah b. Amr b. el-Âs, Abdullah b. Abbâs, Abdullah b. Ömer, Avf b. Mâlik, az ya da çok Kudüs’te bulunan sahabîlerden bazılarıdır.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Kudüs'e hizmet eden Ebû Reyhâne'nin hayatı</strong></span></h3>

<p>Babasının adını Yezîd olarak kaydedenler, hatta adının Abdullah b. Nadr olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır.&nbsp;</p>

<p>Bizzat anlattığına göre Ebû Reyhâne Hz. Peygamber’le beraber gittiği bir gazvede çok soğuk bir gecede konakladıkları zaman Resûlullah kimin nöbet tutmak istediğini sordu. Ensardan biri bu görevi üstlenince Resûl-i Ekrem ona adını sordu ve kendisine dua etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in duasını almak için Ebû Reyhâne de nöbet tutmak istediğini belirtti. Karanlıkta Ebû Reyhâne’yi göremeyen Resûl-i Ekrem adını sorarak ona da dua etti ve Allah yolunda nöbet tutan gözü cehennemin yakmayacağını söyledi (<em>Müsned</em>, IV, 134-135; Buhârî, IV, 264). Sordukları bir soru üzerine güzel şeylere sahip olmayı arzu etmenin kibirle ilgisi bulunmadığını Hz. Peygamber’den öğrenen dört kişi arasında onun da adı geçmektedir (Hatîb, s. 371). Ebû Reyhâne Hz. Ömer devrinde Dımaşk’ın fethine katıldı (14/635) ve Kudüs’e yerleşti. Ebû Dâvûd ve Nesâî’nin sünenlerinde rivayet edildiğine göre Kudüs’te (İliyâ) halka vaaz edip kıssalar anlatırdı. Onun Mısır’a gittiği, Meyyâfârikīn ve Askalân’daki sınır bölgesinde mücahid olarak bulunduğu da rivayet edilmektedir. Ebû Reyhâne’nin vefat tarihi belli değildir.</p>

<p>Ebû Reyhâne’nin sadece beş rivayeti olup bunlar dört sünenle Ahmed b. Hanbel’in&nbsp;<em>el-Müsned</em>’inde (IV, 133-135) yer almaktadır.&nbsp;</p>

<h3><span style="color:#e74c3c"><strong>Kudüs’te kabirleri veya makamları bulunan şu üç sahabînin hayatı</strong></span></h3>

<h4><span style="color:#e74c3c"><strong>1. Şeddâd b. Evs (ra)</strong></span></h4>

<p>Ensar’dan olan Şeddâd b. Evs, M 603’te doğmuştur. Şair sahabî Hassân b. Sâbit’in kardeşi Evs b. Sâbit’in oğludur. Annesi Sırma (Sureyme), Resul-i Ekrem ile aralarında soy yakınlığı bulunan Neccâroğulları kabilesindendir. Uhud, Hendek gazvelerine ve diğer savaşlara katıldığı bilinmektedir.</p>

<p>Hz. Peygamber’in vefatının yaklaştığını anlayan Şeddâd,<strong> “Artık yeryüzü bana dar gelmeye başladı ey Allah’ın Resulü!” </strong>diyerek sıkıntısını dile getirmişti. Resûl-i Ekrem ona “Haberin olsun, Şam ve Beytu’l-Makdis fethedilecek; inşallah sen ve senden sonra evladın oraların yöneticileri olursunuz” diye cevap vermişti. Hz. Ömer’in Humus valisi tayin ettiği Şeddâd, Hz. Osman’ın katli dolayısıyla idarî işleri bıraktı, toplum hayatından uzaklaşarak kendini ibadete verdi ve Dımaşk’ta (Şam) bir ev yaptırdı. Muâviye b. Ebû Süfyân döneminde Dımaşk kadısı oldu. Ömrünün son yıllarını Kudüs’te geçirdiği ve orada önemli görevler üstlendiği anlaşılan Şeddâd, ayrıca Mescid-i Aksâ’da hadis dersleri verdi.</p>

<p>Şeddâd b. Evs’in &nbsp;talebesi Hâlid b. Ma‘dân’ın, “Dımaşk’ta Resûlullah’ın ashabından Ubâde b. Sâmit ile Şeddâd b. Evs’ten daha güvenilir, daha fakih ve daha güzel ahlâklı bir kimse kalmadı” dediği nakledilmiştir. Dımaşk kadısı Ebü’d-Derdâ her ümmetin bir fakihi bulunduğunu, bu ümmetin fakihinin Şeddâd b. Evs olduğunu söylemiş, Ubâde b. Sâmit (veya Ebü’d-Derdâ), Şeddâd b. Evs’in hem ilim hem de hilim verilen kimselerden olduğunu belirtmiştir. Şeddâd’ın talebesi Esed b. Vedâa, zâhid bir insan olan hocasının yatağına yattıktan sonra sağa sola dönüp durduğunu, “Allahım! Cehennem azabını düşünmek uykumu kaçırdı” diyerek yatağından kalktığını ve sabaha kadar namaz kıldığını zikretmiştir.&nbsp;</p>

<p>Şeddâd b. Evs 58 (678) yılında Filistin’de yetmiş beş yaşında vefat etti. Kabri Mescid-i Aksâ’nın doğu sur duvarının dışındaki Bâbu’r-Rahme mezarlığındadır.</p>

<p>Şeddâd b. Evs’in mükerrerleriyle birlikte elli hadis naklettiği belirtilmektedir.&nbsp;Onlardan biri şöyledir:</p>

<p>“Yüce Allah, size her şeye karşı güzel davranmanızı farz kıldı. (Savaşta düşmanı vb.) öldürdüğünüzde, (işkence yapmadan) güzel öldürün. Hayvanı kestiğinizde güzel kesin. Kişi, bıçağını güzelce bilesin ve hayvanını rahatlatsın.” (Ahmed b. Hanbel,&nbsp;el-Müsned, c. 4, s. 123)</p>

<h4><span style="color:#e74c3c"><strong>2. Ubâde b. Sâmit (ra)</strong></span></h4>

<p>586’da Medine’de doğdu. Ensarın Hazrec kolundandır. Aynı kabileden olan annesi Kurretülayn bint Ubâde Müslüman olmuş ve Resûl-i Ekrem’e biat etmişti.</p>

<p>Hz. Ubâde, Enes b. Mâlik’in teyzesi ayrıca Hala Sultan olarak tandığımız Ümmü Harâm bint Milhân ve Cemîle bint Ebû Sa‘saa ile evlendi</p>

<p>&nbsp;Ubâde, peygamberliğin 12. yılında (621) on iki Medineli Müslümanla birlikte Mekke’ye giderek Birinci Akabe Biatı’nda bulundu. Ertesi yıl yapılan İkinci Akabe Biatı’na da katıldı, orada seçilen on iki nakib arasında yer aldı. Medine’ye dönünce İslamiyet’i yaymak için büyük gayret gösterdi. Bedir, Uhud, Hendek gazveleriyle Hudeybiye Antlaşması’nda bulunduğu gibi Resulullah’ın bütün gazvelerine iştirak etti.</p>

<p>Mekke’nin fethi sırasında ensar birliğinin kumandanlığını yaptı.</p>

<p>Asr-ı saâdet’te Kur’an-ı Kerim’in tamamını ezberleyen Medineli beş sahabîden biri olan Ubâde, Ashâb-ı Suffe’den Kur’an okumayı bilmeyenlere Kur’an öğretiyordu.</p>

<p>Hz. Ubâde, Hz. Peygamber(sas)’in emri üzerine Abdullah b. Saîd b. Âs ve Hafsa bint Ömer gibi sahâbîlerle beraber halka okuma yazma öğretti.&nbsp;</p>

<p>Resûl-i Ekrem’in vahiy kâtiplerindendi.</p>

<p>Hz. Peygamber onu zekât memuru olarak görevlendirdi.</p>

<p>Hz. Peygamber’in onu zekât memuru olarak görevlendirdiği zaman kendisine, bir yanlışlık yaparak kıyamet gününde bağıran bir deveyi, böğüren bir ineği, meleyen bir koyunu omuzuna yüklenmiş halde Allah’ın huzuruna gelmemesi için dikkatli davranması yolunda tembihte bulunduğu rivayet edilmiştir (Humeydî, II, 397).</p>

<p>Hz. Ömer Ubâde b. Sâmit’i Suriye’ye yolladı.</p>

<p>Ubâde aynı zamanda Kudüs’te valilik ve kadılık yaptı. Ubâde İslam fetihlerine devam etti; daha sonra Humus’a vali tayin edildi. Bu görevde iken Lazkiye ve Cebele’yi ele geçirdi (17/638). Tartûs’un (Antartus) ve İskenderiye’nin fethinde kumandan olarak görev yaptı. Fethedilen yerlerin imarı için gayret gösterdi.</p>

<p>28 (648-49) yılındaki Kıbrıs seferine eşi Ümmü Harâm ile birlikte katıldı ve Ümmü Harâm orada şehit oldu.</p>

<p>Ubâde b. Sâmit 34 (654) yılında Filistin’de vefat etti. Remle’de defnedildiği ileri sürülmüştür. Kabri, Beytu’l-Makdis’te,&nbsp;Mescid-i Aksâ’nın doğu sur duvarının dışındaki Bâbu’r-Rahme mezarlığındadır. Naklettiği 181 hadisten biri şöyledir:</p>

<p>“Allah yolunda cihat edin. Çünkü Allah yolunda cihat, cennet kapılarından bir kapıdır. Yüce Allah, o cihatla kulunu gam ve kederden kurtarır.” (Ahmed b. Hanbel,&nbsp;el-Musned, c. 5, s. 314)</p>

<h4><span style="color:#e74c3c"><strong>3. Selmân-ı Fârisî (ra)</strong></span></h4>

<p>İslamiyet’i kabul eden İran asıllı ilk sahabîdir. Asıl adı Mâhbe iken Müslüman olduktan sonra kendini Selmân İbnü’l-İslam (İslam oğlu Selman) diye tanıtmıştır. Selmân, Râmehürmüz’de doğdu ve ilk çocukluk yıllarını burada geçirdi. Mecûsî âteşkedesinde kutsal ateşin sönmemesini sağlamakla görevli iken yeni bir din arayışına giren Selmân ailesinin şiddetli muhalefetine rağmen Hristiyanlığı benimsedi ve önce Dımaşk’a kaçtı, ardından Musul, Nusaybin ve Ammûriye’ye (Amorion) gitti. Daha sonraki günlerde Hz. Peygamber’in Medine’ye doğru yola çıktığını ve Kubâ’ya geldiğini duyunca hemen oraya gitti ve Müslüman oldu. Selmân, Hendek Gazvesi’ne ve ondan sonraki bütün savaşlara katıldı. Bu gazve sırasında bir hendek kazılmasını teklif etmesi ve hendek kazmadaki başarısı dolayısıyla ensar ve muhacirler Selmân’ı kendilerinden sayma konusunda ihtilafa düşünce Resûlullah, <strong>“Selmân bizden, Ehl-i beyt’tendir” </strong>diyerek bu tartışmaya son verdi.</p>

<p>Zâhid bir kişiliğe sahip olan Selmân-ı Fârisî, Resul-i Ekrem’in övgüsünü kazandı. İlim öğrenmeye düşkünlüğü ve sünnete bağlılığı ile mensubu bulunduğu Ashâb-ı Suffe arasında önemli bir yer edindi. Medâin valiliği sırasında bile mütevazı yaşayışını değiştirmediği için halkın teveccühünü kazandı.</p>

<p>Irak bölgesindeki fetihler başlayıncaya kadar Medine’de yaşadı. Hz. Ömer’in halifeliği zamanında İsfahan’a döndü. Kâdisiye Savaşı’na, Medâin, Celûlâ ve Belencer fetihlerine katıldı. Hz. Ömer’in emriyle Kûfe şehrinin kuruluşu aşaması ve sonrasında önemli katkıları oldu, halife onu Medâin’e vali tayin etti. Hz. Osman’ın hilafetinin sonlarına kadar valilik görevine devam eden Selmân’ın 35 (656) yılı sonu veya 36 (656) yılı başlarında vefat ettiği belirtilmektedir. Onun bu tarihten önce veya daha sonra vefat ettiği de söylenmektedir. Remle’de ve Mardin ilinin Nusaybin ilçesinde de birer makam türbesi&nbsp;bulunmaktadır.</p>

<p>Günümüzde Kudüs’te Rus Kulesi’nin yanında Kudüs’te bir müddet yaşamış olan Selmân-ı Fârisî’nin hatırasına atfen bir camii ve makam bulunmakta ve ziyaret edilmektedir.</p>

<p>Şiîler, Selmân’ı en güvenilir sahabîler arasında saymış, onu Hz. Ali’den sonra ikinci sırada önemli bir kişi kabul etmiş, zamanla kabrini Kerbela dönüşü uğranması gereken bir ziyaretgâh hâline getirmiştir.&nbsp;Naklettiği 60 hadisten biri şöyledir:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>“Yararlanılmayan ilim, Allah yolunda harcanmayan hazineye benzer" (</strong>Ahmed b. Hanbel,&nbsp;el-Müsned, c. 2, s. 499<strong>)</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kudüs, Sahabeler</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/filistinde-sahabeler</guid>
      <pubDate>Sun, 29 Jun 2025 23:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/filistinde-sahabeler.jpg" type="image/jpeg" length="20772"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kudüs'te mastabalar]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-mastabalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-mastabalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mastabalar ne demektir? Mescid-i Aksa külliyesi içerisinde kaç mastabalar bulunmaktadır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir tür açık hava medresesi veya sınıfı diyebileceğimiz mastaba (teras)lar, Kudüs’ün çok ilginç bir yüzünü ortaya koyar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Mescid-i Aksa külliyesi içerisinde hicrî altıncı asırdan sonra yapılan ve Mastaba denilen 32 derslik mevcuttur.</p>

<p><img height="599" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/mastabalar-1.JPG" width="900" /></p>

<p>Çoğu, kare veya dikdörtgen şeklinde olan ve yerden yaklaşık yarım metre yükseklikte üzeri açık bu sınıfların kıble tarafında hocanın oturacağı bir mihrap da bulunur. Özellikle iklimin elverişli olduğu aylarda çeşitli eğitim dallarında talebe yetiştirmek için ve bazen de namaz kılmak için yapılmışlardır.</p>

<p>Her birinin özel adı olan mastabalarda çok önemli ilim adamları dersler vermiştir.</p>

<p>Kubbetu Musa Mastabası, Busayrî Mastabası, Kayıtbay Sebili Mastabası, Süleyman Sebili Mastabası, Zâhir Mastabası, Gazzâlî Mastabası vb. bunlardan bazılarıdır. Kim bilir bu mastabalarda, âlimler ve talebeler arasında ne kadar kıymetli müzakereler yapılmış, nice doyulmaz ilim sohbetleri, ders halkaları gerçekleştirilmiştir.&nbsp;</p>

<p><img height="599" src="https://diyanethabercomtr.teimg.com/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/mastabalar-2.JPG" width="900" /></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>#KEŞFET, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-mastabalar</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Nov 2023 17:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/kudustemastabalar.jpg" type="image/jpeg" length="69714"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kudüs’ü ilk fetheden başkomutan Ebu Ubeyde b. Cerrah]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kudusu-ilk-fetheden-baskomutan-ebu-ubeyde-b-cerrah</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kudusu-ilk-fetheden-baskomutan-ebu-ubeyde-b-cerrah" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ebu Ubeyde (ra) kimdir? Ebu Ubeyde b. Cerrah'a Allah Resulü nasıl hitap ederdi? Hetem ne demektir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3><span style="color:#e74c3c;"><strong>Ebu Ubeyde b. Cerrah kimdir?</strong></span></h3>

<p>Aşere-i mübeşşereden olan kumandan sahâbî&nbsp;Ebu Ubeyde b. Cerrah&nbsp;Hicretten kırk yıl önce Mekke’de doğdu (583).&nbsp;</p>

<p>Hz. Peygamber (sas)’in onuncu dedesi olan Fihr’de Resûlullah ile soyları birleşir.</p>

<p>Benî Hâris kabilesinden olan Ebû Ubeyde, Câhiliye devrinde Mekke’de okuma yazma bilen birkaç kişiden biri olduğu için Kureyşliler kendisine değer verirdi.</p>

<p>Ebû Ubeyde, Hz. Peygamber’in İslâm’a davete başladığı ve henüz Dârülerkam’a girmediği günlerde Hz. Ebû Bekir vasıtasıyla müslüman oldu.</p>

<p>İslâmiyet’in yayılması için büyük çaba gösterdi ve bu sebeple Kureyşliler’in ağır baskılarına mâruz kaldı. İşkenceler dayanılmaz hale gelince 616 yılında yapılan İkinci Habeşistan hicretine katıldı. Ancak bir müddet sonra Mekke’ye döndü. Daha sonra Medine’ye hicret etti.&nbsp; Hz. Peygamber (sas)’den önce de Medine’ye hicretini gerçekleştirmiş olan Ebû&nbsp;Ubeyde&nbsp;(ra) bu sebeple hem Habeşistan’a hem de Medine’ye hicret eden sayılı Müslümanlardan olmuştur.</p>

