<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/hadislerle-islam" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2026 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 05 Sep 2026 03:06:57 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/hadislerle-islam"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Tecessüs: Kalbi Kemiren Kurt]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/tecessus-kalbi-kemiren-kurt-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/tecessus-kalbi-kemiren-kurt-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tecessüs ne demektir? Tecessüs ile bağlantılı olan diğer hasletler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “… مَنِ اسْتَمَعَ إِلَى حَدِيثِ قَوْمٍ وَهُمْ لَهُ كَارِهُونَ أَوْ يَفِرُّونَ مِنْهُ، صُبَّ فِى أُذُنِهِ الآنُكُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ…”</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs'tan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“…Kim istemedikleri ya da ısrarla kaçındıkları hâlde bir grubun konuşmalarına kulak kabartırsa, kıyamet günü kulağına kurşun dökülür…”</i></p>

<p style="text-align:justify">(B7042 Buhârî, Ta"bîr, 45; D5024 Ebû Dâvûd, Edeb, 88)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ يَأْثُرُ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ، فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ، وَلاَ تَجَسَّسُوا، وَلاَ تَحَسَّسُوا، وَلاَ تَبَاغَضُوا، وَكُونُوا إِخْوَانًا.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiği bir hadisinde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin özel hâllerini araştırmayın, birbirinizin konuştuklarına kulak kabartmayın, birbirinize kin beslemeyin. Kardeşler olun!”</i></p>

<p style="text-align:justify">(B5143 Buhârî, Nikâh, 46)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ أَبِى بَرْزَةَ الأَسْلَمِىِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : يَا مَعْشَرَ مَنْ آمَنَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يَدْخُلِ الإِيمَانُ قَلْبَهُ لاَ تَغْتَابُوا الْمُسْلِمِينَ وَلاَ تَتَّبِعُوا عَوْرَاتِهِمْ فَإِنَّهُ مَنِ اتَّبَعَ عَوْرَاتِهِمْ يَتَّبِعِ اللَّهُ عَوْرَتَهُ وَمَنْ يَتَّبِعِ اللَّهُ عَوْرَتَهُ يَفْضَحْهُ فِى بَيْتِهِ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Berze el-Eslemî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ey diliyle iman edip, kalbine iman girmemiş olan kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayın ve onların gizli hâllerini araştırmayın. Çünkü her kim onların gizli hâllerini araştırırsa Allah (cc) da onun gizli hâlini araştırır. Allah (cc) kimin gizli hâlini araştırırsa onu evinde (gizlice yaptıklarını ortaya çıkararak) bile rezil eder.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4880 Ebû Dâvûd, Edeb, 35)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ مُعَاوِيَةَ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “إِنَّكَ إِنِ اتَّبَعْتَ عَوْرَاتِ النَّاسِ أَفْسَدْتَهُمْ” أَوْ “كِدْتَ أَنْ تُفْسِدَهُمْ.”</p>

<p style="text-align:justify">Muâviye'nin (ra) işittiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4888 Ebû Dâvûd, Edeb, 37)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لاَ يَسْتُرُ عَبْدٌ عَبْدًا فِى الدُّنْيَا إِلاَّ سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ.”</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre'den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bir kul/kişi bir başka kişinin/kulu(n ayıbını) dünyada örterse, Allah (cc) da kıyamet günü onu(n ayıbını) örter.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6595 Müslim, Birr, 72; HM9033 İbn Hanbel, II, 389)</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">***</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas) evinde eşiyle birlikte otururken bir kişinin kendilerini duvarın gediğinden gözlediğini fark etti. Bu kişi, Efendimizin (sas) bazı sahâbîlerle paylaştığı özel sırları etrafa yaymasıyla meşhur olan Hakem b. Ebu’l-Âs’tan başkası değildi. Peygamberimiz (sas), Hakem’in kendisini gözetlediğini görünce, o esnada başını kaşımak için elinde bulunan aleti (midra) kastederek, "<i>Eğer senin böyle baktığını fark etseydim, bunu gözüne sokardım."</i>  dedi. Daha sonra Hz. Peygamber’in (sas) yanına gelen sahâbîler, Resûlullah’ın (sas) Hakem’e öfkelenip onun hakkındaki beddualarını duyunca, merak edip ne olduğunu sordular. Peygamberimiz (sas) başından geçen bu olayı onlara anlattı. Sahâbîler de bu durum karşısında Hz. Peygamber’e (sas), "O hâlde biz de ona lânet okumayalım mı?" dediler. Ancak Resûlullah (sas) buna izin vermedi ve Hakem’i Tâif’e sürgün etti.</p>

<p style="text-align:justify">Hakem’i böyle davranmaya sevk eden etken, merak duygusudur. Merak, insanı kesin olarak bilgi sahibi olmadığı şeyleri araştırmak için harekete geçirir. Bu araştırma çoğu zaman insanın yararlı bilgiler elde etmesine vesile olabileceği gibi bazen de Allah Teâlâ’nın (sas) hoşlanmayacağı şekildeki bir sorgulamaya yöneltebilir. Allah Teâlâ’nın (cc) hoşlanmadığı ve kullarını sakındırdığı araştırma, ‘tecessüs’ olarak adlandırılan, başkalarının kusur ve mahremiyetlerini araştırma faaliyetidir.</p>

<p style="text-align:justify">Kişinin, insanların ayıplarını, kusurlarını, gizli ve özel hâllerini araştırması anlamına gelen ‘tecessüs’ kavramı, daha çok kötü ve ayıp hâlleri sorgulamayı ifade eder. Tecessüsün yasaklanması, özel hayatın saygınlığını korumaya yönelik bir tedbirdir. Tecessüs sadece insanın ayıplarını araştırmak değil aynı zamanda ayıp olmayan fakat kişinin yine de başkalarının duymasını istemediği, toplumdan gizlediği hâl ve davranışlarının araştırılmasını da kapsar. Tecessüs bazen bir topluluğun yahut kişinin konuşmalarına kulak kabartmak şeklinde de cereyan edebilir. Tecessüsün bu şekli İslâm geleneğinde ‘tehassüs’ olarak adlandırılmıştır. Peygamber Efendimiz (sas), hangi konuşmanın özel konuşma kapsamına gireceğini şu şekilde tanımlamıştır: "<i>Bir kişi bir söz söyleyip sonra da (kimsenin duymadığından emin olmak için) etrafına bakınırsa, o söz emanettir."</i>  O hâlde üçüncü şahısların işitmemesi için özen gösterilen konuşmalar özeldir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas), "<i>...Kim istemedikleri ya da ısrarla kaçındıkları hâlde bir grubun konuşmalarına kulak kabartırsa, kıyamet günü kulağına kurşun dökülür..."</i>  buyurarak, başkalarının konuşmalarını gizlice dinlemenin âhiretteki cezasının şiddetine vurgu yapmaktadır. Başkalarının konuşmalarını dinlemek; aralarında gizlice konuşan bir topluluğun konuşmasına topluluğa dâhil olmayan bir şahsın kulak vermesi şeklinde olabileceği gibi kişinin, komşusunun konuşmalarını duvardan dinlemesi yahut da gizli kamera vasıtasıyla gizli hâllerin görüntülerinin kaydedilmesi, telefonların dinlenmesi şeklinde de olabilir. Ayrıca teknolojinin imkânlarını kullanarak başkalarının gizli bilgilerini ele geçirmek de Peygamber Efendimizin (sas) sakındırdığı tecessüs kapsamında ele alınabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Tecessüs yasağını her fırsatta hatırlatan Peygamber Efendimiz (sas) bir defasında şöyle buyurmuştur: "<i>Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin özel hâllerini araştırmayın, birbirinizin konuştuklarına kulak kabartmayın, birbirinize kin beslemeyin. Kardeşler olun!"</i>  Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de, "<i>Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin."</i>  buyrulmaktadır. Bu âyet ve hadiste müminlere açık bir şekilde emredilen husus kötü zan, tecessüs ve gıybetten uzak durulmasıdır. Burada yasaklanan üç davranış, aralarındaki irtibattan dolayı peş peşe zikredilmiştir. Çünkü kötü zan insanı tecessüse, tecessüs de insanı gıybete götürür.</p>

<p style="text-align:justify">Zan, insanı tecessüse götüren önemli bir etkendir. İnsan bir konuda kesin olmayıp yalnızca tahminlere dayanan bilgilere sahip olursa doğal olarak meraklanır ve o mevzuda kesin bilgiye ulaşmak için araştırma yapma ihtiyacı hisseder. Bu araştırma bir insanın özel hayatı veya kusurları ile ilgili olması durumunda, kötü niyetle olsun veya olmasın Peygamberimiz (sas) tarafından hoş görülmemiştir. Nitekim Hz. Âişe (ra) ile Peygamberimiz (sas) arasında geçen şu hadise, insanın kötü niyetle olmasa dahi böyle bir araştırma içerisinde bulunmasının doğru olmadığını göstermektedir:</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas), yatsı namazından sonra evine gelir ve uyumak için dışarıda giydiği elbisesini, ayakkabılarını çıkarır ve yatağına uzanır. Bir müddet sonra eşi Âişe’yi (ra) uyandırmamak için yavaşça elbiselerini giyer ve dışarı çıkar. Fakat Âişe (ra) validemiz henüz uyumamıştır. Hz. Peygamber’in (sas) sessizce dışarı çıkması, onu meraklandırmış olmalı ki hemen kalkıp üzerini giyinir ve Hz. Peygamber’in (sas) peşine düşer. Hz. Peygamber (sas) Bakî’ Kabristanı’na gider ve orada uzun bir müddet ayakta durur. Onu gizlice takip eden Hz. Âişe (ra), Hz. Peygamber’in (sas) eve döneceğini anlayınca, koşarak Hz. Peygamber’den (sas) önce eve varır ve hemen yatağa girer. Ardından Hz. Peygamber (sas) de eve gelir ve Âişe’nin (ra) hâli dikkatini çeker. Aralarında şu konuşma geçer: "<i>Ne oldu yâ Âişe, nefes nefese kalmışsın?"  </i>Âişe (ra) validemiz, "Bir şey yok." der. Bunun üzerine Hz. Muhammed (sas), "<i>Ya söylersin yahut da en ince ayrıntısına kadar her türlü detaydan haberdar olan (Allah) bana mutlaka bildirir."  </i>der.</p>

<p style="text-align:justify">Bunun üzerine Hz. Âişe (ra) olup biteni anlatır. Hz. Peygamber (sas), Cebrail’in kendisini çağırdığı için dışarı çıktığını, uyuduğunu zannettiği Hz. Âişe’yi (ra) korkmaması için kaldırmadığını söyleyerek dışarı çıkmasının sebebini açıklar.</p>

<p style="text-align:justify">Tecessüsün irtibatlı olduğu ikinci davranış ise gıybettir. Gizli hâllerin araştırılması, toplumda dedikoduya yol açabilir. Yahut da dedikodu yapmayı âdet edinmiş kimseler kendilerine malzeme temini için tecessüse yeltenebilirler. Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Ey diliyle iman edip, kalbine iman girmemiş olan kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayın ve onların gizli hâllerini araştırmayın. Çünkü her kim onların gizli hâllerini araştırırsa Allah (cc) da onun gizli hâlini araştırır. Allah (cc) kimin gizli hâlini araştırırsa onu evinde (gizlice yaptıklarını ortaya çıkararak) bile rezil eder."</i>  buyurarak tecessüs ile gıybet arasındaki bağa dikkat çekmiştir. Elbette ki Cenâb-ı Hakk’ın (cc), kulunun ayıp ve kusurlarını araştırması düşünülemez. O zaten kulunun yaptığı her şeyden haberdardır. Fakat burada vurgulanmak istenen konu, Allah’ın (cc) tecessüs eden kulunun ayıplarını ortaya çıkartıp onu herkesin önünde rezil edeceğidir.</p>

<p style="text-align:justify">Tecessüs, gıybeti doğurabileceği gibi insanlarla alay etmek gibi dinen yasaklanmış bir davranışa da insanı yöneltebilir. İnsan, tabiatı gereği eksik ve kusurlarını gördüğü kimse ile alay etmeye meyillidir. Bundan dolayı açığını gördüğü bir kimse ile alay etmesi çok sık karşılaşılan bir hadisedir. Bunun tersi yani alay etmek için tecessüs etmek de toplumumuzda yaygın olarak görülmektedir. İnsanların gülünç, kusurlu ve eksik yönlerini küçümseyerek eğlence konusu yapmak, Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) yasaklamış olduğu bir davranıştır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kim din kardeşini bir günahtan dolayı ayıplarsa onu işlemeden ölmez."</i></p>

<p style="text-align:justify">Tecessüs ile ayıplama arasında bulunan bu yakın ilişkiyi Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerde de görebiliriz. Yüce Rabbimiz (cc), insanların kusurlarını araştıran ve onlarla alay eden kimseler hakkında, "<i>İnsanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay hâline!"  </i>buyurmaktadır. Bu âyette "kaş göz işaretiyle alay eden" şeklinde tercüme edilen ‘lümeze’ kelimesinin kökü olan ‘lemz’ ayrıca ‘kusur araştırmak’ mânâsına da gelir ki bu şekilde düşündüğümüzde Allah’ın (cc) tecessüs edenlerin akıbeti hakkında da aynı ifadeyi kullanmış olduğu anlaşılır. Böylece, Cenâb-ı Hakk’ın (cc) bu tehdidi, tecessüs eden ve elde ettiği bilgiler neticesinde alay eden kimseler hakkında olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların ayıp ve kusurlarını araştırmak kimsenin görevi değildir. İnsanın işlemiş olduğu hata ve günahlar kul ile Allah (cc) arasındadır. Bunu kimsenin araştırmaya hakkı yoktur. Hz. İsa (as), "...Kendinizi rab gibi görüp insanların günahlarını araştırmayın. Kendinizi kul gibi görüp kendi günahlarınıza bakın!" buyurarak insanların hata ve günahlarının kimseyi ilgilendirmeyeceğini, bunun sadece Allah’ın (cc) konumuna has bir bilgi olduğunu ifade etmektedir. Allah (cc) her şeyi görür ve bilir. Bu hususu Kur’ân-ı Kerîm şöyle açıklar: "<i>Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah’ın (cc) bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizlice konuşmaz ki dördüncüleri O (cc) olmasın. Beş kişi gizlice konuşmaz ki altıncıları O (cc) olmasın. Bundan daha az yahut daha çok da olsalar, nerede olurlarsa olsunlar O (cc) mutlaka onlarla beraberdir. Sonra onlara yaptıklarını kıyamet günü haber verecektir. Allah (cc), her şeyi hakkıyla bilir."</i>  Allah (cc) her insanın kusur ve ayıplarını görüp bildiğine göre insanların bunları tekrar araştırıp gün yüzüne çıkarması gibi bir vazifeyi üstlenmesine gerek yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ömer (ra) zaman zaman geceleri Medine sokaklarına teftişe çıkmaktadır. Yine böyle bir gece sokakları kolaçan ederken evlerden birinde bir adamın şarkı söylediğini duyar. Hemen evin duvarına tırmanır ve içeride gördüğü nahoş durum karşısında şöyle seslenir: "Ey Allah’ın düşmanı! O’nun yasakladığı bir şeyi işlediğin hâlde Allah’ın seni(n günahını) gizleyeceğini mi sandın?" Bunun üzerine içerideki adam, "Ve sen ey müminlerin emîri! Hakkımda (karar vermek için) acele etme! Ben bir konuda Allah’a (cc) karşı geldiysem, sen Allah’a (cc) üç konuda karşı geldin. Allah Teâlâ (cc), <i>’Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın."</i>  buyuruyor sen araştırdın. Allah (cc), "<i>Evlere kapılarından girin."</i>  buyuruyor, sen duvarıma tırmandın. Ve sen izin almadan evime girdin. Hâlbuki Allah (cc), <i>’Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin."</i>  buyuruyor." Bu sözler üzerine Hz. Ömer (sas), "Eğer seni affedersem sen de beni bir iyilikle karşılar mısın?" der. Adam, "Evet." diyerek onu affeder. Ve Hz. Ömer (ra) evden çıkar gider.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ömer (ra) ile ilgili anlatılan bu hikâye, İslâm’ın insanın özel hayatına verdiği değeri göstermesi açısından önemlidir. Kişinin özel hayatı ile ilgili hususlardan bir tanesi kişinin konut dokunulmazlığına sahip olduğu olgusudur. Dinimizce izin almadan başkasının evine girmek bir yana, hangi amaçla olursa olsun içeriye bakmak dahi yasaklanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü bakmak, eve girmek gibi görülmüş ve haneye tecavüz kapsamında ele alınmıştır. Bundan dolayı bir başkasının evine izinsiz girenlere ev sahibinin zarar vermesi cezayı gerektirecek bir suç olarak görülmemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İşlenen günahlar, topluma zarar vermesi söz konusu olmadığı sürece, Allah ile kul arasında kalmalıdır. Peygamber Efendimiz (sas), "<i>İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun."</i>  buyurarak insanların açıklarını aramanın onların aralarını bozmaktan başka bir işe yaramayacağını ifade etmiştir. İnsanın ayıplarını ortaya çıkarmak, onun toplum içerisinde küçük düşmesine sebep olur. Böylece, insanların ona duymuş oldukları saygı yok olur. O kimse de, "Nasıl olsa herkes bu işi yaptığımı biliyor." diye düşünerek yaptığı günahı herkesin ortasında yapmaya başlayabilir. Bu durum ise toplum içerisinde günahların alenen işlenmesinin meşru imiş gibi algılanmasına sebep olur. Böyle bir toplum ise ahlâken çöker. Bu tehlikenin farkında olan Abdullah b. Mes’ûd (ra), "Sakalından şarap damlıyor!" denilerek kendisine içki içtiği iddiasıyla getirilen bir kimse için, "Gizli hâlleri araştırmamız bize yasaklandı, fakat bir suça açıkça muttali olursak onu cezalandırırız!" diyerek cezalandırılmaması gerektiğini belirtmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Dinimizce yasaklanan tecessüs, kişinin özel hayatıyla ilgili konulardadır. Yoksa toplumun genelinin huzurunu bozan, zulüm ve haksızlık içeren konulardaki suçların gizlenmesi doğru değildir. Aksi takdirde bu suçlar çoğalır, hem fert hem de toplum açısından büyük zararlara yol açar. Bu şekilde topluma zarar veren kimselerin idare tarafından tespit edilip gerekli önlemlerin alınması, toplum düzeninin sağlanması açısından elzemdir. Bundan dolayı yönetim, huzur ve sükûnu sağlamak amacıyla gerekli kovuşturmaları yapma hakkına sahiptir. Bu kovuşturma kapsamında gizli kamera yerleştirme, telefon dinleme, casus gönderme gibi tedbirler alması gerekebilir. Fakat yapılan bu araştırmalarda itidal elden bırakılmamalı ve masum insanlar zan altında kalmamalıdır. Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Yönetici, halka sû-i zan ile muamele ederse onları yoldan çıkarır."</i>  buyurarak bu konudaki ölçüyü bize açıklamaktadır. Dolayısıyla yapılacak araştırmalar kesin sonuçlara ulaşmadan kişilerin zan altında bırakılmaması dikkat edilmesi gereken önemli bir husustur. Yine Allah Teâlâ (cc), "<i>Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur."</i>  buyurarak kesin bilgi sahibi olunmadan kişileri töhmet altında bırakmanın vebaline dikkat çekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İdarenin yapmış olduğu soruşturmalar dinen yasaklanan tecessüs kapsamına girmediği gibi evlenilecek kişinin, iş ortaklığı yapılacak şahısların araştırılması gibi bazı konularda soruşturma yapılması tecessüs olarak görülmez. Bilakis bu konularda araştırma yapılması kurulacak akdin devamlılığı için gereklidir. Yine toplumda fakirlerin ve muhtaçların tespit edilip ihtiyaçlarının giderilmesi için araştırma yapılması da tecessüs değil kardeşliğin bir gereğidir. Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Müslüman Müslüman’ın (din) kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu düşman eline vermez (himaye eder). Her kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah (cc) da onun bir ihtiyacını giderir. Her kim de bir Müslüman’ın bir sıkıntısını giderirse Allah (cc) da onun (bu iyiliği) sayesinde kıyamet sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Her kim dünyada, bir Müslüman’ın (ayıbını) örterse Allah (cc) da kıyamet günü onun (ayıbını) örter."</i>  buyurarak muhtaçlara yardımı ve ayıplarını örtmeyi teşvik etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm, tecessüsü yasaklamakla birlikte, kişinin elinde olmayan sebeplerle başkasının ayıp ve kusurlarına şahit olması durumunda bile onları örtmesini öğütlemektedir. Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Bir kul bir başka kulu(n ayıbını) dünyada örterse, Allah (cc) da kıyamet günü onu(n ayıbını) örter."</i>  buyurarak ayıpların üzerinin örtülerek gizli kalmasını tavsiye etmektedir. Çünkü bu ayıplar kul ile Rabbi arasındadır. Rabbimiz kulunun durumuna göre dilerse o hatalarını affeder, dilerse karşılığında hak ettiği cezaya çarptırır.</p>

