<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/hadislerle-islam" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 14 Apr 2026 14:21:16 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/hadislerle-islam"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Dua Adabı: Rabbe Yöneliş]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dua-adabi-rabbe-yonelis-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dua-adabi-rabbe-yonelis-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dua nedir? Nasıl dua edilir? Peygamberimiz (sas) nasıl dua ederdi?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘لَيْسَ شَيْءٌ أَكْرَمَ عَلَى اللَّهِ تَعَالَى مِنَ الدُّعَاءِ."</p>

<p>***</p>

<p>Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ katında <strong>dua</strong>dan daha kıymetli bir şey yoktur."</p>

<p>(T3370 Tirmizî, Deavât, 1; İM3829 İbn Mâce, <strong>Dua</strong>, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ ‘الدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ."</p>

<p>Enes b. Mâlik’in naklettiğine göre Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<strong>Dua</strong> ibadetin özüdür."</p>

<p>(T3371 Tirmizî, Deavât, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"﴾عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘الدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ.’ ثُمَّ قَرَأَ ﴿وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِى أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِى سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ"</p>

<p>Nu’mân b. Beşîr’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas): "<strong>Dua</strong> ibadetin ta kendisidir." buyurmuş ve sonra şu âyeti okumuştur: "Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana <strong>dua</strong> edin ki <strong>dua</strong>nıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış hâlde cehenneme gireceklerdir."</p>

<p>(Mü’min, 40/60; T3372 Tirmizî, Deavât, 1; D1479 Ebû Dâvûd, Vitr, 23)</p>

<p>***</p>

<p>" عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘مَنْ فُتِحَ لَهُ مِنْكُمْ بَابُ الدُّعَاءِ فُتِحَتْ لَهُ أَبْوَابُ الرَّحْمَةِ وَمَا سُئِلَ اللَّهُ شَيْئًا يَعْنِى أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ أَنْ يُسْأَلَ الْعَافِيَةَ.’ وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘إِنَّ الدُّعَاءَ يَنْفعُ مِمَّا نَزَلَ وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ فَعَلَيْكُمْ عِبَادَ اللَّهِ بِالدُّعَاءِ."</p>

<p>İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Sizden her kime <strong>dua</strong> kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmıştır. Allah’tan istenilen şeyler arasında O’na en sevimli geleni, afiyettir." Resûlullah (sas) konuşmasına şöyle devam etmiştir: "<strong>Dua</strong>, başa gelen ve henüz gelmeyen belaya karşı fayda sağlar. Öyleyse ey Allah’ın kulları, <strong>dua</strong>ya sarılın!"</p>

<p>(T3548 Tirmizî, Deavât, 101)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ فَيَقُولُ: قَدْ دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِى."</p>

<p>Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz, ‘<strong>Dua</strong> ettim de <strong>dua</strong>m karşılık görmedi.’ deyip acele etmediği müddetçe <strong>dua</strong>sı karşılık bulur."</p>

<p>(D1484 Ebû Dâvûd, Vitr, 23; M6935 Müslim, Zikir, 91)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘ادْعُوا اللَّهَ وَأَنْتُمْ مُوقِنُونَ بِالْإِجَابَةِ، وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَجِيبُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لاَهٍ."</p>

<p>Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Allah’a, kabul edileceğine gerçekten inanarak <strong>dua</strong> edin. Bilin ki Allah, ciddiyetten uzak ve umursamaz bir kalp ile yapılan <strong>dua</strong>ları kabul etmez."</p>

<p>(T3479 Tirmizî, Deavât, 65)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Günlerden Cuma idi ve Ramazan’ın da on yedinci günüydü. Müşrik ordusu ile Müslümanlar Bedir’de karşılıklı olarak yerlerini almışlardı. Orduların sayısındaki dengesizlik hemen fark ediliyordu. Müşrikler bin, Müslümanlar ise üç yüz on dokuz kişi idi. Allah Resûlü her iki orduya da baktı. Sonra yuvarlak çadırının içerisinde kıbleye yönelerek ellerini açtı ve Allah’a şöyle yalvardı: "Allah’ım! Ben senden ahdini ve vaadini (yerine getirmeni) istiyorum. Allah’ım! Eğer (müminlerin helâkini) diliyorsan (ve onlar da helâk olurlar ise) bugünden sonra sana ibadet edilmeyecek!" Bu şekilde, kıbleye dönmüş ellerini uzatıp Rabbine yakarmakta, <strong>dua</strong> etmekteydi ki, <strong>dua</strong>sı çok uzadığından üst elbisesi omuzundan düşmüştü ve sanki bundan haberi yoktu. O sırada içeri gelen sadık dostu Ebû Bekir, cübbesini Peygamber Efendimizin omuzlarına koydu ve ona sarılarak: "Yeter Ey Allah’ın Resûlü! Rabbine bu kadar yalvarış ve yakarış yeter! Allah sana vaad ettiğini mutlaka yerine getirecektir." dedi. Bu esnada Allah’ın müminlere yardım edeceğini müjdeleyen şu âyet-i kerime nâzil oldu: "Hani Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, "Ben size art arda bin melekle yardım ediyorum." diye cevap vermişti." Son derece rahatlatıcı olan bu müjdenin ardından Allah Resûlü üzerinde zırhı ile, "Yakında o ordu bozulacak, onlar arkalarını dönüp kaçacaklar." âyetini okuyarak çadırdan dışarı çıktı.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün kendilerinden kat kat fazla olan müşrik ordusu karşısında, kendinden geçercesine Rabbine yönelmesi, aslında Allah’la kurduğu samimi bağı ve O’na olan güvenini gösteriyordu. Resûl-i Ekrem (sas), karşı karşıya kaldığı bu zor durumda kendilerine yardım edebilecek yegâne gücün Allah olduğunu ve O’nun, içtenlikle yapılan <strong>dua</strong>ları geri çevirmeyeceğini biliyordu. Zira Allah, kullarına yakın olduğunu, <strong>dua</strong> edenlerin <strong>dua</strong>larına karşılık vereceğini bildiriyordu. Savaş sonunda Allah Resûlü’nün, Rabbinin <strong>dua</strong>sını kabul edeceğine dair kuşkusuz bir iman ve teslimiyet ile yaptığı <strong>dua</strong>ya karşılık verilmiş, onunla birlikte tüm Müslümanlar muzaffer olmanın sevincini yaşamıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Çağırmak, yardım talep etmek, yalvarmak; küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vaki olan talep ve niyaz; sığınmak, nida gibi mânâlara gelen ’<strong>dua</strong>’, terim olarak, kulun samimi ve içten bir şekilde Allah’a sığınmasını ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim duyguları içerisinde O’nun lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. <strong>Dua</strong>, Allah’ın (cc) büyüklüğünü dile getirme, O’na yalvarma, hamdetme, şükretme, O’nu övme ve aynı zamanda Allah’a karşı sevgi ve saygı sunma ifadesidir. Hatta özel zaman ve mekânlarda gerçekleştirilen kimi <strong>dua</strong>lar bir yana bırakılacak olursa, <strong>dua</strong>, genel ve geniş anlamda hiçbir törene bağlı bulunmayan, şekil ve şartlardan bütünüyle sıyrılmış, zaman ve mekân bakımından süreklilik gösteren, kulun Yaratıcısıyla sürekli bir biçimde iletişimde bulunduğu bir ibadet olarak tanımlanabilir. Hz. Peygamber’in, "Allah Teâlâ katında <strong>dua</strong>dan daha kıymetli bir şey yoktur." ifadesi,bu ibadetin önemini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Nitekim Hz. Peygamber <strong>dua</strong> ile ilgili olarak, "<strong>Dua</strong> ibadetin özüdür." buyurmuş, başka bir rivayete göre ise, "<strong>Dua</strong> ibadetin ta kendisidir." dedikten sonra şu âyeti okumuştur: "Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana <strong>dua</strong> edin ki <strong>dua</strong>nıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış hâlde cehenneme gireceklerdir."</p>

<p style="text-align:justify">Sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah, "Bana <strong>dua</strong> edin ki, <strong>dua</strong>nıza icabet edeyim." âyetiyle kullarını kendisine çağırır âdeta. "(Resûlüm!) De ki: <strong>Dua</strong>nız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?" ifadeleriyle, yaratılış gayelerini kullarına hatırlatır. Böylece kendisine kulluk için yarattığı insandan, kulluğunu göstermesini ister. Kulluğun özü ise <strong>dua</strong>dır! Kulun <strong>dua</strong> ile Allah’a yönelmesi, aslında O’nu hakkıyla tanımaya çalıştığı ve tazim ettiği anlamına gelir. Yüce Yaratıcı’nın isteği de zaten bu değil midir? Kulun Allah (cc) karşısında haddini ve konumunu bilmesi, O’nun büyüklüğü karşısında sevgi ve saygı ile boyun eğmesi... Belki de bu aczi somut olarak dillendirdiği için <strong>dua</strong>, kulluğun ve ibadetin özü sayılmıştır. Bu yönüyle <strong>dua</strong>, Allah ile kul arasında bir diyalog geliştirmek, bir iletişim kurmaktır. Bu iletişim esnasında kul, kendini yaratan Rabbine samimi şekilde hâlini arz eder; âcizliğini, güçsüzlüğünü dile getirir; bunun karşısında o yüce makamdan yardım, bağış, af, merhamet, güç ve destek ister. Böylece O’na olan bağlılığını, teslimiyetini ve samimiyetini gösterir.Allah, <strong>dua</strong>ya ihtiyacı olmadığını düşünen, kendini <strong>dua</strong> etmekten müstağni gören ve Rabbi ile iletişimini sağlayan <strong>dua</strong>yı terk eden insandan hoşnut değildir. Zira bu, Yaratan karşısında kibirlenmenin ifadesidir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan ve Allah arasındaki bu iletişim herhangi bir zaman ve mekânla sınırlanamaz. İnsan, her an ve her durumda <strong>dua</strong> edebilir. "Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!" âyeti bu gerçeği ifade eder. İnsan, hayatı boyunca üstesinden gelemeyeceği birçok şeyle karşılaşır; öfke, keder, sıkıntı, korku, âcizlik, yalnızlık ve ümitsizlik gibi hâller yaşar. Özellikle zorlandığı zamanlarda Allah’a <strong>dua</strong> etme ihtiyacı hisseder. Zira Yüce Allah’ın <strong>dua</strong>yı kabul edeceği ümidi, <strong>dua</strong> edenin üzüntü ve kederini hafifletir; ona dayanma gücü ve sabır verir. Dolayısıyla insan sıkıntılı durumlarda Rabbine yönelmeli ve O’na <strong>dua</strong> etmelidir. Bu sıkıntılar karşısında <strong>dua</strong> Resûlullah’ın da buyurduğu üzere, ’müminin silahı’ konumundadır. Ve Allah Resûlü, "Sizden her kime <strong>dua</strong> kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmıştır. Allah’tan istenilen şeyler arasında O’na en sevimli geleni, afiyettir." dedikten sonra sözlerine şöyle devam etmiştir: "<strong>Dua</strong>, başa gelen ve henüz gelmeyen belaya karşı fayda sağlar. Ey Allah’ın kulları, <strong>dua</strong>ya sarılın!"</p>

<p style="text-align:justify">Ancak Allah, insanların sadece sıkıntıya düştüklerinde <strong>dua</strong> etmelerini istemez. O, varlıkta olduğu kadar yoklukta, sıkıntıda olduğu kadar rahat zamanlarında da kulunun yakarışını duymak ister. Sadece darda kaldığı anlarda Allah’ı hatırlayarak <strong>dua</strong> eden kimse, "İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir kötülük dokunduğu zaman da yalvarmaya koyulur." ifadeleriyle Kur’ân-ı Kerîm’de kınanır. Nitekim bu tavır, Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin, başlarına bir musibet geldiğinde büyük bir âcizlik içerisinde yalvarmalarına, Allah onları bu musibetten kurtardığında ise nankörlük yapmalarına benzemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Oysa insan, her an Allah’a muhtaç olduğunun, O’nunla kurduğu bağı her an sağlam ve taze tutması gerektiğinin şuurunda olmalıdır. Nitekim Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Sıkıntılı ve ıstıraplı anlarda <strong>dua</strong>sının Allah tarafından kabul edilmesi her kimi sevindirirse, bolluk ve ferahlık zamanlarında <strong>dua</strong>sını çoğaltsın." İyi gününde şükreden, eline geçen nimeti O’nun rızasına uygun biçimde kullanabilmek için Rabbine <strong>dua</strong> eden kul, bolluk ve refah içinde de Yaratıcısına bağlılığını ve sadakatini göstermiş olur. Sabah akşam O’nun rızasını dileyerek <strong>dua</strong> edenlerle birlikte Rabbini tazim eder.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dua</strong>nın yasak olduğu bir zaman yoktur. Aksine, âyet ve hadislerde bazı vakit ve durumlarda yapılan <strong>dua</strong>ların daha makbul olduğu belirtilmiştir. Bu vakitler, kulun Rabbine daha yakın olacağı özel zamanlardır. Seher vakitleri bu değerli zaman dilimlerinden birisidir. Rabbimiz, "Onlar, (takva sahipleri) seher vakitlerinde bağışlanma dilerler." âyeti ile bu vaktin kıymetine dikkat çeker. Allah Resûlü de <strong>dua</strong> için, gecenin son üçte birinin önemli olduğuna vurgu yapar. Zira bu vakitte Rabbimiz dünya semasına iner (rahmet nazarı ile bakar) ve şöyle der: "Bana <strong>dua</strong> eden yok mu, <strong>dua</strong>sını kabul edeyim. Benden bir şey isteyen yok mu, istediğini vereyim. Af dileyen yok mu, onu bağışlayayım." Allah ve Resûlü bu ve buna benzer vakitleri zikrederek aslında müminlerin her anlarını <strong>dua</strong> için fırsata çevirmelerini isterler.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Resûl-i Ekrem’in (sas) hayatına baktığımız zaman, <strong>dua</strong>nın onun hayatının her noktasını kuşattığını görürüz. Günlük hayatın akışı içinde <strong>dua</strong>yı âdeta vazgeçilmez bir unsur olarak gören Sevgili Peygamberimiz, sabah uyandığında kendisini yeni bir güne daha ulaştıran Rabbine, "Elhamdülillâhillezî ahyânâ ba’de mâ emâtenâ ve ileyhi’n-nüşûr."(Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamdolsun. Dönüş yine O’nadır.) diyerek <strong>dua</strong> ederdi. Gece yatağına yattığında ise, sığınacak bir yeri olduğu için Allah’a şükrünü şöyle dile getirirdi: "Elhamdülillâhillezî et’amenâ ve sekânâ ve kefânâ ve âvânâ ve kem mimmen lâ kâfiye lehû velâ mü’viye"(Sığınacak yeri ve ihtiyacını giderecek kimsesi olmayan niceleri varken; bizi yediren, içiren, ihtiyaçlarımızı gideren ve bizi barındıran Allah’a hamdolsun.)</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber yaptığı her işte Allah’ın rızasını gözetir ve bu niyetini Rabbine <strong>dua</strong> ederek ortaya koyardı. Bir iş yapmak istediğinde, "Allâhümme hır lî vahter lî’(Allah’ım! Bana hayırlısını ver ve benim için en uygun olanı seç.) diye niyazda bulunurdu. Yolculuğa çıkarken de binitine biner ve üç kez tekbir getirdikten sonra, "Sübhânellezî sehhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehû mukrinîn ve innâ ilâ rabbinâ lemünkalibûn"(Hiçbir şekilde sahip olamayacakken, bu biniti bizim hizmetimize veren Allah’ı tenzih ederim. Şüphesiz ki biz Rabbimize tekrar döneceğiz.) <strong>dua</strong>sıyla Allah’a şükrünü arz ederdi. Kısacası Allah Resûlü (sas) hayatın her alanını <strong>dua</strong>larıyla zenginleştiriyor, ruhunu <strong>dua</strong> ile besliyor ve teskin ediyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü <strong>dua</strong> edeceğinde bazen kıbleye yönelir, bazen koltuk altı görünecek kadar ellerini kaldırır, bazen avuçlarını açarak, bazen de avuçlarını birleştirerek içtenlikle <strong>dua</strong> ederdi. <strong>Dua</strong> ettikten sonra ellerini mutlaka yüzüne sürer ve ashâbına da bunu tavsiye ederdi.</p>

<p style="text-align:justify">Zira Allah, Yüce Kelâmı’nda kullarından, kendisine içten <strong>dua</strong> etmelerini istemişti: "Rabbinize yalvara yakara ve gizlice <strong>dua</strong> edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez." Bu yüzden Allah Resûlü yüksek sesle <strong>dua</strong> etmekten hoşlanmaz, böyle yapanları uyarırdı. Ebû Musa el-Eş’arî’nin anlattığına göre, Hayber’e yapılan seferden dönüşte böyle bir olay yaşanmıştı. Resûlullah ile beraber olanlar, Medine’ye yaklaştıklarında yüksek bir tepeye çıkınca yüksek sesle tekbir getirerek Allah’a tazimde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Allah Resûlü onlara şu nasihatte bulundu: "Kendinize gelin! Siz sağır olan ve burada bulunmayan bir Allah’a seslenmiyorsunuz. (Bilakis) Her şeyi işiten, gören ve size çok yakın olan Allah’a sesleniyorsunuz." Yüce Rabbimiz de Hz. Zekeriya’nın çocuk sahibi olmak için yaptığı <strong>dua</strong>yı "Hani o, Rabbine kısık bir sesle yalvarmıştı." ifadeleriyle anmaya değer görüyordu.</p>

<p style="text-align:justify">"Resûlullah (sas) özlü ve kapsamlı <strong>dua</strong>ları tercih ederdi." <strong>Dua</strong> ederken kararlı davranırdı. İbn Mes’ûd’un (ra) bildirdiğine göre, "Hz. Peygamber (sas) <strong>dua</strong> ettiği zaman üç kere tekrar eder, Allah’tan bir şey istediği zaman üç kere isterdi." Sevgili Peygamberimiz ashâbına şu tavsiyede bulunurdu: "Sizden biri <strong>dua</strong> ettiğinde, ‘Allah’ım! Dilersen beni affet!" demesin. Kararlı, azimli bir şekilde ısrarla <strong>dua</strong> edip istesin. Zira hiçbir şeyi vermek Allah’a güç gelmez." Bununla birlikte Peygamber Efendimiz yaptığı <strong>dua</strong>ya karşılık hemen sonuç beklemez, ama Rabbinin kendisini boş çevirmeyeceğini bilirdi. Bir keresinde, "Sizden biriniz, "<strong>Dua</strong> ettim de <strong>dua</strong>m karşılık görmedi." deyip acele etmediği müddetçe <strong>dua</strong>sı karşılık bulur." buyurmuştu. Sahâbe, "Yâ Resûlallah! Acele etmek nedir?" diye sorunca da, "<strong>Dua</strong> ettim de kabul edildiğini görmedim, der ve o anda vazgeçerek <strong>dua</strong>yı bırakır." cevabını vermişti. Resûlullah’ın açıklamasından anlaşılacağı üzere karşılığı ister bu dünyada verilsin, ister âhirete ertelensin, <strong>dua</strong> er ya da geç Allah katında karşılık bulacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dua</strong> eden kişinin, her şeye kadir olan Rabbine el açtığının farkında olması ve dilinden dökülen ya da gönlünden geçen cümleleri seçerek Rabbine yakışır bir biçimde <strong>dua</strong> etmesi gerekir. Bu bağlamda Allah Resûlü’nün bir diğer tavsiyesi, "Allah’a, kabul edileceğine gerçekten inanarak <strong>dua</strong> edin. Bilin ki Allah, ciddiyetten uzak ve umursamaz bir kalp ile yapılan <strong>dua</strong>ları kabul etmez." şeklindedir. Allah (cc),"Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, <strong>dua</strong> ettiğinde <strong>dua</strong>sını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip bana inansınlar ki, doğru yolda yürüyenlerden olsunlar." âyetiyle kendisine yönelen kulun <strong>dua</strong>sını kabul edeceğini vaad eder. Bu konuda Peygamberimiz (sas) ise, "Şüphesiz Rabbiniz son derece hayâ ve kerem sahibidir. Kulu O’na elini kaldırdığı zaman, o elleri boş çevirmekten hayâ eder." buyurmuştur. Böyle bir lütuf karşısında Rabbine <strong>dua</strong> eden insandan, (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak Allah’a yönelmesi istenmiştir. Allah Teâlâ bu şekilde <strong>dua</strong> eden müminin <strong>dua</strong>sına önem vermekte, onun yalnız olmadığını, her türlü şartta durumunu bilen ve ona yakın olan bir Allah bulunduğunu hatırlatmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), Allah’a O’nun güzel isimleri (el-esmâü’l-hüsnâ) ile <strong>dua</strong> etmekten hoşlanırdı. Bir gün Enes b. Mâlik (ra) ve Resûlullah (sav) birlikte otururken, namaz kılan bir adama şahit oldular. Adam namazdan sonra, "Ey Allah’ım! Hamd ancak sanadır, senden başka ilâh yoktur. Gökleri ve yeri yaratan, bol bol veren (sensin) ey Celâl ve İkram sahibi! Ey Hayy (ezelî ve ebedî bir hayata sahip olan) ve Kayyûm (kâinatı idare eden)! Senden istiyorum!" diye <strong>dua</strong> etmişti. Bunu duyan Allah Resûlü, adamın bu davranışını onaylayarak, "Şüphesiz Allah’a, kendisi ile <strong>dua</strong> edildiği zaman mutlaka kabul ettiği ve istenildiğinde verdiği ism-i âzam ile <strong>dua</strong> etti." buyurdu. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de, "En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O hâlde O’na, o güzel isimlerle <strong>dua</strong> edin." buyrulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimiz hem bu dünya için hem de âhiret için <strong>dua</strong> ederdi. En çok yaptığı <strong>dua</strong>lardan biri şuydu: "Allâhümme rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten vekınâ azâbe’n-nâr."(Allah’ım! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!) Kur’ân-ı Kerîm’de de <strong>dua</strong> edilirken âhiretin unutulmaması gerektiği hatırlatılıyordu: "İnsanlardan, "Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver." diyenler vardır. Bunların âhirette bir nasibi yoktur. Onlardan, "Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru." diyenler de vardır. İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir."</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimiz, <strong>dua</strong>da istenecek şeylerin meşru, olumlu ve anlamlı olmasına da özen gösterirdi. Bu nedenle Hz. Peygamber, Allah’ın <strong>dua</strong>ları kabul edeceğini belirtirken, günah işlemeyi hedefleyen veya akrabalık ilişkilerinin kesilmesini isteyen <strong>dua</strong>ları istisna etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz <strong>dua</strong>yı ‘âmîn’ diyerek bitirmeye önem verirdi. Sahâbe de Allah Resûlü’nün bu uygulamalarını devam ettiriyordu. Ebû Züheyr en-Nümeyrî (ra), topluluk içinde bir kişi <strong>dua</strong> ettiğinde <strong>dua</strong>sını ‘âmîn’ ile bitirmesini tavsiye eder ve bunun sayfaya vurulan bir mühür gibi olduğunu söylerdi. Ebû Züheyr (ra) bu konuyla ilgili başından geçen bir hâdiseyi etrafındakilere şöyle anlatmıştı: "Bir gece Resûlullah (sas) ile birlikte dışarıya çıkmıştık. Devamlı ve ısrarla <strong>dua</strong> eden bir adamın yanına geldik. Bunun üzerine Peygamber (sas) durup onu dinlemeye başladı ve "Eğer mühürlerse, kazandı." dedi. Cemaatten birisi, "Ne ile mühürleyecek?" diye sorunca, O (sas), "Âmîn ile. Eğer âmîn ile mühürlerse kazandı." diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber’e (sas) soru soran kişi, <strong>dua</strong> eden adama gidip dedi ki, "Ey filân, ‘âmîn’ ile bitir ve müjdeye nail ol!"</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın kendi kendine <strong>dua</strong> etmesi kadar, başkalarından <strong>dua</strong> alması da önemlidir. Bir defasında Allah Resûlü, Hz. Ömer’e (ra) şu tavsiyede bulunmuştur: " Bir hastanın ziyaretine gittiğinde ondan senin için <strong>dua</strong> etmesini iste. Zira hastanın <strong>dua</strong>sı meleklerin <strong>dua</strong>sı gibidir." Müslüman’ın din kardeşi için yaptığı <strong>dua</strong> hakkında ise Peygamberimiz şunları söyler: " Kişinin (din) kardeşi için gıyabında (onun olmadığı yerde) ettiği <strong>dua</strong> makbuldür. O kişinin başucunda, <strong>dua</strong>sına âmîn diyen bir melek bulunur. O kişi (din) kardeşine hayır <strong>dua</strong> ettikçe (görevli) melek: "Âmîn, (din kardeşin için istediğin) hayrın misli senin için de olsun." der." Bunun gibi, anne babanın çocuklarına yaptığı <strong>dua</strong> ile misafirin ve yolcunun <strong>dua</strong>ları da kabul olunacak <strong>dua</strong>lar arasında zikredilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan haksızlığa uğrayan insanların da bed<strong>dua</strong>sından sakınmak gerekir. Allah Resûlü, Muâz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken, mazlumların <strong>dua</strong>sından sakınmasını tavsiye eder ve şöyle buyurur: "Mazlum ile Allah arasında (<strong>dua</strong>nın kabulüne mâni olacak) hiçbir perde yoktur."</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, hayatını <strong>dua</strong>yla anlamlandırmalı, <strong>dua</strong>sız bir hayatın Allah katında değeri olmadığını bilerek varlığına değer katmak, hayatını anlamlı kılmak ve Allah katında bir hoşnutluk bulmak için <strong>dua</strong> etmelidir. Yaptığı <strong>dua</strong> ise içten ve samimi olmalıdır. Gerçekleşeceğine inanarak, ısrarla Allah’a isteklerini arz etmeli, ama <strong>dua</strong>sının bir an önce gerçekleşmesi için acele etmemelidir. Kur’an’daki <strong>dua</strong> âyetleriyle ya da selef-i sâlihînden nakledilen/me’sûr <strong>dua</strong>larla Rabbimize niyazda bulunmak mümkün olduğu gibi, içinden geldiğince, kendi diliyle ve kendi hislerini ortaya koyarak <strong>dua</strong> etmek de mümkündür. En güzeli ise, her işte olduğu gibi <strong>dua</strong> ederken de Peygamber Efendimizi örnek almak, onun öğrettiği <strong>dua</strong> âdâbına uyarak, onun dilinden dökülen cümlelerle Allah’a yalvarmaktır. Allah’ın Son Resûlü bir <strong>dua</strong>sında Rabbine şöyle yalvarır:</p>

<p style="text-align:justify">"Allah’ım! Günahımı, bilgisizliğimi(n sonucu olarak yaptıklarımı), haddimi aşarak işlediklerimi ve benden daha iyi bildiğin bütün kusurlarımı bağışla! Allah’ım! Ciddi ve şaka yollu yaptıklarımı, yanlışlıkla ve bilerek işlediğim günahlarımı affeyle! Bütün bu kusurların bende bulunduğunu itiraf ederim.Allah’ım! Şimdiye kadar yaptığım ve bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle! Öne geçiren de sensin, geride bırakan da sensin. Ve senin gücün her şeye yeter."</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dua-adabi-rabbe-yonelis-1</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 09:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/dua-dbi-rabbe-yonelis_86461.jpg" type="image/jpeg" length="15986"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dua: Kulluğun Özü]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dua-kullugun-ozu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dua-kullugun-ozu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hangi dua daha çok kabule şayandır? Duaların en hayırlısı hangisidir? Vakitler içerisinde Allah’a daha yakın olunacak bir an var mıdır? İbadet için tercih olunacak bir saat var mıdır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ أَبِى أُمَامَةَ قَالَ: قِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيُّ الدُّعَاءِ أَسْمَعُ؟ قَالَ: ‘جَوْفُ اللَّيْلِ الْآخِرُ، وَدُبُرَ الصَّلَوَاتِ الْمَكْتُوبَاتِ.’<br />
Ebû Ümâme’den rivayet edildiğine göre, ‘Yâ Resûlallah, hangi <strong>dua</strong> daha çok kabule şayandır?’ diye sorulmuş, Peygamber Efendimiz, ’Gece yarısından sonra ve farz namazların arkasından yapılan <strong>dua</strong>lar.’ diye cevap vermiştir.<br />
(T3499 Tirmizî, Deavât, 79)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ذَكَرَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، فَقَالَ: ‘فِيهِ سَاعَةٌ، لاَ يُوَافِقُهَا عَبْدٌ مُسْلِمٌ وَهُوَ يُصَلِّى يَسْأَلُ اللَّهَ شَيْئًا إِلاَّ أَعْطَاهُ إِيَّاهُ.’<br />
Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) cuma gününden bahsederek şöyle buyurmuştur: ’Onda öyle bir an vardır ki şayet bir Müslüman namaz kılarken o âna rastlar da Allah’tan bir şey isterse Allah, ona dilediğini mutlaka verir.’<br />
(M1969 Müslim, Cum’a, 13)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْههِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘خَيْرُ الدُّعَاءِ دُعَاءُ يَوْمِ عَرَفَةَ.’<br />
Amr b. Şuayb’ın, babası aracılığıyla dedesinden rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: ’<strong>Dua</strong>ların en hayırlısı arefe günü yapılan <strong>dua</strong>dır.’<br />
(T3585 Tirmizî, Deavât, 122)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عُمَرَ أَنَّهُ اسْتَأْذَنَ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فِى الْعُمْرَةِ. فَأَذِنَ لَهُ وَقَالَ: ‘يَا أُخَيَّ! أَشْرِكْنَا فِى شَيْءٍ مِنْ دُعَائِكَ، وَلاَ تَنْسَنَا.’<br />
Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre, bir gün umreye gitmek için Hz. Peygamber’den (sas) izin istedi. Hz. Peygamber de kendisine izin verdi ve şöyle dedi: ’Kardeşim! <strong>Dua</strong>na bizi de ortak et, bizi unutma.’<br />
(İM2894 İbn Mâce, Menâsik, 5)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Mekke’de ilk Müslüman olanlardan biri idi. Câhiliye döneminde insanları sapıklık içinde gören, putlara tapmanın boş ve bâtıl olduğunu düşünen Amr b. Abese, fıtratı bozulmamış, kalbinin sesini dinleyen, sağduyulu bir kimseydi. Amr, Mekke’de daha önce duyulmamış birtakım haberler veren bir şahsın varlığını işitmişti. Bu haber üzerine Mekke’ye gitti. İslâm davetinin gizliden gizliye yapıldığı, bi’setin ilk yılları idi. Mekke’de Allah Resûlü’nü soran Amr’a, onu (sas) ancak Kâbe’nin yanında, gece görebileceği söylendi. Gece olduğunda Amr, Kâbe ile örtüsü arasında gizlenip Allah Resûlü’nü beklemeye başladı. Gecenin bir vakti kulağına gelen ses, Kâbe’yi tavaf eden Hz. Peygamber’in sesi idi. Amr, Hz. Peygamber’in yanına gidip ona kim olduğu, Allah’tan ne mesaj getirdiği, risâletine kimlerin inandığı hakkında sorular sordu. Sevgili Peygamberimiz de ona kendisinin Allah’ın Nebîsi, getirdiği mesajın: ‘Akrabaya yardım etmek, putlara tapmamak, sadece Allah’a <strong>kulluk </strong>etmek ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamak’ olduğunu, (şimdiye kadar) kendisine inanan bir hür (Ebû Bekir) ve bir köle (Bilâl) bulunduğunu söyledi.</p>

<p style="text-align:justify">Amr b. Abese bu görüşmede Allah Resûlü’ne tâbi olduğunu bildirmiş ve Müslüman olmuştu. Hz. Peygamber ise ona, ’Sen bugün bunu yapamazsın. Benim hâlimi ve ortalığın hâlini görmüyor musun? Şimdi ailene dön ve benim meydana çıktığımı duyduğunda hemen yanıma gel.’ tavsiyesinde bulunmuştu. Amr, Allah Resûlü’nün bu sözüne uyarak ailesinin yanına döndü. Yıllar sonra Kutlu Nebî’nin hicret ettiğini duyunca Medine’ye gitti. Orada Hz. Peygamber ile görüştüğünde ona, ‘Beni tanıdınız mı?’ diye sordu. Allah Resûlü onunla Mekke’de görüştüklerini söyledi. Soru sormaya meraklı bir tabiatı olan Amr b. Abese, ilkinde olduğu gibi bu görüşmesinde de Allah Resûlü’ne namaz, abdest ve gusül hakkında sorular sormaya başladı. Sorduğu sorulardan biri de üzerinde önemle durulması gereken bir vakit olup olmadığı ile ilgiliydi: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Vakitler içerisinde Allah’a daha yakın olunacak bir an var mıdır? İbadet için tercih olunacak bir saat var mıdır?’ sorusuna Resûlullah (sas), ’Evet’ diye cevap verdi ve şöyle devam etti: ’Kulun, Allah’a en yakın olduğu vakit, gecenin sonlarına doğru olan vakittir. O saatlerde Allah’ı zikredenlerden olmak istersen ol. Çünkü güneş doğuncaya kadarki o vakitlerde kılınacak namaza melekler gelir ve özellikle şahitlik yaparlar.’</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün Amr b. Abese’ye verdiği bu cevap, Allah’ın kullarına rahmetinin ifadesidir aslında. Onun (sas) bildirdiği gibi, Allah, kullarının kendisine yönelebilecekleri özel zamanlar bahşetmiştir. ‘Kulluğun özü’ olarak nitelendirilen <strong>dua</strong> hakkında Yüce Rabbimiz, 'Bana <strong>dua</strong> edin ki <strong>dua</strong>nıza icabet edeyim.’ buyurarak müminin kendisine yönelmesine her an karşılık vereceğini hatırlatır. Zira <strong>dua</strong> insanın varoluş nedenidir. Kul, <strong>dua</strong>sı sayesinde Allah katında değer kazanır. Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: ’(Resûlüm!) De ki: <strong>Dua</strong>nız olmasa Rabbim size ne diye değer versin!’ Ancak Allah’ın, rahmetinin eseri olarak kullarına sunduğu öyle zaman ve mekânlar vardır ki, bunlar müminin <strong>dua</strong>larının kabulü ve günahlarından arınması için birer fırsattır. İşte Allah Resûlü, Amr b. Abese’ye bu özel zamanlardan birini haber vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Rabbimizin, ’Onlar (takva sahipleri) seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.’ âyeti ile haber verdiği seher vakti, Allah ile kulunun buluştuğu bu özel vakitlerdendir. Allah Resûlü bu vakti değerlendirmek üzere geceleri teheccüd namazı için kalkıp <strong>dua</strong> ederdi. Yüce Rabbimiz özellikle Sevgili Peygamberimize gece yarısı ibadetle meşgul olmasını tavsiye etmişti. Vahyin başladığı dönemlerde Cebrail, Efendimize gelmiş ve ’Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısında kalk. Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur’an’ı tane tane oku.’ âyetlerini getirmişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><br />
Allah Resûlü’nün gece yaptığı <strong>dua</strong>larından birini Hz. Âişe şöyle anlatıyordu: ‘Bir gece Allah’ın Resûlü’nü yatakta bulamadım, onu elimle yoklayarak aramaya başladım. O sırada elim ayaklarının tabanlarına değdi. Ayaklarını dikmiş vaziyette secde hâlindeydi ve ’Allah’ım! Gazabından rızana, cezandan affına sığınırım. Senden sana sığınırım. Sana tüm övgüleri saysam yine de bitiremem. Sen kendini nasıl övdüysen öylesin.’ diye <strong>dua</strong> ediyordu. Sevgili Peygamberimiz ashâbını da bu vakitlerde ibadet ve <strong>dua</strong>ya teşvik ederdi. Nitekim Câbir’in (ra) rivayet ettiğine göre, Allah Resûlü şöyle buyurmuştu: ’Gerçekten gecede öyle bir an vardır ki Müslüman bir kimse o âna rastlar da Allah’tan dünya ve âhiret işlerine ait bir hayır isterse, o isteğini Allah kendisine verir. Bu, her gece (böyle)dir.’</p>

<p style="text-align:justify">Bir başka sefer de Peygamber Efendimize, ‘Yâ Resûlallah, hangi <strong>dua</strong> daha çok kabule şayandır?’ diye sorulmuş, Allah Resûlü,’Gece yarısından sonra ve farz namazların arkasından yapılan <strong>dua</strong>lar.’ diye cevap vermişti. Bu sözleriyle o, farz namazlardan sonra yapılan <strong>dua</strong>ların önemine de dikkat çekiyordu. Farz namazlarını kaçırmayarak Allah’a itaatini ifade eden insana, Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan bir müjde veriyordu. Sadece Allah emrettiği için O’nun huzurunda secdeye kapanıp boyun eğen ve sonrasında ellerini açıp isteklerini arz eden kulun <strong>dua</strong>sı, kabule şayan <strong>dua</strong>lardandı.</p>

<p style="text-align:justify">Kutlu Nebî, müminleri vakti iyi değerlendirmeye teşvik etmek için zamanın da Allah Teâlâ’nın ayrı tecellilerine mazhar olduğunu bildirmiştir. Bir hadisinde o (sas), şöyle buyurmuştu: ’Allah her gece, gecenin ilk üçte biri geçtiğinde dünya semasına iner (rahmet nazarıyla bakar) ve ‘Melik benim! Melik benim! Var mı bana <strong>dua</strong> eden, onun <strong>dua</strong>sını kabul eyleyeyim? Var mı benden isteyen, istediğini vereyim? Var mı benden mağfiret dileyen, onu affedeyim?’ buyurur. Ve bu hâl tanyeri ağarıncaya kadar böylece devam eder.’</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın gece vaktinde <strong>dua</strong>lara icabet etmesi, isteyene istediğini vermesi, tevbe ve istiğfar edeni bağışlaması, rahmet ve bereketinin bir tecellisi olarak yeryüzüne inmesi şeklinde bir benzetmeyle ifadelendirilmiştir. Rivayetlerde gecenin yarısı, üçte biri, son kısmı şeklinde birbirinden farklı zaman dilimlerinin ifade edilmesi, faziletin bütün geceye şamil olduğu ve insanın durumuna göre hareket edebileceği bir genişliğin bulunduğu şeklinde yorumlanmıştır. Gecenin fazileti ile ilgili bu rivayetleri, ’Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklarından uzak kalır.’ gibi âyetler de desteklemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Mukaddes zaman ve mekânları Allah’a yalvarmak için bir fırsat olarak görmek, her zaman var olagelmiştir. Hz. Âdem’den beri dinlerde zamanlar ve mekânlar bir görülmemiştir. Birbirinden hayırlı, faziletli, mukaddes zamanlar ve mekânlar vardır. Bu zaman ve mekânlar Allah’a yöneliş, yalvarış ve yakarış için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Zira mübarek zaman ve mekânlarda yapılan <strong>dua</strong>ların kabul olma ümidi daha fazladır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ, kullarına kendisinden bir rahmet olarak sunduğu özel zamanlardan kimisini Yüce Kelâmı’nda bizzat kendisi bildirmiştir. ’(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile bâtılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır.’ âyeti, Ramazan’ın, senenin diğer aylarından farklı bir değeri olduğuna işaret eder. Kadir gecesi ise bu aya önemini veren daha da kıymetli bir zaman dilimidir. Kur’an, bin aydan daha hayırlı olan bu gecede inmiştir. Kadir gecesini ve onun içinde bulunduğu ayı değerli kılan işte budur... Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz, Ramazan’ın son on gününde, başka hiçbir zaman olmadığı kadar, ibadet ve <strong>kulluk </strong>için çaba gösterirdi. ’O gece nasıl <strong>dua</strong> edelim?’ diye soran Hz. Âişe’ye, ’Allah’ım! Sen affedicisin, affı seversin, beni affet.’ <strong>dua</strong>sını öğretmişti.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dua</strong>, sevgililer sevgilisi Peygamberimizin bütün hayatını kapsıyordu. O (sas), <strong>dua</strong> ile yatar, <strong>dua</strong> ile kalkardı. Allah’ın yarattığı her şeye karşı nimet ve şükür içerisindeydi. Bu şükrünü asla gizlemezdi. Karşılaştığı tabiî olaylar karşısında bile dudaklarından <strong>dua</strong> eksik olmaz, her vesile ile Rabbine olan bağlılığını tazelerdi. Meselâ, hilâli gördüğü zaman şöyle derdi: ’Allâhü ekber! Allah’ım! Onu biz güvendeyken, iman etmişken, selâmetteyken, İslâm üzereyken ve Rabbimizin sevdiği işlerde başarılı olduğumuz hâldeyken üzerimize doğur. (Ey Hilâl!) Bizim Rabbimiz de senin Rabbin de Allah’tır.’</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Nebî özellikle sabah ve akşam vakitlerinde <strong>dua</strong> ederdi. Bu vakitlerde çoğunlukla o vakte uygun içerikte <strong>dua</strong>lar eder ve âdeta <strong>dua</strong>ları ile o vakitleri vesile kılarak tüm hayatı anlamlandırırdı. Meselâ, hayatın âdeta yeniden dirilişini ifade eden sabah vaktinde, ’Allah’ım! Senin kudretinle sabaha çıktık, senin kudretinle akşama gireriz. Senin kudretinle yaşar, senin kudretinle ölürüz... En son dönüşümüz sanadır.’ diye <strong>dua</strong> etmeyi tavsiye ederdi. Akşam olunca da, ’Rabbim, bu gecede olanların ve sonrasında olacakların hayrını senden dilerim. Bu gecede olanların ve daha sonrasında olacakların şerrinden de sana sığınırım. diye <strong>dua</strong> ederdi. Başka bir rivayete göre de yatacağımız zaman, ’Yâ Rabbi! Senin adınla yatar ve senin adınla kalkarım. Eğer canımı alırsan ona rahmet et. Eğer onu serbest bırakırsan salih kullarını nasıl koruyorsan onu da öyle koru.’ diye <strong>dua</strong> etmemizi istemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Her ânını <strong>dua</strong> ile süsleyen Sevgili Peygamberimiz, Allah ile kulu arasındaki bağın daha da güçlü olduğu özel zamanlarda yapılan <strong>dua</strong>ya, <strong>kulluk </strong>ve ibadete daha da önem verir, bütün samimiyetiyle Rabbine yönelirdi. Söz gelimi, onun bildirdiğine göre, ezan ile kâmet arasındaki vakit, <strong>dua</strong>ların geri çevrilmeyeceği vakitlerdendi. O (sas), Allah’ın <strong>dua</strong>lara icabet saati olduğunu bildirirdi. Hatta bu vakitlerde söz ve isteklere dikkat etmeleri konusunda ashâbını uyarırdı. Zira bu vakitlerde, bed<strong>dua</strong>lar bile kabul olunabilirdi. Câbir b. Abdullah, Resûlullah’ın bu konuda şöyle buyurduğunu bildirmişti: ’Kendinize, çocuklarınıza, hizmetçilerinize ve mallarınıza bed<strong>dua</strong> etmeyiniz. Olur ki, Allah’tan istenilenlerin ihsan edildiği bir zamana rastlarsınız da Allah dilediğinizi kabul ediverir.’</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimizin kiminde müminlerin günahlarının bağışlanacağını müjdelediği, kiminde oruç tuttuğu bu özel vakitler, sonraları kültürümüzde kandil geceleri, üç aylar, mübarek gün ve geceler olarak kendilerine yer edinmişlerdir. Şâban ayının on beşinci gecesi, Efendimizin <strong>dua</strong>ların kabul edileceği müjdesini verdiği bu zaman dilimlerindendir. Berât Kandili olarak bildiğimiz bu gecede <strong>dua</strong> ve ibadetlerin ne kadar faziletli olduğu, Allah Resûlü’nün şu ifadelerinden anlaşılmaktadır: ’Şâban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünde (on beşinci günde) oruç tutun. Çünkü o gece güneş batınca Allah Teâlâ dünyaya en yakın göğe inerek (rahmet nazarı ile bakarak) fecir oluncaya kadar, ‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu bağışlayayım! Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım! Belaya duçar olan yok mu, ona afiyet vereyim! Şöyle olan yok mu? Böyle olan yok mu?’ buyurur.’</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimizin ifadesi ile üzerine güneş doğan en faziletli gün ise, cuma günüdür. Hz. Peygamber (sas) cuma günü <strong>dua</strong>ların kabul olunacağı vakti şöyle haber verir: ’Onda öyle bir an vardır ki şayet bir Müslüman namaz kılarken o âna rastlar da Allah’tan bir şey isterse Allah, ona dilediğini mutlaka verir.’ Bu vakit gizli olmakla birlikte bir rivayete göre hutbe ile namaz arasındaki zaman dilimidir. Cuma günü yapılan <strong>dua</strong>ların daha faziletli olduğu önceki peygamberlerce de bilinen bir durumdur. Örneğin kardeşleri Yusuf ile ilgili suçlarını itiraf ettikten sonra Hz. Yakub’un oğulları şöyle demişlerdi: ’Ey babamız! Allah’tan suçlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten suçlu idik.’ Hz. Yakub ise onlara, ’Rabbimden bağışlanmanızı dileyeceğim.’ diye cevap vermiş ve bağışlama dileğini cuma gecesine bırakmıştı.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dua</strong> ile zaman ve mekân arasında iki taraflı bir ilişkiden söz edilebilir. <strong>Dua</strong>yı kabule şayan kılan mübarek zaman ve mekânlarla, <strong>dua</strong> ile anlam kazanan ve insanın ruhunun bütünleştiği zaman ve mekânlar... Kutlu Nebî <strong>dua</strong>yla zaman ve mekânı âdeta ilmik ilmik dokurdu. İnancını zamana ve mekâna âdeta nakşederdi. Çünkü insan <strong>dua</strong>yla zamana ve mekâna ruh verir. Allah Resûlü <strong>dua</strong>ların kabul olduğu zaman dilimleri ile birlikte bazı özel mekânlarda yapılacak <strong>dua</strong>ların da daha faziletli olduğunu bildirir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu mekânlardan biri, şehirlerin anası, bütün müminleri bir araya toplayan ve hac ibadeti için seçilen mukaddes belde Mekke’dir. Kâbe, Arafat ve Mekke, tarih boyunca birçok peygambere şahitlik etmiş mukaddes mekânlardır. Rivayete göre Arafat, Hz. Âdem ile Havva’nın buluştuğu ve birbirlerini tanıdığı yerdir. Hz. Âdem bu topraklarda Allah’a yalvarmış, kendisine namazları için kıble edineceği bir ev inşa etmek arzusuyla Allah’tan izin istemiştir. Allah, vahiy zincirinin en büyük halkalarından yani ulü’l-azm peygamberlerinden olan Hz. İbrâhim’e ise burada bir ev yapmasını emretmiş, Hz. İbrâhim, oğlu İsmâil ile birlikte Allah’ın evi Kâbe’yi inşa etmiştir. Kâbe’nin yapımını bitirdikten sonra onlar, ’Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl. Soyumuzdan sana teslim olacak bir ümmet getir. Bize ibadet yollarını göster. Tevbemizi kabul buyur. Çünkü sen, tevbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın. Rabbimiz! İçlerinden kendilerine senin âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arındıran bir peygamber gönder. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.’ diye <strong>dua</strong> etmişlerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrâhim çorak bir yer olan Mekke topraklarına eşi Hacer ve oğlu İsmâil’i bıraktığı zaman, ’Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır.’ diye <strong>dua</strong> etmişti. Nitekim Allah Resûlü, Hz. İbrâhim’in bu <strong>dua</strong>sı nedeniyle Mekke’nin yiyecek ve içeceklerinin bereketli olduğunu ikrar edecekti.</p>

<p style="text-align:justify">Böylece Mekke, ‘ümmü’l-kurâ’ (şehirlerin anası), ‘beled-i emîn’ (güvenli belde) oldu. Âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olan Kâbe ise, Mekke’de insanlar için kurulan ilk ibadet evi oldu. Peygamberimiz bu şehirde <strong>dua</strong>ya bir başka özen gösteriyordu. O, <strong>dua</strong>ların kabul olunduğu anlardan birinin de Kâbe’nin görüldüğü ilk an olduğunu bildirmişti. Mekke’nin fethinde Allah Resûlü ile birlikte Kâbe’ye giren Üsâme b. Zeyd (ra) onun, Kâbe’de Allah’a cân-ı gönülden <strong>dua</strong> edişini şöyle anlatmıştı: ‘Resûlullah (sas) ile birlikte Kâbe’ye girdim. Bilâl’e kapıyı kapatmasını emretti, o da kapıyı kapattı. Kâbe’nin içerisinde altı direk vardı. Kâbe’nin kapısına yakın iki direk arasına gelip oturdu. Allah’a hamd ü senâ ettikten sonra, Allah’tan bir şeyler istedi, bağışlanma talebinde bulundu. Sonra kalktı, Kâbe’nin arka tarafına karşı dönerek yüzünü ve yanaklarını sürdü. Allah’a hamd ü senâ ettikten sonra yine <strong>dua</strong> edip, bir şeyler istedi, bağışlamasını diledi. Sonra dönüp Kâbe’nin her bir köşesini tekbir, tesbih, tehlil getirerek ve Allah’ı övüp <strong>dua</strong> ve istiğfar ederek selâmladı. Sonra çıktı ve Kâbe’ye dönerek iki rekât namaz kıldı ve dönüp, ’İşte kıble, işte kıble.’ buyurdu. Allah, temellerini Hz. İbrâhim’in attığı Kâbe’de, onun ismi ile anılan mekânı, Makâm-ı İbrâhîm’i, tüm Müslümanlara hediye etmiştir. Öyle ki, Kur’ân-ı Kerîm’de bu mekânı <strong>dua</strong>gâh edinmemizi ve burada kendisine yalvarıp yakarmamızı istemiştir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz Mekke’nin fethinde Kâbe’yi tavaf ettikten sonra, ’Siz de Makâm-ı İbrâhîm’den kendinize bir namaz yeri edinin.’ âyetini okuyarak burada namaz kılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Mekke’de yer alan mübarek mekânlardan bir başkası ise, <strong>dua</strong>ların kabul olduğu Arafat’tır. Peygamberimiz arefe günü Arafat’ta yapılan <strong>dua</strong>ları, <strong>dua</strong>ların en hayırlısı olarak müjdelemiş ve bu gün hakkında şöyle buyurmuştu: ’Allah Teâlâ’nın arefe günü insanları bağışladığından daha fazla bağışladığı bir gün yoktur. Allah Teâlâ şüphesiz arefe günü kullarına rahmetiyle yaklaşır, sonra meleklere karşı onlarla iftihar ederek; ‘Bunlar ne diliyorlar?’ diye sorar.’<br />
Böylece Hz. Peygamber, Müslümanları özellikle bu mübarek mekânlarda Rableri ile buluşmaya davet ediyordu. İbadet için buralara gidenlerden kimi zaman <strong>dua</strong> istiyordu. Bunlardan biri Hz. Ömer’di. Umre için izin isteyen Hz. Ömer’e olumlu yanıt veren Peygamberimiz ona, ’Kardeşim! <strong>Dua</strong>na bizi de ortak et, bizi unutma.’ demişti. Mekke’nin kutsal bir mekân olduğu ve burada yapılan <strong>dua</strong>ların kabul olunacağı, Müşriklerin de kabul ettikleri bir gerçekti. Öyle ki, Allah Resûlü bir gün Ebû Cehil’in kendisine yaptığı işkenceye dayanamamış ve Rabbine, ’Allah’ım! Kureyş’i sana havale ediyorum.’ diye bed<strong>dua</strong> etmişti. Kureyşliler aleyhlerine yapılan bu bed<strong>dua</strong>dan endişelenmişlerdi. İbn Mes’ûd, bunun gerekçesini, ‘Çünkü müşrikler bu şehirde yapılan <strong>dua</strong>ların kabul olunacağına inanırlardı.’ diyerek izah etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Müslümanlar için bir diğer özel mekân ise Medine’dir. Hz. İbrâhim Mekke için <strong>dua</strong> ettiği gibi, Sevgili Peygamberimiz de Medine’nin bereketli olması için <strong>dua</strong> etmiştir. Ebû Hüreyre anlatıyor: ‘İnsanlar turfanda meyveyi gördüklerinde Resûlullah’a (sas) getirirlerdi. (Bir keresinde) o, meyveyi eline alınca, ’Allah’ım! Meyvelerimizi bize bereketlendir. Medine’mizde bize bolluk ver, bize bereketler ihsan eyle. Allah’ım! Şüphesiz ki İbrâhim senin kulun, halîlin ve peygamberindir. Ben de senin kulun ve peygamberinim. O Mekke için sana <strong>dua</strong> etti. Ben de Medine için sana <strong>dua</strong> ediyorum. Onun Mekke için senden talep ettiğinin benzerini ve bir misli fazlasını senden talep ediyorum.’ buyurdu.’ Böylece Medine de Mekke gibi bütün Müslümanlar için <strong>dua</strong>ların kabul edildiği ve ibadetlerin daha faziletli sayıldığı bir mekân olarak kabul edildi.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman bireyin hayatına farklı bir anlam katan tüm bu zaman ve mekânların değeri, Yüce Yaratıcı ile insanlığın buluşmasına yaptıkları tanıklıkla ortaya çıkmıştır aslında. Kulun Rabbi ile buluşması olan <strong>dua</strong> ise, bu zaman ve mekânlarda yapıldığında farklı bir mahiyete bürünür. <strong>Dua</strong>nın zaman ve mekân ile ilişkisi sayesinde mümin, varlıkla bütünleşir, tüm evrenle anlamlı ve derin bir bağ kurar. <strong>Dua</strong> eşliğinde her ilmiği samimiyet, huzur ve inanç ile örülen zaman ve mekân, mümine daha anlamlı bir hayat sunarak onu daima güvenli ve diri tutar. O hâlde mümin, Rabbi ile arasındaki bu bağı kuvvetlendirmek için kendisine bir fırsat olarak sunulan zaman ve mekânları değerlendirmeli ve bu sayede <strong>kulluk</strong> bilincini canlı tutmalıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dua-kullugun-ozu-1</guid>
      <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 09:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/dua-kullugun-ozu_cd518.jpg" type="image/jpeg" length="57290"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İbadet: Kulluğun Gereği]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ibadet-kullugun-geregi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ibadet-kullugun-geregi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Allah'ın (cc) kullar üzerindeki hakkı nedir? Kulların Allah (cc) üzerindeki hakkı nedir? Sadaka nedir? Allah katında amellerin en sevimlisi hangisidir? İhsan nedir? Kıyamet günü kulun hesaba çekileceği ilk amel hangisidir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “كُلُّ سُلاَمَى عَلَيْهِ صَدَقَةٌ كُلَّ يَوْمٍ، يُعِينُ الرَّجُلَ فِى دَابَّتِهِ يُحَامِلُهُ [عَلَيْهَا] أَوْ يَرْفَعُ عَلَيْهَا مَتَاعَهُ صَدَقَةٌ، وَالْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ وَكُلُّ خَطْوَةٍ يَمْشِيهَا إِلَى الصَّلاَةِ صَدَقَةٌ، وَدَلُّ الطَّرِيقِ صَدَقَةٌ.”</p>

<p>***</p>

<p>Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, <strong>Hz. Peygamber</strong> (sas) şöyle buyurmuştur: “Vücuttaki bütün eklemler için her gün <strong>sadaka</strong> vermek gerekir. Bineğine binmek isteyen kişiye yardım etmek veya eşyasını bineğine yüklemek <strong>sadaka</strong>dır. Güzel söz ve namaza giderken atılan her adım <strong>sadaka</strong>dır. Yol göstermek <strong>sadaka</strong>dır.”</p>

<p>(B2891 Buhârî, Cihâd, 72)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ مُعَاذٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ كُنْتُ رِدْفَ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَلَى حِمَارٍ يُقَالُ لَهُ عُفَيْرٌ، فَقَال: “يَا مُعَاذُ، هَلْ تَدْرِى حَقَّ اللَّهِ عَلَى عِبَادِهِ وَمَا حَقُّ الْعِبَادِ عَلَى اللَّهِ.” قُلْتُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ: “فَإِنَّ حَقَّ اللَّهِ عَلَى الْعِبَادِ أَنْ يَعْبُدُوهُ وَلاَ يُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَحَقَّ الْعِبَادِ عَلَى اللَّهِ أَنْ لاَ يُعَذِّبَ مَنْ لاَ يُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا.” فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَفَلاَ أُبَشِّرُ بِهِ النَّاسَ قَالَ: “لاَ تُبَشِّرْهُمْ فَيَتَّكِلُوا.”</p>

<p>Muâz (ra) anlatıyor: “Ufeyr adlı eşeğin üzerinde (yolculuk ederken) <strong>Hz. Peygamber</strong>"in (sas) terkisinde idim. Resûlullah, “Ey Muâz! Allah"ın kulları üzerindeki hakkını ve kulların Allah üzerindeki hakkını bilir misin?” diye sordu. Ben, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah"ın kulları üzerindeki hakkı, Allah"a <strong>kulluk/ibadet</strong> etmeleri ve O"na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesidir.” Ben, “Ey Allah"ın Resûlü! İnsanlara bunu müjdeleyeyim mi?” diye sorunca, Resul-i Ekrem, “Hayır müjdeleme, zira (bu müjdeye güvenip) gevşeyebilirler.” cevabını verdi.</p>

<p>(B2856 Buhârî, Cihâd, 46)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “...فَإِنَّ أَحَبَّ الْعَمَلِ إِلَى اللَّهِ أَدْوَمُهُ وَإِنْ قَلَّ.”</p>

<p>Hz. Âişe"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “…Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.”</p>

<p>(D1368 Ebû Dâvûd, Tatavvu", 27)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ مَنْ عَادَى لِى وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَىَّ عَبْدِى بِشَىْءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا زَالُ عَبْدِى يَتَقَرَّبُ إِلَىَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أَحْبَبْتُهُ، كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِى يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِى يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِى يَبْطُشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِى يَمْشِى بِهَا، وَإِنْ سَأَلَنِى لأُعْطِيَنَّهُ، وَلَئِنِ اسْتَعَاذَنِى لأُعِيذَنَّهُ...”</p>

<p>Ebû Hüreyre"nin rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah şöyle buyurur: "Kim benim bir velî kuluma (dostuma) düşmanlık ederse, ben de ona harp ilân ederim. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile <strong>ibadet</strong>lerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona (istediğini) veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım…"”</p>

<p>(B6502 Buhârî, Rikâk, 38)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ...قَالَ: “الْإِحْسَانُ: أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “…<strong>İhsan</strong>, O"nu görüyormuş gibi Allah"a <strong>ibadet </strong>etmendir. Sen O"nu göremesen de O seni görmektedir…”</p>