<p>Hz. Peygamber (sas) Medine’ye hicretinden sonra gerçekleştirdiği Ensar-Muhacir kardeşliği uygulamasında Ensar’dan Sa’d b. Muâz (ra) ile onun arasında kardeşlik (<strong>muahat)</strong> kurulmuştur.&nbsp;</p>

<blockquote>
<p><strong>Hayatta iken cennetle müjdelenen sahabiden (aşere-i mübeşşere) birisidir.&nbsp;</strong></p>
</blockquote>

<p>&nbsp;Ebû Ubeyde (ra); ticaret, binicilik, ok atma, kılıç kullanma gibi alanlarda yetişmiş örnek bir şahsiyetti.</p>

<p>Ebû&nbsp;Ubeyde&nbsp;(ra) Medine döneminde gerek islâm’ın tebliğ faaliyetlerinde, gerekse askerî ve idarî uygulamalarda aktif bir şekilde görev almıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) onu Medine döneminde başlatılan askerî devriye (seriye) faaliyetlerinde birlik komutanı olarak görevlendirmiştir.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c;"><strong>Hetemlerin en güzeli</strong></span></h3>

<p>Ebû&nbsp;Ubeyde&nbsp;(ra), Hz. Peygamber (sas) ile birlikte onun katıldığı bütün savaşlarda hazır bulunmuş, Bedir Gazvesi’nde düşman saflarında bulunan babasına karşı savaşmış, Uhud’da ise savaşın en şiddetli olduğu safhada Hz. Peygamber (sas)’in etrafından ayrılmayan az sayıda kişiden biri olmuştur. &nbsp;Ancak tüm çabalarına rağmen uzaktan hedefine taş atma konusunda yeteneğiyle bilinen ve Resulüllah’ı öldürmeye yeminli Utbe b. Ebî Vakkâs isimli müşriğin attığı taş Hz. Peygamber’in ön dişlerinin ikisini kırdı ve alt dudağını yardı. Yine Resulüllah’ın canına kasteden İbn Kamîe adlı müşrik ise yanına kadar yaklaştığı Hz. Peygamber’in miğferini sert bir kılıç darbesiyle parçaladı. Parçalanan miğferin iki demir halkası Allah Resulü’nün mübarek yanaklarına battı. Canı öylesine yandı ki yüzü al kanlara boyanan ve kan kaybeden Resulüllah dizleri üzerine çömeldi. Allah Resulü’nün yüzüne saplanan miğferin demir halkaları derinde olduğundan onları çıkarmak zor görünüyordu. Ebû Ubeyde, halkaları eliyle çıkarmanın Hz. Peygamber’in canını daha fazla yakacağından dişlerini bir kerpeten gibi kullanarak halkaları tek hamlede çıkarmalıydı. Yere uzanan Resulüllah’ın başucunda durup dizüstü çökerek önce sağ yanağındaki halkaları dişleriyle sıkıca kavrayıp hızlıca çekti. Halka kurtulmuştu ancak Ebû Ubeyde’nin ön dişlerinden biri de halkayla birlikte yere düşmüştü. Ebû Ubeyde çıkardığı halkayı bir tarafa bıraktı. Yüzünde ve ağzında oluşan kanları sildi. Bu hâli gören Hz. Ebû Bekir dayanamadı ve ikinci halkayı çıkarma işlemini kendisine bırakmasını istedi. Ancak Ebû Ubeyde başladığı işi bitirmeliydi. Bu kez Hz. Peygamber’in sol yanağındaki halkaya yöneldi, onu da dişleriyle sıkıca kavradı, tek hamlede ve hızlı bir şekilde çıkardı. Bu sefer de ön dişlerinin diğerini kaybetmişti. Kırılan iki dişi sebebiyle ağzından kanlar boşalan Ebû Ubeyde, bir yandan Allah Resulü’nün durumuna gözyaşı döküyor, diğer yandan da yüzündeki kanları siliyordu. O günden itibaren Ebû Ubeyde ön dişleri olmadan hayatına devam etti (İbn Sa‘d, et-Tabakât, 3/380). Bu nedenle o, Kur’an okurken ve konuşurken bazı harfleri çıkaramazdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Araplar, ön dişleri olmadığı için <strong>“hetem” </strong>dedikleri kimseleri kınarlardı. Ancak Ebû Ubeyde bu sebeple hiç kimse tarafından ayıplanmadı.</p>

<p>Hz. Ebû Bekir (ra) <strong>“O hetemlerin en güzelidir.” </strong>(İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve, 134) demek suretiyle bu özellikteki kişiler içinde en kıymetlisinin Ebû Ubeyde olduğunu dile getirmişti.<strong> “Dişsizlik insanı çirkinleştirir. Lakin Ebû Ubeyde, Uhud’da kaybettiği dişlerinden sonra çok daha güzelleşmişti.” </strong>(İbn Abdilberr, el-İstî‘âb, 2/793) diyen sahabeden bazıları, Allah Resulü uğruna dişlerini feda eden Ebû Ubeyde’den sitayişle bahsetmişlerdir.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c;"><strong>Ümmetin Emini&nbsp;</strong></span></h3>

<blockquote>
<p><strong>“Ebû Ubeyde ne güzel bir insandır.” </strong>(Tirmizî, Menâkıb, 32) buyurmak suretiyle Ebû Ubeyde’ye değer verdiğini izhar eden <strong>Allah Resulü, “Her ümmetin emini vardır. Bu ümmetin emini de Ebû Ubeyde’dir.”</strong> (Buhârî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 21) ifadesini sahabe arasında çok defa kullanmıştır.</p>

<p>Yemenliler kendilerine İslam’ı öğretecek güvenilir bir muallim talep ettiklerinde Resulüllah (sas), Ebû Ubeyde’nin elinden tutup şöyle buyurmuştu: <strong>“Gördüğünüz kişi, bu ümmetin en güvenilir şahsiyetidir.”</strong> Akabinde onlara Ebû Ubeyde’yi göndermişti (İbn Sa‘d, et-Tabakât, 3/381).</p>
</blockquote>

<p>Bu sahneyi gıptayla takip edenlerin başında Hz. Ömer (ra) geliyordu. Hz. Ömer’in penceresinden olayın öncesiyle ilgili olarak yaşadıkları şu şekildedir. Necrân Hristiyanlarından bir heyet gelip Resulüllah’tan güvenilir bir rehber talep etmiş, Hz. Peygamber (sas) de “<strong>Yarın öğle namazından sonra ashabım arasından güvenilir birini size rehber olarak görevlendireyim.” </strong>buyurmuştu. Bu sözleri duyan ve <strong>“Anılan özelliklerde olmayı ne çok arzu ederdim.” </strong>diyen Hz. Ömer öyle heyecanlanmıştı ki ertesi günü zor getirebilmişti. O gece gözüne bir damla uyku girmemiş, bahsedilen gün öğle namazına erkenden gidip Resulüllah’ın kendisini kolayca fark edeceğini düşündüğü en ön safta yerini almıştı. Namazı kıldıran Hz. Peygamber, cemaate dönerek gözleriyle birini aramıştı. Hz. Ömer, sürekli hafifçe kalkar gibi yaparak Resulüllah’ın kendisini görmesini sağlamaya yönelik çaba sarf ediyordu. Ancak Hz. Ömer’in bu gayreti beyhudeydi. Allah Resulü, iki saf arkada bulunan “ümmetin emini” olarak tavsif ettiği Ebû Ubeyde’yi çağırdı ve bu görevi ona tevdi etti (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/18).</p>

<p>Hz. Peygamber (sas), ilim öğrenmek isteyenleri zaman zaman<strong> iyi bir Kur’an hafızı olan Ebû Ubeyde</strong>’ye yönlendirirdi. Nitekim Ebû Sa‘lebe bir gün Allah Resulü’ne gelip kendisini irşad edecek birisine göndermesini istedi. Resulüllah da ona <strong><em>“Ben seni hem ilmini hem de ahlakını güzelleştirecek birisine yolluyorum.” </em></strong>buyurarak Ebû Ubeyde’ye gitmesini söyledi (et-Taberânî, el-Mu‘cemu’l-kebîr, 1/157).</p>

<p>Ebû Ubeyde,&nbsp;Hz. Ebû Bekir devrinde ilk zamanlar devletin maliye işlerini yürüttü. Daha sonra Suriye bölgesine gönderilen ordulardan birine kumandan tayin edildi. Hz. Ömer tarafından Hâlid b. Velîd’in yerine bu bölgedeki orduların başkumandanlığına getirildi. Bu dönemde Dımaşk, Humus, Hama, Lazkiye, Halep, Antakya ve Kudüs başta olmak üzere Suriye bölgesindeki birçok şehrin fethi gerçekleştirildi. Gönderdiği birlikler Urfa ve Maraş’a kadar ilerlediler. Daha sonra Ebû Ubeyde fethedilen yerleri Hz. Ömer’in valisi olarak hayatının sonuna kadar idare etti.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c;"><strong>Kudüs’ü ilk fetheden başkomutan Ebu Ubeyde b. Cerrah&nbsp;</strong></span></h3>

<p>Kudüs’te İslam hâkimiyeti 638 yılında Hz. Ömer’in (ra), şehrin anahtarını bizzat Patrik Sophronius’un elinden almasıyla başlar. Kudüs’ü kuşatan&nbsp;Ebû Ubeyde bin Cerrah komutasındaki İslam orduları, şehri bizzat teslim etmek isteyen Kudüs halkının talebini geri çevirmemiş, halifeyi durumdan haberdar etmiştir. Hz. Ömer, Ebû Ubeyde,’nin daveti üzerine Kudüs’e gelmiş ve bu kutsal şehri Patrik Sophronios’tan teslim almıştır.&nbsp;</p>

<h3><span style="color:#e74c3c;"><strong>Ebû Ubeyde ne zaman vefat etmiştir? Kabri nerededir?</strong></span></h3>

<p>Ebû Ubeyde, “Amvâs tâunu” diye meşhur olan ve birçok sahâbînin ölümüne yol açan vebaya yakalanarak Beysân’a bağlı Amtâ köyünde vefat etti ve oraya defnedildi. O yöredeki Fihl’de öldüğü de söylenir. Bugün kabri Vâdilürdün’de Gūrülbilevne bölgesindeki Ebû Ubeyde köyünde bulunmaktadır.&nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kudüs, Sahabeler</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kudusu-ilk-fetheden-baskomutan-ebu-ubeyde-b-cerrah</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Nov 2023 16:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/kudusu-ilk-fetheden-baskomutan-ebu-ubeyde.jpg" type="image/jpeg" length="79433"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kudüs Sözlüğü]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kudus-sozlugu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kudus-sozlugu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filistin ve Kudüs hakkında bilinmesi gereken kavramlar, Kubbetü’s-Sahra ne demektir? Filistin ne demektir? Filistin ne demektir? Kufiyye ne demektir? Nekbe ne demektir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#c0392b;"><b>Filistin ne demektir?</b></span></p>

<p>Akdeniz’in güneydoğu ucunda, Asya ile Afrika arasında köprü konumunda bulunan tarihî bölge.</p>

<p>Adını, milâttan önce XII. yüzyılda Kavimler göçü sırasında deniz yoluyla buraya gelen Filistler’den alır.</p>

<p><span style="color:#e74c3c;"><strong>Filistin'in başkenti neresidir?</strong></span></p>

<p>Başkenti ve kalbi daima Kudüs.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c;"><strong>Filistin'in Coğrafi Şartları</strong></span></h3>

<p>Coğrafî sınırları içinde Filistin’in tabiat şartları da özellikle iklimi başta olmak üzere ilgi çekici bir çeşitlilik gösterir. Akdeniz kıyı şeridi yeterince yağış alan yarı tropikal bir iklime sahipken orta kısımda bol yağış alan kuzeyden güneye, Necef çölüne doğru yağışların giderek sıfıra yaklaştığı ve kışın soğuk geçen birkaç ayın dışında yılın büyük bölümünde gündüzlerin sıcak, gecelerin serin olduğu bir kara iklimi hâkimdir. Şeria vadisinde ise kış aylarında ılık bir havanın yaşandığı, buna karşılık yılın geri kalan kısmında ısının hayli yükseğe çıktığı daha sıcak bir kıta iklimi dikkati çeker. Bölgenin bu iklimi, daha ziyade yağış miktarına bağlı olarak değişik yörelerde bitki örtüsünü ve ekilebilir arazi kapasitesini belirlemektedir<br />
<br />
Filistin için “süt ve bal akan diyar” denilmiştir.</p>

<h3><span style="color:#16a085;"><strong>Filistin’e giden ve orada vefat eden sahâbîler</strong></span></h3>

<p><br />
Çeşitli sebeplerle Filistin’e giden ve orada vefat eden sahâbîlerden bazıları şunlardır:</p>

<p>Kâ‘b b. Umeyr el-Gıfârî, Zeyd b. Hârise, Ca‘fer b. Ebû Tâlib, Abdullah b. Revâha, Hâris b. Nu‘mân, Abdullah b. Sehl, Üsâme b. Zeyd, Dihye b. Halîfe el-Kelbî, İkrime b. Ebû Cehil, Ayyâş b. Ebû Rebîa, Amr b. Saîd b. Âs, Ebân b. Saîd b. Âs, Amr b. Tufeyl, Nuaym b. Abdullah, Fazl b. Abbas, Abdullah b. Tufeyl, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Muâz b. Cebel, Süheyl b. Amr, Şürahbîl b. Hasene, Ubâde b. Sâmit. Burada vefat eden tâbiîlerden bazıları da şunlardır: Ravh b. Zinbâ‘, İbn Âmir el-Yahsubî, Recâ b. Hayve el-Kindî, Hânî b. Mektûm, Cünâde b. Kebîr ed-Devsî.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><span style="color:#c0392b;"><b>Kudüs ne demektir?</b></span></h3>

<p>Şairin “Gökte yapılıp yere indirilen şehir” dediği dünyanın en eski şehirlerinden biri. Birçok peygamberin uğradığı mekân. Üç ilâhî dinde de önemli bir yere sahip olan ve kutsal sayılan şehir.</p>

<p>Kudüs şehri Moriya (Moriah, II. Tarihler, 3/1), Yebus (Hâkimler, 19/10), Sion, Dâvûd’un şehri (II. Samuel, 5/7, 9; I. Tarihler, 11/5, 7) ve Ariel (İşaya, 29/1) gibi isimlerle de anılır. Öte yandan buraya şehir, adalet yurdu (Yeremya, 31/23), inananlar şehri, barış şehri, doğruluk şehri (İşaya, 1/26), Allah’ın şehri (‘ir Elohim; Mezmur, 46/4), orduların rabbinin şehri (‘ir Yahveh şebâôt; Mezmur, 48/8), mukaddes şehir (‘ir haqqodeş; Nehemya, 11/18) gibi isimler de verilmiştir (<i>DB</i>, III/2, s. 1319;&nbsp;<i>EJd.</i>, IX, 1379). Şehrin Arapça’daki adı olan Kuds’ün bu son isimden geldiği belirtilmektedir.</p>

<p>Müslümanlar da şehre çeşitli isimler vermiş olup bunların başında “bereket, mübarek olmak” anlamına gelen Kuds yer almaktadır (<i>Lisânü’l-ʿArab</i>, “ḳds” md.).&nbsp;</p>

<p>Tarihi oldukça eski olan Kudüs şehrinin adının geçtiği bilinen en eski belge milâttan önce XIX ve XVIII. yüzyıllara ait Mısır metinleridir (<i>IDB</i>, II, 843;&nbsp;<i>EJd.</i>, IX, 1379). Milâttan önce XIV. yüzyıla ait Tell Amarna mektuplarında şehrin adı Urusalim, Geç Asur metinlerinde Urusilimmu veya Ursalimmu, İbrânîce Masoretik metinde Yruşlm, bazan da Yruşlym biçiminde yazılmakta ve Yerûşâlayim, Eski Ahid’in Ârâmîce metinlerinde Yerûşâlêm şeklinde telaffuz edilmektedir. Grekçe Hierosolyma adı şehrin kutsallığını (hieros = kutsal) yansıtmaktadır. Latince’ye Jerusalem ve Jerosolyma olarak geçmiştir. Kudüs şehrinin Batı dillerindeki adı da Jerusalem’dir.</p>

<h3><span style="color:#c0392b;"><b>Mescid-i Aksâ ne demektir?</b></span></h3>

<p>Müslümanların Kudüs’te bulunan ilk kıblesi, en kutsal sayılan üç mescidden biri.</p>