<p style="text-align:justify">Dinimizin tecessüsü yasaklaması, toplum içerisinde oluşabilecek huzursuzluk ve fesadı önlemek gibi bir gayeye dayanmaktadır. Peygamber Efendimiz (sas), toplum huzurunu sağlamak için kırgınlık ve dargınlıklara sebep olan tecessüsün bırakılıp bunun yerine kardeşlik bağlarının pekiştirilmesini şu sözleri ile öğütlemektedir: "<i>...Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın, başkalarının konuştuklarına kulak kabartmayın, birbirinize karşı kin beslemeyin ve kardeş olun!’</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/tecessus-kalbi-kemiren-kurt-1</guid>
      <pubDate>Wed, 02 Sep 2026 09:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/tecessus-kalbi-kemiren-kurt.jpg" type="image/jpeg" length="89034"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tevazu ve Kibir: Tevazu Yüceltir, Kibir Alçaltır]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/tevazu-ve-kibir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/tevazu-ve-kibir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kibirli insanların sahip olduğu diğer özellikler nelerdir? Peygamber (sas) kibri nasıl tanımlamıştır? Kur'an-ı Kerim'de kibir ve tevazu nasıl anlatılır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مَنْ كَانَ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ كِبْرٍ’ قَالَ رَجُلٌ: إِنَّ الرَّجُلَ يُحِبُّ أَنْ يَكُونَ ثَوْبُهُ حَسَنًا وَنَعْلُهُ حَسَنَةً. قَالَ: ‘إِنَّ اللَّهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ، الْكِبْر:ُ بَطَرُ الْحَقِّ وَغَمْطُ النَّاسِ.’</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Mes’ûd’un (ra) anlattığına göre, bir gün Hz. Peygamber (sas), <i>"Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez." </i> buyurdu. Bunu duyan bir adam, "Ama insan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasından hoşlanır!" deyince, Allah Resûlü (sas), "<i>Allah (cc) güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise hakikati inkâr etmek ve insanları küçük görmektir." </i> buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(M265 Müslim, Îmân, 147)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:"‘...وَمَا تَوَاضَعَ أَحَدٌ لِلَّهِ إِلاَّ رَفَعَهُ اللَّهُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>...Allah (cc) için tevazu gösteren kişiyi Allah (cc) ancak yüceltir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6592 Müslim, Birr, 69)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عِيَاضِ بْنِ حِمَارٍ أَخِى بَنِى مُجَاشِعٍ قَالَ: قَامَ فِينَا رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ذَاتَ يَوْمٍ خَطِيبًا فَقَالَ: وَ إِنَّ اللَّهَ أَوْحَى إِلَيَّ أَنْ تَوَاضَعُوا حَتَّى لاَ يَفْخَرَ أَحَدٌ عَلَى أَحَدٍ وَلاَ يَبْغِى أَحَدٌ عَلَى أَحَدٍ</p>

<p style="text-align:justify">Mücâşioğulları’nın kardeşi İyâz b. Hımâr (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sas) bir gün hutbe vermek üzere aramızda ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: "<i>Allah (cc) bana, mütevazı olup birbirinize karşı övünmemenizi ve birbirinize karşı haddi aşan davranışlarda bulunmamanızı vahyetti."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M7210 Müslim, Cennet, 64)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "…بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>…Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter…"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6541 Müslim, Birr, 32)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hicretin üzerinden sekiz yıl geçmişti. Savaşa gerek kalmadan Mekke’yi fetheden oldukça kalabalık Müslüman ordusunun başında Hz. Muhammed (sas) vardı. O (sas), bu şanlı zaferin büyüsüne kapılmamış; mübarek şehir Mekke’ye mağrur bir komutan edasıyla değil Allah’ın (cc) verdiği bu nimete şükretmenin bilinciyle başını önüne eğerek girmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle Mekke halkı, Safâ tepesinde Resûlullah’a (sas) bağlılıklarını bildiriyor ve insanlar bölük bölük Allah’ın (cc) dinine giriyorlardı. Biat etmek üzere yanına gelenlerden biri onunla konuşmaya başlamıştı. Fakat bu büyük insanla karşı karşıya gelmek ve onunla konuşmak kendisini o kadar heyecanlandırmıştı ki titremeye başladı. Bunu gören Hz. Peygamber (sas), "<i>Sakin ol! Ben bir kral değilim. (Güneşte) kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum."</i> diyerek onu rahatlattı. Hayatının en görkemli sahnesinde dahi kibre kapılmayarak tevazudan ayrılmayan Allah Resûlü (sas) bu davranışıyla bir insanlık dersi vermiş, ashâbına da aynı tavrı sergilemeleri gerektiğini bildirmiştir. Onlara, "Allah birdir!" dedikleri için kendilerini akıl almaz işkencelere maruz bırakan ve âciz bir şekilde öz vatanlarını terk etmeye mecbur bırakan müşriklere galip geldikleri bu büyük günde büyüklenmemeleri gerektiğini şu sözleriyle hatırlatmıştır: "<i>Ey İnsanlar! Allah (cc) sizden câhiliye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir... İnsanlar, Âdem’in (as) çocuklarıdır ve Allah (cc), Âdem’i (as) topraktan yaratmıştır..."</i></p>

<p style="text-align:justify">Kibir, kişinin başkalarını küçük görerek nefsini onlardan üstün saymasıdır. Kibir kavramı genellikle ‘fahr’ yani övünme, ‘ucb’ diye ifade edilen kendini beğenmişlik ve ‘ihtiyal’ yani büyüklenme gibi kavramlarla birlikte ele alınır. Zira bunların hepsi birbirini körükleyen ahlâkî tutumlardır. Kimi zaman soyluluk, güzellik, fiziksel güç gibi yaratılıştan gelen birtakım özellikleri; kimi zaman da Allah’ın (cc) kendisine sonradan bahşettiği zenginlik, makam, ilim ya da nüfuz gibi nimetler, kıskançlığa ve bencil tutkulara meyilli olarak yaratılan insanı kendini beğenmeye sevk eder. Önceleri kendini beğenen kişi, zamanla sahip olduğu güzel özelliklerle övünmeye, başkalarından farklı olduğunu düşünerek büyüklenmeye başlar. Çevresindekileri küçük görerek kendisinin ‘en üstün’ olduğu hissine kapılır ve böylece kibir hastalığına yakalanır.</p>

<p style="text-align:justify">Kibirli insan daima kendisinden yüksektekilere bakar, onları kıskanır, onlar gibi olmak, hatta onları geçmek için çabalar durur. Bu arzusuna ulaşamazsa hayattan zevk alamaz hâle gelir ve sürekli hâlinden şikâyet eder. Arzusunu gerçekleştirdiğinde de sonuç çok farklı değildir. Zira her yükselişinde daha üstün kimselerin olduğu düşüncesi elindekilerle yetinmekten, bunlarla mutlu olmaktan uzaklaştırır onu; doyumsuz hâle getirir. Halbuki insanlığa rehber olan Hz. Peygamber (sas), "<i>Sizden daha aşağı olanlara bakın! Sizden üstün olanlara bakmayın! Allah’ın (cc) nimetini küçümsememeniz için en uygun olanı budur." </i> sözleriyle hâline şükreden kanaatkâr bir kul olmayı tavsiye etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kibirli insan kendini dev aynasında görür. Hâli vakti yerindeyse kendisi gibi olmayan birçok insanın karşılaştığı sıkıntılardan uzak olması, dilediğine dilediği zaman ulaşabilmesi, istediklerini başkalarına yaptırabilmesi gibi kolaylıklar onu kimseye muhtaç olmadığını düşünmeye sevk eder. Çevresindekilerin eleştirileri ve uyarıları onun için bir değer ifade etmez. Getirdikleri emirleri beğenmedikleri için büyüklük taslayarak peygamberlerini yalanlayan ve hatta öldürenler gibi "<i>kalbi perdelidir"</i> , gerçeği göremez. Kendisinin her şeyi iyi bildiğinden emin olan, zekâsına hayran bu kendini beğenmiş insan asla hata yapmayacağını, kendisine bir kötülük dokunmayacağını ve elindekilerin bir gün yok olmayacağını zanneder... Malına, makamına, nüfuzuna güvenerek bu nimetlerin geçici birer imtihan vesilesi olduğunu aklına bile getirmez. Kendisini var eden bu nimetlere sımsıkı sarılır, onları kimseyle paylaşmak istemez, cimrileşir ve bencilleşir. Dahası onları hak ettiğini ve hatta kendisinin elde ettiğini düşünerek kullara teşekkürü ve Rabbine (cc) şükrü unutur. Kur’ân-ı Kerîm böbürlenip duran bu şımarık insanların tavrını şöyle dile getirmektedir: "<i>Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet) tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak şüphesiz o ümitsiz ve nankör oluverir. Ama kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, "Kötülükler benden gitti." der..."</i>  Bu sevimsiz hâliyle dostlarını da kaybeden kişi, kendisinden yararlanmaya çalışan dalkavukları dostu sanır. Böylece gerçekleri örterek kişinin kendi kurduğu hayal dünyasında yaşamasına neden olduğu için Allah Resûlü (sas) kibri şöyle tanımlamıştır: "<i>Kibir, hakikati inkâr etmek ve insanları küçük görmektir."</i></p>

<p style="text-align:justify">İnsana daima kötülüğü ve hayâsızlığı emrettiğinden, <i>’apaçık bir düşman’</i> olarak tanıtılan şeytanın Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen en belirgin özelliği kibridir. Allah Teâlâ (cc) insanı yarattığı zaman meleklerine, ona saygı ile eğilmelerini emretmişti. Bu buyruğa İblis dışında herkes uymuştu. O (cc) ise Rabbine karşı gelmiş, Âdem (as) karşısında eğilmekten yüz çevirmiş ve büyüklenmişti. Yüce Allah (cc) kendisine, "<i>Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?" </i>diye sorduğunda şöyle cevap vermişti: "<i>Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın."</i>  Böylece kibir ve gurur, şeytanın Hakk’ın (cc) huzurundan kovularak lanetlenmesine neden olmuştu. Şeytanı ‘şeytan’ yapan kibir, tarih boyunca pek çok insanın yoldan çıkmasına sebebiyet vererek Hakk’ı (cc) yalanlayanların ve isyancıların ortak özelliği olmuştur. Nitekim kendisine anahtarlarını güçlü bir topluluğun zorlukla taşıyabildiği, eşi benzeri görülmemiş bir servet bahşedilen Kârûn, "<i>Bunlar bana bendeki bilgi (ve beceri)den dolayı verilmiştir." </i> diyerek kibirlenmişti. Yere göğe sığmayan nefsi Hz. Musa’ya (as) tâbi olmayı hazmedememiş ve sonunda isyanı seçmişti; tıpkı Firavun gibi. Firavun daha da ileri gitmiş ve "<i>Ben sizin en yüce rabbinizim." </i> diyerek ilâhlık iddiasında bulunmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimize (sas) cephe alan müşriklerin de inkârının büyük sebebi kibirleriydi. Toplumun önde gelenleri, halk içinde söz sahibi olmayan, gelir düzeyi düşük, öksüz ve yetim birine gökten vahiy geldiğine inanmak istememiş, "<i>Bu Kur’an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!"</i>  diyerek itiraz etmişlerdi. Kendilerini üstün sayan bu kişiler Hz. Muhammed’e (sas) geldiklerinde onun yanında nüfuzu olmayan, zayıf, fakir sahâbîleri görünce onlarla oturmaya tenezzül etmemişler ve Allah Resûlü’ne (sas), "Biz senin yanına geldiğimiz zaman onları (köleleri) yanından kaldır." demişlerdi. Ayrıca üstünlüklerinin belli olması için kendisiyle konuşmaya geldiklerinde oturmak üzere Resûlullah’tan (sas) özel bir yer tahsis etmesini istemişlerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Kibir, kıskançlık, cimrilik, açgözlülük, nankörlük ve bencillik gibi Müslüman’a yaraşmayan pek çok kötü duyguyu hatta Hakk’a isyanı beraberinde getirir ki bu duyguların hâkim olduğu kalpte Müslümanlık alâmeti olan sevgi, merhamet ve güven gibi duyguların gelişmesi mümkün değildir. Bunun için Hz. Peygamber (sas), güzel giyinmekten hoşlandığını ancak bunun kibir anlamına geldiğinden endişe ettiğini söyleyen bir kişiye kalbinin ne hissettiğini sormuş, o kimse Hakk’ı (cc) bilen ve onunla mutmain olan bir kalbe sahip olduğunu söyleyince, böyle bir kalpte kibir olmayacağını belirtmiştir. Ayrıca kendini başkalarından büyük gören bu tür insanların çoğalması, İslâm Dini’nin öngördüğü bireylerin <i>’birbirine kenetlenmiş tuğlalar gibi’</i>  kaynaştığı, dayanışmaya ve paylaşıma dayalı toplumu oluşturmaya engel olur. Bu nedenle İslâm Dini’nde kibirden kaçınmanın gerekliliği üzerinde önemle durulmuştur. Resûlü’nün (sas) âmâ bir sahâbîye surat asmasına razı olmayan Yüce Yaratan (cc), insanı başkalarını küçümsemekten ve büyüklük taslamaktan nehyetmiştir. "<i>Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin."</i>  diyerek uyarıda bulunmuş ve "<i>O (insanoğlu), kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?" </i> sözleriyle aslında yalnızca âciz bir kul olan insana, bu konumunun farkında olarak hareket etmesi gerektiğini bildirmiştir. Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kişinin cennete giremeyeceğini haber veren Allah Resûlü (sas), "<i>İnsanların kendisi için ayağa kalkmasından hoşlanan kimse cehennemdeki yerine hazırlansın."</i>  buyurmuştur. Böylece kibre giden yolları da yasaklamış; kaplan derisi üzerine oturmak, ipek ve atlastan kıyafetler giymek, altın ve gümüşten mutfak eşyaları kullanmak ve ziynetlerle gösteriş yapmak gibi kibir alâmeti olan davranışlardan da uzak durulmasını istemiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) kibrin kötülüğü ve ondan sakınmanın gerekliliği üzerinde o kadar çok durmuştur ki sahâbenin önde gelenleri dahi bu kötü hastalığa yakalanmaktan korkar hâle gelmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) bir gün ashâbını, "<i>Kim elbisesini kibirlenerek yerlerde sürürse Allah (cc) kıyamet günü o kimseye (rahmet nazarıyla) bakmaz." </i> diyerek uyarmıştı. Bunu duyan Hz. Ebû Bekir (ra) telaşla, "Ey Allah’ın Resûlü! Eteğimin bir tarafını kaldırmazsam sarkıyor." diye kendi hâlini açıklama gereği duymuş, Hz. Peygamber (sas) de onu şu sözlerle rahatlatmıştı: "<i>Sen bunu kibirlenerek yapan kimselerden değilsin."</i>  Diğer Müslümanlar da aynı hassasiyeti göstermişlerdir. Çünkü insanın her an her hareketinde kendisini başkalarından üstün görme tehlikesi vardır; ibadetlerinde bile.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm Dini bir yandan kişiyi kibirden olabildiğince uzaklaştırmayı hedeflerken bir yandan da onun ruhuna alçakgönüllülüğü yerleştirmeye çalışır. Zira, "<i>Rahmân’ın (cc) kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, ‘selâm!’ der (geçer)ler." </i> Mümin, ihtiyaç sahibi kimselerin varlığını hesaba katarak yaşar, israfa kaçma korkusu ve lüks yaşamanın kendisine anlamsız bir gurur vereceği endişesiyle mütevazı bir hayatı tercih eder. Bu niyetinden dolayı, imkânı olduğu hâlde yalnızca Allah’ın (cc) rızasını gözeterek kıymetli ve gösterişli elbiseler giymeyi terk eden kişinin, kıyamet gününde herkesin gözleri önünde iltifata tâbi tutulup cennet elbiselerinden dilediğini giymekle ödüllendirileceği ifade edilmiştir. Ayrıca mütevazılığın cennet ehlinin özelliklerinden olduğu bildirilmiş ve alçakgönüllü davranmanın aslında bir yücelme sebebi olduğu ifade edilmiştir: "<i>...Allah (cc) için tevazu gösteren kişiyi Allah (cc) ancak yüceltir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Mütevazı kişi Allah (cc) tarafından yaratıldığının, içinde bulunduğu nimetlerin O’na (cc) ait olduğunun bilinciyle O’nun (cc) rızasını kazanmaya çalışan kimsedir. Yüce Allah (cc) Kitabı’nda tevazu sahibi kimseleri müjdeleyerek onların şu özelliklerine dikkat çekmektedir: "<i>... Alçakgönüllü kimseleri müjdele! Onlar, Allah (cc) anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen (musibet)lere sabreden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah (cc) yolunda harcayan kimselerdir."</i>  Böylece mütevazı kişi herkes gibi kendisinin de Allah’ın (cc) bir kulu olduğunu, O’nun (cc) katında üstünlüğün ancak takva ile olduğunu bilir. Amellerin niyetlere göre değer kazanacağına inandığından diğer insanların Allah (cc) nazarında kendisinden daha üstün olabileceğini düşünür. Bu nedenle diğer insanları küçümsemez; onlarla Allah’ın (cc) emrettiği şekilde kırgınlık, kıskançlık ve küskünlükten uzak, sevgi, saygı, dayanışma ve yardımlaşma içerisinde kardeşçe yaşar.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlığa Kur’an ahlâkını yaşayarak gösteren Hz. Peygamber (sas) onlara tevazuu da yaşayarak öğretmiş, oldukça sade bir yaşam sürmüştür. <i>’Âlemlere rahmet’</i> olarak gönderilen bu Elçi, yaşamının hiçbir anında ‘beşer’ olduğunu unutmamış ve Allah (cc) tarafından kendisine verilen yüce meziyetlerle kendini büyük görmemiştir. Kendisini canından çok seven ashâbın ona aşırı övgülerde bulunmasını istememiş ve onları bu konuda uyarmıştır: "<i>Hıristiyanların Meryem oğlunu (İsa’yı) övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırılık göstermeyin. Şüphesiz ki ben Allah’ın (cc) kuluyum. Onun için bana ‘Allah’ın kulu ve resûlü’ deyin." </i> Kendisi için ayağa kalkılmasını hoş görmemiş, toplumun en fakir kesimiyle birlikte oturup kalkmış, yemiş içmiş, çocukları dahi selâmından mahrum bırakmamıştır. Bu tutumuyla insanlara örneklik eden Allah Resûlü (sas) sık sık insanları kibirden sakındırıp alçakgönüllü olmaya çağırmıştır: "<i>Allah (cc) bana, mütevazı olup birbirinize karşı övünmemenizi ve birbirinize karşı haddi aşan davranışlarda bulunmamanızı vahyetti."</i></p>