<p>(B4777 Buhârî, Tefsîr, (Lokmân) 2)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">On sekiz yaşında Müslüman olan Muâz b. Cebel (ra), Akabe Biatı"nda bulunmuş, Bedir ve Uhud başta olmak üzere Allah Resûlü ile beraber tüm savaşlara katılmıştı. Sahâbenin önde gelenlerindendi. O, birçok kez Hz. Peygamber"in iltifatına mazhar olmuş, sahâbenin arasında Kur"an ve helâl/haram (fıkıh) bilgisiyle ön plana çıkmış, Allah Resûlü"nün döneminde dinî konularda fetva verebilen birkaç sahâbeden birisiydi. Bu özelliklerinden olsa gerek, Allah Resûlü onu Yemen"e yönetici olarak tayin etmişti. Muâz (ra), Allah Resûlü ile birçok sefere katılmış, onunla birçok kez yolculuk yapmıştı. Bu yolculuklardan birisinde Peygamber Efendimizin binitinin terkisinde idi. Bu, Muâz"ın (ra) Allah Resûlü"ne fiziksel olarak en yakın olduğu anlardan biriydi. Aralarında sadece semerin arka kaşı vardı. Allah Resûlü arkasında oturan Muâz"a (ra), “Yâ Muâz!” diye seslendi. Muâz (ra), “Buyur Yâ Resûlallah!” dedi. Biraz sonra Allah Resûlü bir kez daha seslendi aynı şekilde. Muâz (ra) da tekrar, “Buyur Yâ Resûlallah!” diyerek cevap verdi. Biraz daha yol aldıktan sonra muhatabının dikkatini önemli bir konuya çekmek istercesine Allah Resûlü bir kez daha seslendi: “Yâ Muâz!” “Buyur Yâ Resûlallah!” karşılığı geldi Muâz"dan (ra) yine. Bunun üzerine, “Allah"ın kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?” diye sordu Allah Resûlü. Muâz"ın (ra), “Allah ve Resûlü bilir.” diyerek cevap vermesi üzerine de, “Allah"ın kulları üzerindeki hakkı yalnızca O"na <strong>ibadet </strong>etmeleri ve O"na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.” buyurdu. Bir müddet sonra tekrar, “Yâ Muâz!” diye seslendi, bitmemişti söyleyecekleri. Muâz (ra) yine aynı karşılığı verdi: “Buyur Yâ Resûlallah!” Allah Resûlü, “Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerinde hakkı nedir bilir misin?” dedi. Muâz"ın, “Allah ve Resûlü bilir.” cevabı üzerine de, “Onlara azap etmemesidir.” buyurdu. Duydukları karşısında heyecanlanan Muâz (ra), “Ey Allah"ın Resûlü! İnsanlara bunu müjdeleyim mi?” diye sordu. Resul-i Ekrem ise, “Hayır müjdeleme, zira (bu müjdeye güvenip) gevşeyebilirler.” cevabını verdi. Yüce Yaratıcı"nın kulları üzerindeki hakkı diye tanımlanan “ibadet”, insanın yaratılış gayesini ifade etmektedir. <strong>İbadet</strong>, insanı Yaratıcı"nın huzurunda değerli kılan bir olgudur. Allah (cc) insanı en güzel şekilde yaratmış, kâinattaki her şeyi onun hizmetine sunmuştur. Yeryüzünde halife sıfatıyla var ettiği insanı aklını kullanma, düşünme, tefekkür etme ve irade hürriyeti gibi hiçbir varlığa bahşedilmeyen üstün kabiliyetlerle donatmıştır. Bütün bu özellikleri verdiği insandan sadece kendisine kulluk etmesini istemiştir. Bu bağlamda Cenâb-ı Hakk"a kul olmak, bir efendi ve köle mantığı ile seçim hakkı olmaksızın O"na <strong>ibadet</strong> etmek anlamına gelmez. Aksine kulluk, seçme özgürlüğünü kullanarak isteğe bağlı biçimde Yüce Yaratıcı"nın iradesine uymaktır. Nefsinin istek ve arzularını terk edip, Allah"ın (cc) istediği doğrultuda yaşamaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbadet</strong>in, Allah"ın kulları üzerindeki hakkı olması, insanın sahip olduğu her şeyi kendisine bahşeden Allah"a şükran bilinciyle yaşamasını gerektirir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu çerçevede Allah Resûlü şöyle buyurmaktadır: “Hepiniz her gün her bir eklemi karşılığında bir <strong>sadaka </strong>(borcu) bulunarak sabahlar. (Kişinin kıldığı) her namaz kendisi için bir <strong>sadaka</strong>dır. (Tuttuğu) her oruç bir <strong>sadaka</strong>dır. (Yaptığı) her hac bir <strong>sadaka</strong>dır. Her tesbih bir <strong>sadaka</strong>dır, her tekbir <strong>sadaka</strong>dır.”  “Karşılaştığı kimseye selâm vermesi bir <strong>sadaka</strong>dır. İyiliğe çağırması bir <strong>sadaka</strong>dır. Kötülükten sakındırması bir <strong>sadaka</strong>dır. Eziyet veren bir engeli yoldan kaldırması bir <strong>sadaka</strong>dır. Kişinin eşiyle cinsel ilişkide bulunması bile bir <strong>sadaka</strong>dır.”  Dolayısıyla insan, her gecenin sabahında uyanabilme kabiliyetini kendisine bahşedenin Allah olduğunu unutmamalı, <strong>ibadet</strong> ederek bu bilinci taze tutmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbadet</strong>, kulun, Rabbi ile iletişim kurabilmesinin adıdır. Her şeyi yoktan var eden Yüce Yaratıcı"ya muhtaç olan insanın, aracısız, vasıtasız bir şekilde hâlini O"na ifade edebilmesidir <strong>ibadet</strong>. Bunun için kul, Rabbinin huzurunda her duruşunda, “Hamd/övgü, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza (âhiret) gününün mâliki (sahibi) olan Allah"adır. (Allah"ım!) Yalnız sana <strong>ibadet </strong>ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil.”  âyetlerini telaffuz etmektedir. Böylece o, Yaratıcısını övmekle işe başlar. Kendi âcizliğini itiraf eder. Rabbine boyun büker, O"ndan yardım diler ve kendisini kulluğunda ve hidayette sabit tutması için O"na dua eder. İşte bu, ibadet bilincidir, kulluk şuurudur.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm, her kulun en azından farzlar noktasında <strong>ibadet </strong>şuuru taşımasını ister. Bunun için Allah Resûlü, “İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah"tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed"in Allah"ın Resûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” buyurmuştur. Allah Resûlü burada <strong>ibadet</strong> alanında asgarî zorunlulukları/farzları sıralamış, İslâm"a inanan ve yerine getirme imkânı olan her ferdin yapmakla sorumlu olduğu düzenli ibadetleri zikretmiştir. Allah Resûlü"nün bu hadiste dikkat çektiği en önemli husus, dört temel biçimsel ibadetin, “Allah"tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed"in, O"nun kulu ve elçisi olduğuna iman” esası üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Yani beden ile yapılan bu i<strong>badet</strong>ler gönülden imanla anlamlıdır. İmandan yoksun olarak yapılan ibadetlerin şeklî hareketlerden öteye bir anlamı yoktur. Bu bağlamda <strong>ibadet</strong>, imanla anlam kazanırken, iman da <strong>ibadet</strong>le hayata aksetmekte ve güçlenmektedir. Hadis kitaplarının iman ve <strong>ibadet</strong> bölümleri incelendiğinde, iman-<strong>ibadet </strong>ilişkisinin Hz. Peygamber tarafından yoğun bir şekilde işlendiği görülecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu çerçevede kulun imanını muhafaza etmesi ve yaşamına aktarması için <strong>ibadet</strong>e devam etmesi gerekir. Yüce Allah, Hz. Peygamber"e ölünceye kadar <strong>ibadet</strong> etmesini emretmiştir. Hz. Peygamber de, “...Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” sözünü birçok kez tekrar etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz kendisinden İslâm ve iman hakkında bilgi almak isteyenlere hep öncelikle farz <strong>ibadet</strong>leri saymış, âdeta İslâm ve imanı temel farz <strong>ibadet</strong>lerle özdeşleştirmiştir. Hadis kitaplarımızda bu durumun pek çok örneği mevcuttur. Bir gün, Bahreyn bölgesinde yaşayan Rabîa kabilesinin Abdülkays koluna mensup on üç kişilik bir heyet uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Medine"ye gelir. Hz. Peygamber"e, “Bize özlü bir şeyler tavsiye et de onları kavmimize anlatalım ve böylece cennete girelim.” derler. Bunun üzerine Allah Resûlü onlara yalnızca bir olan Allah"a iman etmelerini emreder. Peşinden de, “Yalnızca bir olan Allah"a iman etmek ne demektir bilir misiniz?” diye sorar. Onların, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” diyerek cevap vermeleri üzerine Hz. Peygamber, “Allah"tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed"in Allah"ın elçisi olduğuna iman etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmaktır.” buyurur. Daha sonra da onları,“Söylediklerimi iyice ezberleyin ve kabile halkına da anlatın.” diyerek uğurlar.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü, meşhur Cibrîl hadisinde de kendisine, “İslâm nedir?” diye soran Cebrail"e, “İslâm; Allah"a <strong>ibadet</strong> edip, O"na hiçbir şeyi ortak koşmaman, namazı kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutmandır.” şeklinde karşılık vermiştir. Bu bağlamda kendisine, “Cehennemden kurtaracak ve cenneti kazandıracak bir şey öğrenmek istiyorum.” diyen bir sahâbîye, “Allah"a şirk koşmadan <strong>ibadet</strong> etmeye devam et, farz namazı kıl, farz olan zekâtı ver, Ramazan orucunu tut, insanların sana davranmasını istediğin şekilde onlara davran, insanların sana davranmasını istemediğin şekilde onlara davranmayı terk et!” diyerek öğüt vermiştir. Bütün bunlar farz <strong>ibadet</strong>lerin Müslüman"ın hayatının vazgeçilmezleri olduğunu göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sav) bir kimsenin farzları gerekli dikkat, özen ve samimiyet ile yerine getirdiğinde; Yüce Yaratıcı"nın rızasını elde edeceğine ve cennete ulaşacağına şu örnekle işaret etmiştir: Bir keresinde saçı başı dağınık bir bedevî onun yanına gelip, “Ey Allah"ın Resûlü! Allah"ın bana farz kıldığı namazların neler olduğunu söyle.” dedi. Allah Resûlü, “Beş vakit namaz, ama nafile de kılabilirsin.” diyerek karşılık verdi. Bedevî, “Allah"ın bana farz kıldığı orucun ne olduğunu söyle.” deyince, Efendimiz, “Ramazan ayında tutulan oruç, ama nafile oruç da tutabilirsin.” dedi. Bedevî bu sefer, “Allah"ın farz kıldığı zekâtın ne olduğunu söyle.” dedi. Allah"ın Resûlü ona, (zekâtı da içine alan) İslâm"ın temel ilkelerinden bahsetti. O zaman bedevî, “Sana ikram eden Allah"a yemin ederim ki, nafile <strong>ibadet </strong>yapmayacağım! Fakat Allah"ın bana farz kıldığı <strong>ibadet</strong>leri eksiksiz ve harfiyen yerine getireceğim.” dedi. Bunun üzerine Allah"ın Resûlü onun hakkında, “Sözüne sadık kalırsa kurtuluşa ermiştir” veya “cennete girmiştir.” buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü"nün bu bedevînin psikolojik ve kültürel durumunu da göz önüne alarak verdiği cevaplar, Müslüman"ın farzlardan başka hiç nafile <strong>ibadet</strong> yapmasına gerek yoktur şeklinde anlaşılmamalıdır. Konuya dair hadisler bir arada ele alınıp rivayetlere bütüncül bir perspektiften bakıldığında Müslüman"ın <strong>ibadet </strong>hayatında sünnet ve nafile <strong>ibadet</strong>lerin de hafife alınamayacak derecede önem arz ettiği görülecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bağlamda nafile/sünnet <strong>ibadet</strong>lerin Rabbimiz katındaki değerini Sevgili Peygamberimiz şu şekilde açıklar: “Yüce Allah şöyle buyurur: "Kim benim bir velî kuluma (dostuma) düşmanlık ederse, ben de ona harp ilân ederim. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile <strong>ibadet</strong>lerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona (istediğini) veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım..."” Bu hadisten anlaşılmaktadır ki, farz <strong>ibadet</strong>lerle kul Allah"a yaklaşmakta, nafile/sünnet ibadetlerle de O"nun sevgisine mazhar olmaktadır. İnanan birisi için arzu ve hedeflerin en anlamlısı, kendisine hayat bahşeden Yüce Yaratıcı"nın rızasına ulaşmaktır. Bunun için Hz. Peygamber nafile <strong>ibadet</strong>lere devam etmiş, kendisine <strong>ibadet</strong>leri soranlara da farzlardan sonra nafileleri tavsiye etmiştir. </p>

<p style="text-align:justify">Bu doğrultuda Resûl-i Ekrem nafileleri âdeta farzları tamamlayan bir unsur olarak zikretmektedir. Farzları yapabileceğini düşündüğü kişilere mutlaka nafile <strong>ibadet</strong>lerden de bahsetmekle ümmetini nafileler sayesinde hem Allah"a daha yakın olmaya hem de farzlardaki eksiklikleri tamamlamaya teşvik etmektedir. Bu meyanda o şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet günü kulun ilk hesaba çekileceği amel farz namazıdır. Eğer onu tam olarak eda etmişse bu yazılır. Ama tam kılmamışsa; Yüce Allah der ki: "Bakın bakalım, kulumun nafile namazı var mı? Onunla farzları tamamlayın." Sonra zekâta da böyle bakılır, peşinden diğer amelleri de bu şekilde değerlendirilir.” </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Her konuda olduğu gibi kullukta da ölçümüz, örneğimiz Hz. Peygamber"dir, onun sünnetidir. O, “Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz siz de öyle kılınız.” ve “Hacla ilgili hükümleri benden öğreniniz.” buyurmuş, ashâb farz ve nafile bütün <strong>ibadet</strong>leri ondan öğrenmiştir. Bu <strong>ibadet</strong>lerin zamanı, mekânı, ne şekilde ve ne oranda yapılacağı hep onun sünnetiyle sabit olmuştur. Bu konuda fakih sahâbî Abdullah b. Mes"ûd"un (ra) şu sözü çok anlamlıdır: “Sünnete göre itidalle <strong>ibadet </strong>etmek, sünnet olmayan/bid"at hususlarda olanca gücüyle çalışmaktan daha hayırlıdır.”</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber de kişinin kendisini tamamen nafile <strong>ibadet</strong>lere vererek farzları yapmaya güç yetiremeyecek hâle gelmesine ve diğer sorumluluk alanlarını ihmal etmesine müsaade etmemiştir. Kendi <strong>ibadet</strong>lerini Allah Resûlü"nün <strong>ibadet </strong>alışkanlığı ile kıyaslayarak ümitsizliğe kapılan ve uyku, yemek, eşle birliktelik gibi bazı helâlleri terk etmeye karar veren sahâbîleri derhâl uyarmış, bütün gecesini <strong>ibadet</strong>le geçirenlerin tavırlarını onaylamamış, <strong>ibadet</strong>in az da olsa devamlı olmasını tavsiye etmiştir. Bu minvalde Abdullah b. Amr"ın geceleri sabaha kadar <strong>ibadet </strong>edip, gündüzleri de oruç tuttuğunu öğrenince, “Sen böyle yaparsan gözlerin çöker, bedenin yorulur. Şüphesiz bedeninin sende hakkı vardır. Ailenin sende hakkı vardır. Onun için bazı günler oruç tut, bazı günler tutma; gecenin bir bölümünde namaz kıl, geri kalan kısmında da uyu.” buyurmuştur. Aynı şekilde bir kaya üzerinde uzun süre namaz kılan bir sahâbîyi ikaz ederek, “Ey insanlar! Mutedil davranın (ifrat ve tefritten sakının)!”  buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü <strong>ibadet</strong>in az da olsa devamlı olması gerektiğini ifade ederken, bir taraftan kişinin farzları asla ihmal etmemesi gerektiğine dikkat çekmiş, diğer taraftan mümindeki kul olma bilincinin daima diri tutulması ve hayatın her alanını kapsaması gerektiğine vurgu yapmıştır. Bu bağlamda o, “Vücuttaki bütün eklemler için her gün <strong>sadaka</strong> vermek gerekir. Bineğine binmek isteyen kişiye yardım etmek veya eşyasını bineğine yüklemek <strong>sadaka</strong>dır. Güzel söz ve namaza giderken atılan her adım <strong>sadaka</strong>dır. Yol göstermek <strong>sadaka</strong>dır.” buyurmuştur. Böylece Efendimiz, iyi niyetle ve samimiyetle yapılan her işin <strong>sadaka</strong> ve <strong>ibadet</strong> olduğunu ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber tarafından <strong>sadaka</strong> olarak nitelendirilen, insanlar arasında adaletle hüküm vermek, iyiliği tavsiye edip kötülükten alıkoymak, karşılaştığı kimseye selâm vermek, eziyet veren bir engeli yoldan kaldırmak, şehvetini eşi/helâli ile teskin etmek, ailesinin nafakasını temin etmek için çalışmak gibi davranışlar, hayatın çeşitli alanlarında ifa edilen birer <strong>ibadet </strong>olarak değerlendirilebilir. Bu minvalde kişinin anne babasına iyilik etmesi, bir garibanın gözünün yaşını silmesi, bir öksüzün ya da yetimin başını okşaması, bir öğrencinin masraflarını karşılaması, bir ihtiyara saygı göstermesi, bir hamileye otobüste yer vermesi de <strong>ibadet</strong>tir. Aynı şekilde bir insanın bilgilerini başkalarıyla paylaşması, yaptığı işi en güzel şekilde icra etmeye çalışması, kötü alışkanlıkların pençesinden gençleri kurtarmak için çaba sarf etmesi, bombalar altında can veren yavrular için bir şeyler yapmak adına koşuşturması <strong>ibadet</strong>tir. Bütün kötü ahlâk özelliklerinden uzak durmaya çalışıp, ahlâkî erdemler kazanmak için uğraşması, iyilik yapmak için fırsat kollaması, karşılaştığı mümin kardeşine tebessüm etmesi, çevresindekiler için zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı bir fert olmaya özen göstermesi ve bütün bunlar gibi sayılamayacak binlerce husus hep <strong>ibadet</strong>tir ve hayatı <strong>ibadet</strong>le geçirmektir. İşte Yüce Allah kullarından böyle bir ibadet şuuruyla yaşamalarını istemekte ve şöyle buyurmaktadır: “Ey âdemoğlu! Her durumda bana <strong>ibadet </strong>et ki gönlünü zenginlikle doldurup ihtiyacını gidereyim. Böyle yapmazsan seni başka şeylerle meşgul eder, ihtiyaçlarını da gidermem.”</p>

<p style="text-align:justify">Müminin Allah katındaki sorumluluk alanları mertebelere ayrılsa şu şekilde bir tasnif yapılabilir: İman, İslâm/<strong>ibadet </strong>ve ihsan. İman edip, <strong>ibadet</strong>e devam eden insan için kulluğun doruk noktası ihsandır. Peygamber Efendimizin tarifiyle,“... İhsan, O"nu görüyormuş gibi Allah"a ibadet etmendir. Sen O"nu göremesen de O seni görmektedir...” İmanla hayatına anlam katan, karanlıklardan aydınlığa çıkan kul, <strong>ibadet</strong>lerle Yüce Yaratıcı"ya tazimini, muhabbetini, saygısını, bağlılığını, itaatini gösterir. Farzları eda ederek Allah"a yaklaşır. Nafileler ve sünnetlerle Allah"ın sevgisine mazhar olur. İhsan mertebesinde de artık attığı her adımı, yaptığı her işi, niyet ettiği her <strong>ibadet</strong>i Allah"ın kendisini gördüğü bilinciyle, onun murakabesinde yerine getirir. Bundan dolayı ihsan, müminin kullukta ulaşabileceği zirvedir. Bu zirveye ulaşabilenler, “Allah her an beni görür, her yaptığımı bilir, hatta kalbimden geçenlerden bile haberdardır.” bilinciyle hareket ederler. Bu bilinçle hareket eden insan artık meleklerin bile gıpta ettiği bir şahsiyettir. Kısacası artık onun adı “muhsin”dir ve Allah katında mükâfata ulaşan bahtiyarlardandır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbadet</strong>in, mümin kimliğinin inşasında vazgeçilmez bir rolü vardır. Zira <strong>ibadet</strong>, insanı beşerî zaaflarından arındıran, irade ve sabrı öğreten, kişiyi disipline eden vasıflara sahiptir. <strong>İbadet</strong>ler her ne kadar belli şekilsel davranışlardan ibaret gibi görünse de bu şekillerin altında itaatin, bağlılığın özü gizlidir. <strong>İbadet </strong>kişiyi benlikten, kibirden, bencillikten, kul olmaya engel olan her türlü vehimden, haset, israf, ihtiras, cimrilik ve benzeri kötü duygu ve düşüncelerden arındırır. <strong>İbadet</strong>, insanı her türlü kötülüğü düşünmekten ve yapmaktan koruyan bir kalkandır. <strong>İbadet</strong>, müminin nişanı, mümin olmasının alâmeti, imanının göstergesidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbadet </strong>etmek kişinin bireysel sorumluluğunda olsa da sonuçları itibariyle toplumu şekillendiren bir işlevselliğe sahiptir. Bu bağlamda dinin temel <strong>ibadet</strong>lerinden sayılan namaz, hac gibi bazı kulluk vazifelerinin topluca, cemaatle ifasının istenmesi mutlaka sosyal neticeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Ayrıca ferdî sorumluluk alanında zikredilen <strong>sadaka</strong> ve zekât gibi <strong>ibadet</strong>lerin toplumdaki yardımlaşma, dayanışma, birlik ve beraberlik ruhuna ulaşma noktasında icra ettikleri işlevler izahtan varestedir. Bütün <strong>ibadet</strong>ler ve <strong>ibadet </strong>niyetiyle yapılan tüm iş ve davranışlar, kul ile Allah ilişkisini düzenlemekle kalmayıp, ferdin psiko-sosyal duruşunu belirlemekte ve toplumun yapısını inşa etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Haddizâtında Yüce Allah"a kulluk etmek üzere yaratılan insan, daima bu şuurla hareket etmeli ve Cenâb-ı Hakk"a şu şekilde dua etmelidir: “Allah"ım! Seni zikretmek, sana şükretmek ve sana güzelce <strong>ibadet</strong> etmekte bize yardım et.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ibadet-kullugun-geregi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 10:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/ibadet_kullugun_geregi_h28572_65406.jpg" type="image/jpeg" length="52754"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mükellefiyet: İnsani Yükümlülük]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/mukellefiyet-insani-yukumluluk-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/mukellefiyet-insani-yukumluluk-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[mükellefiyet nedir? Allah katında en sevimli olan amel hangisidir? Kendisinden sorumluluk kaldırılan üç kişi kimdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اكْلَفُوا مِنَ الْعَمَلِ مَا تُطِيقُونَ، فَإِنَّ اللَّهَ لاَ يَمَلُّ حَتَّى تَمَلُّوا، وَإِنَّ أَحَبَّ الْعَمَلِ إِلَى اللَّهِ أَدْوَمُهُ وَإِنْ قَلَّ.”</p>

<p>***</p>

<p>Hz. Âişe"den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz. Allah usanmaz da siz usanırsınız. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.”</p>

<p>(D1368 Ebû Dâvûd, Tatavvu", 27)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثَلاَثَةٍ: عَنِ النَّائِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ، وَعَنِ الْمُبْتَلَى حَتَّى يَبْرَأَ، وَعَنِ الصَّبِىِّ حَتَّى يَكْبَرَ.”</p>

<p>Hz. Âişe"den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır: Uyuyandan uyanıncaya kadar, akıl hastalığına duçar olandan aklı başına gelinceye kadar ve çocuktan bulûğ (ergenlik) çağına gelinceye kadar.”</p>

<p>(D4398 Ebû Dâvûd, Hudûd, 17)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى ذَرٍّ الْغِفَارِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ اللَّهَ تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِى الْخَطَأَ وَالنِّسْيَانَ وَمَا اسْتُكْرِهُوا عَلَيْهِ.”</p>

<p>Ebû Zer el-Ğıfârî"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah, yanılarak, unutarak ve zor kullanılarak yaptıklarından dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.”</p>

<p>(İM2043 İbn Mâce, Talâk, 16)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ –قَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ: عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِى كُلَّ شَيْءٍ حَدَّثَتْ بِهِ أَنْفُسَهَا مَا لَمْ تَكَلَّمْ بِهِ أَوْ تَعْمَلْ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre"den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah, dile getirmedikleri veya yapmadıkları müddetçe, içlerinden geçirdikleri şeylerden dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.”</p>

<p>(N3463 Nesâî, Talâk, 22)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلاَّ غَلَبَهُ، فَسَدِّدُوا وَقَارِبُوا وَأَبْشِرُوا، وَاسْتَعِينُوا بِالْغَدْوَةِ وَالرَّوْحَةِ وَشَيْءٍ مِنَ الدُّلْجَةِ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Din kolaydır. Bir kişi takatinin üstünde ibadete kalkışırsa din karşısında âciz kalır. Bunun için aşırıya kaçmayın, dosdoğru yolu tutun ve (salih amellerden alacağınız mükâfattan ötürü) sevinin. Sabah, akşam ve gecenin bir kısmında (dinç olduğunuz vakitlerden) yararlanın (ki taat ve ibadetinize devam edin).”</p>

<p>(B39 Buhârî, Îmân, 29)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Habeş kralı (Necâşîsi) Ashame"nin yeğeni olan ve Hz. Peygamber"e hizmet etmesiyle tanınan Zû Mihmer anlatıyor: “Biz bir seferde Resûlullah"la beraberdik. Yolda giderken Allah Resûlü aniden hızlandı. Genelde bir yolculuk esnasında yanındaki yiyecek içecek azaldığında böyle yapardı. Birisi ona, "Ey Allah"ın Resûlü! İnsanlar geride kaldılar." deyince durdu ve geride kalanlar yetişinceye kadar bekledi. Geride kalanlar yetişip bütün yolcular bir araya toplanınca Allah Resûlü arkadaşlarının yorgunluğunu da görerek, "Hafifçe uyusak size faydalı olur mu?" dedi ve müsait bir yerde konakladı. Sonra da, "Bizi bu gece kim bekleyecek?" diye sordu. Ben de, "Ben beklerim." diyerek cevap verdim. Bunun üzerine Allah Resûlü devesinin yularını bana verdi ve "Şunu al, sakın dikkatsiz davranma!" dedi. Ben de Resûlullah"ın devesinin yuları ile kendi devemin yularından tutup fazla uzaklaşmaksızın biraz ilerledim. Sonra iki deveyi otlamaları için bıraktım ve onları gözetlemeye başladım, ancak uyku ağır bastı ve oracıkta uyuyakaldım. Hatta güneş doğup yüzümde sıcaklığını duyuncaya kadar hiçbir şey hissetmedim. Güneşin sıcaklığını hissedince hemen uyandım, sağıma soluma baktım, neyse ki iki binek de fazla uzaklaşmamış, yakında bir yerde duruyorlardı. Allah Resûlü"nün devesinin yuları ile kendi devemin yularından tutup topluluktan bana en yakın olan kişiye yaklaştım, onu uyandırdım ve "Namaz kıldınız mı?" diye sordum. "Hayır." dedi. Sonra herkes birbirini uyandırmaya başladı. Derken Resûlullah da uyandı. Bilâl"e, "Su kabında su var mı?" diye seslendi. "Evet, sana kurban olayım Yâ Resûlullah." dedi Bilâl onun için abdest suyunu getirdi. Resûlullah toprağı fazla ıslatmayacak kadar az su kullanarak abdest aldı. Sonra Bilâl"e ezan okumasını emretti, o da ezan okudu. Hz. Peygamber kalktı, acele etmeksizin sabah namazının önce iki rekât sünnetini kıldı. Sonra Bilâl"e kâmet getirmesini söyledi. Bilâl"in kâmet getirmesinin ardından acele etmeksizin sabah namazının farzını kıldı. Topluluktan birisi, "Ey Allah"ın Resûlü! Kusurlu davrandık." deyince, "Hayır, Allah önce ruhlarımızı aldı, sonra bize geri verdi ve namazımızı kıldık." buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Uyuyakalıp da sabah namazını vaktinde kılamadıkları için günahkâr olduklarını zanneden ashâbını bu latîf ifadesiyle rahatlatan Hz. Peygamber, ümmetine uyuyarak herhangi bir namazı geçirdiklerinde nasıl davranmaları gerektiğini böylece öğretmiş, uykunun geçici olarak mükellefiyeti kaldırdığını vurgulamıştır. Hatta ümmetini daha da rahatlatmak için o, şöyle buyurmuştur: “Allah"a hamdederiz ki, bizi namazdan alıkoyan şey dünya meşgalesi değildi. Fakat ruhlarımız Yüce Allah"ın elindedir (uyuyorduk). O, ruhlarımızı dilediği zaman gönderir.” </p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü"nün bu hadisinde insan ve Müslüman olmanın ağır yükümlülüğüne dair çarpıcı bir hatırlatma vardır. Yüce Yaratıcı insanı topraktan var etmiş, onu en güzel şekilde yaratmış, işitme, görme, akletme, düşünme kabiliyetleriyle donatmıştır. Zayıf bir yapıda yaratılmıştır ayrıca insan. Aceleci ve hırslı bir tabiatı, yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökebilecek bir potansiyeli vardır. Ancak Yüce Allah ona değer verip kendi ruhundan üflemiş, onu yeryüzünün halifesi kılmış ve ağır bir insanî yükümlülükle onu baş başa bırakmıştır: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” Âyette geçen “emanet”, insanın bedenî, ruhî, dinî ve ahlâkî bütün vecibe ve yükümlülüklerini dile getiren önemli bir kavramdır. İnsan bu emaneti yüklenmekle kendi fıtratına, toplumdaki insanlara, çevresindeki varlıklara ve Yüce Allah"a karşı birtakım yükümlülükleri olduğunu kabul ve itiraf etmiştir. Bu, bir bakıma onun yeryüzündeki varlık nedenidir. İnsan yüklendiği emanet ve mükellefiyet sayesinde bir yandan varlıklar içinde özel ve seçkin konum elde ederken, diğer yandan bu mükellefiyetin gerekleri konusunda ağır bir yükün altına girmiştir. Yukarıdaki hadis, insanın yükümlülüklerini yerine getirirken takatini aşan birtakım beşerî zaafları nedeniyle bazı zorluklarla karşılaşabileceğini ve bu durumun Yüce Allah tarafından dikkate alınacağını haber vermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında yerde ve gökte olan her şey, kısaca tüm mahlûkat Yüce Allah"a lisan-ı hâlleriyle ibadet etmekte, hamd ve tesbihle O"na karşı yükümlülüklerini yerine getirmektedirler. Bu meyanda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Görmedin mi, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah"a secde etmektedir.” Hâl böyle iken yerdeki ve göklerdeki her şey kendi hizmetine sunulan, gizli ve açık binlerce nimete sahip olan insanın Rabbine kulluk etmemesi, O"na karşı yükümlülüğünü yerine getirerek tazimini göstermemesi düşünülebilir mi? Yüce Allah, kendisine kulluk edebilme kabiliyetini insan fıtratına yerleştirmiş, hayatın ve ölümün, "kimin daha güzel işler yapacağını sınamak için" var olduğunu beyan etmiştir. O, insanın yalnızca iman etmesinin, kurtuluşuna ve Allah katında mükâfata nail olmasına yetmeyeceğine dikkatimizi çekerek, “İnsanlar sadece "inandık" demeleriyle bırakılacaklarını ve imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?”  buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Rabbimiz, Kur"an"da imandan söz ederken devamlı olarak ameli, yani güzel, iyi ve yararlı davranışları zikredip kendisine ibadet edilmesini istemektedir. Hz. Peygamber"e de, “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” buyuran Allah (cc), böylece inananlara ibadetlerini ömür boyu, sürekli olarak yapmaları gerektiğini vurgulamaktadır. Bu çerçevede Sevgili Peygamberimiz de, “Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz. Allah usanmaz da siz usanırsınız. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.” buyurmuş, başladığı bir ibadeti devamlı yapmıştır. Nitekim Resûlullah (sav) bir kudsî hadisinde, Yüce Allah"ın,“Ey âdemoğlu, her durumda kendini bana ibadete ver ki, gönlünü zenginlikle doldurup ihtiyacını gidereyim. Böyle yapmazsan ellerini meşguliyetle doldururum, ihtiyaçlarını da gidermem.”  buyurduğunu nakletmiş, bu suretle, her zaman ve durumda ibadetin gerekliliğine dikkat çekmiştir. Hatta Abdullah b. Amr"ı, “Falan gibi olma! O, gece namazlarına devam ederdi, sonradan terk etti.”  diyerek ikaz etmiştir. Nitekim gece namazı kılmayı âdet hâline getiren kişinin bazı hâllerde teheccüde kalkamasa da kalkmışçasına Cenâb-ı Hak tarafından mükâfatlandırılacağını ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an"da olduğu gibi, hadislerde de iman-amel bütünlüğü söz konusudur. Bir defasında uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İslâm dinini öğrenmek için Medine"ye gelen Abdülkays kabilesinden bir heyete Allah Resûlü yalnızca Allah"a iman etmelerini emretmiş ve “Yalnızca Allah"a iman etmek ne demektir, bilir misiniz?” diye sormuştu. Onlar, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.”diye karşılık verince Hz. Peygamber, “Allah"tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed"in Allah"ın Resûlü olduğuna iman etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimetlerden beşte birini vermektir.”  buyurmuştu. Bu çerçevede Sevgili Peygamberimizin, meşhur Cibrîl hadisinde İslâm"ı tarif ederken, “Allah"a ibadet edip ona hiçbir şeyi ortak koşmamak” dedikten sonra namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetleri sıralaması iman-ibadet birlikteliğine açıkça işaret etmektedir. Yine İslâm"ın beş temel esas üzerine bina edildiğini zikrettiği hadiste, Allah"ın birliğine iman etmekten sonra namaz kılmak, zekât vermek, hac yapmak ve oruç tutmak diye dört temel ibadeti sayması iman ile amel arasındaki güçlü bağı göstermektedir. Kur"an"da müminlerden bahsedilirken,“Onların secde eseri olan alâmetleri yüzlerindedir.” buyrulması da ibadetin, imanın göstergesi olduğunu vurgulamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm, her konuda olduğu gibi ibadet hayatında da dengeli ve tutarlı davranmayı tavsiye eder. Dinimiz, güç yetiremeyecekleri işler ve ibadetlerle insanları sorumlu tutmaz. Bu çerçevede Rabbimiz Kur"ân-ı Kerîm"de kulları için zorluk değil kolaylık istediğini, hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyeceğini, herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutacağını beyan etmiştir. Sevgili Peygamberimiz de, “Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz.” buyurmuştur. Eşi Hz. Âişe"nin hiç uyumadan namaz kılan bir kadını kendisine tanıtması üzerine de, “Olmaz ki! Gücünüzün yettiği kadar ibadet edin. Allah"a yemin olsun ki, Allah usanmaz da siz usanırsınız. Allah katında ibadetlerin en değerlisi, sahibinin devamlı yaptığıdır.” diyerek insanları güç yetiremeyecekleri ibadetlere kalkışmamaları gerektiği konusunda uyarmıştır. Bu bağlamda basur hastalığından dolayı rahat oturup kalkamayan İmrân b. Husayn"a namazı, “Ayakta kıl, gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan yatarak kıl.” tavsiyesinde bulunmuş, kendisi de hastalandığında namazını oturarak kılmıştır. Ayrıca ezberleme yeteneği olmadığından dolayı Kur"an"dan herhangi bir âyeti veya sûreyi ezberleyemeyen bir sahâbîye, “Sübhânellâhi, velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illâllâhü vallâhü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi"l-aliyyi"l-azîm.” kelimelerini söyleyerek namaz kılmasını tavsiye etmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Asr-ı saadette yaşanan şu hâdise, Peygamber Efendimizin ibadetler konusunda katı uygulamalara karşı gösterdiği tepkiyi yansıtması bakımından çok önemlidir: Câbir b. Abdullah anlatır: “Bir sefere çıkmıştık. İçimizden bir adamın başına bir taş geldi ve başı yarıldı. Sonra bu adam ihtilâm oldu. Yanındakilere, "Benim başım yaralı, teyemmüm edebilir miyim?" diye sordu. Onlar, "Suyu kullanabilme imkânın varken, teyemmüm etmeni uygun bulmuyoruz." dediler. Bunun üzerine adam gusül abdesti aldı ve (yarası su ile temas edince) öldü. Onunla beraber olanlar Hz. Peygamber"in huzuruna geldiklerinde bu olayı ona haber verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Onu öldürdüler, Allah da onların canını alsın. Bilmediklerini sorsalardı ya! Cehaletin ilacı sormaktır. Onun teyemmüm etmesi, yarasının üzerine bir bez bağlayıp sonra üzerine meshetmesi ve vücudunun geri kalan kısmını da yıkaması yeterliydi." buyurdu.”</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah, bir kimseyi ancak ona verdiği ile yükümlü kılar. Peygamberimizin, “İnsan, hesap günü, hayatını nerede tükettiğinden, servetini nasıl kazanıp nerede harcadığından, ne gibi işler yaptığından, bedenini nasıl yıprattığından ve bildiklerini yaşayıp yaşamadığından sorguya çekilmedikçe Allah"ın huzurundan ayrılamaz.”  hadisi bu yargıyı destekler. Yani zengin olmayan bir Müslüman, zekât, hac, kurban, sadaka-i fıtır gibi malî gücü gerektiren ibadetlerle; sağlığı elverişli olmayan bir Müslüman oruç gibi sıhhati gerektiren ibadetlerle mükellef olmaz. Namazda ayakta duramayan bir kimse ayakta durmakla, su bulamayan veya bulup da kullanma imkânı olmayan bir kimse de abdest ya da gusülde azalarını yıkamakla mükellef değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca İslâm"da fertlerin ibadetlerle yükümlü olmalarını sürekli ya da geçici olarak kaldıran birtakım hâller de mevcuttur. Bu hususta Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, akıl hastalığına duçar olandan aklı başına gelinceye kadar ve ergenlik çağına gelinceye kadar çocuktan.”  Bu bağlamda uyuyup ya da unutup namaz vaktinigeçiren bir kişinin durumu Hz. Peygamber"e sorulmuş, o da böyle bir namazın kefaretinin uyanınca ya da hatırlayınca kılmak olduğunu beyan etmiştir. Ayrıca Sevgili Peygamberimiz, uykudan uyanamamaktan dolayı namazı kaçırmanın büyük bir hata olmadığını, asıl büyük suçun bir sonraki vakit girinceye kadar namazı kılmayarak ihmal etmek olduğunu ifade etmiştir. Allah Resûlü uykulu kişinin ne dediğini bilemeyeceği için namazını biraz uyuyup dinlendikten sonra kılmasını istemiştir. Şu hâlde, İslâm"da kişinin mükellef olmasının şartı akıl ve idraktir. İslâm âlimleri mükellefin akıl ve kavrayış sahibi olması gerektiğinde görüş birliği içindedirler. Akıl ve idrak sahibi olmayan varlıkların yükümlü olması düşünülemez.</p>

<p style="text-align:justify">Her ne kadar bulûğa erene dek ibadet etmekle yükümlü olmasalar da Hz. Peygamber döneminde çocukların ibadet hayatının içerisinde olduğu müşahede edilir. Resûl-i Ekrem, çocukların yedi yaşından itibaren namaza başlatılmalarını tavsiye eder, kendisi de namazlarını kimi zaman torunlarıyla birlikte kılardı. Medine Mescidi"nde vakit namazlarında bile Peygamber Efendimizin arkasındaki cemaatte bir saf oluşturacak kadar çok çocuk bulunması ibadete alışan küçük yürekleri gösteriyordu. Sahâbî hanımlar çocuklarını oruç ibadetine alıştırmak için de özel çaba sarf ederler, hatta Âşûrâ orucunu çocuklarına da tuttururlardı. Hac yolculuğu esnasında bir kadın Allah Resûlü"ne kucağındaki çocuğu göstererek, “Bunun için de hac var mı?” (Bu çocuk hac yapabilir mi?) diye sormuş, Sevgili Peygamberimiz de, “Evet (onunla birlikte haccettiğin için) sana da ayrıca ecir var.” buyurmuştu. Dolayısıyla hem çocuğun küçük yaşta ibadet edebileceğini, hem de çocuklarına ibadeti sevdiren anne-babaların bundan dolayı sevap kazanacağını ifade etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan, uyku ve çocukluk hâli gibi, delilik hâli de kişinin ibadetlerle mükellef olmadığı durumlardandır. Hatta aklını yitirmiş bir insan, ibadetle mükellef olmak şöyle dursun, cezaî sorumluluktan bile muaftır.</p>

<p style="text-align:justify">Dinimiz, insanın, iradesine bağlı olmayan durumlardan dolayı ibadetlerini ifa edememesini, geciktirmesini veya eksik bırakmasını da mazeret saymıştır. Bu durumu Sevgili Peygamberimiz,“Allah, yanılarak, unutarak ve zor kullanılarak yaptıklarından dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.”  sözüyle açıklamıştır. Bu konuda Yüce Allah Kur"ân-ı Kerîm"de, “Ey Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme!”  şeklinde dua etmemizi öğretmiştir. Bu çerçevede istemeden hata ile yapılan bir işin günahının olmadığını da ifade buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Unutanın mazur sayılacağını öğreten Allah Resûlü ise, söz gelimi namazda iken kaç rekât kıldığı hususunda yanılan kişinin iki secde yaparak namazını tamamlayabileceğini ifade etmiştir. Kendisi de, dört rekâtlı bir namazda yanılarak iki rekâtta selâm vermiş, bir sahâbînin ikazı üzerine kalan rekâtları tamamlamış ve sehiv (yanılma) secdesi yaparak namazını ikmal etmiştir. Allah Resûlü, oruçlu olduğunu unutarak yiyip içen kişi için de, “Kim oruçluyken unutarak bir şey yiyip içerse, orucunu tamamlasın. Çünkü ona Allah yedirmiş, içirmiştir.”  buyurmak suretiyle, unutarak yeme-içmenin orucu bozmayacağını söylemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hata ve unutmanın yanı sıra ikrah ile yani başkasının baskısı veya engellemesi ile ibadetlerini yerine getiremeyen kişiden de o ibadetin sorumluluğu kaldırılmıştır. Bir kimse maddî imkânları ve sağlık şartları bakımından hac farizasını yerine getirmekle mükellef olsa, fakat savaş hâli, terör tehlikesi ve salgın hastalık riski gibi durumlardan dolayı Kâbe"ye ulaşamasa, o yıl sorumluluğu düşer ve hac yükümlülüğünü daha sonra yerine getirir. Diğer taraftan Sevgili Peygamberimizin,“Yüce Allah, dile getirmedikleri ve yapmadıkları müddetçe, içlerinden geçirdikleri şeylerden dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.” hadisine göre, kişiye içinden geçirdiği hâlde yapmadığı işlerden dolayı bir vebal yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Akıllı, idrak sahibi, ergen her mümini Allah"a ibadet etmekle sorumlu tutan dinimiz, insanın ibadetin dengesini yitirerek bedenine ve ruhuna eziyet etmesine asla müsaade etmemiştir. Allah Resûlü, “Din kolaydır. Bir kişi takatinin üstünde ibadete kalkışırsa din karşısında âciz kalır. Bunun için aşırıya kaçmayın, dosdoğru yolu tutun ve (salih amellerden alacağınız mükâfattan ötürü) sevinin. Sabah, akşam ve gecenin bir kısmında (dinç olduğunuz vakitlerden) yararlanın (ki taat ve ibadetinize devam edin).” buyurmak sureti ile ibadetlerde ölçülü olmayı emretmekte, tekliften tekellüfe yani zorlamaya doğru bir gidişata müsaade etmemektedir. Bu çerçevede, Sevgili Peygamberimiz ibadetlerde aşırılıklara asla taviz vermemiş, itidalden uzaklaşarak ifrat ve tefrite düşenleri uyarmış, kendisi de mutedil bir ibadet hayatının örneklerini yaşantısıyla sunmuştur. Nitekim kendisine ibadetleri soran bir kimseye namaz, zekât, oruç ve hac ibadetinin Allah"ın emri olduğunu söylemiş, bunun üzerine muhatabının, “Seni hak din ile gönderen Allah"a yemin olsun ki bunlardan ne fazla yaparım ne de az!” demesi üzerine Resûlullah (sav), “Eğer sözüne sadık kalırsa mutlaka cennete girer.” buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah insanı kendisine kulluk etmesi için ve kulluk edebilecek kabiliyette yaratmış, aklı başında ve ergen olan her mümini farz ibadetleri yapmakla sorumlu tutmuştur. Kişinin ibadetle mükellef olmasının çerçevesi, ibadete güç yetirebilmesi ile çizilmiştir. Dinimiz bu bağlamda hiç kimseyi gücünün yetmediği ibadetlerle sorumlu tutmamış, akıl, idrak ve iradeyi ibadetle mükellef olmanın şartlarından saymıştır. Bu nedenle kişinin, akletme ve idrak kabiliyetinin bulunmadığı uyku, baygınlık, delilik, çocukluk gibi durumlarda ibadetle mükellefiyeti kaldırılmış; aynı şekilde kişi unutma, yanılma ve başkası tarafından zorlanma sebebiyle yerine getiremediği ibadetlerden dolayı da sorumlu tutulmamıştır. Fakat böylesi durumlar için Kâinatın Efendisi ve müminler, Yüce Yaratıcı"ya şu şekilde yakarışta bulunmuşlardır: “Ey Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/mukellefiyet-insani-yukumluluk-1</guid>
      <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 09:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/mukellefiyet_insani_yukumluluk_h28556_20a62.jpg" type="image/jpeg" length="70675"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bid'at: Sonradan İhdas Edilen]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/bidat-sonradan-ihdas-edilen-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/bidat-sonradan-ihdas-edilen-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bid'at nedir? Bid'at-ı hasene nedir? Bid'at-ı seyyie nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ جَرِيرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ:…قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً فَعُمِلَ بِهَا بَعْدَهُ كُتِبَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا وَلَا يَنْقُصُ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْءٌ وَمَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً فَعُمِلَ بِهَا بَعْدَهُ كُتِبَ عَلَيْهِ مِثْلُ وِزْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا وَلَا يَنْقُصُ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْءٌ.”</p>

<p>***</p>

<p>Cerîr b. Abdullah"ın naklettiğine göre…, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: </p>

<p>“Kim İslâm"da güzel bir işe öncülük eder ve kendisinden sonra bununla amel edilirse, kendisinden sonra o işi yapanlar gibi sevap alır. Üstelik onların sevaplarından da bir şey eksilmez. Kim de İslâm"da kötü bir davranışa ön ayak olur ve kendisinden sonra bununla amel edilirse, kendisinden sonra onu yapanlar gibi günah alır. Onların günahlarından da bir şey eksilmez.”</p>

<p>(M6800 Müslim, İlim, 15)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ جَابِرٍ قَالَ:خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ بِمَا هُوَ لَهُ أَهْلٌ ثُمَّ قَالَ: “أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهِ وَإِنَّ أَفْضَلَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ وَشَرَّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ.”</p>

<p>Câbir (b. Abdullah) anlatıyor: Resûlullah (sav) bize hutbe verdi. Allah"a hamd etti ve O"nu lâyık olduğu biçimde övdü. Sonra şöyle buyurdu:</p>

<p>“Sözlerin en doğrusu Allah"ın Kitabı"dır. Yolların en iyisi Muhammed"in yoludur. İşlerin en kötüsü (dinde) sonradan uydurulanlardır. Ve her bid"at, dalâlettir.”</p>

<p>(HM14386 İbn Hanbel, III, 310)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :“مَنْ أَحْدَثَ فِى أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ مِنْهُ فَهُوَ رَدٌّ.”</p>

<p>Hz. Âişe"nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>“Kim bizim bu dinimizde olmayan bir şeyi sonradan ortaya koyarsa, o reddedilir.”</p>

<p>(M4492 Müslim, Akdiye, 17; B2697 Buhârî, Sulh, 5)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :“أَبَى اللَّهُ أَنْ يَقْبَلَ عَمَلَ صَاحِبِ بِدْعَةٍ حَتَّى يَدَعَ بِدْعَتَهُ.”</p>

<p>Abdullah b. Abbâs"ın naklettiğine göre,</p>

<p>Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>“Allah, bid"atını bırakmadıkça bid"at sahibinin amelini kabul etmeyi reddeder.”</p>

<p>(İM50 İbn Mâce, Sünnet, 7)</p>

<p>***</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bir gün, üzerlerinde yünden basit elbiseler olan birkaç fakir bedevî, Medine"ye, Allah Resûlü"nün huzuruna geldiler. Allah Resûlü onların içler acısı hâllerini görünce çok üzüldü. Ashâbını onlara yardım etmeye, onların maddî ihtiyaçlarını karşılamaya teşvik etti. Nedendir bilinmez, sahâbe-i kirâm yardım getirmekte biraz ağır davrandılar. Teşvikine rağmen, bu yoksul insanlara yardımda acele etmemeleri Resûl-i Ekrem"i üzdü. Hatta üzüntüsü öfkeye dönüşerek yüzüne yansıdı. Derken Medineli bir sahâbî elinde bir kese gümüş para ile çıkageldi. Sonra bir başkası, sonra bir başkası ve diğer sahâbîler yardımlarını peş peşe getirmeye başladılar. Bu manzaraya şahit olan Allah Resûlü"nün yüzünde sevinç tebessümleri belirmeye başladı ve ardından şöyle buyurdu: “Kim İslâm"da güzel bir işe öncülük eder ve kendisinden sonra bununla amel edilirse kendisinden sonra o işi yapanlar gibi sevap alır. Üstelik onların sevaplarından da bir şey eksilmez. Kim de İslâm"da kötü bir davranışa ön ayak olur ve kendisinden sonra bununla amel edilirse, kendisinden sonra onu yapanlar gibi günah alır. Onların günahlarından da bir şey eksilmez.” </p>

<p>Dinde olmayan bir şeyin sonradan ortaya çıkarılması anlamında “kötü çığır” olarak adlandırılan “bid"at”, asr-ı saadetten sonra ortaya çıkan, şer"î bir delile dayanmayan inanç, ibadet ve davranışlar hakkında kullanılan bir terimdir. Bid"atın “Peygamber Efendimizden sonra icat edilen günlük hayata dair her türlü yenilik” şeklinde geniş kapsamlı bir tarifi yapılabileceği gibi, “sadece dine ait olup ilâve ya da eksiltme özelliği taşıyan yenilikler” şeklinde dar kapsamlı bir tanımı da yapılabilir. Hayata ilişkin düşünce, tavır, davranış, alışkanlık ve uygulama alanlarında Allah Resûlü"nden sonra çeşitli etkenlerle ortaya çıkan her türlü yeniliğin bid"at olarak isimlendirilmesi, bid"at başlığı altında yeni bir ayrıma gitmeyi gerektirmiştir. İslâm âlimleri, bid"atı kesin bir dille reddeden hadis rivayetlerini, değişen yaşam şartlarının da tesiriyle kaçınılması mümkün olmayan yenilikler ile bağdaştırabilmek için “bid"at-ı hasene” (iyi bid"at) ve “bid"at-ı seyyie” (kötü bid"at) ayrımına gitmişlerdir. Bu bağlamda Kur"an"ı bir Mushaf"ta toplamak, teravih namazını cemaatle kılmak, minare ve medrese inşa etmek, iyi bid"at örnekleridir. Übey b. Kâ"b"ın insanlara topluca teravih namazı kıldırdığını gördüğünde Hz. Ömer"in, “Bu ne güzel bid"at!” diyerek ifade ettiği de budur. Öte yandan kabirlerin üzerine türbe yapmak, bu mekânlarda adak adayıp kurban kesmek ve mum dikmek kötü bid"ata örnek olarak gösterilebilir.</p>

<p>Dolayısıyla İslâm âlimleri arasında bid"atı geniş çerçevede anlamlandıranlar, hadis rivayetlerinde yasaklanan bid"atın kötü bid"atlar olduğunu söylerken, dar çerçevede tanımlayanlar sadece dinî konularda Hz. Peygamber"den sonra getirilen yeniliklerin yasaklanan bid"at olduğunu dile getirmişlerdir. Meselâ, el-Muvâfakât isimli eseriyle tanınan hicrî 8. asrın meşhur Mâlikî fakihi Endülüslü Şâtıbî, bid"atı veciz bir ifade ile “Sonradan ortaya konulan dinî görünümlü yoldur.” diye tarif etmekte, “Kişiler, bu yola Allah"a daha fazla kulluk etmeyi istedikleri için girerler.” demektedir. Yani bid"at kavramıyla kastedilen, dinden olmadığı hâlde sonradan ortaya çıkan dinî inanç ve uygulamalardır. Hz. Peygamber"in hadislerinde zikredilen de bu olsa gerektir. Yoksa tüm yenilik ve icatlar, bid"at kavramına dâhil edilemez. Bu sebeple örf ve âdet türünden olan davranışlar, yeni gelişmeler, teknolojik icatlar, bid"at kavramının dışındadır.</p>

<p>Yüce Allah, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm"ı seçtim.”  buyurarak dini tamamlamış olduğunu bildirmiş, bundan yaklaşık seksen gün sonra da Sevgili Peygamberimiz vefat etmiştir. Allah Resûlü"nün vefatından sonra sahâbe-i kirâm dinin Yüce Allah ve Resûlü tarafından tamamlanmış olduğu bilinciyle hareket etmişler, bu idrak içerisinde olmuşlardır. Çünkü onlar, Peygamber Efendimizin özel eğitiminden geçmiş, dini bizzat kendisinden öğrenmişlerdir. Onlardan sonra gelen tâbiîn nesli de sahâbeyi takip etmiş, dinin doğru anlaşılması ve yaşanmasını temine çalışmışlardır.</p>

<p>Peygamber Efendimizin getirmiş olduğu İslâm"ın evrensel çağrısı, kısa sürede Hicaz bölgesinin en uç noktalarında yankılanmaya başlamış, İslâmiyet hızla yayılmıştı. Allah Resûlü"nün vefatından sonra henüz bir asır geçmemişti ki İslâm orduları, Kuzey Afrika"yı boydan boya fethetmiş, İspanya"ya ulaşmışlardı. Hızlı fetih hareketleri sonucu bu coğrafya üzerinde yaşayan halkın çoğu İslâm"ı kabul etmişti. Bu durum farklı toplumsal yapılara ve geleneklere sahip olan milletlerin müslümanların idaresi altında bir arada yaşamaya başlaması anlamına geliyordu. Kimi zaman geçmişle bağlarını koparmak istemeyen ve miraslarını bir şekilde yeni hayatlarına taşıyan bu insanlar, kimi zaman da dini yanlış ya da eksik yorumlayarak daha önce benzeri görülmemiş yeni inanış ve davranışlara kapı aralamışlardır.</p>

<p>Bid"atların henüz sahâbe zamanında ortaya çıkması bazı sahâbîleri üzüyor ve onları, karşı bir dirence sevk ediyordu. Meselâ, Hz. Peygamber"in on yıl hizmetinde bulunmuş olan Enes b. Mâlik bu husustaki serzenişini şu şekilde dile getirmiştir: “Hz. Peygamber"in (sav) devrindeki uygulamalar o denli değişti ki şu an tanıyamaz hâle geldim.” Kendisine, “Namaz da mı?” diye sorulunca o, “Namazı da (kılınması müstehap vakitlerin dışında kılarak) geciktirmediniz mi?” diyerek cevap vermiştir.</p>

<p>Enes b. Mâlik"in, Allah Resûlü"nün hayatta iken yaşadığı dinî hayatın değişmeye başladığını ima eden bu sözleri ve serzenişi bid"atın din, inanç ve ibadetle ilgili olan alanlarda yayıldığını göstermektedir. Çünkü Peygamber Efendimizin ifade buyurduğu üzere, “Sözlerin en doğrusu Allah"ın Kitabı"dır. Yolların en iyisi Muhammed"in yoludur. İşlerin en kötüsü (dinde) sonradan uydurulanlardır. Ve her bid"at, dalâlettir.”  Bazı insanların mescitte kuşluk namazını cemaatle kılmalarını Abdullah b. Ömer"in bid"at olarak isimlendirmesi de bid"atın inanç ve ibadet alanıyla ilgili olduğu kanısını desteklemektedir.</p>

<p>Müslümanları aşırılıklara karşı sürekli uyaran Hz. Peygamber, aşırılıklar yoluyla bid"atların dine girmesinin önünü kesmek istemiş, Kur"an"ın ve kendisinin öğrettiğinden daha fazlasını yapmak ve yaşamak isteyenlere müsamaha etmemiştir. Meselâ, o, hacda şeytan taşlamak için İbn Abbâs"a küçük çakıl taşları toplamasını söylemiş, ashâbına da bu büyüklükteki taşları atmalarını, daha büyük taşlar atmamalarını tavsiye etmiştir. Akabinde de, “Ey insanlar! Dinde aşırı gitmekten sakının! Çünkü sizden önceki ümmetleri dinde aşırı gitmeleri helâk etti.” buyurmuştur. Hac görevini ondan öğrenmek ve ona uymakla yükümlü olan Müslümanlara bizzat uygulamalarıyla yol göstermiştir.</p>

<p>İnanç ve ibadet konularında Allah Resûlü"nün öğretilerinin dışına çıkıldığında dinî hayat alanında yeni bir durumun ortaya atıldığını anlatan bir diğer örnek ise şöyledir: Bir gün üç kişi Hz. Peygamber"in eşlerine gelerek onun ibadet hayatını sorarlar. Peygamber Efendimizin ibadetlerine dair ayrıntıları öğrenince bunları kendi hayatları ile mukayese edip az bularak, “Biz kim, Peygamber (sav) kim! Allah, Peygamberinin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır.” derler. Dolayısıyla daha fazla ibadet etmeleri gerektiğine karar verirler. İçlerinden biri geceleri daima namaz kılacağını, diğeri her gün oruç tutacağını, öteki ise hiç evlenmeyeceğini söyler. Onların bu sözlerini işiten Allah Resûlü, “Şöyle şöyle diyenler siz misiniz? Allah"a yemin ederim ki ben aranızda Allah"tan en çok korkan ve O"na en bağlı olanım. Bununla beraber ben oruç tutarım, tutmadığım da olur. Namaz kılarım, uykumu da alırım ve evlenirim. Her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” buyurur.</p>

<p>Hz. Peygamber, dinden olmayan merasimlerin dinden bir parça gibi algılanmasının önüne geçmiştir. Aksi hâlde inanç ve ibadet alanına eklenen her yeni şey mevcut bir dinî inancı veya ibadeti ya değiştirecek ya da ortadan kaldıracaktır. Nitekim halife Abdülmelik b. Mervân, Gudayf b. Hâris es-Sümâlî"ye cuma günleri minberde dua için ellerini kaldırmak ve sabah ile ikindi namazlarından sonra kıssa anlatmak âdetini insanlara kabul ettirdiklerini söyleyince Gudayf, onun bu yaptıklarının tam anlamıyla bid"at olduğunu söylemiş ve Hz. Peygamber"in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ne zaman bir topluluk bir bid"at uydurursa onun karşılığında bir sünnet kaldırılır. Sünnete bağlı kalmak, bid"at uydurmaktan daha hayırlıdır.” </p>

<p>Bu minvalde Abdullah b. Mes"ûd"un, “Sünnet çerçevesinde itidalli davranmak, bid"at içerisinde çaba sarf edip yorulmaktan daha hayırlıdır.” sözü çok manidardır. Zira Hz. Peygamber"in her davranışında bir ölçü vardır ve o, bu ölçüyle de örnek alınmalıdır. Bu anlayışından dolayıdır ki Abdullah b. Mes"ûd, Hz. Peygamber ve sahâbe yapmadığı hâlde, birtakım insanların mescitte toplanarak, “Şu kadar şunu söyleyin, şu kadar bunu söyleyin!” diye zikir yaptıklarını görünce karşı çıkmış ve onlara, “Siz kötülüklerinizi sayın! Çünkü ben, iyiliklerinizden hiçbirinin zayi edilmeyeceğine kefilim!” demiştir. Zira Allah Resûlü"nün açık ifadelerine göre, dinde sonradan uydurulan her şey bid"attır ve “Her bid"at dalâlettir.”  Bu bağlamda Allah Resûlü, “Kim bizim bu dinimizde olmayan bir şeyi sonradan ortaya koyarsa, o reddedilir.” buyurarak bid"atlara asla taviz verilmemesini istemiştir.</p>

<p>Allah Resûlü, bid"atlara karşı tavizsiz bir tutum sergilerken her ne maksat ve sebeple olursa olsun bid"at ortaya koyan bid"atçılara da uyarılarda bulunmuştur. Bu bağlamda, “Allah, bid"atını bırakmadıkça bid"at sahibinin amelini kabul etmeyi reddeder.” buyurmuştur. Allah Resûlü ayrıca bid"atçıların âhirette kevser havuzuna gelmekten men edileceklerini söylemiş, bid"atçıyı barındırıp, koruyup kollayanlara Allah"ın lânet edeceğini belirterek Allah, melekler ve tüm insanların lânetinin bid"at çıkaran kişinin üzerine olmasını istemiştir. Hz. Ali de Peygamber Efendimizden işittiklerini kaydettiği Sahife" de hangi bilgilerin bulunduğunu açıklarken, bid"at çıkaranın veya bid"atçıyı koruyup kollayanın, Allah"ın, meleklerin ve bütün insanların lânetini hak edeceğini, ayrıca böyle bir kimsenin farz ya da nafile hiçbir ibadetinin kabul edilmeyeceğinin yazılı olduğunu nakletmiştir. Bu düsturlar doğrultusunda İslâm bilginleri namaz imametinde, şahitlikte, hadis rivayetlerini kabul edip etmeme gibi temel konularda bid"atçılara karşı takınılması gereken tavırlar hakkında değerlendirmelerde bulunmuşlar, farklı görüşler beyan etmişlerdir.</p>

<p>Allah Resûlü"nün bid"atlara ve bid"atçılara karşı ortaya koyduğu tavizsiz tavır, sahâbenin de aynı duyarlılığı göstermesi neticesini doğurmuştur. Bir keresinde Medine valisi Mervân b. Hakem bayram namazında sünnette yer alan uygulamanın aksine minberi mescidin dışında namaz kılınan açık alana çıkartmış ve hutbeyi de bayram namazından önce okumuştu. Bu duruma şahit olan bir kişi Mervân"ı yüksek sesle uyarmış ve onun sünnete muhalefet ettiğini söylemiş, o sırada mescitte bulunan Ebû Saîd el-Hudrî de bu kişinin sözlerini tasdik etmiştir.</p>