<p>Asıl adı Ârâmîce Beth makdeşa, İbrânîce Beth ha-Mikdaş ve Arapça Beytülmakdis olup “mukaddes ev” demektir; ilk kuruluşundan beri taşıdığı bu ad sonradan şehrin tamamını kapsamına almıştır (İA, VI, 953). Şehir için müslümanların benimsediği Kudüs adı da aynı kökten gelmekte ve aslında şehri değil mâbedi ifade etmektedir. Minhâcî mâbedin on yedi kadar adı olduğunu söyler (İtḥâfü’l-aḫiṣṣâ, I, 93 vd.).</p>

<p>İslâm âlimleri, Kur’ân-ı Kerîm’de el-Mescidü’l-aksâ adıyla anılan ve çevresinin mübarek kılındığı belirtilen yerin (el-İsrâ 17/1) Beytülmakdis olduğu konusunda ittifak halindedir (Nevevî, III, 327). Arapça aksâ “uzak” anlamındadır ve mâbedin Mekke’ye uzaklığından dolayı bu ad verilmiştir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XV, 5 vd.).</p>

<h3><span style="color:#e74c3c;"><b>Beytü’l-makdis ne demektir?</b></span></h3>

<p>Mâsivâdan arınmış, dünyevî alâkalardan tamamıyla kurtulmuş kalp demektir.&nbsp;</p>

<p>Üç ilâhî dinde de önemli bir yere sahip olan ve kutsal sayılan şehir.</p>

<p>Mekke'ye uzaklığından dolayı "uzak mescit" anlamında "el Mescidü'l Aksâ", kutsallığından dolayı da "mukaddes ev anlamında "Beyt'ul Makdis" denilmektedir.</p>

<h3><span style="color:#c0392b;"><b>Kubbetü’s-Sahra ne demektir?</b></span></h3>

<p>Kudüs haremindeki kutsal kaya üzerinde yer alan, Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân’ın yaptırdığı ortası kubbeli sekizgen yapı.</p>

<ul>
 <li><b>Kubbetü’s-Sahra, </b>İslâm mimarisinin bilinen ilk kubbeli eserlerindendir.</li>
</ul>

<p>Kubbetü’s-Sahra, Harem-i Şerif (Haram Alanı) üzerindeki platformun çevrelediği alanın üzerinde Kutsal Kaya’yı (Hacer-i Muallak) içine alacak şekilde inşa edilmiştir.</p>

<p>Hz. Muhammed(sas)’ in&nbsp; iraç’a yükseldiği yer ve bastığı kaya üzerine kurulan Kubbetü’s-Sahra, Sahratü’l-Muazzama ve Sahratü’l-Müşrife gibi isimlerle de anılmıştır</p>

<p><a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/kudus" rel="nofollow" target="_blank">Kudüs</a>’ün fethinden sonra Hz.&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/omer" rel="nofollow" target="_blank">Ömer</a>&nbsp;tarafından yaptırılan mescidin yerine inşa edildiği için -daha çok Batılılar tarafından- Ömer Camii olarak da tanınır. Binanın üzerinde bulunduğu kutsal kaya (sahre, hacerü’l-muallak) rivayete göre Hz.<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/musa--peygamber" rel="nofollow" target="_blank">&nbsp;Mûsâ</a>’nın kıblesidir (Taberî, XXVI, 183) ve Resûl-i Ekrem’in&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/kible" rel="nofollow" target="_blank">kıble</a>&nbsp;değişikliğiyle ilgili âyetler (el-Bakara 2/143-145, 149-150) gelinceye kadar namaz kılarken yöneldiği Kudüs’ten maksadın da o olduğu söylenir (<i>a.g.e.</i>, II, 4).&nbsp;</p>

<p>Sahre en geniş yeri 17,70 m., en dar yeri 13,50 m. olan ve altında yaklaşık 1,50 m. yüksekliğinde, yontularak düzeltilip genişletilmiş, 4,50 × 4,50 m. boyutlarında bir oyuk (mağara, mahzen) bulunan gayri muntazam yarım daire şeklinde bir kaya uzantısıdır.</p>

<p>Mağaraya, Kubbetü’s-sahra’nın güneydoğu pâyesinin yanındaki 1 m. çaplı bir oyuktan on bir basamaklı bir merdivenle inilir. Burada bulunan düz bir mermer blok üzerine işlenmiş mihrap, ilk olma özelliğiyle İslâm sanat tarihi açısından büyük bir önem taşımaktadır.</p>

<p>Kubbetü’s-sahra mescidden çok bir ziyaretgâh olarak planlanmıştır. İbn Asâkir orada görev yapmış bazı kimseler için “sahre imamı” tabirini kullanmaktadır (<i>Târîḫu Dımaşḳ</i>, XXXII, 181; XXXV, 337); bânisi Emevî Halifesi&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/abdulmelik-b-mervan" rel="nofollow" target="_blank">Abdülmelik b. Mervân</a>’ın da namaz kıldırdığı bilinmektedir (<i>a.g.e.</i>, LXX, 164). Mescidlerde olduğu gibi burada da birtakım ilmî faaliyetler devam etmiştir (<i>a.g.e.</i>, XXXI, 55).</p>

<p>Kubbetü’s-sahra’nın inşasına 66 (685-86) yılında Abdülmelik b. Mervân’ın görevlendirdiği Recâ b. Hayve ile Yezîd b. Sellâm tarafından başlanmış, inşaat 72’de (691) tamamlanmıştır.&nbsp;</p>

<p>Kubbetü’s-sahra, tarihi boyunca bölgeye hâkim olan hemen her hükümdardan büyük ilgi ve saygı görmüş, özenle tamir ettirilmiştir. Bilhassa&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/eyyubiler" rel="nofollow" target="_blank">Eyyûbî sultanları</a>&nbsp;kendi elleriyle sahrenin tozunu alır, mescidi süpürür ve gül suyu ile yıkarlardı. Bunlardan&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/el-melikul-aziz" rel="nofollow" target="_blank">el-Melikü’l-Azîz Osman</a>&nbsp;sahrenin etrafına ahşap bir korkuluk yaptırdı.&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/memlukler" rel="nofollow" target="_blank">Memlükler</a>’den&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/baybars-i" rel="nofollow" target="_blank">I. Baybars</a>&nbsp;1270’te yıkılan kısımları tamir ettirdi ve dış duvar mozaiklerini yeniledi. 1318’de&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/muhammed-b-kalavun" rel="nofollow" target="_blank">Muhammed b. Kalavun</a>&nbsp;kubbenin içini altın yaldız ve mozaiklerle yeniden dekore ettirip dışını da kurşunla kaplattı.&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/berkuk" rel="nofollow" target="_blank">Berkuk</a>&nbsp;güney kapıdan girince göze çarpan mahfeli yaptırdı;&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/cakmak-el-melikuz-zahir" rel="nofollow" target="_blank">el-Melikü’z-Zâhir Çakmak</a>&nbsp;yıldırım düşmesi sonucu yanan kubbesini onarttı.&nbsp;<a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/kayitbay" rel="nofollow" target="_blank">Kayıtbay</a>&nbsp;ise kapılarını üzerlerine kabartma motifler işlenmiş bakır levhalarla kaplattı. Osmanlılar zamanında Kanûnî Sultan Süleyman tarafından çok köklü biçimde tamir ettirilmiş ve harap olan dış mozaik kaplama çinilerle değiştirilerek pencerelere alçı revzenler yerleştirilmiştir. İmar faaliyeti III. Murad, I. Abdülhamid, II. Mahmud, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid tarafından da devam ettirilmiş, özellikle II. Abdülhamid büyük masraflarla zemine değerli İran halıları döşetmiş, ortaya görkemli bir kristal avize astırmış ve eskiyen çinileri yeniletmiştir.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c;"><strong>İsra ne demektir?</strong></span></h3>

<p>İsra: Kelime anlamı; <b>Sery</b>&nbsp;(geceleyin yürüme, gece yolculuğu yapma),Peygamber Efendimizin bir gece Mekke’deki Mescid-i Haram’dan çok uzaktaki Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi mucizesi.</p>

<h3><span style="color:#e74c3c;"><strong>Miraç ne demektir?</strong></span></h3>

<p>Sözlükte “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamındaki&nbsp;<b>urûc</b>&nbsp;kökünden türemiş bir ism-i âlet olan&nbsp;<b>mi‘râc</b>&nbsp;kelimesi “yukarı çıkma vasıtası, merdiven” demektir. Terim olarak Hz. Peygamber’in göğe yükselişini ve Allah katına çıkışını ifade eder. Olay, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya gidiş ve oradan da yükseklere çıkış şeklinde yorumlandığından kaynaklarda daha çok “isrâ ve mi‘rac” şeklinde geçerse de Türkçe’de mi‘rac kelimesiyle her ikisi de kastedilir. İslâmî kaynaklarda genellikle ele alındığı şekliyle mi‘rac hadisesi iki safhada meydana gelmiştir. Resûl-i Ekrem’in bir gece Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya yaptığı yolculuğa isrâ, oradan göklere yükselmesine mi‘rac denilmiştir. Literatürdeki bu ayırım her iki terimin naslarda zikredilmesinden ileri gelmektedir.&nbsp;<b>Sery</b>&nbsp;(geceleyin yürüme, gece yolculuğu yapma) kökünden türeyen&nbsp;<b>isrâ’</b>&nbsp;Kur’an’da mâzi sîgasıyla yer almış ve sûreye ad olmuştur. Buna göre Allah, kudretinin işaretlerini göstermek için kuluna (Hz. Peygamber) Mescid-i Harâm’dan çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksâ’ya geceleyin bir seyahat yaptırmıştır (el-İsrâ 17/1). Mi‘rac kelimesi Kur’an’da geçmemekle birlikte çoğul şekli olan meâric “yükselme dereceleri” mânasında Allah’a nisbet edilmiştir (el-Meâric 70/3). Ayrıca “merdiven” anlamında meâric bir âyette ve urûc kökünden türemiş fiiller çeşitli âyetlerde yer almaktadır (M. F. Abdülbâkī,&nbsp;<i>el-Muʿcem</i>, “ʿarc” md.).</p>

<h3><span style="color:#c0392b;"><b>Kufiyye ne demektir?</b></span></h3>

<p><a href="https://www.haberler.com/filistin/" rel="nofollow" title="Filistin Haberleri, Filistin Haberi, Filistin Haber"><strong>Filistin</strong></a>&nbsp;kültürünün bir parçası olan Türkiye'de Poşu olarak da bilinen "Kufiyye", El-Halil kentinde tek olma özelliği taşıyan El-Herbavi dokuma fabrikasında üretiliyor. Filistinlilerin İşgalci İsrail'e karşı direnişleriyle özdeşleşmiştir.</p>

<h3><span style="color:#c0392b;"><b>Hanzala kimdir?</b></span></h3>

<p>Ayakları çıplak, elbisesi yamalı ve sırtı hep dönük, on yaşındaki&nbsp;"<a href="https://www.diyanethaber.com.tr/haberleri/hanzala" target="_blank" title="Hanzala">Hanzala</a>" karakteri,&nbsp;<a href="https://www.diyanethaber.com.tr/haberleri/filistin" target="_blank" title="Filistin">Filistin</a>'in özgürlük mücadelesinin sembollerinden birisidir. Hanzala karikatürünün çizeri, Filistinli karikatürist Naci el-Ali'dir.</p>

<h3><span style="color:#c0392b;"><strong>Nekbe ne demektir?</strong></span></h3>

<p>Filistinliler, İsrail'in 14 Mayıs 1948'de tarihi Filistin topraklarını işgal etmesiyle zorunlu göçe ve katliamlara maruz kaldıkları o güne "Büyük Felaket" anlamına gelen "Nekbe" ismini veriyor.<br />
İşgalci İsrailliler için "bir devletin kuruluş" günü olan 15 Mayıs, Filistinliler için ise nüfuslarının yüzde 67'sine tekabül eden 957 bin kişinin vatanlarından zorla çıkarılması ve kültürel, sosyal dokunun yok edilmesiyle başlayan ve günümüze kadar devam eden felaketler silsilesinin başlangıcı anlamına geliyor.</p>

<p>Nekbe sürecindeki Filistinlilerin çoğu, zorla yerlerinden çıkarılarak işgal altındaki Batı Şeria, Gazze Şeridi ve komşu Arap ülkelerine tehcir edildi.</p>

<h3><strong><span style="color:#c0392b;">Siyonizm ne demektir?</span></strong></h3>

<p>Filistin’de bir yahudi devleti kurma amacıyla ortaya çıkan siyasî harekettir.</p>

<h3><span style="color:#c0392b;"><strong>Siyon ne anlama gelmektedir?</strong></span></h3>

<p>Siyon, Ahd-i Atîk’te Kral Dâvûd tarafından fethedilip krallığın merkezi yapılan Kudüs şehri için kullanılmış bir isimdir (II. Samuel, 5/7). Zamanla kapsamı bütün İsrail topraklarını ifade edecek şekilde genişlemiştir. Siyon kelimesine dayanan siyonizm ise yahudi halkının “tarihî yurtlarına dönüşü” mânasında Filistin’de yahudi devleti kurmayı hedefleyen siyasî hareketi belirtir.</p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Dini kavramlar, Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kudus-sozlugu</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Nov 2023 12:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/11/kudussozlugu.jpg" type="image/jpeg" length="47553"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kudüs’te barışın sağlanması dünyada barışın sağlanması anlamına gelmektedir]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/prof-dr-zekeriya-kursun-kuduste-barisin-saglanmasi-dunyada-barisin-saglanmasi-anlamina-gelmektedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/prof-dr-zekeriya-kursun-kuduste-barisin-saglanmasi-dunyada-barisin-saglanmasi-anlamina-gelmektedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kudüs, tarih boyunca Filistin coğrafyasının en önemli şehri olmuştur. Bu önem kendisine atfedilen semavi kutsallık ile şekillenmiştir. Günümüz semavi inançlarının her biri bu kutsallığı tasdik eder. Bu yönüyle belki de üzerine en fazla söz söylenen şehir olmuştur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tarihi insanlığın ve dinlerin tarihi kadar eski olan, her köşesinde peygamberlerden birer hatıra taşıyan ve Sezai Karakoç’un “Gökte yapılıp yere indirilen şehir” olarak tanımladığı kadim şehir Kudüs’ün tarihî seyrinden bahseder misiniz?&nbsp;</strong></p>

<p>Kudüs, tarih boyunca Filistin coğrafyasının en önemli şehri olmuştur. Bu önem kendisine atfedilen semavi kutsallık ile şekillenmiştir. Günümüz semavi inançlarının her biri bu kutsallığı tasdik eder. Bu yönüyle belki de üzerine en fazla söz söylenen şehir olmuştur. Kudüs, engebeli bir arazi üzerinde ve coğrafyanın savunma avantajı sağladığı bir yerde olması nedeniyle tarihin ilk devirlerinden itibaren toplumsal hayatın mekânı hâline geldi. Bölgede hayat olduğuna dair daha eski izler bulunsa da yazılı literatüre göre şehir olarak ortaya çıktığı devir, Yebusiler dönemine tarihlenir. Bu dönemde inşa edilen bir kale ile şehrin savunması sağlandı. Aynı zamanda inşa edilen mabetlerle birlikte kente bir kutsallık atfedildi. Bilindiği gibi Hz. Musa (a.s.) kavmi İsrailoğullarıyla birlikte Mısır’dan Kudüs’e doğru yola çıktı, kendisinden sonra bu yolculuğu Yuşa (a.s.) devam ettirdi ve Hz. Davud (a.s.) döneminde şehir ele geçirildi. Şehrin yıldızı ise Hz. Süleyman döneminde parladı. Büyük bir devletin yönetim merkezi ve kutsal mabedin mekânı hâline geldi. Hz. Süleyman döneminde oldukça büyüyen devlet sonraki dönemlerde zayıfladı ve bölündü. Babil kralı Nebukadnezzar güç de olsa şehri kontrolü altına aldı. Nebukadnezzar buraya ikinci gelişinde şehri yaktı ve yıktı, halkını sürgüne yolladı. Ardından Persler, Büyük İskender ve Mısır’ın hâkimiyetleri altına giren şehir MÖ 63 yılında Roma’ya teslim oldu.&nbsp;</p>

<p><strong>Allah (c.c.) Mescid-i Aksa ve çevresini mübarek kılmış (İsra, 17/1.) ve buradan mukaddes toprak (Maide, 5/21.) diye bahsetmiştir. Rabbimizin övgüsüne mazhar olmuş, bir tarafında Mescid-i Aksa, bir tarafında Ağlama Duvarı, bir tarafında da Kıyamet Kilisesi bulunan bu şehrin semavi dinler açısından önemi nedir ve onu özel kılan sebepler nelerdir?</strong></p>