<p style="text-align:justify">Geçmiş ümmetlerden kıssalarla insanlara kibrin âfetini göstermeye çalışmış ve "<i>...Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter..." </i> demiştir. </p>

<p style="text-align:justify">Tevazu sahibi olmak Müslümanlığın gereklerindendir. Ancak her şeyde olduğu gibi tevazuda da aşırıya kaçmamak önemlidir. Zira mümin hem kendisinin hem de Müslüman kardeşinin saygınlığını ve şerefini korumakla memurdur. Müminler kendilerini hakir görenlere karşı kararlı ve asil duruşlarını korumalı, şereflerinin ayaklar altına alınmasına müsaade etmemelidir. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği gibi: "<i>Muhammed </i>(sas)<i>, Allah’ın Resûlü’dür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin (kararlı ve tavizsiz), birbirlerine karşı da merhametlidirler." </i> Hz. Peygamber’in (sas), sıtma hastalığından dolayı zayıf düşen ashâbına, Mekke’ye geldiklerinde onları âciz görerek onlarla alay etmek isteyen müşriklerin önünden geçerken remel yaparak yani çalımlı bir şekilde yürüyerek tavaf etmelerini emretmesi de bu amaca mâtuftur.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’a göre kibir, insana yaraşmaz ve azamet sadece Allah’a (cc) yakışan bir sıfattır. O’nun (cc) dışındaki her büyüklük geçici ve izafî olup gerçek büyüklük O’na (cc) mahsustur; O (cc) en yüce olandır. Müslümanlar da her gün ezanlarında, namazlarında ve zikirlerinde, <i>’Allâhü ekber’</i> diyerek O’nu (cc) tesbih etmekte ve Rablerinin yüceliğini dillendirmektedirler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/tevazu-ve-kibir-1</guid>
      <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 09:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/tevazu-ve-kibir-tevazu-yuceltir-kibir-alcaltir.jpg" type="image/jpeg" length="56817"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Oruç: Yalnız Allah İçin]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/oruc-yalniz-allah-icin-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/oruc-yalniz-allah-icin-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İslâm tarihinde Hz. Peygamber (sas) ve Müslümanların tuttukları ilk oruç hangisidir? Nafile oruçlar nelerdir? Oruç tutmanın yasak olduğu günler hangileridir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : " بُنِيَ الْإِسَلامُ على خَمْسٍ، شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلاَّ اللَّه، وأَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللَّهِ، وإِقَامِ الصَّلَاةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَحَجِّ البَيْتِ، وَصَوْمِ رَمضانَ."</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah’ın (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek, Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M113 Müslim, îmân, 21)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَائِشَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا) : أَنَّ قُرَيْشًا كَانَتْ تَصُومُ يَوْمَ عَاشُورَاءَ فِى الْجَاهِلِيَّةِ، ثُمَّ أَمَرَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) بِصِيَامِهِ حَتَّى فُرِضَ رَمَضَانُ وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِوَ سَلَّمْ) : "مَنْ شَاءَ فَلْيَصُمْهُ، وَمَنْ شَاءَ أَفْطَرَهُ</p>

<p style="text-align:justify">Hz. âişe (ra) anlatıyor: "...Kureyşliler câhiliye döneminde âşûrâ günü <strong>oruç</strong> tutarlardı. Sonra Resûlullah da (sas) Ramazan orucunun farz kılındığı zamana kadar bu orucun tutulması emretti. (Ramazan orucu farz kılınınca) Resûlullah (sas), "<i>(âşûrâ orucunu) dileyen tutsun, dileyen tutmasın."  </i>buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(B1893 Buhârî, Savm, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى أَيُّوبَ الْأَنْصَارِيِّ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) أَنَّهُ حَدَّثَهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَنْ صَامَ رَمَضَانَ ثُمَّ أَتْبَعَهُ سِتًّا مِنْ شَوَّالٍ، كَانَ كَصِيَامِ الدَّهْرِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Her kim Ramazan orucunu tutar, sonra buna Şevval ayında altı gün daha eklerse bütün yıl <strong>oruç</strong> tutmuş gibi olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M2758 Müslim, Sıyâm, 204)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: " أَوْصَانِى خَلِيلِى (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) بِثَلاَثٍ: صِيَامِ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ مِنْ كُلِّ شَهْرٍ، وَرَكْعَتَيِ الضُّحَى، وَأَنْ أُوتِرَ قَبْلَ أَنْ أَنَامَ</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor:</p>

<p style="text-align:justify">"Bana dostum (Resûlullah) (sas) üç şey tavsiye etti: Her ay üç gün <strong>oruç</strong> tutmak, iki rekât kuşluk namazı kılmak ve uyumadan önce vitir namazı kılmak."</p>

<p style="text-align:justify">(B1981 Buhârî, Savm, 60)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "أَفْضَلُ الصِّيَامِ بَعْدَ شَهْرِ رَمَضَانَ، شَهْرُ اللَّهِ الْمُحَرَّمُ، وَأَفْضَلُ الصَّلاَةِ بَعْدَ الْفَرِيضَةِ، صَلاَةُ اللَّيْلِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Ramazan ayından sonra en faziletli <strong>oruç</strong>, Allah’ın (cc) ayı olan Muharrem’de (tutulan <strong>oruç</strong>tur). Farz namazdan sonra en faziletli namaz ise gece namazıdır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M2755 Müslim, Sıyâm, 202)</p>

<p>***</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Saçı sakalı karışmış Necidli bir adam Resûlullah’a (sas) gelir. Sesinin uğultusu işitilir fakat ne söylediği anlaşılmaz. Nihayet Resûlullah’a (sas) yaklaşır. İslâm’ın ne olduğunu öğrenmek isteyince, Peygamber Efendimiz (sas) ile arasında şöyle bir konuşma geçer:</p>

<p style="text-align:justify">—<i>Günde beş vakit namaz kılmaktır.</i></p>

<p style="text-align:justify">—Kılmam gereken başka namaz var mı?</p>

<p style="text-align:justify">—<i>Hayır, ama nafile kılabilirsin. Bir de Ramazan ayında <strong>oruç</strong> tutmaktır.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>—</i> Tutmam gereken başka <strong>oruç</strong> var mı?</p>

<p style="text-align:justify">—<i>Hayır, ama nafile <strong>oruç</strong> tutabilirsin.</i></p>

<p style="text-align:justify">Daha sonra Peygamberimiz (sas) o adama zekât vermekten bahseder. Adam:</p>

<p style="text-align:justify">—Vermem gereken başka bir şey var mı? Der. Allah Resûlü (sas) cevap olarak:</p>

<p style="text-align:justify">—<i>Hayır, ama sadaka verebilirsin,</i> buyurur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu adam, "Vallahi, bundan ne fazla, ne de eksik yapacağım." diyerek Peygamber Efendimizin yanından ayrılır. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz (sas), "<i>Eğer sözünde durursa kurtuluşa erdi."  </i>der.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) bu şahsa verdiği cevapta <strong>oruç</strong>, kurtuluş sebeplerinden ikincisidir. Bir başka hadisine göre ise <strong>oruç</strong>, İslâm binasını oluşturan beş esastan biridir: "<i>İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (sas) Allah’ın Resûlü olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek, Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak."</i></p>

<p style="text-align:justify">Bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek anlamına gelen <strong>oruç</strong> ibadetinin, değişik biçimlerde de olsa hemen bütün din ve kültürlerde var olduğu görülmektedir. Bazılarına göre belirli bir süre yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durma; bazılarına göre perhiz yapma, belirli yiyecekleri yememe; diğer bazılarına göre de sükût etme gibi şekillerde yerine getirilir. Tevbe maksadıyla <strong>oruç</strong> tutanlar olduğu gibi kefaret, arınma ve matem amacıyla da <strong>oruç</strong> tutanlar bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de geçmiş ümmetlere de orucun farz kılındığı haber verilerek orucun vazgeçilmez kadim bir ibadet olduğuna işaret edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm tarihinde Hz. Peygamber (sas) ve Müslümanların tuttukları ilk <strong>oruç</strong>, Âşûrâ orucudur. Aslında Âşûrâ orucu, Medine’deki yahudiler tarafından tutulmaktaydı. Onlar Âşûrâ gününü bayram olarak kutluyorlar ve o günü <strong>oruç</strong>lu geçiriyorlardı. Muhtemelen Hz. İbrâhim’den (as) kalma bir gelenek olmalı ki, câhiliye döneminde başta Kureyşliler olmak üzere bazı Arap kabileleri de bu orucu tutmaktaydılar. Hatta Peygamber Efendimizin (sas) hicretten önce Mekke’de Âşûrâ orucu tuttuğu gibi hicretten sonra Medine’de de bu orucu tuttuğu rivayet edilmiştir. Efendimiz (sas) Medine’ye geldiğinde yahudilerin Âşûrâ gününde <strong>oruç</strong> tuttuklarını görünce onlara bu orucu neden tuttuklarını sormuş, yahudiler, Allah’ın (cc) Musa Peygamber (as) ve İsrâiloğulları’nı bu günde kurtardığını, Musa Peygamber’in (as) o günde şükür maksadıyla <strong>oruç</strong> tuttuğunu, kendilerinin de bu konuda Hz. Musa’ya (as) uyduklarını söylemişlerdir. Allah Resûlü (sas) de, "<i>Biz Musa’ya (as) sizden daha yakınız ve bunu yapmaya daha lâyıkız."  </i>diyerek Müslümanlara Âşûrâ gününde <strong>oruç</strong> tutmalarını emretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) ile birlikte Müslümanlar da Ramazan orucunun farz kılındığı zamana kadar Âşûrâ orucu tutarlardı. Ramazan orucunun farz kılınmasından sonra artık Âşûrâ orucunu tutmak, insanların arzusuna bırakıldı. Hz. Âişe (ra) bu süreci şöyle anlatmaktadır: "Kureyşliler câhiliye döneminde Âşûrâ günü <strong>oruç</strong> tutarlardı. Sonra Resûlullah da (sas) bu orucun tutulması emretti, tâ ki Ramazan orucunun farz kılındığı zamana kadar. (Ramazan orucu farz kılınınca) Resûlullah (sas), "<i>(Âşûrâ orucunu) dileyen tutsun, dileyen tutmasın." </i> buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Hanım sahâbî Rübeyyi’ binti Muavviz (ra), Müslümanlar için orucun ilk şekli olan Âşûrâ orucuyla ilgili şu hatırasını anlatmaktadır: "Allah Resûlü (sas), Âşûrâ gününün sabahı Medine’nin etrafındaki ensarın köylerine, "<i>Kim <strong>oruç</strong>lu olarak güne başlamışsa, orucunu tamamlasın. Kim de <strong>oruç</strong> tutmayarak güne başlamışsa, gününü (<strong>oruç</strong>lu olarak) tamamlasın."  </i>diye haber göndermişti. Biz bundan sonra hem kendimiz <strong>oruç</strong> tuttuk hem de mümkün olduğunca küçük çocuklara <strong>oruç</strong> tutturduk. <strong>Oruç</strong> günlerinde biz hanımlar mescide gider, yavrularımıza renkli yünlerden oyuncaklar hazırlar, onlardan biri açlığını hatırlayıp yiyecek için ağladığında ona iftar zamanına kadar (oyalanması için) bunları verirdik."</p>