<p>Netice itibariyle bid"at sadece inanç ve ibadet alanında ortaya çıkan ve dinin aslında yani Kur"an ve sünnette olmayan uygulamalardır. Bir bid"atı uygulamak demek, Hz. Peygamber tarafından bizzat yaşanan, bizlere de örnek olarak sunulan dinî hayatın ve sünnetin dışına çıkmak demektir. Çünkü her bid"at bir sünnetin yerine konulmakta ve o sünneti işlevsiz hâle getirmektedir. Hz. Peygamber"in, sahâbenin ve daha sonraki bütün İslâm bilginlerinin bid"ata şiddetle karşı çıkmaları, sünnetin safiyetini korumaya yönelik çabaların bir göstergesidir. Diğer taraftan bid"atı inanç ve ibadet alanının dışına çıkararak hayatın tüm alanlarındaki yeni gelişmeleri kapsayacak şekilde tanımlamak; hayatın durağanlaşmasına, değişime kapıların kapanmasına ve çağın gerektirdiği donanımdan mahrum olmaya sebep olacaktır. Hâlbuki İslâm, getirdiği temel ilkelerle çelişmediği sürece her türlü yeniliğin önünü açmış, hatta bu konuda çığır açanların kat kat mükâfatlandırılacağı Peygamberimiz tarafından övgüyle anlatılmıştır.</p>

<p>Mahiyeti, muhtevası ve sınırları itibariyle ortaya çıkan bid"atlar, toplum hayatında İslâm tarihi boyunca varlığını devam ettirmiştir. Genellikle dinî alandaki bilgisizlik ve cehaletten kaynaklanan bid"atlar, dinin Kur"an ve sünnetin ruhuna uygun olarak yaşanmasının önünde çok önemli bir engel oluşturmaktadır. Çünkü inanç ve ibadet dünyası bid"atlar tarafından kuşatılan Müslüman fertlerin, dinin ruhunu anlama, Kur"an ve sünnet doğrultusunda bir hayat sürme imkânları olmayacaktır. Bunun bertaraf edilebilmesi, bütün Müslümanların dinde doğruyu yanlıştan ayırabilecek bilgi birikimine, Kur"an ve sünnet kültürüne sahip olmalarıyla mümkündür.</p>

<p>İslâm tarihi boyunca Müslümanların dinî yaşantılarında devamlı müşahede edilen bid"atların bütün olumsuz tezahürlerine rağmen inananların çoğunluğu sünnete uygun bir yaşantıyı devam ettirmişler; istikameti korumuş, dinin ana sınırlarını ve değerlerini ayakta tutmuşlardır. Bu sebeple, İslâm dininin inanç, ibadet ve hukukla ilgili temel hükümlerinde ve ahlâkî değerlerinde ciddî bir sapma yaşanmamış, İslâm"ın özü ve yapısı hiçbir zaman değişmemiştir.</p>

<p>Günümüz Müslümanları dinî konularda daha çok bilgi sahibi olup cehaleti ortadan kaldırarak Kur"an ve sünnetin aydınlığında hayatlarına devam etmelidirler. Allah Resûlü"nün ve sahâbenin önde gelenlerinin bid"ata ve bid"atçılara karşı takındıkları tavrı kendilerine rehber edinmeli, bid"at ve bid"atçılarla her türlü vasıtayı kullanarak mücadele etmelidirler.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/bidat-sonradan-ihdas-edilen-1</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 09:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/bid_at_sonradan_ihdas_edilen_h28524_9ae28.jpg" type="image/jpeg" length="19640"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Fal, Kehanet, Büyü, Uğursuzluk: İnanç Zafiyeti]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/fal-kehanet-buyu-ugursuzluk-inanc-zafiyeti-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/fal-kehanet-buyu-ugursuzluk-inanc-zafiyeti-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Güneş ve ay tutulması görüldüğünde ne yapılmalıdır? İslâm'da uğursuzluk var mıdır? Fal ve büyü yapmak günah mıdır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>" عَنْ أَبِى مَسْعُودٍ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لاَ يَنْكَسِفَانِ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلاَ لِحَيَاتِهِ، وَلَكِنَّهُمَا آيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ فَإِذَا رَأَيْتُمُوهُمَا فَصَلُّوا.”</p>

<p>***</p>

<p>Ebû Mes"ûd"dan nakledildiğine göre, <strong>Resûlullah</strong> (sas) şöyle buyurmuştur: “Güneş ve ay hiç kimsenin ölümünden ya da hayatından dolayı tutulmazlar. Lâkin onlar Allah"ın âyetlerinden iki âyettir. Siz, onların tutulduklarını gördüğünüz zaman hemen namaz kılın.”</p>

<p>(B1057 Buhârî, Küsûf, 13)</p>

<p>***</p>

<p>" عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اجْتَنِبُوا الْمُوبِقَاتِ: الشِّرْكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre'den (ra) nakledildiğine göre, <strong>Resûlullah</strong> (sas) şöyle buyurmuştur: “Helâk eden şeylerden kaçının: Allah"a şirk koşmak ve <strong>sihir</strong> yapmak!”<br />
(B5764 Buhârî, Tıb, 48)</p>

<p>***</p>

<p>" عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ عَقَدَ عُقْدَةً ثُمَّ نَفَثَ فِيهَا فَقَدْ سَحَر،َ وَمَنْ سَحَرَ فَقَدْ أَشْرَكَ، وَمَنْ تَعَلَّقَ شَيْئًا وُكِّلَ إِلَيْهِ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre'den nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Kim düğüm yapar sonra ona üflerse <strong>sihir</strong> yapmış olur. Kim <strong>sihir </strong>yaparsa şirk koşmuş olur. Kim de (kendisini  koruması için nazarlık ve benzeri) bir şey takarsa o taktığı şeyin korumasına havale edilir."</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><br />
(N4084 Nesâî, Muhârebe, 19)</p>

<p>***</p>

<p>" حَدَّثَنَا قَطَنُ بْنُ قَبِيصَةَ عَنْ أَبِيهِ قَالَ:سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “الْعِيَافَةُ وَالطِّيَرَةُ وَالطَّرْقُ مِنَ الْجِبْتِ.”</p>

<p>Katan b. Kabîsa, babasının <strong>Resûlullah'</strong>ı (sas) şöyle buyururken işittiğini nakletmiştir: “Kuşun ötmesini, uçmasını uğursuzluk saymak, ufak taşlar atarak veya kum üzerine çizgiler çizerek fal açmak, <strong>sihir </strong>ve <strong>kehanet </strong>çeşitlerindendir."<br />
(D3907 Ebû Dâvûd, Tıb, 23)</p>

<p>***</p>

<p>" عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:كَانَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يُعْجِبُهُ الْفَأْلُ الْحَسَنُ وَيَكْرَهُ الطِّيَرَةَ."</p>

<p>"Ebû Hüreyre şöyle demiştir: “Peygamber (sas) tefeülden (bir şeyi uğurlu, hayırlı saymaktan) hoşlanır ve tıyeradan (bir şeyi uğursuz saymaktan) hoşlanmazdı."</p>

<p>(İM3536 İbn Mâce, Tıb, 43)</p>

<p>***</p>

<p>Câhiliye devri insanları, kimi zaman kâhinlerden medet umuyor, büyüyle kendini avutuyor, çoğu zaman da fallara başvuruyordu. Çeşitli varlıklara uğur ve uğursuzluk atfediyor, Allah"ın yaratarak kullarının hizmetine sunduğu güneş, ay ve yıldızların hareketlerinden çeşitli anlamlar çıkarmaya çalışıyordu. İnsanları tüm bu câhiliye inançlarından temizlemek için gönderilen Allah Resûlü, ashâbıyla birlikte olduğu her an, onları eski inanç ve alışkanlıkları konusunda uyarıyor ve bunların yerine İslâm"ın öğretilerini anlatıyordu. Sevgili Peygamberimiz, bir gece, ensardan bir toplulukla birlikte otururken, kayan bir yıldız görmüş ve etrafın birden aydınlanmasına neden olan bu yıldızla ilgili ashâbına şu soruyu sormuştu:</p>

<p>“Câhiliye döneminde bunun gibi bir yıldız kaydığı zaman sizler ne derdiniz?” Ashâb, “Allah ve Resûlü bilir. Biz bu gece büyük bir adam doğdu ve bu gece büyük bir adam öldü derdik.” cevabını verirler. Bunun üzerine Resûlullah, “Yıldız ne bir kimsenin doğumu ne de ölümü için kayar!” buyurarak onlara yıldızlar ve onlardan haber veren kâhinlerle ilgili şu açıklamayı yapar:</p>

<p>“Allah Teâlâ bir şey hakkında hüküm buyurduğu zaman arşı taşıyan melekler tesbih ederler. Arkasından onlardan sonra gelen gök ehli tesbih eder. Ta ki tesbih şu alt semanın sakinlerine ulaşır. Sonra arşı taşıyanların arkasından gelenler arşı taşıyanlara, "Rabbiniz ne buyurdu?" diye sorarlar. Onlar da ne buyurduğunu kendilerine haber verirler. Böylece gökyüzü sakinleri birbirleriyle haberleşir. Nihayet haber şu alt semaya ulaşır. Ve cinler işitileni kaparak onu (kâhin) dostlarına aktarır ve yıldızla taşlanırlar. Bu bilgiler geldiği şekilde aktarılmış ise gerçektir. Fakat bunlara ilâvelerde bulunurlar ve yalan karıştırırlar.” Allah Resûlü"nün yıldızlar ve gökyüzüyle ilgili bu ifadeleri, Allah Teâlânın şu âyetlerinde temelini bulmakadır: “Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsledik. Onları, taşlanmış (kovulmuş) her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden olursa onu da parlak bir ateş takip etmektedir.” </p>

<p>Hz. Peygamber'in yıldızlarla ilgili olarak ashâbını uyardığı bu tür inanışlar o dönemde pek çok çeşidiyle oldukça yaygındı. Hiçbir mantıkî temeli olmayan, akılla izah edilemeyen, gerçek dışı, din ve inanç hâlini almış bu bâtıl inanç, davranış ve hurafeler, Hz. Peygamber"in mücadele alanını oluşturmaktaydı. Allah"a putları ortak koşmak olan şirk başta olmak üzere, hayatın her alanında çok farklı şekilde karşılaşılan bâtıl inançların yerine, İslâm"ın tevhid akidesi yerleştirilmeliydi. Zira pek çok bâtıl inancın kaynağı, insanların tek tanrılı Hanîf dininden uzaklaşmaları ve bu inanç boşluğunu çeşitli varlıklara ulûhiyeti yakıştırarak onları kutsallaştırmaları sebebiyle gerçekleşmişti. Kendilerini Allah"a yakınlaştırsın diye putları, cinleri O'na ortak koşup oğullar ve kızlar isnat etmeleri, gök cisimlerini ve esrarengiz varlıkları Allah"la aralarında aracı olarak görmeleri, müşriklerin ilâh sayısını artırdı ve böylece haktan uzaklaşırken bâtıl inançlarla kuşatıldılar. Oysa Allah'ın dışında tapılan her şey bâtıldı.</p>

<p>Allah"ın bakanların ibret alıp kendisini hatırlamaları için süslediği gökyüzü ve yıldızlar, câhiliye dönemi insanı için yalnızca geceleyin yollarını aydınlatan birer kandil değildi. Bu insanlar, meteorolojik olaylar, iklim değişiklikleri, bitki örtüsü gibi tabiat olaylarının yanı sıra, bereket ve kıtlığın oluşmasına da sebep olarak gördükleri yıldızlara fazlaca ehemmiyet vermişler, ilkel inançları doğrultusunda onlara ilâhlık isnadında bulunmuşlardı. Oysa gökten ve yerden rızık veren tek Yaratıcı olan Allah"a secde eden yıldızlar, ne birinin doğum veya ölümünü haber vermekte ne tabiat olaylarını idare etmekte ne de uğur veya şansa sebep olmaktaydılar. Bu bâtıl inanışları tevhid ile saf dışı bırakan Allah Resûlü, yıldızların yağmur yağdırarak insanları rızıklandırdığı düşüncesini de reddediyordu. Yıldızlardan yağmur bekleme fikrini ümmetinin câhiliyeden kalma inanışları arasında sayıyordu. Nitekim ashâbıyla Hudeybiye"den Medine"ye döndüğü gece yağmur yağmış, hâlâ eski alışkanlıklarının etkisinde olan bazı insanlar da gökyüzündeki yıldızlarla yağmur arasında ilişki kurmuşlardı. Bunun üzerine Allah Resûlü, sabah namazından sonra ashâbına dönerek, “Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?” diye sordu ve şöyle dedi:“Allah Teâlâ, şöyle buyurdu: "Kullarımdan bir kısmı mümin, bir kısmı da kâfir olarak sabahladı." "Allah"ın lütfu ve rahmetiyle yağmur yağdı." diyen bana iman etmiş, yıldızı(n yağmur yağdırma gücünü) reddetmiştir. "Yıldızın doğuşu veya batışı ile yağmur yağdı." diyenler ise beni inkâr etmiş, yıldıza iman etmiştir.”  Böylece Allah Resûlü, insanların çeşitli bâtıl inançlar doğrultusunda, bu tür fiilleri Allah"tan başkasına isnat ederek şirk koşmalarını engellemeye çalışmıştır.</p>

<p>Câhiliye döneminde insanlar cehaletten, inançsızlıktan veya göktekilerin yeryüzünü yönettikleri şeklindeki ilkel inançlardan dolayı güneş, ay ve yıldızlar gibi gök cisimleriyle ilgili çeşitli bâtıl fikirlere sahip olmuşlardı. </p>

<p>Nitekim oğlu İbrâhim"in vefatı ile o gün gerçekleşen güneş tutulması arasında bir bağ kurulması üzerine Allah Resûlü, bu yanlış düşünceyi hemen reddederek,“Güneş ve ay hiç kimsenin ölümünden ya da hayatından dolayı tutulmazlar. Lâkin onlar Allah"ın âyetlerinden iki âyettir. Siz, onların tutulduklarını gördüğünüz zaman hemen namaz kılın.”  buyurarak böyle düşünen insanları uyarmıştır.</p>

<p>Câhiliye Arapları arasında yıldızlar veya cinler vasıtasıyla gaybdan bilgi edinilebileceği inancı oldukça yaygındı. Gökyüzündeki yıldızların hareketlerinden, çeşitli, görünmeyen varlıklarla iletişime geçerek veya insanın fiziksel özelliklerinden yola çıkarak bilgi edinme yolu olarak görülen kehanet düşüncesi, İslâm öncesinde revaçta idi. Bu konuda ihtisas sahibi olduğuna inanılan kâhin ve arrâflara başvurularak geçmiş veya gelecekle ilgili bilgi sahibi olunmaya çalışılırdı. Çeşitli ihtilâfların çözümünden hastalıklara şifa bulmaya, felâketleri önlemekten rüya tabirine kadar pek çok konuda danışılan kimseler olan kâhinler, o dönemdeki bâtıl inançların en önde gelen kaynağı idiler. Oysa Allah Resûlü, bazı kâhinlerin gaybî konularda verdikleri bilgilerin gerçekleşmesini, irtibat hâlinde bulundukları cinlerin kulak hırsızlığıyla elde ettikleri şeyleri bu kâhinlerle paylaşmasından kaynaklandığını bildirmişti. Bu konu, âyetlerde de ele alınmış ve olağanüstü özelliklere sahip olduğuna inanılan kâhinlerin elde ettikleri bilgilerin asılsızlığına dikkat çekilmiştir.</p>

<p>Câhiliye devrinde görülen Allah"a ortak koşarak cinlere sığınma inancı âyetlerde reddedilmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede, “...Cinler gaybı bilselerdi o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” buyrulmakta, cinlerin gaybdan haber verme konusundaki âcizlikleri ve gaybın ancak Allah tarafından bilindiği birçok âyette kesin bir dille ifade edilmektedir.</p>

<p>Allah Resûlü, kâhinlerin bir doğru söze yüzden fazla yalan katan insanlar olduğunu söyleyerek ashâbını onlara gitmekten nehyetmiş, bu yolla kazanılan paranın haram olduğunu bildirmiştir. Kâhinlere giderek sözlerine inanmayı, “...Kim de bir kâhine gider ve onun sözlerini tasdik ederse Muhammed"e indirileni inkâr etmiş olur.”  buyurarak kesin bir dille yasaklamıştır.</p>

<p>Kehanet düşüncesi ve kâhinlere başvurma alışkanlığının yaygınlığından dolayı insanlar, dini tebliğ etmeye başladığı zaman Allah Resûlü"nü kâhin veya deli olmakla suçlayıp onun sözlerini de kâhin sözüolarak nitelemişlerdi. Oysa Hz. Peygamber"i görme ve ilâhî vahyin eşsiz kelâmını işitme fırsatını elde edince bu fikirleri değişiyordu. Nitekim Ezd-i Şenûe kabilesinden olan ve hastalara okumakla tanınan Dımâd isimli zâta Mekkeli bazı sefihler, “Muhammed delidir.” demişler, o da ona okursam belki şifa bulur diye düşünerek Allah Resûlü"ne gelmişti. Ancak onun sözlerini işittikten sonra, “Vallahi, ben kâhinlerin sözlerini de sihirbazların sözlerini de şairlerin sözlerini de dinledim ama seninki gibi hiçbir söz işitmedim. Bunlar gerçekten söz deryasının derinliklerine ulaşmış. Ver elini sana İslâmiyet üzerine biat edeyim!”diyerek iman etmişti.</p>

<p>Bâtıl inançlardan sihir ve büyü inancı, tarih boyunca farklı zamanlarda ve toplumlarda farklı çeşitleriyle uygulanagelen ve bugün de güncelliğini koruyan bir konu olmuştur. İnsanları tesir altına almak maksadıyla, gözbağcılık, şarlatanlık, hilekârlık tarzında ortaya konulan, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterdiği için semavî dinler tarafından yasaklanan şeylere “büyü/sihir” denilmiştir. Tabiatüstü güçleri kullanarak menfaat sağlamak, kötülük yapmak veya korunmak amacıyla gerçekleştirilen olağanüstü faaliyetler olan büyü/sihir, câhiliye devrinde pek çok çeşidiyle uygulanmaktaydı. Büyüler, Allah Resûlü"nün, “Kim yıldızlardan bir ilim alırsa sihir ilminden bir dal almış olur. Yıldızlar ilmini artırdıkça sihir ilmini artırmış olur.”  şeklinde buyurduğu gibi yıldızlardan yararlanarak, düğümlere üfleyerek, tabiatüstü varlıkların aracılığıyla ve daha pek çok şekilde gerçekleştirilmekteydi. O dönemde, insanlar yeni karşılaştıkları veya kendilerini etki altında bırakan birtakım söz ve davranışları da büyülü ya da büyülenmiş şeklinde nitelemekteydiler. Nitekim Allah Resûlü, Necidli iki adamın hitabet sanatının güzel bir örneğini sunarak sözleriyle insanları kendilerine hayran bırakmaları üzerine, “Şüphesiz bazı sözler büyülüdür.” buyurmuştu. Yahudiler ve büyüyü inançlarının bir parçası hâline getirmiş olan müşrikler de Hz. Peygamber"in büyülendiğini iddia edip kendilerini de büyü yaparak etkilediğini söylüyorlardı.</p>

<p>Câhiliye devrinde olduğu gibi tarihin çeşitli dönemlerinde de peygamberler büyü ve büyücülere karşı mücadele vermişlerdir. Sihir ve büyünün çok revaçta olduğu eski Mısır"da sihirbazlar firavunların iktidarını desteklemek için halka karşı gözbağcılık yapıp hayalî şeyleri gerçekmiş gibi gösterirlerdi. Allah Teâlâ bunların şarlatanlıklarına son vermek ve insanları doğru yola iletmek üzere Hz. Musa"ya asâ ve yed-i beyzâ (beyaz el) gibi mucizeler göndermiş ve hilelerle insanları kandıran bu düzenbaz büyücülerin iflah olmayacaklarını bildirmişti. Nitekim Firavun"un sihirbazları ellerindeki ipleri yere atmış, bu ipler sihirden dolayı yılan gibi yerde sürünüyor görünmüştü. Ancak Hz. Musa elindeki asâsını yere bırakıverince bir mucize olarak ortalıkta sürünen her şeyi yutmuştu. Bunu gören sihirbazlar derhâl iman etmişlerdi. Bunun üzerine Firavun onları şehit etti.</p>

<p>Yine, döneminde çok yaygın olan sihre karşı büyük mücadele veren Süleyman (as) da büyücülükle itham edilmiş ancak bu iftiralar Kur"an tarafından yalanlanarak şeytanların uydurdukları şeylere tâbi olanların kâfir oldukları bildirilmiş ve büyüye başvuranların akıbeti şu şekilde haber verilmiştir: “...Onlar, o iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah"ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) âhiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!” </p>

<p>Tüm peygamberler gibi Hz. Peygamber de büyü gibi bâtıl inançlarla mücadele etmiş, bu tür davranışları kesin bir dille yasaklamıştır. Buna rağmen, insanların Allah Resûlü"ne dahi büyü yapmaya teşebbüs ettikleri, Hz. Peygamber"in bu durumdan Cenâb-ı Hakk"ın yardımıyla kurtulduğu şeklindeki rivayetler kaynaklarda yer almaktadır. Bu tür rivayetler âlimler tarafından eleştirilmekle birlikte, bir insan olarak Hz. Peygamber"in bundan etkilendiği de düşünülebilir. Zira büyünün insanları olumsuz tesir altında bırakabildiği, büyücülerin insanları aldattıkları, kafaları karıştırdıkları bilinen bir husustur. Bu yüzden Allah Teâlâ, düğümlere üfleyerek büyü yapan insanların şerrinden kendisine sığınılması konusunda müminleri uyarmakta, küfürolarak görülen bu tür faaliyetlere itibar edilmemesi, büyücülerin sözlerine değer verilip inanılmaması konusunda insanları ikaz etmektedir. Peygamber Efendimiz de Allah"tan başkasından medet umulması dolayısıyla büyüyle şirkin ilişkisine şöyle dikkat çekmiştir: “Helâk eden şeylerden kaçının: Allah"a şirk koşmak ve sihir yapmak!”  Ayrıca Allah Resûlü, “Kim düğüm yapar sonra ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirk koşmuş olur. Kim de (kendisini koruması için nazarlık ve benzeri) bir şey takarsa o taktığı şeyin korumasına havale edilir.”  buyurarak büyük günahlar arasında saydığı büyüye inanmayı kesin bir şekilde yasaklamıştır. Hatta insanları günahlardan sakındırma amacı taşıyan bazı rivayetlerde sihir yapanların cennete giremeyeceği, bu yüzden kâhinlere başvuranların dini inkâr etmiş olacağı, kırk gece namazının kabul olmayacağı şeklinde ifadeler de mevcuttur.</p>

<p>Câhiliye Arapları arasında oldukça yaygın olan bir bâtıl inanç da falcılık uygulamasıydı. Arap dilinde, “uğur ve uğurlu şeyleri gösteren simge” anlamına gelen “fal” (fe"l) kavramı, genellikle çeşitli alet ve yöntemler aracılığıyla gelecek ve bilinmeyene dair bir tür haber edinme tekniği idi. Ayrıca, “fal tutmak” anlamıyla birlikte, “belli şeyleri uğurlu saymak ve gelecekle ilgili iyimser tahminlerde bulunmak” anlamına gelen “tefe"ül” kelimesi de “uğursuzluk” anlamındaki “tıyera” ve “teşe"üm” kavramlarının zıddı olarak kullanılmaktaydı.</p>

<p>Allah Resûlü, “İslâm"da uğursuzluk yoktur, tefeül (bir şeyi hayırlı ve uğurlu saymak) ondan daha hayırlıdır.” diyerek fe"l sözünden hoşlandığını bildirmiş; ashâbın “Fe"l nedir?” sorusunu ise, “Birinizin işittiği salih sözdür.” şeklinde cevaplamıştır. Böylece fe"l kavramıyla bir şeyi hayırla yorumlayarak onunla iyimser tahminler yürütme anlamı kast edilmiştir. Ancak bu kavram zamanla anlam kaymasına uğrayarak kehanette bulunarak gaybdan haber alma yöntemi olarak kullanılır olmuş ve bu fal anlayışı dinimizce asla tasvip edilmeyerek yasaklanmıştır.</p>

<p>İslâm öncesinde Araplar arasında pek çok çeşidiyle yaygın biçimde uygulanagelen ve gaybdan haber alma yöntemi olarak kullanılan fal yöntemleri mevcuttu. Bu dönem halkı, kum üzerine çizgiler çizerek (hattü"r-reml), kuş uçurarak (ıyâfe), taşları veya hurma çekirdeklerini yere vurarak (tark) veya fal oklarıyla (ezlâm) gelecekte yapacakları iş hakkında karar verirlerdi. İnsanlar savaşa girme, yolculuğa çıkma, nikâh, ticaret, nesep tayini, kan davası gibi önemli birtakım kararlar almadan önce genellikle fal oklarına (ezlâm) başvururlar, çekilen ok doğrultusunda verilen kararı putların onayladığına inanırlardı.</p>

<p>Nitekim Allah Resûlü, Mekke"nin fethedildiği gün Kâbe"ye girdiğinde Kureyş müşriklerinin İbrâhim ve İsmâil"i (as) ellerinde ezlâm denilen fal kalemleriyle resmettiklerini görünce, “Allah bunları yapanları kahretsin. Allah"a yemin ederim ki bu iki peygamber, hiçbir zaman böyle fal kalemleriyle rızık ve kısmet aramamışlardır.” buyurmuştu.</p>

<p>Fal ve benzeri uygulamalarda, işler Allah"ın takdirine değil de inanılan çeşitli varlıkların iradesine bırakılmaktadır. Bu yüzden İslâm"ın tevhid akidesine ters düşen fal inancı, Allah Teâlâ tarafından “şeytan işi bir pislik”olarak tanımlanmakta ve ondan uzak durulması emredilmektedir. Bir câhiliye âdeti olan fal oklarıyla kısmet aramak da Kur"an"da haram kılınmıştır. Allah Resûlü bu tür faaliyetlerin şirkle ilişkisine vurgu yaparak, çeşitli yöntemlerle fala başvurmanın sihir ve kehanet çeşitlerinden olduğunu bildirmiştir.</p>

<p>Câhiliye döneminde putperest bir hayat tarzını benimsemiş olan müşriklerin bütün bâtıl uygulamalarında şirk inancının izlerini görmek mümkündür. Nitekim bu inançları gereği birtakım hayvanları putlara kurban ederken, bir kısmını onların hürmetine salıveriyorlar ve kendileri için haram sayıyorlardı. Deve ve koyunlarla ilgili bazı bâtıl hüküm ve âdetler uydurarak onları “Bahîra, Sâibe,” gibi isimler altında sınıflandırıyorlardı. Tüm bu bâtıl câhiliye âdetleri, inanılan ve adına kurbanlar adanan tek varlığı meşru kılan ve yalnız O"nun iradesiyle helâl ve haramların belirlendiği İslâm dinince şu şekilde reddedilmişti: “Allah, Bahîra, Sâibe, Vasîle ve Hâm diye bir şey (meşru) kılmamıştır. Fakat kâfirler, yalan yere Allah"a iftira etmektedirler ve onların çoğu anlamazlar!” </p>

<p>Câhiliye döneminde pek çok çeşidi bulunan fal, büyü, kehanet inançlarının tümü İslâm"ın temeli olan tevhide yani tek olan Allah"a inanma ve güvenme, yalnızca O"na kulluk edip sadece O"ndan yardım dileme inancına ters düşmektedir. İslâm"dan önce putlara, kâhinlere, büyücülere veya esrarengiz varlıklara nispet edilen her türlü inanç ve bu kişilerin yardımıyla gelecekten haber alma, bilinmeyeni öğrenme, kısmet açma, şans getirme, kaderi değiştirme gibi her türlü bâtıl uygulama tevhid akidesi gereği kaldırılmıştır.</p>

<p>İnsanın fıtrî bir özelliği olan bilinmeyene ve geleceğe ait merakı, esrarengiz durumlara karşı zaafı, onu gaybı öğrenmeye yöneltmektedir. Her çağda gündeme gelmiş olan bu tür meseleler ile kâhin, falcı, büyücü, sihirbaz, arrâf, bakıcı, medyum adı altında pek çok kişi çeşitli yöntemlere başvurmak suretiyle insanlara bilgi verebileceklerini iddia etmişlerdir. Allah Resûlü döneminde de şirkle karışmış durumda olan bu tür bâtıl inançlar onun en önemli mücadele alanını oluşturmuş ve her vesile ile böyle câhiliye izlerini temizlemeye çalışmıştır. Zira İslâm"ın getirdiği anlayışa tamamen zıt olan bu uygulamalar ile insanlar asıl sağlam bilgi kaynaklarına değil de bâtıl inanç ve hurafelere sığınmakta, çoğu zaman da maddî ve mânevî olarak istismar edilmektedirler. Oysa gaybın anahtarlarına sahip olan ve bilgisi ile her şeyi kuşatan Allah Teâlâ görünen ve görünmeyen tüm âlemleri bilmektedir. Ancak O"nun ilmi bütün zamanları kuşatabilir ve bilgisini de ancak O, dilediğine bildirir.</p>

<p>İslâm"ın reddettiği bâtıl inançlar arasında uğursuzluk inancı da önemli yer tutmaktaydı. Câhiliye döneminde çeşitli varlıklarla, eşyalarla, hayvanlarla veya zaman dilimleriyle ilgili çok farklı uğursuzluk inançları mevcuttu. İslâm"ın ortaya çıktığı dönemde Araplar arasında uğursuz olarak nitelenen pek çok varlıktan uzak durulur, hiçbir temele dayanmayan bu tür saçma düşüncelerle gelecekle ilgili olumsuz yorumlar yapılarak boş yere korku ve endişeye yol açılırdı. Oysa uğursuzluk, nispet edilen varlıklarda değil zan ve kuruntudan ibaret olan bu tür düşünce ve yorumlardadır. Bu yüzden Allah Resûlü, hiçbir şeyde uğursuzluğun bulunmadığını, varlıkların, zâtında uğursuzluğu barındıramayacağını bildirmiştir. Zira İslâm"da her şeyin tek yaratıcısı Allah Teâlâ"dır ve hiçbir kudrete sahip olmayan varlıklara nispet edilen uğursuzluk düşüncesi, dinin temeli olan tevhid inancıyla asla bağdaşmamaktadır. Nitekim Resûl-i Ekrem üç defa, “Uğursuzluğa inanmak şirktir.” buyurduktan sonra, insanların kalbine bu tür düşüncelerin gelebileceğini ancak Allah"ın, bunları, kendisine dayanıp tevekkül eden kullarından giderdiğini bildirmiştir.</p>

<p>Resûl-i Ekrem, olumsuz ve kötümser bir hayat algısını öngören uğursuzluk düşüncesinden hoşlanmaz, bunun yerine bir şeyi iyimser bakış açısıyla, hayırlı ve uğurlu saymayı tercih ederdi. Çevresindeki insanları da uğursuzluk inancı gibi boş ve asılsız düşüncelerden arındırmaya çalışırdı. Nitekim bir gün, İslâm"la yeni tanıştığı anlaşılan Sülem kabilesinden Muâviye b. el-Hakem Allah Resûlü"nün huzuruna gelerek ona şöyle demişti: “Ey Allah"ın Resûlü! Ben câhiliyeden yeni kurtulmuş biriyim. Allah Teâlâ bize İslâm"ı getirdi. Bizden bazı kimseler kâhinlere gidiyor (ne dersiniz)?” Bu soruya karşılık Hz. Peygamber ona, “Sen gitme.” dedi. Muâviye tekrar sordu: “Ey Allah"ın Resûlü! Bazılarımız da, uğursuzluğa inanıyorlar (buna ne dersiniz)?” Resûl-i Ekrem ise, “Bu, onların içlerinden geçen bir düşüncedir. Bu düşünce onları sakın işlerinden alıkoymasın!”  buyurarak bu tür asılsız düşüncelerin etkisi altında kalınmamasını, söylemiştir. Bir başka hadislerinde ise efsun yapmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine tevekkül eden kimseleri cennetle müjdelemiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber döneminde yaygın inanışlardan biri olan "evde, kadında ve atta uğursuzluk bulunduğu" düşüncesi de reddedilmelidir. Bazı kaynaklarda Hz. Peygamber"e de atfedilen ancak Allah Resûlü"nün uğursuzluk konusundaki genel kanaatine ters düşen bu düşünce, Hz. Âişe tarafından şu şekilde düzeltilmiştir: “Kur"an"ı Muhammed"e indiren Allah"a yemin ederim ki Resûlullah (sav) asla böyle bir şey söylemedi. Fakat o, "Câhiliye devri insanları, kadında, atta ve evde uğursuzluğun bulunduğuna inanırlardı." buyurdu.” Konuyla ilgili başka rivayetlerde de Hz. Âişe, bu rivayeti bazı sahâbîlerin yanlış anlayıp eksik olarak naklettiklerini belirterek onları düzeltmiştir.</p>

<p>Câhiliye devrinde uğursuzluk atfedilen varlıklar arasında hayvanlar da önemli yer teşkil etmekteydi. Kuşların uçuşundan anlam çıkarmaya çalışan câhiliye insanı, onların isimlerine, seslerine ve uçuş güzergâhlarına dayanarak bir işin uğurlu veya uğursuz olacağına karar verirdi. Allah Resûlü bütün bunları kehanet kapsamında değerlendirerek kesinlikle tasvip etmemişti. Ayrıca câhiliye halkı insanların ölüp defnedildikten sonra mezarlarından baykuş olarak çıktıklarınıdüşünerek baykuşu da uğursuz sayarlardı. Ancak bu durum Allah Resûlü tarafından, “Baykuşta uğursuzluk yoktur.” şeklinde reddedilmişti. Hz. Peygamber, köpek uluması ve eşek anırması durumlarını da uğursuz gören câhiliye zihniyetini reddederek bu tür vesveselere ve korkulara karşı Allah"a sığınmayı tavsiye etmişti.</p>

<p>İnsanlar, câhiliye döneminde Şevval ayında evlenmezlerdi. Allah Resûlü günümüzde bile, “İki bayram arasında nikâh kıyılmaz.” şeklinde sürdürülen bu geleneği kaldırarak Hz. Âişe ile bu ayda nikâhlanıp evlenmişti. Ayrıca Safer ayı da uğursuz görülür, Safer ayı çıkmadan umre yapmak yeryüzünde işlenen günahların en büyüklerinden sayılırdı. Hz. Peygamber (sav), “Safer (ayının) uğursuzluğu diye bir şey yoktur.” buyurarak câhiliye dönemi halkının bu bâtıl inancını ve aynı şekilde hac aylarında umre yapmayı dünyadaki en çirkin işlerden gören halk inancını reddetmiş, umrenin herhangi bir vakti olamayacağını ve hac ile bir arada yapılmasının helâl kılındığını bildirerek bu yanlış uygulamayı ortadan kaldırmıştı. Bunun yanında, câhiliye dönemi halkının, Safer"in, insanların ve hayvanların karnında bulunan bir ağrı olduğuna ve bunun başkalarına da bulaştığına inandıkları nakledilmektedir. Ancak Resûlullah bu bâtıl inancı da reddetmiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber, cin yahut şeytan türü hayalî bir varlık olarak bilinen “ğul” (hayalet, hortlak) inancını da kaldırarak, “Ğul diye bir şey yoktur.” buyurmuş, ashâbına kalplerine bununla ilgili bir korku geldiği zaman ezan okuyarak Allah"a sığınmalarını emretmiştir.</p>

<p>Nazar, İslâm öncesinde ve sonrasında Araplar arasında yaygın olan inançlar arasındaydı. Câhiliye Arapları, yakından ilgilendikleri nazarın insanları etkileyen büyük bir güç olduğuna inanırlardı. Bundan korunmak için de çeşitli bâtıl uygulamalar geliştirmişler, “temâim” adı verilen muskalar, nazar boncuğu türü nesneler, çeşitli gerdanlıklar takmayı âdet hâline getirmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz (sav), takılan muskaların ve nazarlık olarak hayvanların boynuna asılan gerdanlıkların çıkarılıp atılmasını emretmiş, kendisinin nazarlık takanlardan uzak olduğunu haber vermiştir. Câhiliye Araplarının nazarlık kullanma âdetinin şirk olduğunu bildiren Allah Resûlü, böyle davranışların insanları Allah"a tevekkül etmekten uzaklaştırdığını söylemiştir. İslâm inancında ise bir olgu olarak nazarın varlığı kabul edilmiş, hatta Kur"an"da Hz. Peygamber"e nazar ederek ona zarar vermeye çalışan müşriklerden bahsedilmiştir. Resûl-i Ekrem de nazarın gerçek olduğunu bildirmiş, ancak ondan korunmak için farklı nesnelerden medet umulan bâtıl inançlar yerine Allah"a sığınmayı ve Kur"an"dan bazı sûrelerin ve duaların okunmasını (rukye yapmayı) emretmiştir.</p>

<p>Çağlar öncesinde Sevgili Peygamberimizin kaldırmak için büyük mücadele verdiği bâtıl inanç ve uygulamalar, şekilsel birtakım değişiklikler olsa da hemen her zamanda ve toplumda ortaya çıkmaya devam etmiştir. Dinî inançların zayıflığı, cehalet ve merakla birleşince, insanın bilinmeyeni öğrenme arzusunun da etkisiyle, hayal gücünü zorlayan bâtıl inançlar kolayca yayılmaktadır. Bunun yanında farklı din ve kültürlerin barındırdığı bâtıl düşüncelerden etkilenilerek veya insanın içinde bulunduğu psikolojik durumun etkisiyle, esrarengiz ve mistik imaja sahip olan nesne ve varlıklardan medet umulabilmektedir. Fal ve büyü için her şeyi bildiklerine inanılan kâhin, büyücü, medyum ve falcılara başvurulmakta, geleceği öğrenmek için yıldızlardan anlam çıkarılmaya çalışılmaktadır. Rakamlara, günlere, hiçbir gücü ve kudreti olmayan varlık ve nesnelere kimi zaman uğursuzluk atfedilerek onlardan korkulmakta, kimi zaman da uğur veya şans getirdiğine inanılan bir boncuğa veya muskaya olağanüstü güçler yüklenerek onlarla korunmaya çalışılmaktadır. Hatta bu dünyadan göçmüş ve kendisine bile faydası dokunamayacak ölülerden ve türbelerinden medet umulup dualar edilmekte, adaklar adanmakta, şifalar istenmektedir. Ağaca bağlanan çaputtan, havuza atılan paradan veya yakılan mumdan dahi medet umulabilmektedir. Adı her ne olursa olsun akla ve mantığa uymayan, dine aykırı, gerçek sebeplere ve ilâhî bilgi kaynaklarına yönelmekten insanı alıkoyan bu boş inanç ve hurafeler, insanın zihnini işgal ederek asılsız korku, endişe, beklenti ve inançlarla doldurmaktadır.</p>

<p>Günümüzde aktüel biçimde artan çeşitleriyle bâtıl inançlar, insanların dinî itikatlarının yerini alır hâle gelmiştir. Oldukça farklı ve etkili sunuş teknikleriyle insanların ilgi ve merakını celbeden bâtıl uygulamaların, modern iletişim araçları ve teknolojinin yardımıyla her alanda reklamı yapılabilmektedir. Bir eğlence unsuru imiş gibi gösterilen ve insanların önemsemeyerek rüzgârına kapıldıkları bu bâtıl inanç ve hurafeler, hem maddî ve mânevî olarak sömürülüp istismar edilmelerine neden olmakta hem de dinî inançlarını bozmaktadır. İslâm dini bu tür inanç ve davranışlara dinin özü olan tevhid inancıyla uyuşmaması nedeniyle tamamen karşıdır. Zira kullarını her an koruyup gözeten, onlara her şeyden daha yakın olan, dualarına icabet eden ilâhî kudret yerine âciz varlıklara sığınmak düşüncesi, hem dinin aslına hem Müslüman şahsiyetine ve hem de insanın saygınlığına aykırıdır. Allah Teâlâ, insanları her türlü bâtıl inançtan arındırma gayreti içinde olan kutlu elçileri vasıtasıyla, her şeyin tek olan Allah"ın bilgisinde ve kudretinde bulunduğu inancını bütün zamanlara ilân etmektedir. Böylece, hak olan Allah"ın dininin karşısında, tüm bâtıl inançların yok olmaya mahkûm oldukları bildirilmektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/fal-kehanet-buyu-ugursuzluk-inanc-zafiyeti-1</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 10:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/fal_kehanet_buyu_ugursuzluk_inanc_zafiyeti_h28488_3e525.jpg" type="image/jpeg" length="12876"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nazar: Göz Değmesi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/nazar-goz-degmesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/nazar-goz-degmesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İslam'da nazar var mıdır? Nazar gerçek midir? Nazar nedir? Göz değmesi nedir? Nazar duaları nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “الْعَيْنُ حَقٌّ وَلَوْ كَانَ شَيْءٌ سَابَقَ الْقَدَرَ سَبَقَتْهُ الْعَيْنُ…”</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs"tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Nazar (Göz değmesi) gerçektir. Eğer kaderin önüne geçecek bir şey olsaydı nazar onun önüne geçerdi…”</p>

<p style="text-align:justify">(M5702 Müslim, Selâm, 42)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اسْتَعِيذُوا بِاللَّهِ. فَإِنَّ الْعَيْنَ حَقٌّ.”</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe"nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “(Nazar"dan) Allah"a sığının. Çünkü göz değmesi (nazar) gerçektir.”</p>

<p style="text-align:justify">(İM3508 İbn Mâce, Tıb, 32)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا) قَالَ:كَانَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يُعَوِّذُ الْحَسَنَ وَالْحُسَيْنَ وَيَقُولُ: “إِنَّ أَبَاكُمَا كَانَ يُعَوِّذُ بِهَا إِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ، أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللَّهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ، وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمَّةٍ.”</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs"tan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) Hasan ile Hüseyin için dua ederek şu sözlerle Allah"a sığınırdı: “Eûzü bi-kelimâti"llâhi"t-tâmmeti min külli şeytânin ve hâmmetin ve min külli aynin lâmmetin. ” (Her tür şeytandan, haşereden, kem nazardan Allah"ın tam kelimelerine —sonsuz iradesine ve hükmüne— sığınırım. ) Sonra da, “Atanız İbrâhim de bu duayı oğulları İsmâil ile İshak için yapardı.” derdi.</p>

<p style="text-align:justify">(B3371 Buhârî, Enbiyâ, 10)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ عَقَدَ عُقْدَةً ثُمَّ نَفَثَ فِيهَا فَقَدْ سَحَرَ، وَمَنْ سَحَرَ فَقَدْ أَشْرَكَ، وَمَنْ تَعَلَّقَ شَيْئًا وُكِّلَ إِلَيْهِ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim düğüm yapar sonra ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirk koşmuş olur. Kim de (kendisini koruması için nazarlık ve benzeri) bir şey takarsa, o taktığı şeyin korumasına havale edilir.”</p>

<p style="text-align:justify">(N4084 Nesâî, Muhârebe, 19)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün Allah Resûlü ashâbı ile birlikte Mekke"ye doğru yola çıkmıştı. Cuhfe yakınlarında Harrar denilen yere geldiklerinde bir dereye rastladılar. Medineli sahâbî Sehl b. Huneyf, burada yıkanmak istedi. Sehl, beyaz tenli, yakışıklı bir insandı. O sırada Medine"ye ilk hicret eden sahâbîlerden olan Âmir b. Rebîa, Sehl"i gördü ve birden ağzından onu öven sözler dökülüverdi. Hemen ardından Sehl olduğu yere yıkıldı. Görenler durumu alelacele Hz. Peygamber"e bildirdiler. Sehl, ne başını kaldırabiliyor ne de ayağa kalkabiliyordu. Muhtemelen Âmir"in nazarı değmişti kendisine. Resûlullah (sav), onlara kimden şüphelendiklerini sordu. Onlar da, “Âmir b. Rebîa ona baktı.” dediler. Resûl-i Ekrem (sav), Âmir"i derhâl yanına çağırtarak öfkeli bir şekilde, “Neden biriniz kardeşini öldürüyor?” dedi ve ekledi: “Biriniz kardeşinde beğendiği, hayran kaldığı bir şey gördüğü zaman ona mübarek olması için dua etsin.” </p>

<p style="text-align:justify">Arapça asıllı bir kelime olan “nazar”, “bakış ve görüş” anlamına gelir. Türkçede daha ziyade, “göz değmesi veya bakmak suretiyle maddî ve mânevî bir etki meydana getirmek” anlamına gelir. Bu anlamda Arapçada nazar kelimesi yerine, “ayn” veya “isâbetü"l-ayn” tabirleri kullanılır. Başlangıcı tam olarak bilinmemekle birlikte nazar inancı, tarih öncesi dönemlere kadar uzanmakta ve İslâm öncesi Arap kültüründe de var olduğu bilinmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur"ân-ı Kerîm"de “en güzel kıssa” olarak takdim edilen Yusuf"un (as) hikâyesini bilmeyen yoktur. Özetle; kardeşleri tarafından kıskanılan ve bir kör kuyuya atılan Yusuf"u, kader Mısır"a hâkim yapar. Bir süre sonra kuraklık her yanı kasıp kavurur. Herkes gibi Yakub (as) ve oğulları da Yusuf"un (as) kapısına muhtaç olurlar. Boylu poslu ve güzel giyimli oğullarını, yiyecek temini için ikinci kez Mısır"a gönderirken Hz. Yakub, onlara, gerek güvenlik açısından bir tehlike doğmaması gerekse de kem gözlerin bakışlarına maruz kalmamaları için Mısır"a değişik kapılardan girmelerini tavsiye eder.</p>

<p style="text-align:justify">Nazarın varlığına işaret ettiği söylenen bu olay dışında, Kur"an"da, Kalem sûresinin son âyetinde de göz değmesinin gerçekliğine değinilmektedir: “O inkâr edenler Zikr"i (Kur"an"ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden), "Hiç şüphe yok o bir delidir." derler.” Peygamber Efendimize olan kin ve hasetleri bakışlarına yansıyan müşrikler onu âdeta öfke dolu nazarlarıyla yok etmek istiyorlardı. Eğer Allah"ın (cc) koruması olmasaydı, ona bir fenalık yapacaklardı. Ayrıca, Yüce Allah tarafından Felâk sûresinde, “Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden (Allah"a sığınırım).” denilerek, bizzat kendine sığınılmasını emretmesi ile nazar arasında bir ilgi söz konusudur. Zira nazarın oluşmasında haset duygusunun önemli bir rolü vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur"ân-ı Kerîm"de, dolaylı olsa da varlığına işaret edilen nazarın, Hz. Peygamber"in, “Göz değmesi gerçektir.”  şeklindeki açık ifadeleriyle kesinlik arz etmesi, onun sağlıklı bir şekilde anlaşılmasını gerekli kılmaktadır. Çünkü halk arasında nazar, birtakım yanlış anlamalar ve hurafelerle iç içe geçmiş bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Batı"da “psikokinezi” ismiyle anılan nazar, metapsişik veya parapsikolojik yani insanın normal sınırlar dâhilindeki duyuş, düşünüş ve davranışlarını aşan olaylardan biri olarak kabul edilir. Dolayısıyla mahiyeti tam olarak anlaşılamayan bir olay olarak nazar, yalnızca fiziksel ya da maddî dünyanın gerçeklerine dayalı pozitivist bakış açısına sahip bilim adamları tarafından pek kabule şayan görülmemektedir. Tıbbî açıdan nazar, “insan gözünden çıkan ışınların, dikkatle ve kıskançlıkla bakış esnasında yoğunluk kazanması ve bu yoğun ışınların karşı organizmanın atomlarının çalışma düzenine tesir icra etmesi” şeklinde açıklansa da çoğu tıp doktorları tarafından, bir hastalık sebebi olarak kabul edilmez, nazarın etkisine ve gücüne inanılmaz. Fakat parapsikoloji ile uğraşan bilim adamları, nazarı bilimsel açıdan incelemeye değer görmüşlerdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Nazarın asıl kaynağı haset duygusudur. Bu duyguda, düşmanlık, kin ve intikam mevcuttur. Nazarın etki düzeyinde, haset duygusunun şiddeti çok önemlidir. Haset duygusu ne kadar şiddetli olursa nazarın gücü de o kadar şiddetli olur. Halk arasında da yaygın olan, “Nazar, haktır ve deveyi kazana, insanı mezara koyar.” sözü, nazarın toplum nezdinde ne kadar güçlü bir olgu kabul edildiğini göstermektedir. Ayrıca, “Göz değmesi (nazar) gerçektir. Eğer kaderin önüne geçecek bir şey olsaydı nazar onun önüne geçerdi...” hadisi de nazarın etki gücüne işaret etmektedir. Bununla birlikte nazarın etkisinin sınırsız olmadığı ve ilâhî takdirin önüne hiçbir şeyin geçemeyeceği asla unutulmamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">“Ey Allah"ın kulları tedavi olunuz; Allah, verdiği her hastalığın şifasını da yaratmıştır.” buyuran Resûlullah"ın, nazarın yani kötü niyetli bakışların etkisiyle ortaya çıkan hastalıkların tedavisine kayıtsız kaldığı düşünülemez. Kur"an"ın, “Hastalandığım zaman bana şifa veren O"dur. ” anlayışına uygun olarak “(Nazar"dan) Allah"a sığının. Çünkü göz değmesi gerçektir.”  buyuran Resûl-i Ekrem (sav), aynı zamanda Kur"an"dan belirli sûre yahut âyetlerin okunmasını (rukye yapmayı) emretmiş ve bunu kendisi de uygulamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Ca"fer b. Ebû Tâlib Mûte Savaşı"nda şehit düştüğünde Esmâ bnt. Umeys ile evliydi ve geriye üç yetim bırakmıştı. Bunlardan biri de Abdullah b. Ca"fer idi. O, başlarına gelen bu felâket günlerini şöyle anlatır: “Allah Resûlü Ca"fer ailesine üçüncü gün gelip, "Artık kardeşim için ağlamayın." buyurdu. Sonra, "Kardeşimin çocuklarını bana getirin." dedi. Bizi Resûlullah"a götürdüler. Birer kuş yavrusu gibi idik. Allah Resûlü, "Bana berberi çağırın." buyurdu ve bizi tıraş ettirdi.”</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber bu çocukların iyice zayıflamış olduklarını görünce Esmâ"ya, bir ihtiyaçlarının olup olmadığını sordu. Bunun üzerine Esmâ, “Hayır, bir ihtiyaçları yok; ancak onlara çabuk nazar değiyor.” dedi. Rahmet Elçisi de, “Öyleyse onlara rukye yap (oku)!” deyince, Esmâ, bunu yapması için Hz. Peygamber"e (sav) ricada bulundu. Fakat Allah Resûlü, Esmâ"dan, çocuklarına kendisinin okumasını istedi.</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün kıymetli eşi müminlerin annesi Ümmü Seleme"nin evinde, benzi sararmış bir kız çocuğu gördüğünde, “Bu çocuğa nazar değmiş, ona hemen rukye (okuyarak tedavi) edin.” buyurdu. Yine Şefkat Peygamberi, gözü gibi sevdiği torunları Hasan ve Hüseyin"i, “Eûzü bi-kelimâti"llâhi"t-tâmmeti min külli şeytânin ve hâmmetin ve min külli aynin lâmmetin.” (Her tür şeytandan, haşereden, kem nazardan Allah"ın tam kelimelerine (sonsuz iradesine ve hükmüne) sığınırım. ) duasıyla Yüce Allah"ın korumasına havale etmiş, Hz. İbrâhim"in de oğlu İsmâil ve İshak"ı bu sözlerle Allah"ın (cc) himayesine havale ettiğini bildirmiştir. Ebû Saîd el-Hudrî"nin naklettiğine göre cinlerin şerrinden ve göz değmesinden Allah"a sığınıp değişik dualar okuyan Hz. Peygamber (sav), Felâk ve Nâs sûreleri indirildikten sonra diğer okuduklarını bırakmış ve sadece bu sûreleri okumaya başlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Nazardan korunmak için Muavvizetân adıyla anılan Felâk ve Nâs sûrelerinin okunması dışında, halk arasında “mâşallah”, “bârekallâh” gibi dinî metinlerin yazılı olduğu künyelerin taşınması, ev araba veya iş yerlerinde Kalem sûresinin elli birinci âyetini içeren levhaların asılması gibi uygulamalar da esasen asıl şifayı verenin Allah olduğu inancının birer yansımasıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki nazara karşı dua ve rukye dışındaki önlemleri; meselâ, nazar boncuğu gibi nesneler taşımak, at nalı ve kafası asmak yahut Şamanist gelenekten gelen kurşun dökmek gibi âdetleri İslâm dini uygun bulmamış ve bunları asla meşru görmemiştir. Birçok hadiste, gerek insanların, gerekse hayvanların boyunlarına nazarlık türünden çeşitli nesnelerin asılması yasaklanmış, Hz. Peygamber bunu yapanların kendisinden uzak olduklarını ve Allah"ın korumasından da mahrum kalacaklarını söylemiştir: “Kim düğüm yapar sonra ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirk koşmuş olur. Kim de (kendisini koruması için nazarlık ve benzeri) bir şey takarsa, o taktığı şeyin korumasına havale edilir.”</p>

<p style="text-align:justify">Nazarlık takma âdeti, câhiliye Araplarının kendileri için son derece değerli olan at ve develerine göz değmesin diye aldıkları bir önlemdi. Allah Resûlü (sav) ise ilâhî yardım dışında başka aracılardan medet uman ve herhangi bir fayda sağlamayan bu uygulamayı yasaklamıştır. Özellikle nazardan sakınmak amacıyla vücuda dövme yaptırmak da aynı şekilde yasaklanmıştır. Dövme yaptırmakla nazar arasındaki bu münasebetten dolayıdır ki bir hadiste nazarın hak olduğu, dövme yaptırmanın da yasaklandığı hususu bir arada zikredilmiştir. Hz. Peygamber"in, nazardan korunmak için Allah dışında başka şeylere sığınmamaları yönünde ümmetine yaptığı uyarılar, tevhid inancının zedelenmemesi hedefine mâtuf olmalıdır. Zira dinde meşru olmayan bu tür korunma yöntemleri, sadece Allah"a ait olan sıfatların eşyaya devredilmesi anlamını taşımaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Câhiliye döneminden beri uygulanan bir yöntem olmasına rağmen Allah Resûlü (sav), içinde şirk olmadıkça rukye yapmakta yani Kur"an"dan âyetler okumada bir sakınca görmemiş ve onu zaman zaman tavsiye etmiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber"in rukyeyi tavsiye etmesinin nedeni iyi anlaşılmalıdır. O, öteden beri insanların yapageldikleri, bâtıl inanışlardan kalan bazı yanlış uygulamaların önüne geçmek istemiştir. Çünkü şifayı veren Allah"tır ve buna inanılmalıdır. Dolayısıyla nazardan korunmak için yapılacak en güzel şey Allah"ın âyetleri ve dua ile yardım dilemektir. Bunun kişi üzerindeki olumlu etkisi göz ardı edilmemelidir. Ancak Peygamberimizin bu tavsiyesi, günümüzde muskacılığın ve üfürükçülüğün meşruluğuna gerekçe gösterilmemelidir. Bugün pek çok amaçla kullanılan muskaların rukye ile bir ilgisi yoktur. Nitekim Hz. Peygamber muska takılmasını da hoş görmemiştir. Bu nedenle çeşit adlarla insanların zaaflarından çıkar sağlayan istismarcı kimselere gidilerek onlardan şifa beklenmesi, yanlış bir tutumdur. Zira Allah Resûlü, nazardan dolayı Esmâ"nın çocuklarına okumasını tavsiye ettiğinde bile buna kendisi de dâhil kimseyi aracı kılmamış ve Esmâ"ya, “Onlara sen oku.” buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Nazar, gayri ihtiyarî vuku bulduğundan az ya da çok her insanda vardır. Ama güçleri, etkileri ve devamlılıkları değişiklik gösterir. Bazen gıpta, özenme, imrenme gibi dostça duygular, hatta ebeveynlerin çocuklarına sevgisi bile nazara sebep olabilir. Yani nazar, iyi niyetli insanlardan da çıkabilir. Nazar, kötü insanlardan çıktığında ise daha etkili ve olumsuz bir sonuç doğurur. En kötü nazar, inançtan yoksun, Allah sevgisinden mahrum, kalpleri haset ve kin duygularıyla dolu aç ruhlu insanlardan gelir. Esasen nazarı besleyen şey de Allah Resûlü"nün iman ile bir arada bulunmayacağını söylediği haset duygusudur. Dolayısıyla burada, müminin başkasına ait bir güzellik veya imrenilecek bir durum gördüğünde vereceği tepki büyük önem arz etmektedir. Kişi bu tepkisini, haset dolu bakışlarla ifade ettiğinde son derece olumsuz bir tabloyla karşılaşabilir. Öyleyse Müslüman, beğenilen, hayran kalınan, kısacası övgüye lâyık bir şey gördüğünde, onu ölçüsüzce övmemeli, ona haset etmemeli ve o şeyin mübarek olması için (mâşallah-bârekallah diyerek) dua etmelidir. Allah Resûlü, aynı gerekçeyle Arapların yaşamında son derece önemli bir yeri ve değeri olan atlar için de bereketle dua edilmesini tavsiye buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuç olarak nazar değmesi, insanî bir gerçekliktir. Bu gerçekliğin olumsuz sonuçlar doğurması ise önemli ölçüde haset duygusundan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden başkasına ait imrenilecek bir güzellik veya bir başarı gördüğünde Müslüman"a düşen ona haset etmek yerine hayır duada bulunmaktır. Hasetçinin haset dolu bakışları bir tehlike oluşturmakla birlikte, Allah"a sığınan bir müminin bu kötü bakışlardan etkilenmesi son derece sınırlıdır. Unutmayalım ki Rabbimiz dilemezse kimse bir başkasına zarar veremez.</p>

<p style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/nazar-goz-degmesi-1</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 11:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/nazar_goz_degmesi_h28465_2f02a.jpg" type="image/jpeg" length="64313"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bereket: Manevi Bolluk]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/bereket-manevi-bolluk-2</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/bereket-manevi-bolluk-2" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bereket nedir? Bolluk ve nimet ne demektir? Peygamber Efendimiz bereket hakkında ne buyurmuştur?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">حَدَّثَنِى وَحْشِيُّ بْنُ حَرْبٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ أَنَّ أَصْحَابَ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ! إِنَّا نَأْكُلُ وَلاَ نَشْبَعُ، قَالَ: “فَلَعَلَّكُمْ تَفْتَرِقُونَ؟” قَالُوا: نَعَمْ، قَالَ: “فَاجْتَمِعُوا عَلَى طَعَامِكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ يُبَارَكْ لَكُمْ فِيهِ.”</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Vahşî b. Harb"in, babası aracılığı ile dedesinden naklettiğine göre, Hz. Peygamber"in (sav) ashâbı, “Ey Allah"ın Resûlü, yiyoruz ama doymuyoruz!” deyince Peygamber Efendimiz, “Ayrı ayrı yiyor olmalısınız.” demiş, onlar, “Evet” deyince ise şöyle buyurmuştu:“Yemeği topluca yiyin ve (başlarken) Allah"ın adını anın ki, bereketli olsun.”</p>

<p style="text-align:justify">(D3764 Ebû Dâvûd, Et"ıme, 14; İM3286 İbn Mâce, Et"ıme, 17)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ:...فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :</p>

<p style="text-align:justify">“إِذَا أَكَلَ أَحَدُكُمْ طَعَامًا فَلْيَقُلِ: اللَّهُمَّ! بَارِكْ لَنَا فِيهِ وَأَطْعِمْنَا خَيْرًا مِنْهُ.”</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs"ın naklettiğine göre..., Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri yemek yediği zaman, "Allah"ım, bu yemeği bizim için bereketli eyle ve bize bundan daha hayırlısını ikram eyle." desin.”</p>

<p style="text-align:justify">(D3730 Ebû Dâvûd, Eşribe, 21)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ حَكِيمِ بْنِ حِزَامٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:</p>

<p style="text-align:justify">“الْبَيِّعَانِ بِالْخِيَارِ مَا لَمْ يَتَفَرَّقَا، فَإِنْ صَدَقَا وَبَيَّنَا بُورِكَ لَهُمَا فِى بَيْعِهِمَا، وَإِنْ كَذَبَا وَكَتَمَا مُحِقَتْ بَرَكَةُ بَيْعِهِمَا.”</p>

<p style="text-align:justify">Hakîm b. Hizâm"ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Alışverişte bulunanlar birbirlerinden ayrılmadıkları sürece kararlarını değiştirme hakkına sahiptirler. Eğer doğruyu söyler ve (malın ayıbını) açıkça dile getirirlerse, alışverişlerinde kendilerine bereket ihsan edilir. Ama yalan söyler ve (kusurları) gizlerlerse alım satımlarının bereketi yok olur gider.”</p>

<p style="text-align:justify">(M3858 Müslim, Büyû", 47; B2079 Buhârî, Büyû", 19)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِsكَانَ يُؤْتَى بِأَوَّلِ الثَّمَرِ فَيَقُول: “اللَّهُمَّ! بَارِكْ لَنَا فِى مَدِينَتِنَا وَفِى ثِمَارِنَا، وَفِى مُدِّنَا وَفِى صَاعِنَا بَرَكَةً مَعَ بَرَكَةٍ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"nin naklettiğine göre, Allah Resûlü (sav) kendisine ilk ürün getirildiğinde şöyle buyururdu:“Allah"ım, şehrimizde (Medine"de) meyvelerimizde ve ölçeklerimizde bereket üstüne bereket ver!”</p>