<p>Bütün semavi inançların kutsal metinlerinde Kudüs ayrı bir önem arz etmektedir. Hz. Musa’nın ulaşmak için yollara düştüğü, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın hüküm sürdüğü, Hz. İsa’nın tebliğ görevini icra ettiği ve Hz. Muhammed’in miraca yükseldiği şehir aynı zamanda pek çok başka peygamberin daha şehri olmuştur. Bu yüzden Kudüs toprağının hemen her noktasında peygamberlere atfedilen makamlar bulunmaktadır. Şehrin bu özelliğini Osmanlı’nın son dönem Kudüs yöneticilerinden olan Ahmed Macit şöyle ifade etmektedir: “Mehd-i İsa ve cevelangâh-ı Musa, menâkıb-ı mühimme-i İslâmiye ile pirâyedâr…” olan Kudüs bütün dünyanın ilgisi içindedir. Bu ilginin ve kutsiyetin bizatihi mekânın mı olduğu yoksa bu mekânda ilahi hitabı tebliğ eden nebi ve peygamberlerin mi sağladığı bir tartışma konusudur. Musevi ve Hristiyanlar burayı dünya üzerindeki en kutsal şehir olarak kabul etmektedirler. İsrailoğulları, Hz. Musa ile birlikte buraya ulaşmak üzere Mısır’dan kaçarak yola çıkmışlar, Babil ve Romalılarca kentten sürgün edilmişlerdir. Hristiyanlar ise hacı olmak için her yıl kalabalık gruplar hâlinde Hz. İsa’nın mezarı olduğuna inandıkları Kamame Kilisesi’ni ve daha pek çok makamı ziyaret etmektedirler. Müslümanlar nazarında Kudüs, Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehirdir. Çünkü Hz. Peygamber’in miraç mekânıdır. Ayrıca Kur’an’da çevresinin kutsiyeti açıkça bildirilmiştir. Bunun dışında başta Hz. İbrahim, Hz. Davud ve Hz. Süleyman olmak üzere pek çok diğer peygamberin yaşadığı yer olması bakımından yine Müslümanların önemsediği bir şehirdir. Zira Müslüman inancına göre inanılması ve saygı gösterilmesi bakımından peygamberler arasında bir fark yoktur. Üç semavi dinin yeryüzünde kutsiyetinde ittifak ettikleri yegâne mekânın Kudüs olması bu şehre özel önem kazandırmaktadır. Tabii olarak üzerindeki rekabeti de artırmaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>Kudüs’e ecdadımızın da pek çok hizmet ettiğini görüyoruz. Özellikle Osmanlı dönemi başta olmak üzere Müslüman Türklerin kadim beldeye olan etkisi ve hizmetlerinden bahseder misiniz?</strong></p>

<p>Kudüs şehri, Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra çok önemli değişikliklere uğradı. İlk olarak Mescid-i Aksa’da bir cami inşa edildi ve devam eden süreçte İslami simgeler giderek arttı. Bunların en barizi Emeviler döneminde inşa edilen Kubbetü’s Sahra’dır. Bunların yanında pek çok mescit, medrese ve benzeri yapılar inşa edildi, şehir ilim taliplerinin uğrak mekânı hâline geldi. Türkler şehre ilk kez 1071 yılında Alparslan’ın komutanlarından Atsız’ın burayı Fatımilerden almasıyla hâkim oldu. Fatımiler ile Selçuklular arasında birkaç kez el değiştiren şehir, Haçlılarca ele geçirildi. Büyük komutan Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü tekrar bir İslam beldesi hâline getirmesinden 72 yıl sonra Türklerin yönetiminde olan Memlük Devleti şehrin kontrolünü eline aldı. Memlüklüler döneminde şehir barışın ve huzurun hüküm sürdüğü, ilim ve irfan taliplerinin akın ettiği bir yer hâline geldi. Bu devirde İslam geleneğindeki vakıf eseri inşa etme gayretleri hız kesmeden devam etti. 1517’de Osmanlı hakimiyetine girdikten sonra da İslam geleneğinin muntazaman sürdürüldüğü, hayır eserlerinin çoğaltıldığı ve halkın huzur içinde yaşadığı şehirlerin başında geldi. Sultan Süleyman devrinde şehrin güvenliğini sağlamak adına hâlâ ayakta duran surlar ayağa kaldırıldı ve hayati önem taşıyan içme suyu temini çalışmaları tamamlandı. Çeşitli vakıflar kurulmak yoluyla da halka, ziyaretçilere ve orda yaşamak isteyenlere hizmet sunma yarışı başladı. İbadethaneler onarıldı, medreseler arttırıldı, tekke ve dergâhlar yayıldı. Tüm bunlar vakıf kurumları eliyle yürütüldü. Kudüs, Osmanlı idaresine geçtiğinde sayısı yaklaşık 150 olan vakıflar hızla çoğaldı ve Osmanlı’nın son dönemlerinde sayıları 600’lere kadar ulaştı. Geleneksel bir mabet şehir olan Kudüs’te XIX. yy. sonlarında dünyanın gidişatına ayak uydurabilmek için çeşitli yenilikler getirildi ve teknolojiler kullanıldı. Belediye eliyle ulaşım ve şehir aydınlatması sağlandı. Güvenlik ihtiyaçları için farklı önlemler alındı.</p>

<p><strong>Tarih boyunca tartışmaların ve çatışmaların odağında olan Kudüs ne yazık ki bugün de dünya gündemini fazlasıyla meşgul edecek şekilde yine çatışmalarla karşımızda durmakta. İnsanlığın ortak mirası olarak niteleyebileceğimiz bu şehirde kanın ve gözyaşının dinmemesinin, huzurun tesis edilemeyişinin nedeni nedir?</strong></p>

<p>Daha önce söylediğimiz gibi, mabet şehri bütün dinlerin kutsal kabul etmesi tabii bir rekabeti doğurmaktadır. Bu rekabet adaleti sağlayan bir düzen içinde yürütüldüğünde şehirde hizmete ve farklı dinlerin ibadet ve merasimlerini huzur ve barış içinde yapmalarına vesile olur. Ancak düzenin adalet dairesinden uzaklaşması kavgayı beraberinde getirir. Burada asıl mesele; dünyanın genel olarak ilahi söylemden, kutsal kitaplardaki öğütlerden uzaklaşması ve Kudüs’ü de bir egemenlik meselesine indirgemesidir. Asırlar içinde rekabet, daha çok buradaki kutsal makamların paylaşılması üzerinde devam ederken I. Dünya Savaşı’ndan sonra bu durum bölge üzerinden maddi güç devşirmeye dönüşmüştür. Bu da tabii olarak çözümsüzlüğü beraberinde getirmiştir. Başka bir ifade ile Kudüs’ün eskiden daha ziyade ahirete hazırlanmanın ve hangi dinden olursa olsun zahitlerin, abitlerin mekânı olarak görülürken modern dönemde dünya imparatorluğunu gerçekleştirmenin alanı olarak görülmesi buradaki çatışmayı sürekli kılmıştır. Özellikle Evangelist Siyonizm ile Yahudi Siyonizmi’nin ideoloji örtüşmeleri ve Kudüs’ü kendi dünya krallıklarını kurma aracı olarak görmeleri bölge barışını, hatta dünya barışını ertelemektedir.</p>

<p><strong>Müslümanların ve dahi dünyanın meselesidir âdeta Filistin meselesi. Filistinlilerin kutlu direnişinden ve haklı davasından bahseder misiniz?</strong></p>

<p>Kudüs meselesi aslında insanlığın meselesidir, dünya barışının meselesidir. Her ne kadar son yüz yıldır âdeta Filistinlilere bırakılmış olsa da yaşanan tecrübeler göstermiştir ki bu lokal bir mesele değildir. Kudüs’te bir taşın yerinden oynatılması bütün dünyayı ama özellikle dünya egemenlerini harekete geçirmektedir. Buna rağmen birinci derecede tarihin eski devirlerinden beri burada yaşayan ve özellikle 1948’den itibaren toprakları işgal edilen, o tarihte 700 bin insanı mülteci duruma düşen ve en temel insani hakları olan hayat hakları tehdit edilen Filistinliler mücadelenin ön saflarında yer almışlardır. Aslında bu mücadele Osmanlı Devleti’nin son çeyreğinde başlamış ancak özellikle 1917’de İngilizlerin kendi savaş açıklarını kapatan Siyonistlere verdikleri ahlaksız taahhütten sonra (Bolfour Deklarasyonu) şiddetlenmiştir. Maalesef İngiliz manda dönemi de adım adım şehri Siyonist emellere hazırlamıştır. Nitekim bugüne uzanan çatışmalar, çekişmeler ve haksız uygulamalar İngilizlerin Filistin’i tahliye ettikleri gün başlamıştır. I. ve II. Dünya Savaşı sonrası bölgede meydana gelen yapılanmalar, yeni devletler ve sınırlar içinde herkes kendi derdi ile uğraşırken Filistin ve Kudüs meselesi âdeta unutulmuş veya unutturulmuştur. Özellikle büyük olumsuzluklara rağmen Kudüs’ü terk etmeyen ve orada tarihî mirası korumaya çalışan Makdisiler bu mücadelenin bayraktarı olmuşlardır.</p>

<p><strong>Peygamberimizin (s.a.s.) ziyaret edilmesi konusunda teşvik ettiği Mescid-i Aksa için biz Müslümanlara düşen vazifeler nelerdir?</strong></p>

<p>Birinci görev kuşkusuz Kudüs bilincinin geliştirilmesidir. Bu konuda herkes farklı cevaplar bulabilir ama bir akademisyen olarak benim öncelikli cevabım; meselenin hamasetten bilgi düzeyine çıkarılmasıdır. Kudüs o kadar konuşuldu ki ülkemizde Kaf Dağı’nın arkasında veya semada bir kent hâline getirildi. Oysa bizim her düzeye hitap eden daha çok eser ve akademik çalışmalar yaparak Kudüs’ü ülkemize ve dünyaya tanıtma gibi bir görevimiz var. Üstelik Filistin tarihinin ve özellikle mülkiyet meselelerinin belgeleri Türkiye’de mahfuzdur. Buna rağmen Türkiye’deki akademik ve popüler üretim henüz arzu edilen düzeyde değildir. Diğer taraftan mesele çoğunlukla Arap-İsrail meselesine indirgendiği için dünya Müslümanlarının da ilgisi dışında kalmıştır. Mesela, Orta Asya Müslümanları veya Güneydoğu Asya Müslümanları için bu mesele ne ifade etmektedir? Bu konuda bu coğrafyalara dönük şuurlandırma çalışmalarının yine bizim tarafımızdan yapılması gerekmektedir. Hadis-i şerifte geçtiği gibi Kudüs’ü ziyaret etmek, bu maksatla organizasyonlar yapmak da kuşkusuz yapılması gerekenler listesinde olmalıdır. Ancak bunu sadece turistik bir zeminde değerlendirmek, beraberinde yeni yanlışları da getirecektir. Türkiye’deki STK’ların bazıları özellikle Kudüs ve Filistin için gayret sarf etmekte, hatta Makdisilerin hayatını kolaylaştıracak pek çok faaliyetler yapmaktadır. Ziyaretler de buna dâhildir. Bunlar faydalı ve devam ettirilmesi gereken işlerdendir. Ancak benim gayretlerin birleştirilmesi ve orada yaşayanların motivasyonunun artırılması, dirençlerinin güçlü tutulması için başka bir önerim daha var; her Müslüman ülkede, Osmanlı devrinde olduğu gibi sürekli akarı/geliri olan Kudüs Vakıfları kurulmalıdır. Bu vakıflar, Kudüs’ün ve Filistin’in farklı ihtiyaçlarına, eğitim, sağlık, mabetlerin imar ve inşası, yeni nesillerin orada kalmasını sağlayacak iş imkânları için seferber edilmelidir. Zannımca hadis-i şerifteki hikmet ve tavsiye bu şekilde hayata geçirilebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>İnsanlığın/Müslümanların kurtuluşu özgür bir Kudüs’ten geçer desek abartmış olmayız diye düşünüyorum. Ümmetin tamamının sorumluluğunda olan Filistin ve Kudüs davası konusunda maalesef iyi bir imtihan veremiyoruz. Haklı davamızı dünyaya nasıl anlatmalıyız, insanların zihninde buna dair nasıl etkiler bırakmalıyız, bunun yolları nelerdir?</strong></p>

<p>Evet, Kudüs’te barışın sağlanması aynı zamanda dünyada barışın sağlanması anlamına gelmektedir. Maalesef Hristiyan Batı ve muhatapları Siyonist Museviler, bu konuda birbirlerini alternatif görmelerinden dolayı meseleye bütüncül bakamamaktadırlar. Aslında “Filistin Meselesi” de büyük ölçüde Batı Hristiyanlığı ile Yahudilerin karşı karşıya gelmesi ve Batı’da başlayan antisemitizm ile doğmuştur. Yani gerçekte bu sorunda Müslümanların özne olarak hiçbir payı yoktur. Antisemitizm taraftarları -dünyevi gerekçeleri de kullanarak- Yahudileri kendi coğrafyalarından uzaklaştırarak sorunu Müslüman coğrafyasına transfer etmişlerdir. Sorunu kendisinden uzak tutmak isteyen Batı bu yüzden Siyonistler ile iş birliği içindedir. Ama gerçekte birbirlerini reddetmektedirler. Zira Yahudilerin Hristiyanlığı reddetmeleri, Hristiyanların da Yahudileri kendi peygamberlerine kastedenler olarak görmelerinden dolayı birbirlerine muhaliftirler. İslamiyet ise hem Musevilik ve hem de İseviliği -tahrif edilmemiş şekliyle- hak din kabul etmektedir. Adil çözümün ancak her iki dine de eşit mesafede duran ve inkâr etmeyen Müslümanların eliyle gerçekleşmesi mümkündür. Bu yüzden Müslüman dünyasına büyük görevler düşmektedir. Ancak öncelikle kendi aralarındaki sorunları asgariye indirmeden, mezhep, meşrep kavgalarını sonlandırmadan büyük davaya hakkıyla hizmet etme imkanları yoktur. Dünyada BM’den sonra en büyük ikinci organizasyon İslam İşbirliği Teşkilatı’dır (İİT). Bu teşkilat da Kudüs meselesi için kurulmuştur. Ama maalesef gündemine en az giren konu da Kudüs’tür. Müslümanlar, Kudüs meselesinde bireysel sorumluluklarını yerine getirse bile kurumsal sorumlulukları hayata geçirmeden çözüm üretilmesi mümkün değildir. Bu yüzden özellikle İİT’yi harekete geçirecek ve gerçek misyonuna döndürecek baskı guruplarının oluşması gerekmektedir. Bu manada, Müslüman ülkelerin din işleri teşkilatlarının yapabilecekleri çok şey vardır. Türkiye, Kudüs’ün bu kurumların gündeminde olması için çalışır onlar da İİT’ye baskı kurarlarsa barışa ve Kudüs meselesinin çözümüne giden yol açılacaktır.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, kimdir?</strong></p>

<p>Marmara Üniversitesinde otuz yıldan fazla öğretim üyeliği, çeşitli kademelerde yöneticilik ve kurul üyeliği görevlerinde bulunan Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Osmanlı dönemi Arap coğrafyası, Ortadoğu’nun yakın dönem siyasi tarihi, Türk-Arap ilişkileri ve Kuzey Afrika üzerine Arap ve Avrupa ülkelerinin arşivlerinde araştırmalar ve gözlemler yapmış olup bu konulardaki çalışmalarına devam etmektedir. Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri (İrfan Yayınevi, 1992.), Necid ve Ahsa’da Osmanlı Hâkimiyeti: Vehhabi Hareketi ve Suud Devleti’nin Ortaya Çıkışı (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1998.), Basra Körfezi’nde Osmanlı – İngiliz Çekişmesi: Katar’da Osmanlılar 1871-1916 (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2004.) gibi kitaplara imza atmıştır. Ayrıca İngilizce ve Arapça kitapları ve birçok ortak çalışması bulunmaktadır. Yeditepe Üniversitesinde lisans ve lisansüstü dersler vermektedir. Marmara Üniversitesi ve Yeditepe Üniversitesinde pek çok master ve doktora tezlerine danışmanlık yaptı. Birçok bilimsel projede yer alan yazarın bilimsel ve popüler dergilerde makale ve yazıları yayımlandı. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Komisyonu üyeliği ve Türk Tarih Kurumu muhabir üyeliklerinde bulundu. Hâlen kurucusu olduğu Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği’nin (ORDAF) başkanlığını ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde dekanlık görevini yürütmektedir.</p>

<p style="text-align: right;">Söyleşi</p>

<p style="text-align: right;">Prof. Dr. Zekeriya Kurşun</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/prof-dr-zekeriya-kursun-kuduste-barisin-saglanmasi-dunyada-barisin-saglanmasi-anlamina-gelmektedir</guid>
      <pubDate>Wed, 01 Nov 2023 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/10/kuduste-barisin-saglanmasi-dunyada-barisin-saglanmasina-anlamina-gelmektedir.jpg" type="image/jpeg" length="72549"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Modern Silahlara Karşı Sapanla Atılan Taşlar]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/modern-silahlara-karsi-sapanla-atilan-taslar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/modern-silahlara-karsi-sapanla-atilan-taslar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Elbise vesaireden tozu gidermek için silkelemek manasına gelen Arapça “nefeda” fiilinden türetilmiş olan “intifada” daha sonra Filistin halkının sömürgeci İsrail’e karşı direnişinin ismi olmuştur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Elbise vesaireden tozu gidermek için silkelemek manasına gelen Arapça “nefeda” fiilinden türetilmiş olan “intifada” daha sonra Filistin halkının sömürgeci İsrail’e karşı direnişinin ismi olmuştur.&nbsp;</p>