<p style="text-align:justify">Âşûrâ orucunun Muharrem ayının onuncu günü tutulan bir <strong>oruç</strong> olduğu âlimlerin büyük çoğunluğu tarafından söylenmiştir. İbn Abbâs’a (ra) Peygamber Efendimizin (sas) hangi günde <strong>oruç</strong> tuttuğu sorulunca onuncu günde, diğer bir rivayette de dokuzuncu günde <strong>oruç</strong> tuttuğunu söylemiştir. Peygamber Efendimize (sas), yahudi ve hıristiyanların bu günü yücelttikleri (ve onuncu gününde tuttuklarını ima edilince) o da, "<i>İnşallah gelecek yıl biz de (Muharrem’in) dokuzunda <strong>oruç</strong> tutalım."</i> demişti. Ancak ertesi yıl gelmeden Allah Resûlü (sas) vefat etti. Ancak Allah Resûlü’nün (sas) yahudilere benzememek için müminlere tek gün değil Âşûrâ gününe Muharrem’in dokuzuncu veya on birinci gününü de ekleyerek en az iki gün <strong>oruç</strong> tutmalarını tavsiye ettiği de rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimizin (sas) ne zaman <strong>oruç</strong> tuttuğunu rivayet eden İbn Abbâs’ın (ra) da, "Dokuzuncu ve onuncu günleri <strong>oruç</strong> tutarak yahudilere muhalefet ediniz." dediği nakledilmiştir. Dolayısıyla Resûl-i Ekrem’in (sas) yahudileri taklit etmemek ve hurafelerinin İslâm bünyesine girmesine engel olmak için sadece Âşûrâ günü değil, Muharrem’in dokuz ve onuncu ya da on ve on birinci günlerinde <strong>oruç</strong> tutmalarını tavsiye ettiği anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Medine yıllarında Hz. Peygamber (sas) ve ashâbı <strong>oruç</strong> ibadetini bu şekilde yerine getirirlerken, Ramazan orucunu emreden ilk âyetler inmiştir: "<i>Ey iman edenler! Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınmanız için <strong>oruç</strong>, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. <strong>Oruç</strong>, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (meselâ, fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz <strong>oruç</strong> tutmanız sizin için daha hayırlıdır." </i> Bu âyetler, müminlere belli bir esneklik ve muhayyerlik tanımıştır. Buna göre hasta ya da yolculukta olanlar Ramazan orucunu daha sonraki bir zamanda tutabilirlerdi. Bir süre sonra ilâhî hikmetin gereği olarak <strong>oruç</strong> ibadetinde yeni bir düzenleme yapılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Oruç</strong> âyetindeki, "<i>ve ale’llezîne yutîkûnehû" (oruca gücü yetmeyenler)</i> ifadesi, hem oruca güç yetiremeyenler hem de zorlukla güç yetirenler anlamına gelmektedir. Bu nedenle ilk zamanlarda sahâbe-i kirâmdan dileyen <strong>oruç</strong> tutmuş, dileyen ise tutmamış ve bunun yerine tutmadıkları gün sayısınca fidye vermiştir. Daha sonra ise, "<i>...içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu <strong>oruç</strong>la geçirsin..."</i> âyetiyle <strong>oruç</strong> ibadeti Ramazan ayına erişen herkes için farz kılınmıştır. Böylece bir önceki âyetlerde de belirtilen yolculuk ve hastalık durumu dikkate alınmış ve bu durumdaki kişilerin sıhhate veya yurduna kavuştuklarında orucu kaza etmelerine ruhsat verilmiştir. Yine <strong>oruç</strong> tutamayacak kadar güçsüz ve yaşlı olanların tutamadıkları günler karşılığında fakirleri doyurmalarına ilişkin izin, geçerliliğini korumuştur. Bunun yanında bazı hadislere göre, "<i>Allah (cc), yolcudan namazın yarısını ve (yolculuk esnasında) <strong>oruç</strong> yükümlülüğünü kaldırmıştır. Hamile ve çocuk emziren kadınlara da (daha sonra tutmaları için) ruhsat vermiştir."  </i>Buna göre Ramazan’da hasta olanlar, hamile ve emziren bayanlar tutamadıkları günleri Ramazan’dan sonra kaza ederler. <strong>Oruç</strong> tutamayacak kadar yaşlanmış veya iyileşmeleri söz konusu olmayan hastalar ise <strong>oruç</strong> tutmanın mânevî zevkinden mahrum olmaktadırlar. Onların bu mahrumiyetini kısmen de olsa telâfi etmek için Yüce Allah (cc) fidye vermelerini emretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Oruç</strong> ibadetinde üçüncü bir değişiklik daha yapılmıştır. İlk zamanlarda Ramazan orucu tutanlar gece uyumadıkları müddetçe yiyebiliyor, içebiliyor, eşleriyle birlikte olabiliyorlardı. Ama uyuduklarında bu fiiller kendilerine sonraki günün akşamına kadar haram oluyordu. Bir gün Kays b. Sırma (ra) adındaki sahâbî yorgun argın evine geldi. Namazını kıldıktan sonra uyuyakaldı. Uyandığında sabah olmuştu. O zamanki uygulamaya göre, gecenin bir vakti uyunduğunda artık bir şey yiyip içilemiyordu. Kays (ra) yorgunluğunun üstüne aç bir hâlde sabaha çıkmıştı. Peygamber Efendimiz (sas) Kays’ı (ra) bitap bir hâlde görünce sordu: "<i>Ne oluyor, seni çok bitap görüyorum?" </i> Kays (ra) ise olanı biteni anlattı. Yorgunluğun ve açlığın üstüne iftar edemeden ikinci günün orucuna başladığından dert yandı. Benzer bir olay da Hz. Ömer’in (ra) başına gelmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak (cc) şu âyeti indirdi<i>: "<strong>Oruç</strong> gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah (cc), kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın (cc) sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın (cc) koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah (cc), kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar." </i> Bu âyetle artık Ramazan orucu bugünkü şeklini almış oluyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Bu âyetlerin inişinden sonra sahâbe-i kirâmdan bazıları ilk zamanlarda imsak vaktinin tam olarak ne zaman olduğu konusunda tereddüt yaşadılar. Âyetteki beyaz ve siyah iplik ifadelerinden ne kastedildiğini tam olarak anlayamadılar. Onlardan imsak vaktinin gerçekten beyaz ve siyah ipliklerle belirlenebileceği kanaatinde olan, beyaz ve siyah ipliği yastığının altına koyanlar da vardı. Kaynaklarımızda bu konu ile ilgili aktarılan bilgiler sahâbenin bu konudaki ilginç girişimlerini ve Peygamber Efendimizin (sas) onları kırmadan, gücendirmeden nasıl eğittiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Cömert sahâbî Adî b. Hâtim (ra) anlatıyor: " "<i>... Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin için..."</i> âyeti nâzil olunca bir beyaz bir de siyah ip aldım. Onları yastığımın altına koydum, (ama) aralarını ayıramadım. Bunu Resûlullah’a (sas) arz ettim. Efendimiz (sas) güldü ve "<i>Yastığın gerçekten geniş ve uzunmuş! Ondan kastedilen sadece gece ve gündüzdür."  </i>dedi."</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) Ramazan orucu dışında da ashâbını bazı günlerde <strong>oruç</strong> tutmaya teşvik etmiştir. Bu şekilde sair zamanlarda da orucun sabır, paylaşma ve ibadet ikliminden istifade etme fırsatı doğmuştur. Dolayısıyla bu günler, inananların Rablerine karşı hatalarını telâfi etmeleri için bahşedilmiş lütuflardır. Bu anlamda Allah Resûlü (sas) Ramazan ayından sonraki Şevval ayında <strong>oruç</strong> tutulması ile ilgili olarak, "<i>Her kim Ramazan orucunu tutar, sonra buna Şevval ayında altı gün daha eklerse bütün yıl <strong>oruç</strong> tutmuş gibi olur." </i> buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) ashâbına her ay üç gün <strong>oruç</strong> tutmalarını tavsiye ediyordu. Bazen kamerî ayların on üç, on dört ve on beşinde de <strong>oruç</strong> tutmalarını istiyordu. Bu günlere dolunayın parlak olmasından dolayı ak günler (eyyâm-ı bîd) denilirdi. Sözünü sakınmadan söylemesiyle bilinen Ebû Zer’den (ra) nakledilen hadiste şöyle buyrulmuştur: "Resûlullah (sas) ayın on üç, on dört ve on beşine denk gelen ak günlerde (eyyâm-ı bîdde) <strong>oruç</strong> tutmamızı bize emretti." Ebû Hüreyre’den (ra) nakledilen, "Bana dostum (Resûlullah) (sas) üç şey tavsiye etti: Her ay üç gün <strong>oruç</strong> tutmak, iki rekât kuşluk namazı kılmak ve uyumadan önce vitir namazı kılmak." şeklindeki rivayetten de Allah Resûlü’nün (sas) bir ay içinde üç gün <strong>oruç</strong> tutmayı tavsiye ettiği anlaşılmaktadır. Hz. Âişe’ye (ra) de, "Allah Resûlü (sas) ayın hangi günlerinde <strong>oruç</strong> tutardı?’ diye sorulunca da, "Allah Resûlü orucu ayın hangi gününde tuttuğuna çok aldırmazdı." cevabını vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), pazartesi ve perşembe günlerinde <strong>oruç</strong> tutmayı da tavsiye etmiştir. Hz. Âişe’nin (ra) naklettiğine göre, Allah Resûlü (sas) pazartesi ve perşembe <strong>oruç</strong>larını dört gözle beklerdi. Resûlullah’ın (sas), "<i>Ameller pazartesi ve perşembe günleri Allah’a (cc) arz olunur. Ben amelimin arzı sırasında <strong>oruç</strong>lu olmayı isterim."  </i>ve "<i>İnsanların amelleri pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere her hafta iki defa arz olunur ve her mümin kula mağfiret buyrulur. Yalnız din kardeşi ile aralarında düşmanlık bulunan kul müstesna! (Onlar hakkında), "Bu iki kişiyi (barışa) dönünceye kadar bırakın ya da geciktirin, denilir." </i> hadislerinde pazartesi ve perşembe günlerinde <strong>oruç</strong> tutmanın faziletine ve hikmetine işaret edilerek bu günlerde <strong>oruç</strong> tutmanın güzel bir nafile olduğu anlatılmaktadır. Yine Peygamber Efendimize (sas) pazartesi günü <strong>oruç</strong> tutmak hakkında soru sorulduğunda, "<i>Ben o gün doğdum, bana o gün vahiy geldi."  </i>buyurmasında da özellikle pazartesinin güzel günlerin hatırasını yaşatmak için güzel bir fırsat olduğunu göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sas) Zilhicce’nin ilk dokuz gününde de <strong>oruç</strong> tuttuğunu belirten; arefe günü orucunun faziletine ve geçmiş senenin günahlarına kefaret olduğunu bildiren bazı hadisler vardır. Ancak Peygamberimize (sas) Arafat’ta vakfedeyken süt gönderilmiş ve <strong>oruç</strong>lu olup olmadığı konusunda ihtilâfa düşen insanların bakışları arasında onu içmişti. Hatta Hz. Peygamber’in (sas) Arafat’ta bulunanlara, arefe günü orucunu yasakladığına dair rivayetler de vardır. Bu rivayetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber (sas) bu orucu hacda bulunmayanlar için teşvik etmiştir. Ancak muhtemelen Arafat’ta bulunanların sıcak ve yorgunluktan etkilenmemeleri, bu nedenle dua ve diğer ibadetleri yapmaktan geri kalmamaları için, ayrıca bu gün bayram olarak kabul edildiği için orada <strong>oruç</strong> tutulmamasının daha uygun olduğuna işaret etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) bazı aylarda da <strong>oruç</strong> tutmanın faziletli olduğunu belirtmiştir. Muharrem ayında tutulan <strong>oruç</strong> ile ilgili olarak, "<i>Ramazan ayından sonra en faziletli <strong>oruç</strong>, Allah’ın (cc) ayı olan Muharrem’de (tutulan <strong>oruç</strong>tur). Farz namazdan sonra en faziletli namaz ise gece namazıdır."  </i>buyurmuştur. Şâban ayında <strong>oruç</strong> tutulması ile ilgili olarak Hz. Âişe’den (ra), "Ben Allah Resûlü’nün (sas) kesinlikle Şâban ayında tuttuğundan daha fazla <strong>oruç</strong> tuttuğu bir ay görmedim. Şâban ayının neredeyse tamamını <strong>oruç</strong>lu geçirirdi." rivayeti nakledilmiştir. Bunun dışında Kutlu Nebî’nin (sas) Ramazan dışında hiçbir ayın tümünü <strong>oruç</strong>la geçirmediği rivayet edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Söz konusu rivâyetler bütün olarak ele alındığında Hz. Peygamber’in (sas), senenin büyük çoğunluğunu <strong>oruç</strong>lu geçirdiği gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Halbuki Allah Resûlü (sas) bu uygulama ve tavsiyeleri ile <strong>oruç</strong> tutulabilecek faziletli vakitleri belirtmek istemiş, Müslümanlardan bütün senelerini <strong>oruç</strong>lu geçirmelerini beklememiştir. Nitekim kendisi de bu vakitlerde kimi zaman <strong>oruç</strong> tutmuş, kimi zaman tutmamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) bazı faziletli zaman dilimlerini <strong>oruç</strong>lu geçirmeyi tavsiye ettiği gibi bazı günlerde <strong>oruç</strong> tutmayı yasaklamıştır. <strong>Oruç</strong> tutulamayacağı belirtilen günlerden biri Ramazan Bayramı’nın birinci günü, diğeri de Kurban Bayramı günleridir. Ayrıca Allah Resûlü’nün (sas) sadece cuma günlerinde <strong>oruç</strong> tutulmasından da hoşlanmadığı rivayet edilmiştir. "<i>Biriniz cumadan bir gün evvel veya bir gün sonra da <strong>oruç</strong> tutmadıkça sadece cuma günü <strong>oruç</strong> tutmasın." </i> buyuran Allah Resûlü (sas), cuma gününü haftalık bayram olarak algılandığından dolayı sadece bu gün <strong>oruç</strong> tutulmasından hoşlanmadığı anlaşılmaktadır. Rahmet Peygamberi (sas) muhtemelen Ramazanı dinç olarak karşılamaları için, Müslümanların Ramazan ayının girip girmediği konusunda tereddüt gösterdiklerinde ihtiyatla hareket ederek bir iki gün önce <strong>oruç</strong> tutmalarını (şek orucu) da uygun görmemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Ümmetine çok düşkün olan Hz. Peygamber (sas), iki ya da üç gün iftar etmeden peş peşe tutulan visal orucunu da hoş karşılamazdı ve "<i>Visal orucu tutmaktan sakının!" </i> buyururdu. Kendisine, "Ama sen visal orucu tutuyorsun." denilince Hz. Peygamber (sas), "<i>Siz bu konuda benim gibi değilsiniz. Ben geceyi geçirirken Rabbim beni doyurur ve susuzluğumu giderir. Siz ancak gücünüzün yeteceği kadar amel üstlenin!"  </i>buyuran Rahmet Peygamberi (sas), insanın gücü ve takati ölçüsünde ibadet yapmasının gereğine işaret ediyordu. Ramazan dışında dehr orucu (sürekli her gün) tutulmasını da hoş karşılamazdı.</p>

<p style="text-align:justify">Zâhid sahâbî Abdullah b. Amr b. Âs’ın (ra) her gün <strong>oruç</strong> tuttuğunu haber alan Rahmet Peygamberi (sas) ona, "<i>Gündüz <strong>oruç</strong> tuttuğun, geceleri de ibadetle meşgul olduğun geldi kulağıma, gerçekten öyle mi?"</i> diye sorar. Abdullah (ra), "Evet, ey Allah’ın Resûlü!" diye cevap verir. Efendimiz (sas), "<i>Böyle yapma. Bazen <strong>oruç</strong> tut, bazen tutma! Gecenin bir kısmında ibadet et, bir kısmında ise uyu! Çünkü vücudunun sende hakkı var, gözünün sende hakkı var, hanımının sende hakkı var, misafirinin sende hakkı var. Her ay üç gün <strong>oruç</strong> tutman yeterlidir. Çünkü senin için her iyiliğe on kat sevap verilecektir. Bu da yılın tamamını <strong>oruç</strong>lu geçirmiş olmaktır."</i> buyurur. Abdullah (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Benim gücüm kuvvetim yerinde, (daha fazlasını yapabilirim)" der. Bu defa Hz. Peygamber (sas), "<i>Öyleyse Allah’ın peygamberi Dâvûd (as) gibi <strong>oruç</strong> tut. Daha fazlasını yapma!"</i> buyurur. Abdullah (ra), "Allah’ın peygamberi Dâvûd’un (as) orucu nasıldı?" diye sorar. Efendimiz (sas), "<i>Yılın yarısında <strong>oruç</strong>lu olmak şeklinde"</i> diye cevap verir.</p>

<p style="text-align:justify">Yıllar geçip Abdullah b. Amr (ra) yaşlandığında "Keşke, Hz. Peygamber’in (sas) verdiği izni kabul etseydim." demiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Görüldüğü üzere Yüce Allah (cc), rahmetiyle müminleri, oruca yavaş yavaş alıştırmıştır. Böylece Ramazan orucuna da nihaî şeklini vermiştir. Yüce Allah (cc) bu ayda cehennem kapılarını kapatıp şeytanları zincire vurarak atılmış rahmet adımlarına her sene bir yenisini eklemektedir. Sadece <strong>oruç</strong> tutanların geçebilecekleri Reyyân Kapısı <strong>oruç</strong>luları beklemektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/oruc-yalniz-allah-icin-1</guid>
      <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 09:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/oruc-yalniz-allah-icin.jpg" type="image/jpeg" length="36528"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ramazan: Rahmet, Mağfiret ve Beraat Ayı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ramazan-rahmet-magfiret-ve-beraat-ayi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ramazan-rahmet-magfiret-ve-beraat-ayi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ramazan'ın kelime manası nedir? Ramazan'a neden '11 ayın sultanı' denilmiştir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) إِذَا دَخَلَ رَجَبٌ، قَالَ: "اَللَّهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِي رَجَبٍ، وَشَعْبَانَ، وَبَلِّغْنَا رَمَضَانَ<br />
<br />
Enes b. Mâlik’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Receb ayı girdiği zaman Resûlullah (sas) şöyle dua ederdi:</p>

<p><em>"Allah’ım! Receb ve Şâban aylarını hakkımızda mübarek eyle, bizi <strong>Ramazan</strong> ayına ulaştır!"</em></p>

<p>(ME3939 Taberânî,&nbsp;<em>el-Mu’cemü’l-evsat</em>&nbsp;, IV, 189)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "أَتَاكُمْ رَمَضَانُ شَهْرٌ مُبَارَكٌ، فَرَضَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَيْكُمْ صِيَامَهُ، تُفْتَحُ فِيهِ أَبْوَابُ السَّمَاءِ، وَتُغْلَقُ فِيهِ أَبْوَابُ الْجَحِيمِ، وَتُغَلُّ فِيهِ مَرَدَةُ الشَّيَاطِينِ</p>

<p>Ebû Hüreyre’den&nbsp;(ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><em>"Mübarek <strong>Ramazan</strong> ayı size geldi. Yüce Allah (cc) bu ayda size oruç tutmayı farz kıldı. Bu ayda sema (cennet) kapıları açılır, cehennem kapıları ise kapanır ve şeytanların azgınları bağlanır."</em></p>

<p>(N2108 Nesâî, Sıyâm, 5)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَنْ صَامَ رَمَضَانَ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ</p>

<p>Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><em>"Kim inanarak ve karşılığını Allah’tan (cc) bekleyerek <strong>Ramazan</strong> orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır."</em></p>

<p>(B38 Buhârî, Îmân, 28)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "تَحَرَّوْا لَيْلَةَ الْقَدْرِ فِى الْعَشْرِ الْأَوَاخِرِ مِنْ رَمَضَانَ</p>

<p>Hişâm b. Urve’nin (ra), babasından naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><em>"Kadir gecesini <strong>Ramazan</strong> ayının son on gününde arayın!"</em></p>

<p>(MU701&nbsp;<em>Muvatta’</em>&nbsp;, İ’tikâf, 6)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) كَانَ يَقُولُ: "الصَّلَوَاتُ الْخَمْسُ، وَالْجُمُعَةُ إِلَى الْجُمُعَةِ، وَرَمَضَانُ إِلَى رَمَضَانَ، مُكَفِّرَاتٌ مَا بَيْنَهُنَّ إِذَا اجْتَنَبَ الْكَبَائِرَ</p>

<p>Ebû Hüreyre’nin&nbsp;(ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><em>"Büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde, beş vakit namaz ile Cuma, bir sonraki cumaya kadar ve <strong>Ramazan</strong> diğer <strong>Ramazan</strong>’a kadar, aralarında işlenen günahların bağışlanmasına vesiledir."</em></p>

<p>(M552 Müslim, Tahâret, 16)</p>

<p>***</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Medine’ye hicret ile birlikte İslâm dini, kendi müesseselerini oluşturmaya başlamıştı. Mescid-i Nebevî’nin yapılmasının ardından hayat, vahyin kılavuzluğunda, ‘inanç-amel bütünlüğü’ içinde gelişmeye devam ediyordu. Medine’ye geleli daha on sekiz ay olmuştu. Kısa bir süre önce kıbleyi Mescid-i Aksâ’dan Kâbe’ye çeviren Yüce Allah (cc),&nbsp;bu sefer hicrî takvimin 8. ayı olan Şâban ayında, <strong>Ramazan</strong> orucunu farz kılan şu âyetleri indirdi:</p>

<p style="text-align:justify"><em>"Ey inananlar! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sakınasınız diye size de sayılı günlerde farz kılındı... <strong>Ramazan</strong> ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden <strong>Ramazan</strong> ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah (cc) sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah’ı (cc) tazim etmeniz, şükretmeniz içindir."</em></p>

<p style="text-align:justify">Bu âyetler, <strong>Ramazan</strong> ayının, diğer aylardan ayrıcalıklı olduğunu açıkça ifade etmektedir. Çünkü;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, oruç ayıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, Kur’an ayıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, takva ayıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, Allah’ı yüceltme ayıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, şükür ayıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, doğruyu bulma ayıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, tevbe ayıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, itikâf yani tefekkür ve taabbüd ayıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, Allah’ın koyduğu sınırları gözetme ayıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini içinde saklayan bir aydır.</p>

<p style="text-align:justify">Mübarek <strong>Ramazan</strong> ayı, Müslümanlara Allah’ın (cc) emirleri karşısında sorumluluk bilincine yani takvaya erişme fırsatı sunuyordu. Böylece toplumsal dayanışma ve paylaşma şuurunu aşılayarak, bir anlamda ‘irade eğitimi’ vermek suretiyle, müminlere kişilik kazandırıyor, ‘kâmil bir mümin’ olmanın yollarını gösteriyordu.</p>