<p style="text-align:justify">(M3335 Müslim, Hac, 474)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Mekke fethedildiği gün Müslüman olan zengin insan Hakîm b. Hizâm... Hz. Muhammed"in (sav) gençlik arkadaşı ve Hz. Hatice"nin yeğeni... Fetihten bir ay sonra yaşanan Huneyn Savaşı"nda Müslümanların safında yerini almış, ilk kargaşanın ardından gelen zaferde üzerine düşen görevi yerine getirmişti. Ancak elde edilen ganimetten payına düşene bir türlü gönlü razı olmamıştı. Resûl-i Ekrem"in yanına gelerek kendisine az verildiğinden şikâyet edince, eski dostu ona daha fazla ikramda bulunmuştu. Ne de olsa kalplerinin İslâm"a ısınmasını istediği daha yeni inanmışlardan biriydi o. Fakat Hakîm ısrarla ganimet talebini yineliyor ve kendisine verilen miktarın artırılmasını istiyordu. İkinci ricayı da kırmamıştı cömert Peygamber... Ama Hakîm bu sefer de tatmin olmamışa benziyordu...</p>

<p style="text-align:justify">Onun bu durumunu gören Hz. Peygamber, “Ey Hakîm!” dedi, “Bu dünya malı göz alıcı ve tatlıdır. Kim bu mala cömert bir gönülle sahip olursa, kendisi için malı bereketlenir. Ama kim de hırs ve tamahla dolu bir kalple bu malı arzularsa, onun için malın bereketi kaçar.”</p>

<p style="text-align:justify">Hakîm b. Hizâm bu sözlerden o denli etkilenmişti ki, “Yâ Resûlallah, seni hak ile gönderene yemin olsun ki bu dünyayı terk edene kadar bir daha kimseden bir şey almayacağım!” demekten kendini alamamıştı. Gerçekten Resûlullah"ın vefatından sonra da Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer"in kendisine hazineden tahsis ettikleri payı bile reddetmişti. </p>

<p style="text-align:justify">Hakîm"e bunu söyleten, bereketin sırrını fark etmesi olabilir miydi? Mübarek Peygamber"in samimi cümleleriyle Hakîm"in hırsı köreldiğine ve tamahkârlığı söndüğüne göre, neydi bu cümlelerdeki bereket sırrı?</p>

<p style="text-align:justify">Bereket, bolluk demekti; öyle bir bolluk ki taşan, eksilmeyen... Bereket, saadet demekti; öyle bir saadet ki hiç gitmemecesine yerleşip kalan... Ve bereket, ilâhî lütfun apaçık tecellilerinden birisiydi, “Tebâreke” vasfıyla anılan Rabbimizin, kullarına lütfettiği bir ihsan... </p>

<p style="text-align:justify">Allah Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri, azametini kullarına anlatırken, yaratmayı da, emretmeyi de sadece kendisine mahsus kılmakta ve âlemlerin Rabbi olduğunu vurgulamaktaydı. Yaratanların en güzeli, azametli ama bir o kadar da ikram sahibi ve göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin yegâne maliki olduğunu Kur"an"da anlatırken kendisini nitelediği sıfat “Tebâreke” idi.</p>

<p style="text-align:justify">Şanı Yüce Rabbimiz kendisini bizlere tanıtırken, “Allah, yeryüzünü sizin için karar kılma yeri, göğü de bina yapan, size şekil verip de şekillerinizi güzel kılan ve sizi temiz şeylerle rızıklandırandır. İşte Rabbiniz Allah! Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!”  buyurur. Fâni olmaktan çok uzak, bitmez tükenmez bir bereket menbaıdır O... O verir, verdiğini artırır, saadete kapı açar ve hayrı kesintisiz sürer gider. </p>

<p style="text-align:justify">İşte Rabbimizin bu eşsiz özelliği hayata yansır. Kara toprağın derinliklerine sakladığı bereketi, gökten indirdiği bereketli bir su ile coşturan da doğusundan batısına yeryüzünü bereketle donatan da yine O değil midir?</p>

<p style="text-align:justify">Sonra âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna (Sevgili Peygamberimize), Furkân"ı indiren Allah Tebâreke ve Teâlâ, bu kutlu öğüdün ne bitmez bir bereket kaynağı olduğuna dikkatimizi çeker. Mübarek bir gecede inen mübarek kitap! </p>

<p style="text-align:justify">İnsanoğlunun gönlü Kur"an ile berekete ermelidir... Çorak vadiler yağmur yüklü bulutlardan inen hayat suyu ile nasıl yeşeriyorsa, işte öyle! O zaman bereketli toprağı andıran inanmış yüreklerden Rablerinin izniyle bolluk fışkırır. Hâlbuki kötü toprağa benzeyen verimsiz yüreklerin ekini ne de cılızdır! </p>

<p style="text-align:justify">Hatadan sakınıp güzel davranışa odaklanan iman dolu kulları için yerlerin ve göklerin bereket kapılarını sonuna kadar açacaktır Yüce Yaratan! Kendisinden bağışlanma dileyenlere dünya muradı adına arzuladıkları ne varsa verecektir. Onları tufan misali sıkıntılardan kurtarıp selâm ve bereket yağdıracaktır üzerlerine...</p>

<p style="text-align:justify">Kârûn"un malı aldatmamalıdır zihinleri. Anahtarlarını bile güçlü bir topluluk zor taşımaktadır ama bereketli değildir! Zira zenginlik onu şımartmış, yeryüzünde bozgunculuğa sevk etmiş ve neticede hem kendisinin hem de sarayının yerin dibine geçirilmesine yol açmıştır. </p>

<p style="text-align:justify">O hâlde her şeyin özüne bereketi yerleştiren Kudret Sahibi"ne inanmayıp gönlünü O"nun rızasına bağlamayanları acı bir pişmanlık beklemektedir. Sebe" kavminin cennet misali ibretlik bahçelerine aldanmamalıdır gözler. Evet, sağda ve solda uzanıp giden yemyeşil bahçelerdi, ama bereketli değildi! Zira onlar kendilerine verilen bunca rızıktan yiyip Rablerine şükretmeleri gerekirken yüz çevirdiler ve nankörlükleri sebebiyle Arim seliyle cezalandırıldılar. Neticede bereketli memleketlerden bir anda uzaklaştırıldılar. </p>

<p style="text-align:justify">Kâbe, insanlık için bereket kaynağıdır. Çünkü yalçın dağların arasında mütevazı dört duvardan oluşan o ilk mabette edilen dualar kıyamete kadar kutludur, mübarektir. Yine Rabbimizin Mi"rac"a davetinde Peygamber Efendimizi Mescid-i Harâm"dan alıp da bir gece yürüyüşüyle getirdiği Mescid-i Aksâ"nın da çepeçevre etrafı bereketlidir. Nice peygamberler geçmiştir bu kutlu mabetten...</p>

<p style="text-align:justify">O hâlde gözü aldatan fazlalık yetmez bereketli olmaya... Rabbe doğru atılan adımdadır bereket. Evet, bereket ancak O"nunla kâimdir ve Kerem Sahibine bağlanmayan her niyetin semeresi kısırlığa mahkûmdur. İnsanoğlu Allah Resûlü"nün dilinden dökülen şu düsturu unutmamalıdır: “Bereket Allah"tandır.” </p>

<p style="text-align:justify">Cenâb-ı Hak, âlemlere rahmet olarak son Elçisi"ni görevlendirirken de aslında kullarına bereketi yollamıştı.  Muhammed Mustafa (sav), insanlara Rablerini tanıtacak, onlar da bu Mutlak Yaratıcı"ya iman edip gönül vereceklerdi. Hayatlarını O"nun rızasıyla şekillendirmelerinin neticesinde ise, berekete nail olacaklardı. İşte bu Mübarek Peygamber"in her ânı bereketti; sohbeti bereket, duası bereket, yürüyüşü bereket, seferi bereket, eli bereket, teri bereket... Elhâsıl onun varlığı bereketti...</p>

<p style="text-align:justify">Kuşkusuz Sevgili Peygamberimizin hayatı bizim için en ibretamiz bereket örnekleriyle doludur. Bunlar hayranlık uyandırmayı değil, bereketin yaşanırlığını göstermeyi hedefler. Onun çağında hapsolan birer hatıra değil, bugün de tazeliğini koruyan birer öğüttür insanlığa. Bereketi hayatımıza nasıl davet edebileceğimizi anlatır bize. Günümüzün berekete muhtaç, tamahkârlıkla dolu ve çaresiz kalmış yüreklerine asırlar öncesinden yazılan birer reçetedir...</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün, Hz. Peygamber (sav), babasından kalan borçları ödeyemediğini ve alacaklıların kapısında beklediğini yana yakıla anlatan genç sahâbî Câbir b. Abdullah"a hurmalarını toplayıp sınıflamasını söyler. Sonra bereketlenmesi için hurma yığınının yanına gelir ve oraya oturur. Onun mübarek desteğiyle Câbir bütün borçlarını ödediği hâlde hâlâ hurmaları (sanki) el değmemiş gibi durmaktadır. </p>

<p style="text-align:justify">Bir başka gün, Mübarek Resûl, karınları aç, maldan ve evlâttan uzak ama Peygamber"e yakın Suffe Ehli"ne bir tas süt ikram eder. Sütü odanın içinde elden ele dolaştıran Ebû Hüreyre ise daha onları Hz. Peygamber"in ikramına çağırdığı andan itibaren endişe içindedir: Bu bir tas süt, bunca kalabalığı gezip de kendisine ulaştığında, artık açlığına dayanamadığı karnını nasıl doyurabilecektir? Sıra kendisine geldiğinde tasta hâlâ ona da yetecek kadar süt vardır... Zira Rahmet Peygamberi;... “Sadaka malı eksiltmez!” buyurmuştur. Rabbimiz helâl kazançtan verilen o sadakayı nasıl hoşnut bir eda ile kabul eder ve küçücük bir hurmayı bile dağ kadar olana dek özenle bereketlendirip mükâfatlandırır! </p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah"ın dostları, Hendek Savaşı öncesi Medine"de o geniş hendeği kazarlarken de aynı berekete şahit olurlar. Üç gündür süren açlığın karınlarına taş gibi oturduğu bir anda, yanı başlarında çalışan mütevazı Peygamber kendilerini sofraya davet etmektedir... Hâlbuki eşi bir ölçek arpadan ekmek yaparken kendisi de küçük oğlağını kesip pişiren Câbir b. Abdullah, Peygamberimizi yemeğe davet ederken bunca insanı hesaba katmamıştır. Endişe dolu ev sahibi ve bu endişeyi gideren tevekkül dolu eşi, o gün bir orduyu ağırlar. Allah"a ve âhiret gününün gerçekliğine inananları misafirine ikramda bulunmaya davet eden Peygamber Efendimizin mesajı bütün insanlığadır: Siz cömertçe misafirinize kapılarınızı açtığınızda, cömert olan Rabbiniz de bereket kapılarını size açacaktır...</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü"nün çağında yaşayan inanmışlar ordusu, canlarını ortaya koydukları çetin demlerde adanmışlığın bereketini defalarca tecrübe etmiştir. Artık bindikleri develeri kesmekten başka çarelerinin kalmadığı bir açlık sınavında, ortaya yayılan deri yaygının üzerinde toplanan birkaç avuç yiyecek onları bereketle buluşturur. Öyle bir bereket ki, arkasında ne doymamış bir nefer ne de dolmamış bir kap bırakır... Çünkü onlara “bir duvarın birbirine geçmiş tuğlaları kadar sıkı bir örgüyle kenetlenmelerini” öneren Peygamberlerinin tavsiyesine uymuşlar, yardımlaşarak bereketi çağırmışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu örnekler, geçmişte kalan birer mucize değildir. Bilakis kıyamete dek her gün tekrarlanan gerçekliğin Peygamber Efendimizle yaşanan birer temsilidir. Mucize olan bereketin bizzat kendisidir!</p>

<p style="text-align:justify">Bereket hayatın her lahzasına sinmiş bir ilâhî teyiddir. Yeter ki insan hayatının bereketini yitirmemek için onun üzerine titresin. Bereketi unutup, onu kaçırmasın...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Rahmet Peygamberi"nin bu konuda Müslümanlara öğreteceği pek çok şey vardır. Öncelikle o, (sav) inananlara zamanın bereketli dilimlerini kollamayı önerir. Sabahın erken saatleri ümmeti için bereket kaynağı olsun diye dua eder. </p>

<p style="text-align:justify">Sonra sahur vaktinin bereketini vurgular defalarca. İbadetin, merhametin ve öğünlerin bereketle taçlandığı mübarek Ramazan ayında, oruca niyetlenen ağızların son lokmalarını sahurda almalarını ister: “Sahura kalkın! Çünkü sahurda bereket vardır.” Ve dostunu sahur sofrasına davet ederken; “Haydi! Bereketli yemeğe buyur.” der. </p>

<p style="text-align:justify">Hele bayramın bereketi söz konusu olunca, Resûlullah toplumun hiçbir ferdinin ondan mahrum olmasına izin vermez. Sadece erkeklerin değil, genç ihtiyar, evli bekâr bütün kadınların da bayram namazı için saf tutmasını ister. Öyle ya, tekbire ve duaya eşlik eden hanımefendiler de bayramın arınmışlığından ve kutluluğundan nasiplerini almalıdır. </p>

<p style="text-align:justify">İnsan, özel zamanların bereketine özenirken hayatın her anında akıp giden bereketi unutmamalıdır. Ve o muhterem Elçi, hayatını bereketlendirmesi için insanlara özel tavsiyelerde bulunur. Söz gelimi akrabaları ile düzenli ve olumlu bir ilişkiye önem vermesini öğütler: Onun, “Rızkının genişletilmesini ve ecelinin geciktirilmesini (ömrünün uzatılmasını ) arzu eden, akrabalarını görüp gözetsin.” cümlesini işitenler, elbette sayılara takılmamalı, yılların hesabını yapmaya oturmamalıdır. Çünkü herkes çok iyi bilir ki nice ömürler vardır, uzun ama verimsiz, huzursuz, uğursuzdur. Öte tarafta ise nice ömürler yaşanır, kısa zannedildiği hâlde asırlara sığacak kadar bereketli, anlamlı ve hayırlarla doludur. O hâlde bereketi kemiyetle daraltmamalı, keyfiyete odaklanmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin huzurunda yaşanan şu olay bu mesajın bariz bir örneğidir. Bir gün Allah"ın Resûlü, henüz imandan nasibini alamamış bir misafirine süt ikram eder. Adam, üst üste tam yedi tas süt içer. Ama ertesi sabah İslâm"ın aydınlığına uyanan aynı insan, artık Muhammed ümmetinin bir ferdi olduğu gün ikram edilen bir tas süt ile doyar. İşte o zaman değişimin getirdiği bereketi izah için Resûlullah (sav) der ki: “Mümin bir mide dolduracak kadar içer, kâfir ise yedi mide doldurana kadar içer.” </p>

<p style="text-align:justify">Müminin tok gözlülüğü vardır bu cümlenin içinde, kanaatkârlığı vardır; her şeyden öte yediğinin bereketi vardır. Çünkü mümin, “Ey Allah"ın Resûlü, yiyoruz ama doymuyoruz!” diyen ashâbına,“Yemeği topluca yiyin ve (başlarken) Allah"ın adını anın ki, bereketli olsun.” tavsiyesinde bulunan Sevgili Peygamberi"nin sözünü dinleyerek, ağzına besmele ile lokma almaya özen gösterir. Yine nebevî davranışı örnek alır da, yemeğinin bitiminde, “Allah"ım, bu yemeği bizim için bereketli eyle ve bize bundan daha hayırlısını ikram et.” diyerek Rabbine şükür ve bereket dolu dualar eder. Ve de en önemlisi rızkı kendisine kimin ihsan ettiğini asla unutmadan, nimete karşı nankörlük etmeden, minnettar bir eda ile yer.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, yemeğin bereketini kaçırmamaya da özen göstermelidir. Sevgili Peygamberimizin tasvirine bakılırsa, gökten inen bir lütuf olmalıdır ki bereket, gelir yemeğin ortasına konar. O hâlde sofrasının bolluğunu yitirmemek isteyenler, açgözlü bir tavırla tabağın ortasındaki bereketi kaşıklamamalı, önünden yemelidir Çünkü bereket tabağın ortada olmasındadır, ortak olmasında, onda başkalarının da payı olmasındadır. Çünkü bereket, önünde olana, bizim payımıza düşene oradan, o ortadan, ortada olmadan, ortak olmaktan dağılır. Ortaya uzattığın her kaşıkla, ortak olmaktan ve ortak etmekten bir parça götürürsün. Çünkü ortada herkese yetecek kadar bereket vardır. İnsan kendine yetecek kadarını almalı ve tabağını iyice sıyırıp, bir zerre bile yiyeceği ziyan etmemek üzere hassas davranmalıdır. “Birinizin lokması yere düşerse hemen alıp üstündeki kiri temizledikten sonra onu yesin, şeytana bırakmasın.Çünkü siz, bereketin yemeğin hangi kısmında olduğunu bilemezsiniz!” buyurarak bilhassa yokluk ve kıtlık zamanlarında israfa giden yolu iyice kapatan Peygamberimiz, bugün çöpe sıyrılan tabaklar dolusu yemeği ve poşetler dolusu ekmeği görseydi acaba ne derdi?</p>

<p style="text-align:justify">İşte böylesi bir itina ile beslenen bereketle bakarsınız ki, “bir kişinin yemeği iki kişiye, iki kişinin yemeği dört kişiye ve hatta dört kişinin yemeği sekiz kişiye yeter.” Çünkü yemeğin sahibi tüketip atmaya değil kendine verilen rızkı bölüşmeye niyetlenmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Öte yandan müminin, Rezzâk olan Rabbinin kendisini her hâlükârda doyuracağına olan inancı sarsılmazdır. “Yeter mi?” endişesi taşımaz ve inceden inceye tartıp durmaz. Hani denir ya, “Sayarsan bereketi kaçar.” diye, işte öyle... Nitekim Allah"ın Resûlü de saymasaydın, tartmasaydın, sonunu silkelemeseydin yer dururdun, bitmezdi şeklinde pek çok uyarıda bulunmuştur. Meselâ, Hz. Ebû Bekir"in kızı Esmâ"yı, “Ver ve hesap etme! Yoksa Allah da sana hesaplayarak verir.” diyerek ikaz etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman"ın ayırıcı vasfı olan dürüstlük de bereketi çağırır. Yalancılık, kutluluktan ve mübarek oluştan ne kadar da uzaktır! Peygamber Efendimiz,“Yalan yere edilen yemin, malın sürümünü artırır ama bereketi yok eder.” buyururken iş ahlâkımızı da şekillendirmektedir. Çarşıda, “Allah bereket versin! Bereketini gör! Kesene bereket! Bereketli olsun!” diye dua ederiz. Oysa Yüce Yaratan"ın öbür dünyada yalan yere yemin edenin yüzüne bile bakmayacağı ve onunla konuşmaya tenezzül etmeyeceği düşünüldüğünde, belki de dürüstlük, ticaret için edilecek en tesirli bereket duasıdır. Bu noktada da Resûlullah"ın müjde ve ikazı karşılar inananları: “Alışverişte bulunanlar birbirlerinden ayrılmadıkları sürece kararlarını değiştirme hakkına sahiptirler. Eğer doğruyu söyler ve (malın ayıbını) açıkça dile getirirlerse, alışverişlerinde kendilerine bereket ihsan edilir. Ama yalan söyler ve kusurları gizlerlerse alım satımlarının bereketi yok olur gider.”  </p>

<p style="text-align:justify">Nihayetinde Allah Resûlü bereketi arzulayan bunca fiilî duayı, kavlî dualarıyla daima destekler. Annesi Ümmü Süleym ile birlikte huzuruna gelen küçük hizmetçisi Enes için “Allah"ım, (bu yavruya) bolca mal ve evlât nasip et. Verdiğin (nimetler)in kendisi için bereket dolu olmasını ihsan buyur.”  diye dua eder. Yine kucağına verilen her yeni doğan çocuğa bereket duaları ettikten sonra mübarek ağzıyla çiğnediği bir lokmacık hurmayı tattırır. Elbette Hz. Peygamber"in hayata yeni açılmış bu tazecik bedene ilk düşen lokmalar için hurmayı seçmesi tesadüfî değildir. Zira onun ifade ettiğine göre, hurma bereketli bir azıktır. Dahası belki de bu bereketi sebebiyle hurma ağacı, mümin insanı anımsatır Peygamberimize... </p>

<p style="text-align:justify">Efendimiz sadece insan için değil, çevresini kuşatan her bir varlık için bereket niyazında bulunur: “Allah"ım, şehrimizde (Medine"de) meyvelerimizde ve ölçeklerimizde bereket üstüne bereket ver!” Şüphesiz bu dualardan en büyük nasibi, ona zor zamanında kucak açan kutsal şehir Medine alır. </p>

<p style="text-align:justify">Onun sünneti toplumda bereketli bir kültür, âdeta bir bereket kültürü inşa eder. Bereket dolu duaları kimilerinde ticaret için, kimilerinde rızkın genişlemesi için ve hatta kimilerinde yeni kurulan bir ailenin huzuru içindir Zaten tebrik de, “Allah mübarek etsin.” demek değil midir?</p>

<p style="text-align:justify">Şimdi tekrar başa dönelim ve soralım: Nedir Hakîm b. Hizâm"ın belki keşfettiği, belki sezdiği, ama mutlaka hayatına yansıttığı sır? Daha önemlisi bu sırrın kapılarını aralamak için kendimizde neleri değiştirmek gerekir? Peygamber Efendimiz berekete dair ipuçları verirken, bereketin nerede ve nasıl saklandığını öğretirken, aslında o gün olduğu gibi bugün de hiç beklemediğimiz, ummadığımız ve aklımıza gelmeyecek noktalara dikkat çekmektedir. Berekete dair o gün yaşanan olaylar, örnek alınarak hayatımıza yansımayı beklemektedir. Ahlâkî erdemlere sahip olmakla bereket arasında ne kadar sıkı bir bağ olduğunu görebilmeyi, bereketin öncesinde ve sonrasında doğru adımlar atabilmeyi öğütlemektedir. Resûlullah"ın hayatında yaşanan bereket hadiseleri, o güne münhasır olmadıklarını, aksine bugüne uzanan mesajlar olarak okunmaları gerektiğini fısıldamaktadır. Dolayısıyla yoksula, borçluya, darda kalmışa yardım, misafire ikram ve zor günde el ele vermek gibi hasletler her çağda bereket ile ödüllendirilmeyi beklemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bereket, saymamaktır, hesaplamamaktır, açgözlülükle kaşığı daldırmamaktır. Bereket, aldığında değil verdiğindedir; bereket, ötekini kendine tercih etmektir. Kur"an ve Son Nebî (sav) bize çok basit olmasına rağmen mantığımıza aykırı gibi duran bir bereket kuralını öğretmektedir: Sahip olduklarının artmasını istiyorsan, onları artırmaya ve saklamaya bakma; aksine azaltmaya, dağıtmaya ve paylaşmaya bak! Çünkü mal, ilim, rızık ve sevgi, almakla değil vermekle artar. Çünkü sadece verebildiklerin gerçekte senindir; vermediklerini, veremediklerini tüketmişsindir; bir yandan onlar tükenmiştir, bir yandan da onlar seni tüketmektedir. Bereket, sahip olduklarının esaretinden kurtulduğunda ulaştığın gönül huzurudur. İsraftan, hırs ve tamahtan, nimete karşı nankörlükten, sahtekârlıktan ve abartılı bir rızık endişesinden uzaklaştığında berekete yaklaşmışsındır.</p>

<p style="text-align:justify">Ve Sevgili Peygamberimiz, bereketin bizim bakışımızla, tutumumuzla, hayat tarzımızla ilgili olduğunu asla unutmayalım diye, her namazımızda okuduğumuz üzere salavâtı, bereket duasıyla yapmayı bize öğretir:</p>

<p style="text-align:justify">“Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke Hamîdün Mecîd.” (Allah"ım, Muhammed"e ve Muhammed"in ailesine bereket ver! Tıpkı İbrâhim"e ve İbrâhim"in ailesine bereket ihsan ettiğin gibi! Kuşkusuz sen övgüye en lâyık ve şanı en yüce olansın.)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/bereket-manevi-bolluk-2</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 09:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/bereket_manevi_bolluk_h28451_b18a4.jpg" type="image/jpeg" length="75574"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Rızık: Allah'tan Gelen Nimet]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/rizik-allahtan-gelen-nimet-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rizik-allahtan-gelen-nimet-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Rızık nedir? Peygamber Efendimiz rızık hakkında ne buyurmuştur?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">Rızık: Allah'tan Gelen Nimet</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ:أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:</p>

<p style="text-align:justify">“يَدُ اللَّهِ مَلْأَى لاَ يَغِيضُهَا نَفَقَةٌ، سَحَّاءُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ.” وَقَالَ: “أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْفَقَ مُنْذُ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ؟، فَإِنَّهُ لَمْ يَغِضْ مَا فِى يَدِهِ.” وَقَالَ: “عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ وَبِيَدِهِ الْأُخْرَى الْمِيزَانُ يَخْفِضُ وَيَرْفَعُ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre,</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">“Allah"ın eli doludur. Gece gündüz yaptığı cömertçe lütuflar, O"nun elindekileri tüketmez.”;“Gökleri ve yeri yarattığı günden beri neler verdiğini görmüyor musunuz? (Bütün bu verdikleri) Allah"ın elindeki hiçbir şeyi eksiltmemiştir.” Ve ekledi: “O"nun arşı, suyun üzerindedir. Diğer elinde de terazi vardır (âdildir). O, kimine az verir, kimine de çok verir.”</p>

<p style="text-align:justify">(B7411 Buhârî, Tevhîd, 19)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ حَبَّةَ وَسَوَاءٍ ابْنَىْ خَالِدٍ قَالا:َ دَخَلْنَا عَلَى النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) وَهُوَ يُعَالِجُ شَيْئًا فَأَعَنَّاهُ عَلَيْهِ. فَقَالَ: “لاَ تَيْأَسَا مِنَ الرِّزْقِ مَا تَهَزَّزَتْ رُءُوسُكُمَا. فَإِنَّ الإِنْسَانَ تَلِدُهُ أُمُّهُ أَحْمَرَ لَيْسَ عَلَيْهِ قِشْرٌ. ثُمَّ يَرْزُقُهُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ.”</p>

<p style="text-align:justify">Hâlid (el-Esedî)"nin oğulları Habbe ve Sevâ" anlatıyor: Hz. Peygamber (sav) bir şeyi tamir etmekle meşgul iken yanına gittik ve ona yardım ettik. O da bize şöyle dedi: “Başlarınız hareket ettiği (yaşadığınız) sürece rızık konusunda ümitsizliğe düşmeyin. Annesi insanı, kıpkırmızı ve çıplak olarak doğurur. Sonra Yüce Allah onun rızkını verir.”</p>

<p style="text-align:justify">(İM4165 İbn Mâce, Zühd, 14)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “انْظُرُوا إِلَى مَنْ هُوَ أَسْفَلَ مِنْكُمْ، وَلاَ تَنْظُرُوا إِلَى مَنْ هُوَ فَوْقَكُمْ. فَهُوَ أَجْدَرُ أَنْ لاَ تَزْدَرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"nin naklettiğine göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Sizden aşağıda olanlara bakın; yukarıda olanlara bakmayın. Bu, Allah"ın (size verdiği) nimetleri küçümsememeniz bakımından daha uygun olur.”</p>

<p style="text-align:justify">(M7430 Müslim, Zühd, 9)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنِ الْمِقْدَامِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنْ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَا أَكَلَ أَحَدٌ طَعَامًا قَطُّ خَيْرًا مِنْ أَنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ...”</p>

<p style="text-align:justify">Mikdâm"dan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kesinlikle hiç kimse kendi el emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir...”</p>

<p style="text-align:justify">(B2072 Buhârî, Büyû", 15)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ جَابِرٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:</p>

<p style="text-align:justify">“مَنْ أُبْلِيَ بَلاَءً فَذَكَرَهُ فَقَدْ شَكَرَهُ وَإِنْ كَتَمَهُ فَقَدْ كَفَرَهُ.”</p>

<p style="text-align:justify">Câbir (b. Abdullah)"ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kime bir nimet verilir ve o da o nimeti dile getirirse, onun şükrünü yerine getirmiş olur. Eğer onu gizlerse, nimete nankörlük etmiş olur.”</p>

<p style="text-align:justify">(D4814 Ebû Dâvûd, Edeb 11)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :</p>

<p style="text-align:justify">“إِنَّ اللَّهَ يُحِبَّ أَنْ يُرَى أَثَرُ نِعْمَتِهِ عَلَى عَبْدِهِ.”</p>

<p style="text-align:justify">Amr b. Şuayb"ın, babası aracılığıyla dedesinden naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah, nimetinin eserinin kulunun üzerinde görülmesini sever.”</p>

<p style="text-align:justify">(T2819 Tirmizî, Edeb, 54; HM20176 İbn Hanbel, IV, 438)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Ömer, babası Hz. Ömer ile Sevgili Peygamberimiz"i (sav) buluşturan hatıralarından birisini şöyle anlatır:</p>

<p style="text-align:justify">Allah"ın Elçisi (sav) bir gün Ömer"in (ra) üzerinde beyaz bir elbise görür. “Bunu yeni mi aldın, yoksa yıkandı mı?” diye sorar. “Yok” der Ömer (ra), “Yıkandı da ondan böyle görünüyor yâ Resûlallah.” Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle dilekte bulunur: “Yeni elbiseler giyesin, hamdederek yaşayasın ve şehit olarak ölesin. Ve Allah seni dünyada ve âhirette göz aydınlığı ile rızıklandırsın.” </p>

<p style="text-align:justify">İnsanı en güzel şekilde yaratan Yüce Allah, ona duyması için kulaklar, görmesi için gözler ve bir de kalp vermiştir. Hayatı boyunca ihtiyaç duyduğu maddî ve mânevî her şeyi onun hizmetine sunmuş ve dünyayı onu hoşnut edecek türlü nimetlerle donatmıştır. Yeryüzünü onun için bir yerleşme yeri, gökyüzünü de sağlam bir kubbe yapmıştır. “Güneş” diye isimlendirilen alev alev yanan bir kandille dünyayı aydınlatıp ısıtmıştır. Yeryüzünü dengede tutması için heybetli dağlar yerleştirmiş, bu dağları çeşitli renklerle süslemiş ve içlerine değerli madenler gizlemiştir. Doğal güzelliklerinin yanı sıra yön bulmayı sağlayan nehirler, yollar, yıldızlar ve daha nice işaretler var etmiştir. Güneş, ay ve yıldızlarla beraber gece ile gündüzü de insanın hizmetine vermiştir. Öyle ki gece, uyuyan insan için bir örtü olmuş, gündüz vakti ise çalışmaya ayrılmıştır. Kiminin suyu tatlı kimininki de tuzlu ve acı olan denizleri de insan için yaratmıştır. Bu denizlerin içinde hem yemek için taze et, hem de süs eşyası olarak kullanılacak inci ve mercan bulunur. Üzerlerindeki suları yara yara giden dağlar misali yüksek gemiler ise insana ulaşım imkânı sunar. Ve Rahmân olan Allah hayat kaynağı olan suyu indirmiştir, belirli bir ölçüyle. Gökten gelen bu rahmet, insanlar ve hayvanlara içecek olur. Ölü toprağa can vererek aşılayıcı rüzgârın da yardımıyla bin bir türlü ekin bitirir. Üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler, çayırlar... Ve insanlarla hayvanların yiyeceği daha pek çok şey hayat bulur toprakta. </p>

<p style="text-align:justify">Sıcaktan koruyan gölgeler ve elbiseler, savaşta giyilen giysiler ve dağlardaki barınaklar da Rahmân"ın kullarına hediyesidir. O, huzur ve dinlenme mekânı olan evleri; tüyünden, yününden, kıllarından, etinden ve sütünden yararlanmak üzere hayvanları yaratmıştır. İnsanın bakmaktan zevk aldığı bu hayvanlar, aynı zamanda onun taşımaya güç yetiremeyeceği yükleri çok uzaklara götüren birer yardımcıdır. Allah"ın bahşettiği atlar, katırlar ve merkepler ise, bazen insanlar için binek, bazense yeryüzünü süsleyen birer ziynettir. </p>

<p style="text-align:justify">İnsana sağlanan bütün bu imkânlar “nimet” olarak adlandırılır. Ancak sadece bunlar değildir nimet. Kişinin hayat arkadaşı olan eşi, yaşamına anlam kazandıran ve neşe katan çocuklarıyla torunları da ilâhî nimetlerdendir. Bebekken aldığı ilk nefesinden başlayıp, yemeyi öğrendiğinde ağzına koyduğu ilk lokmaya, yürümeyi öğrendiğinde attığı ilk adıma, konuşmayı öğrendiğinde söylediği ilk kelimeye kadar insana sunulan her güzelliğin adıdır nimet. Bazen bir bilgi olur nimet; kişiyi doğruya götüren. Bazen bir sevgi olur nimet; insanları birbirine bağlayan. Bazen bir namaz olur, kulu Rabbine yaklaştıran. Farkına varamasak da sağlık ve boş vakit de nimettir bizim için. Kısacası nimet, Allah"ın kuluna maddî ve mânevî her türlü yardımıdır. Nimet maddî ve somut şeyler olabileceği gibi, mânevî ve ilâhî de olabilir. Nimet bazen darda kalan müminlerin gönlüne doğan huzur ve güven duygusu, bazen de onları destekleyen melek ordusudur. </p>

<p style="text-align:justify">Sadece insanların değil, yeryüzündeki tüm canlıların rızkı Rezzâk olan Allah"a aittir. O sadece inananlara değil, kendisini inkâr edenlere, hatta kendisine iftira edenlere de bol bol rızık verir. Peygamberimiz, Rahmân"ın bu özelliğini şöyle dile getirmiştir: “Duyduğu incitici sözlere karşı Allah"tan daha sabırlı davranabilen kimse yoktur. O"na ortak koşarlar, çocuğu olduğunu söylerler. Ama Allah onlara afiyet vermeye ve onları rızıklandırmaya devam eder.” Ve ne kadar harcasa da O"nun hazinesi asla tükenmez. Resûlullah bunu bir benzetmeyle insanlığa şöyle açıklamıştır: “Allah"ın eli doludur. Gece gündüz yaptığı cömertçe lütuflar, O"nun elindekileri tüketmez.Gökleri ve yeri yarattığı günden beri neler verdiğini görmüyor musunuz? (Bütün bu verdikleri) Allah"ın elindeki hiçbir şeyi eksiltmemiştir.” ; “O"nun arşı, suyun üzerindedir. Diğer elinde de terazi vardır (âdildir). O, kimine az verir, kimine de çok verir.” Kur"ân-ı Kerîm ise, şu âyetle işaret etmiştir Rahmân"ın nimetlerinin sonsuzluğuna:“O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah"ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız.” Ancak insan için en önemli nimet, doğruyu görmesi, Hakk"a yönelmesi, hidayete ermesi, Allah"a imanla tatmin olmasıdır. Allah"ın rızasını kazanarak cennetine girmesidir ki, orada tasavvurların çok ötesinde, eşsiz güzellikte nice nimetler kendisini beklemektedir. </p>

<p style="text-align:justify">“Rızık”, nimete göre daha özeldir. Dünya üzerine serpiştirilmiş bulunan nimetlerden kişinin payına düşendir. Bireyin çalışıp elde ettiği, giyip eskittiği, boğazından geçip istifade ettiğidir rızık. Allah"ın kişiye özel olarak sunduğu her türlü nimettir. Kur"ân-ı Kerîm"in pek çok âyetinde rızkın sahibinin kendisi olduğunu vurgulayan Allah Teâlâ, geçim kaygısından dolayı çocuklarını öldüren câhiliye Araplarına şöyle seslenmiştir: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırıyoruz...”, “Başlarınız hareket ettiği (yaşadığınız) sürece rızık konusunda ümitsizliğe düşmeyin. Çünkü şüphesiz annesi insanı, kıpkırmızı ve çıplak olarak doğurur. Sonra Yüce Allah ona rızık verir.” diyen Resûlullah da rızkı verenin Allah olduğuna dikkatleri çekerek, inananlara bu konuda endişe etmemeleri gerektiğini bildirmiştir. Ayrıca Peygamber Efendimiz adalet terazisinin Rahmân"ın elinde olduğunu, böylece yarattığı nimetlerden herkesin alacağı payı da yine O"nun belirlediğini ifade etmiştir. Nitekim, “Allah dilediğine rızkı bol verir; dilediğine de kısar.” diyen Yüce Allah, “Dünya hayatındaki rızıklarını/maişetlerini aralarında biz paylaştırdık.” buyurarak, dünya nimetlerini kulları arasında kendisinin bölüştürdüğünü açıkça kaydetmiş, bu nedenleâyetlerinde, inananların başkalarına verilen nimetlere göz dikmemeleri gerektiğini bildirmiştir: “Allah"ın, sayesinde kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah"tan, onun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Ve onları kendileri için daha hayırlı ve kalıcı olan âhiret rızkının peşine düşmeye çağırmıştır. Hz. Peygamber de inananlara, daha iyi durumda olanlara bakıp hayıflanmak yerine, daha muhtaç olanlara bakıp eldeki nimetin değerini bilmenin daha yerinde olacağını şöyle ifade etmiştir: “Sizden aşağıda olanlara bakın; yukarıda olanlara bakmayın. Bu, Allah"ın (size verdiği) nimetleri küçümsememeniz bakımından daha uygun olur.” </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Rızkı verenin ve dağıtanın yalnızca Allah olduğuna inanan mümin, başkasının sahip olduğu nimetlerden dolayı kıskançlık duymaz ve başkasına verilen faziletler sebebiyle mutsuz olmaz. Yeryüzündeki nimetlerden bolca yararlanmak ve rızkı olabildiğince çok elde etmek için yapması gereken tek şeyin Allah"ın helâl kıldığı yollarda çalışmak ve sonra da tevekkül etmek olduğunu bilir. Çünkü, “Rızkı Allah"ın yanında arayın, O"na kulluk edin ve O"na şükredin.” diyen Yüce Yaratan, inananları nimetlerinden faydalanmaya çağırmış ve onlara cuma namazı gibi özel bir ibadetin hemen sonrasında bile yeryüzüne dağılarak rızık aramalarını tavsiye etmiştir. Ancak yarattığı şeylerden helâl ve temiz olanlarının tüketilmesi gerektiği konusunda da onları uyarmış, kendisine karşı gelmekten sakınan ve sınırlarına saygı duyan kimseyihiç ummadığı yerden rızıklandıracağını ve tevekkül edene bu rızkın yeteceğini ilân etmiştir. Allah"ın Resûlü (sav) de bu durumu kuşların durumuna benzetmiş ve şöyle buyurmuştur: “Eğer siz Allah"a gerçekten güvenip tevekkül edebilseydiniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de mutlaka rızıklandırırdı: Kuşlar sabah karınları açlıktan çökmüş olarak yuvalarından çıkarlar, akşam karınları doyup şişmiş olarak evlerine dönerler.” </p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah, “Kesinlikle hiç kimse kendi el emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir.” buyurarakhelâl lokmanın önemine vurgu yapmıştır. Zira rızkı veren Allah"tır, ancak rızık kazanmak için çaba sarf edecek olan insandır ve insanın bu çabası helâl yollardan olmalıdır. Ayrıca Resûlullah, birtakım güzel davranışları yerine getiren müminin rızkının bereketleneceğini bildirmiştir. Örneğin akrabalık ilişkilerine önem vermenin kişinin rızkını bollaştıracağını söylemiş, günahlara tevbe etmenin ise, insanın yepyeni ve umulmadık rızıklara kavuşmasına vesile olacağını haber vermiştir: “Allah, istiğfara devam eden kimsenin her sıkıntısı için bir çıkış yolu ve her kederi için bir ferahlık sağlar. Onu hiç beklemediği yerden rızıklandırır.” Nitekim âlemlerin Rabbi kendi koyduğu sınırlara uygun şekilde elde edilen rızkın daha hayırlı olduğunu ifade etmiştir. </p>

<p style="text-align:justify">Nimet veya rızık, adı ne olursa olsun, Allah"ın verdiği her şey, kuluna yaptığı bir iyiliktir. Dolayısıyla kulun hayatında bu iyiliğin bir karşılığı olmalıdır. Kur"ân-ı Kerîm"in diliyle, “İyiliğin karşılığı iyilikten başka ne olabilir?” Bu, âyetin yer aldığı sûrede Rahmân olan Allah ısrarla şu soruyu yöneltir kullarına: “O hâlde, Rabbinizin nimetlerinden hangilerini yalanlayabilirsiniz?”  Çünkü nimet gören kulun şükretmesi ve elindeki nimetin hakkını vermesi beklenir. Rahata erince kendisini rahata kavuşturanı unutup, gelişi güzel yaşamak veya yağan rahmetin sahibi olan Allah"a yönelmemek nimetin kadrini bilmemektir. Hâlbuki, “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah"ın sizin hizmetinize verdiğini ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi?” buyuran Yüce Yaratan, müminler için bir hayat rehberi kıldığı kitabında kulları için bahşettiği sayısız nimetlerden örnekler vererek insanların bunlar üzerinde düşünmesini, bunlardan ibret alarak kendisine şükretmesini istemiştir. Rabbimiz şu ilâhî kurala göre davranacağını kullarına müjdelemiştir: “Eğer şükrederseniz size verdiğim nimetleri mutlaka artırırım. Ama nankörlük ederseniz, bilin ki, azabım gerçekten çok çetindir.” Dolayısıyla mümin, her biri ayrı bir nimet olan Rabbinin âyetlerine, O"nun yarattığı canlı-cansız her tür varlığa yöneltmelidir ilgisini: “Nice canlılar vardır ki, rızıklarını taşımazlar (yiyecek biriktirmezler). Onları da sizi de Allah rızıklandırır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” İnsan, boyunun kaç katı erzakı itekleye sürükleye yuvasına götüren karıncaları gözünün önüne getirmelidir. Suyun derinliklerinde güle oynaya beslenen balıkların yaşayışlarını tefekkür etmelidir. Dünyanın nasıl ahenkli bir düzenle işlediğini ve yaratılmışların nasıl dengeli bir hayat sürdüğünü idrak etmelidir. Bu muhteşem sahneleri düşünerek Yüce Yaratıcı"yı tanımak ve eldeki imkânları, sahip olunan bütün malı mülkü ihsan edenin O olduğunu bilmek, “nimetlere teşekkür edip gereğini yapma” ahlâkını bireye kazandırır ki, bu kazanım da ayrı bir nimettir. “Kime bir nimet verilir ve o da nimeti dile getirirse, şükrünü yerine getirmiş olur. Eğer onu gizlerse, nimete nankörlük etmiş olur.” diyen Sevgili Peygamberimiz, nimeti anmanın gereğine işaret etmiş ve “Allah, nimetinin eserinin kulunun üzerinde görülmesini sever.” buyurmuştur. Nitekim Resûl-i Ekrem eskimiş elbiselerle yanına gelen bir kişiye malı mülkü olup olmadığını sormuş, maddî durumu oldukça iyi olan Mâlik b. Nadle isimli bu zâtın develeri, koyunları, atları ve köleleri olduğunu söylemesi üzerine ona şu tavsiyede bulunmuştur: “Allah sana bir mal verdiği zaman O"nun nimetinin ve ikramının izleri üzerinde görülsün.” </p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrâhim"in şu duası Allah"ın verdiği nimetlerin farkında olarak yaşamanın güzel bir örneğidir: “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O, beni yediren ve içirendir. Hastalandığımda da bana şifayı O verir. O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır. O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni salihlerin arasına kat!”  Kur"ân-ı Kerîm, buna benzer pek çok duayla, Rabbinin nimetini anan ve bunlara şükreden peygamberlerin kıssalarına yer verir. Allah Teâlâ da peygamberlerin üstün vasıflarını sıralarken onların “şükreden bir kul” olduklarını özellikle dile getirmiştir. Hz. Peygamber"i resûl olarak seçtikten kısa bir süre sonra,“O, seni yetim bulup barındırmadı mı? Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da doğru yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi? âyetleriyle kendisine verdiği nimetleri hatırlatan Yüce Allah, devamında indirdiği âyetlerle onun bu nimetlerin gereğini yaparak yaşamasını öğütlemiş ve kendisine sunulan bu ikramları dile getirmesi gerektiğini bildirmiştir: “Öyleyse sakın yetimi ezme! El açıp isteyeni de sakın azarlama. </p>

<p style="text-align:justify">Rabbinin nimetini de an.” Sevgili Peygamberimiz (sav) de, bu emir doğrultusunda, hep o cömert Yaratıcı"yı ve ikramlarını anarak yaşamış, O"nun verdiği nimetlere duyduğu minnettarlıkla, gece gündüz Rabbine yönelmiştir. Geçmiş ve gelecek tüm günahlarının bağışlanmış olduğunu bilmesine rağmen niçin sabahlara kadar ibadetle meşgul olduğunu soran Hz. Âişe"ye de, “Şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Ashâb-ı kirâm, Rabbimizin nimetleri karşısında nasıl bir tavır takınacaklarını Allah Resûlü"nden öğrenmişlerdir. Peygamberimiz (sav) onlara, sadece kendi hayatlarına özgü nimetlerin değil, Allah"ın dünya üzerindeki bütün ikramlarının farkında olabilmeyi ve O"nun yaptığı bütün iyiliklere yeterli bir kulluk bilinciyle karşılık verebilmeyi öğretmiştir. Sağlığın, mutluluğun, sevginin, zenginliğin, kısaca her türlü olumlu durum ve gelişmenin kaynağının Allah olduğunu idrak edebilmeyi göstermiştir. Kendisini sevindiren bir olay olduğunda hemen Rabbine secde eden Resûl-i Ekrem, “Rabbe hamdedilmeden başlanan her işin sonuçsuz kalacağını” bildirmiştir. Zorlu yolculuklardan ve savaşlardan geri döndüğünde, hatta tuvalet ihtiyacını giderdiğinde bile şükrederek inananlara, yalnızca iyiliklere kavuşmanın değil güçlüklerden kurtulmanın da bir nimet olduğunu hatırlatmıştır. Gün boyu koşuşturmanın ardından insanlardan uzaklaşıp yatağına girdiğinde, “Bizi doyurup sulayan, ihtiyaçlarımızı gideren ve bizi barındıran Allah"a hamdolsun. İhtiyaçlarını karşılayacak ve kendisini barındıracak kimsesi olmayan nice insanlar vardır.” diyerek tüm kalbiyle Yüce Allah"a teşekkür etmiş, müminlere her daim şükretmenin en güzel örneğini sergilemiştir. Onlara her yemekten sonra Allah"a kendilerini yedirip içirdiği, Müslüman kıldığı için şükretmeyi duanın en makbul olduğu iftar anında, “Senin verdiğin rızıkla orucumu açtım.” demeyi, Allah"ın evine misafir olmak için ihrama girince, “Buyur Allah"ım buyur! İşte çağrına uydum da geldim.Övgü sana, nimet senin, varlık senin.” demeyi vebağışlanma dilerken, “Bana verdiğin nimetleri itiraf ederim. Günahımı da itiraf ederim.” ifadelerini eklemeyi öğretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla Resûlullah (sav) hem ibadetlerin Allah"a teşekkürün bir ifadesi olduğunu, hem de ibadetleri yapabilmenin de bir şükür sebebi olduğunu göstermiştir. Hz. Peygamber"in bu uygulama ve öğretileri nimetlere şükrün yanı sıra Müslümanların gönüllerinde Allah"ın söz konusu nimetlerini canlı tutan ve hatırlatan dualardır. Ayrıca, “Size ulaşan her nimet Allah"tandır.” “Başına gelen her iyilik Allah"tandır.”  diyen Kur"ân-ı Kerîm, nimetleri en ince ayrıntısına kadar sıralayan âyetleri ile inananları şükretmeye davet etmiştir: “Allah sizi annelerinizin karnından siz hiçbir şey bilmez hâlde iken çıkardı. Size kulaklar, gözler ve kalpler verdi. Belki şükredersiniz!” </p>

<p style="text-align:justify">“Nimet” sözcüğüyle aynı anlam kökünden gelen “En"âm” sûresinde şu âyetler yer alır: “Sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz dünyalık nimetleri de arkanızda bıraktınız.” Dolayısıyla nimet ve rızık adına bu dünyada elde edilen her şey geçicidir. Allah Teâlâ kullarına bunu sık sık hatırlatmıştır, ancak insanın içindeki yaşama ve para kazanma arzusu da sürekli artmaktadır.  Bu nedenle Resûl-i Ekrem (sav), bir defasında şu açıklamayı yapmıştır: “Âdemoğlu iki şeyi hiç sevmez. Birisi ölümdür; oysa ölüm, mümin için fitneden/imtihandan iyidir. İkincisi ise, malının mülkünün az olmasıdır; oysa mal mülk ne kadar az olursa, hesabı da o kadar az olur.”  Her nimetin verilecek bir hesabı vardır. Âlemlerin Rabbi, ismini, insanın mal mülk edinme hırsını ifade eden “Tekâsür” kelimesinden alan sûrenin bitiminde, “Ardından da o gün nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz de, kıyamet gününde kullara nimetlerle ilgili sorulacak ilk sorunun, “Senin vücudunu sağlıklı kılmadık mı? Sana soğuk sulardan içirmedik mi?” şeklinde olacağını ifade ederek sahip olduğu nimetlerden dolayı insanın hesaba çekileceğini hatırlatmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle Allah Resûlü, “Allah"ım! Günahlarımı bağışla, rızkımı genişlet ve bana verdiğin rızıkları bereketli kıl!”  diye dua ederek inananlara Allah"tan rızık istemeyi öğretmiş, ancak dünyalık nimetlerin talebinde orta yolu izlemeyi tavsiye etmiştir. Kendi ev halkı için de daima kendilerine yetecek kadar rızık verilmesini arzu etmiş, bu şekilde dua etmiştir. </p>

<p style="text-align:justify">Hâsılı, mümine düşen, öncelikle elindeki nimetin farkında olmak, aldığı nefesin bile bir nimet olduğunu idrak etmek, nimetleri kendisine bahşedene teşekkür etmek ve nimeti sahibinin razı olacağı şekilde kullanmaktır. Nimet zekâysa onu olumlu yönde değerlendirebilmek, enerjiyse hayırlı yolda koşturarak harcayabilmek, paraysa zekâtını verip geriye kalanıyla kendine ve çevresine harcayarak âhiretine yatırım yapabilmek, bu dünyada ne kadar nimete sahip olursa olsun âhirete bunlarla işlediği salih amellerinden başka bir şey götüremeyeceğini bilerek paylaşımda bulunabilmektir. Zira başkalarına yardım etmek kişinin malını eksiltmez, daha da artırır. Hz. Peygamber"in bildirdiğine göre Allah, kullarına şöyle buyurmuştur: “Ey âdemoğlu! İnfak et ki, ben de sana infak edeyim.” Ve Yüce Yaratan kendisinin verdiği nimetlerle cimrilik yapanları sert bir dille </p>

<p style="text-align:justify">uyarmıştır: “Allah"ın kendilerine ikram edip verdiği malları infak etmekte cimrilik edenler, o biriktirdikleri malların kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Aksine bu onlar için pek kötüdür. Bu derece cimrice sarıldıkları şey kıyamet günü boyunlarına tasma gibi geçirilecektir.”  </p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca mümin, Allah"ın hazineleri sonsuz olsa da O"nun verdiği her nimeti yeteri kadar kullanmalı ve aşırıya kaçmamalıdır. Akıp giden nehirden abdest alırken dahi israf edilmemesini emreden Allah Resûlü, müminlere darlıkta da bollukta da nimetleri ihtiyaç kadar kullanmak gerektiği anlayışını kazandırmak istemiştir. Nimete şükreden, onun gerçek sahibinin Allah olduğunu bilen, nimetlerin geçiciliğini fark eden ve dilediğince değil ihtiyaç ölçüsünde harcama alışkanlığını kazanan kişi, kıskançlık, haset, açgözlülük gibi duygulardan arınarak elindekiyle tatmin olmanın memnuniyeti ve huzuruyla yaşar. Bu anlayışın yaygınlaşması da insanı tüketim aygıtı olmaktan kurtarır ve gelecek endişesini silerek yeni nesillere güzel ve temiz bir hayatı miras bırakmasını sağlar.</p>

<p style="text-align:justify">DİB Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/rizik-allahtan-gelen-nimet-1</guid>
      <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 13:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/rizik_allah_tan_gelen_nimet_h27593_d428c.jpg" type="image/jpeg" length="44552"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şirk: Allah'a Ortak Koşmak / En Büyük Zulüm]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/sirk-allaha-ortak-kosmak-en-buyuk-zulum-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/sirk-allaha-ortak-kosmak-en-buyuk-zulum-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şirk nedir? Şirk koşmanın cezası nedir? Peygamber Efendimiz şirk hakkında ne buyurmuştur? Şirk hakkında mutlaka bilinmesi gerekenler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align:justify"><span><span style="color:#b22222"><i><strong>Şirk: Allah'a Ortak Koşmak / En Büyük Zulüm</strong></i></span></span></h3>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى إِدْرِيسَ قَالَ:سَمِعْتُ مُعَاوِيَةَ يَخْطُبُ وَكَانَ قَلِيلَ الْحَدِيثِ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: سَمِعْتُهُ يَخْطُبُ يَقُولُ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “كُلُّ ذَنْبٍ عَسَى اللَّهُ أَنْ يَغْفِرَهُ إِلاَّ الرَّجُلُ يَقْتُلُ الْمُؤْمِنَ مُتَعَمِّدًا أَوِ الرَّجُلُ يَمُوتُ كَافِرًا.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû İdrîs diyor ki, “Muâviye"yi hutbe verirken dinledim. O, Allah Resûlü"nden (sav) az hadis naklederdi. Hutbesinde Resûlullah"ın şu sözlerini işittiğini naklediyordu: "Bir mümini kasten öldüren kimse veya Allah"ı inkâr etmiş olarak ölen kimse hariç, Allah"ın her günahı bağışlayacağı umulur." ”</p>

<p style="text-align:justify">(N3989 Nesâî, Muhârebe, 1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَبْدِ اللَّهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: سَأَلْتُ أَوْ سُئِلَ رَسُول اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :</p>

<p style="text-align:justify">“أَىُّ الذَّنْبِ عِنْدَ اللَّهِ أَكْبَرُ؟ قَالَ: “أَنْ تَجْعَلَ لِلَّهِ نِدًّا وَهُوَ خَلَقَكَ.”</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah (b. Mes"ûd) (ra) anlatıyor: Resûlullah"a (sav) “Allah katında en büyük günah nedir?” diye sordum. “Seni yarattığı hâlde Allah"ın bir denginin olduğunu kabul etmendir.” buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(B4761 Buhârî, Tefsîr, (Furkân) 2)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ:</p>

<p style="text-align:justify">“مَنْ مَاتَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ النَّارَ.”</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah (b. Mes"ûd) tarafından rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim Allah"a bir şeyi ortak koşarak ölürse cehenneme girer.”</p>

<p style="text-align:justify">(M268 Müslim, Îmân, 150)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِى بَكْرَةَ عَنْ أَبِيهِ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :</p>

<p style="text-align:justify">“أَلاَ أُنَبِّئُكُمْ بِأَكْبَرِ الْكَبَائِرِ؟ قُلْنَا: بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَالَ: “الإِشْرَاكُ بِاللَّهِ، وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ…”</p>

<p style="text-align:justify">Abdurrahman"ın, babası Ebû Bekre"den rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sav), “Size en büyük günahın ne olduğunu söyleyeyim mi?” diye sorunca, ashâb, “Evet, buyur ey Allah"ın Resûlü!” dediler. Bunun üzerine Resûlullah, “Allah"a ortak koşmak ve anaya babaya saygısızlık etmektir…” buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(B5976 Buhârî, Edeb, 6)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Risâletin beşinci yılıdır. Atalarının taptığı putlardan vazgeçmek istemeyen müşrikler, Müslüman olanları dinlerinden döndürmek için her türlü işkence ve eziyeti yaparlar. Bu işkencelere dayanamayan ve tek istekleri hür bir şekilde ibadet etmek olan Ca"fer b. Ebû Tâlib ve arkadaşları Resûlullah"tan hicret için izin alırlar. Yaklaşık yüz kişiyle Habeş kralı Necâşî"nin ülkesine giderler. Necâşî, huzuruna kabul ettiği muhacirlere, kendilerini, kavimlerinin dinini bırakacak kadar etkileyen bu dinin nasıl bir din olduğunu sorar.</p>

<p style="text-align:justify">Ca"fer b. Ebû Tâlib hemen söz alır ve “Ey kral!” diyerek başlar sözlerine, “Biz cahil, putlara tapan, leş yiyen, çirkin işler yapan, akrabalarla bağları koparan, komşuya kötü davranan, kuvvetlinin zayıfı yiyip bitirdiği bir toplum idik. Sonra, Allah, bize soyunu, doğruluğunu, güvenilirliğini ve iffetini bildiğimiz bir elçi gönderinceye kadar da bu hâl üzere devam ettik. O elçi bizi Allah"a, onu birlemeye ve ona kulluğa davet etti. Atalarımız ve bizim Allah"tan başka taptığımız, taş ve putları terk etmeye çağırdı. Doğru sözlü olmayı, emaneti ehline vermeyi, akrabayla ilişkiyi sürdürmeyi, güzel komşuluk yapmayı, haramlardan ve kan davası gütmekten kaçınmayı emretti. Çirkin işleri, yalan konuşmayı, yetim malı yemeyi ve iffetli hanımlara iftira atmayı bize yasakladı. Sadece Allah"a kulluk etmemizi ve O"na hiçbir şeyi ortak koşmamamızı istedi...</p>

<p style="text-align:justify">Biz de Allah Resûlü"nü tasdik ettik, iman ettik, getirdiği şeylere tâbi olduk, sadece Allah"a ibadet ettik ve ona hiçbir şeyi ortak koşmadık, bize haram kıldıklarını haram, helâl kıldıklarını helâl kabul ettik. Bundan dolayı da kavmimiz bize düşmanlık besledi, bizi Allah"a ibadetten, putlara tapmaya döndürmek, önceden helâl saydığımız kötü şeyleri helâl saymamız için eziyet ettiler ve dinimizden dönmemiz için bize işkence ettiler...” </p>

<p style="text-align:justify">Ca"fer"in son derece etkileyici cümlelerle özetlediği gibi onların tek amaçları ortağı ve benzeri olmayan, doğmamış ve doğurulmamış Rablerine kulluk etmekti. İşkence görmeden, rahatça inançlarının gereğini yerine getirebilmekti. Onlar her kıyamda kâfirlerin inkârından ve müşriklerin ortak koştuklarından uzak olan Rablerine, “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz.”  diyerek iman ve ibadet etmek istiyorlardı. Onlar, şirk ve küfürden koparak tevhidi, sadece ve sadece Allah"a kulluk etmeyi seçmişlerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Küfür, Resûlullah"ın davetini kabul etmemek, getirdiklerini inkâr etmektir; Allah"a, Peygamberi"ne, Peygamberi"ne indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara, meleklerine, âhiret gününe inanmamak... </p>

<p style="text-align:justify">Ne kötü şeydir Allah"ı tanımamak; O"nu inkâr etmek, şeytanın saptırdığı kimseler hatta dostları olmak, cehennem azabını hak etmek, affedilmemek ve affedilme ihtimali bile bulunmamak... </p>

<p style="text-align:justify">Küfür, imanın zıddıdır ve onunla asla bağdaşmaz ve bir araya gelemez. Allah kimseyi iki kalpli yaratmamıştır. İnsanın bir kalpte iki zıt şeyi, iman ile küfrü bir arada bulundurması düşünülemez. Bırakın kâfir olmayı, bir Müslüman"ı küfürle suçlamak, onun kâfir olduğunu söylemek bile o kadar ağırdır ki Resûlullah, “Bir adam (din) kardeşini kâfirlikle itham ederse ikisinden biri bu söz sebebiyle kâfir olur.” ve “Bir Müslüman, bir Müslüman"a "kâfir" dediğinde, şayet o gerçekte kâfirse (söz yerini bulmuş) olur. Fakat eğer o kâfir değilse bunu söyleyen kendisi kâfir olur.” buyurarak böyle bir sözün kişiyi imanından edebileceğini hatta bir mümini kâfir olarak nitelemenin, onu öldürmek gibi olduğunu söylemiştir. Çünkü Müslüman bir insanı kâfirlikle nitelemek imanla bağdaşmaz. </p>

<p style="text-align:justify">“O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? Allah insanı pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı. Cinleri alevli ateşten yarattı. O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” diyerek inkârcıların nankörlüğünü anlatmaktadır Yüce Rabbimiz.</p>

<p style="text-align:justify">Rahmân"ı inkâr eden kâfirler kendi içlerinden bir uyarıcı gelmesine şaşırmış, gerçeği yalanlayıp Allah"ın âyetleri hakkında tartışmaya başlamıştır. Onların amaçları âyetleri etkisiz bırakıp Allah"ın nurunu söndürmektir. Bu durumda varacakları yer cehennem, tadacakları ise acı verici bir azaptır. </p>