<p>I. Dünya Savaşı’nın ardından İngilizler, 1920’de kurdukları manda yönetimiyle Filistin’de başarılı olamadıklarını, bu toprakların geleceği yönünde önerdikleri planların sonuç vermediğini ve Yahudi terörünün artık kendilerini de hedef almaya başladığını görmeleri üzerine konuyu Birleşmiş Milletlere götürdü (Şubat 1947). Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 2 Nisan 1947’de Filistin için hükümetsiz olmalarına rağmen Yahudilere de söz hakkı tanınan özel bir oturum yapıldı. Ardından 15 Mayıs 1947 tarihinde 106 sayılı kararla Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi kuruldu. Bu komite bir rapor hazırladı. Hazırlanan rapor 29 Kasım 1947’de genel kurulda on üçe karşı otuz üç oyla kabul edildi ve böylece meşhur “Taksim Kararı” alınmış oldu. Filistin’in Gelecekteki Yönetimi adını taşıyan 181 (II) sayılı bu karar, tavsiye niteliği taşımakla birlikte müstakbel İsrail Devleti için meşruiyet zemini oluşturmuş ve bu sebeple İngiliz manda idaresi döneminde kurulan ve bir kamu kurumu olarak Yahudileri temsil eden Siyonist örgüt Yahudi Ajansı tarafından desteklenirken Arap ülkelerince reddedilmiştir. Kararın çıkmasından sonra İngiltere 15 Mayıs 1948’de manda yönetimine son vereceğini açıkladı (1 Ocak 1948). Bunun üzerine Siyonist terör örgütleri (Irgun, Stern) kararda Yahudilere ayrılan toprakları ve mümkün olduğu kadar daha fazlasını belirlenen gün gelmeden ele geçirmek için harekete geçtiler ve özellikle Nisan 1948’de iyice şiddetlenen çatışmalarda Arap halkını yok etmeye yöneldiler. Deir Yassin katliamında (9 Nisan 1948) çoğu kadın ve çocuk 254 kişi öldürüldü. 14 Mayıs’a kadar Siyonistler Taberiye, Safed, Samakh, Hayfa ve Yafa’ya hâkim oldular. İngiltere’nin Filistin’den çekilmesinden birkaç saat önce Tel Aviv’de toplanan Yahudi Millî Konseyi (Vaad Leumi) yayımladığı deklarasyonla İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. (Davut Dursun, DİA, c.23, s.184.)</p>

<p>İsrail, kuruluşunun ardından devlet olarak devamını hep işgallerle sürdürmeye başladı. Bu işgallere Ürdün, Lübnan, Mısır gibi Arap ülkeleri karşı çıkmış olsalar da hatta savaşsalar da İsrail hep kazanan ve toprağını genişleten taraf olmuştur. Bu savaşların durdurulması için Birleşmiş Milletler nezdinde ve başka devletlerin de katılımıyla çeşitli barış görüşmeleri olmuş ancak bütün girişimler sonuçsuz kalmıştır. En sonunda Reagan Planı ve Fas Planı diye bildiğimiz planlarla, Araplarla ABD arasında yeni bir diyalog başlatılmıştır. Tabii bu diyalogda da Filistin konusunda somut bir netice alınamamıştı; bunun en önemli sebebi ise İsrail’in uzlaşmaz tutumu idi. İsrail’in 16-17 Eylül 1982 gecesi Beyrut’un güneyindeki Sabra ve Şatilla Filistin mülteci kamplarında giriştiği katliam Ortadoğu’yu yeniden gerginlik ortamına sürükledi. Ayrıca Lübnan’da kalan Filistinli gerillalar Mayıs 1983’te Bekaa Vadisi’nde Arafat’a karşı ayaklandılar. Tunus’ta bulunan Arafat örgüt içindeki bölünmeleri önleyemedi. Suriye ve Libya’nın da kışkırtmalarıyla örgüt içinde Arafat’a karşı Ebu Musa liderliğinde yeni bir grup ortaya çıktı. Bu arada Suriye’nin Arafat’a karşı cephe alması Ürdün’ün ona yaklaşmasına sebep oldu. Ürdün Kralı Hüseyin ile Arafat arasında 11 Şubat 1985’te bir antlaşma imzalandı. Buna göre toprağa karşılık barış ilkesi tatbik edilecekti; yani Batı Şeria ve Gazze’de bir Filistin varlığının kabul edilmesi karşılığında İsrail ile barış imzalanacaktı. Filistin varlığı ile Ürdün arasında da bir konfederal ilişki kurulacaktı; ancak beliren görüş ayrılıkları yüzünden Kral Hüseyin antlaşmayı 19 Şubat 1986’da feshetti. Fakat daha sonra 1 Ağustos 1988’de aldığı bir kararla Batı Şeria ve Gazze’de bağımsız bir Filistin devletinin kuruluşuna doğru ilk adımı attı. Batı Şeria ile bütün idari ve hukuki bağların koparıldığı bu karara göre 1.300.000 nüfusu bulunan bölge halkının yegâne temsilcisinin Filistin Kurtuluş Örgütü olduğu, Batı Şeria halkının bundan böyle Ürdün pasaportu taşımayacağı ve parlamentoda temsil edilmeyeceği açıklanıyordu. Arafat, Ürdün’ün bu kararından sonra Filistin meselesini milletlerarası bir konferansta çözmek için diplomatik faaliyetlere girişti. Bir taraftan da Batı Şeria ve Gazze’de Aralık 1987’den itibaren İsrail askerlerine karşı silah olarak yalnız taşın kullanıldığı bir mücadele (İntifada) başlattı. Fakat Birleşmiş Milletlerin 242 sayılı kararı gereğince İsrail’in varlığını tanımaya ve “terörden vazgeçtiğini açıklamaya yanaşmaması” yüzünden ABD ve İsrail Filistin Kurtuluş Örgütü’nü muhatap kabul etmemekte direndiler. Bunun üzerine milletlerarası bir konferans toplama girişimi başarısız kalan Arafat, ABD’nin örgütü tanımasını sağlamak için yeni bir yola başvurdu ve Filistin Millî Konseyi 15 Kasım 1988’de Cezayir’de yaptığı toplantıda sürgünde bağımsız Filistin Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. Yeni devleti kırk kadar ülkenin hemen tanımasına rağmen ABD tanımadı. Bu durum karşısında Arafat, 14 Aralık 1988’de 242 sayılı kararı kabul ettiğini, İsrail’in varlığını tanıdığını ve terörizmden tamamen vazgeçtiğini açıkladı; ardından da ABD ile Filistin Kurtuluş Örgütü arasında Tunus’ta görüşmeler başladı (16 Aralık 1988); ancak ABD bağımsız Filistin Devleti’ni tanıdığını yine açıklamadı. Bunun üzerine el-Fetih örgütü de köklü bir politika değişikliğine gitti ve Ağustos 1989’da Tunus’ta yaptığı beşinci kongresinde daha önce kabul edilen İsrail’in ortadan kaldırılması kararından vazgeçildiğini ve Arafat’ın politikasının desteklendiğini açıkladı. Böylece İsrail’in bağımsız Filistin kavramını reddetmesi yüzünden mesele çözüme kavuşturulamadıysa da Filistin sorunu yeni bir döneme girmiş oldu. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 6 Aralık 1989’da 44/42 sayılı kararı aldı. Bu kararda, Filistin halkının kendi geleceğini belirleme dâhil meşru haklarına dayalı olarak Birleşmiş Milletlerin himayesinde ve ilgili tarafların katılımıyla milletlerarası bir barış konferansının toplanması çağrısı yapılıyordu. Konferans tartışmalarının devam ettiği bir sırada Irak’ın 2 Ağustos 1990 günü Kuveyt’i işgal etmesi Ortadoğu’daki bütün dengeleri değiştirdi. ABD’nin öncülüğünde bir milletlerarası güç 17 Ocak-28 Şubat 1991 tarihleri arasında Irak’ın Kuveyt’teki işgaline son verdi. Bu sırada Sovyetler Birliği’nin dağılması ABD’yi Ortadoğu’da tek güç hâline getirdi. Bölgede istikrarın gerekliliğine inanan Amerika, Filistin meselesini çözmek için taraflara karşı baskılarını arttırdı. Yoğun diplomatik çabalar sonunda 30 Ekim 1991 günü konferans Madrid’de toplanabildi. Ancak Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Ürdün delegasyonu ile birlikte katıldığı konferans İsrail’in uyuşmaz tutumu yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Konferansın dağılmasından sonra Filistin topraklarında İsrail’e karşı devam eden intifada hareketi daha da şiddetlendi. İsrail’in bu harekete karşı aldığı sert tedbirler bütün dünyanın tepkisine sebep oldu. Bu sırada ortaya çıkan radikal İslami hareket İsrail işgali altındaki topraklarda hızla gelişti. Bu gelişmeler İsrail’i yeni bir barış arayışına sevk etti ve “barış için toprak” sloganıyla seçim kampanyasını sürdüren İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle birlikte Filistin meselesinde de yeni bir süreç başlamış oldu. İsrail hükümetiyle Filistin Kurtuluş Örgütü, ABD’nin de onayını aldıktan sonra barış için doğrudan görüşmelere başladılar. İsrail, Gazze ve Eriha’dan askerini çekeceğini açıkladı. Yasir Arafat, örgüt içindeki bazı grupların sert tepkilerine rağmen çoğunluğun desteğini alarak 9 Eylül 1993’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nün İsrail’i tanıdığını bildiren belgeyi Başbakan İzak Rabin de 10 Eylül 1993 günü İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Filistin halkının yegâne yasal temsilcisi kabul ettiğini bildiren belgeyi imzaladı; bundan sonra da taraflar 13 Eylül 1993 tarihinde Washington’da bir barış antlaşması imzaladılar. Bu antlaşmaya göre İsrail, askerlerinin tamamını dört ay içinde Gazze ve Eriha’dan çekecek, beş yıl olarak öngörülen geçiş dönemi boyunca bu topraklarda yönetimi üstlenmek üzere Filistin Millî Otoritesi adıyla bir teşkilat kurulacak ve en geç geçiş döneminin üçüncü yılı sonunda Batı Şeria’nın tamamı ve Kudüs’ün geleceğiyle Filistinlilerin hakları çerçevesindeki diğer konular “kalıcı statü” şeklinde ele alınıp görüşmeler yoluyla halledildikten sonra ayrıca antlaşmaya dâhil edilecekti. Öngörülen bu planın bir aşaması olarak 4 Mayıs 1994’te “Kahire Antlaşması” da denilen “Gazze-Eriha Antlaşması” imzalandı. Bu antlaşma geçiş dönemi düzenlemelerini şu dört ana esas çerçevesinde maddeleştirmiştir: a) Güvenlik uygulamaları ve İsrail yönetimiyle askerî güçlerinin çekilmesi;&nbsp;b) Sivil idarenin tam olarak transferi; c) Hukuki meseleler (özellikle seçimle oluşturulacak meclisin yapısı, milletvekili sayısı, yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi); d) İktisadi ilişkiler ve gelişme yolunda kurumlaşmanın bir çerçeveye oturtulması. (Lütfullah Karaman, DİA, c.13, s.89.) Büyük ayaklanma öncesi son şans olarak görünen bu görüşmelerin ardından “Aksa İntifadası” adıyla bilinen İkinci İntifada başladı. Bu intifada, 28 Eylül 2000’de muhalefet partisi Likud’un lideri Ariel Şaron’un, yanındaki bir grup fanatikle birlikte Kudüs’teki Mescid-i Aksa Camii’ne yaptığı provokatif ziyarete tepkilerle başladı. İkinci İntifada’nın halka mal olan kitlesel karakteri, önceden bir planlama olmaksızın sıradan Müslümanlar tarafından başlatılmış olmasıdır. Filistinlilerin Aksa Camii avlusunda gördükleri Şaron’a ayakkabı fırlatmaları üzerine çıkan olaylar hızla diğer Filistin kentlerine yayılarak sonradan Aksa İntifadası, Kudüs İntifadası, Kan ve Kızgınlık İntifadası yahut İkinci Büyük Filistin İntifadası gibi farklı isimlerle nitelendirildi.</p>

<p>2000 yılının Eylül ayı sonunda patlak veren Aksa İntifadası’nın arkasında toplumsal, ekonomik, siyasi pek çok etken vardı. Büyük umutlarla pazarlanan 1993 yılındaki Oslo sürecinden itibaren Filistin halkı, barış süreci ile birlikte sağlanacağını düşündüğü hiçbir kazanımı elde edememişti ve herkeste büyük bir hayal kırıklığı hâkimdi. Filistinliler ne tam bağımsızlık ne de ekonomik anlamda bir kazanım elde edebilmişti, aksine topraklarındaki yerleşimci işgali ve terörü artarak devam ediyordu. İsrail’in bu saldırgan siyaseti hız kesmeden sürerken bir yandan da dünya kamuoyuna İsrail için barışçı bir aktör imajı pompalanıyordu. Hâsılı gelişen bu ortamda imajı giderek iyileşen işgal devleti İsrail’in eli Kudüs konusunda da güçleniyordu. Dönemin muhalefet lideri Ariel Şaron, yanına aldığı fanatik bir grupla Aksa Camii’ne girecek kadar öz güvene sahipti. Bütün bu yaşananlar Filistin halkının patlamasına sebep olacak bir gerilimi biriktiriyordu; yani barış sürecine olan umudun kaybolması, İsrail saldırganlığının Aksa Camii’ni hedef alacak boyutlara ulaşması, İkinci İntifada’yı tetikleyen iki önemli dinamik olarak öne çıkıyordu.</p>

<p>Fetih Hareketi de dâhil olmak üzere bütün Filistin güçleri İkinci İntifada’ya katıldı. İsrail işgal güçleri/ordu özel birlikleri (Israeli Defense Forces/IDF) İkinci İntifada’yı bastırmak için bireysel ve kolektif şiddet yöntemleri uyguladı. Bunlar arasında Batı Şeria ve Gazze’yi kuşatmak, iki toprak parçasını tamamıyla birbirinden koparmak ve Filistin şehirlerini kapalı askerî bölge ilan etmek bulunuyordu. İsrail askerleri, oluşturulan çok sayıda kontrol noktasında Filistinlileri aşağılamak, evlerine, iş yerlerine yahut okullarına gitmek isteyen sivilleri kontrol noktalarında tutarak işlerini sekteye uğratmakla görevlendirildi. Filistinlilere yurt dışına seyahat eden yabancılarmış gibi muamele edildi ve uzun kuyruklarda saatlerce bekletilerek işlerine, okullarına, evlerine gitmeleri geciktirildi yahut engellendi. Dahası, Filistin’deki Yeşil Hat boyunca “Apertheid/Ayrım Duvarı” inşa edildi. İsrail’in terörist(!) saldırıları engelleme bahanesiyle inşa ettiği duvar, ileri sürülen bu bahanenin ötesinde Filistinlilerin yaşadığı bölgeleri açık bir hapishaneye dönüştürdü. Ayrım Duvarı, Filistinlilerin Batı Şeria ve Kudüs boyunca gerçekleştirdiği bütün ekonomik faaliyetlere zarar vermekle kalmadı, Filistinlilerin kendi arazilerine ve kaynaklara ulaşmasını da engelledi. Arazilerinin bir bölümü duvar inşaatı nedeniyle işgal edilen Filistinli çiftçiler, duvarın öbür yanında kalan arazilerine gidemedikleri yahut sınırlı biçimde gidebildikleri için zirai faaliyetleri azaldı ve ağır ekonomik kayıplar yaşadı.</p>

<p>Filistin iş dünyasında ve girişimlerinde görülen ağır kayıpların temel nedeni, Doğu Kudüs’ün Batı Şeria ve Gazze’ye kapatılmasıdır; çünkü Doğu Kudüs pazarı bu tarz ticarethanelerin iş yaptığı daha büyük bir pazarın mühim ve başlıca parçasıdır. Her yıl için milyonlarca dolarlık zararın söz konusu olduğu tahmin edilmektedir ki bu kayıplar Filistinli üreticiler için kolayca telafi edilemeyecek büyük meblağlardır.</p>