<p style="text-align:justify">‘<strong>Ramazan</strong>’, sözcük olarak ‘yaz sonunda yağıp yeryüzünü tozlardan temizleyen yağmur’ mânâsında ‘er-ramzâ’ kelimesinden veya ‘Güneş ışınlarından taşların yanıp kızması’ anlamında olan ‘er-ramaz’ kelimesinden&nbsp;alınmıştır. Bu yağmur, yeryüzünü nasıl temizleyip yıkarsa; kızgın yer, orada yürüyenlerin ayaklarını nasıl yakarsa, <strong>Ramazan</strong> ayı da müminleri günah kirlerinden öylece temizler, yakar, yok eder.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında, câhiliye döneminde bilinen ve kullanılan takvimin on iki ayından biriydi <strong>Ramazan</strong> ayı. Kur’an’da da&nbsp;<em>’Haram Aylar’</em>&nbsp;diye anılan ve Araplarca hürmet edilen, kan dökülmesi ve savaşılması yasak olan dört haram ayın (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb) bir ayrıcalığı vardı, ancak <strong>Ramazan</strong> ayının böyle bir özelliği yoktu. Onu değerli ve ayrıcalıklı kılan, insanlığa gönderilen son rehber kitap Kur’ân-ı Kerîm’in bu ayda indirilmesi, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinin bu ayda olması, temel ibadetlerden olan oruç farizasının bu ayda tutulması, teravih, mukabele, itikâf, iftar, sahur ve fıtır sadakası gibi önemli sünnetlerin hep bu ayda yaşanmasıydı. Nasıl ‘şerefü’l-mekân bi’l-mekîn’ yani bir mekânın şerefi, orada yaşayan kimseler sayesinde gerçekleşir ise, aynı durum, zaman için de söz konusuydu. Son Peygamber (sas) Yesrib’e teşrifiyle orayı nasıl ‘Medine-i Münevvere’ hâline getirdiyse, son kitap olan Kur’an’ın bu ayda inmesi de, sıradan bir ay olan <strong>Ramazan</strong>’ı ‘Mübarek ay’ yapmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de adı anılan tek aydır, <strong>Ramazan</strong> ayı. Yüce Allah (cc) onu sadece anmakla kalmamış, yukarıdaki âyetlerle aynı zamanda onu oruç ayı olarak belirlemiştir. İşte bütün bu ayrıcalıkları sebebiyle kültürümüzde <strong>Ramazan</strong>, ‘on bir ayın sultanı’ olarak kabul görmüştür.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm ile yepyeni anlamlara kavuşan <strong>Ramazan</strong> kelimesi, bize mübarek bir zaman dilimini, tam bir huzur iklimini çağrıştırır. Kamerî aylardan dokuzuncusu olan <strong>Ramazan</strong> ayı boyunca Müslümanlar, toplum olarak ibadet yoğunluğu ve heyecanı içinde olurlar. Çünkü <strong>Ramazan</strong>, ilmin, inancın, ibadetin, ahlâkın, dayanışmanın, kardeşliğin daha da olgunlaştırılabilmesi için Müslümanlara ikram edilmiş bereketli bir eğitim mevsimidir. Müslüman bu zaman diliminde Rabbiyle, kardeşleriyle, nefsiyle ve şeytanla olan ilişkilerini gözden geçirir, gece gündüz tam bir ay süren yoğun bir eğitim faaliyetinden güçlenerek, arınarak çıkar.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), <strong>Ramazan</strong> ayına kavuşma arzusunu dualarında açığa vururdu. Enes b. Mâlik’in (ra) naklettiğine göre, Receb ayı girdiği zaman Peygamber Efendimiz&nbsp;(sas) şöyle dua ederlerdi: "<em>Allah’ım! Receb ve Şâban aylarını hakkımızda mübarek eyle, bizi <strong>Ramazan</strong> ayına ulaştır!"</em></p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca Sevgili Peygamberimiz (sas), <strong>Ramazan</strong> öncesinde yaptığı sohbetlerle, ashâbının zihinlerini ve gönüllerini bu mübarek aya hazırlardı. Nitekim&nbsp;<strong>Ramazan</strong> ayının bu niteliklerini şu sözleriyle özetlemişlerdi: "<em>Mübarek <strong>Ramazan</strong> ayı size geldi. Yüce Allah (cc) bu ayda size oruç tutmayı farz kıldı. Bu ayda sema (cennet) kapıları açılır, cehennem kapıları ise kapanır ve şeytanların azgınları bağlanır..."</em></p>

<p style="text-align:justify"><em>"<strong>Ramazan</strong> ayının ilk gecesi olunca, şeytanlar ve azgın cinler zincire vurulur, cehennem kapıları kapatılır ve hiçbiri açılmaz. Cennetin kapıları açılır ve hiçbiri kapanmaz. Sonra bir (melek) şöyle seslenir: Ey hayır dileyen, ibadet ve kulluğa gel! Ey şer isteyen günahlarından vazgeç! Allah’ın bu ayda ateşten azat ettiği nice kimseler vardır ve bu <strong>Ramazan</strong> boyunca her gece böyledir."</em></p>

<p style="text-align:justify">Akabe biatlerinde etkin görev almış olan Ubâde b. Sâmit (ra), <strong>Ramazan</strong> ayının yaklaştığı bir günde Resûlullah’ın (sas) şöyle dediğini nakleder: "<em><strong>Ramazan</strong> ayı size bereketiyle geldi, Allah (cc) o ayda sizi zengin kılar, bundan dolayı size rahmet indirir, hataları yok eder, o ayda duaları kabul eder. Allah Teâlâ (cc)sizin (<strong>Ramazan</strong> ayındaki ibadet ve hayır konusunda) birbirinizle yarış etmenize bakar ve meleklerine karşı sizinle övünür. O hâlde iyilik ve hayırdan yana Allah Teâlâ’ya&nbsp;(cc) kendinizi gösterin. <strong>Ramazan</strong> ayında Allah’ın&nbsp;(cc) rahmetinden kendisini mahrum eden kimse bedbaht kimsedir."</em></p>

<p style="text-align:justify">Kendi dönemindeki şartları dikkate alan Allah Resûlü <em>(sas)</em>, "<em>Biz ümmî bir ümmetiz. Yazıyı ve hesabı bilmeyiz. Ay şöyle, şöyle ve şöyledir..."&nbsp;</em>buyurmuş; üçüncüde başparmağını yummuş, "<em>Bazen de ay şöyle, şöyle ve şöyle olur."&nbsp;</em>&nbsp;buyurmuştur; yani ay yirmi dokuz gün bazen de otuz gün çeker demek istemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz&nbsp;<em>(sas)</em> döneminde ayların girişi, yeni ayın yani hilâlin görülmesiyle tespit edilmekteydi. Dolayısıyla oruca, hilâlin görülmesiyle birlikte <strong>Ramazan</strong> ayının girdiğinin kesinleşmesiyle başlanıyordu. Bundan dolayı, Peygamberimiz <em>(sas)</em>, <strong>Ramazan</strong> ayı girmeden önce, <strong>Ramazan</strong> hilâlinin görülmesi üzerinde önemle durur; ashâbının hilâlin görülüp görülmemesine göre hareket etmelerini isterdi: "<em>Ay (genelde) yirmi dokuz gündür. Dolayısıyla siz (<strong>Ramazan</strong> ayına ait) hilâli görmedikçe oruç tutmayın, yine (Şevval ayına ait) hilâli görmedikçe de bayram yapmayın. Eğer hava bulutlu olursa ayın gününü takdir edin (otuza tamamlayın)."</em>&nbsp;Allah Resûlü <em>(sas)</em>, hilâli gördüğü zaman tekbir getirir, Allah’a (cc) hamdeder, Allah’tan (cc) bu ayın hayrını ister, şerrinden de yine O’na (cc) sığınırdı.</p>

<p style="text-align:justify">Rahmet Elçisi <em>(sas)</em>, oruç âyetinde&nbsp;verilen ruhsatı kullanmış, yolculuk hâlinde veya oruç tutmamayı gerektiren durumlarda oruç tutmamış yahut orucunu yolculuk esnasında bozmuştu.&nbsp;O <em>(sas)</em>, her konuda olduğu gibi ashâbına, nasıl oruç tutacaklarını ve oruç esnasında nelere dikkat edeceklerini hem yaşayarak hem de bazı tavsiye ve uyarılarda bulunarak öğretmişti.&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz&nbsp;<em>(sas)</em>&nbsp;<strong>Ramazan</strong> günlerinde bol bol Kur’an okur, hayır ve hasenatta bulunurdu. Cebrail (as), <strong>Ramazan</strong> sonuna kadar her gece kendisine gelir ve Hz. Peygamber (sas) ona Kur’an okuyup dinletirdi.&nbsp;Nitekim hâlen günümüzde yoğun bir şekilde uygulanan bu ‘karşılıklı okuyuş’, ‘mukabele’ geleneğimizin dayanağını oluşturur.</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) haber verdiğine göre, Resûlullah (sas) kesin emir vermeksizin insanları <strong>Ramazan</strong> gecelerini ibadetle değerlendirmeye teşvik ederek şöyle derdi: "<em>Kim inanarak ve karşılığını Allah’tan (cc) bekleyerek <strong>Ramazan</strong> orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır."</em>&nbsp;&nbsp;<strong>Ramazan</strong>’ın son on gününe, ayrı bir önem verir, mescid-i saadette itikâfa girer, ibadet ve taatle meşgul olurdu. Peygamberimizin&nbsp;<em>(sas)</em> bu uygulaması, vefat edinceye kadar devam etmiştir. Her yıl on gün itikâfa girerken, vefat ettiği yılın itikâfı yirmi gün sürmüş, o yıl <strong>Ramazan</strong> ayında Cebrail’e (as) Kur’ân-ı Kerîm’i iki defa arz etmişti.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>ı mübarek kılan en önemli unsurlardan biri de Kadir gecesidir. Bu geceye çok önem veren Rahmet Peygamberi <em>(sas)</em>, <strong>Ramazan</strong> ayı içinde gizlenmiş olan Kadir gecesini "<em>...<strong>Ramazan</strong> ayının son on günü içinde arayın!"&nbsp;</em>&nbsp;buyururdu.&nbsp;<strong>Ramazan</strong> ayının son on günü içindeki tek sayılı gecelerin Kadir gecesi olma ihtimalinden dolayı&nbsp;kendisi de, aile efradı ile birlikte 23., 25. ve 27. geceleri uzun süre ibadet ederek geçirirdi.</p>

<p style="text-align:justify">Ashâbına fıtır sadakası vermelerini söyleyen Allah Resûlü <em>(sas)</em>, bunun, insanlar bayram namazına çıkmadan önce ödenmesini isterdi.&nbsp;Ayrıca <strong>Ramazan</strong> ayında verilen sadakayı daha üstün görürdü.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas), bir aylık rahmet mevsimini ibadetle, taatle geçirmiş olmanın sevincini ashâbıyla birlikte bayram ederek kutlardı. O <em>(sas)</em>, bayram namazına gitmeden önce gusleder&nbsp;ve namazgâha giderken değişik bir yol izlerdi.&nbsp;Bayramı tekbir ve tehlillerle karşılardı.</p>

<p style="text-align:justify">Burada şunu belirtmekte yarar vardır ki Allah Resûlü&nbsp;<em>(sas)</em>&nbsp;<strong>Ramazan</strong> ayını sadece ibadetle geçirmiş değildir. Söz gelimi, İslâm’ın ilk savaşı olan Bedir Savaşı için, hicretin ikinci yılı <strong>Ramazan</strong> ayında hareket edilmiş, <strong>Ramazan</strong>’ın on yedinci günü düşmanla savaşılmıştır.&nbsp;Hicretin sekizinci yılı <strong>Ramazan</strong>ının on üçüncü günü ise, Mekke’nin fethi için yola çıkılmıştır.&nbsp;Böylece Hz. Peygamber’in&nbsp;<em>(sas)</em> hayatındaki en önemli iki sefer, <strong>Ramazan</strong> ayında yaşanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Her ne kadar <strong>Ramazan</strong> ayı, Allah (cc) tarafından mübarek kılınmışsa da, onun bereketinden istifade etmek Müslüman’ın iradesine bırakılmıştır. Değerlendiren için <strong>Ramazan</strong> bulunmaz bir hasat mevsimi, maddî ve mânevî bir arınma iklimidir. <strong>Ramazan</strong>’a yetiştiği hâlde onun kadrini ve kıymetini&nbsp;bilmeyen biri içinse, kaçırılmış bir fırsat hatta bir vebal olacaktır. Hem de Rahmet Elçisi’ne <em>(sas)</em>, "<em><strong>Ramazan</strong> ayına girdiği hâlde günahlarını affettiremeden bu ayı tamamlayan kişinin burnu yerde sürünsün!"</em>&nbsp;dedirtecek kadar!</p>

<p style="text-align:justify">Evet, <strong>Ramazan</strong> ayı, berekettir, ziyafettir, zerafettir. <strong>Ramazan</strong> ayı, ibadettir, rahmettir, mağfirettir. <strong>Ramazan</strong> ayı, ruh ve nefis için, birey ve toplum için takvadır, korunmadır. <strong>Ramazan</strong> ayı, selâmdır, esenliktir, sükûnettir, sekinettir, dinginliktir, olgunluktur. <strong>Ramazan</strong> ayı, kardeşliktir, dayanışmadır, paylaşmadır. <strong>Ramazan</strong> ayı, zenginin oruç tutarak yoksulu anlaması, kısmen de olsa onun hâlini yaşamasıdır. <strong>Ramazan</strong> ayı, geçici olarak yeme-içmeden uzak kaldığı nimetlerin kadrini bilmek ve onları veren Rezzâk olan Allah’a (cc) karşı şükür görevini hatırlamaktır. <strong>Ramazan</strong> ayı, kötü alışkanlıklara son verme, iyiden, güzelden yana yeni sayfalar açma fırsatıdır. İşte bu bilinç içerisinde dolu dolu yaşanan <strong>Ramazan</strong>, sonrasında gelen ayların hatta bütün bir yılın verimli geçirilmesini sağlayacaktır. Allah Resûlü’nün, "<em>Büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde, beş vakit namaz ile cuma bir sonraki cumaya kadar ve <strong>Ramazan</strong> diğer <strong>Ramazan</strong>’a kadar, aralarında işlenen günahların bağışlanmasına vesiledir."&nbsp;&nbsp;</em>hadisi, sadece geçmişte işlenmiş günahların kefareti olarak değil, aynı zamanda <strong>Ramazan</strong>’ın verdiği bilinç ile bir sonraki <strong>Ramazan</strong>’a kadar açılmış olan beyaz sayfayı temiz tutma gayreti olarak anlaşılmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong> ayı taattir, hasenattır, kurbettir, Cenâb-ı Hakk’a (cc) yakın olmadır. Cennet kapılarının açıldığı, cehennem kapılarının kapandığı, şeytanların bağlandığı, toplumda suç oranının azaldığı bir huzur dönemidir. Takvanın, şükrün ve rüşdün yollarının öğretildiği, irade eğitiminin verildiği, bir aylık yoğun program uygulayan bir okuldur.</p>

<p style="text-align:justify">Asırlardır <strong>Ramazan</strong>, Müslümanlar arasında bir ay boyunca kutlanan bir bayram esintisidir. Ülkemizde açılan iftar çadırları, ışıl ışıl yanan minarelerin arasını süsleyen mahyalar, Mısır’da sokakları, dükkânları süsleyen <strong>Ramazan</strong> fenerleri, Medine’de her milletten Müslümanların sokaklara açıp, kardeşlerini yalvararak davet ettiği mütevazı iftar sofraları ve dünyanın dört bir yanında teravih namazlarına koşan ve saf tutan milyonlar... Hepsi <strong>Ramazan</strong> ayının bereketi ve coşkusudur şüphesiz.</p>

<p style="text-align:justify">Hatta bu ayın girmesiyle birlikte birçok kavram da konuk olur dilimize: <strong>Ramazan</strong> topu, <strong>Ramazan</strong> imsakiyesi, <strong>Ramazan</strong> mahyası, <strong>Ramazan</strong> davulu, <strong>Ramazan</strong> pidesi, <strong>Ramazan</strong> menüsü, <strong>Ramazan</strong> programı, <strong>Ramazan</strong> sofrası, <strong>Ramazan</strong> paketi, <strong>Ramazan</strong> indirimi, <strong>Ramazan</strong> kampanyası... Artık&nbsp;<strong>Ramazan</strong> ayı, bir zaman diliminin adı olmaktan öte bir şeydir. Evet o, yedisinden yetmişine bütün Müslümanlar için bir neşedir, coşkudur, heyecandır, kültürdür, medeniyettir. Hem de üzerinde çok konuşulan, makaleler ve kitaplar yazılan bir ‘<strong>Ramazan</strong> Medeniyeti!’</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ramazan</strong>, bir medeniyettir, bir dünya görüşüdür. Sadece, nefsimize gem vurulan günler değil; yoksulların, düşkünlerin, açların, muhtaçların, kimsesizlerin hatırlandığı ve korunduğu yoğun bir seferberliktir.</p>

<p style="text-align:justify">Ve her sayılı gün gibi, bu coşkulu günler de çok hızlı geçer. Ömrü boyunca kaç <strong>Ramazan</strong> geçireceğini bilemeyen Müslüman için son teravih namazı, son sahur, son iftar buruk bir hüzne dönüşür. Tıpkı gözü yaşlı hacıların kutsal iklime veda edişi gibi, bu mübarek mevsime de aynı duygularla veda edilir. Camilerde güzel sesli hafızların, ‘Elveda yâ şehr-i <strong>Ramazan</strong>’ nağmeleri ile uğurlanır <strong>Ramazan</strong>. Bir taraftan arınmış, korunmuş, bol ecir kazanmış olma ümidi, diğer taraftan bir sonraki <strong>Ramazan</strong>’a yetişememe endişesi ile vedalaşılır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ramazan-rahmet-magfiret-ve-beraat-ayi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/ramazan-rahmet-magfiret-ve-beraat-ayi.jpg" type="image/jpeg" length="26809"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mübarek Vakitler: Allah'ın Rızasını Kazanma Fırsatları]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/mubarek-vakitler-allahin-rizasini-kazanma-firsatlari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/mubarek-vakitler-allahin-rizasini-kazanma-firsatlari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Namaz kılmanın yasak olduğu üç vakit hangileridir? İslâm'da önemli gün ve geceler hangileridir? Haram aylar nelerdir? Üç aylar nasıl değerlendirilmelidir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ قَامَ لَيْلَةَ الْقَدْرِ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ، وَمَنْ صَامَ رَمَضَانَ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ.”<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>“Her kim inanarak ve (sevabını Allah'tan (cc)) umarak Kadir gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır. Her kim Ramazan orucunu inanarak ve (mükâfatını Allah'tan (cc)) umarak tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.”</p>

<p>(B1901 Buhârî, Savm, 6)</p>

<p>***</p>

<p>عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَا مِنْ أَيَّامٍ الْعَمَلُ الصَّالِحُ فِيهِنَّ أَحَبُّ إِلَى اللَّهِ مِنْ هَذِهِ الْأَيَّامِ الْعَشْرِ.”</p>

<p>İbn Abbâs'tan (ra) rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur: “Salih amelin Allah (cc) katında en sevimli olduğu günler (Zilhicce'nin ilk) on günüdür.”</p>

<p>(T757 Tirmizî, Savm, 52; İM1727 İbn Mâce, Sıyâm, 39)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “خَيْرُ يَوْمٍ طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الْجُمُعَةِ...”</p>

<p>Ebû Hüreyre'den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu en hayırlı gün, cuma günüdür...”</p>