<p style="text-align:justify">Şeytanların dostu ve birbirlerinin yardımcıları olan zalim inkârcılar Resûlullah"ın peygamber olduğunu kabul etmemiş, onu sihirbazlıkla ve delilikle suçlamışlardır. Kur"an"ın neden bir defada indirilmediğini soran kâfirlere Yüce Allah, “Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik de onlar elleriyle ona dokunmuş olsalardı yine de kâfirler, "Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir." derlerdi.”  buyurarak onların inatçılığını bizlere göstermiştir. Çünkü onlar, sadece zanlarına uyarak Allah"ın varlığını inkâr etmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah yolundan alıkoyan ve âyet sanılsın diye sözlerini eğip bükmeye çalışan kâfirler, dünyayı âhirete tercih ederek âhireti inkâr etmişlerdi. İnkârları o dereceye varmıştı ki azılı inkârcılardan Übey b. Halef bir gün çürümüş kemikleri alıp eliyle kırarak, “Ey Muhammed, Allah şu çürümüş kemikleri nasıl diriltecek?” diye sormuştu. Cevabını geciktirmeden kesin ve net bir şekilde veren kutlu Elçi, “Onları Allah diriltecek. Sonra öldürecek. Sonra da seni cehenneme sokacak.” diyerek Rabbinin şu âyetini okudu: “De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” Çürümüş kemiklerin tekrar diriltilebileceğini akılları almayan bu kâfirler, âhireti, yeniden dirilmeyi ve kıyameti inkâr edip alevli bir ateşi hak etmişlerdir. </p>

<p style="text-align:justify">“Beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!” buyuran Rabbimiz, göğü yaratan, bize Kur"an ve hikmetle yol gösteren, faydalanıp geçinmemiz için hayvanları ve bitkileri bize sunan, bineceğimiz vasıtalar yaratandır. Güneş ve ayı hizmetimize sunandır. Sayamayacağımız kadar bol nimetleri bize verendir. O hâlde, Rabbimizin hangi nimetlerini yalanlayabiliriz? Ancak kâfirler yalanlar, edindikleri nimetleri Rablerinin verdiğini inkâr eder, “Kendim kazandım.” der Kârûn misali. Sıkışınca, başına bir bela gelince yalvarır Firavun gibi. Ama Rabbi, onu beladan kurtarınca yine azmaya ve nankörlüğe başlar. </p>

<p style="text-align:justify">Kureyş"in zengin kâfirlerinden Velîd b. Muğîre bir gün Peygamberimizin yanına gelir ve okunan Kur"an"ı dinler. Dinlediği Kur"an"dan etkilenir, kalbi titrer, duygulanır gibi olur ama yine de inanmaz. Bunun üzerine şu âyetler iner: “O, düşündü taşındı, ölçtü biçti... Kahrolası nasıl da ölçtü biçti! Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti! Sonra (Kur"an hakkında) derin derin düşündü. Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: "Bu (Kur"an), ancak nakledilegelen bir sihirdir. Bu, ancak insan sözüdür."” </p>

<p style="text-align:justify">Kibir yani kendini büyük görme, kâfirin temel vasfıydı. Çağlar değişse de inkârcının gururu değişmezdi, değişmemişti de. Kendini büyük gören kâfirler Salih Peygamber"in kavminde de vardı, Musa"nınkinde de... Zaten şeytan da kibrinden dolayı Âdem Peygamber"e secde edip saygı duymaktan kaçınmış değil miydi? O kadar mucizeye tanıklık etmesine rağmen Firavun"u iman etmekten alıkoyan da kibri değil miydi? </p>

<p style="text-align:justify">Şirk ise Allah"a ortak koşmak; Allah"ın varlığına inanmakla birlikte onun tek olduğunu, O"ndan başka ilâh olamayacağını kabul etmemek, Allah"tan başka tanrılar edinmekti. Allah katında şefaatçi olması ümidiyle </p>

<p style="text-align:justify">Allah"tan başka varlıklara (putlara) tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemekti. Tüm bunlar sadece Allah"a ait olan bir hakkı başka varlıklarda da görmeye teşebbüs etmek demekti. Bu yüzden Kur"an"da şirkin büyük bir zulüm/haksızlık olduğu ifade edilmiştir. </p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin ifadesiyle,“Seni yarattığı hâlde Allah"ın bir dengi olduğunu kabul etmek” Allah katında en büyük günahtır. Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamayacak ve şirk koşanların amellerini boşa çıkaracaktır. Nitekim Peygamberimiz, “Her kim Allah"a bir şeyi ortak koşarak ölürse cehenneme girer.” buyurmuştur. </p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sav) bir keresinde de kendine has üslûbuyla “Size en büyük günahın ne olduğunu söyleyeyim mi? ” diye sorunca ashâb, “Evet, buyur ey Allah"ın Resûlü!” demişti. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Allah"a ortak koşmak ve anaya babaya saygısızlık etmektir. ” demiş ve bu günahlara “yalan söz” ile “yalancı şahitliği” de eklemişti. </p>

<p style="text-align:justify">Şirk koşmamak, yalnız Allah"a kulluk etmek o kadar önemliydi ki Mi"rac"da çıktığı Sidretü"l-Müntehâ"da şirk koşmadan ölen kimsenin büyük günahlarının bağışlanacağı Rabbimiz tarafından müjdeleniyordu. Hatta kutlu Elçi, hırsızlık ve zina yapsa da Allah"a ortak koşmadan ölenin cennete gireceğini ve onlara şefaat edeceği müjdesini de veriyordu. Nitekim “Allah"ın kullar üzerindeki hakkı, O"na, şirk koşmaksızın ibadet etmek; kulların Allah üzerindeki hakkı, kendisine şirk koşmayana azap etmemektir.” buyuruyordu Peygamberimiz.</p>

<p style="text-align:justify">Şirki çağrıştıran davranışlar, sözler bile hoş görülmez dinimizde. Ashâbın Hz. Peygamber komutasında Hudeybiye"ye gittiği gece yağmur yağar. Bunun üzerine münafıkların lideri Abdullah b. Übey, “Bu yağmur güz mevsimi yıldızının işidir! Şi"râ yıldızından dolayı bize yağmur yağdı.” der. Ardından Hz. Peygamber, ashâba sabah namazını kıldırır, selâm verir ve yüzünü cemaate dönerek, “Rabbinizin ne dediğini biliyor musunuz?” buyurur. Ashâb büyük bir teslimiyet içerisinde, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” cevabını verir. Resûlullah, “Allah buyurdu ki: "(Bu gece) kullarımdan kimi mümin kimi de kâfir olarak sabahladı. Kim, Allah"ın fazlı ve rahmetiyle yağmur yağdı derse o bana iman etmiş, yıldızın yağmur yağdırdığını inkâr etmiştir. Kim de yıldızın şöyle doğup batmasıyla yağmur yağdı derse beni inkâr etmiş, yıldıza iman etmiştir."” der.</p>

<p style="text-align:justify">Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkını veren sadece Allah Teâlâ"dır. Yiyecek, içecek, yağmur, ekin her ne türlü nimet varsa onu Allah"tan başkasının verdiğine, verebileceğine inanmak İslâm inancına göre şirktir. Hatta Hz. Peygamber, kendisine “Allah ve sen istersen” diyen kimseye, “Beni Allah ile denk mi tutuyorsun!” sözüyle tepki göstererek sadece, “Mâşallah” (Allah isterse) demesini istemiştir. </p>

<p style="text-align:justify">Hastalığı da şifayı da veren Allah"tır. O"ndan başkasından medet ummak, şifa ve deva gibi bir şeyi başkasının yapabileceğini sanıp beklemek de şirktir. Elbette tedaviler, aracılar ve vesileler olacaktır. Ama nihayetinde şifayı veren Allah"tır. Hz. İbrâhim"in, putlara tapan babası ve kavmine dediği gibi, “Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah, dostumdur. Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O"dur. Beni yediren içiren O"dur. Hastalandığım zaman da şifa veren O"dur.” </p>

<p style="text-align:justify">Allah"tan başkası adına yemin etmek ve doğru söylediğine bir başka gücü şahit tutmak da şirktir. Resûlullah (sav), “Kim Allah"tan başkasının adına yemin ederse şirk koşmuştur.” “Kim "Lât"a yemin olsun ki" diyerek yemin ederse derhâl "Lâ ilâhe illâllâh" (Allah"tan başka ilâh yoktur.) desin.” diyerek kesin bir karar ve niyetle söz verirken ya sadece Allah"ın adını anmamızı ya da susmamızı söylemiştir. Hatta Kâbe"ye yemin etmek bile hoş karşılanmamış; yanlış anlaşılmasın, şirke yol açmasın diye, “Kâbe üzerine yemin olsun.” şeklindeki bir yemin, “Kâbe"nin Rabbine yemin olsun.” şeklinde düzeltilmiştir. </p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem Efendimiz her fırsatta müminleri şirkten uzak durmaları konusunda uyarıyor, yeni Müslüman olanlardan Allah"a kesinlikle ortak koşmamaları konusunda biat alıyordu. Yine bu endişesinden dolayı Veda Haccı"nda, “Allah"a ortak koşmayın!” buyurarak bu hususu bir kez daha dile getiriyordu. Çünkü cennete girmenin ve cehennemden kurtulmanın ilk şartı şirke düşmemekti. </p>

<p style="text-align:justify">Fakat şirk sadece açık bir şekilde Allah"a ortak koşmaktan ibaret değildi. Hz. Peygamber"in ümmeti için endişelendiği şirk bundan çok daha tehlikeliydi. Peygamber (sav), “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Allah"a ortak koşmalarıdır. Bilmiş olunuz ki onlar, güneşe, aya veya puta tapacaklar diyecek değilim. Fakat onlar birtakım ibadetleri Allah"tan başkası için işleyecekler ve gizli bir şehvet arzulayacaklar.” buyurarak gizli bir şirk tehlikesine işaret etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Namazı başkası görüyor diye her zamankinden güzel kılmak, başkasının hatırı için oruç tutmak, başkası takdir etsin diye sadaka vermek, ibadetlerini Allah"tan başkası için yapmak yani riya ve gösterişe kaçmak iman bakımından son derece tehlikeli görülmüş ve gizli şirk olarak nitelendirilmiştir. Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir"e hitaben, “Bu canı bu tende tutan Allah"a yemin ederim ki gerçekten şirk, karıncanın deprenişinden daha gizlidir. Sana, söylediğin zaman şirkin azını ve çoğunu senden giderecek bir şey söyleyeyim mi? De ki, "Allah"ım! Bildiğim hâlde şirk koşmaktan sana sığınırım, bilmeden şirk koştuysam senden mağfiret dilerim."”  buyurarak gizli şirke karşı uyarmış, bundan kaçınması gerektiğine işaret etmiş ve bu hususta Allah"a sığınmasını öğütlemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">“Hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köle ile güzel rızıklardan Allah yolunda harcayan hür bir kimse hiç aynı olur mu?” “Kör ile gören, karanlık ile aydınlık bir olur mu?”  “Dilsiz, hiçbir şey beceremeyen ve bir hayrı da olmayan kimse ile doğru yolda yürüyen ve adaleti emreden kimse eşit olur mu?” diyerek Yüce Rabbimiz şirke düşen ile inanan yani müşrik ile mümin arasındaki derin farkı veciz bir şekilde anlatıyordu bize.</p>

<p style="text-align:justify">O kadar farklı ki müminler, Allah"ı tek kabul edip yalnız O"na iman ederken; müşrikler, Allah"a inanmakla beraber O"na ortak koşarlar. O müşrikler, Kâbe"yi, değil bir sineği yaratmak, kendileri dahi yaratılmış olan putlarla doldurarak onlardan yardım ve şefaat bekler, rahmetlerini umarlar. Sadece isimden ibaret olan putlar için kestikleri kurbanlardan pay ayırıp bununla Allah"a yakınlaştıklarını zannederler. </p>

<p style="text-align:justify">“O müşriklere, "Rızık veren kim?" diye sorsan, rızık verenin de her işi idare edenin de Allah olduğunu söylerler.”  Ama bir yandan da meleklere ve cinlere tapıp insanları Allah"ın yolundan saptırmak için ortak koşarlar. Allah"ın doğurduğunu söyleyip meleklerin O"nun kızları olduğu iftirasını atarlar.</p>

<p style="text-align:justify">O müşrikler Yüce Kitabımız Kur"an"ı da yalanladılar. Onun uydurulmuş olduğunu söylediler. Bir büyüdür, dediler. Eskilerin masallarına benzettiler. Kur"an"ı kabullenemediler ve Resûlullah"ın karşısına dikilip, “Ya bundan başka bir Kur"an getir veya bunu değiştir!” dediler. Zaten onlar güvendikleri, bir zamanlar Muhammedü"l-Emîn dedikleri elçiye de inanmamak için türlü türlü mazeret ve isteklerle geliyorlardı. Biliyordu Yüce Allah, o inatçı müşriklerin istedikleri mucizeler gelse bile inanmayacaklarını. Neler istemediler ki! “Allah"ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin...”, “İçinden ırmaklar akan bağların olmalı...”, “Altından bir evin olmalı...”, “Üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın...” dediler. Daha neler neler! </p>

<p style="text-align:justify">Anlamak istemiyorlardı âlemlerin Rabbinden bir lütuf olduğunu ve O"nun, ancak istediğini elçi seçebileceğini, mal ile para ile peygamberliğin elde edilemediğini...</p>

<p style="text-align:justify">Asırlar geçmesine rağmen iman ile inkâr, aydınlık ve karanlık misali yeryüzünden hiç eksilmedi. Ama bir gün gelecek, her şey sona erecektir. Güneş dürülecek, yıldızlar sönecek, dağlar yürütülecek, sûra üflenip kıyamet kopacaktır. O gün inkârcılar kabirlerinden çıkartılacak ve ellerini ısırıp, “Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım...”, “Keşke Allah"a ve Resûl"e itaat etseydik...”, “Âh, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak...”, “Keşke ölüm her şeyi bitirseydi...” diye pişman olacaklar. İşte pişman oldukları o gün, “Ey inkâr edenler! Bugün özür dilemeyin! Siz ancak yapmakta olduklarınızın karşılığını görüyorsunuz.” denilecek, inkâr ve şirk koşmalarının karşılığında ateşe atılacakken, “Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap göreceksiniz!”, cehennem ateşine itilirken, “İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!” denilecek. </p>

<p style="text-align:justify">O gün o kadar korkunç, zor ve ağırdır ki inkâr üzerine kurulu bir yola sapıp peygamberi dinlemeyenler yerin dibine batırılmayı temenni ederler. Yalvarırlar cehennemin bekçilerine, “Rabbinize dua edin de bizden, bir gün azabımızı hafifletsin!” diye. O gün Allah, içlerinde en hafif azaba mahkûm olana, “Dünya ve içindeki bütün varlıklar senin olsa bu azaptan kurtulmak için onları fidye verir miydin?” diye sorduğunda, o kimse de “Evet!” diyecektir. Fakat o gün herhangi bir fidyenin kabul edilmesi söz konusu değildir: “Şüphesiz inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, dünya dolusu altını fidye verseler bile bu, hiçbirisinden asla kabul edilmeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.” </p>

<p style="text-align:justify">O gün şirk bataklığında ömür sürenler boyunlarında demir halka ve zincirlerle kaynar suya sürüklenecek, sonra da ateşe atılacaklar. Ateş, kâfirlerin yüzlerini öyle bir yakacak ki dişleri açıkta kaldığı için âdeta sırıtır vaziyette olacaklar. Susayıp su istedikleri zaman onlara kaynamış katran gibi bir su ikram edilecek de bu su yüzlerini bile kavurup gidecek. İşte kâfirler ve müşrikler böyle acı bir azaba duçar olacak ve ebedî olarak cehennemde kalacaklar. </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Fakat buna mukabil Allah"ın varlığına ve birliğine iman eden, O"na hiçbir şekilde ortak koşmayan, imanlarına zulüm (şirk) bulaştırmayan, O"nun nimetlerine nankörlük etmeyen, salih ameller işleyen, Rablerine gönülden bağlanan mümin kullar ise her ne kadar günah işleseler de Allah"ın rahmetine ve lütfuna kavuşacak ve Allah onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir. Şüphesiz, bu kimseler yaratıkların en hayırlılarıdır. Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, ebedî kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan, onlar da Rablerinden razı olmuşlardır. Onlar cennette, Allah"ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehitlerle ve salih kimselerle birlikte olacaklardır. </p>

<p style="text-align:justify">Allah"a çağıran, salih amel işleyen ve “Ben Müslümanlardanım.” diyen kimseden daha güzel söz söyleyen kim olabilir? Ne mutlu iman edip salih amel işleyenlere! </p>

<p style="text-align:justify">Ve ne mutlu Peygamberimize öğretilen şu duaları edip, şirk ve küfre karşı bilincini diri tutanlara: “Allah"ım! Bilerek sana şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmeden böyle bir şey yapmışsam senden af dilerim. ” </p>

<p style="text-align:justify">“Allah"ım, fakirlikten, küfürden, şirkten, nifaktan ve görsün, duysunlar diye yapılan amelden sana sığınırım.” </p>

<p style="text-align:justify">DİB Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/sirk-allaha-ortak-kosmak-en-buyuk-zulum-1</guid>
      <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 11:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/sirk_allah_a_ortak_kosmak_en_buyuk_zulum_h27592_1eb7e.jpg" type="image/jpeg" length="70244"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Münafıklık: İki Yüzlülük]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/munafiklik-iki-yuzluluk-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/munafiklik-iki-yuzluluk-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Münafık kimdir? Münafık ne demektir? Münafıklığın alametleri/özellikleri nelerdir? Münafıklar hakkında Peygamber Efendimiz ne buyurmuştur? Münafıklar hakkında bilinmesi gerekenler.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align:justify"><span><span style="color:#b22222"><i><strong>Münafıklık: İki Yüzlülük</strong></i></span></span></h3>

<p style="text-align:justify">عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:</p>

<p style="text-align:justify">“مَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ الشَّاةِ الْعَائِرَةِ بَيْنَ الْغَنَمَيْنِ، تَعِيرُ إِلَى هَذِهِ مَرَّةً وَإِلَى هَذِهِ مَرَّةً.”</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer"in rivayet ettiğine göre,</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">“Münafık, iki sürü arasında gidip gelen şaşkın koyun gibidir. Bir o sürüye gider, bir bu sürüye!”</p>

<p style="text-align:justify">(M7043 Müslim, Sıfâtü"l-münâfıkîn, 17)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ كَعْبٍ، عَنْ أَبِيهِ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَالْخَامَةِ مِنَ الزَّرْعِ تُفَيِّئُهَا الرِّيحُ مَرَّةً، وَتَعْدِلُهَا مَرَّةً، وَمَثَلُ الْمُنَافِقِ كَالْأَرْزَةِ لاَ تَزَالُ حَتَّى يَكُونَ انْجِعَافُهَا مَرَّةً وَاحِدَةً.”</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Kâ"b"ın, babasından rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, rüzgârın yatırıp kaldırdığı (ama zarar vermediği) yeşil ekin gibidir. Münafık ise dimdik iken, rüzgârın bir defada kökünden söküverdiği selvi ağacı gibidir.”</p>

<p style="text-align:justify">(B5643 Buhârî, Merdâ,1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ:إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) كَانَ يَدْعُو يَقُولُ: “اللَّهُمَّ! إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الشِّقَاقِ وَالنِّفَاقِ وَسُوءِ الْأَخْلاَقِ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"nin rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle dua ederdi: “Allah"ım! Bozgunculuktan, münafıklıktan</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">ve kötü ahlâktan sana sığınırım.”</p>

<p style="text-align:justify">(D1546 Ebû Dâvûd, Vitr, 32)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو:أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “أَرْبَعٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ كَانَ مُنَافِقًا خَالِصًا، وَمَنْ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنَ النِّفَاقِ حَتَّى يَدَعَهَا: إِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ، وَإِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ، وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَ.”</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Amr"ın rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Şu dört özellik kimde bulunursa o, tam bir münafık olur. Kimde bu niteliklerden biri bulunursa onu terk edinceye kadar kendisinde münafıklıktan bir özellik vardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verdiğinde cayar. Husumet sırasında haktan sapar.”</p>

<p style="text-align:justify">(B34 Buhârî, Îmân, 24)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ:قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :</p>

<p style="text-align:justify">“تَجِدُ مِنْ شَرِّ النَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ اللَّهِ، ذَا الْوَجْهَيْنِ الَّذِى يَأْتِى هَؤُلاَءِ بِوَجْهٍ وَهَؤُلاَءِ بِوَجْهٍ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"nin (ra) rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü Allah katında insanların en kötülerinin şunlara bir yüzle, bunlara diğer bir yüzle gelen ikiyüzlüler olduğunu görürsün!”</p>

<p style="text-align:justify">(B6058 Buhârî, Edeb, 52)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Hicretin beşinci yılı, Benî Mustalik Seferi"nin yapıldığı günlerdi. Cehcâh b. Kays adlı bir muhacir ile ensardan Sinân b. Vebera kavga etmiş, bunun üzerine muhacirler ve ensar arasında hararetli bir tartışma başlamıştı. Bu sırada durumu fırsat bilen münafıkların lideri Abdullah b. Übey b. Selûl, muhacirlere karşı ensara destek olarak, “Bize karşı çağrıda bulundular öyle mi? Resûlullah"ın yanındakilere yardım etmeyin ki etrafından dağılıp gitsinler. Medine"ye dönersek en şerefli ve güçlü olan, zelil ve güçsüz olanı muhakkak oradan çıkaracaktır!” dedi. Onun bu küstahça sözlerine şahit olan Zeyd b. Erkam duyduklarını hemen kendisinden büyüklere nakletti. Onlar da Hz. Peygamber"e bildirdi. Bunun üzerine Resûlullah, önce Zeyd b. Erkam"ı çağırıp dinledi, ardından olanları bir de karşı taraftan dinlemek üzere Abdullah b. Übey"i ve arkadaşlarını yanına çağırttı. Fakat onlar böyle bir şey demediklerine dair yemin ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber Zeyd"e inanmayarak onları tasdik etti. Zeyd, ömründe hiçbir şeye bu kadar üzülmemişti fakat elinden gelen başka bir şey de yoktu. Evine kapandı. Nihayet iyice bunaldığı bir sırada Allah Teâlâ Münâfıkûn sûresini indirdi ve gerçek ortaya çıktı. Ardından Zeyd b. Erkam"ı yanına çağıran Allah Resûlü, “Ey Zeyd! Şüphesiz Allah, seni tasdik etti.” dedi. </p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Übey b. Selûl gibi ikiyüzlü bir adam karşısında yalancı konumuna düşen Zeyd b. Erkam"ın aklanmasını sağlayan Münâfıkûn sûresinde Allah (cc), münafıkların sözlerini kelimesi kelimesine yüzlerine vuruyordu: “Onlar, "Allah Resûlü"nün yanında bulunanlara (muhacirlere) bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler." diyenlerdir. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah"ındır. Fakat münafıklar (bunu) anlamazlar. Onlar, "Andolsun, eğer Medine"ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır." diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük ancak Allah"ın, Peygamberi"nin ve müminlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.”  </p>

<p style="text-align:justify">Kur"ân-ı Kerîm"de, kalbiyle inkâr ettikleri hâlde bunu gizleyerek kendilerini mümin gibi gösteren münafıklardan, kendi isimleriyle anılan bu sûre dışında pek çok yerde bahsedilmiştir. Buna göre Kur"an"ın ortaya koyduğu münafık portresi şudur: Onlar inanmadıkları hâlde inandıklarını söyleyerek </p>

<p style="text-align:justify">Allah"ı ve inananları aldatmaya çalışan ancak farkına varmadan kendilerini aldatan ikiyüzlü, kalplerinde hastalık bulunan, azgınlıkları içinde bocalayıp duran, Allah"ın kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına uyan kimselerdir. Müminlere karşı kalpleri kin ve nefretle dolu olduğu için onların hep sıkıntıya düşmelerini isterler. Yalnızca menfaatleri söz konusu olduğunda Hz. Peygamber"in ve inananların yanında yer alırlar. Kötülüğü emredip iyiliği yasaklar ve cimrilik ederler. Onlar Allah"ı, Allah da onları unutmuştur. Münafıklar, bozguncuların ta kendileridir. </p>

<p style="text-align:justify">Münafıklar, Kur"an"da zikredilen özellikleriyle ne kâfirlerden ne de Müslümanlardan bir gruptu. Kendilerine has olumsuz bazı özelliklere sahiptiler. Sürekli iman ile küfür arasında bocaladıkları için Allah (cc), haklarında, “İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya, Allah onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.” buyurmuştur. Allah"ın Sevgili Elçisi ise onların bu kararsız ruh hâllerini, “Münafık, iki sürü arasında gidip gelen şaşkın koyun gibidir. Bir o sürüye gider, bir bu sürüye!” diye tasvir etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Her ne kadar Mekke"deki tebliğ döneminde İslâm"ı kabul etme ve iman konusunda tereddüt yaşayanlar olsa da asıl nifak hareketleri Medine"de ortaya çıkmıştı. Nitekim Hz. Peygamber"in hicreti ile birlikte Medine"de hem dinî hem de siyasî bakımdan yeni bir oluşum meydana geldi. Durumu kabullenenler kadar ona ayak uyduramayan ve şüpheyle yaklaşan kimseler de oldu. Onlara göre böyle bir ortamda yapılabilecek en akıllıca şey, çıkarlarına göre tavır sergilemekti. Buna göre içten içe inkâr ettikleri hâlde sözleriyle inandıklarını ifade ederek Müslümanların yanında yer alıp beğeni kazanacak ve kendilerini onlardan koruyacaklar, diğer taraftan da gizlice onların aleyhine faaliyetlerde bulunacaklardı. Dolayısıyla münafıklar, olduklarından farklı görünerek Müslümanları aldattıkları için inkârlarını açıkça ifade eden kâfirlerden daha tehlikeliydiler.</p>

<p style="text-align:justify">Münafıklar gerçekte inanmadıkları hâlde Allah"a ve âhiret gününe inandıklarını dile getiriyorlar, Resûlullah"a geldiklerinde de, “Senin, elbette Allah"ın peygamberi olduğuna şahitlik ederiz.” diye yalan söylemekten asla çekinmiyorlardı. Bu ikiyüzlülüklerine karşı onların hiç şüphesiz yalancı olduklarına şahitlik eden Allah (cc) ise, “Onları gördüğün zaman görünümleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!” </p>

<p style="text-align:justify">buyurarak münafıkların dış görünümüne aldanmaması hususunda Resûlü"nü uyarıyordu. Zira onlar, göründüklerinin aksine korkak ve çıkarcıydılar. Bu özellikleri en açık şekilde savaşlarda ortaya çıkıyordu. Cihada çağrıldıklarında ölüm korkusundan dolayı donuk bakışlarla Hz. Peygamber"e bakan münafıklar, savaş için yola çıkıldığında türlü bahanelerle ordudan geri kalarak evlerinde oturuyorlar ve buna seviniyorlardı. Resûlullah savaştan döndüğünde de özür dileyip yemin ediyor ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi istiyorlardı. Çıkarları uğruna zoraki bir savaşa katıldıkları zaman ise Allah tarafından Müslümanlara fetih nasip edildiğinde ganimetten pay alabilmek için, “Biz sizinle beraber değil miydik?” diyorlar ya da Uhud Savaşı gibi çetin bir sınavda yarı yoldan dönerek Müslümanlar arasında ihtilâf ve moral bozukluğuna neden oluyorlardı. </p>

<p style="text-align:justify">Münafıkların inançlarındaki samimiyetsizlikleri ibadetlerine de yansıyordu. Üşenerek kalktıkları namazı yalnızca insanlara gösteriş olsun diye kılıyorlardı. Mescitlere gönülsüz geliyor, namazı tek başlarına kılacakları zaman vaktin sonuna kadar geciktiriyorlardı. Onlara en çok sabah ve yatsı namazları ağır geliyordu. Nitekim biri uykunun en tatlı zamanı, diğeri ise rahat ve sükûnet vaktinde kılınan bu namazlar, kulun samimiyetini ispat edeceği en önemli zaman dilimlerine denk gelmektedir. Münafıklar, zekât ve sadakayı da gösteriş amaçlı veriyor, bu hususta gönülsüzlük ve cimrilik gösteriyorlardı. </p>

<p style="text-align:justify">İslâm"a ve Müslümanlara yönelik bütün yıpratıcı eylemlerine rağmen Hz. Peygamber, münafıkları toplum dışına itmemiş, aksine onlara gerektiğinde hoşgörülü davranarak ve ashâbını bilinçlendirerek kendilerinden gelecek tehlikeleri en aza indirmişti. Benî Mustalik Seferi"nde Abdullah b. Übey ile ilgili gerçek ortaya çıktığında, “İzin ver de şu münafığın boynunu vurayım!” diyen Hz. Ömer"e, “Bırak onu! İnsanlar, "Muhammed arkadaşlarını öldürüyor!" demesinler.” cevabını vererek yanlış bir izlenim bırakmak istemediğini belirtmişti. Ayrıca o, münafık bile olsa bir kişinin bu vasfıyla açıkça teşhir edilmesini hoş karşılamıyordu. Nitekim kendisinin de bulunduğu bir mecliste, münafık olduğunu zannederek Mâlik b. Duhşum adlı sahâbîyi, “O, Allah ve Resûlü"nü sevmeyen bir münafıktır.” diye itham eden bir kişiyi uyarmış ve diliyle Allah"a inandığını ikrar ederek O"nun rızasını dileyen kimseye Allah"ın cehennemi haram kıldığını söylemişti. </p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber, toplumda bir ayrılık meydana gelmemesi ve en azından İslâm"a ilgi duyan kimselerin kazanılmasına vesile olması amacıyla ölen münafıklara cenaze namazı kılmak ve onlar için bağışlanma dilemek istemişti. Bu nedenle bazı rivayetlere göre münafıkların lideri Abdullah b. Übey"in cenaze namazını kılmak istemiş, bazılarına göre de kılmıştı. Ancak bu olay üzerine Allah Teâlâ onu, inkârlarını sinsice devam ettiren ve her fırsatta Müslümanların aleyhine faaliyetlerde bulunan münafıklara karşı şu net tavrı takınması hususunda uyardı: “Onlardan ölenlerin hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah"ı ve Resûlü"nü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.” </p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü, imanı, temiz su ile yetişen taze bitkiye benzetirken; nifakı, kan ve irinle büyüyen bir çıbana benzeterek onun Allah"ın yasaklamış olduğu düşünce ve eylemlerle büyüyeceğine dikkat çekmiştir. Örneğin, hayâ ve az konuşmayı iman alâmeti; çirkin söz ve lüzumundan fazla konuşmayı ise münafıklık alâmeti olarak zikretmiştir. Hz. Peygamber, mümin ile münafığın durumunu karşılaştırırken ise şu benzetmeyi yapmıştır: “Mümin, rüzgârın yatırıp kaldırdığı (ama zarar vermediği) yeşil ekin gibidir. Münafık ise dimdik iken, rüzgârın bir defada kökünden söküverdiği selvi ağacı gibidir.” Buna göre mümin dünyada maddî ve mânevî birtakım sıkıntılarla imtihan edilir fakat samimi imanı sayesinde onların üstesinden gelerek âhirette ayakta kalır. Münafık ise sahte imanı yüzünden dünyada elde ettiği rahatlığına ve dik duruşuna karşılık âhirette karşılaşacağı büyük azapla bir defada devrilir gider. Nitekim Allah Teâlâ küfrün en çirkin ve tehlikeli şekli olan münafıklığın âhiretteki cezası için, “Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar. (O gün) onlar için hiçbir yardımcı da bulamazsın.” uyarısında bulunmuştur. Resûlullah, “Allah"ım! Bozgunculuktan, münafıklıktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım.” duasıyla kendisi nifaktan Allah"a sığındığı gibi ashâbını ve tüm müminleri de münafıkça tavırlardan sakındırmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Her ne kadar müminler, imanlarında şüphe olmasa da münafıklarınkine benzer davranışlar sergiledikleri zaman nifaka düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirler. Dinî uygulamalarda gevşeklik gösterme, söz ve davranışlar arasında uyumsuzluk şeklinde tezahür eden bu durum “amelî nifak” olarak adlandırılmıştır. Bu, müminlere yakışmayan bir tutum olduğu için Allah Teâlâ, “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” buyurmuş ve onları münafıklar gibi tavır sergilememeleri hususunda uyarmıştır. Hz. Peygamber de müminleri münafıklık alâmeti sayılan ve nifakla itham edilmelerine sebep olabilecek her türlü davranıştan sakındırmıştır. Çünkü Müslüman, özü sözü bir, Peygamberimizin tarifiyle, “elinden ve dilinden insanların zarar görmediği kimse” dir. İhanet, yalan, sözünde durmama, ikiyüzlülük ve riya gibi ahlâkî olmayan ve toplumda güveni sarsan tavırların hepsi ise münafıkça davranışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü, Abdullah b. Amr"ın rivayet ettiği bir sözünde münafığı en temel özellikleri ile şöyle tanımlamıştır: “Şu dört özellik kimde bulunursa o, tam bir münafık olur. Kimde bu niteliklerden biri bulunursa onu terk edinceye kadar kendisinde münafıklıktan bir özellik vardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verdiğinde cayar. Husumet sırasında haktan sapar.”  İman bakımından samimi olmayan münafıklara hasredilen bu özelliklerin zaman zaman Müslümanlarda da görülmesi, imanın dışa yansıması noktasında problem oluşturmaktadır. Hâlbuki Müslüman"a yakışan, inandığı değerlere uygun hareket etmektir.</p>

<p style="text-align:justify">Münafıklığın temel göstergelerinden birisi ise ikiyüzlülüktür. Hz. Peygamber, ilkeli ve tutarlı davranmayarak çıkarlarına göre insanlara farklı davranışlar sergileme anlamına gelen ikiyüzlülükten uzak durmaları için ashâbını uyarmış, insanlarla olan ilişkilerinde ikiyüzlü olanların güvenilmeyi hak etmediğini ifade etmiştir. Allah Resûlü, “Kıyamet günü Allah katında insanların en kötülerinin şunlara bir yüzle, bunlara diğer bir yüzle gelen ikiyüzlüler olduğunu görürsün.!” buyurmuş ve münafıkların âhirette ateşten iki dil ile cezalandırılacaklarını belirtmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İkiyüzlülük konusunda sahâbîler de titiz davranmıştır. Bir defasında Abdullah b. Ömer"in yanına gelen bazı kimselerin, “Biz amirlerimizin huzurunda onların lehine konuşuyor, oradan çıktığımızda ise aksini söylüyoruz.” demeleri üzerine İbn Ömer, “Biz böyle bir davranışı münafıklık kabul ederdik.” demiştir. </p>

<p style="text-align:justify">Münafıklıkla örtüşen bir başka özellik riyadır. Amel ve ibadetleri, Allah rızası yerine insanların beğenisini kazanma ve gösteriş amacıyla yapmak anlamına gelen riya, münafığın hayatının nerdeyse bütününü sarmıştır. Bunun içindir ki nifak, dinde riya olarak da tanımlanmaktadır. Kur"an"da Allah"a ve âhiret gününe inanmadıkları hâlde mallarını gösteriş olsun diye harcayanlar ve namazı gösteriş için kılanlar kınanmıştır. Resûlullah da riyayı “küçük şirk” diye adlandırarak ümmetini onun âhiretteki cezası hususunda uyarmıştır. </p>

<p style="text-align:justify">Kur"ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber"in münafıklığın tezahürlerine dair bütün bu titiz değerlendirme ve uyarılarından dolayı ashâbdan zaman zaman </p>

<p style="text-align:justify">kendi hâlinden endişe edenler oluyordu. Nitekim Resûlullah"ın kâtiplerinden ve seçkin sahâbîlerden Hanzala el-Üseyyidî, bir gün ağlayarak Hz. Ebû Bekir"in yanına gelmişti. Hz. Ebû Bekir ona, “Nasılsın Hanzala?” diye sorunca o, “Hanzala münafık oldu! diye cevap verdi. Hz. Ebû Bekir şaşkınlığını gizleyemeyerek, “Sübhânallâh! Ne diyorsun?” dedi. Bunun üzerine Hanzala, “Resûlullah"ın huzurunda iken o bize cennet ve cehennemi anlattığında onları gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Resûlullah"ın huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuza karışarak işlerimizin başına geçtiğimizde ise, o duyduklarımızın pek çoğunu unutuyoruz.” diye dert yandı. Ardından Hz. Ebû Bekir ona, “Ey Hanzala! Allah"a yemin olsun ki biz de aynı durumdayız.” diyerek Allah Resûlü"ne gitmeyi teklif etti ve beraber gittiler. Hanzala, Hz. Ebû Bekir"le paylaştığı sıkıntısını Resûlullah"a da arz etti. Onu dikkatle dinleyen Hz. Peygamber, bunun üzerine şöyle buyurdu: “Beni yaşatan Allah"a yemin ederim ki siz, her zaman yanımdan kalktığınız gibi kalsaydınız melekler, oturduğunuz yollar üzerinde ve yataklarınızda sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala! (İnsan bu) Bazen öyle, bazen böyle!” Rahmet Elçisi"nin sözleri rahatlatmıştı Hanzala"yı. Çünkü bu durum, münafıklık değil aksine her insanın gündelik hayatında yaşayabileceği bir durumdu.</p>

<p style="text-align:justify">Samimiyeti zedeleyen ve toplumda güven duygusunu sarsan bir husus olarak münafıklık, Yüce Rabbimiz ve Peygamberimiz tarafından son derece tehlikeli görülmüş, hem imanî hem de ahlâkî bir problem olması nedeniyle birçok âyet ve hadiste kınanmıştır. Ancak kesin bir dille sakındırılmasına rağmen münafıklık, bugün de devam eden bir olgudur. Toplumda, mümin olduğunu söylediği hâlde münafıkça davranışlar sergileyen, çeşitli çıkarlar için gerçek niyetlerini gizleyerek insanları aldatan kimseler bulunmaktadır. İnançtaki samimiyetsizliğin davranışlara yansıması sonucu gayri ahlâkî davranışlar yaygınlaşmakta ve git gide yadırganmaz hâle gelmektedir. Hâlbuki “Din, samimiyettir.” İnancında samimi kimseye yakışan ise kalbindeki sağlam imanı hem Allah ile hem de insanlarla olan ilişkilerine dürüst bir biçimde yansıtmaktır. Yani Rabbimizin, Elçisi"nin gıyabında bütün kullarına yüklediği ağır ama mükâfatı bir o kadar büyük, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” sorumluluğunu yerine getirmektir. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/munafiklik-iki-yuzluluk-1</guid>
      <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 14:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/munafiklik_iki_yuzluluk_h27591_bbc44.jpg" type="image/jpeg" length="92177"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mümin: İnanan ve Güven Veren Güzel İnsan]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/mumin-inanan-ve-guven-veren-guzel-insan-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/mumin-inanan-ve-guven-veren-guzel-insan-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mümin kimdir? Mümin kime denir? Müminin özellikleri nelerdir? Peygamber Efendimiz mümin hakkında ne söylemiştir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">Mümin: İnanan ve Güven Veren Güzel İnsan</p>

<p style="text-align:justify">عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَخْبِرُونِى بِشَجَرَةٍ مَثَلُهَا مَثَلُ الْمُسْلِمِ، تُؤْتِى أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا، وَلاَ تَحُتُّ وَرَقَهَا”، فَوَقَعَ فِى نَفْسِى أَنَّهَا النَّخْلَةُ فَكَرِهْتُ أَنْ أَتَكَلَّمَ وَثَمَّ أَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ، فَلَمَّا لَمْ يَتَكَلَّمَا قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “هِيَ النَّخْلَةُ.”</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer (ra) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü (sav) (benim de aralarında bulunduğum bir topluluğa), "Bana bir ağaç söyleyin ki o ağaç Müslüman"a benzer, Rabbinin izniyle her zaman meyve verir ve yaprakları da dökülmez." buyurdu. İçimden, "Bu, hurma ağacıdır." demek geldi. Fakat orada Ebû Bekir ve Ömer varken konuşmayı uygun bulmadım. Ancak onlar da konuşmayınca Allah Resûlü, "Bu, hurma ağacıdır." buyurdu.”</p>

<p style="text-align:justify">(B6144 Buhârî, Edeb, 89)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :</p>

<p style="text-align:justify">“مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَمَثَلِ الْعَطَّارِ، إِنْ جَالَسْتَهُ نَفَعَكَ، وَإِنْ مَاشَيْتَهُ نَفَعَكَ، وَإِنْ شَارَكْتَهُ نَفَعَكَ.”</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer"in naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin güzel koku satan kimseye benzer. Onunla beraber oturursan sana faydası olur, beraber yürürsen sana faydası olur, beraber iş yaparsan yine sana faydası olur.”</p>

<p style="text-align:justify">(MK13541 Taberânî, el-Mu"cemü"l-kebîr , XII, 319)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) :أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:</p>

<p style="text-align:justify">“مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَمَثَلِ خَامَةِ الزَّرْعِ يَفِىءُ وَرَقُهُ، مِنْ حَيْثُ أَتَتْهَا الرِّيحُ تُكَفِّئُهَا، فَإِذَا سَكَنَتِ اعْتَدَلَتْ، وَكَذَلِكَ الْمُؤْمِنُ يُكَفَّأُ بِالْبَلاَءِ، وَمَثَلُ الْكَافِرِ كَمَثَلِ الْأَرْزَةِ صَمَّاءَ مُعْتَدِلَةً حَتَّى يَقْصِمَهَا اللَّهُ إِذَا شَاءَ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, yeşil ekine benzer. Rüzgârla eğilir (fakat yıkılmaz). Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mümin de böyledir; o da bela ve musibetler sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz). Kâfir ise sert ve dimdik selvi ağacına benzer ki Allah onu dilediği zaman (bir defada) söküp devirir.”</p>

<p style="text-align:justify">(B7466 Buhârî, Tevhîd, 31)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ:أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، إِنَّ مَثَلَ الْمُؤْمِنِ لَكَمَثَلِ الْقِطْعَةِ مِنْ الذَّهَبِ نَفَخَ عَلَيْهَا صَاحِبُهَا فَلَمْ تَغَيَّرْ وَلَمْ تَنْقُصْ…”</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Amr b. el-Âs"ın işittiğine göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Muhammed"in canı elinde olan Allah"a yemin olsun ki mümin altın parçasına benzer; sahibi ona körükle üflese bile değişmez ve azalmaz...”</p>

<p style="text-align:justify">(HM6872 İbn Hanbel, II, 199; NM253 Hâkim, Müstedrek , I, 110 (1/76))</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ:أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “…وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، إِنَّ مَثَلَ الْمُؤْمِنِ لَكَمَثَلِ النَّحْلَةِ أَكَلَتْ طَيِّبًا، وَوَضَعَتْ طَيِّبًا، وَوَقَعَتْ فَلَمْ تَكْسِرْ وَلَمْ تُفْسِدْ.”</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Amr b. el-Âs"ın işittiğine göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “...Muhammed"in canı elinde olan Allah"a yemin olsun ki mümin bal arısına benzer; güzel şeyler yer, güzel şeyler üretir, (güzel yerlere) konar, (konduğu yeri de) kırmaz ve bozmaz.”</p>

<p style="text-align:justify">(HM6872 İbn Hanbel, II, 199; NM253 Hâkim, Müstedrek , I, 110 (1/76))</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü bir gün on kişilik bir toplulukla beraber oturuyordu. Bu sırada kendisine hurma ağacının tepe kısmındaki tomurcuklardan çıkan ve süte benzeyen hurma özü ikram edildi. Resûl-i Ekrem hurma özünün tadına baktıktan sonra etrafındaki topluluğa şöyle buyurdu: “Bana bir ağaç söyleyin ki o ağaç Müslüman"a benzer, Rabbinin izniyle her zaman meyve verir ve yaprakları da hiçbir zaman dökülmez.” Bunun üzerine insanlar çölde yetişen ağaçları saymaya başladılar. Ancak kimse Allah Resûlü"nün mümine benzettiği ağacı doğru tahmin edemedi. Bu arada orada bulunan genç Abdullah"ın içinden, “Bu, hurma ağacıdır.” demek geçti. Fakat söylemeye utandı ve sustu. Çünkü oradaki on kişinin en küçüğüydü. Üstelik hemen yanı başında babası Hz. Ömer ile Hz. Ebû Bekir vardı ve onlar da bu konuda bir şey söylememişlerdi. Abdullah onların bulunduğu ve konuşmadığı mecliste konuşmayı uygun bulmadı. Bu arada topluluktaki diğer insanlar doğru cevabı bulamayınca, Allah Resûlü"nden sorunun cevabını söylemesini istediler. Bunun üzerine Resûlullah (sav), “Bu, hurma ağacıdır.” buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Topluluk dağılınca Abdullah, babası Hz. Ömer"e, “Babacığım! Aslında bu ağacın hurma ağacı olduğu aklımdan geçmişti.”dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Peki, bunu söylemeni ne engelledi?Eğer söylemiş olsaydın gerçekten çok sevinirdim.” dedi oğluna. Abdullah da, “Senin ve Ebû Bekir"in konuşmadığınızı görünce ben de konuşmak istemedim.” cevabını verdi. Babasına ve onun yakın dostu olan Hz. Ebû Bekir"e duyduğu derin saygı nedeniyle susan genç Abdullah ne Hz. Peygamber"in mümini hurmaya benzetmesini ne de babasının kendisine gösterdiği sıcak ilgiyi asla unutmadı; bunları kendisinden sonrakilere aktararak bizlere kadar ulaşmasını sağladı...</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü “Öyle bir ağaç vardır ki bereketi Müslüman"ın bereketine benzer.” buyururken aslında ilhamını Kur"ân-ı Kerîm"den almaktaydı. Çünkü Yüce Allah da Kitabında imanı ve imanın sözle ifadesi olan kelime-i tevhidi güzel bir ağaca, inkârı ve inkârın ifadesi olan kötü sözü ise kötü bir ağaca benzetmiş ve şöyle buyurmuştu: “Görmedin mi Allah güzel sözü nasıl misal getirdi? Güzel söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen güzel bir ağaca benzer. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü söz de gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer.”</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz bu âyette bir benzetme unsuru olarak kullanılan “güzel ağaç” ile hurma ağacının, “kötü ağaç” ile de halk arasında “ebucehil karpuzu” olarak da bilinen ve meyvesi acı olan “hanzal” adlı bitkinin kastedildiğini ifade etmiştir. Böylece Yüce Allah sâdık imanın ifadesi olan kelime-i tevhidi hurma ağacına benzetirken, Allah Resûlü de sadık mümini hurma ağacına benzetmiştir. Mümin ile hurma ağacı arasında benzetme kurulurken ilk olarak hurmanın kökü dikkatlere sunulmuştur. Buna göre hurma ağacının kökleri nasıl toprağın derinliklerine sağlam bir şekilde yerleşmiş ve orada karar kılmışsa, müminin imanı da onda sağlam bir şekilde kökleşmiş ve sabit kalmıştır. Hurmanın kökü onun gövdesinin, meyvesinin ve yapraklarının beslendiği yegâne kaynak olduğu gibi müminin imanı da onun ibadetlerinin ve güzel davranışlarının biricik menbaıdır. Kök ağaca besin taşıdığı gibi, iman da mümine ruh taşır, heyecan taşır ve onu daima diri tutar. Kök, her şeyi yerinden eden şiddetli kasırgalara karşı ağacı sabit kılarken, sadık iman da müminleri hem dünya hayatında hem de âhirette sapasağlam tutar. Köke gelen zarar, tüm ağaca gelir. İman da böyledir. O, şüphe, şirk ve inkâr barındıran her türlü söz ve davranıştan uzaktır. Nitekim âyette Allah"ı inkâr anlamına gelen her türlü söz, kökleri kesilip gövdesi yerden koparılmış bir ağaca benzetilmiştir. Kökü olmayan bir ağaç nasıl kuruyup yok olmaya mahkûmsa, samimi bir imana sahip olmayan insanın da hem dünyada hem de âhirette hüsrana uğraması kaçınılmazdır. Şu hâlde iman, “mümin” nitelemesine imkân veren kök vasıftır. Mümin, mümin olma niteliğini imana borçludur; İman, müminin varlık nedenidir.</p>

<p style="text-align:justify">Mümin bir taraftan tüm gücüyle iman kökünden beslenirken, diğer taraftan onunla Yüce Allah"a yakın olmaya ve Rızâ-i Bâri"ye ulaşmaya çabalar. Hurma ağacının göğe doğru yükselen dalları ile mümin arasındaki benzerlik böyle izah edilebilir. Hurma, köklerinden toprağa ne kadar sağlam tutunursa boy atmadaki gücü o kadar artar. Boyu uzayıp göğe yükseldikçe yeryüzündeki kirlilikten ve tehlikelerden o kadar uzak olur. Meyvesi güven içinde olgunlaşır. Mümin de imanını ve niyetini perçinledikçe Rabbine daha çok yaklaşır. Allah"ın rızasını elde etmesinin önündeki engelleri daha kolay aşar. Süflî arzuların boyunduruğundan kurtulup ulvî gayelere yönelir. Niyeti ve yönelişi doğru bir istikamet bulur. Böylece bütün davranışlarına yön veren imanı Allah"a yükselir.</p>

<p style="text-align:justify">Kökü ve dalları güçlü olan bir ağacın aynı oranda güzel ve tatlı meyve vermesi tabiîdir. Meyve, büyük bir özen ve sabırla büyütülen hurma ağacından beklentiyi ifade eder. Sadık bir imana ve samimi bir niyete sahip bir müminden de buna uygun salih ameller sergilemesi beklenir. Çünkü salih amel, iman ağacının meyvesi ve müminin imanının göstergesidir. İman, müminlerin gönüllerine sımsıkı yerleşince onların tüm hayatlarına ve davranışlarına yön verir. İmanın bu iyi ve olumlu etkisi müminin “salih amel” olarak bütün söz ve eylemlerinde açıkça ortaya çıkar.</p>

<p style="text-align:justify">İman ağacının meyvelerinden biri de ibadetlerdir. İmanın “salih amel”e dönüşmesi müminin ibadetlerinde açık bir şekilde görülür. Kulluk bilincine sahip olan bir Müslüman, hayatını Allah"a karşı saygı ve itaat bilinci içinde sürdürür. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslâm"ın temel şartlarını teşkil eden ibadetlerin yanında Allah"ı zikretme, Kur"an okuma, kurban kesme ve infakta bulunma gibi kendisini Yüce Allah"a yaklaştıracak ibadetleri ifa eder. Farz ve nafile ibadetlerle Yüce Allah"a yakınlaşır ve böylece onun sevgisini kazanır.</p>

<p style="text-align:justify">Ahlâk da iman ağacının meyvelerindendir. Müminin imanı ile ahlâkı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu anlatan meşhur bir hadiste Allah Resûlü şöyle buyurur: “Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlâk bakımından en güzel olanıdır.” Resûl-i Ekrem"in mümin tanımı da ahlâk odaklıdır. Onun (sav) buyurduğuna göre, “Kim bir iyilik yaptığında seviniyor, bir kötülük yaptığında üzülüyorsa o mümindir.” Allah Resûlü"nün bir başka mümin tanımlamasında ise onun temiz karakterine ve ruh asaletine dikkat çekilir: “Mümin, saf ve âlicenaptır; fâcir ise düzenbaz ve alçaktır.” Allah Resûlü, kötü huyları mümine kesinlikle yakıştırmaz. Onun buyurduğuna göre, “Mümin, ne insanları karalayan, ne lânet eden, ne kaba ve kötü sözlü, ne de hayâsız birisidir.” Özellikle de “Cimrilik ve kötü ahlâk asla bir müminde bulunmaz.” Yine Peygamber Efendimizin buyurduğuna göre, “Laf taşıma, sövüp sayma ve soy sopla övünme cehennemdedir; bunlar bir müminde bir araya gelmemelidir.” Diğer yandan nebevî öğütlere kulak vererek imanını güzel ahlâk ile besleyen müminler için büyük bir mükâfat vardır. Bu mükâfatı Allah Resûlü şöyle anlatır: “Mümin, güzel ahlâkı sebebiyle (gündüzlerini) oruçla, (gecelerini) namazla geçiren kişinin derecesine ulaşır.”</p>

<p style="text-align:justify">Hadiste hurma ağacının meyvesi ile mümin arasında benzerlik kurulurken “hurmanın her zaman meyve verdiğinin” vurgulanması onun bereketli bir ağaç olduğunu ortaya koyar. Üstelik hurma ağacı sadece meyvesinden değil gölgesinden, odunundan, yapraklarından, dallarından ve hatta çekirdeklerinden bile istifade edilen bereketli bir ağaçtır. Mümin de böyledir; bereket onlar arasındaki en önemli benzerlik noktalarından biridir. Mümin, sözleriyle, tavır ve davranışlarıyla, imanı ve ibadetiyle,kısacası tüm hayatıyla bereketli ve faydalı olmayı başaran kişidir. Faydalı olma, mümin için bir ayırıcı vasıftır. Kendisine, ailesine ve topluma faydalı olması bakımından mümini bir aktara benzeten hadiste Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Mümin güzel koku satan kimseye benzer. Onunla beraber oturursan sana faydası olur, beraber yürürsen sana faydası olur, beraber iş yaparsan yine sana faydası olur.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Müminin yararlı bir insan olması, onun söz ve davranışları ile diğer insanlara zarar verecek bir tavır ve tutum içinde olamayacağı sonucunu doğurur. Allah Resûlü"nün yaptığı bir mümin ve Müslüman tanımında, müminin diğer insanlarla olan ilişkisindeki güven unsuru öne çıkarılır: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Mümin de insanların canları ve mallarının güvende olduğu kişidir.” Enes b. Mâlik"in Resûl-i Ekrem"den naklettiği bir hadiste ise, “altın kural” olarak bilinen ve tarih boyunca bütün dinî ve ahlâkî sistemlerde kendine yer bulan, “Sana yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkalarına yapma.” veya “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de başkalarına öyle davran.” şeklindeki ahlâkî ilke ile iman arasında doğrudan bir ilişki kurulur: “Hiçbiriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”</p>

<p style="text-align:justify">Feraset ve basiret sahibi olup zarara uğramamak da müminin mümeyyiz vasfıdır. “Müminin ferasetinden çekinin. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” buyuran Allah Resûlü, müminin hiçbir zaman tedbir ve ihtiyatı elden bırakmayacağını ifade etmiştir. Yine, “Mümin, bir delikten iki kere ısırılmaz.” buyuran Peygamberimiz, Müslüman"ın, yaptığı bir hatayı ikinci kez tekrarlamayacağını ve aynı sebeple iki kez üst üste aldatılamayacağını vurgulamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Hurma ağacı ile mümin arasında kurulan benzerliğin dördüncü yönü hurmanın yaprakları ile ilgilidir. Hadiste ifade edildiğine göre hurma ağacının yaprakları hiçbir zaman dökülmez. Daima yeşil kalır. Mevsimlerin değişkenliğine ve iklim şartlarının zorluğuna rağmen hurma yapraklarının dallarından düşmemesi ve yeşilliğini koruması, sebat, istikrar ve kararlılık açısından mümin ile benzeşmektedir. Çünkü mümin de şartlar ve durumlar ne olursa olsun imanında kesin bir sebat ve azim gösterir. Resûl-i Ekrem"in buyurduğuna göre, “Allah"a kavuşacağı güne kadar mümin erkek ve kadınların kendisine, çocuğuna ve malına sıkıntı ve musibet gelmeye devam eder.” Ancak başına gelen olumlu ya da olumsuz hiçbir hâl ve hadise, müminin hayır ve iyilik üzere olmasına engel olamaz. Allah Resûlü müminin bu hâlini şu veciz hadisiyle anlatır: “Müminin durumu ne ilginçtir! Her hâli kendisi için hayırlıdır. Bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına sevinecek bir hâl geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ona sabreder; bu da onun için hayır olur.”</p>

<p style="text-align:justify">Kabul edilmelidir ki başına gelen musibetler ve zorluklar karşısında mümin bazen duygusal açıdan sarsılabilir; bazen beşerî ve hissî yapısının sâikiyle tökezleyebilir. Ancak burada asıl olan iman bakımından kararlı bir duruş sergilemektir. Zira mümin sarsıldığında ve sendelediğinde imanı onun elinden tutar ve onu yeniden ayağa kaldırır. Ebû Hüreyre"den nakledilen bir hadiste Allah Resûlü mümin ile kâfirin musibetler karşısındaki tavrını şu benzetme ile anlatır: “Mümin, yeşil ekine benzer. Rüzgârla eğilir (fakat yıkılmaz). Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mümin de böyledir; o da bela ve musibetler sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz). Kâfir ise sert ve dimdik selvi ağacına benzer ki Allah onu dilediği zaman (bir defada) söküp devirir.”</p>

<p style="text-align:justify">Karşılaştığı bela ve musibetlere sabırla mukavemet etmek ve en zor zamanlarda bile imanını muhafaza etmek müminin şiarındandır. Bu meyanda Allah Resûlü mümini en kıymetli cevher olan altına benzetir ve altının özünün yüksek ısılı bir eritme ocağında dahi değişmeyeceğini, dolayısıyla müminin de imanını her hâlükârda muhafaza edeceğini şöyle ifade eder: “Muhammed"in canı elinde olan Allah"a yemin olsun ki mümin altın parçasına benzer; sahibi ona körükle üflese bile değişmez ve azalmaz.”</p>

<p style="text-align:justify">Mümin için iyiliğin ve güzelliğin bir hayat tarzı olduğunu, onu bal arısına benzeterek anlatan bir hadiste Allah Resûlü şöyle buyurur: “Muhammed"in canı elinde olan Allah"a yemin olsun ki mümin bal arısına benzer; güzel şeyler yer, güzel şeyler üretir, (güzel yerlere) konar, (konduğu yeri de) kırmaz ve bozmaz.” Hadise göre bal arısı ile mümin arasındaki iki benzerlik, yedikleri gıdalar ile ürettiklerinin temizliğindedir. Bal arısı nasıl ki ağaçların ve bitkilerin en güzel çiçeklerinden besleniyorsa, mümin de Allah"ın kendisine verdiği rızıkların temiz ve helâl olanlarından gıdalanır.</p>

<p style="text-align:justify">Mümin ayrıca rızkını kazanmak için çalışmayı elden bırakmaz. Çünkü Hz. Peygamber"in ifadesiyle, “İnsanın yediği şeylerin en güzeli, elinin emeğidir.” Arının, tertemiz çiçeklerden aynı temizlikte bir üretimle şifa kaynağı bal verdiği gibi mümin de temiz, sağlam, kaliteli ve hilesiz bir üretim yapar. Müminin çalışıp kendi emeğiyle ortaya koyduğu her türlü ürün, kendisi ve toplumu için faydalı ve anlamlıdır. Nitekim bal arısının ürünü olan bal da insanlık için büyük bir nimet ve şifa kaynağıdır. Burada aynı zamanda üretim ve tüketim arasındaki ahlâkî dengeye de bir gönderme vardır. Hadiste mümin ile bal arısı arasındaki benzerliğin bir başka yönü de çevre bilinci ile ilgilidir. Bal arısı çiçeğinden yararlandığı ağaca hiçbir şekilde zarar vermediği gibi mümin de imar etmekle sorumlu olduğu çevrenin ve kâinatın dengesini bozacak bir tavır içinde olamaz. Bu çerçevede Hz. Peygamber"in, yoldan eziyet verecek şeyleri kaldırmayı imanın şubelerinden birisi olarak tanımlaması mümin ile çevre bilinci arasındaki yakın ilişkiyi göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İmanda sebat ve kararlılık göstermede müminin önündeki en çetin engellerden biri de günahlardır. “Mümin, günahlarını üzerine düşüverecek bir dağ gibi büyük görür. Fâcir (fütursuzca günah işleyen) kimse ise günahlarını burnu üzerine konan ve kovalayınca kaçacak bir sinek gibi görür.” hadisiyle müminin günaha karşı tavrını ifade eden Allah Resûlü, günlük hayatın türlü meşguliyetleri arasında mümin ile imanı arasına giren günah ve hata engellerini tevbe ve istiğfar ile aşmayı tavsiye eder. Böylece hiçbir günah sürekli bir şekilde mümin ile imanı arasına giremez. Mümin ile iman arasındaki daimî ilişkiyi bir benzetme ile dikkatlere sunan hadisinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurur: “Mümin, yularından bir yere bağlanmış ata benzer; o at gezip dolaşır sonra da bağlandığı yere geri döner. Mümin de unutarak hata işler ve sonra yine imana döner.” Burada imana dönmekten maksat, Allah"a iman etmiş bir kişinin, günah işlediği zaman hemen tevbe ve istiğfar ederek yeniden Allah"a yönelmesi ve imanını muhafaza etmesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Ve nihayet Allah Resûlü"nün, mümini, “bir iyilik yaptığında sevinen, bir kötülük yaptığında ise üzülen kimse” olarak tanımladığı hatırlanırsa, bir müminin yapacağı en güzel dualardan birinin şu nebevî dua olduğu anlaşılır: “Allah"ım! Beni, iyilik yaptıkları zaman sevinç duyan, kötülük yaptıkları zaman da bağışlanma dileyen kullarından eyle.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/mumin-inanan-ve-guven-veren-guzel-insan-1</guid>
      <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/mumin_inanan_ve_guven_veren_guzel_insan_h27590_7ca47.jpg" type="image/jpeg" length="15141"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kader: Herşey Bir Ölçü İle Yaratılmıştır]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kader-hersey-bir-olcu-ile-yaratilmistir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kader-hersey-bir-olcu-ile-yaratilmistir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kader nedir? Kadere iman nedir? Kader hakkında bilinmesi gerekenler. Peygamber Efendimiz kadere iman hakkında ne buyurmuştur?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">Kader: Herşey Bir Ölçü İle Yaratılmıştır</p>