<p>İsrail işgal güçleri, intifada sürecinde Yahudi yerleşimleriyle kontrol noktaları arasında oluşturdukları tampon bölgeler için on binlerce dönümlük Filistin arazisini zapt etti. İntifada öncesi dönemle kıyaslandığında, bu süreçte Batı Şeria ve Gazze’de Filistinlilerin ortalama geliri 2002 yılının sonunda yarı yarıya düştü. İntifada öncesi döneme kıyasla yatırım ve ticaret hacminin oldukça düşük olduğu Batı Şeria’da işsizlik oranı yüzde 31’i buldu. Bu rakam intifada öncesinde yüzde 12 idi. İşsizliğin tetiklediği bir sonuç olarak da tüm nüfusun yoksulluk oranı yüzde 60’a yükseldi. Bu dönemde sosyal hayatta, temel eğitimde, yükseköğretimde, konut ve sosyal yardımlaşma alanlarında olumsuz sonuçlar görüldü ve bazı sektörlerde devasa kayıplar yaşandı. Batı Şeria ve Gazze’de İsrail kuşatması nedeniyle öğrenciler okula devam edemediğinden özellikle yükseköğretimde aksamalar oldu; resmî görevlilerin bakanlık ve hükümet kurumlarındaki işlerine erişimlerinin engellenmesi ciddi sorunlara yol açtı. Evlere yapılan baskınlar ve insanlara rastgele ateş açma, İkinci İntifada sürecinde İsrail’in sıklıkla başvurduğu uygulamalardı. (Hareuveni, E (2012). “Arrested Development: &nbsp;The Long Term Impect of Israel’s Separation Barrier in the West Bank”, s. 55-60.) Ayrıca işgal devleti tarafından Filistin şehirlerinde uygulanan sokağa çıkma yasağı ve Filistinlilerle İsrailliler arasında yaşanan çatışmaların yoğunlaşması ve şiddetlenmesi, Filistinlileri sosyal hayatın tüm alanlarından mahrum ediyordu. Özellikle Batı Şeria, İkinci İntifada’nın toplumsal etkilerinin en fazla yaşandığı şehir olarak öne çıkmaktaydı.</p>

<p>Bu süreçte çoğu şehirde Aksa Tugayları, Fetih, Hamas, İslami Cihad ve diğer grupların kurulmasına ve bu gruplara artan desteğe tanık olundu. Liderler, vatandaşlar, gruplar ve partiler tarafından oluşturulan Filistin mutabakatına göre; barışçıl çözüm Filistinlilerin ulusal arzularına ulaşmasını sağlayacak silahlı bir güçle birleştirilmeliydi. Bu bağlamda işgal altındaki Filistin’de, Siyonist kolonyal yerleşimci varlığı karşısında Filistinli kimliğinin ve kutsal Filistin topraklarının korunması adına silahlı cihat yükselişe geçti. (İslam Asalya, Aksa İntifadası, İnsamer, Ekim 2019.)</p>

<p>İsrail’in uzlaşmaya yanaşmayan, kavgacı tutumu yeni bir intifadaya sebep olabilir. Umarız yeni bir intifada olmadan taraflar anlaşır ve Müslüman kanının akması durdurulur ve gözyaşının dinmesi sağlanır.</p>

<p style="text-align: right;">Doç. Dr. Raşit GÜNDOĞDU</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/modern-silahlara-karsi-sapanla-atilan-taslar</guid>
      <pubDate>Tue, 31 Oct 2023 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/10/modern-silahlara-karsi-sapanla-atilan-taslar.jpg" type="image/jpeg" length="84865"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kudüs'te bize düşen]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-bize-dusen</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-bize-dusen" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kudüs, Hz. İbrahim ve ondan sonra gelen birçok peygamberin yaşadığı, Yüce Allah’ın pek çok vahyine ve Hz. Peygamber’in miraç mucizesine şahitlik ettiği, bir süre Müslümanlar tarafından kıble kabul edilmiş olan bir şehirdir. Ancak şehrin kutsallığını zedeleyen bu olaylar sadece Müslümanların değil tüm dünyanın vicdanını yaralıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah tarafından; mübarek (İsra, 17/1.), kutsal (Maide, 5/21.) ve seçkin/iyi/güzel/güvenilir bir yer (Yunus 10/93.) kılındığı haber verilen Mescid-i Aksa ve çevresinde üzücü olaylar cereyan ediyor. Kudüs, Hz. İbrahim ve ondan sonra gelen birçok peygamberin yaşadığı, Yüce Allah’ın pek çok vahyine ve Hz. Peygamber’in miraç mucizesine şahitlik ettiği, bir süre Müslümanlar tarafından kıble kabul edilmiş olan bir şehirdir. Ancak şehrin kutsallığını zedeleyen bu olaylar sadece Müslümanların değil tüm dünyanın vicdanını yaralıyor.</p>

<p>Bir bölgenin mübarek, kutsal ve seçkin kılınması, insanlara, orada merhamet, adalet, barış gibi erdemleri yaşatma görevini yükler. Çünkü dünyayı güzelleştirme sorumluluğunu üstlenmiş olan insandır. (Hud, 11/61.) Kutsal topraklarda zulüm, kan ve gözyaşına son vererek bu kutsallığı, bereket ve güzelliği yaşatması gereken de yine insandır.</p>

<p>Önemi, anlamı ve mazlumlar için sembolik değeri asla yadsınamaz ama Mescid-i Aksa, Kudüs ve Gazze için atılmadık slogan, söylenmedik söz neredeyse kalmamıştır. Gelinen süreçte bize düşenin ne olduğuna dair esaslı okumalar yapmak, meselenin çözümünde daha genel bir bakış açısı geliştirmek mecburiyeti hasıl olmuştur. Çünkü Kudüs sorunu Müslümanların ve insanlığın esaslı problemlerine işaret eden bir gösterge gibidir.</p>

<p>Bize düşenin ne olduğunu sorgulamak bir şuur ve duyarlılık hâlini gerekli kılar. Bize düşen; her şeyden önce bu şuur ve duyarlılığı kaybetmemek, farkındalıklarımızı yitirmemektir. Mescid-i Aksa’ya dair bilincimizi yıkmadan, Hz. Ömer döneminde başlayıp tarih boyunca Emevi, Abbasi ve Osmanlı dönemlerinde bugünkü şeklini alan sur içindeki binalarımızı yıkamayacaklardır. Şuur kaybedilmezse şehir asla kaybedilmeyecektir.</p>

<p>Hz. Âdem’le başlayan peygamberlik zincirinin son halkası Hz. Peygamber (s.a.s.) olmuştur. Hz. İbrahim de Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. İshak, Hz. Yahya ve Hz. İsa da birer İslam peygamberidirler. (Ali İmran, 3/19.) Kudüs’ün tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Allah Resulü (s.a.s.) Mecsid-i Haram’dan sonra insanların ibadet etmeleri amacıyla yapılan en eski ikinci mabedin Mescid-i Aksa olduğunu haber vermiştir. (Buhari, Enbiya, 10.) Bu en eski ikinci mabet zaman içerisinde kaybolmuş, Hz. Süleyman tarafından ve Hz. Ömer ile beraber yeniden inşa ve ihya edilmiştir.</p>

<p>Hz. Ömer’den itibaren Müslümanlar tarafından idare edilirken güvenliğin, ilmin, barışın, adalet ve merhametin en güzel örneklerini ortaya koyan Kudüs, bir asrı aşkın bir süredir Siyonist, ırkçı bir emperyalizmin pençesinde kıvranmaktadır. Geçmişte farklı din, dil, ırk ve mezheplerin bir arada uyum içerisinde yaşamasının en nadide tablolarını sunduğu hâlde, ne yazık ki Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bu özelliğini yitirmeye başlamıştır. Bilhassa Filistin topraklarının işgaliyle başlayan süreçte Müslümanlar, baskıya, zulme, işkenceye ve katliama maruz kalmış, pek çok hak ve özgürlükten mahrum bırakılmış; evleri, yurtları, malları ve mülkleri talan edilerek ellerinden alınmış; pek çoğu da Kudüs ve Filistin topraklarından göç etmek zorunda bırakılmıştır.</p>

<p>Bugün bütün insanlığın acı ve gözyaşı ile andığı Kudüs, Filistin ve Gazze meselesi, İslam ümmetinin ortak meselesidir. Filistin topraklarında yaşanan acı, bütün Müslümanların ortak imtihanıdır. Tarih boyunca Müslüman ülke ve topluluklar arasında işbirliği ve barış ne derece kuvvetli olmuş ise Kudüs ve çevresi o derece emniyet ve barış atmosferine bürünmüştür. Yine Müslümanlar arasında fitne ve kargaşanın alabildiğine çoğaldığı zamanlarda ise Kudüs’te işgal, kan ve gözyaşı hâkim olmuştur. Kudüs’te haçlı tasallutuna son vermek için yola çıkan Selahattin Eyyübi’nin yöntemi de bu olmuştur. Bize düşen; Müslümanlar olarak mukaddes değerlerimiz için bir araya gelebilme kabiliyetine sahip olabilmektir. Mescid-i Aksa’nın harcı İslam kardeşliğidir. Harç zayıfladığında duvar elbette çökme tehlikesine maruz kalacaktır.</p>

<p>Müslüman ülkeler, Mescid-i Aksa’ya yönelik din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlayan uygulamaları, mabet masumiyetini hiçe sayan saldırıları asla kabul etmemeli, uluslararası camiayı harekete geçirme ve bölgede barışı egemen kılma hususunda işbirliği yapmalıdırlar. Mescid-i Aksa, inşa edildiği günden bu zamana kadar bir İslam mabedidir ve kıyamete kadar da öyle kalacaktır. Zira o, Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) İslam ümmetine emaneti ve mirasıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Cihat, İslam’ın barışı, adalet, emniyet, merhamet ve selameti temin için zorunlu kıldığı bir ibadettir. (Bakara, 2/216.) Mal ve can ile her türlü imkânlar kullanılarak sadece Allah rızası gözetilerek insanlığa faydalı olmak için yerine getirilir. Hz. Peygamber (s.a.s.), ümmetinden bir topluluğun kıyamet gününe kadar hakkı üstün tutmaya ve düşmanları karşısında galip gelmeye devam edeceğini, bu topluluğun da Beytü’l-Makdis’te ve Beytü’l-Makdis çevresinde bulunacağını haber vermiştir. (İbn Hanbel, V, 267.) Bize düşen; maddi manevi her türlü imkânları seferber ederek Filistinli mazlum kardeşlerimiz için gayret göstermektir. (Nisa, 4/75.)</p>

<p>Filistin topraklarında işgali meşrulaştırmaya yönelik küresel bir şer şebekesinin mevcudiyeti yadsınamaz. Yaşananlar sadece Müslümanların değil, insanlığın temel değerlerini savunan pek çok akil ve duyarlı insanın tepkisini de çekmektedir. Ne var ki Rachel Corrie gibi aktivistler, “Zulüm bizdense ben bizden değilim.” diyebilmiş ve Filistin’de İsrail tanklarının paletleri altında ölmeyi göze almışlardır. İnsanlık vicdanı dünya barışı için eskisinden daha fazla harekete geçmelidir. Bize düşen; bu küresel şebeke karşısında “dünyanın beşten büyük olduğunu” haykırmak ve ortak iyiye dair insanlığın sağduyusunu ön plana çıkarabilmektir.</p>

<p>Ekonomik açıdan güçlü, üreten ve kalkınan bir ülke olmak en büyük gayretimiz olmalıdır. Böylece kalıcı bir Filistin mücadelesi verebilmek söz konusu olabilecektir. Bize düşen; her alanda bağımsız olmak, çalışmak ve üretmek, geçmişte Selçuklu ve Osmanlı tecrübesinde olduğu gibi ekonomik ve siyasi gücü yeryüzünde iyiliğin, adaletin ve barışın egemenliği için kullanmaktır.</p>

<p>Tavrımız, bir din olarak Yahudiliğe yönelik bir düşmanlık değildir. Bize düşen; ırkçılık, vahşet ve zulme karşı mücadele verdiğimizi net bir şekilde ortaya koyabilmektir. Nitekim Kudüs’ün İslam hâkimiyeti altında olduğu dönemlerde Yahudi ve Hristiyanlar kendi ibadetlerini özgürce yerine getirebilmiş, şehir tam anlamıyla bir “Daru’s-Selam” (barış yurdu) olabilmiştir.</p>

<p>Kudüs’ün özgürlüğünü çok uzaklarda görmek büyük bir yanılgıdır. Kudüs bir heyecan, bir aşk ve umuttur. Bize düşen; bu aşk, heyecan ve umuda sahip, Kudüs sevdalısı kız ve erkek evlatlar yetiştirmektir. Gençlerin şuurlanması ise tarihe ilgileri ve kutsal beldeleri ziyaretleri ile gerçekleşebilecektir. Mescid-i Aksa’ya ziyaret organizasyonları gerçekleştirerek oradaki Türkiye sevdalısı Filistinli kardeşlerimize yalnız olmadıklarını hissettirmek temel sorumluluğumuzdur.</p>

<p>Bir gün Hz. Meymune annemiz Hz. Peygamber’e gelir ve: “Ya Resulüllah! Beytu’l-Makdis’e (Mescid-i Aksa’ya) gidip gitmeme hakkında bize ne buyurursunuz?” der. Allah Resulü, “Gidin ve orada namaz kılın!” diye cevap verir. Fakat o zaman orada (Bizans ile Persler arasında) savaş vardır ve bunu dikkate alan Peygamberimiz hemen şunu ilave eder: “Şayet oraya gidemez ve orada namaz kılmazsanız, bari oranın kandillerini aydınlatacak yağ gönderin!” buyurur. (Ebu Davud, Salat, 14.) Bize düşen; sadece İsrail saldırıları yoğunlaştığı zaman değil, her vesile ile Kudüs’ü gündemimizden hiç düşürmemektir.</p>

<p>Bize düşen bir başka sorumluluk da elbette dua etmektir. Sabır, sebat ve mücadelenin yanında dua da müminin güzel bir silahıdır. (Kenzu’l-Ummal, III/272, h.no: 6505.) Kudüs’ün özgürlüğünü, insanlığın barış, adalet ve merhamet sınavını dert edinmek, bu sıkıntıdan kurtuluş için hayırlı kapılar açması için Yüce Allah’a dua etmeyi de gerekli kılacaktır. Ayrıca dua, şuurumuzu canlı tutacak, fiilî dua sadedinde bizlere sorumluluklarımızı ve “bize düşenleri” hatırlatacaktır.</p>

<p style="text-align: right;">Mustafa Soykök</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-bize-dusen</guid>
      <pubDate>Mon, 30 Oct 2023 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/10/kuduste-bize-dusen.jpg" type="image/jpeg" length="22736"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vatan Toprağı ya da Kudüs'te Osmanlı İzleri]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/vatan-topragi-ya-da-kuduste-osmanli-izleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/vatan-topragi-ya-da-kuduste-osmanli-izleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Osmanlı için Kudüs her zaman büyük önem taşımıştır. Kanuni Sultan Süleyman, Sultan IV. Murad, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid Han, Kudüs şehri için pek çok hizmette bulunmuştur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sınırların bugünkü gibi olmadığı, bağların din kardeşliği üzerine kurulduğu bir dünyada Kudüs ve İstanbul, Şam ve Edirne, Bağdat ve Erzurum hatta Hicaz, Trablusgarp, Mısır ve daha birçok yer Osmanlı Devleti’nin aynı merkezden yönetilen vilayetleriydi. Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır seferi esnasında geçtiği Bilâd-ı Şam toprakları İstanbul’a bağlandığında kutsal şehir Kudüs’e hizmetkâr oldu atalarımız, Haremeyn’e olduğu gibi. Çünkü Allah son peygamberini miraçla yüceltmek istediğinde önce Kudüs’te ağırlamış, nübüvvet zincirinin bu son halkasını diğer elçileriyle buluşturmak suretiyle hem zinciri tamamlamış hem de Kâbe ve Mescid-i Aksa arasındaki bağı kıyamete kadar gelecek insanlığın hafızasına kazımıştı. Allah Resulü de Mescid-i Aksa’nın bulunduğu bu şehri ve ondaki mescidi ümmetine “Ancak üç mescide (ibadet maksadı ile) gitmek üzere yolculuğa çıkılabilir: Benim şu mescidim (Mescid-i Nebevi), Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa.” (Müslim, Hac, 511.) buyurarak vasiyet etmişti.</p>

<p>Yüce Allah’ın, Hz. Musa’nın kavmine girmesini emrettiği, Davud peygamberin fethettiği, Süleyman peygamberin şekillendirdiği; Hz. İsa’nın göğe, Hz. Muhammed’in miraca yükseldiği bu kutlu şehirle bağımız hem dinî hem de millî olarak öyle güçlü ki… Tarih öncesi dönemlerden beri el değiştirerek varlığını koruyan Kudüs şehri, Hz. Ömer döneminde fethedilen Suriye toprakları ile birlikte İslam topraklarına katılmıştır. Emeviler, Abbasiler, Eyyubiler, Memlükler ve en son Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde miladi 638’den 1917 yılına kadar (Haçlı Seferleri’nin işgalindeki seksen sekiz yıl hariç) huzur ve selamet yurdu olarak kutsallığını korumuştur.</p>