<p>(M1977 Müslim, Cum'a, 18)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَتَنَزَّلُ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا حِينَ يَبْقَى ثُلُثُ اللَّيْلِ الْآخِرُ يَقُولُ: مَنْ يَدْعُونِى فَأَسْتَجِيبَ لَهُ، مَنْ يَسْأَلُنِى فَأُعْطِيَهُ، وَمَنْ يَسْتَغْفِرُنِى فَأَغْفِرَ لَهُ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Yüce Rabbimiz (cc), her gece, gecenin son üçte biri kaldığında dünya semasına iner (rahmet nazarıyla bakar) ve şöyle buyurur: "Bana dua eden yok mu duasını kabul edeyim! Benden bir şey isteyen yok mu ona dilediğini vereyim! Benden mağfiret isteyen yok mu onu bağışlayayım!"”</p>

<p>(B6321 Buhârî, Deavât, 14)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عُقْبَةَ بْنَ عَامِرٍ الْجُهَنِيَّ يَقُولُ: ثَلاَثُ سَاعَاتٍ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَنْهَانَا أَنْ نُصَلِّيَ فِيهِنَّ، أَوْ أَنْ نَقْبُرَ فِيهِنَّ مَوْتَانَا: حِينَ تَطْلُعُ الشَّمْسُ بَازِغَةً حَتَّى تَرْتَفِعَ، وَحِينَ يَقُومُ قَائِمُ الظَّهِيرَةِ حَتَّى تَمِيلَ الشَّمْسُ، وَحِينَ تَضَيَّفُ الشَّمْسُ لِلْغُرُوبِ حَتَّى تَغْرُبَ.</p>

<p>Ukbe b. Âmir el-Cühenî (ra) şöyle demiştir: “Üç vakit vardır ki, Resûlullah (sas) o vakitlerde namaz kılmamızı ve cenazelerimizi defnetmemizi bize yasaklardı: Güneşin doğmaya başlamasından yükselmesine kadar; güneş tam gökyüzünün ortasında iken (batıya) meyledinceye kadar; bir de batmaya başlamasından itibaren batıncaya kadar.”</p>

<p>(M1929 Müslim, Müsâfirîn, 293)</p>

<p>***</p>

<p>“Ey Allah'ın Resûlü (sas), (Allah'a (cc)) diğer vakitlerden daha yakın olunacak bir vakit var mıdır ya da özel olarak tercih edilecek bir zaman var mıdır?” Amr b. Abese'nin (ra) yönelttiği bu soruya Peygamberimiz (sas) şöyle cevap vermişti: “Evet. Azîz ve Celîl olan Allah'ın (cc) kula en yakın olduğu vakit, gecenin sonlarına doğru olan vakittir. O saatlerde Allah'ı (cc) ananlardan olmayı istersen, bunu yap! Kuşkusuz o vakitlerde kılınan namazlarda melekler hazır bulunup şahitlik yaparlar.” Ardından ibadet için uygun olmayan vakitleri de sıralayan Sevgili Peygamberimiz (sas), Amr b. Abese'ye (ra) güneşin doğduğu, gün ortasında tam tepe noktaya geldiği ve battığı anda namaz kılmasının yasak olduğunu öğretmişti. Demek ki, günün bereketli, hayırlı ve değerli zamanları olduğu gibi, ibadete uygun olmayan zamanları da vardı...</p>

<p>Peygamberimizin (sas) Amr'a (ra) verdiği cevapta, yirmi dört saatlik bir zaman dilimi içerisindeki mübarek ve mekruh vakitlerden söz edilmektedir. Allah Resûlü (sas) diğer pek çok sözünde hafta, ay ya da yıl içerisinde bulunan özel zaman dilimlerine de işaret etmiştir. Bu bağlamda Ramazan ayı, mübarek aylar içindeki en faziletli aydır. Ramazan, orucuyla teravihiyle, sahuruyla iftarıyla, gecesiyle gündüzüyle, akşamıyla sabahıyla, hâsılı her ânıyla Hz. Peygamber'in (sas) yoğun bir dinî coşku içinde geçirdiği bir aydır. Bu ayın ihya edilmesi sonucunda elde edilecek kazancı Sevgili Peygamberimiz (sas) şöyle müjdelemektedir: “Yüce Allah (cc) Ramazan ayında oruç tutmayı size farz kıldı. Ramazan gecelerini namazla geçirmek de benim sünnetimdir. Kim inanarak ve (sevabını yalnızca Allah'tan (cc)) umarak Ramazan ayında oruç tutup, geceleri de namaz (teravih) kılarsa, annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından arınmış olur.”</p>

<p>Ramazan ayının mübarekliği, Kadir gecesinin bu ay içerisinde yer alması ile yakından ilgilidir. Peygamber Efendimiz (sas), “...Bu ayda öyle bir gece vardır ki, bin aydan daha hayırlıdır. Bu gecenin hayrından mahrum kalan, bin ayın hayrından mahrum kalmış gibidir.” buyurarak Kadir gecesinin önemi hakkında bize ipuçları vermektedir.</p>

<p>Kadir gecesinin mübarekliği ise, Kur'ân-ı Kerîm'in bu gecede indirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Kadir sûresinde bu husus şöyle anlatılmaktadır: “Şüphesiz, biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin! Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” Ayrıca Duhân sûresinde yer alan, “Biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik.” âyetinde de Kadir gecesinin kastedildiği belirtilmektedir.</p>

<p>Böylesine faziletli bir gece hakkında Resûlullah (sas), “Her kim inanarak ve (sevabını Allah'tan (cc)) umarak Kadir gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır. Her kim Ramazan orucunu, inanarak ve (mükâfatını Allah'tan (cc)) umarak tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” buyurmuş ve Kadir gecesinde hangi duayı okuyacağını soran Hz. Âişe'ye (ra), “Allah'ım! Sen affedicisin, ikram sahibisin, affetmeyi seversin, beni de affet.” şeklinde dua etmesini tavsiye etmiştir. Fakat Peygamber Efendimiz (sas) Kadir gecesinin hangi gece olduğunu kesin olarak bize bildirmemiş, bu eşsiz gecenin Ramazanın son on günü içindeki tek sayılı gecelerde aranmasını tavsiye etmiştir. Bazı hadis rivayetlerinde Kadir gecesinin Ramazanın yirmi yedinci gecesi olduğu ifade edildiği için İslâm âleminde ağırlıklı olarak bu gece ibadetle değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Aslında Kadir gecesinin kesin olarak belirlenmemiş olması, Ramazanın her gecesinin Kadir gecesi imiş gibi geçirilmesi gerektiği anlamına gelmektedir. “Her geleni Hızır, her geceyi Kadir bil!” sözü de bunu ifade etmektedir.</p>

<p>Ramazan ayına değer katan diğer özellikler arasında, bu ayda tutulan orucun farz olması, Peygamber Efendimizin (sas) itikâf ibadetini bu ayda yapması ve teravih namazının bu ayda kılınması sayılabilir.</p>

<p>Ramazanı ibadetlerle geçiren kulun mükâfatı, mübarek günlerden oluşan Ramazan Bayramı'dır. Bayram günleri, oruç tutmanın yasak olduğu günlerdir. Kendisine has bir namazın, bayram namazının bulunması bu günün değerinin bir göstergesidir.</p>

<p>Ramazan Bayramı'nın ardından Şevval ayı içerisinde altı gün oruç tutulması Peygamberimiz (sas) tarafından tavsiye edilmiş ve Peygamberimiz (sas) Ramazan ile birlikte Şevval'de altı gün oruç tutan kimsenin tüm seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevap kazanacağını müjdelemiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Mübarek aylar arasında, kulları ruhen ve bedenen Ramazana hazırlayan Receb ve Şâban aylarının ayrı bir önemi vardır. Receb ayı girdiğinde, “Allah'ım! Receb ve Şâban'ı hakkımızda mübarek eyle, bizi Ramazan'a ulaştır...” şeklinde dua eden Resûlullah (sas), üç ayları sevinç içerisinde karşılamıştır.</p>

<p>Receb ayının değerini yücelten önemli bir hâdise de Mi'rac'tır. Peygamber Efendimizin (sas) Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya gittiğini ifade eden İsrâ, oradan da yedi kat semaya yükseldiğini ifade eden Mi'rac olayı bir görüşe göre Receb ayında gerçekleşmiştir. Mi'rac'ta, Resûl-i Ekrem'e (sas) beş vakit namazın, Âmenerrasûlü olarak bilinen Bakara sûresinin son âyetlerinin ve “Allah'a (cc) şirk koşmayanların büyük günahlarının bağışlanabileceği” müjdesinin verilmesi Receb ayı için bir bereket vesilesidir.</p>

<p>Receb ve Şâban ayları, Peygamber Efendimizin (sas) oruç tutmaya büyük önem verdiği aylardır. Fakat Hz. Peygamber (sas), bütün ayı oruçlu geçirmenin Ramazanın şerefine özel bir durum olarak kalmasını istediğinden olsa gerek, Receb ayı orucundan bahsettiği bir hadisinde bu ayın tamamının oruçlu geçirilmesini hoş görmediğini belirtmiştir.</p>

<p>Hz. Peygamber (sas) Şâban ayı geldiğinde de oruç tutmaya özen gösterirdi. Çok sevdiği Zeyd'in (ra) oğlu Üsâme (ra) bunu fark etmiş, Şâban ayında tuttuğu kadar hiçbir ayda oruç tutmamasının sebebini sorduğunda Allah Resûlü'nden (sas) şu cevabı almıştı: “Bu ay Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulundukları bir aydır. Bu ayda ameller âlemlerin Rabbi olan Allah'a  (cc) arz olunur. Ben de amellerimin oruçlu iken Allah'a (cc) sunulmasını arzu ederim.” Kulun amellerinden Allah'ın (cc) haberdar olmaması düşünülemez. Fakat kulların amellerinin Allah'a (cc) belirli zamanlarda arz olunması, muhtemelen Allah'ın (cc) kullarına tevbe için fırsat tanımasından kaynaklanmaktadır.</p>

<p>Şâban ayı içerisinde muhtelif günlerde oruç tutan Hz. Peygamber'in (sas), Şâban'ın son günlerini oruçlu geçirerek Ramazan ayı ile birleştirdiği de olmuştur. Bununla birlikte, Hz. Âişe (ra) validemiz Peygamber Efendimizin (sas) Ramazan haricindeki hiçbir ayı tamamen oruçlu geçirdiğine şahit olmadığını söylemektedir. Bundan dolayı bu ayların tamamının oruçlu geçirilmesi yerine belirli günlerde oruç tutularak nefsin terbiye edilmesi ve Ramazana hazırlanması esas alınmalıdır.</p>

<p>Şâban ayının on beşinci gecesi ise, kültürümüzde Berât gecesi olarak adlandırılır. Peygamber Efendimiz, Şâban ayının yarısına denk gelen bu gecede Allah'a (cc) çok ibadet edilmesini, gündüzünde ise oruç tutulmasını tavsiye etmiş ve o gece güneş batınca Allah Teâlâ'nın (cc) dünyaya rahmetiyle tecellî ederek fecre kadar, “Bağışlanmak dileyen yok mu, onu bağışlayayım! Rızık isteyen yok mu, ona rızık vereyim! Belaya duçar olan yok mu, ona afiyet vereyim!..” buyurduğunu bizlere müjdelemiştir.</p>

<p>İşte böyle bir gecede uyanan Hz. Âişe (ra), Resûlullah'ı (sas) yanında göremeyince dışarı çıkıp aramaya başlamış ve onu Bakî' mezarlığında başını gökyüzüne kaldırmış bir vaziyette bulmuştu. Peygamber Efendimiz (sas), Allah'ın (cc) rahmetinin bu gecede ne kadar geniş olduğunu anlatmak için Hz. Âişe'ye (ra): “Şâban ayının yarısına denk gelen bu gece Allah (cc) dünya semasına iner (rahmetiyle tecelli eder) ve Kelb kabilesinin koyunlarının kıllarından daha çok sayıda günahkârı bağışlar.” buyurmuştu.</p>

<p>Kur'ân-ı Kerîm'de Ramazan ayından bahsedildiği gibi, “mâlûm aylar” denilerek hac mevsiminden de bahsedilmektedir. Peygamber Efendimiz “mâlûm aylar” ifadesini Şevval, Zilkade ve Zilhicce"nin ilk on günü olarak açıklamış olup, bunlar on iki aydan oluşan ve Muharrem ayı ile başlayan hicrî yılın son üç ayıdır. Hac ibadetinin yalnızca bu zaman zarfında yapılması bu dönemin mübarekliğinin bir göstergesi olmalıdır.</p>

<p>“Şüphesiz Allah'ın (cc) gökleri ve yeri yarattığı günkü yazgısında, Allah (cc) katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır.” âyetinde zikredilen “haram aylar” da mübarek aylar arasında yer almaktadır. Kan dökmenin ve savaşmanın yasak olduğu bu aylar Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarıdır. Peygamber Efendimiz (sas) Veda Hutbesi'nde haram aylar hakkında şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, bu ayınızda, bu beldenizde, bu gününüzü dokunulmaz (haram) kıldığı gibi kanlarınızı, mallarınızı ve ırzlarınızı da dokunulmaz (haram) kılmıştır.”</p>

<p>Hem hac mevsiminin hem de haram ayların içerisinde yer alan Zilhicce ayının ilk on gününün faziletini bizlere anlatan Peygamber Efendimiz (sas), “Salih amelin Allah (cc) katında en sevimli olduğu günler (Zilhicce'nin ilk) on günüdür.” buyurmaktadır. Bu sebeple O (sas), Zilhicce'nin dokuz gününü oruç tutarak değerlendirme yoluna gitmiştir. Onuncu gününde ise Kurban Bayramı'nın ilk günü olduğu için oruç tutmamıştır.</p>

<p>Kur'ân-ı Kerîm'de muhtelif yerlerde “on gün” ifadesi geçmekte ve bu ifadelerin Zilhicce'nin on gününü kastettiği belirtilmektedir. Bunlardan ilki Hz. Musa'nın (as) Allah Teâlâ ile buluşması için hazırlandığı süreyi anlatan, “Musa'ya (as) otuz gece süre belirledik, buna on (gece) daha kattık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı.” âyetindeki on gecedir. İkincisi, Fecr sûresinde geçen, “On geceye andolsun.” âyetidir. “Allah"ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah'ın (cc) adını ansınlar.” âyetinde yer alan “belirli günler” ifadesi de Zilhicce'nin on günü olarak yorumlanmaktadır.</p>

<p>Zilhicce'nin dokuzuncu günü, Kurban Bayramı arefesidir. Peygamberimiz (sas) hiçbir gecede bu gecede olduğu kadar çok sayıda kulun cehennemden azat edilmediğini müjdelemekte, şeytanın ise hiçbir zaman, arefe günü görüldüğünden daha küçük, daha hakir, daha zelil ve daha öfkeli görülmediğini belirtmektedir. Ayrıca, “Arefe günü tutulacak orucun önceki ve sonraki senenin günahlarına kefaret olacağını Allah'tan (cc) ümit ediyorum.” buyurarak Allah'ın (cc) rahmetinin indiği bu bayrama hazırlık gününde oruç tutulmasını teşvik etmektedir. Fakat bu teşvik hac farizasını ifa etmekte olan hacılar için değildir. Hatta Peygamber Efendimiz (sas), sıcaktan ve hac ibadetinin meşakkatlerinden dolayı hacıların hâlsiz kalıp hastalanabileceklerini düşünerek bu günde oruç tutmamalarını daha uygun bulmuştur. Kendisi de hac yaparken arefe günü oruç tutmamıştır.</p>

<p>Arefe gününden sonra Kurban Bayramı başlar ki, Peygamber Efendimiz (sas) Allah katında günlerin en değerlisinin Kurban Bayramı'nın ilk günü, sonra ikinci günü olduğunu ve bu günlerin Allah tarafından Ümmet-i Muhammed'e bayram kılındığını haber vermektedir. Allah'ın Kutlu Elçisi (sas), bu günleri Müslümanların bayramı olması dolayısıyla (oruç değil) yeme-içme ve Allah'ı (cc) zikretme günleri olarak nitelemiş, Hz. Âişe (ra) de, onun (sas) bu günlerde oruç tuttuğunu hiç görmediğini söylemiştir.</p>

<p>Zilhicce ayından sonra, hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem ayı gelmektedir. Hz. Peygamber (sas), “Ramazan ayından sonra en kıymetli oruç Allah'ın (cc) ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur.” buyurarak bu ayı “Allah'ın (cc) ayı” şeklinde nitelemiştir. Muharrem'i değerli kılan diğer bir husus ise, içerisinde Âşûrâ gününün bulunmasıdır. Peygamberimiz, “Âşûrâ günü orucunun, bir önceki yılın günahlarına kefaret olmasını Allah'tan (cc) ümit ediyorum.” diyerek Âşûrâ orucu tutmaya teşvik etmiştir. Hatta Peygamberimiz (sas) zamanında çocukların bile bu ibadete alışmasını arzu eden anneler, onlarla birlikte oruç tutmuşlar, onlara yünden oyuncaklar yaparak açlıklarını unutturmaya çalışmışlardır. Âşûrâ orucu, câhiliye döneminde de bilinen ve tutulan bir oruçtur. Peygamber Efendimiz (sas) Medine'ye geldiğinde yahudilerin bu günde oruç tuttuklarını görmüş, sebebini sorduğunda yahudiler, “Bugün Musa (as) ile İsrâiloğulları'nın Firavun"dan kurtuldukları gündür. Biz onu kutlamak için bu günde oruç tutuyoruz.” cevabını vermişlerdir. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas); “Biz Musa'ya (as) sizden daha yakınız.” buyurarak Âşûrâ gününde oruç tutulmasını emretmiştir.</p>

<p>Ramazan orucu farz kılınmadan önce Müslümanlar Âşûrâ orucunu hep birlikte tutuyorlardı. Fakat Ramazan orucunun farz olmasının ardından Peygamber Efendimiz (sas) Müslümanları bu orucu tutma konusunda serbest bırakmıştır; dileyen bu gün oruç tutmuş dileyen tutmamıştır. İbn Abbâs, Âşûrâ günü ile birlikte bir gün öncesinin de oruçlu geçirilmesini, böylece yahudilere muhalefet edilmesinin daha uygun olacağını belirtmektedir.</p>