<p style="text-align:justify">حَدَّثَنِى أَبِى عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ قَالَ:بَيْنَمَا نَحْنُ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ذَاتَ يَوْمٍ إِذْ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شَدِيدُ بَيَاضِ الثِّيَابِ شَدِيدُ سَوَادِ الشَّعَرِ لاَ يُرَى عَلَيْهِ أَثَرُ السَّفَرِ وَلاَ يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحَدٌ حَتَّى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَأَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إِلَى رُكْبَتَيْهِ وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلَى فَخِذَيْهِ… قَالَ: فَأَخْبِرْنِى عَنِ الْإِيمَانِ. قَالَ:</p>

<p style="text-align:justify">“أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ.”</p>

<p style="text-align:justify">(Abdullah b. Ömer anlatıyor):</p>

<p style="text-align:justify">Bana babam Ömer b. El-Hattâb şunları anlattı:</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün biz Resûlullah"ın (sav) yanındayken bembeyaz elbiseli, simsiyah saçlı bir adam çıkageldi. Üzerinde yolculuğa dair hiçbir belirti yoktu ve bizden de kimse onu tanımıyordu. Peygamber"in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine yaslayıp ellerini onun uyluklarının üzerine koydu… “Bana iman hakkında bilgi ver.” dedi. Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah"a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmendir. Keza hayrı ve şerriyle kadere inanmandır.”</p>

<p style="text-align:justify">(M93 Müslim, Îmân, 1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ طَاوُسٍ، أَنَّهُ قَالَ:...وَسَمِعْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ يَقُولُ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “كُلُّ شَيْءٍ بِقَدَرٍ...”</p>

<p style="text-align:justify">Tâvus aracılığıyla... Abdullah b. Ömer"den nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Her şey bir kadere (ölçü ve plana) göredir...”</p>

<p style="text-align:justify">(M6751 Müslim, Kader, 18; MU1629 Muvatta", Kader, 1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَلِىٍّ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) ...ثُمَّ قَالَ: “مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ، مَا مِنْ نَفْسٍ مَنْفُوسَةٍ إِلاَّ كُتِبَ مَكَانُهَا مِنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ، وَإِلاَّ قَدْ كُتِبَ شَقِيَّةً أَوْ سَعِيدَةً...”</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali"den rivayet edildiğine göre..., Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Sizden hiçbir kimse ve hiçbir canlı yoktur ki cennet ve cehennemdeki yeri ile saîd (mutlu) veya şakî (bedbaht) olduğu yazılmış olmasın...”</p>

<p style="text-align:justify">(B1362 Buhârî, Cenâiz, 82; M6731 Müslim, Kader, 6)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">...فَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يُسْأَلُ عَنْهَا فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى خَلَقَ آدَمَ ثُمَّ مَسَحَ ظَهْرَهُ بِيَمِينِهِ فَاسْتَخْرَجَ مِنْهُ ذُرِّيَّةً فَقَالَ: خَلَقْتُ هَؤُلاَءِ لِلْجَنَّةِ وَبِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ يَعْمَلُونَ ثُمَّ مَسَحَ ظَهْرَهُ فَاسْتَخْرَجَ مِنْهُ ذُرِّيَّةً فَقَالَ: خَلَقْتُ هَؤُلاَءِ لِلنَّارِ وَبِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ يَعْمَلُونَ.” فَقَالَ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! فَفِيمَ الْعَمَلُ؟ قَالَ: فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ اللَّهَ إِذَا خَلَقَ الْعَبْدَ لِلْجَنَّةِ اسْتَعْمَلَهُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ حَتَّى يَمُوتَ عَلَى عَمَلٍ مِنْ أَعْمَالِ أَهْلِ الْجَنَّةِ، فَيُدْخِلَهُ بِهِ الْجَنَّةَ، وَإِذَا خَلَقَ الْعَبْدَ لِلنَّارِ اسْتَعْمَلَهُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ حَتَّى يَمُوتَ عَلَى عَمَلٍ مِنْ أَعْمَالِ أَهْلِ النَّار،ِ فَيُدْخِلَهُ بِهِ النَّارَ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ömer b. el-Hattâb, (kendisine “Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine şahit tutarak, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da, "Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)." demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik." dememeniz içindir.” (A"râf, 7/172) âyetinin anlamı sorulduğunda) şöyle demiştir: “Bu âyet Allah Resûlü"ne (sav) de sorulmuş ve o (sav) şu açıklamayı yapmıştı: "Allah Teâlâ Âdem"i yarattı. Sonra kudret (eli) ile sırtını sıvazladı ve ondan bir nesil çıkarttı. "Bunları cennet için yarattım. Cennetliklerin amelini işleyecekler." dedi. Sonra Âdem"in sırtını sıvazlayıp bir nesil daha çıkarttı. "Bunları cehennem için yarattım. Cehennemliklerin amelini işleyecekler." dedi." Bu sırada birisi, "Yâ Resûlallah, bu durumda amelin ne anlamı kalır?" diye sordu. Allah Resûlü, "Allah, kulunu cennet için yarattığında, ona, cennetliklerin ameli üzere ölünceye kadar cennetlik ameli işletir. Sonra onu cennete koyar. Kulunu cehennem için yarattığında ona, cehennemliklerin ameli üzere ölünceye kadar cehennemlik ameli işletir. Sonra onu cehenneme koyar." buyurdu.”</p>

<p style="text-align:justify">(MU1627 Muvatta" , Kader, 1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ، أَنَّهُ حَدَّثَهُ، أَنَّهُ رَكِبَ خَلْفَ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَوْمًا، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “يَا غُلَامُ إِنِّي مُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ: احْفَظْ اللَّهَ يَحْفَظْكَ، احْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ، وَإِذَا سَأَلْتَ فَلْتَسْأَلْ اللَّهَ، وَإِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِاللَّهِ، وَاعْلَمْ أَنَّ الْأُمَّةَ لَوْ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَنْفَعُوكَ لَمْ يَنْفَعُوكَ، إِلَّا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ، وَلَوْ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوكَ لَمْ يَضُرُّوكَ، إِلَّا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ، رُفِعَتِ الْأَقْلَامُ، وَجَفَّتْ الصُّحُفُ.”</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Abbâs, bir gün aynı binit üzerinde Allah Resûlü"nün (sav) arkasındayken onun kendisine şöyle dediğini anlattı: “Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah"ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah"ı gözet ki Allah"ı (daima) yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah"tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah"tan yardım dile! Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah"ın takdiri dışında sana fayda veremezler. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah"ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmış (karar verilmiş), sayfalar kurumuştur (hüküm kesinleşmiştir).”</p>

<p style="text-align:justify">(HM2669 İbn Hanbel, I, 293; T2516 Tirmizî, Sıfatü"l-kıyâme, 59)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى خُزَامَةَ، عَنْ أَبِيهِ قَالَ: سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! أَرَأَيْتَ رُقًى نَسْتَرْقِيهَا وَدَوَاءً نَتَدَاوَى بِهِ وَتُقَاةً نَتَّقِيهَا، هَلْ تَرُدُّ مِنْ قَدَرِ اللَّهِ شَيْئًا؟ قَالَ: “هِيَ مِنْ قَدَرِ اللَّهِ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Huzâme"nin rivayet ettiğine göre, babası Allah Resûlü"ne şöyle sormuştur: “Ey Allah"ın Resûlü! Şifa niyetiyle yaptığımız okumalar, tedavi olduğumuz ilaçlar ve korunma tedbirleri, Allah"ın takdirinden bir şeyi geri çevirir mi?” Resûlullah (sav), “Onlar da Allah"ın takdiridir.” buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">(T2065 Tirmizî, Tıb, 21)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Hicretin on yedinci senesinde Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh komutasındaki İslâm ordusu, Şam"a gelen Hz. Ömer ile Suriye-Hicaz sınırındaki Serğ Köyü"nde buluşur. Ebû Ubeyde, Şam civarında veba salgını olduğunu bildirir. Hz. Ömer de durumu görüşmek üzere muhacir ve ensarı toplar ve istişarelerde bulunur. Ne var ki istişarelerden bir sonuç alınamaz. Kimisi, “Sen bir görev için çıktın, bundan geri dönmeni uygun görmüyoruz.” derken kimisi de, “İnsanları tehlikeye atmanı doğru bulmuyoruz.” der. Hz. Ömer, istişarelerine devam eder ve son olarak Mekke fethine katılmış muhacirlerle, Kureyş"in ileri gelenlerini toplar. Bu son istişareden ittifakla geri dönme ve insanları veba tehlikesine atmama görüşü çıkar. Bunun üzerine Hz. Ömer, Medine"ye geri dönülmesi emrini verir. Fakat ordu komutanı Ebû Ubeyde, bu durumu kader inancıyla bağdaştırmamış olacak ki halifeye, “Allah"ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sorar. Hz. Ömer, Keşke bunu sen söylemiş olmasaydın Ey Ebû Ubeyde. Evet, Allah"ın bir kaderinden diğer bir kaderine kaçıyoruz.” diye cevap verir ve şöyle devam eder: “Develerini otlatmak için, biri verimli diğeri kıraç iki yamaçlı bir vadiye götürsen ve onları ister otu bol yerde ister çorak yerde otlatsan, sonuçta her iki yerde de Allah"ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?” diye sorar.</p>

<p style="text-align:justify">Bu sırada, daha önce bir işi için aralarından ayrılmış olan Abdurrahman b. Avf çıkagelir ve “Bu konuyla ilgili bende bir bilgi var.” diyerek Hz. Peygamber"in şöyle buyurduğunu nakleder: “Şayet bir yerde veba hastalığı olduğunu işitirseniz oraya gitmeyin. Bir yerde veba hastalığı çıkarsa ve siz orada bulunursanız vebadan kaçarak oradan çıkmayın.”</p>

<p style="text-align:justify">Kararının isabetli olduğu Resûlullah"ın hadisiyle de teyit edilince, Hz. Ömer, Allah"a hamdeder, orduya geri çekilme emri verip Medine"ye döner. </p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayette sahâbenin kader anlayışındaki farklılığı görüyoruz. Bir tarafta tedbiri yersiz görenler, diğer tarafta ise Hz. Ömer"in öncülük ettiği, insanın tedbir ve tercihlerinin de kaderin bir parçası olduğunu düşünenler bulunmaktadır. Hz. Ömer buradaki tutumuyla, salgın ve bulaşıcı hastalıkları Allah"ın kaçınılmaz bir kaderi olarak gören anlayışın yanlış olduğunu savunmaktaydı. Aynı zamanda kaderin kuşatıcılığını ve bu kuşatıcılık içerisinde insanın tercih özgürlüğünü ve doğruyu bulma sorumluluğunu da hatırlatıyordu. Abdurrahman b. Avf"ın Hz. Ömer"i teyit ederek naklettiği hadiste de Peygamberimiz veba salgını esnasında tedbir alınmasını emretmekte ve dolaylı olarak bu hareketin tevekkül ve kader inancına aykırı olmadığını öğretmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Haddizatında insanı aşan ve insanın müdahil olamadığı, insanı kuşatan tabiat hadiseleri, âlemin işleyişi, insanın ailesi, ırkı, cinsiyeti gibi hususların ilâhî bir belirlemenin neticesi olduğu açıktır. İnsanı doğrudan etkileyen bu gibi hususlarda onun en küçük bir müdahalesi söz konusu değildir. İnsanın da bir parçası olduğu kâinatta hiçbir şeyin rastgele olmaması, kuşatıcı bir düzenin varlığı aşkın bir kaderi ihsas etmektedir. Peygamberimiz, Abdullah b. Ömer"in naklettiği şu hadisinde bu ilâhî belirlemeye işaret ediyor olmalıdır: “Her şey bir kadere (ölçü ve plan) göredir.”  </p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü bu sözüyle her şeyin Allah"ın irade ve kudreti çerçevesinde vücut bulduğunu belirtmektedir. Kâinatın ilâhî bir planlamanın neticesi oluşu, aynı zamanda mutlak irade ve güç sahibi bir kudretin varlığını da ispat etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">“Gerçekten biz her şeyi bir kadere (plana ve ölçüye) göre yarattık.”  âyeti, iyi kötü, acı tatlı, canlı cansız, faydalı faydasız her ne varsa Allah"ın bilmesi, dilemesi, kudreti, takdiri ve yaratması ile meydana geldiği gerçeğinin bir başka ifadesidir. İlim, kudret, irade ve hikmet sahibi bir yaratıcı tarafından yaratıldığı için evrende, kaos değil kader yani ölçü, denge ve düzen hâkimdir. “O, göğü yükseltti ve mizanı (dengeyi) koydu” , “Rahmân"ın yaratmasında hiçbir düzensizlik ve kusur göremezsin.”  âyetleri de bu denge ve düzeni vurgulamaktadır. Evrenin işleyişi belli yasalar çerçevesinde gerçekleşmektedir. Her şeyi yoktan var etme, sebepsiz yaratma kudretine sahip olan Allah, kâinatta vuku bulan şeyleri sebep sonuç ilişkisi içerisinde yaratmayı dilemiştir. Böylece akıl sahiplerinin yaratılıştaki hikmet ve gerçekleri daha rahat kavramasını murad etmiş olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Kader anlayışı sadece insan eylemlerini değil genel olarak Allah ve varlık, özel olarak Allah ve insan ilişkisine dair tasavvuru da kapsar. Mümin, her hadisede Allah"ın varlığının işaretlerini görür. Allah"ın, her varlık ve oluşta her zamanda ve mekânda mutlak tasarruf sahibi olduğuna inanır. İşte kaderin imana konu olması da burada anlam kazanmaktadır. Hz. Ömer"den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) kendisine, “Bana iman hakkında bilgi ver.” diyen Cebrail"e şöyle cevap vermiştir: “Allah"a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmendir. (Aynı şekilde) hayrı ve şerriyle kadere inanmandır.”  </p>

<p style="text-align:justify">Hadiste Allah"a, yarattığı meleklere, gönderdiği kitaplara, bu kitapları insanlara açıklamak üzere görevlendirdiği peygamberlere ve insanlara verdiği nimetlerden onları hesaba çekeceği âhiret gününe inanmanın yanı sıra kadere imanın da temel unsurlardan sayılması manidardır. Allah"ın güç ve kudretinin bir tecellisi olarak var ettiği melekleri, insanın Rabbiyle iletişimindeki vasıtalardan kılması, kitapları melek aracılığıyla insanlardan seçilen peygamberlere ulaştırması, peygamberlerin, aldıkları ilâhî vahyi insanlara öğretmeleri ve akıl sahibi insanların özgür tercihleri ile bu çağrıya olumlu ya da olumsuz cevap vermeleri süreci, tasavvurları aşan üst bir planlama dâhilinde cereyan etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kadere inanmayı imanın temel unsurları arasında sayan bu hadis, müminin zihnini, yaratan ve yaşatan Allah"ın ceza gününün de sahibi olduğu, yaratılıştan hesap gününe kadar hayır ve şer hiçbir şeyin O"nun iradesinden bağımsız olmayacağı noktasına yönlendirmektedir. Buna göre her şeyin nihaî sebebi ve sahibi Allah"tır.</p>

<p style="text-align:justify">Kadere inanan bir insan, âlemde gerçek failin Allah olduğunu kabul eder. Yağmurun belli fizikî şartların oluşmasıyla yağacağını bilir. Ancak ona göre yağmurun yağması olayı, tabiî sebeplerin bir araya gelmesinin sonucuyla sınırlı değildir. Mümin, görünen sebeplerin ötesine geçerek, yağmuru Allah"ın indirdiğine inanır ve bu yüzden onu rahmet olarak adlandırır.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman, elbette ki güneşin kendi yörüngesinde doğduğunu ve battığını görür. Ancak o bütün bunların Allah"ın planlaması dâhilinde olduğunu bildiği için, Hz. İbrâhim gibi “Allah, güneşi doğudan doğdurur.” der. Böylece sebeplere dayalı olarak ortaya çıkan her olayda sebebi de yaratan asıl Müsebbib"in varlığını hisseder.</p>

<p style="text-align:justify">Bir Müslüman, açlığın yemekle, susuzluğun suyla giderildiğini elbette ki bilir. O, “Allah, hiçbir hastalık vermemiş ki onun şifasını da vermemiş olsun.” hadisinin de farkındadır ve tedavi olmanın, Peygamberi"nin (sav) tavsiyesi olduğunu da bilir. Ancak o, bunların esas sahibini unutmaz ve Hz. İbrâhim gibi şöyle der: “Beni yaratan da doğru yola eriştiren de O"dur. Beni yediren de içiren de O"dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O"dur.” </p>

<p style="text-align:justify">Hz. Musa"nın ve o vefakâr İbrâhim"in (as) sahifelerinde de bulunan şu kesin gerçekler,  kader anlayışımızın nasıl olması gerektiğini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Necm sûresinde önce insanın sorumluluğunu hatırlatan şu âyetler zikredilir: “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir.”  </p>

<p style="text-align:justify">Hemen akabinde insanın varlık tasavvurunu hatırlatan şu âyetler sıralanır: “Elbette son durak, Rabbinin huzuru olacaktır. O"dur güldüren ve ağlatan; O"dur öldüren ve yaşatan. Rahme atılan nutfeden (spermden) erkek ve dişi çiftini yaratma, öldükten sonra diriltme, tekrar yaratma O"na aittir. İnsanı zengin eden, varlıklı kılan da O"dur...” </p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali"nin anlattığı şu hadisede Peygamberimiz öncelikli olarak bu hakikate işaret etmektedir: “Bir keresinde Medine"deki Bakî" Kabristanı"nda bir cenazede bulunuyorduk. Peygamber (sav) yanımıza gelip oturdu. Biz de onun çevresine toplandık. Elinde bir çubuk vardı. Başını düşünceli bir şekilde aşağıya doğru eğdi ve elindeki çubukla yerde çizgiler çizmeye başladı. Sonra, "Hiç kimse, hiçbir canlı yoktur ki cennet ve cehennemdeki yeri ile saîd (mutlu) veya şakî (bedbaht) olduğu yazılmış olmasın." buyurdu.” </p>

<p style="text-align:justify">Hadiste zikri geçen “saadet” ve “şekâvet” tabirleri câhiliye Arapları tarafından mutluluk ve mutsuzluğu şans ve talihe bağlayan bir anlayışla kullanılıyordu. Şans ve şansızlığı da kuşların ve yıldızların hareketlerine göre belirliyorlardı. Hz. Peygamber bu sözüyle, mutluluğu ve bedbahtlığı Allah"ın kudreti dışında birtakım sebeplere bağlayan Arapların yanlış algılarını düzeltmektedir. Aynı zamanda şans ve talihe konu ettikleri durumun dünyevî hayatla sınırlı olmadığına, asıl mutluluk ve bedbahtlığın âhirette söz konusu olduğuna dikkatleri çekmiş, her şeyde olduğu gibi mutluluk ve bedbahtlığın da Allah"ın irade ve kudretinden bağımsız var olamayacağını vurgulamıştır. Allah"ın irade ve takdirinin insanın çabası ve yönelmesine göre tecelli ettiğini de hatırlatmıştır. Buna göre insanı hem bu dünyada hem de âhirette mutluluk ya da bedbahtlığa iten şey, aslında kendi yapıp ettikleridir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ömer"in Allah Resûlü"nden rivayet ettiği şu hadis de aslında aynı hususu hatırlatmaktadır. Müslim b. Yesâr el-Cühenî"nin anlattığına göre, Ömer b. el-Hattâb"a,</p>

<p style="text-align:justify">“Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine şahit tutarak, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da, "Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)." demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik." dememeniz içindir.” âyetinin anlamı sorulmuş, o da şöyle demiştir: “Bu âyet Allah Resûlü"ne (sav) sorulmuştu ve bunun üzerine o (sav) şu açıklamayı yapmıştı: "Allah Teâlâ Âdem"i yarattı. Sonra kudret (eli) ile sırtını sıvazladı ve ondan bir nesil çıkarttı. "Bunları cennet için yarattım. Cennetliklerin amelini işleyecekler." dedi. Sonra Âdem"in sırtını sıvazlayıp bir nesil daha çıkarttı. "Bunları cehennem için yarattım. Cehennemliklerin amelini işleyecekler." dedi." Bu sırada birisi, "Yâ Resûlallah, bu durumda amelin ne anlamı kalır?" diye sordu. Allah Resûlü, "Allah kulunu cennet için yarattığında, ona, cennetliklerin ameli üzere ölünceye kadar cennetlik ameli işletir. Sonra onu cennete koyar. Kulunu cehennem için yarattığında ona, cehenneliklerin ameli üzere ölünceye kadar cehennemlik ameli işletir. Sonra onu cehenneme koyar." buyurdu.” </p>

<p style="text-align:justify">İnsanın yaratılışını konu eden bu hadiste onun yaratılış bakımından Allah"ı tanıma kabiliyetine sahip olduğu gerçeği, ezelde yaşanmış bir diyalog şeklinde ifade edilmiştir. Allah Teâlâ"nın Hz. Âdem"i yaratınca ondan cennetlikler ve cehennemlikleri çıkartması, insanların bir kısmının iyi işler yapıp cenneti hak edeceklerine, bir kısmının ise kötülük yapıp cehenneme gireceklerine dair ezelî ilmine bir işaret olsa gerektir. Bu ifadeleri aynı zamanda insanların yaratılış itibariyle iyilik ve kötülük yapma güç ve iradesine sahip oluşlarının temsilî bir anlatımı olarak da düşünebiliriz. İnsanların sonunda varacakları noktanın önceden belirlendiğini, dolayısıyla amelin anlamsız olacağını ima eden soruya Peygamberimizin insan fiillerinin gerekliliği çerçevesinde cevap vermesi önemli bir husustur. İşlenen amellerin Allah"a nispet edilmesi, bütün olup bitenlerin olduğu gibi insan eylemlerinin de ancak O"nun izni dâhilinde gerçekleştiği, hatta bu amelleri yapmaya azmedenler için onları kolaylaştırdığı anlamına gelmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs, bir gün aynı binit üzerinde Allah Resûlü"nün arkasındayken onun kendisine şöyle dediğini anlattı:“Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah"ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah"ı gözet ki Allah"ı (daima) yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah"tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah"tan yardım dile! Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah"ın takdiri dışında sana faydalı olamazlar. Ayrıca bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah"ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmış (karar verilmiş), sayfalar kurumuştur (hüküm kesinleşmiştir).”  </p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber"in, İbn Abbâs"a Allah"ın korumasına girmenin, Allah"ın dini için çalışması neticesinde mümkün olacağını bildirmesi, insan iradesinin önemine bir vurgudur. Resûl-i Ekrem ardından, Allah"ın istemesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğini, sadece Allah"tan istenmesi gerektiğini söyleyerek haddizatında her şeyin sahibinin Allah olduğu hakikatini kalplere yerleştirmeyi arzulamıştır. Aynı hakikati ifade eden pek çok âyetten birinde, “Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa bil ki, onu O"ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O"nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur.” buyrulmuştur. Buna göre Allah, sahip olduğu mülkte insanlara hareket alanı bahşetmiş ve belli ölçüde tasarruf imkânı vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İçinde insan unsurunun olduğu, insan eliyle ortaya çıkan ancak insanı aşan pek çok hususun varlığı bilinmektedir. Genetik yapı, çocukların cinsiyeti gibi konular, sebep sonuç içerisinde cereyan eden bir kısım olayları insanın kontrol edemediğini göstermektedir. İnsan kendi irade ve gücünü aşan bu gibi durumlarda âdeta aşkın bir kaderin varlığını hisseder ve kabullenir. Aynı zamanda bütün bu gerçekleşenleri Allah ezelde bilmektedir. Hadiste yer alan, “Kalemlerin kaldırılması ve sahifelerin kuruması (kararın verilip, hükmün kesinleşmesi)” , vuku bulacak hiçbir şeyin bu ilâhî bilginin dışında kalmayacağını, her ne meydana gelecekse onun ezelde bilindiği ve kaydedildiği, dolayısıyla yeni bir şeyin yazılmasının söz konusu olmayacağı anlamında olsa gerektir. Biz daha yaratılmadan önce ne yaşayacağımızı en ince teferruatına kadar bilen Allah, tercihimizi ne tarafa kullanacağımızı bu ezelî ve ebedî ilmiyle bilmektedir. Bu bakımdan ilâhî ezelî bilgi, meydana gelecek hadiselere önceden bir müdahale değildir. Nitekim Kur"an"da konuyla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın.” </p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber, her fırsatta insanlara bu dünyaya imtihan için gönderildiklerini hatırlatmıştır. İnsanların bu noktaya odaklanmalarını, bir bakıma tasavvurları aşan kader meselesine dalmamalarını istemiştir. Allah Resûlü, her türlü tedbiri alarak insanın fiillerinde irade sahibi olduğunu gösterir, fakat aynı zamanda, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” (Allah"tan gayrı güç ve kuvvet yoktur!) diyerek güç ve kudreti Allah"a nispet etmeyi tavsiye ederdi.</p>

<p style="text-align:justify">Kısaca “Mâşallah” olarak bilinen, “Allah"ın dilediği olur, dilemediği de olmaz.” demeyi de yüce Elçi duasında zikrederdi. Allah Resûlü"nün öğrettiği bu iki ifade daha sonra Müslümanların değişmez virdi hâline geldi.</p>

<p style="text-align:justify">Kaderin anlaşılması sorunu, Allah"ın iradesinin her şeyi kuşatması yanında insanın irade özgürlüğünün imkân ve sınırının ne olduğu meselesine dayanmaktadır. Kader, ancak insanın yeryüzüne bir imtihan için gönderildiği gerçeği esas alınarak anlaşılabilir. İradesi ve seçme özgürlüğü olmayan bir kişinin denenmesinden bahsedilemeyeceğine göre, insanın sorumlu varlık olmasını mümkün kılan, bu yönünü doğrudan kısıtlamayan üst bir planlamanın olduğu düşünülmelidir. Buna göre insanın bütün tercihleri her hâlükârda bu kaderin içerisindedir ve hiçbir şekilde Allah"ın irade ve kudretinden bağımsız değildir. Hz. Ömer"in Ebû Ubeyde"ye güzel bir temsille, develerini otlatmak için önündeki vadinin kıraç ve otlu yamaçlarından herhangi birini tercih ettiğinde her hâlükârda Allah"ın kaderinin içinde hareket etmiş olacağını söylemesi, işte böyle bir anlayışın ürünüdür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Benzer bir anlayışa Ebû Huzâme es-Sa"dî"nin, babası aracılığıyla rivayet ettiği şu hadis de işaret etmektedir: Ebû Huzâme"nin rivayet ettiğine göre babası, Allah Resûlü"ne, “Ey Allah"ın Resûlü! Şifa niyetiyle yaptığımız okumalar, tedavi olduğumuz ilaçlar ve korunma tedbirleri, Allah"ın kaderinden bir şeyi geri çevirir mi?” diye sormuş, Resûlullah (sav) da, “Onlar da Allah"ın kaderindendir.” şeklinde cevap vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hicrî birinci asrın kader tartışmalarına ışık tutan bu rivayet, yapılan duaların, alınacak tedbirlerin de haddizatında kaderin içinde olduğunu vurgulamaktadır. Kaderde asla bir değişiklik olmaz. Bazı sebeplere bağlı olarak sonradan değişikliğe uğrayan her şey zaten kaderin içindedir, yani ezelî bilgi ve takdir çerçevesinde gerçekleşmiştir. Selmân-ı Fârisî"nin Hz. Peygamber"den naklettiği şu hadisi de bu çerçevede anlamak gerekir. “Kazayı ancak dua değiştirebilir, ömrü yalnız iyilik uzatır.” Bu hadiste duanın insan hayatındaki büyük tesirine dikkat çekilmektedir. Aynı şekilde iyiliğin insan ömrüne kattığı nitelik ve bereket vurgulanmaktadır. Kulun duası, bu duanın neticesi bütünüyle kaderin içindedir. Asıl olan insanın dua ile kulluk bilincini tazelemesi ve Allah"ın her an yaratma hâlinde olduğunu idrak etmesi ve O"na dayanmasıdır. Peygamberimize öğretilen şu dua Allah"ın kudret ve iradesine sığınmanın, kaderi idrak etmenin bir göstergesidir: “De ki: Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla. (Çıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.” </p>

<p style="text-align:justify">DİB Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kader-hersey-bir-olcu-ile-yaratilmistir-1</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 07:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/kader_hersey_bir_olcu_ile_yaratilmistir_h27589_bb25b.jpg" type="image/jpeg" length="27234"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Teravih Namazı: Ramazan Gecelerinin İhyası]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/teravih-namazi-ramazan-gecelerinin-ihyasi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/teravih-namazi-ramazan-gecelerinin-ihyasi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Teravih ne demektir? Teravih namazı kaç rekattır? Teravih namazının önemi nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span new="" roman="" times="">عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) … فقَالَ: “مَا زَالَ بِكُمُ الَّذِى رَأَيْتُ مِنْ صَنِيعِكُمْ، حَتَّى خَشِيتُ أَنْ يُكْتَبَ عَلَيْكُمْ، وَلَوْ كُتِبَ عَلَيْكُمْ مَا قُمْتُمْ بِهِ، فَصَلُّوا أَيُّهَا النَّاسُ فِى بُيُوتِكُمْ، فَإِنَّ أَفْضَلَ صَلاَةِ الْمَرْءِ فِى بَيْتِهِ، إِلاَّ ﴿الصَّلاَةَ﴾ الْمَكْتُوبَةَ.”</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">Zeyd b. Sâbit'ten (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) (<strong>teravih namazı</strong>nı mescitte kılmakta ısrarcı olanlara) şöyle buyurmuştur:</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">“Ey insanlar! Sizin bu namaz konusundaki ısrarlı tutumunuzu gördüm ve onun size farz kılınmasından endişe duydum. Şayet farz kılınsa eda etmekte zorlanacaktınız. Siz bu namazı evlerinizde kılın. Çünkü kişinin farz namaz dışında kıldığı en faziletli namaz, evinde kıldığı namazdır.”</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">(B7290 Buhârî, İ'tisâm, 3)</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">***</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">عَنْ أَبِى سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَنَّهُ سَأَلَ عَائِشَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا) كَيْفَ كَانَتْ صَلاَةُ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فِى رَمَضَانَ؟ قَالَت: مَا كَانَ يَزِيدُ فِى رَمَضَانَ، وَلاَ فِى غَيْرِه عَلَى إِحْدَى عَشْرَةَ رَكْعَةً، يُصَلِّى أَرْبَعًا فَلاَ تَسْأَلْ عَنْ حُسْنِهِنَّ وَطُولِهِنَّ، ثُمَّ يُصَلِّى أَرْبَعًا فَلاَ تَسْأَلْ عَنْ حُسْنِهِنَّ وَطُولِهِنَّ، ثُمَّ يُصَلِّى ثَلاَثًا…”</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">Ebû Seleme b. Abdurrahman (ra), Hz. Âişe'ye (ra), “Resûlullah'ın (sas) Ramazan'da kıldığı namazlar nasıldı?” diye sordu. O da şöyle cevap verdi: “Resûlullah (sas) Ramazan'da da Ramazan dışındaki gecelerde de on bir rekâttan fazla namaz kılmazdı. Önce dört rekât kılardı ki o rekâtların güzelliğini ve uzunluğunu sorma! Sonra dört rekât daha kılardı. Bunların da güzelliğini ve uzunluğunu sorma! Sonra da üç rekât (vitir namazı) kılardı...”</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">(B2013 Buhârî, Salâtü't-terâvîh, 1)</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">***</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ صَامَ رَمَضَانَ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ، وَمَنْ قَامَ لَيْلَةَ الْقَدْرِ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ.”</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “İnanarak ve sevabını Allah'tan (cc) umarak Ramazan orucunu tutan kimsenin geçmiş günahları bağışlanır. İnanarak ve sevabını Allah'tan (cc) umarak Kadir gecesini ihya eden kimsenin de geçmiş günahları bağışlanır.”</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">(B2014 Buhârî, Fadlü leyleti'l-kadr, 1)</span></span></span></p>

<p><span><span><span new="" roman="" times="">***</span></span></span></p>

<p></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Peygamber Efendimizi (sas) en iyi tanıyan sevgili eşi Hz. Âişe (ra) anlatıyor: “İnsanlar, Ramazan geceleri Resûlullah'ın (sas) mescidinde gruplar hâlinde namaz kılardı. Kur'an'dan biraz (ezberi) olan bir kişinin arkasında beş-altı kişi toplanır ve ona uyarak namazı birlikte kılardı. Resûlullah (sas) bir gece bana odamın kapısının önüne bir hasır sermemi söyledi ve ben de serdim. Kendisi yatsı namazını kıldıktan sonra bu hasırın üzerine geçti. Mescitte bulunanlar da etrafında toplandı. Bunun üzerine Resûlullah (sas) onlara o gece uzunca namaz kıldırdı ve hasırı orada öylece bırakarak yanlarından ayrılıp odaya girdi. Sabah olunca insanlar Resûlullah'ın (sas) o gece mescitte bulunan kimselerle birlikte kıldığı namazı konuşmaya başladılar. Akşam mescit insanlarla doldu. Hz. Peygamber (sas) onlara yatsı namazını kıldırdı ve evine girdi. İnsanlar ise dağılmayıp mescitte kaldı. Resûlullah (sas) bana, "Ey Âişe! İnsanların bu durumu da nedir?" diye sordu. Ben de, "Yâ Resûlallah! İnsanlar dün gece mescitte bulunanlara kıldırdığın namazı işitmişler ve kendilerine de kıldırman için toplandılar." dedim. Bunun üzerine, "Hasırını dürüp kaldır Ey Âişe!" buyurdu, ben de dediğini yaptım. Resûlullah (sas) o geceyi de ibadetle geçirdi, insanlar ise Efendimiz sabahleyin yanlarına çıkıncaya kadar mescitte öylece beklediler. Sonra onlara, "Ey insanlar! Allah'a (cc) hamdolsun ki, vallahi ben bu geceyi gaflet içinde geçirmediğim gibi, durumunuzdan da habersiz değildim. Fakat bu namazın size farz kılınmasından endişelendim (ve bu nedenle beklediğiniz namazı kıldırmaya çıkmadım). Siz, gücünüzün yeteceği amelleri yapın! Allah (cc) usanmaz, ama siz usanırsınız!” buyurdu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Başka bir rivayette ise, Hz. Âişe (ra), yeğeni Urve'ye bu namazı şöyle anlatır: “Resûlullah (sas) bir gece yarısı evinden çıkıp mescitte namaz kıldı. Bu durumu gören bazı insanlar da ona uyarak beraberinde namaz kıldılar. Sabah olunca insanlar birbirlerine geceleyin Hz. Peygamber'in (sas) mescitte namaz kıldığını anlattılar. Bu haber yayılınca ertesi gece daha çok insan toplandı ve Hz. Peygamber (sas) ile birlikte namaz kıldılar. Sabah olunca insanlar bunu yine aralarında konuşup yaydılar. Üçüncü gece mescitte halk iyice çoğaldı. Resûlullah (sas) yine çıkıp namaz kıldı, insanlar da onun namazına uyup namaz kıldılar. Dördüncü gece mescit, toplanan insanları zor aldı. Fakat Resûlullah (sas) o gece ancak sabah namazını kıldırmak için çıktı. Sabah namazını kıldırınca cemaate yönelerek şehâdet kelimelerini söyledikten sonra, o gece, namaza çıkmama gerekçesini şöyle açıkladı: "Sizin mescitte toplanmanızdan habersiz değildim. Fakat bu namazın üzerinize farz kılınmasından ve onu yerine getirmeye gücünüzün yetmemesinden endişelendim (ve bu yüzden yanınıza gelmedim)."</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Diğer anlatımlarda ise şu detaylar yer almaktadır: Ashâbı, hasırla çevrili odasından sesini işitmeyince Resûlullah'ın (sas) uyuduğunu zannettiler. Dördüncü gece Resûlullah'ın (sas) namaza çıkmaması üzerine cemaatten bazı kimseler, “Namaz! Namaz!” diye seslenmeye başladılar, bazıları öksürdüler, seslerini yükselttiler, hatta kimileri onun kapısına küçük çakıl taşları attılar. Bunun üzerine Resûlullah (sas) kızgın bir hâlde yanlarına çıkıp, “Ey insanlar! Sizin bu namaz konusundaki ısrarlı tutumunuzu gördüm ve onun size farz kılınmasından endişe duydum. Şayet farz kılınsa eda etmekte zorlanacaktınız. Siz bu namazı evlerinizde kılın. Çünkü kişinin farz namazın dışında kıldığı en hayırlı namaz, evinde kıldığı namazdır.”</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Hz. Peygamber'in Ramazan gecelerinde kıldırdığı namazı anlatan sahâbîlerden biri olan Ebû Zer (ra) ise şunları nakleder: “Resûlullah (sas) ile beraber oruç tuttuk. Ramazan ayının son haftasına kadar bize farz namazlardan başka herhangi bir namaz kıldırmadı. Ramazanın son on günü olunca Resûlullah (sas) mescitte itikâfa girdi. Yirmi ikinci gün ikindi namazını kıldırdıktan sonra, "İnşallah bu gece kalkıp namaz kılacağız. Sizden arzu eden kalkıp bu namazı kılsın." dedi. Ramazanın bitmesine bir hafta kala (yirmi üçüncü) gecenin üçte biri geçinceye kadar namaz kıldırdı. Yirmi dördüncü gece namaz kıldırmadı. Yirmi beşinci gecenin yarısına kadar bize namaz kıldırdı. Biz dedik ki: "Ey Allah"ın Resûlü! Bu gecenin geri kalan kısmında da bize nafile namaz kıldırsanız?" Bunun üzerine şöyle buyurdu:"İmam namazı bitirinceye kadar onunla namaz kılan kimseye, geceyi ibadet etmiş gibi sevap yazılır." Sonra Ramazan ayının son üç günü kalıncaya kadar bize namaz kıldırmadı. Yirmi yedinci gece yine namaz kıldırdı, çocuklarını ve eşlerini de çağırdı ve “Felâh'ı geçirme korkusuna düşünceye kadar bize namaz kıldırdı.” Ebû Zerr'e (ra) “Felâh nedir?” diye sorulduğunda “Sahur” demiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Benzer bir anlatımı, Hz. Peygamber'e (sas), çocukken yetişen sahâbîlerden Nu'mân b. Beşîr (ra) uzun seneler sonra Humus'ta minberden dile getirmişti. Nu'mân (ra), rivayetinin sonunda, “Yirmi yedinci gece kıldığımız namazı o derece uzattı ki, sahuru kaçıracağımızı zannettik.” demişti.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Nu'mân b. Beşîr'in (ra) hicretten on dört ay sonra doğduğu dikkate alınırsa, Hz. Peygamber (sas) ile birlikte kıldıkları bu namazın Resûl-i Ekrem'in (sas) hayatının son yıllarında olması ihtimali güç kazanacaktır. Hicrî sekizinci yılda Mekke'nin fethi, hicrî dokuzuncu yılda ise Tebük Seferi Ramazan ayında gerçekleştiğine göre, sözü edilen namazın Hicrî onuncu yılda yani Peygamberimizin (sas) son Ramazanında yaşandığı tahmininde bulunulabilir. Son Ramazanda Kutlu Elçi'nin (sas) Cebrail (as) ile Kur'an'ı iki defa mukabele ettiği de hatırlanırsa, anlatılan bu gecelerin ihyasının, hicretin onuncu yılında olması kuvvetle muhtemeldir. Bu durumda rivayeti nakleden Nu'mân (ra), namazı kavrayacak kıvamda, sekiz dokuz yaşlarında olmalıdır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Çocukluğunu Peygamberimizin (sas) yanında geçiren Enes b. Mâlik (ra) ise şöyle anlatmaktadır: “Resûlullah (sas) Ramazanda namaz kılıyordu. Geldim ve arkasına namaza durdum. Bir adam da gelip benim yanıma namaza durdu. Sonra başka biri geldi ve neticede on kişiye yakın bir grup olduk. Arkasında bizim olduğumuzu hisseden Resûlullah (sas) namazı kısa tuttu. Sonra kalkıp evine girerek namazını bizim yanımızda kılmadığı şekilde uzunca kıldı. Sabah olunca biz, "Ey Allah"ın Resûlü! Gece bizi fark ettin mi?" dedik. O (sas), "Evet, zaten benim yaptığıma da bu neden oldu." buyurdu.”</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Bu rivayetlerden, Rahmet Elçisi'nin (sas), ümmetine zahmet vermemek için <strong>teravih namazı</strong>nı düzenli bir şekilde kıldırmadığı, namaza çok düşkün olan ashâbının devamlılığını görünce farz olması endişesiyle onlara bu namazı kıldırmaktan vazgeçtiği, Enes (ra) rivayetinde olduğu üzere, onlara kıldırırken kısa tuttuğu, ancak Kadir gecesi olma ihtimalini dikkate alarak 23., 25. ve 27. geceleri süreyi gittikçe artırıp saatler süren uzunlukta namaz kıldırdığı anlaşılmaktadır. Peygamber Efendimizin (sas) Ramazanda nafile olan gece namazını her gece düzenli olarak kıldırmamasının, hatta evlerde kılınmasını tavsiye etmesinin ardında yatan sebep, farz kılınır da, sonra ümmetinin bunu yerine getirmeye gücü yetmez şeklindeki endişesidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Ebû Hüreyre'nin (ra) anlattığına göre Ramazanda insanlardan bir kısmı, mescidin bir kenarında namaz kılıyorlardı. Resûlullah (sas) mescide çıkıp da onları görünce, ne yaptıklarını sordu. Cevaben, Kur'an'dan fazla ezberi olmayan kimselerin Übey b. Kâ'b'ın (ra) arkasında toplanıp birlikte namaz kıldıkları söylenince Rahmet Elçisi (sas), “Doğru! Doğru yapmışlar! Ne de güzel yapmışlar!” buyurdu. Peygamberimizin (sas) Übey b. Kâ'b'ın (ra) bu gayretini tasvip etmesi, aslında onun, bu namazın cemaatle kılınmasını arzu ettiği şeklinde yorumlanabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Ramazan gecelerinde kılınan bu namaza “rahatlatmak, dinlendirmek” anlamına gelen “teravih” isminin verilmesi ise daha sonralara rastlar. Dolayısıyla Peygamberimizin (sas) dilinde bu kullanıma, çok zayıf bazı rivayetler dışında, rastlanmaz. Hadislerde bu namaz “kıyâmü"l-leyl” olarak geçer ve bununla, Ramazan gecelerinde kılınan <strong>teravih namazı</strong> veya gecenin namaz kılınarak kıyamı, kıvamı, ihyası ve değerlendirilmesi kastedilir.</span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Peygamberimizin (sas) yirmi rekât kıldığına dair bazı rivayetler varsa da, sahih ve sabit olan onun bu namazı sekiz rekât kıldığıdır. Nitekim Hz. Âişe (ra) bunu açıkça ifade etmekte, bu sekiz rekâtın uzunluğundan ve güzelliğinden övgüyle söz ederek şöyle demektedir: “Resûlullah (sas) Ramazanda da Ramazan dışındaki gecelerde de on bir rekâttan fazla namaz kılmazdı. Önce dört rekât kılardı ki o rekâtların güzelliğini ve uzunluğunu sorma! Sonra dört rekât daha kılardı. Bunların da güzelliğini ve uzunluğunu sorma! Sonra da üç rekât (vitir namazı) kılardı.”</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Burada dikkat çekilmesi gereken bir başka husus da, Peygamberimizin (sas) ancak sekiz Ramazan geçirdiğidir. Oruç, hicretin ikinci senesinde farz kılınmıştır. Aynı senenin Ramazan ayında Bedir Savaşı gerçekleşmiştir. Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayında da Mekke'nin fethi vuku bulmuştur. Bu savaşlar esnasında büyük bir ihtimal ile Hz. Peygamber (sas) ve ashâbı <strong>teravih namazı</strong> kılmaya fırsat bulamamıştır. Dolayısıyla <strong>teravih namazı</strong>nın oldukça uzun süre sekiz rekât olarak kılınması Allah Resûlü'nün (sas) sünneti olup, yirmi rekâta tamamlanması ise sahâbenin uygun gördüğü üzere asırlarca yaşatılan bir Ramazan geleneğidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Hz. Peygamber'in (sas) pek çok hadisini nakleden tâbiînin büyük hadisçisi İbn Şihâb ez-Zührî'nin (ra) dediği gibi, Resûlullah (sas) vefat ettiğinde <strong>teravih namazı</strong>nın durumu yukarıda anlatıldığı gibiydi. Hz. Ebû Bekir'in (ra) hilâfetinde ve Hz. Ömer'in (ra) hilâfetinin ilk zamanlarında da böyle devam etti.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">İnsanları <strong>teravih namazı</strong> için tek bir imamın arkasında ilk toplayan Hz. Ömer (ra) oldu. II. Halife, hicretin on dördüncü senesinde, bütün bölgelere tebligat göndererek <strong>teravih namazı</strong> kılmalarını emretti. Erkeklere ayrı, hanımlara ayrı imamlar tayin etti. Hz. Ömer'in (ra) ilk defa Medine'de böyle bir kararı nasıl aldığını, Hz. Peygamber (sas) döneminde doğduğunu bildiğimiz Abdurrahman b. Abd el-Kârî (ra) şöyle anlatır: “Bir Ramazan gecesi Ömer (ra) ile birlikte mescide çıktık. Bir de baktık ki, insanların kimisi kendi başına namaz kılıyor, kimisi de başkalarının namazına uyarak kılıyordu. Hz. Ömer (ra), "Dağınık şekilde namaz kılan bu insanları tek bir imamın arkasında toplarsam sanırım daha iyi olacak." dedi. Sonra buna kesin kararını verdi ve (ertesi gece) onları Übey b. Kâ'b'ın (ra) imamlığı arkasında topladı (ve böylece <strong>teravih namazı</strong> cemaatle kılınmaya başlandı). Sonra bir başka gece yine Hz. Ömer (ra) ile beraber mescide çıktık. İnsanlar imamlarına uyup namaz kılıyorlardı. Hz. Ömer (ra) bu manzarayı görünce: "Ni'meti'l-bid'atü hâzihî! (Teravihin böyle cemaatle kılınması) ne güzel bir yenilik (bid'at) oldu! Fakat şimdi uyuyup, gecenin sonunda kalkıp kılanlarınki, şu anda kılanlarınkinden daha faziletlidir." dedi. Çünkü o (cemaatle kılan) insanlar, bu namazı gecenin evvelinde kılıyorlardı.”</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Hz. Ömer (ra), insanların mescitte tek tek veya gruplar hâlinde namaz kıldıklarını görünce, Hz. Peygamber'in (sas) Ramazanda topluca nafile namaz kılmaya devam etmesine engel olan “farz kılınma endişesinin” ortadan kalktığını, şayet onlar dağınık bir şekilde devam ederlerse, zamanla Müslümanların bu mübarek ayın ihyası konusunda gevşeyebileceklerini düşünmüş olmalıdır. Ayrıca O (ra), mescittekileri tek bir cemaat yapmanın, Müslümanların birliği açısından önemli mesajları içerdiğinin bilincindedir ve bu doğrultuda hareket etmeyi daha yararlı bulmuştur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Rivayetlerde, Hz. Ömer (ra) dönemindeki teravih uygulamasının detayları da yer almaktadır. Tâbiînin büyük âlimlerinden Hasan-ı Basrî'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Ömer (ra), insanları Übey b. Kâ'b'ın (ra) arkasında topladı. Übey onlara yirmi gece teravih kıldırır, son on gün mescitten ayrılıp namazını evinde kılardı. Bunun üzerine insanlar da “Übey kaçtı!” derlerdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Hz. Ömer (ra) döneminde Medine çarşısının sorumlularından biri olan Sâib b. Yezid (ra) anlatıyor: “Halife Ömer (ra), Übey b. Kâ'b (ra) ve Temîm ed-Dârî'ye (ra) Ramazan geceleri cemaate imam olarak on bir rekât namaz kıldırmalarını emretti. İmam namazda âyet sayısı yüzden fazla olan sûrelerden okuyordu, öyle ki uzun süre ayakta durmaya mecalimiz kalmıyor, bastonlara dayanıyorduk. Namazdan ancak şafak yaklaşınca dönüyorduk.” “İmam, Bakara sûresini sekiz rekât <strong>teravih namazı</strong>nda okuyordu. Bu sûreyi on iki rekâtta okuduğu vakit, cemaat "(İmam) kısa tuttu." diye düşünüyorlardı.” Bazı rivayetlere göre, Müslümanlar Hz. Ömer'in (ra) hilâfeti zamanında Ramazanda vitir dâhil yirmi üç rekât namaz kılıyorlardı. Hz. Osman (ra) ve Hz. Ali (ra) zamanında ve daha sonraları da uygulama bu şekilde devam etmişti.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">İmam Tirmizî'nin de tespit ettiği üzere, Ramazan gecelerindeki bu ibadet konusunda âlimler arasında farklı görüşler ve uygulamalar söz konusudur. İlim adamlarının bir kısmı tarafından vitir ile birlikte “kırk bir” rekât kılınması gibi görüşler ifade edilmiş olsa da, Peygamber Efendimizin (sas) ashâbından Hz. Ömer (ra), Hz. Ali (ra) ve başkaları tarafından rivayet edilen “yirmi” rekât kılınması görüşü muteber kabul edilmiş ve asırlardır uygulama bu şekilde gerçekleşmiştir. Bazı ilim adamları, Ramazanda gece namazının imamla kılınması gerektiğini söylemişler, bazıları ise, Kur'an kıraati düzgün olan kimsenin kendi başına kılabileceği görüşünü tercih etmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Asırlardır Kâbe'de ve Medine'deki Peygamberimizin (sas) mescidinde <strong>teravih namazı</strong> yirmi rekât olarak kılınmaktadır. İslâm dünyasının birçok bölgesinde oldukça canlı bir şekilde kılınan bu namaz, bazı bölgelerde hatimle kıldırılırken, bazı bölgelerde ise sekiz rekât olarak eda edilmektedir. Özellikle ülkemizde namazın şartlarını ve rükünlerini zorlayarak çok hızlı kılınan yirmi rekâta karşı, birçok Arap ülkesinde kılınan sekiz rekât <strong>teravih namazı</strong> en az iki üç saati bulmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">Sonuç olarak, <strong>teravih namazı</strong>nda asıl olan, Kur'ân-ı Kerîm'in hatmi ve Ramazan gecelerinin ihyasıdır. Kadir gecesine rastlama ihtimali yüksek olan bu mübarek geceleri ibadetle değerlendirme hedeflenmelidir. “İnanarak ve sevabını Allah'tan (cc) umarak Ramazan orucunu tutan kimsenin geçmiş günahları bağışlanır. İnanarak ve sevabını Allah'tan (cc) umarak Kadir gecesini ihya eden kimsenin de geçmiş günahları bağışlanır.” buyuran Hz. Peygamber (sas) Ramazan gecelerini namaz ile değerlendirmiştir. Bu nedenle, <strong>teravih namazı</strong>nı geçiştirme yerine, mümkün mertebe bu namaza daha fazla zaman ayırma, ecrinden daha fazla yararlanma cihetine gidilmelidir. Böylece gündüzünü sıyam (oruç) ile gecelerini de kıyam (teravih) ile Ramazan dolu dolu geçirilmiş ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi ihya edilmiş olacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><span><span><span new="" roman="" times="">İmam Buhârî'nin <strong>teravih namazı</strong> ile ilgili bir hadis için koymuş olduğu başlık dikkat çekicidir: “Ramazan gecelerinde kılınan nafile namaz, imandandır.”</span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/teravih-namazi-ramazan-gecelerinin-ihyasi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Mar 2026 10:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/11/teravih-namazi-ramazan-gecelerinin-ihyasi_53504.jpg" type="image/jpeg" length="97337"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahirete İman: Edebi Hayatı Tasdik]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ahirete-iman-edebi-hayati-tasdik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ahirete-iman-edebi-hayati-tasdik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ahirete iman nedir? Ahirete nasıl iman etmliyiz? İman nedir? Kıyamet gününde haklar nasıl sahiplerine verilecektir? Peygamber Efendimiz ahiret hakkın ne buyurmuştur? Ahiret hakkında bilinmesi gerekenler.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align:justify"><span><em><span style="color:#b22222"><strong>Ahirete İman: Edebi Hayatı Tasdik</strong></span></em></span></h3>

<p style="text-align:justify">عَنِ ابْنِ عُمَر أَنَّ جِبْرِيلَ عَلَيْهِ السَّلَامُ قَالَ لِلنَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :</p>

<p style="text-align:justify">مَا الْإِيمَانُ؟ قَالَ: “أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّه…”</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer"den nakledildiğine göre, Cebrail (as) Hz. Peygamber"e (sav), “İman nedir?” diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify">“İman; Allah"a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayır ve şerriyle kadere inanmaktır…”</p>

<p style="text-align:justify">(HM191 İbn Hanbel, I, 28; B50 Buhârî, Îmân, 37)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah"a ve âhiret gününe iman eden kişi misafirine ikram etsin. Allah"a ve âhiret gününe iman eden kişi komşusunu rahatsız etmesin. Allah"a ve âhiret gününe iman eden kişi ya hayır söylesin ya da sussun.”</p>

<p style="text-align:justify">(D5154 Ebû Dâvûd, Edeb, 122, 123)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لَتُؤَدَّنَّ الْحُقُوقُ إِلَى أَهْلِهَا يَوْمَ الْقِياَمَةِ حَتَّى يُقَادَ لِلشَّاةِ الْجَلْحَاءِ مِنَ الشَّاةِ الْقَرْنَاءِ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde tüm haklar sahiplerine kesinlikle verilecektir. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkı alınır.”</p>

<p style="text-align:justify">(T2420 Tirmizî, Sıfatü"l-kıyâme, 2)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ شَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَال: “الْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا وَتَمَنَّى عَلَى اللَّهِ.”</p>

<p style="text-align:justify">Şeddâd b. Evs"ten nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise arzularına uyup bir de</p>

<p style="text-align:justify">Allah"tan (bağışlanma) umandır.”</p>

<p style="text-align:justify">(T2459 Tirmizî, Sıfatü"l-kıyâme, 25)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ، قَالَ: حَدَّثَنِي عُمَرُ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “مَنْ مَاتَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِر،ِ قِيلَ لَهُ: ادْخُلْ الْجَنَّةَ مِنْ أَيِّ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ الثَّمَانِيَةِ شِئْتَ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ukbe b. Âmir"in Hz. Ömer"den naklettiğine göre, Hz. Ömer (ra) Allah Resûlü"nü (sav) şöyle buyururken işitmiştir: “Allah"a ve âhiret gününe iman ederek ölen kimseye, "Cennetin sekiz kapısının hangisinden dilersen gir." denilir.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(HM97 İbn Hanbel, I, 17)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Mekkeli müşriklerin dayanılmaz işkenceleri karşısında Habeşistan"a hicret eden ilk Müslümanlar, nihayet Medine"ye dönmeye başlamışlardı. Uzun süren hasret yıllarının ardından sevdiklerine kavuşmuşlar, Allah Resûlü"nü dünya gözüyle tekrar görmenin bahtiyarlığına ermişlerdi. Yıllarca kendilerinden uzakta kalan Müslümanlar onlardan Habeşistan hatıralarını dinlemek istiyorlardı. Böyle bir anda Allah Resûlü yanlarında belirdi ve&nbsp;“Habeş diyarında gördüğünüz ilginç olayları bizimle paylaşabilir misiniz?”&nbsp;dedi muhacirlere. Muhacirlerin genç olanları hemen, “Elbette ey Allah"ın Resûlü!” dediler ve anlatmaya başladılar: “Biz bir gün otururken yaşlı bir rahibe, başının üstünde su testisi taşıyarak yanımızdan geçti. İleride bir gençle karşılaştı. Genç, yaşlı rahibeyi arkasından itti. Kadıncağız düştü ve su testisi kırıldı. Kadın yerden kalktı ve gence yönelerek şöyle dedi: "Ey zalim! Allah, kürsüyü kurup gelmiş geçmiş herkesi huzurunda topladığında, eller ve ayaklar konuşup yaptıklarını anlattıklarında, Allah"ın huzurunda benim hâlimle, kendi hâlinin nasıl olduğunu öğreneceksin!"” Allah Resûlü burada söze girdi ve şöyle dedi:&nbsp;“Rahibe doğru söylemiş, rahibe doğru söylemiş. Zayıfların güçlülerden hakkını alamadığı bir toplumu Allah günahlarından arındırıp nasıl temize çıkarır?”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Âhiret kelimesi Kur"an"da çok sık geçer. Genellikle de&nbsp;“el-yevmü"l-âhir”&nbsp;(son gün),&nbsp;“ed-dârü"l-âhire”&nbsp;veya&nbsp;“dârü"l-âhire”&nbsp;(son ikamet mahalli),&nbsp;“en-neş"etü"l-âhire”&nbsp;(ikinci yaratılış, son hilkat) tarzında veya dünya ile karşılaştırmalı olarak zikredilir. Âhiret kelimesi Kur"an"da yalın olarak kullanıldığında da&nbsp;“ed-dârü"l-âhire”&nbsp;(âhiret yurdu) mânâsına gelir.</p>

<p style="text-align:justify">Âhirete iman, Allah"ın varlığını kabul eden pek çok inanç ve dinde mevcuttur. Ancak âhiret hayatının mahiyeti, safhaları ve tasviri çeşitli din ve inançlara göre farklılık arz eder. Bu bağlamda Eski Ahid"de ruhun ölmezliğine ve dünyada yapılan amellere karşılık verileceğine dikkat çekilirken, Yeni Ahid"de de âhiret hayatına ve dünyada yapılan işlerin mutlaka karşılığı olduğuna sık sık vurgu yapılmaktadır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an"da Hz. Nuh, Hz. İbrâhim, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. İsa başta olmak üzere birçok peygamberin âhirete imana vurgu yaptıkları ve ümmetlerine âhirete imanı telkin ettikleri bildirilmektedir. Âhirete iman ile Kur"an"a iman arasında zorunlu bir ilişki olduğu bildirilmektedir. Kur"an"dan önceki ilâhî kitaplar âhiret inancına yer vermekle birlikte konuyu Kur"an kadar detaylı bir şekilde ortaya koymamışlardır. Ancak genel çerçevede konuya bakıldığında tüm semavî dinlerin âhiret inancında benzerlikler görülmektedir. Kur"ân-ı Kerîm âhirete imana diğer ilâhî kitaplardan çok daha fazla yer ayırmış, konuyla ilgili âyetler bilhassa Mekke"de inen sûrelerde sıkça tekrarlanmıştır. Âhirete imanın diğer iman esasları içerisindeki yerini ve önemini vurgulamak, inananlardaki sorumluluk bilincini güçlendirmek, onları ebedî mutluluğun elde edilmesi doğrultusunda bir hayat yaşamaya sevk etmek bu hikmetlerden bazılarıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an, âhirete iman konusunun çerçevesini çizdiği gibi konunun detaylarını da belirlemiş, safhalarını, merhalelerini en ayrıntılı bir şekilde izah etmiştir. Allah Resûlü de âhirete imanı inanılması zorunlu esaslardan birisi olarak öğretmiştir. Cebrail"in (as), “İman nedir?” sorusuna şu cevabı vermiştir:&nbsp;“İman; Allah"a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe hayır ve şerriyle kadere inanmaktır.”&nbsp;Kısaca âhirete iman, mümin olmanın temel şartlarından birisidir. Kur"ân-ı Kerîm"de müttakî kullardan bahsedilirken,&nbsp;“Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; âhiret gününe de kesinlikle inanırlar.”&nbsp;buyrularak âhirete iman, takva sahibi mümin olabilmenin özelliklerinden sayılmaktadır. Ayrıca müminlerden bahsedilirken de,&nbsp;“Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren kimselerdir. Onlar âhirete de kesin olarak inanırlar.”&nbsp;buyrularak âhirete iman vurgusu yapılmaktadır. Öte yandan müşriklerin hacılara su ikram etme ve Kâbe"yi onarmayı âhirete imanla bir tutmaları karşısında,&nbsp;“Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Harâm"ın bakım ve onarımını, Allah"a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah, zalim topluluğu doğru yola erdirmez.”&nbsp;&nbsp;buyrulması da âhirete imana, Kur"an"ın atfettiği önemi göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Âhirete iman konusunda dikkat çeken hususlardan birisi de bu konunun Allah"la ve Allah"a imanla birlikte zikredilmesidir. Âhirete iman ile Allah"a iman arasında doğrudan ve son derece güçlü bir bağ bulunmaktadır. Kişinin âhireti inkâr etmesi onu var eden ve varlığı konusunda da insanlığı bilgilendiren Allah"ı da inkâr etmesi anlamına gelir.</p>