<p>Osmanlılar, 28 Aralık 1516’da Sinan Paşa önderliğinde, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinde Kudüs’e girdiler. Kudüs’ün fethinden sonra Yavuz Sultan Selim şehri ziyaret etti ve ismini Kuds-ü Şerif olarak değiştirdi. Bilâd-ı Şam olarak adlandırılan bu bölgede Kudüs tam 400 yıl Gazze, Nablus ve Safed ile birlikte idari bakımdan Şam eyaletine bağlı bir sancak olarak Osmanlı toprağı sayıldı.</p>

<p>Osmanlı için Kudüs her zaman büyük önem taşımıştır. Kanuni Sultan Süleyman, Sultan IV. Murad, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid Han, Kudüs şehri için pek çok hizmette bulunmuştur. Osmanlı dönemi Kudüs şehri ve Mescid-i Aksa arazisi için yeniden yapılanma noktasında güzelliklere şahit olmuş, Kubbetü’s Sahra’nın restorasyonuyla başlayan çalışmalar, bugün hâlâ ayakta olan şehir surlarının inşasıyla sürmüştür. Kubbetü’s Sahra’nın dış duvarları Osmanlı çinileri ile kaplanmıştır. Bu çiniler sırlı ve fırınlanmış oldukları için uzun süre dayanıklılığını korumuş, Sultan II. Mahmud döneminde Sayda Valisi Süleyman Paşa tarafından kırılmış ya da çatlamış çinilerin değişimi için şehre bir seramik fabrikası kurulmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Osmanlı’nın Kudüs’ünde barajlar, su kanalları ve çeşmeler yaptırılarak şehrin susuzluğu giderilmiştir. Sultan Süleyman’ın emriyle Beytü’l-lahim ve Halilü’r-rahman’dan Kudüs’e su getiren kanallar tamir edilmiş, şehir suyunun dağıtımını yapan havuzlar yenilenmiş, beşi sur içinde olmak üzere altı çeşme inşa edilmiştir. Bugün ziyaretçilerini Silsile kapısının hemen önünde karşılayan görkemli çeşme, Kanuni Sultan Süleyman dönemine aittir ve 1977 yılına kadar el-Halil’den getirilen suyunu halka ikram etmiştir. Hürrem Sultan’ın 1551’de yaptırdığı külliye de Kudüs’ün en önemli hayır kuruluşlarındandır. Cami, medrese, han, ribat ve imaretten oluşan külliye, Kudüs’teki Osmanlı eserlerinin önde gelenlerindendir. III. Murad ve III. Mehmed dönemlerinin Gazze sancak beyi Ahmed Paşa da bir Kudüs gönüllüsüdür. Mescid-i Aksa arazisine medrese, halvethane ve namazgâh yaptırmış, daha önceki yüzyıllara ait eserleri tamir ettirmiştir.</p>

<p>Filistin arazisinin tümü vakıftır. Osmanlı sultanları ve eşleri bu toprakları vakfederek halkın hizmetine sunmuşlar, Mescid-i Aksa’ya ait bütün masrafları karşılamakla kalmamış aşevleri yaptırarak ihtiyaç sahiplerine yemek dağıtmışlardır. Hatta Hürrem Sultan’ın yaptırdığı “Haseki Sultan İmarethanesi” 469 yıldır aralıksız olarak Kudüs’ün fakirlerine yemek ikramına devam etmektedir.</p>

<p>Osmanlı sultanları Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya verdikleri değeri şehrin halkına da vermişler, mescidin kapılarında bekleyen dilencilere kadar bahşişler ve hediyeler göndermişlerdir. Bu hediyelerin ve Mescid-i Aksa çalışanlarına ödenecek maaşların tutulduğu defterler padişahların mührüyle bezelidir ve günümüzde Batı Şeria’daki İhyâ-i Turâs merkezinde özel dolaplarda muhafaza edilmektedir. Osmanlı sultanları Mescid-i Aksa’ya el yazması Mushaf göndermeyi de âdet hâline getirmişlerdir. Mushaflar bugün bile mescit haremi içindeki Mescid-i Aksa kütüphanesinde ziyaretçilerini karşılamaktadır.</p>

<p>Osmanlı idaresinin şehrin toplum yapısına, eğitim, din, sağlık kurumlarına önemli etkisi olmuştur. Yavuz Sultan Selim, 1516’da Kudüs’ü ziyareti sırasında kendisini karşılayan Ermeni ve Rum patriklerine birer ferman vermiş, burada kaldıkları sürece haksızlığa uğramamaları ve onların da diğer mezhep mensuplarının haklarına müdahale etmemeleri bu fermanla teminat altına alınmıştır. Sonraki her saltanat değişikliğinde bu fermanlar yenilenmiştir.</p>

<p>Osmanlı Kudüs’te eğitime önem vermiş, açtığı medreselerle özellikle Selahaddin Eyyubi Külliyesi’nde hazırlanan ders programıyla devleti ve halkı temsil edecek dinî ve dünyevi ilimleri tahsil etmiş, donanımlı bireyler yetiştirmeyi hedeflemiştir. Külliyenin ders programı yedi sınıf olarak cuma günleri hariç haftada altı gün üzerinden planlanmıştır. Ders programında tefsir-i şerif, hadis-i şerif, fıkıh usulü, feraiz, nikâh/talak, kelam, Türkçe, edebiyat, Batı dilleri, coğrafya, hendese, hesap, fizik, kimya, hıfzıssıhha uygulamaları, siyasi tarih, edebî tarih, Osmanlı tarihi, psikoloji gibi birçok ders sınıfların gelişimine uygun olarak tasnif edilmiştir. Tarihçi Kenan Ziya Taş bu okulun taşıdığı öneme şu sözleriyle dikkat çekmektedir: “Kudüs’te kurulan bu eğitim kurumu, Osmanlı’nın hakikaten son demine kadar, âdeta sembolü olan bir çınar gibi ayakta öldüğünün delili olmak üzere, nasıl büyük tasavvurların sahibi bir devlet olduğunun ve bu tasavvurları gerçekleştirmek azminden sapmadığının göstergesidir.”</p>

<p>Buraya kadar anlattıklarımız millet olarak Kudüs’le aslında umduğumuzdan daha sıkı bağlarımızın olduğunu göstermeye yeter niteliktedir. Ancak Osmanlı’nın Kudüs’te adaleti ve huzuru, toplumlar arasındaki bağı uzun yıllar nasıl temin ettiğini gösteren öyle bir olay var ki onu da buraya eklemeden geçmeyelim. Olay Hristiyanların yeryüzündeki en kutsal mabetlerinden olan ve Mescid-i Aksa’ya çok yakın bir mesafede bulunan Kıyamet Kilisesi’nde yaşanıyor. Daha önce Sultan III. Osman döneminde benzeri yaşanan ve kiliseye hangi Hristiyan mezhebinin hâkim olacağı konusunda başlayan bir tartışma Sultan Abdülmecid zamanında yeniden alevleniyor. Padişah yayınladığı bir fermanla hem Sultan III. Osman zamanında verilmiş hakları teyit ediyor hem de kilisedeki hiçbir şeyin yerinden oynatılmamasını şart koşuyor. Bugün kilisenin avlusuna giren herkesin başını yukarı kaldırdığı zaman tam karşıda gördüğü ahşap merdiven işte bu fermanın gereği yerinden kaldırılmamıştır, 1852’den beri orada durmaktadır. Şimdi biz de yazının sonuna yaklaştığımız bu satırlarda okuyucuların benliğine cevabını araştırmak üzere bazı sorular bırakalım: Osmanlı neden Kudüs’teydi? Kudüs neyimiz olur? Iğdırlı Hasan Onbaşı’nın orada ne işi vardı, neden görev yerini terk etmedi? On İki Bin Şamdanlı Avlu kimin hatırası olarak hâlâ bu isimle anılmaktadır? Orada bir yerde ama uzakta o sımsıkı kenetlendiğimiz, sahiplendiğimiz önce din sonra idari bağ kurduğumuz Kudüs, Kudüs’ümüz... İngilizlere zorunlu bir terk edişle ayrılıp bir daha arkamıza bakmadığımız, acısını yüreğimize gömdüğümüz yaralı yerimiz Kudüs. İşgale boyun eğmediği için acıdan belini doğrultamayan Kudüs’ümüz. Orada, anılarımızın en geniş yerini kaplayan bir kutsal belde... Yılda bir kere de olsa her Miraç Gecesi İsrâ suresinin ilk ayeti hatırına andığımız. Bir bağın bu denli hızlı unutulması normal mi? Dört yüz yıl varlığını koruduğu Kudüs topraklarında bıraktığı izler böylesine derinken üstelik…</p>

<p style="text-align: right;">Dr. Öğretim Üyesi Sema Çelem</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/vatan-topragi-ya-da-kuduste-osmanli-izleri</guid>
      <pubDate>Sun, 29 Oct 2023 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/10/vatan-topragi-ya-da-kuduste-osmanli-izleri.jpg" type="image/jpeg" length="60215"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dünden Bugüne Kudüs Davamız]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dunden-bugune-kudus-davamiz-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dunden-bugune-kudus-davamiz-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Günümüzde, kadim çağlarda ismi Yeru-Şalim yani “barışı görecek” olan Kudüs hâlâ isminin tecellisini aramakta, huzur ve barış günlerini beklemektedir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin eski dönemlerinden günümüze ilahi mesajın köprüsü işlevi gören Kudüs Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da mukaddes şehir sayılmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında yıllar boyu Müslümanların yüzlerini dönerek ibadet ettikleri ilk kıble olan Kudüs Yahudiler ve Hristiyanlar tarafından da âdeta kıble gibi görülmektedir. Buna binaen günümüzde dünya nüfusunun yarıdan fazlasının Kudüs’ü kutsal şehir olarak gördüğü ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşım bir taraftan söz konusu şehrin derecesinin yüksekliğini gösterirken öte yandan yaşadığı envaiçeşit sıkıntıların da sebebi olmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>Semavi dinlere göre Kudüs</h3>

<p>Semavi dinlerin kaynakları Kudüs’ün kutsallığı hususunda ittifak hâlindeyken bu kutsallığın başlangıç noktası ve mensuplarının bu kutsallığın farkına varması hususunda birbirinden ayrılmışlardır. Hristiyanlık ve İslam kaynaklarında Kudüs’ün Hz. Âdem’den itibaren ayrıcalıklı şehir olmasına ilişkin veriler bulunurken Yahudi kaynakları bunu Nuh Tufanı’ndan sonraya ertelemiştir. Nitekim Yahudi ve Hristiyan topluluklarda şehrin kutsal kabul edilmesi Hz. Musa ve Hz. İsa’dan birkaç asır sonra gerçekleşmişken Müslümanlar daha Mekke döneminden itibaren şehri mukaddes bilmişlerdir.</p>

<p>Yahudi kaynakları tetkik edildiğinde bu şehrin kutsallık tarihinin Hz. Nuh’a kadar izi takip edilebilir. Ancak İsrailoğulları’nın bu kutsallığın farkına varması asırlar sürmüştür. Yahudiliğe göre, Şalim adıyla Tevrat’ta zikredilen Kudüs’ün ilk defa Hz. İbrahim ile bağlantılı bir hususta zikri geçer. Hz. Musa’nın halefi Hz. Yuşa bu mukaddes şehri alsa da İsrailoğulları şehirde ikamet etmemiş, yerli Yevusi kavmi burada oturmaya devam etmiştir. Şehrin tamamen Yahudi otoritesine girmesi Hz. Davut zamanında gerçekleşmiştir. O, bu şehri Yevusilerden alarak devletin başkenti yapmıştır. Dinî ehemmiyetinden dolayı burada mabet yapmak istese de bu, oğlu Hz. Süleyman zamanında gerçekleşmiştir. Ancak İsrailoğulları arasında bu mabede bağlılık ruhu oluşmamış, Bama adı verilen yerel tapınma merkezleri Süleyman Mabedi’ne alternatif olmaya devam etmiştir. Devam eden süreçte Hizkiya (MÖ 727–697) ve Yoşiyahu’nun (MÖ 640–609) mabedi Yahudilerin yegâne tapınma merkezi yapma girişimleri ile halkta oluşan Kudüs bilinci, Babil Sürgünü (MÖ 586) nedeniyle ulaşacağı nihai noktaya varmıştır ve o tarihten sonra Yahudiler şehri kıble ve kutsal şehir olarak sahiplenmişlerdir.</p>

<p>Hristiyanlar, İsa Mesih’in anılarını taşıması nedeniyle Kudüs’ü kutsal bilirler. Ancak erken dönemlerde Pavlus’un yenilikleri nedeniyle Hristiyan topluluk parçalanıp Antakya merkezli doktrinler ön plana çıktığı için Kudüs bilinçli olarak ikinci plana itilmiştir. Yahudi dinî mirasından kurtulup bağımsız bir din olma yönünde ilerleyen Hristiyanlık, konuyla ilgili yaklaşımını Kudüs’ün eski kutsallığının artık kalmadığı şeklinde sunmuştur. Bu bağlamda İncillerde İsa Mesih’in şehre beddualarına dikkat çekilerek Kudüs’ün İsa Mesih’in katlinin gerçekleştiği lanetli bir şehir olduğu anlayışı yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak MS IV. yüzyılın ilk çeyreğinde Roma İmparatorluğu’nun siyasi mülahazalar nedeniyle Hristiyanlığa yeşil ışık yakması ve Hristiyanları toparlama amacıyla Kudüs’ü de merkez kabul etmesi şehrin tarihî serüvenini değiştirmiş, burası hac merkezine dönüşmüştür. Bu değişimi bidat gören bazı kilise babalarının şiddetli itirazı fayda etmemiş, tartışmalı geçen IV. yüzyılın ardından Kudüs’ün kıble ve mukaddes şehir olma özelliği Hristiyanlar arasında kabul görmüştür.</p>

<p>İslam’a göre Kudüs tarihin sıfır noktasından itibaren kutsal şehirdir ve bu bilinç daha Peygamber Efendimiz (s.a.s.) zamanındayken nübüvvetin erken dönemlerinde kabul görmüştür. Mekke döneminde Kudüs’ü ön plana çıkaran iki olgudan bahsedilmelidir. Bunlardan birincisi, Müslümanların ibadet ederken yüzlerini Kudüs yönüne çevirip burayı kıble şehir görmeleridir. Bu uygulama, Medine döneminde de yaklaşık 16 ay boyunca devam etmiş daha sonra ilahi emir ile Kâbe’ye doğru değiştirilmiştir. Kudüs’ün kıble olması aslında İslam’ın türedi bir din olmadığı, Hz. Âdem’den başlayan tevhid mesajının nihai halkası olduğu bilincini ve mesajını da taşımaktaydı. Mekke döneminde bu mesaj doğrultusunda Müslümanların bu kutlu şehre gönül bağını kuvvetlendiren diğer olgu, Peygamber Efendimizin (s.a.s.) yaşadığı İsra ve Miraç mucizesidir. Kur’an-ı Kerim’de İsra suresinde anlatılan ve hadis, tefsir ve siyer kaynaklarında teferruatı verilen bu olay, Mekke döneminde Müslümanların sıkıntılı boykot zamanında gelen ve eziyetlerin biteceğini müjdeleyen bir göz aydınlığı idi. Ayette geçtiği üzere, Cenab-ı Hak ayetlerinden göstermek için bir gece Peygamber Efendimizi (s.a.s.) Mescid-i Haram’dan alıp çevresi mübarek kılınmış Mescid-i Aksa’ya doğru gece yolculuğuna çıkarmıştır. Hadis, tefsir ve siyer kaynakları burada Kudüs’ten bahsedildiğini ve ilahi katmanlara yükselişte bu şehrin bir çeşit durak olduğunu belirtir. Kaynaklarda geçtiği üzere, bu yolculuk sırasında Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Burak adlı binekle mucizevi şekilde Mekke’den Kudüs’e getirilmiş, burada peygamberlere imamlık yaparak namaz kıldırmış, Hacer-i Muallak üzerinden semaya yükseldiği rivayet edilmiştir.</p>

<p>Medine döneminde de Müslümanların Kudüs’e bakışı değişmemiş, kıblenin Mekke’ye çevrilmesi Kudüs’ü onların gündeminden düşürmemiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Kudüs konusunda vurgulu tavsiyeleri dolayısıyla Müslümanlar bu şehrin çok geçmeden İslam beldesi olacağına inanmış, hatta bazıları Mekke’den önce Kudüs’ün fethedileceğini düşünmüştür. Hz. Peygamber (s.a.s.) Müslümanları Kudüs’ü ziyarete teşvik etmiş, gitmeye güç yetiremeyenlerin ise kandillerinde yakılmak için oraya zeytinyağı göndermelerini buyurarak şehrin âdeta maddi olarak da Müslümanlarca aydınlatılmasını temenni etmiştir. Anlatılanlara bakılınca, Kudüs’ün öneminin buradaki mabetten geldiği ortaya çıkacaktır. Sahabeden Ebu Zer Gifari’den yeryüzündeki ilk ve ikinci mabedin hangisi olduğu sorusu üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) ilk mabedin Mekke’de, ikinci mabedin ise Kudüs’te olduğunu, ikisinin yapımı arasında kırk yıl olduğunu buyurmuştur. (Müslim, Mesâcid, 2.) Kâbe ve Mescid-i Nebevi’de kılınan namazlardan sonra Kudüs’teki mabette yapılan ibadete en fazla sevap verileceğini çünkü sadece bu üç şehrin ibadet merkezi olduğunu buyurarak Müslümanları burayı ziyarete teşvik etmiştir. (İbn Mâce, İkâmetü’s-salât, 198; Beyhakî, Sağîr, C. 2, 211.) Hz. Süleyman’ın Kudüs’teki mabedi yaptıktan sonra ettiği dualardan birisinin de burada ibadet edenlerin günahlarının tamamen affedilmesi olduğunu belirten Hz. Peygamber (s.a.s.) onun diğer dualarının gerçekleştiğini ve bu duasının da gerçekleşeceğini umduğunu buyurmuştur.</p>