<p>Buraya kadar anlattığımız mübarek zaman dilimleri, yılda bir defa yaşayabildiğimiz aylar ve günlerdir. Bunlardan başka bir de her hafta istifade imkânı bulduğumuz mübarek vakitler vardır ki, bunların başında haftalık toplanma vakti olan cuma günü gelmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'deki sûrelerden birinin isminin "Cuma" olması ve yine aynı sûrede Cuma namazından açıkça bahsedilmesi bu vaktin önemini göstermektedir. Peygamber Efendimiz (sas), cumanın “Müslümanların bayramı” ve “üzerine güneş doğan en hayırlı gün” olduğunu, Hz. Âdem'in (as) bu günde yaratıldığını, cennete girdiğini ve tekrar cennetten çıkartıldığını ifade etmektedir. Yine Peygamberimiz (sas), “Cuma günü öyle bir an vardır ki, şayet bir Müslüman kul namaz kılarken o âna rastlar da Allah'tan (cc) bir şey dilerse, Allah mutlaka ona dilediğini verir.” buyurarak cumanın icabet ânına dikkat çekmektedir. Bir hadiste bu kıymetli vaktin, imamın hutbe için minbere çıkması ile namazın eda edilmesi arasındaki vakit olabileceği ifade edilmekteyse de icabet ânının kesin bir şekilde belirlenmemesi, cuma gününün tümüne değer verilmesi gerektiğini göstermektedir. Şu hâlde cuma günü her ânını Allah'ın (cc) rızasına uygun bir şekilde geçiren kimsenin bu vakti yakalaması ve Allah'ın (cc) da onun dileklerini yerine getirmesi umulur.</p>

<p>Pazartesi ve perşembe günlerinin önemine de dikkat çeken Peygamber Efendimiz (sas), “İnsanların amelleri pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere haftada iki defa (Allah'a (cc)) arz olunur ve inanan her kula mağfiret buyrulur. Yalnız din kardeşi ile aralarında düşmanlık bulunan kul müstesna! (Onlar hakkında), "Bu iki kişiyi (barışa) dönünceye kadar bırakın." denilir.” buyurmaktadır. Hz. Âişe'nin (ra) ifadesiyle pazartesi ve perşembe günü oruçlarını dört gözle bekleyen Allah Resûlü (sas), çevresindekilere de bu günleri oruçlu geçirmeyi tavsiye etmiştir.</p>

<p>Her hafta yaşadığımız mübarek vakitler olduğu gibi her gün karşılaştığımız bazı özel anlar da bulunmaktadır. Bunların başında, gecenin son üçte birine yani imsaktan önceki zamana rastlayan seher vakti gelmektedir. Amr b. Abese (ra) isimli sahâbî, bir gün Hz. Peygamber'in (sas) huzuruna gelerek Allah'a (cc) yakın olabilmek için gözetilmesi gereken ve diğer zamanlardan daha mübarek olan vakitlerin bulunup bulunmadığını sormuş, Allah Resûlü de, “Evet!” demiş ve sözlerine şöyle devam etmişti: “Allah'ın (cc) kula en yakın olduğu vakit, gecenin sonlarına doğru olan vakittir. Eğer bu saatlerde Yüce Allah'ı (cc) anan kişilerden olmayı başarabilirsen, bunu yap...” Ebû Hüreyre'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) bir başka hadisinde gecenin bu anlarını ibadet ve taatla geçirenler hakkında ilâhî rahmetin tecellî edeceği müjdesini vermiştir: “Yüce Rabbimiz (cc), her gece, gecenin son üçte biri kaldığında dünya semasına iner (rahmet nazarıyla bakar) ve şöyle buyurur: "Bana dua eden yok mu ki duasını kabul edeyim! Benden bir şey isteyen yok mu ki ona dilediğini vereyim! Benden mağfiret isteyen yok mu ki onu bağışlayayım!" Kur'ân-ı Kerîm'de cennetle mükâfatlandırılacak kimseler sıralanırken, “seherlerde Allah'tan (cc) bağışlanma dileyenler” in de sayılması günün berekete uyanan bu ilk saatlerinin gaflet içinde geçirilmemesi gerektiğini göstermektedir.</p>

<p>Seher vaktinin kıymeti hakkında bilgi veren Peygamber Efendimiz (sas), bu nadide zaman diliminin gece namazı kılınarak değerlendirilmesini tavsiye etmiş, geçmişte yaşamış salih kişilerin de ısrarla buna devam ettiklerini söylemiş ve gece namazının Allah'a (cc) yakınlık sağlayacağını, günahlardan sakındıracağını, kötülükleri örteceğini ve vücudu hastalıklara karşı koruyacağını haber vermiştir.</p>

<p>Allah'a (cc) ibadetin her zamankinden daha kazançlı ve daha kıymetli olduğu böylesine faziletli vakitler yanında, ibadet etmenin yasaklandığı vakitler de vardır. Bunlara “mekruh vakitler” veya “kerahet vakitleri” denmektedir. Peygamberimizin namaz kılmayı ve cenazeleri defnetmeyi yasakladığı üç vakit; güneşin doğduğu, tam tepede olduğu ve battığı vakitlerdir. Bu üç vakitte namaz kılmanın mekruh oluşu, güneşe tapan insanların, güneşin doğuş, zirve ve batış ânını güneşe tapınma vakitleri olarak belirlemiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Allah Resûlü (sas) onlara benzememek için Müslümanların bu vakitlerde ibadet etmelerini hoş görmemiştir.</p>

<p>Bazı rivayetlerden, bu yasağın, insanların namazı keyfî ve mazeretsiz olarak bu üç vakte kadar ertelemelerini engellemeye yönelik olduğu da anlaşılmaktadır. İbn Ömer (ra), Resûlullah'ın (sas) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Hiçbiriniz bekleyip bekleyip de güneş doğarken ve güneş batarken namaz kılmasın.”</p>

<p>“Mekruh vakitler tamamen ibadetten uzak ve boş geçirilmesi gereken vakitler midir?” gibi bir soru akla gelebilir. Kerahet vakitleri, lüzumsuz veya işe yaramaz vakitler olmayıp, sadece namaz açısından mahzurlu kabul edilen vakitlerdir. Dolayısıyla Kur'an okuma, zikretme gibi ibadetlerle meşgul olmakta bir sakınca yoktur.</p>

<p>Bazı vakitlerin, kendilerinde cereyan eden hâdiseler sebebiyle diğer vakitlerden daha mübarek oldukları Kur'an ve sünnetin bizlere bildirdiği bir gerçektir. Ancak bu vakitlerin insanlar için de bereketli olabilmesinin en temel şartı; Allah'a (cc) kulluk bilinciyle geçirilmeleridir. Yine yılın hangi ayı, günü ve saati olursa olsun kulluk bilinciyle geçirilirse o zaman dilimi azizdir, mübarektir, özeldir. Nice mübarek vakitler vardır ki, değerini bilmeyip gafil olanlar için ancak bir kayıptır.</p>

<p>Bütün vakitler, Allah'ın (cc) insanlara sunduğu birer nimettir. İnsan değerlendiremediği müddetçe vaktin mübarek olmasının ona bir fayda sağlamayacağı da bilinmesi gereken bir gerçektir. Bu vakitlerin huzur, bereket, af ve mağfiretinden yararlanabilmenin yolu; Peygamber Efendimizin (sas) öğrettiği gibi, Allah'ın (cc) rızasına erişebilmek için az da olsa devamlı ibadet etmektir. Her ânında Allah'ın (cc) hoşnutluğunu gözeten bir kul, hangi gün olduğu tam olarak bilinemeyen Kadir gecesine de erişecek, diğer mübarek vakitleri de hakkıyla ihya edebilecektir.</p>

<p>İnanan insanlar, Kur'an ve sünnet ölçüsüne göre zamanını şekillendirmeli; kulluk şuuruyla, hizmet bilinciyle geçirilmeyen her ânın zarar ve ziyan olacağı gerçeğini unutmamalıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/mubarek-vakitler-allahin-rizasini-kazanma-firsatlari-1</guid>
      <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 14:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/11/mubarek-vakitler-allah-in-rizasini-kazanma-firsatlari_378e2.jpg" type="image/jpeg" length="19677"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hayır: Müminin Her İşi Hayırdır; Hayır Allah'tandır]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hayir-muminin-her-isi-hayirdir-hayir-allahtandir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hayir-muminin-her-isi-hayirdir-hayir-allahtandir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA['Hayır' ve 'şer' kavramlarının hayatımızdaki yeri nedir? Peygamberimiz Efendimizin (sas) dilinde bu kelimeler nasıl kullanılmıştır? Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerîm, bu mefhumlara nasıl yer vermiştir? Varlıkta asıl olan hayır mı yoksa şer midir? Şerrin gerçekliği var mıdır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) وَقَفَ عَلَى أُنَاسٍ جُلُوسٍ فَقَالَ: "أَلاَ أُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِكُمْ مِنْ شَرِّكُمْ؟’ قَالَ: فَسَكَتُوا، فَقَالَ ذَلِكَ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ، فَقَالَ رَجُلٌ: بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ! أَخْبِرْنَا بِخَيْرِنَا مِنْ شَرِّنَا، قَالَ: "خَيْرُكُمْ مَنْ يُرْجَى خَيْرُهُ وَيُؤْمَنُ شَرُّهُ وَشَرُّكُمْ مَنْ لاَ يُرْجَى خَيْرُهُ وَلاَ يُؤْمَنُ شَرُّهُ</p>

<p>***</p>

<p>Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) oturmakta olan insanların yanında durdu ve onlara,<i>"Sizin hanginizin hayırlı, hanginizin şerli olduğunu size bildireyim mi?"</i> dedi. Orada bulunanlar sustular. (Bunun üzerinde Resûlullah (sas) sorusunu) üç kere tekrarladı. Bir adam, "Evet yâ Resûlallah!’ dedi. Allah Resûlü şöyle buyurdu: "<i>Hayırlınız, kendisinden hayır beklenilen ve kötülüğünden emin olunandır; şerliniz ise kendisinden hayır beklenmeyen ve kötülüğünden de emin olunmayandır."</i></p>

<p>(T2263 Tirmizî, Fiten, 76; HM8798 İbn Hanbel, II, 368)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ مِنَ النَّاسِ مَفَاتِيحَ لِلْخَيْرِ، مَغَالِيقَ لِلشَّرِّ، وَإِنَّ مِنَ النَّاسِ مَفَاتِيحَ لِلشَّرِّ، مَغَالِيقَ لِلْخَيْر، فَطُوبَى لِمَنْ جَعَلَ اللَّهُ مَفَاتِيحَ الْخَيْرِ عَلَى يَدَيْهِ، وَوَيْلٌ لِمَنْ جَعَلَ اللَّهُ مَفَاتِيحَ الشَّرِّ عَلَى يَدَيْهِ</p>

<p>Enes b. Mâlik’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Öyle insanlar vardır ki (âdeta) hayrın anahtarları, şerrin sürgüleri gibidir. Kimisi de şerrin anahtarları ve hayrın sürgüleri gibidir. Ne mutlu! Yüce Allah’ın (cc), hayrın anahtarlarını ellerine verdiği o kimselere! Ve yazıklar olsun Yüce Allah’ın (cc) şerrin anahtarlarını ellerine verdiği o kimselere!"</i></p>

<p>(İM237 İbn Mâce, Sünnet, 19)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِى طَالِبٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ، أَنَّهُ كَانَ إِذَا قَامَ إِلَى الصَّلاَةِ قَالَ: "وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِى فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ، إِنَّ صَلاَتِى وَنُسُكِى وَمَحْيَاىَ وَمَمَاتِى لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ... وَالْخَيْرُ كُلُّهُ فِى يَدَيْكَ وَالشَّرُّ لَيْسَ إِلَيْكَ</p>

<p>Ali b. Ebû Tâlib’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) namaza kalktığında şöyle derdi: "<i>Yüzümü, hanîf (hakka yönelmiş) olarak, gökleri ve yeri yaratan Allah’a (cc) döndürdüm. Ben müşriklerden (Allah’a (cc) ortak koşanlardan) değilim. Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah (cc) içindir... Allah’ım, bütün hayır senin elindedir. Şer ise sana nisbet edilmez/şer ile sana yaklaşılmaz..."</i></p>

<p>(M1812 Müslim, Müsâfirîn, 201)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "عَجَبًا لِلْمُؤْمِنِ لَا يَقْضِي اللَّهُ لَهُ شَيْئًا إِلَّا كَانَ خَيْرًا لَهُ</p>

<p>Enes b. Mâlik’ten (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Müminin durumu ne hoştur! Allah’ın (cc) takdir ettiği her şey mutlaka onun hayrına olur."</i></p>

<p>(HM20549 İbn Hanbel, V, 25)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يُعَلِّمُنَا الْاِسْتِخَارَةَ فِى الأُمُورِ كَمَا يُعَلِّمُنَا السُّورَةَ مِنَ الْقُرْآن</p>

<p>Câbir b. Abdullah (ra) şöyle demiştir: "Resûlullah (sas) bizlere Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi, her konuda istihareyapmayı öğretirdi…"</p>

<p>(B1162 Buhârî, Teheccüd, 25)</p>

<p>***</p>

<p>Gündelik hayatımızda çok sık kullandığımız ‘hayır’ ve ‘şer’ kelimelerinin ne anlama geldiğini acaba hiç düşündünüz mü? Kimi kadim din ve inanç sistemlerinin varlığın iki temel esası olarak gördüğü, hatta hayır ve şer tanrısı olmak üzere iki özel tanrı kabul ettiği bu kavramların hayatımızdaki yeri nedir? Bunlar dil alışkanlığı olarak söylenen sıradan iki kelime midir? İnsanlığın son ilâhî öğretmeni Peygamberimiz Efendimizin dilinde bu kelimeler nasıl kullanılmıştır? Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, bu mefhumlara nasıl yer vermiştir? Varlıkta aslolan hayır mı yoksa şer midir? Şerrin gerçekliği var mıdır? Bu soruları daha da çoğaltmak mümkündür. Gelin bu ve benzeri suallerin cevabını hadislerin zengin lügatinde arayalım. Önce, kedilere düşkünlüğünden dolayı Sevgili Peygamberimizin (sas) kendisine uygun gördüğü ‘kedicik babası’ anlamındaki lakapla anılan Yemenli büyük sahâbî Ebû Hüreyre’ye (ra) kulak verelim. Ebû Hüreyre (ra) diyor ki: "Resûlullah (sas) oturmakta olan insanların yanında durdu ve onlara "<i>Sizin hanginizin hayırlı, hanginizin şerli olduğunu size bildireyim mi?"</i> dedi. Orada bulunanlar sustular. (Bunun üzerinde Resûlullah sorusunu) üç kere tekrarladı. Bir adam, "Evet yâ Resûlallah!" dedi. Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "<i>Hayırlınız, kendisinden hayır beklenilen ve kötülüğünden emin olunandır; şerliniz ise kendisinden hayır beklenmeyen ve kötülüğünden de emin olunmayandır."</i></p>

<p>Başta hadis tarihinin tartışmasız en önde gelen simalarından biri ve en geniş hadis eserlerinden birinin de müellifi olan İbn Hanbel’in naklettiği bu rivayet, her şeyden evvel kadri yüce Nebî’nin (sas) konuyu ne kadar önemsediğini bize bildirmektedir. Kendi hâlinde oturmakta olan insanların yanına gelişi, oturmadan ayakta onlara seslenerek ısrarla konu hakkında açıklama yapma arzusu, söylenecek şeyin onun için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ve tabi oturanların isteği olmaksızın açıklamasına başlamaması da ilişkilerindeki nezaket ve saygının ayrı bir göstergesidir. Bu diyalogdan anlaşıldığına göre ‘hayır ve şer’ iki zıt sıfat ve niteliktir. Her şey hayır ve şerle nitelenebilir. İnsanın hayırlısı olduğu gibi şerlisi de olur. İşte Sevgili Peygamberimiz (sas) burada kimin hayırla kimin de şerle niteleneceğini dile getiriyor. Hayırlı insan kendisinden hayır umulan, hayır beklenen, ama aynı zamanda şerrinden de emin olunan insandır. Şerli insan ise, kendisinden hayır beklenmeyen şerrinden de emin olunmayan insandır.</p>

<p>Hayır, ‘akıl, adalet, üstünlük, fazl (nimet) ve faydalı nesne’ gibi her insanın rağbet gösterdiği, arzuladığı şeydir. Hayır, insan için kullanıldığında ‘seçkin, mümtaz’ anlamlarına gelir. Nitekim, "<i>Cennette hayırlı kadınlar vardır." (fîhinne hayrâtün hisân)</i>  âyetinde bu anlamda kullanılmıştır. Hayır, Kur’an ve hadislerde yer alan en geniş kapsamlı kavramlardan biridir. Kur’an’da yüz yetmiş altı yerde geçen ‘hayır’ kelimesi, farklı anlamlara gelmekle birlikte onu, ‘iyi, güzel, değerli, faydalı, mal, mülk’ gibi arzulanan şeyler şeklinde kapsamlı bir tanımda toplamak mümkündür. Kur’ân-ı Kerîm’de hayır, genellikle ‘her türlü yararlı, iyi ve güzel tutum ve davranış’ karşılığında ahlâkî bir değeri ifade etmekle birlikte, Allah’ın (cc) indirdiği vahiy, hikmet, ’zarar’ın zıddı olarak ‘faydalı şey’ anlamında da kullanılmıştır. Bunlardan farklı olarak maddî bir değeri ifade etmek üzere ‘hayır’ birçok yerde ‘mal veya servet’ mânâsında kullanılmıştır. Nitekim toplumda malî fedakârlıklar ve yardımlar ‘hayır’la nitelendirilmektedir. Netice olarak ‘hayır’, hoş, afîf, necîb ve bereketli olanı ifade eder. Bu yüzden ‘hayır’ kelimesi, onu duyan herkeste güzel bir duygu uyandırırken, ‘şer’, karamsarlık uyandıran bir kelimedir.</p>

<p>Hayır ve şer, eşyanın veya insanın kendisi ile sınırlı bir şey olmayıp ilişki ile ortaya çıkan ve ötekini ilgilendiren bir durumdur. ‘Hayır ve şer’ sadece insanın kendine dönük birer sıfat değildir. Başkalarını etkileyen, onların hayatına iyi veya kötü yönde etki eden birer sıfattır. Bu nedenle de bir kimsenin kendisini hayırlı olarak görmesi yeterli değildir. Bilakis onun durumu arkadaşlarının, komşularının, kısaca diğer insanların beklentisiyle ve hakkındaki kanaatle belirginleşir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Allah (cc) katında arkadaşın en hayırlısı, arkadaşına karşı iyi davranandır. Allah (cc) katında komşunun en hayırlısı ise komşusuna karşı iyi davranandır."</i> demektedir. Unutmamak gerekir ki öteki insanların bizden beklentilerini belirleyen de biziz. Zaman içerisinde geliştirdiğimiz ilişki tarzı, oluşturduğumuz kişilik, karakter ve şahsiyet, hakkımızdaki kanaatleri şekillendirmektedir. Bu noktaya ışık tutan bir hadisi yine Ebû Hüreyre (ra) bildirmektedir. Buna göre Sevgili Peygamberimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Size şerirlerinizin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Onlar, çok ve lüzumsuz konuşan, konuşurken laubali davranıp ağzına her geleni söyleyen kimselerdir. Hayırlılarınızı söylememe ne dersiniz? Onlar da güzel ahlâklı olanlarınızdır." </i></p>