<p style="text-align:justify">Âhirete inanmak insanın bireysel, toplumsal ve evrensel boyutlarıyla da güçlü bir biçimde ilişkilidir. Peygamber Efendimiz şöyle der:&nbsp;“Allah"a ve âhiret gününe iman eden kişi misafirine ikram etsin. Allah"a ve âhiret gününe iman eden kişi komşusunu rahatsız etmesin. Allah"a ve âhiret gününe iman eden kişi ya hayır söylesin ya da sussun.”&nbsp;“Allah"a ve âhiret gününe inanan asla içki içilen sofrada oturmasın! Allah"a ve âhiret gününe inanan hamamda peştamalsiz yıkanmasın...”,&nbsp;“Allah"a ve âhiret gününe inanan kadın kocasının dışındaki bir cenaze için üç günden fazla yas tutmasın.”,&nbsp;“Allah"a ve âhiret gününe iman eden, eşit miktarda olmadıkça altına karşılık altını satmasın, hamile olmadığı anlaşılıncaya (âdet görünceye) kadar esirdul kadınla ilişkiye girmesin.”&nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">“Allah"a ve âhiret gününe iman eden kişinin zina etmesi, taksim edilmemiş ganimet malını satması, Müslümanlara ait ganimet elbiseyi giyip eskiterek geri vermesi, Müslümanlara ait ganimet hayvanına binip zayıfladıktan sonra iade etmesi helâl değildir.”,&nbsp;“Allah Mekke"yi dokunulmaz kıldı. Allah"a ve âhiret gününe inanan kişinin Mekke"de kan dökmesi ve Mekke"nin ağacını kesmesi helâl değildir.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">İslâm akaidi&nbsp;nin temel esaslarından biri olan âhirete iman, mutlak adaletin tecelli edeceğine imanın da bir gereğidir. Çünkü Peygamber Efendimizin ifadesiyle&nbsp;“Kıyamet gününde tüm haklar sahiplerine verilecektir. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkı alınacaktır.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">İnsanda adalet duygusu fıtrîdir. Dünyanın hiçbir yerinde tarihin hiçbir döneminde adaletin sürekli olarak tecelli edip, hâkim olduğunu söylemek mümkün değildir. Hayatı boyunca birçok haksızlığa muhatap olan insan, hakkını tam olarak alabileceği bir zamanın özlemini çeker, hasretini duyar. İyi ile kötünün, zalim ile mazlumun, haklı ile haksızın tam olarak ayrılacağı bir günün, zamanın gelmesini ister.</p>

<p style="text-align:justify">Dünya hayatında zorluklarla, zorbalıklarla, haksızlıklarla ve sıkıntılarla mücadele ettiği hâlde insanın bunları her zaman ortadan kaldıramadığı, acıların ve ızdırapların pençesinde kıvrandığı bilinen bir gerçektir. Böylesine bir gerçekliğin şekillendirdiği dünya hayatında iyilik ve kötülüklerin karşılığının tam mânâsıyla görüleceği, bunu engelleyecek hiçbir perdenin olmayacağı sonsuz bir yaşamın varlığına inanmak, insan için büyük bir ümit kaynağıdır. Yüce Allah"ın yoktan var ettiği, kendi ruhundan üflediği, yeryüzünde halife kıldığı ve tüm meleklerden ona secde etmelerini istediği insanın yok olmayıp O"na dönmesi, insanın yaratılmasındaki hikmetin gereğidir. Yaratılışındaki bu hikmeti unutmayan, insan olma şuurunu yitirmeyen bir kişinin, ruhunu âdil bir yargılama ve eksiksiz bir karşılık&nbsp;göreceği duygusundan başka hiçbir şey tam mânâsıyla tatmin edemez.</p>

<p style="text-align:justify">Yaratılış gayesini unutmayan, âhiret hayatının varlığına ve ilâhî adalete inanan mümin bu ulvî duygunun benliğinde oluşturduğu heyecanla hayatına yön verir ve salih amellere yönelir. Buna karşılık Allah"ın takdir edeceği mükâfat, bir kudsî hadiste şu şekilde ifade edilir:&nbsp;“Ben, salih kullarıma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği nimetler hazırladım.”&nbsp;&nbsp;Öte yandan insanlar dünya hayatında sağlık, servet, zekâ, kabiliyet ve hayat standartları açısından eşit değildir. Kimi açlık ve yoksulluk içerisinde kendisine takdir edilen hayatı yaşarken, kimi zevk ve safa içerisinde bir hayat sürebilmektedir. Kimisi sağlıklı bir yaşam sürerken diğeri bin bir hastalığın pençesinde boğuşabilmekte veya doğuştan ya da sonradan meydana gelen sebeplerden dolayı engelli olarak hayatını idame ettirmektedir. Dünya hayatında farklı sıkıntılar çeken insanların ilâhî adaleti göreceği ikinci bir hayat olmalıdır. Bu düşünce âhiret fikrini ve âhirete imanı besleyen etkenlerden birisidir.</p>

<p style="text-align:justify">Kâinattaki her şeyin emrine verildiği insan, elbette diğer insanlara ve Yaratan"ına karşı sorumluluklar taşımaktadır. Âhirete iman insanın bu sorumluluk duygusu ve şuuru içerisinde hareket etmesini ve ebedî hayatta mutlu olabilmek için çalışmasını gerektirmektedir. Âhirete iman eden kişi, dünya hayatını bu şuur düzleminde sürdürmekte, sonsuz mutluluğun kapısını aralamanın gayretini göstermektedir. Allah Resûlü, inanan insanın dünyada takınması gereken bu tavrı şu tanımlama ile ortaya koymaktadır:&nbsp;“Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise arzularına uyup bir de Allah"tan (bağışlanma) umandır”&nbsp;Çünkü&nbsp;“İnsanoğlu kıyamet günü beş şeyden; ömrünü nerede ve nasıl tükettiğinden, gençliğini nerede ve nasıl geçirdiğinden, malını nerden kazanıp nerede harcadığından, öğrendiği bilgilerle yaşayıp yaşamadığından hesaba çekilmedikçe hiçbir tarafa hareket edemeyecek, yerinden kımıldayamayacaktır.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü"ne, “Müminlerin en akıllısı (şuurlusu) kimdir?” diye sorulduğunda o,&nbsp;“Ölümü en çok hatırlayan ve ölümden sonraki hayatı için en güzel şekilde hazırlanan kimsedir.”&nbsp;&nbsp;diye cevap vermiştir. Âhirete imanı içtenlikle benimseyen mümin, “yaptığı hiçbir iyiliğin mükâfatsız kalmayacağını hem dünyada hem de âhirette karşılığının tam olarak verileceğini” bilir. Diğer taraftan âhirete inanan kişi, ebedî hayatta kendisinin tek yoldaşının ameli yani dünyada yapıp ettikleri olduğunu idrak eder. Çünkü Allah Resûlü,&nbsp;“Ölü ile beraber kabre kadar üç şey gider: Ailesi, malı ve amelleri. Bunlardan ikisi&nbsp;yani ailesi ve malı geri döner üçüncüsü olan ameli kendisiyle baş başa kalır.”&nbsp;buyurmaktadır. Ümmetinin âhirette yoldaşsız ve rehbersiz kalıp mutluluğu tadamayacak olma ihtimalini Allah Resûlü düşünmüş, bir kabrin kenarında oturmuş, gözyaşı dökmüş ve arkadaşlarına,&nbsp;“Kardeşlerim! Ölüm için hazırlık yapın.”&nbsp;&nbsp;buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Dünyada âhiretin ebedî mutluluğunu ve sonsuz nimetlerini düşünerek Yaratan"ının gösterdiği doğrultuda hareket eden mümin, hiç şüphesiz âhirette cennetle mükâfatlandırılacaktır. Bu minvalde Allah Resûlü,&nbsp;“Allah"a ve âhiret gününe iman ederek ölen kimseye, "Cennetin sekiz kapısının hangisinden dilersen gir." denilir.”&nbsp;&nbsp;müjdesini vermektedir. Ayrıca Allah Resûlü,Allah"a, âhiret gününe, cennete, cehenneme, öldükten sonra dirilmeye ve hesap gününe iman ettiği hâlde ölen kişinin de cennete gireceğini haber vermiştir. Allah Teâlâ da,&nbsp;“Ey iman edenler! Allah"a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah"ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapkınlığa düşmüş olur.”&nbsp;buyurarak âhirete inanmamayı sapkınlık olarak nitelendirmiş, âhirete inanmayanlar için elemli bir azap hazırladığını beyan etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Âhirete iman etmek insan hayatına anlam katar, yön verir, değer kazandırır. Bu inanç, insana bütün davranışlarını yüce bir gaye için yaptığı bilincini aşılar. Ebedî hayatı hesaba katarak hareket eden insan, kötülüklerden uzak durur. Dünya hayatını iyilik, dürüstlük, yardımseverlik, yalnızca Yaratıcı"ya kulluk gibi salih ameller üzerine inşa eder.</p>

<p style="text-align:justify">Âhirete inanan insan, dünya hayatında ölçülü, tutarlı hareket eder. Kin, haset, düşmanlık, nefret gibi duygularını törpüler. Affetme, bağışlama, hoş görme duygularını geliştirir. Kendisi, ailesi, çevresi ve toplumu ile barışık yaşar. Belâ ve musibetler karşısında sabırlı ve fedakârca davranabilir. Huzuru ve mutluluğu servet, şöhret, kudret, şehvet gibi fâni yani geçici tatminlerde değil Allah"a imanda, imanı çerçevesinde yaşamada arar. O"nun rızasını kazanabileceği işleri yapmaya çalışır.</p>

<p style="text-align:justify">Âhirete iman bilinciyle hareket eden ve bu bilinç doğrultusunda yaşayan bireyler; erdemli, ahlâklı olmayı, hak hukuka riayet etmeyi, başkalarına saygı göstermeyi, kısaca yaratılanı Yaratan"dan ötürü sevmeyi şiar edinirler. Bu his ve şuura sahip olan fertlerden müteşekkil olan toplum da huzurlu bir toplum olur.</p>

<p style="text-align:justify">DİB Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ahirete-iman-edebi-hayati-tasdik-1</guid>
      <pubDate>Mon, 09 Feb 2026 09:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/ahirete_iman_edebi_hayati_tasdik_h27588_278ce.jpg" type="image/jpeg" length="48591"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mucize: Peygamberlere Verilen Olağanüstü Lütuf]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/mucize-peygamberlere-verilen-olaganustu-lutuf-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/mucize-peygamberlere-verilen-olaganustu-lutuf-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mucize nedir? Peygamber Efendimizin mucizeleri nelerdir? Mucize hakkında Peygamber Efendimiz ne buyurmuştur? Mucize hakkında bilinmesi gerekenler.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><em><span><span style="color:#b22222"><strong>Mucize: Peygamberlere Verilen Olağanüstü Lütuf</strong></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنْ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَا مِنْ الْأَنْبِيَاءِ نَبِيٌّ إِلَّا أُعْطِيَ مِنْ الْآيَاتِ مَا مِثْلُهُ أُومِنَ –أَوْ آمَنَ– عَلَيْهِ الْبَشَرُ، وَإِنَّمَا كَانَ الَّذِي أُوتِيتُ وَحْيًا أَوْحَاهُ اللَّهُ إِلَيَّ، فَأَرْجُو أَنِّي أَكْثَرُهُمْ تَابِعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ.”</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den rivayet edildiğine göre,</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">“Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların inanmaları için kendisine mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen ise Allah"ın vahyettiği vahiy (Kur"ân-ı Kerîm)dir. Bu sayede ben kıyamet günü ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümit ediyorum.”</p>

<p style="text-align:justify">(B7274 Buhârî, İ"tisâm, 1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: قَالَ:أَتَتْ قُرَيْشٌ الْيَهُودَ، فَقَالُوا: بِمَ جَاءَكُمْ مُوسَى ؟ قاَلُوا: عَصَاهُ وَيَدُهُ بَيْضَاءَ لِلنَّاظِرِينَ، وَأَتَوُا النَّصَارَى فَقَالُوا: كَيْفَ كَانَ عِيسَى ؟ قَالُوا: كَانَ يُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وَيُحْيِي الْمَوْتَى، وَأَتَوُا النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَقَالُوا: ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يَجْعَلْ لَنَا الصَّفَا ذَهَبًا، فَدَعَا رَبَّهُ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ: ﴿إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الأَلْبَابِ﴾” [آل عمران آية 190]اَلْآيَةَ، فَلْيَتَفَكَّرُوا فِيهَا.</p>

<p style="text-align:justify">***</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs"ın naklettiğine göre, Kureyşliler, Yahudilere gelerek, “Musa size (mucize olarak) ne getirdi?” dediler. Onlar, “Asâsını ve bembeyaz görünen el (yed-i beyzâ) mucizesini.” dediler. Sonra Hıristiyanlara gelerek, “İsa("nın mucizeleri) nasıldı?” dediler. Onlar da, “Körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirdi.” diye cevap verdiler. Sonra Hz. Peygamber"e (sav) geldiler ve dediler ki, “Rabbine dua et de Safâ tepesini bizim için altın hâline getirsin.” Hz. Peygamber de Allah"a dua etti. Bunun üzerine,&nbsp;“Göklerin ve yerin yaratılmasında ve gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.”&nbsp;(Âl-i İmrân, 3/190) âyeti nâzil oldu (ve onlara), "Bu âyetleri düşünsünler!" (denildi).”</p>

<p style="text-align:justify">(MK12322 Taberânî,&nbsp;el-Mu"cemü"l-kebîr&nbsp;, XII, 10)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَبْدِ اللَّهِ ﴿بْنِ مَسْعُودٍ﴾ قَالَ:اِنْشَقَّ الْقَمَرُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فِلْقَتَيْنِ، فَسَتَرَ الْجَبَلُ فِلْقَةً، وَكَانَتْ فِلْقَةٌ فَوْقَ الْجَبَلِ،</p>

<p style="text-align:justify">فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اللَّهُمَّ اشْهَدْ.”</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah (b. Mes"ûd) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) zamanında ay iki parçaya bölündü. Parçanın birini(n görünmesini) dağ engelledi, diğer parça ise dağın üzerinde (görünüyor) idi. Bunun üzerine Resûlullah (sav),&nbsp;“Allah"ım! Şahit ol!”&nbsp;buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(M7073 Müslim, Sıfâtü"l-münâfıkîn, 45)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Âişe validemiz, anlatıyor: “Allah Resûlü bir gece bana geldi, teni tenime değecek kadar yanıma sokuldu ve&nbsp;"Ey Âişe, bu gece Rabbime ibadet etmek için bana izin verir misin?"&nbsp;dedi. Ben de, "Ey Allah"ın Resûlü, ben senin bana yakın olmanı severim ama Rabbin için ibadet etmeni de severim." dedim. Kalktı, suyu idareli kullanarak abdest aldı, sonra namaza durdu ve ağlamaya başladı. Sakalları ıslanıncaya kadar ağladı. Sonra secdeye vardı. Secdede de yer ıslanıncaya kadar ağladı. Daha sonra ağlayarak yanı üzerine uzanmıştı ki Bilâl sabah ezanını okumak üzere çıkageldi. Onun bu şekilde ağladığını görünce Bilâl, "Ey Allah"ın Resûlü, Allah"ın senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiş olmasına rağmen niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber,&nbsp;"Ey Bilâl! Nasıl ağlamayayım? Allah Teâlâ bu gece bana, "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır." âyetini indirdi."&nbsp;diyerek cevap verdi. Sonra da,&nbsp;"Bu âyetleri okuyup da bunlar hakkında düşünmeyenlerin vay hâline!"&nbsp;buyurdu.” Allah Resûlü geceleri kalkar, dışarı çıkar, gökyüzüne bakarak,&nbsp;“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.”&nbsp;âyetini okur, âdeta bu âyetin de içerisinde bulunduğu Âl-i İmrân sûresinin son on âyetini vird edinirdi.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bu âyetlerin nüzulüne sebep Mekkeli müşriklerin meraklı sorgulama ve isteklerinden başka bir şey değildir. İşbu Mekkelilerden bir grup Peygamber Efendimizin mucize göstermesi gerektiğine dair beklentileri sebebiyle daha önceki peygamberlerin mucizeleri hakkında bilgi edinmek için Yahudilere gelip, “Musa size mucize olarak ne getirdi?” dediler. Onlar da Hz. Musa"nın, asâ ve görenler için bembeyaz olan el mucizesini anlattılar. Sonra Hıristiyanlara gelerek İsa"nın mucizelerini sordular. Onlar da Hz. İsa"nın körü ve alacalıyı iyileştirip ölüleri dirilttiğini söylediler. Bunun üzerine onlar doğruca Hz. Peygamber"e (sav) gelip dediler ki: “Rabbine dua et de Safâ tepesini bizim için altın hâline getirsin.” Hz. Peygamber de Allah"a dua etti. Bunun ardından, onların düşünmeleri için Âl-i İmrân sûresi 190. âyeti nâzil oldu:&nbsp;“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.”&nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Mekkelilerin asırlardır kulaktan duyma bilgilerle de olsa bu konularda mâlûmatları vardı. Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü, kendisinin peygamber olduğunu bildirince Kureyşliler, daha önceki ümmetlerde görülen benzer taleplerle Allah Resûlü"ne geldiler ve şöyle dediler:&nbsp;“Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe yahut Allah"ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe yahut altından bir evin olmadıkça ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.&nbsp;De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gönderilen bir beşerim. İnsanlara Kur"an geldikten sonra onların iman etmelerine ancak, "Allah, bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi?" demeleri engel olmuştur. De ki: Eğer yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melekler olsaydı elbette onlara gökten bir melek peygamber gönderirdik.”&nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Mucize; peygamberlere Allah tarafından bahşedilen, onların peygamberliğini kanıtlayan ve diğer insanları da bir benzerini meydana getirmekten âciz bırakan, olağanüstü olaylar diye tarif edilir. Peygamberler tarihine bakıldığında biri peygamberliğin ispatı, diğeri bunu inkâr edenlerin helâkı olmak üzere mucizelerin iki şekilde verildiği görülür. Nitekim Kur"ân-ı Kerîm, önceki peygamberlerin nübüvvetini ispat sadedinde cereyan eden mucizeleri, bunları görenlerin takındıkları tavırları ve Yüce Allah"ın buna karşılık onları cezalandırmasını ayrıntılı bir şekilde anlatır. Nitekim Hz. Musa"nın kıssası bu konudaki en mufassal anlatıyı oluşturur:</p>

<p style="text-align:justify">“Musa, (Firavun"a geldi ve şöyle dedi) "Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir peygamberim. Benim görevim Allah hakkında sadece gerçeği söylemektir. Size Rabbinizden bir mucize getirdim, İsrâiloğulları"nı bırak (onlara özgürlüklerini ver) benimle gelsinler." dedi. Firavun, "Eğer gerçekten bir mucize getirdiysen ve doğru söylüyorsan onu göster bakalım." diyerek cevap verdi. (Bunun üzerine) Musa, asâsını yere bıraktı ve o anda asâ sahici bir yılan oluverdi. Musa elini koynuna sokup çıkardı. Birdenbire o el, seyredenlere bembeyaz göründü.</p>

<p style="text-align:justify">Firavun halkının ileri gelenleri şöyle dediler: "Evet bu adam gerçekten işini iyi bilen bir sihirbaz! Sizi memleketinizden çıkarmak istiyor." Firavun onlara, "O hâlde bana ne yapmamı önerirsiniz?" dedi. Onlar da şöyle cevap verdiler: "Musa"yı ve kardeşini alıkoy ve şehirlere sihirbazları toplayıp getirecek görevliler gönder." Nihayet sihirbazlar Firavun"a gelip, "Galip gelecek olursak bize mutlaka bir mükâfat var değil mi?" diye sordular. Firavun, "Evet, üstelik siz (ücretle de&nbsp;kalmayacaksınız) mutlaka benim en yakınlarımdan olacaksınız." dedi. (Bunun üzerine) sihirbazlar, "Ey Musa! Ya önce sen at, ya da önce atanlar biz olalım." dediler. Musa, "Siz koyun." dedi. Sihirbazlar iplerini yere atınca, büyü ile halkın gözlerini bağladılar ve onları korkuttular. Gerçekten (ipleri yılan gibi oynatarak) büyük bir sihir ortaya koymuşlardı. Biz de Musa"ya, "Asânı yere bırak." diye vahyettik, (Musa asâyı yere bıraktı), bir de ne görsünler! Asâ onların aldatıcı düzeneklerini yakalayıp yutuverdi. Böylece gerçek ortaya çıktı, onların yaptıkları şeyler boşa gitti. Sihirbazlar hemen oracıkta büyük bir yenilgiye uğradılar, ezik ve mahcup bir hâlde iddialarından vazgeçtiler ve hep birden secdeye kapanıp, "Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun"un Rabbine inandık, iman ettik." dediler. Firavun da (öfkeyle) şöyle dedi: "Demek siz benden izin almadan ona inandınız öyle mi? Sizin bu yaptığınız, şehirde daha önce tasarladığınız bir tuzaktır. Siz (Mısır"ın yerli) halkını buradan çıkarmak (ve İsrâiloğulları"nı yerleştirmek) istiyorsunuz. Yakında başınıza neler gelecek göreceksiniz. Andolsun ki ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım." dedi. Sihirbazlar, "(İster as, ister kes) biz zaten sonunda Rabbimize döneceğiz. Sen Rabbimizin bize gelen mucizelerine inandığımız için bizden intikam almak istiyorsun." dediler ve şöyle dua ettiler: "Ey Rabbimiz! Bize sabırlar ihsan eyle ve canımızı Müslüman olarak al!"”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bu âyet-i kerimelerde mucize ile sihrin birbirinden ne kadar farklı olduğu çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Hz. Musa"ya Allah tarafından,&nbsp;“Asânı yere bırak!”&nbsp;buyrulması, onun sergilediği hadisenin, bizâtihi kendisinin bir gösterisi veya bir büyüsü olmayıp Allah"ın iradesi uyarınca gerçekleşen bir mucize olduğuna; onun asâsının yuttuğu şeylerden,&nbsp;“onların uydurdukları şeyler (aldatıcı düzenekler)”&nbsp;diye söz edilmesi de Firavun"un sihirbazlarınca sergilenen sihrin asılsızlığına işaret eder.&nbsp;“Böylece gerçek ortaya çıktı.”&nbsp;buyrulmakla da sihirbazların gösterilerinin asılsız, Hz. Musa"nın mucizesinin de gerçekten vuku bulmuş bir hadise olduğu ifade edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Âyetteki “batale” fiili de sihirbazların yaptıklarının hem asılsız olduğunu yani gerçekten vuku bulmuş bir olay değil aksine bir aldatmaca olduğunu ortaya koymakta hem de Firavun"un beklediği sonucu vermediğini göstermektedir. Ayrıca âyette geçen&nbsp;“büyü ile halkın gözlerini bağladılar.”&nbsp;ifadesi de onların yaptıklarının asılsızlığına işaret etmektedir. Sihirbazlar mağlûbiyetin ardından, sihrin bütün inceliklerini bilmelerine rağmen kendilerini yenilgiye uğratan bu hadisenin bir sihir olamayacağını; şu hâlde Hz. Musa"nın hak peygamber, gösterdiklerinin de ancak bir mucize olarak kabul edilmesi gerektiğini anlayarak Allah için secdeye kapandılar.</p>

<p style="text-align:justify">Kıptîlerde âdet olduğu üzere, Firavun için yere kapandıkları sanılmasın diye de Hz. Musa ve Hz. Harun"un Rabbi olan Allah"a iman ettiklerini açık bir dille belirtme gereğini duydular. Onların “asâ mucizesini” gördükten sonra iman etmeleri ve Firavun tarafından cezalandırılmalarını Abdullah b. Abbâs, “Sabah sihirbaz idiler, akşam şehit oldular.” şeklinde ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an, meseleyi bu şekilde açıkladıktan sonra Yüce Yaratıcı"nın yardımıyla peygamberinin elinde ortaya çıkan mucizeleri gördükleri hâlde inkârlarında inat edenlerin cezalandırıldıklarını şu şekilde ifade etmektedir:&nbsp;“Bu yüzden onlardan intikam aldık. Âyetlerimizi yalanlamaları ve onları umursamamaları sebebiyle kendilerini denizde boğduk.”&nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Her ne kadar inkârcılar mucizeyi peygamberden isteseler de aslında mucize göstermek peygamberin elinde değildir. Allah dilerse onu dilediği peygamberine verir. Bu açıdan mucize isteğinin muhatabı Allah"tır. Çünkü onların inkârlarının konusu, Allah"ın peygamberleri vasıtasıyla bildirdikleridir. Bunun içindir ki Yüce Allah, elçilerini tarihin hiçbir döneminde inkârcılar karşısında yardımsız bırakmamış, onları kendi dönemlerinde yaşayan insanların aşina oldukları ve duyulara hitap eden (hissî) harikulâdeliklerle desteklemiştir. Yukarıda anlatılan Hz. Musa"nın yere attığı asâsının bir yılana dönüşüp sihirbazların göz yanıltması oyuncaklarını yutması, Hz. İsa"nın kuş şeklinde yoğurduğu çamura üflemesi ve bunun Allah"ın izniyle kuşa dönüşmesi, anadan doğma bir körün gözlerini açması, alacalıyı iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi hep bu kabil hârikulâde olaylardır.</p>

<p style="text-align:justify">Bunların dışında Kur"ân-ı Kerîm"de Allah"ın, elçilerine bahşettiğine inanılan farklı mucizelerden de bahsedilir. Hz. Süleyman"a kuş dilinin öğretilmesi, onun kuşlardan, insanlardan ve cinlerden müteşekkil bir ordusunun olması, Hz. İbrâhim"in, atıldığı ateşte yanmaması, Hz. Musa"nın, asâsıyla kayaya vurması neticesinde kayadan on iki pınarın fışkırması, gökten kudret helvası ile bıldırcın eti indirmesi ve kavminin gölgelenmesi için bulut getirmesi, Hz. İsa"nın, kavminin evlerinde sakladıklarını ve yedikleri yiyecekleri onlara haber vermesi, gökten yiyecek dolu bir sofra indirmesi bunlardan bazılarıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Önceki ümmetlerden bazıları, mucize kabilinden harikulâde olaylara şahit olmalarına ve peygamberlerin bütün uyarı ve ikazlarına rağmen dalâlette ısrar ettikleri ve kendi elleriyle kendilerini helâke sürükleyecek işler yaptıkları için helâk olmuşlardır. Semûd kavmine peygamber olarak gönderilen&nbsp;Hz. Salih, bu konudaki en bariz örneklerden birisidir. Ona Allah tarafından mucize olarak deve verilip, kavmine o deveye asla bir kötülük etmemeleri tembih edildi. Fakat onlar bütün uyarılara rağmen inkârda ısrar edip o deveyi kestiler ve Salih Peygamber"den kendilerini tehdit ettiği azabı getirmesini istediler. Bunun üzerine, Allah onları şiddetli bir sarsıntıyla helâk etti. Kur"an"dan anlaşıldığı kadarıyla bu tür hadiselerde helâk; korkunç gürültü, şiddetli fırtına, zelzele ve tufan gibi olağandışı felâketlerle gerçekleşmiştir. Nuh kavminin tufanla, Âd ve Medyen halkının korkunç bir gürültüyle, Semûd ve Lut kavminin sarsıntıyla, Firavun ve ordusunun denizde boğulmak suretiyle yok olmaları bunun örneklerindendir.</p>

<p style="text-align:justify">Görüldüğü üzere, daha önceki peygamberlere insanların duyularına hitap eden birçok mucize verilmiş fakat müşriklerin tüm isteklerine ve Sevgili Peygamberimizin de bu doğrultuda Allah"a dua etmesine rağmen Allah, Son Peygamber"ine hissî/fizikî mucize vermemiş, onun yerine akıllarını kullanıp düşünmelerini tavsiye eden Kur"an âyetlerini indirmiştir. Peygamberimize verilen mucize şüphesiz Kur"an"dır. Nasıl ki sihrin revaçta olduğu dönemde Hz. Musa"ya asâ; tıbbın revaçta olduğu dönemde Hz. İsa"ya hastaları iyileştirme mucizesi bahşedilmişse; şiirin, belâgatin ve edebiyatın güçlü olduğu bir dönemde de Peygamberimize Kur"an verilmiştir. Kur"an, hem lafzıyla hem de mânâsıyla mucizedir. Peygamberimizin ilk muhatapları olan Kureyş kabilesi, şiir ve edebiyat alanında gelişmiş olan, şiir yarışmalarının tertip edildiği ve dereceye giren şiirlerin Kâbe"nin duvarına asılıp sergilendiği bir toplumdur. Cenâb-ı Hak böyle bir ortamda gönderdiği Peygamberine, mucize olarak Kur"an"ı vermiştir. Allah Teâlâ, Kur"an"ın kendi kelâmı olduğunu ve asla başkasına isnat edilemeyeceğini bildirmiştir. O, Hz. Muhammed"in peygamberliğini inkâr ve Kur"an"ın Allah kelâmı değil insan sözü olduğunu iddia edenlere karşı Kur"an"la meydan okumuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Üç aşamada gerçekleşen bu meydan okumada önce inkârcılardan, eğer gerçekten Kur"an"ın insan sözü olduğuna inanıyorlarsa onun bir benzerini kendilerinin yazıp getirmeleri istenmiş, bunu başaramayacakları gösterilip ikinci aşamada gerçekten iddialarında samimi iseler Kur"an"ınkine benzer on sûre getirmeleri, aksi hâlde gerçeği kabul edip Müslüman olmaları talep edilmiş ve onlara şöyle hitap edilmiştir:&nbsp;“Yoksa Kur"an"ı uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söylüyorsanız haydi Allah"tan başka gücünüzün yettiklerini de (yardıma) çağırıp siz de onun gibi uydurma on sûre getirin.”&nbsp;Üçüncü aşamada ise Kur"an"ın Allah"tan başkası tarafından&nbsp;uydurulmuş bir söz olmadığı, âlemlerin Rabbinden geldiğinde kuşku bulunmadığı teyit edildikten sonra inkâr edenlerden Kur"an"ın bir sûresinin benzerini getirmeleri istenmiş,&nbsp;“Yoksa Kur"an"ı (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah"tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.”&nbsp;buyrulmuş, bütün bu meydan okumalarda diledikleri kişilerden yardım alabilecekleri de özellikle ifade edilmiştir. Ayrıca Müşriklerin mucize talepleri karşısında, onlara Hz. Muhammed"in Allah"ın Elçisi olduğu, uyarıcı olduğu ifade edilmiş, mucize olarak Kur"an"ın yeteceği bildirilmiştir:&nbsp;“Dediler ki: Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya! De ki: Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım. Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız (mucize olarak) onlara yetmez mi? Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz de Ebû Hüreyre"den rivayet edildiğine şöyle buyurmuştur:&nbsp;“Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların inanmaları için kendisine mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen ise Allah"ın vahyettiği vahiy (Kur"ân-ı Kerîm)dir. Bu sayede ben kıyamet günü ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümit ediyorum.”&nbsp;&nbsp;buyurmuştur. Buradan hareketle en önemli mucizesi Kur"an olan Peygamberimizin mucizelerini diğer peygamberlerinkinden ayıran birkaç husus ortaya çıkmaktadır. Diğer peygamberlerin mucizeleri genellikle duyularla idrak edilebilen, kısa bir zaman diliminde cereyan eden mucizelerdir. Kur"an ise duyu organlarıyla algılanabilir bir harikulâdelikten ziyade insanların akıllarına hitap eden, akıl, vicdan muvazenesinde insanı ele alan, insana dünya ve âhiret mutluluğunun yollarını gösteren, sadece Hz. Peygamber"in kendi dönemindeki insanları değil sonra gelecek tüm insanları da muhatap alan, kıyamete kadar devam edecek bir mucizedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur"ân-ı Kerîm"de önceki peygamberlere verildiği gibi Hz. Peygamber"in hissî/fizikî mucizelerinden söz edilmez. Kur"an"da bir sûreye de ad olan İsrâ olayına hârikulâde bir tecrübe olarak sûrenin girişinde kısaca değinilmiş, hadisenin detaylı anlatımları ise rivayetlerde işlenmiştir. İsrâ hadisesi Kur"ân-ı Kerîm"de şu şekilde zikredilir:&nbsp;“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed"i) bir gece Mescid-i Harâm"dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ"ya götüren Allah"ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”&nbsp;Rivayete göre Sevgili Peygamberimiz olay gecesini ve yaşadıklarını müşriklere anlatınca onunla alay&nbsp;edip ondan Beyt-i Makdis"i tarif etmesini istemişler, bunun üzerine Yüce Allah Beytu"l-Makdis"i Hz. Peygamber"in gözü önüne getirmiş ve o da Beyt-i Makdis"i tarif etmiştir. Bu durumla karşılaşan müşrikler şaşkınlıklarını gizleyememiş ve “Vallahi, anlattıkları doğru!” demekten kendilerini alamamışlardır.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber devrinde yaşanan diğer bir dikkat çekici olay ise hicretten önceye uzanır. Buna göre Mekkeliler, Minâ"da bulunduğu bir sırada Hz. Peygamber"den (sav) mucize isterler bunun üzerine ay ikiye yarılır ve Kamer sûresinin ilk iki âyeti nâzil olur;&nbsp;“Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve süregelen bir sihirdir, derler.”&nbsp;&nbsp;Bu olay üzerine inkârcıların tarihten tevarüs edegeldikleri reddetme alışkanlıkları bir kez daha ortaya çıkmış ve “Muhammed bizi büyüledi!” demekten çekinmemişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Başka bir rivayette Resûlullah (sav) zamanında ay iki parçaya bölündü. Parçanın birini(n görünmesini) dağ engelledi, diğer parça ise dağın üzerinde (görünüyor) idi. Bunun üzerine Resûlullah"ın (sav),&nbsp;“Allah"ım! Şahit ol!”&nbsp;buyurduğu nakledilir. Bu rivayette Hz. Peygamber, Allah"ın âyetlerinden bir âyet olan ayı inananlara göstererek onların inançlarını pekiştirmek istiyordu. Bu rivayette anlatılan ile Mekke dönemine ilişkin yaşanan ve Kamer sûresinin nüzulüne sebep olan hadise birbirine karıştırılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Ayın yarılması ile ilgili olduğu söylenen Kamer sûresinin ilk âyetindeki,&nbsp;“Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.”&nbsp;&nbsp;ifadesi ise iki şekilde yorumlanmıştır: Birincisi; bu hadise kıyamet öncesinde vuku bulacaktır. İkinci ise, müşriklerin Peygamberimizden mucize göstermesini istemeleri üzerine bu olay vuku bulmuştur.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimize has özellikleri konu alan ve “hasâis” olarak adlandırılan, onun nübüvvetini ispat sadedinde rivayetleri derlemek maksadıyla kaleme alınan “delâil” ve “alâmâtü"n-nübüvve” gibi müstakil eserler ile genel hadis kitaplarının ilgili bölümlerinde yer alan kimi rivayetlerde Peygamberimize de önceki peygamberlere verilen mucizeler türünden, hârikulâdeliklerin verildiği anlatılır. Bu bağlamda nakledilen rivayetlerden birisi şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify">Bir seferinde Allah Resûlü"ne bir tas su getirilir, Resûlullah (sav) elini suyun içerisine koyar ve parmakları arasından su fışkırmaya başlar. Bunun üzerine Allah"ın Elçisi şöyle buyurur:&nbsp;“Haydi abdest almaya geliniz. Gökten inen berekete geliniz.”&nbsp;Orada bulunanların hepsi o sudan abdest alır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu olayı anlatan Abdullah b. Mes"ûd sözlerine şunları eklemekten kendini alamamıştır: “Siz mucizeleri azap (sebebi) kabul ediyorsunuz. Oysa biz Resûlullah (sav) zamanında onları bereket (vesilesi) kabul ederdik.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bu hadisenin dışında birçok kez Hz. Peygamber"in elinde azıcık suyun arttığına, ondan birçok kişinin istifade ettiğine dair rivayetler mevcuttur. Bu rivayetlere göre o, mübarek elini küçücük bir kaba daldırmış ve o kaptan yetmiş seksen kişi abdest almıştır. Hudeybiye"de bir kaptaki suya elini sokmuş, bereketlenen su bin beş yüz kişinin su ihtiyacını karşılamıştır. Tebük Seferi sırasında Tebük suyundan elini yüzünü yıkamış, bunun üzerine su birden çoğalmış ve orada bulunan herkes bu sudan kanasıya içmiştir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün Muzeyne kabilesinden bir grup Hz. Peygamber"i ziyarete gelir. Resûlullah (sav) onlar için yemek hazırlanmasını ister. Ona, azıcık hurmadan başka bir şey olmadığı söylenir. Bunun üzerine o, gidip yiyecek bulunan yerin kapısını açar; bir de bakarlar ki orası hurmayla doludur. Herkes ihtiyacı kadar alır. En son kişi de alacağını aldığı hâlde hurmalardan bir tane bile eksilmez. Başka bir seferinde bir kap çorba (serîd) hiçbir ilâve olmaksızın sabahtan öğlene kadar grup grup insanın yemesine rağmen tükenmez. Yiyecek sıkıntısı çeken orduda mevcut yemeğe dua etmesiyle yemeğin çoğalıp herkesin karnını doyurduğu ve yemeğin arttığı müşahede edilir. Onun duasıyla harmanının bereketlenmesi, bir tabak yemeğin üç yüz kişiye yetmesi, bir tas sütün Ashâb-ı Suffe"yi doyurması da bu cümleden sayılabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca yanından geçtiği taşların ve ağaçların kendisine selâm vermesi, etrafındakilere saldıran huysuz bir devenin onu görünce sakinleşerek önünde çökmesi, yediği yemeğin tesbihatta bulunması, onun şahsında gerçekleşen hârikulâde hadiseler için zikredilen örneklerden bazılarıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayetler açık biçimde, yaşadıkları bütün zorluklar karşısında Allah Resûlü"nün etrafında kenetlenen, ondan ayrılmayan, ona bağlanıp gönülden inanan müminler için onun bir sığınak, yokluk zamanlarında bir bereket olarak görülüp algılandığını ifade eder.</p>

<p style="text-align:justify">Mucize olarak adlandırılmasa da, insan türü için olağanüstü nitelikte olan bir başka husus da ilâhî yardımlardır. Yüce Allah Sevgili Peygamberimizi sıkıntılara maruz kaldığı, bunaldığı zamanlarda yardımsız bırakmamış, onu birtakım olağanüstü hadiselerle desteklemiştir. Bedir Muharebesi"nde, Hz. Peygamber"e ve inananlara; meleklerle ve düşmanı az göstermekle, Hendek Savaşı"nda rüzgâr ve görünmeyen&nbsp;ordularla, Huneyn"de görünmeyen ordular ve Allah Resûlü"nün müşriklerin yüzlerine attığı toprakla, Medine"de kuraklık baş gösterince duası neticesinde yağmurla, Sevr Mağarası"nda görünmez ordularla yardım edilmiştir. Nitekim son husus Kur"an"da şu şekilde ifade edilmiştir:&nbsp;“Eğer siz Peygamber"e yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (&nbsp;Mekke"den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlarken arkadaşına o, "Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir." diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah"ın sözü en yücedir. Allah, mutlak güç, hüküm ve hikmet sahibidir.”&nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Allah"ın olağanüstü yardımları sadece peygamberleri için değil insanlık tarihi boyunca mümin ve muvahhid olarak yaşamış birçok kişi için de söz konusudur. Bu bağlamda Allah müminleri kendi dostu olarak nitelendirmiş, dostları için hiçbir korkunun ve üzüntünün olmayacağını bildirmiş, dünya ve âhiret hayatında onlar için müjdeler olduğunu özellikle vurgulamıştır. Onlar için dünya hayatındaki müjdelerden birisi de hiç şüphesiz “keramet” diye isimlendirilen ve diğer insanların hiçbir maddî imkânla elde edemeyecekleri Allah"ın lütuf ve yardımlarıdır. Bu lütuf ve ikramlara peygamberlerin yanı sıra bütün salih/veli kullar da nail olabilir. Çünkü keramet, ikram etmek demektir. Allah"ın veli/salih kullarına ikram ettiği her nimet de keramet kabilindendir. Hadis kitaplarında bu konuya işaret eden bazı rivayetler de mevcuttur. Nitekim Hz. Peygamber"in dostlarından iki kişi hakkında anlatılan şu olay ilginç ve ilginç olduğu kadar da şaşırtıcıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Bir akşam geç vakitlere kadar Allah Resûlü"nün sohbetini dinleyen Evs kabilesinden Üseyd b. Hudayr ve Abbâd b. Bişr evlerine gitmek üzere huzurdan ayrılırlar. Ortalık zifiri karanlıktır. Fakat gördükleri pek de olağan olmayan bir durum karşısında şaşırırlar. Hâne-i saadetten çıkar çıkmaz önlerinde kandil ışığına benzer iki ışıltı belirir. Bir süre bu aydınlıkla birlikte yürürler. Fakat evleri ayrı yönlerdedir. Yol ayrımına geldiklerinde hayretle görürler ki bu ışıltılar da birbirinden ayrılarak her birinin yolunu aydınlatmaya devam ediyor. Her ikisi de evlerine gelinceye kadar bu ışık demeti içinde yürürler.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlığa peygamberlik aracılığıyla verilen en büyük ve kalıcı mucize hiç şüphesiz Kur"an"dır. Kur"an"ın mucizesi çağlar üstüdür. O, Peygamberimizin ilk muhatapları için olduğu kadar bugünün insanı ve kıyamete kadar yaşayacak olan herkes için bitmeyen mucizedir.</p>

<p style="text-align:justify">DİB Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/mucize-peygamberlere-verilen-olaganustu-lutuf-1</guid>
      <pubDate>Sun, 08 Feb 2026 14:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/mucize_peygamberlere_verilen_olaganustu_lutuf_h27587_e622d.jpg" type="image/jpeg" length="12120"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Peygamberlere İman: Allah'ın Elçilerini Tasdik]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberlere-iman-allahin-elcilerini-tasdik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberlere-iman-allahin-elcilerini-tasdik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mekke'de boykotun sona ermesinin hemen ardından Allah'ın Elçisi (sav), ilk günden itibaren kendisine inanarak hep yanında olan biricik eşi Hz. Hatice'yi ve onu her türlü saldırıya karşı koruyup kollayan amcası Ebû Tâlib'i kaybetmişti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">Peygamberlere İman: Allah'ın Elçilerini Tasdik</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre anlatıyor: “Bir gün Resûlullah (sav) insanların arasında oturuyordu. Bir adam geldi ve “Ey Allah"ın Resûlü, iman nedir?” diye sordu. Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah'a, meleklerine, kitabına, O"na kavuşmaya, peygamberlerine iman etmendir. (Aynı şekilde) öldükten sonra son dirilişe iman etmendir…” (Soran kişi yanından ayrıldıktan sonra) Resûlullah buyurdu ki, “Bu (gelen) Cibrîl"dir, insanlara dinlerini öğretmek için geldi.”</p>

<p style="text-align:justify">(M97 Müslim, Îmân, 5; B50 Buhârî, Îmân, 37)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Rebâh b. Abdurrahman b. Huveytıb"dan, ninesinin şöyle dediği nakledilmiştir: “Resûlullah'ı (sav) şöyle buyururken işittim:</p>

<p style="text-align:justify">"... Bana iman etmeyen kimse Allah"a da iman etmemiştir..." ”</p>

<p style="text-align:justify">(HM27687 İbn Hanbel, VI, 382)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den rivayet edildiğine göre, Resûlullah"a (sav), “Hangi amel daha değerlidir?” diye soruldu. “Allah'a ve Resûlü'ne imandır.” buyurdu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(N4988 Nesâî, Îmân, 1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Ben dünyada ve âhirette Meryem oğlu İsa"ya insanların en yakın olanıyım. Peygamberler, ataları bir, anneleri ayrı kardeştirler.</p>

<p style="text-align:justify">Dinleri ise tektir.”</p>

<p style="text-align:justify">(B3443 Buhârî, Enbiyâ, 48)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların inanmaları için kendisine mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen ise Allah"ın vahyettiği vahiy (Kur"ân-ı Kerîm)dir. Bu sayede ben kıyamet günü ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümit ediyorum.”</p>

<p style="text-align:justify">(B7274 Buhârî, İ"tisâm, 1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik"ten rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav), “Ne mutlu, beni görüp de iman edenlere!” sözünü bir kere söyledi. “Ne mutlu, beni görmeden iman edenlere!” ifadesini ise yedi defa tekrarladı.</p>

<p style="text-align:justify">(HM12606 İbn Hanbel, III, 155)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Mekke"de boykotun sona ermesinin hemen ardından Allah"ın Elçisi (sav), ilk günden itibaren kendisine inanarak hep yanında olan biricik eşi Hz. Hatice"yi ve onu her türlü saldırıya karşı koruyup kollayan amcası Ebû Tâlib"i kaybetmişti. Mahzun bir şekilde, sığınılacak bir kapı bulurum ümidiyle annesinin amcaları yoluyla akrabası olan ve Mekke"ye iki günlük yürüme mesafesinde bulunan Tâif"deki Benû Abdiyalîl ailesine gitmişti. Ne var ki Tâifliler Hz. Peygamber"in davetini reddetmekle kalmamış, köleleri ve serserileri kışkırtarak üzerine salmışlardı. İsrâ sûresinde anlatılan Resûlullah"ın bir gecede Mekke"den Kudüs"teki Beytü"l-Makdis"e ve sahîh rivayetlerin bildirdiğine göre, oradan da göklere yükseltilip Allah"ın bazı nimetlerinin gösterilerek geri getirilmesi yani Mi"rac böyle bir dönemde gerçekleşti. Hz. Peygamber İsrâ ve Mi"rac"da başından geçenleri bildirince halk bu olayı konuşmaya başladı. Hatta dine yeni girmiş bazı kimselerden, bu hadiseyi kavrayamadıkları için dinden dönenler bile oldu. Müşrikler Allah"ın Elçisi"nin aleyhine iyi bir fırsat yakaladıklarını düşünerek soluğu Hz. Ebû Bekir"in (ra) yanında aldılar. Ona, “Arkadaşın bu gece Beytü"l-Makdis"e götürüldüğünü iddia ediyor, bakalım buna ne diyeceksin?” şeklinde istihza dolu soruyu yönelttiler. Muhtemelen bekledikleri, “Artık bu kadarı da fazla, insan aylarca süren bir yolculuğu bir gecede nasıl gerçekleştirir!” türünden bir cevaptı. Hz. Ebû Bekir, “O böyle mi söyledi?” diye sordu. “Evet” cevabını alınca şöyle dedi: “Böyle demişse, muhakkak doğru demiştir.” İnkârcılar hiç beklemedikleri bu cevap karşısında şaşırıp kaldılar. “Demek sen, Muhammed"in bir gecede Beytü"l-Makdis"e gidip sabah olmadan döndüğünü tasdik ediyorsun öyle mi?!” dediler. Hz. Ebû Bekir onlara şöyle dedi: “Ben, Resûlullah"ın bunun daha da ötesinde verdiği haberleri; sabah akşam semadan getirdiği vahiy haberlerini tasdik ediyorum.” Bu olaydan sonra Ebû Bekir, devamlı doğrulayan, sürekli tasdik eden anlamında “sıddîk” lakabıyla anılmaya başlandı. Çünkü o, kendisinin de ifade ettiği gibi Resûlullah"ın Allah"tan getirdiğini söylediği her şeyi tasdik ediyor ve bunlara iman ediyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah mesajını iletmek üzere kulları arasından seçtiği peygamberlerini elçilikle görevlendirmiş ve insanlardan bu elçilere iman etmelerini istemiştir. Dolayısıyla peygambere iman sadece onun peygamber oluşunu kabul ve tasdikten ibaret değil, Allah"tan getirdiği büyük küçük her şeyi kabul etmek ve bunlara iman etmektir. Hz. Peygamber"in, “(İman) Allah"a, meleklerine, kitabına, O"na kavuşmaya, peygamberlerine iman etmendir. (Aynı şekilde) öldükten sonra son dirilişe iman etmendir.” şeklindeki iman tanımı içerisinde yer alan ve Kur"an"da da iman esaslarından biri olarak zikredilen peygamberlere iman aslında diğer iman esaslarının da temelini oluşturur. İnsan, aklıyla Yüce Yaratıcı"yı bilme ve O"na inanma yetisine sahip olmakla birlikte Allah"ın buyruklarını ancak göndermiş olduğu peygamberleri aracılığıyla öğrenebilmiştir. Allah Teâlâ hiçbir “ilâhî kitabı” yeryüzüne peygambersiz göndermemiştir. Oysa kendilerine kitap verilmeyen pek çok peygamber, yanlış inançlara yönelen halka doğru yolu göstermek üzere gönderilmiştir. Bir başka deyişle, kitap getirmeyen peygamber çoktur ama peygambersiz gönderilen kitabın örneği yoktur. Dolayısıyla Allah"ın Kitabı"na iman etmek için öncelikle bu kitabın kendisine gönderildiği peygambere iman etmek gerekir. Yine âhiret, melekler, kaza ve kader gibi diğer iman esasları hakkında bilgi veren de peygamberdir. Kur"an"da Allah, insanlara peygamber gönderme sebebini şöyle açıklar: “Andolsun biz, her ümmete, "Allah"a kulluk edin, tâğûttan kaçının." diye peygamber gönderdik.” Bu anlamda peygamberlere iman, bütün yönleriyle vahye ve tevhide imanın temelini oluşturur ve bu, ilâhî dinlerin ayırt edici özelliğidir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberler, Allah"ın insanlar arasından seçip görevlendirdiği elçileridir. Onların hepsi, kendilerinden sonra insanların Allah"a karşı bahaneleri kalmasın diye müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmişlerdir. Kur"an"da, Allah"ın kullarına peygamber göndermesinin bir lütuf oluşu şöyle ifade edilmiştir: “Andolsun, Allah, müminlere kendi içlerinden, onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” </p>

<p style="text-align:justify">Allah"ın mesajını iletmekle görevli olan bu elçiler, Allah"tan aldıkları mesajı aynen aktarmakla yükümlüdürler. Bu mesaja ekleme yahut çıkarma yapamazlar. Bununla ilgili olarak Kur"an"da şöyle buyrulur: “Eğer (peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.”  </p>

<p style="text-align:justify">Allah"a inandığını söylediği hâlde peygamberi kabul etmeyen kişi esasen Yüce Yaratıcı"nın, dünyaya ve beşer hayatına müdahalesini reddetmektedir. Dolayısıyla fizik ötesi âlemle ve Yaratıcı"yla bağlantıyı sağlayan peygamberi yok saymak, dinin kendisini bütünüyle hiçe saymaktır. Bu sebeple nübüvvete ve risâlete inanmadan Allah"ın varlığını kabul etmenin pratik bir anlamı yoktur. Dolayısıyla elçiye iman eden aynı zamanda elçiyi gönderene yani Allah"a iman etmiş olmakta; elçiyi inkâr eden, göndereni yani Allah"ı da inkâr etmiş olmaktadır. Resûlullah da bunu şöyle ifade etmiştir: “Bana iman etmeyen Allah"a da iman etmemiştir...” </p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde peygambere iman, ona tâbi olmayı ve getirdiği ilâhî buyruklarla amel etmeyi gerektirir. Allah Elçisi"nin (sav), “Hangi amel daha değerlidir?” şeklinde kendisine yöneltilen bir soruyu,“Allah"a ve Resûlü"ne imandır.” şeklinde yanıtlaması iman ile amel bütünlüğünü göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Çünkü Peygamber, müminlere Allah"ın âyetlerini okuyan, kitap ve hikmeti öğreten, onları inkârdan ve kötülüklerden temizleyendir. Dolayısıyla peygambere iman olmadan anılan hususların gerçekleşmesi mümkün değildir ve diğer iman esaslarıyla birlikte peygambere inanmak iyiliğin başlıca unsurlarındandır. Gerçek anlamda peygambere iman, onu ve öğretisini gerektiğinde hikmetle ve cesaretle savunmayı da içerir. Tıpkı Kur"ân-ı Kerîm"de anlatılan Firavun ailesinden imanını gizleyen mümin kişinin yaptığı gibi. Hz. Musa"yı dine davetten caydırmak ve insanları ondan uzaklaştırmak için aldığı bütün vahşice tedbirler boşa çıkınca Firavun, kesin bir çözüm olarak Hz. Musa"yı ortadan kaldırmaya karar vermişti. Firavun konuyu yanındakilere açtığında durumun ciddiyetini anlayan bu mümin, o zamana kadar sakladığı imanını açığa vurdu ve öldürülmeyi göze alarak çeşitli delillerle Hz. Musa"yı savundu. </p>

<p style="text-align:justify">Peygamberler, vahiyle şereflendirilmiş ve diğer insanlarda bulunmayan birtakım üstün niteliklere sahip, seçkin kişilerdir. Onlar İslâm inancına göre Allah"ın elçileri ve kullarıdır. Allah"ın izni olmadan kendi adlarına fayda sağlama ve zararı giderme güçleri yoktur. Allah"ın bildirdikleri dışında gaybı da bilmezler. Dolayısıyla İslâm, peygambere ilâhlık atfetmeyi ve peygamberi Allah"ın oğlu olarak görmeyi şiddetle reddeder. </p>

<p style="text-align:justify">Peygamberlere iman, Allah Teâlâ"nın bütün elçilerine inanmakla gerçekleşir. Bundan dolayı son peygamber Hz. Muhammed"e inanıp öncekilerin bir kısmına veya hiçbirisine inanmamak ya da evvelki peygamberlere iman edip son peygamberi reddetmek kabul edilemez. “Allah"ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırıp, "Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız." diyenler ve iman ile küfür arasında bir yol tutmak istenler yok mu! İşte gerçekten kâfirler bunlardır.”  Allah Resûlü de bununla ilgili şöyle buyurmuştur: “Ben dünyada ve âhirette Meryem oğlu İsa"ya insanların en yakın olanıyım. Peygamberler ataları bir, anneleri ayrı kardeştirler. Dinleri ise tektir.” Aralarında çeşitli özelliklere sahip olma bakımından birbirlerine üstünlükleri olmakla birlikte müminler için, onlara iman noktasında peygamberler ve onlara indirilen vahiyler arasında bir ayrım söz konusu değildir: “Biz, Allah"a, bize indirilene (Kur"an"a), İbrâhim, İsmâil, İshak, Yakub ve Yakuboğulları"na indirilene, Musa ve İsa"ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”  </p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ kendisine ve gönderdiği elçilerin her birine ayrım yapmaksızın iman edenlerin mükâfatını da mutlaka vereceğini vaad etmiştir. Ayrıca peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdiğini söyleyen Rabbimiz, “Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” buyurmuştur. </p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber de Allah"a iman eden ve peygamberlerini tasdik edenleri âhirette peygamberlere ait yüksek köşklerle müjdelemiştir. Allah Resûlü (sav), önce gönderilen peygamberlere tâbi olan Yahudi ve Hıristiyanların kendisine de inanmaları hâlinde iki sevap alacaklarını müjdelemiştir. Öte yandan kendisine inanmayan Ehl-i kitabın akıbetini şöyle açıklamıştır: “Muhammed"in canını elinde tutan Allah"a yemin ederim ki bu ümmetten bir Yahudi veya Hıristiyan beni işitir, sonra da benim kendisiyle gönderildiğim (vahy)e iman etmeden ölürse mutlaka cehennemliklerden olur.” </p>

<p style="text-align:justify">İlâhî vahyin sesine kulaklarını tıkamayanlar, dini tebliğ etmeye başladığında peygambere ve onun getirdiklerine inanmakta hiçbir tereddüt göstermemişlerdir. Ancak insanların, peygamberlerin davet çağrılarına tepkileri çoğunlukla inkâr, alay ve zulüm etmek şeklinde gerçekleşmiştir. Kendilerini gece gündüz imana davet eden Hz. Nuh"un kavminin bu davete tepkileri, parmaklarını kulaklarına tıkayıp kaçmak olmuştur. Yine Hz. İbrâhim"in, Hz. Lût"un, Hz. Şuayb"ın, Hz. Musa"nın, Hz. Yunus"un, Hz. İsa"nın ve nihayet Hz. Muhammed"in toplumlarının tepkileri birbirlerinden çok da farklı olmamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Cenâb-ı Allah elçilerine bu zor anlarında, insanların kendilerine inanmaları maksadıyla peygamberliklerinin ispatı olan bazı mucizeler bahşetmiştir. Nuh tufanı, Hz. İbrâhim"in Bâbil kralı Nemrud tarafından ateşe atılmasına rağmen ateşin Allah"ın himayesiyle onu yakmaması, Hz. Musa"nın elindeki asânın yılana dönüşmesi, asâsını denize vurunca denizin yarılması ve açılan yoldan İsrâiloğulları"nın geçmesi, Hz. Süleyman"ın kuş ve karınca gibi hayvanlarla konuşması gibi Allah"ın peygamberlerine bahşettiği mucizelere inanıp iman edenler olduğu gibi inkârda ısrar edenler de olmuştur. Cenâb-ı Allah bütün bunlardan sonra inkâr edenleri helâk ederek cezalandırmış ve son peygamberi Hz. Muhammed"e bahşettiği mucize olan Kur"an"da, “Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.” buyurarak insanlığı bu kavimlerin durumlarından ibret almaya ve elçisine iman etmeye davet etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberlerle birlikte yaşayıp onları gören, onlara inanan ve yolundan gidenlerin yanı sıra bir de peygambere yetişemeyen ama ona iman eden bağlıları vardır. Hz. Peygamber"in ashâbından sonra gelen bütün Müslüman kuşaklar böyledir. Nitekim sahâbeden biri bir gün, “Yâ Resûlallah! Bizden daha hayırlı biri var mıdır? Biz Müslüman olduk ve seninle birlikte cihad ettik.” sorusuna şöyle karşılık vermişlerdi: “Evet, sizden sonra gelecek bir topluluk (sizden daha hayırlı olacaktır). Zira onlar beni görmedikleri hâlde, bana iman edecekler.” Konuyla ilgili başka bir rivayete göre ise Efendimiz (sav), “Ne mutlu, beni görüp de iman edenlere!” sözünü bir kere söylemiş, buna karşılık, “Ne mutlu, beni görmeden iman edenlere!” ifadesini tam yedi defa tekrarlamıştır. </p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sav) aynı zamanda, “İnsanların en hayırlıları, benim çağımdakilerdir.”  buyurarak kendisine inanan sahâbe-i kirâmın genel anlamda faziletini ortaya koyduğuna göre, burada göreceli bir üstünlükten söz edilebilir. Zira kıyamete kadar gelecek her neslin, öncekilerde bulunmayan kendilerine özgü bazı üstünlüklerinin bulunması tabiîdir. Cennetin yüksek makamlarını elde etmenin önemli bir şartı, bütün peygamberlere hakkıyla inanmaktır. Tabiatıyla Rab olarak Allah"ı, din olarak İslâm"ı, peygamber olarak da Muhammed"i (sav) kabul eden herkes cennette Rabbinin nimetleriyle rızıklanmaya hak kazanmıştır. Cenâb-ı Hak, cehennem ateşinin, kendisine ve peygamberine en kalbî, en içten bir tasdikle inananları yakmasını haram kılmıştır: “Gönülden tasdik ederek Allah"tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed"in O"nun Resûlü olduğuna şehâdet eden kimseyi Allah mutlak surette cehenneme haram kılar.” </p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberlere-iman-allahin-elcilerini-tasdik-1</guid>
      <pubDate>Thu, 05 Feb 2026 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/peygamberlere_iman_allah_in_elcilerini_tasdik_h27485_364d5.jpg" type="image/jpeg" length="23080"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Allah'ın kitabı: Sözlerin en güzeli]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-kitabi-sozlerin-en-guzeli-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-kitabi-sozlerin-en-guzeli-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kur'an, insana dağların bile kaldıramayacağı büyük sorumluluğunu hatırlatır. Doğruları ve yanlışları, okuyanın önüne serer ve sağlıklı bir seçim yapmasını sağlar. Ona sorular sorar, bilgiler verir, dünyasını ve âhiretini tanıtır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">Allah'ın kitabı: Sözlerin en güzeli</p>

<p style="text-align:justify">Câbir b. Abdullah"tan gelen rivayete göre,</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sav) bir hutbesinde şöyle diyordu…:</p>

<p style="text-align:justify">“Sözlerin en doğrusu, Allah"ın Kitabı; hâl ve tavrın en güzeli ise Muhammed"in hâl ve tavrıdır…”</p>

<p style="text-align:justify">(N1579 Nesâî, Îdeyn, 22)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:&nbsp;“Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların inanmaları için kendisine mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen ise Allah"ın vahyettiği vahiy (Kur"ân-ı Kerîm)dir. Bu sayede ben kıyamet günü ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümit ediyorum.”</p>