<h3>Semavi dinlerin Kudüs davası</h3>

<p>Romalılar MS 70 yılında Kudüs’ü ele geçirdiler ve şehri yıkıp halkı sürgün ettiler. Bu sırada Yahudilerin II. Mabet dedikleri bina da ortadan kalktı. Sonraki yıllarda bir miktar Yahudi ve Hristiyan şehre geri dönse de MS 135’te Bar Kohba isyanını bastıran İmparator Hadrian şehri tamamen yıkıp hiçbir iz bırakmamak için yerini sabanla sürdü ve sıfırdan pagan tarzda kurduğu şehre Aelia Capitolina ismini verdi. Şehre Yahudilerin girmesi kesinlikle yasaklandı ve girenin cezası ölüm olarak belirlendi. Asırlar boyunca Yahudiler, şehri ele geçirmek için Romalılar ve Persler nezdinde defalarca girişimde bulunsalar da Müslümanların şehri fethiyle giriş iznine kavuştular. Hz. Ömer zamanında şehri fetheden Müslümanlar, burada yaşayan Hristiyanlara da dokunmadılar ve ziyaret imkânını engellemediler. Asırlar boyunca Müslümanlarla birlikte Yahudiler ve Hristiyanlar şehirde huzur içerisinde yaşadılar. 1099’da şehri ele geçiren Haçlılar soykırım yaptı. Katledilen Müslüman ve Yahudilerin sel gibi akan kanı topuğu geçiyordu. Latin Kudüs Krallığı kuruldu ve şehirde sadece Hristiyanların yaşamalarına izin verildi. Haçlılar, Müslüman ve Yahudi ibadet mekânlarını ve eğitim gibi amaçlarla inşa edilen binalarını yakıp yıktılar, geriye kalan az bir kısmını ise kiliseye çevirdiler veya başka amaçlarla kullandılar. 1187’de doğunun şanlı komutanı Selahaddin Eyyubi, Haçlıları Kudüs’ü bırakmaya zorladı ve şehir tekrar İslami kimliğine kavuştu. Şehir Eyyubilerden sonra Memlükler ve Osmanlılar tarafından yönetildi. Bu hanedanlar döneminde Yahudiler ve Hristiyanların Kudüs’te yaşamasına ve şehri ziyaretine engel getirilmediği gibi yapılan sayısız binalarla şehre İslam mührü vurulmuş oldu.&nbsp;</p>

<p>XIX. yüzyılın ortalarında Yahudiler arasında ortaya çıkan Siyonizm akımı nedeniyle Kudüs merkez olmak üzere Filistin’de şartlar değişmeye başladı. Dünyanın farklı yerlerinden Yahudilerin bölgeye göçü başladı. Aslında Yahudiler asırlar boyunca Kudüs’ü ziyaret etseler de dinî gerekçeler dolayısıyla pek azı burada ikamet ediyordu. Kudüs’e dönüşün Mesihi Çağ’da gerçekleşeceğine inanan Yahudiler burada yerleşmeye sıcak bakmıyordu. Ancak Siyonizm bu yaklaşımı değiştirdi ve Yahudiler bölgeye akın ettiler. Bunun arkasında yatan sebep, Hristiyan Siyonizmi idi. Bu doktrine göre, İsa Mesih’in yeryüzüne tekrar dönüşü/parousia için Filistin topraklarında Yahudilerin bir devletinin olması gereklidir. Tarih, XVII. yüzyıldan itibaren İngiltere başta olmak üzere çeşitli Hristiyan devletlerinin bu doğrultudaki söylem ve eylemlerine tanıklık etti. Bu faaliyetler sonucu Yahudiler arasında da Siyonist fikirler yayılmaya başladı ve 1897’de Theodor Herzl’in liderliğinde İsviçre’nin Basel kentinde toplanan I. Siyonist Kongre’de bir Yahudi devleti kurulmasının altyapısı oluşturulmaya başlandı. Herzl’e Siyonist fikirleri aşılayan kişinin yine bir İngiliz vaiz olan William Hechler olduğu dikkat çekmektedir. Sultan II. Abdülhamid, bölgeye Yahudi göçünü engellemek amacıyla bazı tedbirler aldıysa da tarihin akışını değiştiremedi. 1917’de Kudüs’ün İngilizler tarafından işgaliyle şehir Müslümanların elinden çıktı. Kudüs’e giren ordunun başındaki İngiliz General Edmund Allenby için bu, Haçlı Seferlerinin tarihteki başarılı uzantısıydı.&nbsp;</p>

<p>1920’de kurulan Britanya Filistin Mandası zamanında yapılan göçlerle, bölgede Yahudi demografik varlığı güçlendirilmeye çalışıldı. Getirilen Yahudiler bölge ile tanışmak imkânına kavuştular ve yerel sorunlarla baş etmek hususunda beceri kazandılar. Yeni tanıştıkları yerde tutunmaya çalışırken Yahudiler, Müslümanların direnişi ile karşılaştılar ve taraflar arasında yaşanan sayısız çatışmada her iki cenahtan binlerce kayıp yaşandı. Emperyalist devletler, Yahudi çetelerin sivil Müslümanlara yaptıklarını görmezden geliyordu. Nihayet 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulduğu ilan edildi. Kurulduğu günden itibaren İsrail, bölgedeki Müslümanlar tarafından dışlandıysa da savaşlar ve çatışmalarla bugüne kadar geldi. Sürekli savaş ortamı sonucu ülkede oluşan gergin atmosferden ve İsrail’in uygulamaları nedeniyle dünyanın çeşitli yerlerinde oluşan Yahudi karşıtlığından pek çok Yahudi mustarip olsa da netice itibarıyla Hristiyan Siyonistler kendi itikatları doğrultusunda Yahudiler için bir devlet kurulmasını sağlayarak onları Müslümanlarla savaş ortamına bıraktılar. İsrail devleti, kurulmasının ardından başta ABD olmak üzere Hristiyan devletler tarafından resmen tanındı.</p>

<p>Kurulduğu tarihten itibaren İsrail, Kudüs’ü Yahudileştirme yolunda her ihtimali değerlendirmeye çalışmaktadır. Bu şehri kendi tarihî başkenti olarak gören ve 1967’de şehrin Müslümanların yaşadığı doğu yakasını da işgal eden İsrail, şehirdeki bin yıllık İslam mirasının izlerini silip tarihe kendisini şehrin tek sahibi olarak yazdırmaya gayret etmektedir. İsrail, 1980’de çıkardığı Kudüs Yasası ile şehrin ebedî ve bölünmez olarak İsrail’in başkenti olduğunu deklare edip fiilî durumu legalleştirmeye çalışmıştır. İsrail’i tanıyan devletlerin kahir ekseriyeti başkent olarak Tel Aviv’i görseler de son yıllarda ABD’nin, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ettirme doğrultusunda attığı adımlar dikkat çekmektedir. 6 Aralık 2017’de ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararını açıkladı ve kuruluşunun 70. yılı şerefine 14 Mayıs 2018’de ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdığı gibi 28 Ocak 2020’de açıkladığı “Asrın Anlaşması” adlı metinde Kudüs’ü İsrail’e bıraktı. Başta Filistinliler olmak üzere pek çok ülke ABD’nin bu dayatmalarına karşı tepkilerini ortaya koydular. Günümüzde, kadim çağlarda ismi Yeru-Şalim yani “barışı görecek” olan Kudüs hâlâ isminin tecellisini aramakta, huzur ve barış günlerini beklemektedir.</p>

<p style="text-align: right;">Doç. Dr. Eldar HASANOĞLU</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dunden-bugune-kudus-davamiz-1</guid>
      <pubDate>Sat, 28 Oct 2023 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/10/dunden-bugune-kudus-davamiz.jpg" type="image/jpeg" length="15110"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kudüs'te Çocuk Olmak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-cocuk-olmak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-cocuk-olmak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Savaş, binyıllardır sadece barışın karşısında yer almaz. O, hakiki manada insanlığın karşısındadır. Ancak savaşın bile bir hukuku, hududu vardır. Onun hududu cephedir. Düşman addedilse dahi savaş, savunmasız sivil insanları hedef alamaz, almamalıdır. Dünya kurulalı beri, savaşı zalimliği ile yoğuranlar hep oldu. Bu zulümden en büyük zararı da kadınlar ve çocuklar gördü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Savaş, binyıllardır sadece barışın karşısında yer almaz. O, hakiki manada insanlığın karşısındadır. Ancak savaşın bile bir hukuku, hududu vardır. Onun hududu cephedir. Düşman addedilse dahi savaş, savunmasız sivil insanları hedef alamaz, almamalıdır. Dünya kurulalı beri, savaşı zalimliği ile yoğuranlar hep oldu. Bu zulümden en büyük zararı da kadınlar ve çocuklar gördü.</p>

<p>Savaşın gerçek mağduru çocuklar; yetim kalan değil yetim bırakılan, anne babası, oyun arkadaşı, hatta gölgesinde misket yuvarladığı söğüt ağacı elinden alınanlar… Küçücük yaşta yerinden yurdundan olan, evleri işgal edilen, kutsalı çiğnenen, yaralanan, yıkıntılar arasında sevdiklerinin cansız bedenleriyle vedalaşanlar… Yetişkin bir insan için dahi oldukça ağır olan bu tablo çocuk yüreğini derinden etkiler. Çocuğun gönlü dünyaya kırılır, insanlığa inancı zedelenir, güven duygusunun kaybolmasına neden olur. Yaşama dair umutlarını kökünden yaralar.</p>

<p>Bugün&nbsp;Kudüs’te savaşın insan onuruna, izzet ve şerefine yakışmayan o karanlık yüzüyle erken yaşta tanışan çocuklar, insanlığı vicdanıyla baş başa bırakıyor. Bombardımanın ardından mucizevi bir şekilde sağ kurtulan bir bebeğin görüntüleri düşüyor ekranlarımıza. Gözlerini kocaman açıyor bebek. Korku, mıhlanıp kalmış bakışlarında. Korku, geleceğini esir almış. Kendisine uzanan yardım eline bile bigâne bakışları. Yüreği, yaşadıklarını taşıyamıyor. Gülüşü donmuş, sesi soluğu kesilmiş. Ağlamak dahi gelmiyor aklına. Çocukların masum gülüşlerini çalmakla kalmıyor savaş; onlardan bir damla gözyaşını da esirgiyor.</p>

<p>Bir başka yere çevriliyor ekrandaki kamera. Bir zamanlar yuva olan bir harabe çıkıyor önümüze. Her yeri grinin o kasvet yüklü binbir tonu kaplamış. Mutlu akşam yemeklerinin yendiği bir mutfaktan arta kalanlar etrafa saçılmış. Bir ailenin ocağı sönmüş, yuvası başına yıkılmış. Suçu ise insan olmak. Evine sahip çıkmak. Binyıllardır ait olduğu yuvasını terk etmemek. Toprağına aşkla bağlanmak. Vatanını sevmek, onu canı pahasına korumak. Mabedine uzanan namahrem ele fırsat vermemek, gerekirse bu uğurda evlad-ı iyalinden vazgeçmek.</p>

<p>Çocuklar enkazın başında koşuşturuyor, bedenleri gibi küçük ama yürekleri kadar büyük umutlar devşiriyorlar o enkazlardan. Biri balığını kurtarıyor yaşanan vahşetten, bir canı kurtarmış olmanın sevincine sığınıyor. Bir diğeri oyuncak ayısını sımsıkı sarıyor. Vazgeçtiği çocukluğundan ona kalan hatırayı bağrına basıyor. Sadece gülmeyi değil ağlamayı da unutmuş&nbsp;Kudüs’ün çocukları. Tebessümlerinde bir ağlamak özlemi gizli sadece. Mescid-i Aksa’nın kederinden bir pay düşmüş kederlerine. Dedelerinin, ninelerinin, anne babalarının kanlarıyla suladığı topraktan karılmış kaderleri. O vakit bir “Kudüs&nbsp;gücü” baş veriyor yüreklerinde.</p>

<p>Yine de büyüktür&nbsp;Kudüs’ün çocukları. İnce bilekleri çelikten örülmüştür, adımları arşı titretir. Vatan şairi Mehmet Akif’in dediği gibi “Kesilir belki ama çekmeye gelmez boyunları” eğilmez başları. Etraflarını saran askerlerin tehditkâr bakışlarına inat vakarlı duruşlarından taviz vermezler. Yumruklarını zulme doğru sallamaktan imtina etmezler.&nbsp;Kudüs’te çocuk olmak, doğar doğmaz büyümektir. Gazze’nin, Batı Şeria’nın, Mescid-i Aksa’nın, Kubbet’üs-Sahra’nın müdafisi olmaktır. Ebabil kuşlarına öykünmek, minik avuçlarıyla zulmün karanlığını taşlamaktır.</p>

<p>Kudüs’te çocuk olmak, gecenin sükûnetinden vazgeçmektir. Gökte sadece yıldızların değil, atılan füzelerin de ışıklar saçarak kaydığını bilmektir.&nbsp;Kudüs’te çocuk olmak, her gün babana onu son defa görecekmişsin gibi sarılmak; annenin sesine onu bir kez daha duyamayabileceğini bilerek sığınmaktır.&nbsp;Kudüs’te çocuk olmak en çok da çocukluğundan vazgeçmektir. Kardeşlerinden, oyunlarından, arkadaşlarından...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hayır, bu bir savaş değil. İnsanlık tarihi pek çok savaş gördü, nice yıkım yaşadı. İhtiyar dünyamızın başından nice felaketler, koca cihan harpleri geçti. Ama hayır, bu bir savaş değil. Bu sadece vahşet, bu bir insanlık suçu. Zulüm yeniden “Ben buradayım!” dedi. “Kızılderili çocuklarını ailelerinden koparan bendim, Hiroşima’ya atom bombası atıp küçücük çocukları onulmaz hastalıkların pençesinde kıvrandıran bendim, Afrikalı çocukları köle pazarlarında satan bendim, Kıbrıs’ta minik yavruları hedef alan bendim. Srebrenitsa’da, Hocalı’da katliam yapan, Doğu Türkistan’da günahsız insanları ezip geçen bendim.”</p>

<p>Zulüm şimdi de parmaklarını Filistin halkına doluyor, Filistinli çocukları hedef alıyor. Bugün zulüm bir kez daha karşısına dikiliyor insanlığımızın. Filistin halkının maruz kaldığı işgal ve kıyım, insanlık tarihinde kara bir leke olarak yanı başımızda büyüdükçe büyüyor. Bu karanlık, küçük bedenleri durmadan yutuyor. Çocukların sadece bedenlerine değil ruhlarına da acı veren bu vahşet, insanoğlu merhametin ve aklıselimin ortak paydasında buluşmadıkça maalesef sona ermeyecek. Ölen sadece insanlar değil, çocuklar değil, geleceğimiz, insanlığımız olacak.</p>

<p>Bir yanda vahşetin devam etmesi umutlarımızı köreltirken diğer yandan dünyanın pek çok yerinde yükselen sesler, protestolar insanlığa olan inancımızı tazeliyor. Türkiye’de milyonlar mazlumun sesi oluyor, insanlar din, dil, ırk ayrımı yapmadan zulme dur denilmesi gerektiğini bir kez daha en acı ve ızdıraplı yoldan tecrübe ediyor.</p>

<p>Herkes şu soruyu soruyor kendine.&nbsp;Kudüs&nbsp;bizim neyimiz olur?&nbsp;Kudüs&nbsp;bizim vicdanımızdır, kutsalımız, tarihimiz, dünyada var olmuş ve olacak bütün kötülüklere karşı “Ben buradayım, mazlumun yanındayım!” dediğimiz yerdir.&nbsp;Kudüs&nbsp;bizim insanlığımızdır.</p>

<p style="text-align: right;">Sema BAYAR</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kudüs</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kuduste-cocuk-olmak</guid>
      <pubDate>Fri, 27 Oct 2023 08:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/10/kuduste-cocuk-olmak.jpg" type="image/jpeg" length="15500"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