<p style="text-align:justify">(B7274 Buhârî, İ"tisâm, 1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe"den (ra) nakledildiğine göre, Peygamber (sav) şöyle demiştir:&nbsp;“Kur"an"ı ezberleyip okuyan kişi, Allah katındaki seçkin meleklerle birlikte olacaktır. Kur"an"ı zorlanarak da olsa devamlı okumaya çalışan kişiye ise iki kat ecir vardır.”</p>

<p style="text-align:justify">(B4937 Buhârî, Tefsîr, (Abese) 1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Osman b. Affân"dan (ra) gelen rivayete göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:&nbsp;“Sizin en hayırlınız, Kur"an"ı öğrenen ve öğretendir.”</p>

<p style="text-align:justify">(T2907 Tirmizî, Fedâilü"l-Kur"ân, 15)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den gelen rivayete göre,… Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:&nbsp;“Kur"an"ı öğrenin, onu okuyun ve okutun. Kur"an"ı öğrenen, okuyan ve gereğini yapan kimse, her tarafa koku yayan misk dolu bir kaba benzer. Kur"an"ı öğrendiği hâlde (onu okumayan ve okutmayan) yatıp uyuyan kimse ise ağzı bağlı bir misk kabına benzer.”</p>

<p style="text-align:justify">(T2876 Tirmizî, Fedâilü"l-Kur"ân, 2)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber şehri Medine"nin huzur dolu günlerinden birisiydi. Varlığıyla şehri bereketlendiren Allah"ın Elçisi (sav), yakın dostlarından Abdullah b. Mes"ûd"a seslendi:&nbsp;“Abdullah! Bana Kur"an oku.”&nbsp;Bir an için şaşırdı, ilminin derinliğiyle tanınan değerli sahâbî. “Yâ Resûlallah, Kur"an size indirilmişken, ben mi size okuyayım?” diyebildi sadece. Allah Resûlü,&nbsp;“Evet, evet, ben Kur"an"ı başkasından dinlemeyi çok seviyorum.”&nbsp;buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Mes"ûd okumaya başladı. Nisâ sûresinin yaratılışı hatırlatan, yetime saygıyı tavsiye eden, miras paylaşımını konu alan âyetlerini okudu. Nihayet,&nbsp;“Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!”&nbsp;&nbsp;âyetine geldiğinde Peygamber"in (sav) gözlerinden yaşlar süzüldüğünü fark etti. Daha fazla dayanamadı Rahmet Elçisi ve&nbsp;“(Bu kadar) yeter.”&nbsp;buyurdu.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Kur"an, “Kelâmullâh” (Allah"ın sözü) ve “Kitâbullâh” (Allah"ın Kitabı)dır. Allah"a ait olduğu için de,&nbsp;“sözlerin en güzeli”&nbsp;dir. Nitekim bazı kaynaklarda Peygamberimizden, bazı kaynaklarda ise Câbir b. Abdullah"tan nakledilen bir hadiste şöyle denilmektedir:&nbsp;“Sözlerin en doğrusu, Allah"ın kelâmı; hâl ve tavrın en güzeli ise Muhammed"in hâl ve tavrıdır.”&nbsp;O, inananların hep birlikte sımsıkı sarılması istenen “Allah"ın ipi” (Hablullah) ve kopmak bilmeyen “sapasağlam bir kulp”tur (el-urvetu"l-vüskâ). O, insanları en doğru yola ileten bir şifa kaynağı, bir hidayet rehberi ve rahmet vesilesidir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an, insana dağların bile kaldıramayacağı büyük sorumluluğunu hatırlatır. Doğruları ve yanlışları, okuyanın önüne serer ve sağlıklı bir seçim yapmasını sağlar. Ona sorular sorar, bilgiler verir, dünyasını ve âhiretini tanıtır. Kur"an"ın kendisi için kullandığı, “hatırlatma” anlamına gelen&nbsp;“Zikr”&nbsp;, “doğruyu yanlıştan ayıran” anlamında&nbsp;“Furkân”&nbsp;, “yazılı metin” anlamında&nbsp;“Kitab”&nbsp;ve “okunan şey” anlamındaki&nbsp;“Kur"an”&nbsp;isimleri de Kur"an"ın bu özelliklerini kapsayıcı mahiyettedir.</p>

<p style="text-align:justify">Dinin temeli Kur"an"dır. İslâm, Kur"an"ın indiği gün insanlığa ulaşmaya başlamış, Kur"an"ın inişi sona erince ise tekemmül etmiştir. Bir Ramazan günü Hira"da&nbsp;“Oku!”&nbsp;âyetini duyması ve öğrenmesi Peygamberimizin (sav) ilâhî görevinin başlangıcı olmuştur. Yıllar boyunca, Resûlullah"a (sav)&nbsp;insanlara vereceği mesajları, topluma ise insanlığın gereklerini öğreten yine Allah"ın Kelâmı"dır. Nihayet&nbsp;“Bugün sizin için dininizi tamamladım.”&nbsp;âyeti indikten ve Kur"an vahyi sona erdikten kısa bir süre sonra Peygamber Efendimiz de (sav) hayata gözlerini yummuştur.</p>

<p style="text-align:justify">O, Kur"an"ı ilk öğrenen, ilk okuyan ve ilk yaşayan insandı.&nbsp;“Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.”&nbsp;âyeti, hemen hemen her gün aldığı vahiylerle hayatında tecelli etmişti. Vahyin ağırlığından kış günü boncuk boncuk terlemek, Allah"ın buyruklarını dinlemeye yanaşmayanların eleştirilerini göğüslemek ve bu uğurda sabredebilmek, onun görevi olmuştu. Kur"an"ı öğrenme ve insanlara ulaştırma görevindeki büyük özverisi, ümmeti ile arasında belki anne ve evlat ilişkisinden öte bir bağ kurulmasını sağlamıştı.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sav) en büyük mucizesiydi Kur"an. Hz. Süleyman"a kuşlarla konuşabilme ve rüzgârı yönlendirebilme yeteneğini veren, Hz. İsa"ya ölüleri diriltme ve âmâları görür hâle getirebilme gücünü bahşeden Allah, son peygamberini de eşsiz kelâmı ile desteklemişti. Kur"an, bütün insanlara sesleniyor, onlara bilemedikleri ve aralarında tartıştıkları hâlde uzlaşamadıkları konuları öğretiyordu. Doğumdan öncesi veya ölümden sonrası gibi merak ettikleri meseleleri açıklıyor ve muhatapları üzerinde tarifi mümkün olmayan bir tesir bırakıyordu. Kur"an"ın sağladığı bu inandırıcılığı ve mucizevî etkiyi Allah"ın Elçisi (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle ifade buyurmuştu:&nbsp;“Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların inanmaları için kendisine mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen ise Allah"ın vahyettiği vahiy (Kur"ân-ı Kerîm)dir. Bu sayede ben kıyamet günü ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümit ediyorum.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimiz (sav), Allah"ın kendisiyle gönderdiği hidayeti ve ilmi, gökten inen bereketli yağmura benzetiyordu. İnsanı insan yapan değerlere hasret Mekke halkı, aradığı saf ve temiz dini Kur"an"da buluyor, onun olağanüstü anlatım üslûbu karşısında hayran kalıyordu. Sadece Resûlullah"ın (sav) değil Hz. Ebû Bekir gibi güzel sesli bir başka Müslüman"ın Kur"an okuduğu yerde de müşrik erkek ve kadınlardan, hatta çocuklardan oluşan kalabalıklar toplanıyordu. Suya hasret kalanların yağmura kavuşmasını andıran bu manzara, inanmayanlar için dayanılmaz bir mahiyet arz ediyordu. Müşrikler,“Bu Kur"an"ı dinlemeyin. O okunurken yaygara koparın, belki o zaman baskın çıkarsınız.”&nbsp;diyorlardı.&nbsp;“Gidin, ilâhlarınıza tapmaya devam edin... Bu ancak bir uydurmadır.”&nbsp;&nbsp;diyerek,&nbsp;insanları hiçbir mânevî karşılığı olmayan puta tapıcılığa bağlılığa teşvik ediyorlardı. Kur"an"ın niteliğini ve gönderiliş amacını ısrarla çarpıtıyor, kimi zaman onun bir büyü olduğunu söylüyor yahut “önceki toplumların masalları” yakıştırmasını yapıyor, kimi zaman da bir yabancı tarafından Resûlullah"a (sav) öğretildiğini iddia ediyorlardı.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Öte yandan onlar, “gece sonsuza kadar sürse güneşi insanlara kimin getireceğini”&nbsp;ve&nbsp;“sular yerin dibine çekilip gitse tertemiz suyu kimin bulup çıkaracağını”&nbsp;soran Kur"ân-ı Kerîm"e cevap veremiyorlardı. Yüce Allah, âyetlerinde müşrikleri önce&nbsp;“Kur"an"ın bir benzerini”&nbsp;getirmeye davet etmiş, ardından&nbsp;“Kur"an"dakilere benzer on sûre”&nbsp;oluşturmalarını istemiş, nihayet&nbsp;“Kur"an"ın bir tek sûresinin benzerini”&nbsp;yapmalarını teklif etmiş ama onlar bunun karşısında âciz ve çaresiz kalmışlardı. Allah Teâlâ açıkça meydan okumuştu:“Allah"tan başkasından gelseydi içinde birçok çelişki bulurlardı.”&nbsp;“Söyle: Bütün insanlar ve cinler bu Kur"an"ın bir benzerini ortaya koymak için toplansalar, birbirlerine istedikleri kadar destek olsunlar yine de benzerini ortaya koyamazlar.”&nbsp;Ve nihayet Kur"ân-ı Kerîm, inanmayanların geldiği son noktayı şöyle değerlendirecekti:&nbsp;“Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır, yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır, Allah korkusuyla yerinden kopup düşer. Allah yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların İslâm"a ve Kur"an"a yönelik kabul veya red biçimindeki bu iki temel yaklaşımı, Mekke"de olduğu gibi Medine"de de devam etmiştir. Hicretin ardından Medine"de Allah"ın Kitabı"na kalbini samimiyetle açanlar olduğu gibi ona kulak vermemekte diretenler de görülmüştür. Nitekim kendilerine daha önce indirilen kutsal kitaba inanan Hıristiyanlardan bazıları, Kur"an okununca gözyaşlarını tutamayıp&nbsp;“İnandık yâ Rabbi, bizi de şahitlerle birlikte yaz!”&nbsp;&nbsp;diye yakarırken, bazıları ise Kur"an"ın son derece açık sorularına rağmen ikna olmamışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Yaşadığı bütün süreçlerde ve karşılaştığı her yeni durumda Resûl-i Ekrem"e yol gösteren rehber, Kur"an olmuştur. Allah, vahyin ağır sorumluluğunu yüklediği peygamberini hiçbir zaman yalnız ve desteksiz bırakmamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an"ın niçin indirildiği iyi bilinmelidir. Yüce Allah,&nbsp;“Andolsun biz, Kur"an"ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?”&nbsp;,&nbsp;“Bu, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri ibret alsın diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”&nbsp;buyurmaktadır. Kur"an"ın iniş ve okunuş amacı yanlış&nbsp;anlaşıldığında, ilâhî mesajdan yararlanmak neredeyse imkânsız hâle gelecektir. O, ne sadece güzel okunmak, ne düşünsel polemiklere konu yapılmak, ne kendisiyle toplumsal statü ve çıkar sağlanması için gelmiştir. Mehmet Âkif"in ifade ettiği üzere;</p>

<p style="text-align:justify">“İnmemiştir hele Kur"an, bunu hakkıyla bilin</p>

<p style="text-align:justify">Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”</p>

<p style="text-align:justify">Her konuda olduğu gibi müminin Kur"an"la ilişkisi konusunda da en büyük örnek Allah"ın Elçisi"dir. O, Kur"an"ın nasıl okunması gerektiğini Yüce Yaratıcı"dan öğrenmişti. Bir defasında vahiy alırken inen âyetleri hızlı hızlı tekrar etmeye çalışmış,&nbsp;“Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma.”&nbsp;şeklinde uyarılınca bu acelecilikten vazgeçmişti.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sav),&nbsp;“Kur"an"ı ağır ağır, tane tane oku.”&nbsp;şeklindeki ilâhî emri titizlikle uygular, Kur"an okurken âyetlerin arasında bir müddet duraklar sonra devam ederdi. Secde âyeti geçtiğinde secde ederdi. Allah"ın yüceliğinden bahseden bir âyet geldiğinde tesbihatta bulunur, dua edilmesi gereken bir konu geldiğinde durup dua eder, Allah"a sığınılacak hususları ihtiva eden bir âyet okuduğunda ise okuyuşuna ara verip istiâzede bulunurdu. Namaz kılarken Fâtiha okuyan kişinin dilinden dökülen her âyete Allah"ın anında cevap verdiğini, dolayısıyla Cenâb-ı Hakk"ın Kur"an okuyana bizzat karşılık verdiğini söylerdi. Kur"an okumanın insana verdiği huzura sığınarak sıkıntılı bir durumla karşı karşıya kaldığında namaz kılardı.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Düzenli Kur"an okumak, Peygamber Efendimizin (sav) aksatmadığı ve çok önem verdiği bir sünnetiydi. Sakîf kabilesinden Evs b. Huzeyfe (ra), arkadaşlarıyla birlikte Medine"de Peygamberimize (sav) misafir oldukları günleri şöyle anlatır: “Allah Resûlü (sav) yatsı namazından sonra yanımıza gelir ve bize Mekke"de çektiği sıkıntıları anlatırdı.” der ve şöyle devam eder: “Bir gece yanımıza biraz geç geldi. "Yanımıza gelmekte gecikmenizin sebebi nedir yâ Resûlallah?!" deyince,"Kur"an"dan her gün okuduğum kadarını (hizbimi) bitirmeden çıkmak istemedim."&nbsp;buyurdu. Sabah olunca bu konuyu sahâbîlere sorduk. Onlar, “Biz Kur"an"ı üç sûre, beş sûre, yedi sûre, dokuz sûre, on bir sûre, on üç sûre şeklinde hiziblere (bölümlere) ayırıyoruz. Mufassal sûrelerin hizbi de Kâf sûresinden başlayıp sonuna kadardır.” dediler.</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an"ı ezberden okuma konusunda, cünüplük hâli dışında hiçbir şey Allah Resûlü"ne (sav) engel olamazdı. Evde, mescitte, namazda, yolculukta, gündüz veya gece hep Kur"an okurdu. Ashâb arasında samimiyeti&nbsp;ve ihlâsı ile temayüz eden Abdullah b. Muğaffel (ra), Mekke"nin fethedildiği yıl Peygamberimizi (sav) devesinin üzerinde sesini yükselterek ve dalgalandırarak Fetih sûresi okurken gördüğünü söyler. Hadis rivayetiyle meşhur sahâbî Berâ" b. Âzib ise bir defasında Resûlullah"ın (sav) yatsı namazında Tîn sûresini okuyuşunu dinlediğini anlatır ve&nbsp;“Sesi veya okuyuşu ondan daha güzel olan bir kişi duymadım.”&nbsp;der.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Öte yandan, Allah Resûlü (sav), Kur"an"ı güzel sesle ve usulüne uygun okumaya itina gösterirdi. Bu konudaki yeteneğiyle tanınan sahâbîlerden Ebû Musa el-Eş"arî"ye, “Hz. Dâvûd gibi güzel sesle ve ahenkle okuduğu” için övgüde bulunmuş ve&nbsp;“Dün gece senin Kur"an okuyuşunu dinlerken beni bir görmeliydin!”&nbsp;buyurmuştu. Abdullah b. Mes"ûd, Muâz b. Cebel, Übey b. Kâ"b ile Ebû Huzeyfe"nin azadlı kölesi Sâlim ise Resûlullah"ın (sav), “Kur"an"ı şu dört kişiden öğrenin.”&nbsp;ifadesiyle örnek gösterdiği Kur"an"ı en iyi bilen ve en güzel okuyan sahâbîlerdi.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sav), Kur"ân-ı Kerîm"i düzgün okumayı ve âyetlerin anlamlarını kavrayabilmeyi önemsediği kadar, inananları Kur"an"dan sûreler ezberleyerek hafızalarında taşımaya da teşvik ederdi. Kalbinde ve hafızasında Kur"an"dan hiçbir şey bulunmayan kişiyi,&nbsp;“harabe bir eve”&nbsp;benzetirdi.&nbsp;“Kur"an"ı ezberleyip okuyan kişi, Allah katındaki seçkin meleklerle birlikte olacaktır. Kur"an"ı zorlanarak da olsa devamlı okumaya çalışan kişiye ise iki kat ecir vardır.”&nbsp;buyururdu. Namazda imamlık yapmaktan savaşta ordu yönetmeye kadar pek çok görevlendirmede Kur"an"ı bilmeye ve okumaya önem veren Resûlullah"ın (sav), üstündeki elbiseden başka geline verecek bir yüzük bile bulamayan fakir bir kişinin nikâhını “ezberlediği sûreler karşılığında” kıydığı da bilinmektedir. Yine Allah Resûlü, Uhud Savaşı"ndan sonra ordu yorgun düştüğünden her şehit için tek tek kabir kazdırmak yerine, kabirlerin geniş kazılması ve şehitlerin ikişer üçer birlikte defnedilmesi talimatını vermiş ve öncelikle Kur"an"ı iyi bilenlerin defnedilmesiniistemişti.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an okumayı öğrenmiş veya Kur"an"ı ezberlemiş olmak, dinini öğrenmek ve yaşamak isteyen bir Müslüman için tek başına yeterli değildir. Kişi okuduğunu anlamalı, ezberlediğini kavramalı, Kur"an âyetlerindeki mesajları düşünmeli ve araştırmalıdır. Zira Kur"an,&nbsp;“Müminler için gerçekten bir hidayet rehberi ve rahmettir.”&nbsp;&nbsp;Öğrenen ama düşünmeyen bir insan,&nbsp;“Kur"an üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üstünde kilitler mi var?”&nbsp;&nbsp;sorusuna nasıl cevap verecektir? Bu bağlamda sahâbî Ebû Ümâme"nin, duvarlara&nbsp;asılan Mushafların insanı aldatmaması gerektiğini, Kur"an"ı gerçekten idrak ve muhafaza eden bir kalbe Allah"ın asla azap etmeyeceğini söylemesi oldukça manidardır.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimiz (sav), ashâbını Kur"an"ı hızlı okumamaları hususunda uyarmıştı. Zira o, verdiği ilâhî mesajlarla insana hayat veren Kur"an"ın hızlı okunarak, mânâsının göz ardı edilmesi endişesini taşıyordu. Abdullah b. Mes"ûd"un bildirdiğine göre de ashâb, âyetleri onar onar öğreniyor ve onların mânâlarını iyice kavrayıp amel etmeden diğerlerine geçmiyorlardı. Hz. Peygamber namazda Kur"an okurken ise&nbsp;“Sesini çok yükseltme; çok da alçaltma.”&nbsp;âyetine uygun dengeli bir ses tonunu benimsemişti.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an"dan ezberlenen âyetlerin unutulmamasını da önemseyen Resûlullah (sav),&nbsp;“Kur"an"ı düşünerek tekrar edin! Çünkü onun insanın ezberinden silinip gitmesi, devenin bağından kurtulup kaçmasından daha hızlıdır!”&nbsp;buyurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü, Kur"an"ın öğrenilmesi kadar öğretilmesine de önem vermiş ve&nbsp;“Sizin en hayırlınız, Kur"an"ı öğrenen ve öğretendir.”&nbsp;buyurarakümmetini bu konuda teşvik etmişti.Nitekim o, Kur"an"ı öğrenen, okutan ve gereğini yerine getiren kimseyi kokusu her tarafa yayılan miskle dolu bir kaba, onu başkalarına öğretmeyeni ise ağzı bağlandığı için etrafına misk kokusunu yaymayan bir kaba benzetmişti. Bir başka hadisinde ise şöyle bir benzetmede bulunmuştu:&nbsp;“Kur"an okuyan mümin turunç gibidir; tadı da güzeldir kokusu da güzeldir. Kur"an okumayan mümin hurma gibidir; tadı güzeldir ama kokusu yoktur. Kur"an okuyan günahkâr kişi reyhan otu gibidir; kokusu güzeldir ama tadı acıdır. Kur"an okumayan günahkâr kişi ise ebucehil karpuzu gibidir; hem tadı acıdır hem de kokusu yoktur.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber anne babaları ve çocuklarını da Kur"an"ı öğrenme ve onu hayatında gereğince tatbik etme hususunda teşvik etmiştir:&nbsp;“Kur"ân-ı Kerîm"i okuyan ve hükümleriyle amel edenin anne-babasına kıyamet günü bir taç giydirilir. Bu tacın ışığı şayet aranızda olmuş olsa, dünya evlerindeki güneş ışığından daha güzeldir. O hâlde bununla amel eden hakkında ne düşünürsünüz?”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Sözleriyle bize rehberlik eden Hazreti Peygamber (sav), uygulamalarıyla da bütün insanlığa örnektir. Onun, sabahları Haşr sûresinin son üç âyetini okumayı tavsiye etmek, geceleyin Secde ve Mülk Sûreleri"ni okumadan uyumamak gibi “günü Kur"an"la yaşamaya” yönelik sünnetleri vardır. Her yıl Ramazan ayında, o yıl içinde inenler dâhil, o âna kadar nâzil olan âyetlerin tamamını Hz. Cebrail"e okur, onunla karşılaştırma ve&nbsp;karşılıklı okuma yapardı. Bugün Ramazan"da yaygın olarak sürdürülen ve bir kişinin Kur"ân-ı Kerîm"i okuyup diğerlerinin takip etmesine dayanan “mukabele” uygulaması böyle başlamıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimiz (sav) ömrünün son günlerinde sevgili kızı Fâtıma"nın kulağına, “o yılın Ramazan"ında Cebrail (as) ile Kur"an mukabelesini bir değil iki defa yaptıklarını ve bunu vefatının yaklaştığı şeklinde yorumladığını” fısıldamış ve bunun üzerine Hz. Fâtıma ağlamıştı. Hanımı Hz. Âişe (ra) ise Resûlullah"ın (sav) vefatından sonra gelip, “Onun ahlâkı nasıldı?” diye soran bir kimseye, “Kur"an okumuyor musun?!”demiş, “Evet” cevabı üzerine “Allah"ın Elçisi"nin (sav) ahlâkı Kur"an"dı.” cevabını vermişti.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber âdeta yaşayan bir Kur"an idi. Kur"an, Hz. Peygamber"in bizzat uygulayarak ashâbına öğrettiği, kıyamete dek kalacak en büyük mirastır. Bütün Müslümanlar bu mirasa sahip çıkmalı ve bu konuda gereken özeni göstermelidir. Sevgili Peygamberimiz bu konudaki uyarısını şöyle dile getirmiştir:</p>

<p style="text-align:justify">“Size öyle bir şey bıraktım ki ona sıkı sarılırsanız sapıtmazsınız: Allah"ın Kitabı!”&nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-kitabi-sozlerin-en-guzeli-1</guid>
      <pubDate>Tue, 03 Feb 2026 16:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/allah_in_kitabi_sozlerin_en_guzeli_h27444_5d989.jpg" type="image/jpeg" length="65803"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kitaplara iman: Aklın vahiyle buluşması]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kitaplara-iman-aklin-vahiyle-bulusmasi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kitaplara-iman-aklin-vahiyle-bulusmasi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kitaplara iman nedir? Peygamber Efendimiz kitaplara iman hakında ne buyurmuştur? Kaç kitap vardır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3><span style="color:#b22222"><span><em><strong>Kitaplara iman: Aklın vahiyle buluşması</strong></em></span></span></h3>

<p style="text-align:justify">Ebû Saîd (el-Hudrî)"den nakledildiğine göre,</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">“…Ve Allah"ın sözünün diğer sözlere üstünlüğü, Allah"ın, yarattıklarına olan üstünlüğü gibidir.”</p>

<p style="text-align:justify">(T2926 Tirmizî, Fedâilü"l-Kur"ân, 25)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Zer anlatıyor:... Bir gün Hz. Peygamber"e (sav), “Allah kaç kitap indirdi?” diye sordum. Allah Resûlü şu cevabı verdi:&nbsp;“Allah yüz dört kitap indirmiştir. Bunlardan elli sahife Şit"e, otuz sahife İdris"e, on sahife İbrâhim"e ve on sahife de Tevrat"tan önce Musa"ya indirmiştir. Ayrıca Tevrat, İncil, Zebur ve Kur"an"ı da indirmiştir...”</p>

<p style="text-align:justify">(Sİ361 İbn Hıbbân,&nbsp;Sahîh&nbsp;, II, 276)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre anlatıyor: Ehl-i kitap (Yahudiler) Tevrat"ı İbrânîce olarak okuyorlar, Arapça olarak Müslümanlara açıklıyorlardı. Bunun üzerine Allah Resûlü şöyle dedi:&nbsp;“Siz Ehl-i kitabı (Yahudileri) ne tasdik edin ne de yalanlayın. (Ancak) şöyle deyin: "Biz, bize indirilene de size indirilene de iman ettik&nbsp;(Ankebût, 29/46)."”</p>

<p style="text-align:justify">(B7362 Buhârî, İ"tisâm, 25)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den Resûlullah"ın (sav) şöyle dediği nakledilmiştir:&nbsp;“Muhammed"in canını elinde tutan Allah"a yemin ederim ki bu ümmetten bir Yahudi veya Hıristiyan beni işitir, sonra da benim kendisiyle gönderildiğim (vahy)e iman etmeden ölürse mutlaka ateş ehlinden olur.”</p>

<p style="text-align:justify">(M386 Müslim, Îmân, 240)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ, insana birçok lütufta bulunmuştur. Bu lütufların en önemlilerinden biri de insanlığa rehberlik edecek, onlara doğru yolu gösterecek, hak ile bâtılı ayırt etmelerine imkân verecek olan ilâhî kitaplardır. Allah Teâlâ, ilâhî kitapların kendi kelâmı olduğunu beyan etmiştir. Tevrat ve Kur"an “Kelâmullâh” olarak nitelenmiştir. Yüce Yaratıcı peygamberleri ile konuşmuş,&nbsp;“Musa, sözleştiğimiz vakitte gelince Rabbi onunla konuştu.”&nbsp;ve&nbsp;“Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O, yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.”&nbsp;âyeti ile de insanlarla hangi şekillerde konuşacağını beyan etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an"da Allah"ın kelâm sıfatı ve ilâhî kitapların O"nun kelâmı olduğunu ifade etmek için “kelime” (söz) tabiri kullanılmıştır:&nbsp;“Rabbinin kelimesi (Kur"an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”&nbsp;“Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O"nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. O"ndan başka asla bir sığınak da bulamazsın.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Allah"ın kitapları, O"nun sözlerinin harflere, satırlara dökülmüş şeklidir. Bundan dolayı O"nun kitapları sözlerin en üstünlerini içermektedir. Bu gerçeği ifade etmek için Allah Resûlü, “Yüce Allah şöyle buyurur: "Benim kitabımı okumak ve beni zikretmekten dolayı kim benden bir şey isteyecek durumda olmazsa, ben o kimseye isteyenlere verdiğimden daha üstününü veririm. Allah"ın sözlerinin diğer sözlere üstünlüğü, Allah"ın, yarattıklarına üstünlüğü gibidir."”&nbsp;buyurmuştur. Kitaplara iman, sözün en güzeli olan Allah kelâmının doğruluğuna, gerçekliğine ve O"na ait olduğuna iman etmek demektir. Çünkü&nbsp;“Allah katında, kendi sözünden daha yüce hiçbir söz yoktur. Kullar da Allah"a, kendi sözünden daha sevimli hiçbir sözle karşılık vermemişlerdir.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">En yüce sözün sahibi ve kullarına karşı çok merhametli olan Allah Teâlâ, insanı dünya hayatında başıboş ve yalnız bırakmamış, lütuf ve kereminin ifadesi olarak ona elçiler göndermiş, ilâhî kitaplar indirerek yol göstermiştir. İnsan, akıl ve irade sahibi bir varlık olarak yaratılmış olmakla&nbsp;birlikte, sonsuz rahmet sahibi Yaratan, peygamberleri aracılığıyla insanlara öğüt almaları için, bir hidayet rehberi ve yollarını aydınlatan bir nur olarak kitaplar göndermiştir. Allah Teâlâ, insanın hayat serüveninde Rabbini tanıyıp O"na kulluk etmesi; inanç ve ibadetle ilgili konuları, ahlâkî yükümlülükleri, geçmiş ümmetlerin yaşadıkları tecrübeleri, âhiret hayatının mahiyetini ve daha nice konuları içeren kitaplarla her iki dünyada mutluluğa ulaşmaları için insanlara yardım etmiştir. Bu maksatla ilk peygamberden itibaren sahifeler ya da kitaplar, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde insanlara yazılı şekilde ulaştırılmıştır. Bu bağlamda Kur"ân-ı Kerîm"de bazı peygamberlere yazılı belgeanlamında “kitaplar”, bazılarına daha küçük hacimli olan “suhuf” (sayfalar) verildiği ifade edilmektedir. Kitap olarak, peygamberlerden Hz. Musa"ya Tevrat, Hz. Dâvûd"a Zebur, Hz. İsa"ya İncil ve Hz. Muhammed"e Kur"an verilmiştir. Ayrıca,&nbsp;“Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir.”&nbsp;âyetiyle bunların dışındaki peygamberlere de kitap verilmiş olabileceğine işaret edilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca Kur"an"da bazı peygamberlere sayfalar anlamına gelen “suhuf” gönderildiği bildirilmekte, bu ifadeyle “kitapçık” veya “küçük risale” mahiyetindeki ilâhî bildirilerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Diğer taraftan sayfalar hâlinde yazılarak kaydedildiği için Kur"an"a da “suhuf” denilmektedir. Buradan hareketle Kur"an, “iki kapak arasına alınmış sayfalar” anlamında “Mushaf” diye de isimlendirilmektedir. Ayrıca Kur"an"da Hz. Musa ve Hz. İbrâhim"e de “suhuf” verildiğinden bahsedilmektedir. Bu çerçevede Yüce Allah"ın kaç kitap gönderdiğini merak eden Ebû Zer el-Gıfârî"ye Allah Resûlü şu cevabı verir:&nbsp;“Allah yüz dört kitap indirmiştir. Bunlardan elli sahife Şit"e, otuz sahife İdris"e, on sahife İbrâhim"e ve on sahife de Tevrat"tan önce Musa"ya indirmiştir. Ayrıca Tevrat, İncil, Zebur ve Kur"an"ı da indirmiştir.”&nbsp;Bu rivayeti zikreden bazı tefsirler, on sayfa verilen peygamber olarak Hz. Musa"nın yerine Hz. Âdem"i zikretmişlerdir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Yaratıcı"nın gönderdiği peygamberler gibi kitaplar da bir öncekini tasdik etmiş, böylece ilâhî kaynağın bir olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu çerçevede son semavî kitap olan Kur"an da kendinden önceki kitapları tasdik etmiş ve şöyle buyurmuştur:&nbsp;“Allah, sana Kitabı (Kur"an) hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi.”&nbsp;Aynı şekilde İncil de kendisinden önce indirilen Tevrat"ı tasdik etmiştir. Bu husus Kur"an"da şu şekilde ifade edilmektedir:&nbsp;“Kendinden önce gelen Tevrat"ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa"yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içerisinde&nbsp;hidayet ve nur bulunan, öncesindeki Tevrat"ı doğrulayan Allah"a karşı gelmekten sakınanlar için doğru yola iletici ve bir öğüt olarak İncil"i verdik.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Her biri kendisinden öncekini tasdik eden ve son halkası Kur"an olan ilâhî kitaplara, hepsinin doğru, gerçek olduğuna ve hepsinin hidayet vesilesi olarak insanlığa sunulduğuna inanmak; iman etmenin, mümin olmanın gereklerinden biridir. Kısaca ilâhî kitaplara iman “âmentü” olarak bilinen iman esaslarından ve Hz. Peygamber"in meşhur Cibrîl hadisinde zikrettiği inanılması gereken unsurlardan birisidir. Kur"an kitaplara imana özel önem vermekte bu konuyu şu âyetlerle ifade etmektedir:&nbsp;“Deyin ki biz, Allah"a, bize indirilene (Kur"an"a), İbrâhim"e, İsmâil"e, İshak"a, Yakub"a ve torunlarına indirilene,&nbsp;Musave İsa"ya verilene ve diğer bütün peygamberlere Rableri tarafından verilen kitaplara iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”&nbsp;“Ey iman edenler, Allah"a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirmiş olduğu kitaba iman edin.”&nbsp;Kur"an, müminlerin kitaplara iman ettiğini özellikle vurgulamış, böylece kitaplara inanmayı mümin olmanın gereklerinden birisi addetmiştir. Nitekim bu husus şu şekilde beyan edilmiştir:&nbsp;“Müminler sana indirilene ve senden önce indirilene (kitaplara) inanırlar, âhirete de kesinlikle iman ederler.”&nbsp;Ayrıca Kur"an, Hz. Peygamber ve müminlerin kitaplarla diğer iman esaslarına inanmak zorunda olduklarını ifade eder. Diğer taraftan Yüce Allah, kitaplara inanmamanın küfür ve sapıklık olduğunu da şu şekilde dile getirir:&nbsp;“Kim Allah"ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve âhiret gününü inkâr ederse o derin bir sapıklığa düşmüştür.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Kitaplara iman konusuna, Hz. Peygamber de ümmetinin dikkatini çekmiştir:&nbsp;“Siz Ehl-i kitabı (Yahudileri) ne tasdik edin ne de yalanlayın. (Ancak) şöyle deyin: "Biz Allah"a, bize indirilene (Kur"an"a), İbrâhim, İsmâil, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Musa ve İsa"ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab"lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz."”&nbsp;Çünkü adı ne olursa olsun bütün ilâhî kitaplar Allah kelâmıdır. Kaynakları ve taşıdıkları mesaj açısından aralarında bir fark yoktur. Hepsi haktır ve gerçeği bildirir. Hepsi melekler aracılığı ile indirilir. Hepsi Allah"ın birliğini, yalnız O"na kulluk edilmesi gerektiğini ifade eder. Bu husus Kur"an"da şu şekilde açıklanır:&nbsp;“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, "Benden başka ilâh yoktur, bana kulluk edin." diye vahyetmiş olmayalım.”&nbsp;&nbsp;Ancak ilâhî kitapların, indirildikleri topluma göre farklı dilleri ve ilk&nbsp;muhataplarının zamanı ve toplumsal şartları gereği bazı özel kuralları ve yöntemleri olabilmektedir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Günümüzde Kur"an dışındaki ilâhî kitaplara göz atıldığında şu manzara ile karşılaşılır. Kur"an ve hadislerde bahsi geçen sahifeler günümüze ulaşmamış; Tevrat, Zebur ve İncil ise orijinal hâllerini koruyamamıştır. Kitâb-ı Mukaddes adı altında birleştirilen bu kitaplardan Tevrat, Ahd-i Atîk; İncil, Ahd-i Cedîd olarak anılmakta, Zebur ise Mezmurlar adıyla Ahd-i Atîk içinde yer almaktadır. Kur"an dışındaki mevcut semavî kitapların ilk hâli sonraki nesillere intikal ettirilememiştir. Kur"an bu durumu şu şekilde açıklamaktadır:&nbsp;“Vay o kimselere ki elleriyle kitabı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, "Bu, Allah"ın katındandır." derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline!”&nbsp;Abdullah b. Abbâs şöyle demiştir: “Ey Müslümanlar! Allah"ın, Peygamberinize (sav) indirdiği en yeni kitap (Kur"an), Allah"tan gelen son haberleri ihtiva ettiği ve hiçbir şaibe taşımadığı hâlde Ehl-i kitaba nasıl danışırsınız? Hâlbuki Allah, Ehl-i kitabın kendilerine gönderilen ilâhî kitapları değiştirip bozduklarını, sonra da az bir menfaat elde etmek için kendi elleriyle yazdıklarına "Bu, Allah katındandır." dediklerini size haber vermiştir. Size gelen bilgi onlara danışmaktan sizi alıkoymuyor mu? Vallahi, biz onlardan hiç kimsenin size, size indirilen (Kur"an) hakkında soru sorduğunu görmedik.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Allah"ın, nimetini tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayete erdirmek ve rahmet etmek maksadıyla Hz. Musa"ya indirdiği vahiy (kitap), çeşitli şekillerde müdahaleye maruz kalmıştır. İnsanlar, Allah"ın kitaplarının kadrini gereği gibi takdir etmemiş, Allah"ın kelâmı olduğunu bildikleri hâlde onu gizleyip inkâr ederek istedikleri gibi yorumlayıp kelimelerin yerlerini değiştirmişlerdir. Özellikle bazı Yahudi ve Hıristiyan din adamları kutsal kitaplarında ekleme ve çıkarmalarda bulunarak öznel yorumlar yapmak suretiyle kitapların özgün yapısını değiştirmişlerdir. Kur"an"da ve bazı hadis metinlerinde bu kimselerin Allah"ın sözünü işitip anladıktan sonra, bile bile bozarak çıkarları uğruna az bir pahaya sattıklarına vurgu yapılmaktadır... Bunun karşılığında onları âhirette şiddetli bir azabın beklediği belirtilmektedir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">İlâhî kitaplarda gerçekleştirilen söz konusu değişiklikler, bazen lafız ve mânâda, bazen de yanlış tefsirlerle sadece mânâda yapılmıştır. Dolayısıyla Tevrat ve İncil metinlerinin hem kendi içlerinde hem de&nbsp;Kur"an"la karşılaştırıldığında ortaya çıkan çelişkiler, söz konusu tahriften kaynaklanmaktadır. Kitabın tahrif edilmesi aslında peygamberin mesajının bozulmasıdır. Peygamberin mirası olan kitaba ihanet, peygambere ve dolayısıyla Allah"a ihanettir. Hz. Peygamber, Yahudi ve Hıristiyanların Tevrat ve İncil"i okumalarına rağmen hükümleriyle amel etmedikleri için dinî bilginin aslını kaybettiklerini ifade etmiştir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Kur"ân-ı Kerîm"de ve Hz. Peygamber"in mesajlarında özellikle vurgulanan, “Bütün ilâhî kitaplara iman etme” emri, hiç şüphesiz o kitapların tahrif edilmemiş yani Allah"tan geldiği şekliyle muhafaza edilmiş hâlleri için söz konusudur. Müminler bu kitapların asıllarının Allah kelâmı olduğunu kabul etmekle yükümlü olduğu kadar, Kur"an dışındaki mevcut ilâhî kitapların tahrif edilmiş olduğuna da inanmakla sorumludur. Bu nedenle Tevrat ya da İncil"den gelen bir bilgiyle karşılaşan mümin, bu bilginin doğru veya yanlış olduğunu söylemeden önce Kur"an"a başvurmak zorundadır. Kur"an"ın verdiği bilgilerle tenakuz hâlinde olmaması, Kur"an"ın genel ilke ve prensipleriyle çelişmemesi böyle bir bilginin doğru olabileceğine işarettir. Kur"an"ın değer yargılarıyla ve evrensel mesajıyla çelişen bilginin, Allah"tan gelen bir bilgi olarak değerlendirilmesi söz konusu olamaz.</p>

<p style="text-align:justify">Görüldüğü üzere, önceki dinlerin mensupları, kitaplarını çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdi. Bunun neticesinde Allah"ın insanlığa gönderdiği ilâhî rehberler olan kutsal kitaplar unutulmaya yüz tutmuş, insanlık câhiliye karanlığında bocalamaya başlamıştı. Böyle bir zamanda Allah Teâlâ, kulu ve elçisi Muhammed"e (sav) son kitabı Kur"ân-ı Kerîm"i indirmiş, yüce vahyi ile kullarını yeniden lütuflandırmıştır. Artık tek rehber, hidayetin kaynağı, dünya ve âhiret mutluluğunun anahtarı Kur"an"dır. Hz. Peygamber"den ve Kur"an"dan haberi olan bütün insanların Allah"ın gönderdiği son Peygamber"e ve son Kitab"a iman etmesi zorunludur. Hz. Peygamber bu hususu şu şekilde ifade etmektedir:&nbsp;“Muhammed"in canını elinde tutan Allah"a yemin ederim ki bu ümmetten bir Yahudi veya Hıristiyan beni işitir, sonra da benim kendisiyle gönderildiği (vahy)e iman etmeden ölürse mutlaka ateş ehlinden olur.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">İlâhî kitaplar aynı zamanda müminlere; korumaları, üstüne titremeleri, her şeyden önemlisi buyruklarıyla amel etmeleri için bırakılmış birer yüce mirastır.&nbsp;“Andolsun, biz Musa"ya hidayet verdik, İsrâiloğulları"na da kitabı (Tevrat) miras bıraktık.”&nbsp;âyetinden bu hususa dair işaretler çıkarılabilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin de ümmetine bıraktığı en büyük miras, Allah"ın Kitabı Kur"an"dır. Bu bağlamda Allah Resûlü (sav) Veda Haccı sırasında ümmetine şu tavsiyede bulunmuştur:&nbsp;“Size öyle bir şey bırakıyorum ki ona sarıldıktan sonra asla sapıtmazsınız. O, Allah"ın Kitabı"dır.”&nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Kur"an kıyamete kadar gelecek bütün kuşaklara hitap etmektedir. Zira&nbsp;“Gerçekten bu Kur"an en doğru yola götürür.”&nbsp;&nbsp;şeklinde kendisini insanlığa tanıtan yüce Kitabımız tüm zamanlarda, tüm insanlara rehberlik edecek ve yol gösterecektir. Bundan dolayı Allah Resûlü Kur"an"ı, yolcuları uyaran bir rehbere benzetmektedir. Onun rehberliğinde hayatlarını sürdürenler asla yollarını şaşırmayacak, istikametlerini kaybetmeyeceklerdir. Çünkü o, kâinatı yoktan var eden Yüce Allah"ın ipi (hablullâh), kopmak bilmeyen “sapasağlam bir kulp”tur (el-urvetu"l-vüskâ). Zira Allah"ın Kitabı, kendisine tutunan için koruyucu ve kurtarıcıdır. Şifa kaynağı, hidayet rehberi ve rahmet vesilesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Kitaba sarılmak, ona tutunmak, onun rehberliğinde hayat yolculuğuna devam etmek ancak onun hükümlerini uygulamakla ve eksiksiz yerine getirmekle mümkün olmaktadır. Allah Resûlü,&nbsp;“Kur"an"ın haramlarını helâl sayan, ona iman etmemiştir.”&nbsp;buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir. Bu çerçevede Kur"an"ın sayfalarını yüceltip kutsallaştırmak ama diğer taraftan hükümlerini çiğnemek, ona tutunmak değildir. Kur"an"ın süslü kılıflar içerisinde evlerin en mutena köşelerine yerleştirilip ele alındığında öpülüp baş üzerine konulması ancak ve ancak şeklî saygının ifadesi ve tezahürüdür. Oysa Allah"ın insanlardan istediği ve Kur"an"ın gönderiliş gayesi bu değildir. O, süslü kılıflardan çok kalplerin derinliklerine yerleşmeli, onun içeriğine ve hükümlerine göre bir hayat sürülmelidir. Bu gerçeği Allah Resûlü, damadı Hz. Ali"ye şu şekilde ifade etmektedir:&nbsp;“Allah"ın Kitabı"nda sizden öncekilerin bilgisi ve sizden sonrakilerin haberi vardır. Aranızdaki meselelerin hükmü ondadır. O, (hak ile bâtılı birbirinden ayıran) kesin bir hüküm olup anlamsız boş söz ve oyun değildir. Allah onu terk eden zorbayı rezil eder. Her kim doğru yolu Allah"ın Kitabı"ndan başkasında ararsa Allah onu sapıklığa düşürür. O, Allah"ın sağlam ipidir ve hikmet dolu sözleridir. O, dosdoğru yoldur... Ona dayanarak konuşan tasdik olunur. Onunla amel eden sevap kazanır, onunla hükmeden adaletli davranmış, ona davet eden doğru yola iletmiş olur.”&nbsp;Bütün bu gerçekler bir kenara bırakılır ve Kur"an hayatın dışına itilirse Peygamberin,&nbsp;“Ey Rabbim! Kavmim şu Kur"an"ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi.”&nbsp;&nbsp;serzenişiyle karşı karşıya kalınabilir.</p>

<p style="text-align:justify">İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy da içinde yaşadığı dönemdeki inananların Kur"an"a karşı tutumlarını şu şekilde hicvetmektedir:</p>

<p style="text-align:justify">“Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan, Kur"an"ın;</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mânânın;</p>

<p style="text-align:justify">Ya açar Nazm-ı Celîl"in, bakarız yaprağına;</p>

<p style="text-align:justify">Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.</p>

<p style="text-align:justify">İnmemiştir hele Kur"an, bunu hakkıyla bilin;</p>

<p style="text-align:justify">Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”</p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#a9a9a9"><em>DİB Hadislerle İslam</em></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kitaplara-iman-aklin-vahiyle-bulusmasi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 27 Jan 2026 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/kitaplara_iman_aklin_vahiyle_bulusmasi_h27443_43d5a.jpg" type="image/jpeg" length="27950"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Meleklere iman: Rahmetle kuşatılmak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/meleklere-iman-rahmetle-kusatilmak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/meleklere-iman-rahmetle-kusatilmak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Melekler nasıl varlıklardır? Meleklerin görevleri nelerdir? Melekler neden yaratılmıştır? Melekler hakkında bilinmesi gerekenler nelerdir? Meleklere iman nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align:justify"><span><span style="color:#b22222"><em><strong>Meleklere iman: Rahmetle kuşatılmak</strong></em></span></span></h3>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, bir gün Resûlullah (sav) insanların arasında oturuyordu. Yanına bir adam geldi ve “Ey Allah"ın Resûlü, iman nedir?” diye sordu. Resûlullah şöyle buyurdu:&nbsp;“Allah"a, meleklerine, kitabına, O"na kavuşmaya ve peygamberlerine iman etmendir. (Aynı şekilde) öldükten sonra son dirilişe iman etmendir…” (Soran kişi yanından ayrıldıktan sonra) Resûlullah buyurdu ki, “Bu (gelen) Cibrîl"dir, insanlara dinlerini öğretmek için geldi.”</p>

<p style="text-align:justify">(M97 Müslim, Îmân, 5)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe"nin rivayet ettiğine göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:&nbsp;“Melekler nurdan, cinler alevli ateşten, Âdem ise size (Kur"an"da) tarif edildiği üzere (balçıktan) yaratılmıştır.”</p>

<p style="text-align:justify">(M7495 Müslim, Zühd, 60)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre veya Ebû Saîd el-Hudrî"den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:&nbsp;“İnsanların amellerini kayıt altına alan meleklerden başka bir de Allah"ın yeryüzünde dolaşan melekleri vardır. Bunlar Allah"ı zikreden topluluklara rastladıklarında, "Aradığınız işte burada, haydi gelin!" diye birbirlerine seslenirler. Hemen oraya gelerek dünya semasına kadar onları çepeçevre kuşatırlar. Allah, o meleklere sorar: "Kullarımı bıraktığınızda onlar ne yapıyorlardı?" Onlar da "Biz onları bıraktığımızda sana hamdediyor, seni tazim ediyor ve seni anıyorlardı." diye cevap verirler.”...</p>

<p style="text-align:justify">(T3600 Tirmizî, Deavât, 129)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali, Resûlullah"tan (sav) şu sözleri duyduğunu haber vermiştir:&nbsp;“Hasta olan Müslüman kardeşini ziyarete giden kimse, onun yanında oturuncaya kadar (âdeta) cennet meyveleri içinde yürümüş olur. Oturduğu zaman onu rahmet kaplar. Eğer ziyareti sabahleyin olursa akşama kadar yetmiş bin melek onun için dua ve istiğfar eder. Ziyareti akşam olursa sabaha kadar yetmiş bin melek onun için dua ve istiğfar eder.”</p>

<p style="text-align:justify">(İM1442 İbn Mâce, Cenâiz, 2)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah (b. Mes"ûd) tarafından rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:&nbsp;“Allah"ın yeryüzünde dolaşan ve ümmetimin gönderdikleri selâmları bana ulaştıran melekleri vardır.”</p>

<p style="text-align:justify">(N1283 Nesâî, Sehiv, 46)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Cebrail aracılığıyla ilk vahyi alan Hz. Peygamber, korku ve heyecanını üzerinden atıp Rabbinin kendisini Resûl olarak seçtiğinden emin olunca rahatlamıştı. Rabbinin emirlerini kendisine taşıyan Cebrail"in gelişini daha çok arzular olmuştu. Bir defasında Cebrail"e,&nbsp;“Bize yaptığın bu ziyaretleri artırmana engel olan nedir?”&nbsp;demekten kendini alamamıştı. Buna yanıt yine Cebrail aracılığıyla gelmişti:&nbsp;“Biz (melekler), ancak Rabbinin buyruğuyla ineriz. Önümüzdekiler, arkamızdakiler ve bunlar arasındakiler hep O"nundur. Rabbin unutkan değildir.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">“Elçi, haberci, güçlü, kuvvetli” anlamlarına gelen “melek” kelimesi, ilâhî dinlerde Allah ile insan arasında yer alan ve bu ikisinden tamamen farklı bir varlık sınıfını ifade eder. Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Tanrı"nın emrinde olan, O"na ibadet eden, O"nunla insan arasında elçilik yapan ve insanı koruyan melekler, ateşten yaratılmış varlıklar olup gücün ve süratin sembolü olarak algılanan kanatlara sahiptirler. Her iki dinin kutsal metinlerinde sayılarının oldukça fazla olduğu ifade edilen meleklerin, sınırlı bilgi ve iradeleri vardır. Ayrıca kendi aralarındaki belirli hiyerarşik düzene ve görevlerine göre çeşitli sınıflara ayrılırlar. Bu varlıklar için ayrıca “iyi ve kötü melekler” şeklinde bir ayrım da söz konusudur. Yahudi inancında kimi zaman erkek olarak yorumlanan ve yemek yedikleri bildirilen melekler, Hıristiyan anlayışında genel itibariyle cinsiyetsiz kabul edilmektedir. Mahiyeti tam olarak açıklanmamakla birlikte bedenlerinin olduğu fikri de mevcuttur.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Arap toplumunda Hıristiyan ve Yahudi inancına sahip olan kimseler bulunmakla beraber genel olarak çok tanrılı inanışlar hâkimdi. Bu inançlarda melekler genellikle insanı Tanrı"ya yaklaştıran varlıklar olarak görülmekteydi. Nitekim putperestler, insanların ilâhlarla doğrudan irtibat kurmaya ehil olmadıklarını düşünmekte, bu nedenle kendilerini onlara yakınlaştıracak birtakım varlıklara tapınmaktaydılar. Bazıları da doğrudan melekleri ilâh edinmişlerdi. Meleklerin dişi olduğu anlayışı yaygın olup onları Allah"ın kızları olarak tanımlayanlar da vardı.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ Kur"ân-ı Kerîm"de câhiliye toplumunun melekler hakkındaki bütün bu tasavvurlarını ortaya koyarak bunların yanlışlıklarını bildirmiştir.&nbsp;“İyi bilin ki halis (katıksız) din yalnız Allah"ındır. O"nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz onlara sadece, bizi Allah"a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." diyorlar.”&nbsp;sözleriyle putlara tapan, Allah"ı bırakıp meleklere, insanlara ve cinlere tapınanların ruh hâlini açıklamış, İslâm nuru geldiği hâlde bu inancını sürdürenlerin âhiretteki hâlini ise şöyle tasvir etmiştir:&nbsp;“O gün Rabbin, onları ve Allah"ı bırakıp da taptıkları şeyleri bir araya getirir ve (taptıklarına) der ki: "Siz mi saptırdınız benim şu kullarımı, yoksa onlar kendileri mi yoldan çıktılar?" Onlar, "Seni eksikliklerden uzak tutarız. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki sonunda seni anmayı unuttular ve helâke giden bir toplum oldular." derler.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Başka bir âyette ise sorusunu doğrudan kendilerine tapınılan meleklere yönelteceğini söylemiştir:&nbsp;“Bunlar mı size ibadet ediyorlardı?”&nbsp;Melekler sonsuz saygıyla aynı cevabı vereceklerdir Yüce Rabbimize: “Seni eksikliklerden uzak tutarız. Onlar değil sen bizim dostumuzsun.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">“Şüphesiz âhirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar. Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikate dair hiçbir şey ifade etmez.”&nbsp;diyen âlemlerin Rabbi, meleklerin dişi olarak algılanmasının yanlışlığını dile getirmiştir. Bir başka âyette ise hem bu anlayış hem de meleklerin Allah"ın kızları olduğu fikri tamamen reddedilmiştir:&nbsp;“Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de erkek çocukları onların mı? Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahit mi olmuşlar?”&nbsp;Yüce Allah, kendisiyle melek ve cin gibi görünmez varlıklar arasında akrabalık bağı kurulmasını kınamış ve inananlara meleklerin&nbsp;“Rahmân"ın kulları”&nbsp;olduğunu beyan etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Meleklere iman, İslâm inancının temel esaslarından biridir. Meleklerin varlığına iman, Allah"a samimiyetle bağlanan müminlerin en temel özelliklerinden olan gayba imanın bir göstergesidir. İnkârcıların,&nbsp;“Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!”&nbsp;sözlerine karşılık Yüce Allah"ın verdiği cevap bunu açıkça ifade etmektedir:&nbsp;“Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. (Hemen helâk edilirlerdi.)”&nbsp;Ve melekleri reddetmek bir anlamda melek aracılığıyla gelen vahyi, meleğin vahiy getirdiği peygamberi ve bu vahyin sahibini yani Allah"ı da inkâr etmek demektir. Bu nedenle görünen ve görünmeyen&nbsp;âlemlerin Rabbi olan Allah,&nbsp;“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri; Allah"a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler.”&nbsp;âyetiyle iman esaslarını bildirirken meleklere imanı, kendisine imanın hemen ardından zikretmiştir.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde, Cebrail"in yönelttiği birtakım sorularla, müminlere dinin temel kavramlarını açıklayan Hz. Peygamber de, “İman nedir?” sorusunu şöyle cevaplamıştır:&nbsp;“Allah"a, meleklerine, kitabına, O"na kavuşmaya ve peygamberlerine iman etmendir. (Aynı şekilde) öldükten sonra son dirilişe iman etmendir.”&nbsp;Kur"ân-ı Kerîm"de Allah"ın tek ilâh olduğunun şahitleri olarak tanıtılan meleklerin varlığını reddedenlerin derin bir sapıklığa düşmüş olacağı kaydedilmiş, ayrıca meleklere düşman olmanın Allah"ın düşmanlığına sebep olacağı bildirilmiştir:&nbsp;“Her kim Allah"a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail"e ve Mîkâil"e düşman olursa bilsin ki Allah da inkâr edenlerin düşmanıdır.”&nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">İslâm inancına göre melekler, duyularla algılanamayan ancak farklı suretlere girebilen, nurdan yaratılmış varlıklardır. Bu nedenle insanlar tarafından görülemezler. Ancak peygamberler bazen onları asıl suretlerinde görebilmişlerdir. Meleklerin, maddî varlıklar gibi cinsiyet sahibi olma, yeme içme gibi özellikleri yoktur. Âyet ve hadislerde bazı meleklerin çok güçlü ve heybetli oldukları haber verilmiş, ayrıca meleklerin ellerinden ve kanatlarından bahsedilmiştir. Ancak mahiyeti tam olarak bilinmediğinden, İslâm âlimleri tarafından, söz konusu el ve kanatların mecazî olarak anlaşılmasının daha doğru olacağı ifade edilmiş, meleklerin insanlara veya kuşlara benzer şekilde tasavvur edilmesi uygun görülmemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Melekler Allah"a tam teslimiyetin sembolüdür. Zira onlar, Allah"a kayıtsız şartsız itaat eden, O"nun emrinden çıkmayan sadık kullardır. Allah"tan önce söz söylemez ve sadece Allah"ın emriyle iş görürler, O"na asla karşı gelmezler. Cebrail"in Allah Resûlü"ne söylediği üzere melekler, yalnızca Allah"ın izniyle hareket ederler, O"nun bildirdiğinden başka bir şey bilmezler ve O"na huşû içinde ibadet ederler.&nbsp;“Şüphesiz Rabbin katındaki (melek)ler O"na ibadet hususunda kibirlenmezler. O"nu tesbih ederler ve yalnız O"na secde ederler.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Melekler, melekût âleminin görevlileridir. Sayılarını ve görevlerini tam olarak yalnızca Allah Teâlâ"nın bildiği meleklerin farklı dereceleri olduğu bildirilmiş, bunların bir kısmı hakkında âyet ve hadislerde bilgi&nbsp;verilmiştir. Allah Teâlâ"nın peygamberlerine vahiy iletmekle görevlendirdiği Cebrail, rızık ve rahmet meleği olan Mîkâil, ölüm meleği olarak tanıtılan Azrail ve kıyametin kopmasının habercisi olarak sûra üfleyecek olan İsrafil dört büyük melek olarak bilinmektedir. Bunların dışında Allah"a yakın olduğu kaydedilen mukarrebûn melekler, arşı taşıyan melekler, “kirâmen kâtibîn” yani “saygın kâtipler” diye isimlendirilen, insanların iyi ve kötü amellerini kaydetmekle sorumlu melekler, kulların dünyadaki hâllerini devamlı kaydeden melekler ve insanları korumakla görevli hafaza melekleri bulunmaktadır. Ayrıca insanları kabirde karşılayacak olan “münker” ve “nekir” isimli sorgu melekleri, cennet ve cehennemin bekçiliğini yapan melekler ve azap melekleri olan zebanilerden bahsedilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Özel görevlerle sorumlu olduğu bildirilen meleklerin dışında, isimleri ve sayıları bilinmeyen öyle melekler vardır ki sanki yalnızca müminlerin iyiliği için yaratılmışlardır. Bunlardan bazıları Allah"ın vaadini ve rahmetini müjdeleyerek müminlere mânevî anlamda destek olurken bazıları da onların bağışlanmaları için Allah"a niyaz ederler. Bazıları hasta ziyaretinde bulunanlar için istiğfar edip cuma namazına gelenlere şahitlik ederken bazılarıysa sahura kalkan ve sabırla oruç tutan müminler için rahmet dilerler. Meleklerin bir kısmı namaz kılan insanlarla birlikte “âmîn” derken bir kısmı ise her gün namazlarda müminlerle beraber olur. Ayrıca onlar Allah"ı zikreden ve Kur"an okuyan Müslümanları ziyaret eder. İlim meclislerinde ilim öğrenmek isteyenlere kanatlarını geren melekler olduğu gibi bir de savaşlarda inananların yardımına koşan melek orduları vardır. Ve bütün bu melekler Allah Resûlü için hayır dua ederken Peygamber Efendimizin ifade buyurduğu üzere,&nbsp;“Allah"ın yeryüzünde dolaşan ve ümmetimin gönderdikleri selâmları bana ulaştıran melekleri vardır.”&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Melekler, insanın doğumundan ölümüne kadar olan süreçte daima onlarla beraber olan, onların iyiliği, dünya ve âhiret huzuru için çabalayan, onları koruyup gözeten, Allah ile aralarındaki birtakım münasebetlerde görev alan elçilerdir. Bu nuranî elçilerin varlığına inanan kişi yalnızlıktan korkmaz; bilir ki kimsenin olmadığı yerde kendisine Allah"tan sonra bu koruyucu varlıklar arkadaştır. Herhangi bir haksız ithama maruz kaldığında ve kimsenin kendisine inanmadığı zamanlarda ümitsizliğe kapılmaz; bilir ki ona Kirâmen Kâtibîn melekleri şahittir. En çaresiz kaldığı&nbsp;durumlarda dahi kendini bırakmaz; nurdan yaratılmış günahsız kulların Yüce Rabbe kendisi için yakarışta bulunduğunu düşünerek ferahlar. Yaptığı her iyilikte meleklerin desteğini hissederek gönlü huzurla dolar ve ölüm onu ürkütemez. Çünkü meleklerin ölüm anında onu şu sözlerle karşılayacağına inanır:&nbsp;“Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) vaad edilmekte olan cennetle sevinin! Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Çok bağışlayan ve çok merhametli olan Allah"tan bir ağırlama olarak, orada canlarınızın çektiği her şey var, istediğiniz her şey orada sizin için var.”&nbsp;Dolayısıyla Yüce Allah"ın şerefli kulları olan meleklere Kur"ân-ı Kerîm"de ve Hz. Peygamber"in hadislerinde bildirildiği şekliyle inanmakla kişi, mümin olmanın temel şartlarından birini yerine getirmenin yanı sıra dünya hayatında kendisiyle barışık, huzurlu bir hayat sürmenin de sırrına erer.</p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#808080"><em>Kaynak: DİB Hadislerle İslam</em></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/meleklere-iman-rahmetle-kusatilmak-1</guid>
      <pubDate>Sun, 25 Jan 2026 08:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/09/meleklere_iman_rahmetle_kusatilmak_h27442_fd759.jpg" type="image/jpeg" length="19095"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