<p>Kur’an’da sıkça yer alan ‘hayır’, Resûlullah’ın (sas) hadislerinde de belirgin bir biçimde öne çıkan kavramlardan biridir. Allah’ın Elçisi (sas), zaman zaman, ‘insanların en hayırlısı...’, ‘amellerin en hayırlısı...’ veya ‘İslâm’ı en hayırlı olan kimse...’ gibi ifadelerle başladığı konuşmalarında başta ibadet ve ahlâk olmak üzere müminlerin din ve dünya işlerine dair önemli mesajlar vermiş, onlar için birtakım hedef davranışlar belirlemiştir. İlgili hadislere göz atıldığında Peygamberimizin (sas) bilhassa hayır ile bireysel ve/ya toplumsal ahlâkî değerler arasında sıkı bir bağ kurduğu görülür. Büyük sahâbî Abdullah b. Mes’ûd’un (ra) bir duasında da ifade ettiği gibi, ‘hayrın önderi ve hayrın lideri’ <i>(İmâmü’l-hayr ve kâidü’l-hayr) </i> olan Resûlullah (sas) çeşitli münasebetlerle ve kendine özgü üslûbuyla mümini seçkin ve mümtaz kılacak çeşitli niteliklere işaret etmiştir. Güzel ahlâk bu nitelemelerin başında gelmektedir. Kûfe’ye yerleşip orada vefat eden sahâbîlerden Câbir b. Semüre (ra), babasıyla birlikte bulunduğu bir mecliste Allah Resûlü’nün (sas) şöyle dediğini aktarmaktadır: "<i>Çirkin söz ve davranışların İslâm’da hiç yeri yoktur. Müslümanlığı en iyi olan insanlar, ahlâkı en güzel olanlardır."</i></p>

<p>Bir başka hadiste ise, sosyal dayanışma ve kaynaşmayı teşvik sadedinde, <i>’İslâm’ın en hayırlısı’</i> olarak, <i>’Başkasına yedirmek ile tanıdık tanımadık herkese selâm vermek.’</i>  gösterilmiştir. Borcunu en güzel şekilde ödeyenler, hanımlarına karşı en iyi olanlar, ömrü uzun, ameli güzel olanlar, Kur’an’ ı öğrenen ve öğretenler, canıyla ve malıyla Allah (cc) yolunda mücadele edenler ile kuytu bir köşede Rabbine ibadet edenler ve insanlara kötülüğü dokunmayanlar, idarecilik veya yöneticilik gibi görevleri talep etmeyenler, Hz. Peygamber’in (sas) çeşitli vesilelerle ‘insanların en hayırlıları’ olarak işaret ettiği kimselerdir.</p>

<p>Bunların yanı sıra bir hadisinde, "<i>Biliniz ki sizin en hayırlı ameliniz namazdır." </i> buyuran Hayır Önderi (sas) bir başka hadisinde de, "<i>Hayâ ancak hayır getirir."</i>  buyurmuştur. Yine, "<i>Hayâ sırf hayırdır."</i>  diyen Efendimiz (sas) hayâ erdemini hayırla özdeşleştirmiş, Ebu’d-Derdâ’nın (ra) naklettiği bir hadiste ise yumuşak huyla hayır arasında bir ilgi kurmuştur: "<i>Kime rıfktan (nezaket ve kibarlıktan) bir pay verilmişse o kimse hayırdan nasibini almış demektir. Rıfktan mahrum olan kimse ise hayırdan nasip alamamış demektir."</i></p>

<p>Bu ve benzeri hadislerde hidayet rehberimiz (sas) birey olarak iyi bir Müslüman olmanın gereklerine ve çeşitli tezahürlerine işaret etmiştir. Bunun yanı sıra O (sas), bizzat kendi inşa ettiği ilk İslâm toplumunu da tüm çağlara örnek olabilecek en hayırlı nesil olarak göstermiştir: "<i>İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra onların peşinden gelenler, daha sonra onların peşinden gelenlerdir." </i> Şüphesiz bunda ilk Müslüman toplumunun İslâm’a hizmetteki önceliği ve katkısının önemli bir payı vardır. Nitekim Ebû Hüreyre (ra), "<i>Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun..." </i> âyetini yorumlarken, "<i>Siz, insanlar için en hayırlı insanlarsınız. Çünkü sizler İslâm camiasına boyunlarında zincirler bulunan esir insanları getirirsiniz, nihayet bu esirler sizin vasıtanızla İslâm’a girerler."</i>  demiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hayır, nebevî öğretide model davranışı ifade eden genel bir kavramdır. Hayrın değerli olması, birey veya toplum için faydalı bir duygu, düşünce veya eylem olmasından kaynaklanır. İbn Abbâs’ın (ra) ifadesiyle hayır konusunda, (insanların yararı için) gönderilen rüzgârdan daha cömert olan Resûlullah (sas), kendisine nispet edilen bir hadiste, "<i>İnsanların en hayırlısı insanlara en yararlı olandır."</i> demiştir. Ayrıca niceliği, mahiyeti ne olursa olsun hiçbir hayrın karşılıksız kalmayacağını da ifade etmek gerekir. Mamafih bir adam Hz. Peygamber’e (sas) gelerek üç kez üst üste, "Ey Allah’ın Nebîsi! Verilmemesi (esirgenmesi) helâl olmayan şey nedir?" diye sorduğunda Efendimiz (sas) sırasıyla <i>’su’</i> ve <i>’tuz’</i> dedikten sonra üçüncüsünde, "<i>yapacağın her hayır"</i> cevabını vermiştir. Zira Yüce Allah (cc), "<i>Kim zerre miktarı hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir."</i>  buyurmaktadır.</p>

<p>Yukarıda müminlerin çeşitli niteliklerine işaret eden hadisler, zaman veya mekânla kayıtlı olmayan insanî erdem ve faziletlere işaret etmektedir. Dolayısıyla hayır ve şer insanla birlikte bir anlam, bir değer veya değersizlik ifade eden mefhumlardır. Enes b. Mâlik (cc) vasıtasıyla nakledilen bir hadiste Resûl-i Ekrem (sas) hayır veya şerle olan ilişkilerini göz önüne alarak insanları sınıflandırmıştır: "<i>Öyle insanlar vardır ki (âdeta) hayrın anahtarları, şerrin sürgüleri gibidir. Kimisi de şerrin anahtarları ve hayrın sürgüleri gibidir. Ne mutlu! Yüce Allah’ın (cc), hayrın anahtarlarını ellerine verdiği o kimselere! Ve yazıklar olsun Yüce Allah’ın (cc) şerrin anahtarlarını ellerine verdiği o kimselere!"</i>  Bu hadis Medine’de en son vefat eden sahâbî Sehl b. Sa’d’dan (ra) şu şekilde rivayet edilmiştir: "<i>Şüphesiz bu hayır, hazineler dolusudur. O hazinelerin de birtakım anahtarları vardır. Allah’ın (cc), hayra anahtar ve şerre sürgü kıldığı kullara ne mutlu! Ve Allah’ın (cc) şerre anahtar ve hayra sürgü kıldığı kullara yazıklar olsun!"</i>  Ne garip tecellidir ki hem Enes hem Sehl, Ehl-i Beyt’e dil uzatmaları yönünde kendilerine yapılan baskılara karşı direndikleri için Emevî valisi Haccâc-ı Zâlim tarafından elleri kolları bağlanmak suretiyle hapsedilmişler, böylece halkla iletişimleri kesilerek hayrın son derece önemli iki kapısına kilit vurulmuştur.</p>

<p>Görüldüğü gibi, ilâhî hikmetlerin ışığı altında değerler manzumesini en genel biçimde hayırla ifade eden Hz. Peygamber (sas), gerçek müminin dinî ve ahlâkî yaşantısını nitelerken hayrı en temel referans kavram olarak kullanmıştır. Bu yüzden ‘hayır’, mümin için âdeta varoluşsal bir zorunluluktur. Nitekim Allah’ın Elçisi (sas) bir hadisinde, "<i>Vallahi, ben bir şeye yemin eder de sonra yemin ettiğim şeyin zıddını daha hayırlı görürsem, muhakkak o hayırlı olan işi yaparım ve yeminimden kefaretle çıkarım."</i> demiş, bir başka hadisinde de, "<i>İnsanların arasını bulmak için hayırlı sözler söyleyen, olup bitenlerin hayırlı yönlerini ortaya koyan ve böylece insanları barıştıran kimse yalancı değildir." </i> buyurmuştur.</p>

<p>Hadis kaynaklarında ve İslâm kültüründe her ne kadar hayır (ve şer) daha çok ahlâkî boyutuyla yer almış olsa da, evrendeki varlığı ve kaynağı gibi yönleriyle tartışılan bir problem olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bu meyanda İslâm düşünürleri hayrı en genel ifadesiyle varlık (vücûd), şerri de yokluk (adem) diye açıklamışlardır. Hayır gibi şer de evrensel planda Allah’ın (cc) takdir ve kazasına bağlıdır. Ancak mutlak hayrın aksine mutlak şer mevcut değildir. Şüphesiz ki hayır Allah’tan (cc) gelir. Allah’tan (cc) gelen de mutlaka hayırdır. Nitekim Kur’an’da, "<i>De ki: ‘Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.’’</i> buyrulmaktadır. Hz. Ali’den (cc) nakledildiğine göre, Peygamber Efendimizin (sas) namaza kalkarken yaptığı duasında, "<i>Bütün hayırlar senin elindedir. Şer ile sana ulaşmak mümkün değildir."  </i>dediği ifade edilmektedir. Allah’a (cc) ait olmayanın varlık değeri yoktur. Halkımız arasında da çeşitli vesilelerle yaygın olarak kullanılan ‘Hayırlısı Allah’tan!’ cümlesi bu gerçeğin toplumun zihnine nakşedildiğinin göstergesidir.</p>

<p>Evrende aslolan hayırdır. Şerrin varlığı, hayrın bilinmesi ve kullar için bir tercih unsuru olması içindir. Şu hâlde şer, nihaî olarak hayır için vardır. Şer gibi gözükenler aslında hayra hizmet ederler. "Şerde birçok hayır vardır." <i>(İnne fi’ş-şerri hıyâren)</i> şeklindeki bir Arap vecizesinde olduğu gibi "Her şeyde bir hayır vardır." veya "Bunda da bir hayır vardır." gibi günlük dilimize yerleşmiş bulunan ve genellikle olumsuz durumlarda teselli için sarf edilen cümleler bu hakikatin toplum vicdanında da özümsendiğine işaret etmektedir. Enes b. Mâlik’ten (ra) nakledilen bir hadiste Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Müminin durumu ne hoştur! Allah’ın (cc) takdir ettiği şey, mutlaka onun hayrına olur." </i> Bu hadisin bir benzerindeki detay aslında Allah’ın (cc) hayrı takdir etmesinden ne kast olunduğunu ifade etmektedir: "<i>Müminin durumu ne hoş! Onun bütün işleri hayırlı ve kazançlıdır. Bu duruma müminden başka hiç kimsede rastlanmaz. Mümin bir nimete nail olduğunda şükrederse, bu onun için hayır olur. Darlık ve sıkıntıya düştüğünde sabrederse, bu da onun için hayır olur."</i></p>

<p>Bu yüzden mümin her zaman işinin hayırla neticeleneceği ümidini taşır. Çünkü Allah’ın (cc) kendisi için hayır takdir ettiğinden emindir. Ancak bu ilâhî takdir müminin Cenâb-ı Hak’tan (cc) hayır olanı talep etmesine mani değildir. Zira hayrı sürekli talep etme, müminin Yaratıcı’yla (cc) olan kulluk bağını sağlam tutacaktır. Ayrıca mümin kendisi için hayırlı olanın ne olduğunu tam olarak bilemez. Onu ancak Allah bilir. Mamafih Kur’an’da şöyle buyrulmuştur: "<i>...Mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi olabilir ve yine mümkündür ki hoşlandığınız bir şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir, ama siz bilmezsiniz."</i> , "<i>...Olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah (cc) onda pek çok hayır takdir etmiştir."</i></p>

<p>İslâm inancının en temel unsurlarından biri olan bu hakikat, müminin sürekli Allah’tan (cc) hayrı istemesini zorunlu kılmaktadır. Nitekim Müslüman kültürü ve bilincinde önemli bir yeri olan ‘istihare’, hayrı, hayırlı olanı istemek, dilemek anlamına gelir. Câbir b. Abdullah (ra) şöyle demiştir: "Resûlullah (sav) bizlere Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi, her konuda istihare yapmayı öğretir ve şöyle derdi: "<i>Biriniz bir işe niyetlendiği zaman önce iki rekât namaz kılsın, sonra şu duayı söylesin: Allah’ım, ilminle Sen’den bu işin hayırlısını dilerim. Kudretinle bana güç vermeni, Sen’in o büyük fazlından (bana da lütfetmeni) isterim. Çünkü Sen’in her şeye gücün yeter, benim ise gücüm yetmez. Sen (her şeyi) bilirsin, ben ise bilmem. Ve Sen bütün gaybı (bana görünmeyenleri) çok iyi bilirsin. Allah’ım, şu işin dinim, hayatım ve âhiretim (veya dünya ve âhiret işim) hakkında bana hayırlı olduğunu bilmekte isen bunu bana mukadder kıl ve bunu bana kolaylaştır. Sonra müyesser kıldığın bu işte bana bereketler ihsan eyle! Ve şu işin dinim, hayatım ve âhiretim (veya dünya ve âhiret işim) hakkında bana şerli olduğunu bilmekte isen, bu işi benden; beni de o işten uzak tut. Ve hayır her nerede ise, onu benim için takdir et. Sonra da beni bu hayırdan razı kıl."</i></p>

<p>Ayrıca Hz. Âişe (ra) validemiz de Resûlullah’ın (sas) kendisine şu duayı öğrettiğini nakletmektedir: "<i>Allah’ım! Şüphesiz ben senden hayrın her çeşidini isterim, dünya için olanı da âhiret için olanı da, bilebildiğimi de bilemediğimi de. Dünyada ve âhirette bilebildiğim ve bilemediğim şerrin hepsinden sana sığınırım. Allah’ım! Kulun ve Peygamber’inin senden istediği her çeşit hayrı ben de isterim ve onun sana sığındığı şerlerden ben de sana sığınırım. Allah’ım! Şüphesiz ben senden cenneti ve beni cennete yaklaştıran söz ve amelleri istiyorum. Cehennem ateşinden ve beni ona yaklaştıran söz ve davranışlardan sana sığınıyorum. Senden, benim için takdir ettiğin hükmünü hayırlı kılmanı diliyorum."</i></p>

<p>Müminin, bu ve benzeri dualarla Allah’tan (cc), işlerini, hayırlı ve bereketli kılmasını istemesi başlı başına bir ibadettir, hatta kulluğun gereğidir. Dolayısıyla bu durum, kişinin birtakım planları ve niyetleri hususunda basiret ve feraset ehliyle istişare etmemesini gerektirmez. Nitekim Enes b. Mâlik (ra) vasıtasıyla Resûlullah’a (sas) nispet edilen bir rivayette şöyle denilmektedir: "<i>İstihare eden aldanmaz, istişare eden de pişman olmaz."</i>  İslâm büyükleri, bu nebevî hakikati şu hikmetli vecizeyle pekiştirmişlerdir: "Dört şey vardır ki, bunlar kime verilirse, kendisine mutlaka karşılığı verilir: Kendisine şükretme nasip olana fazlası verilir; tevbe edenin tevbesi kabul görür; istihare yapana (hayırlısını isteyene) hayır verilir; istişare edene de doğru (netice) verilir."</p>

<p>Varlık âleminde her şeyin kendisinden sudûr ettiği hayır, ahlâkî bir kavram olarak Müslüman düşüncesini, yaşamını ve kültürünü biçimlendiren değerler manzumesinde merkezî bir öneme sahiptir. Tarih boyunca sürekli çatışma hâlinde olan hayır ve şer, aslında varlığın temelini oluşturmaktadır. İnsan iradesi hayrı seçmeye daha yatkındır. "İki şey arasında iyi ve doğru olanı seçmek" anlamına gelen ‘ihtiyar’ kelimesi ‘hayır’ kelimesinden türemiştir. Dolayısıyla ihtiyarın mecburi istikameti hayırdır. İradesini kullanmayan, donduran insanın mecburi istikameti ise şerdir. Bugün şer güçlü ve yaygın ise bunun nedeni insan iradesinin ve seçme hürriyetinin haricî tesirlerle dumura uğramış olmasıdır. Mümin, ancak iradesini özgürce kullandığı oranda kendisi ve çevresi için hayırlı olana yönelecektir. Şüphesiz ki, her şeyin gerçek anlamda bilgisi Allah’a (cc) aittir. "Hayır ve şer" de buna dâhildir. Bu hakikat karşısında mümine düşen vazife, niyaz ve yakarışlarında Allah’tan (cc) hayırlı olanı istemekte ısrar etmesidir. Bu, iradesini hayır yönünde kullanmasına katkı sağlayacağı gibi Yaratıcı ile olan kulluk bağının sarsılmasına engel olacaktır.</p>

<p><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hayir-muminin-her-isi-hayirdir-hayir-allahtandir-1</guid>
      <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 18:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/hayir-muminin-her-isi-hayirdir-hayir-allahtandir.jpg" type="image/jpeg" length="82610"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hüsn-i Zan ve Sû-i Zan: Zannın Çoğu Günahtır]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/husn-i-zan-ve-su-i-zan-zannin-cogu-gunahtir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/husn-i-zan-ve-su-i-zan-zannin-cogu-gunahtir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA['Hüsn-i zan' nedir? 'Sû-i zan' nedir? 'Cahiliye zannı' nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلاَ تَحَسَّسُوا وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ تَنَافَسُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا.”</p>

<p>Ebû Hüreyre'den Resûlullah'ın (sas) şöyle dediği nakledilmiştir:</p>

<p><i>“Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın, birbirinizin özel hâllerini araştırmayın, birbirinizle üstünlük yarışına girmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun!”</i></p>

<p>(M6536 Müslim, Birr, 28)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ</p>

<p>Ebû Hüreyre'den nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>“(Allah (cc) hakkında) hüsn-i zan beslemek, (onun af ve mağfiretini ummak) güzel bir ibadettir/ibadetin güzelliğindendir.”</i></p>

<p>(HM9269 İbn Hanbel, II, 407; D4993 Ebû Dâvûd, Edeb, 81)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) إِنَّ اللَّهَ يَقُولُ: “أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِى بِى وَأَنَا مَعَهُ إِذَا دَعَانِى</p>

<p>Ebû Hüreyre'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: </p>

<p><i>"Allah (cc) şöyle buyurur: "Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim. Ve bana dua ettiğinde ben onunla beraberim."”</i></p>

<p>(M6829 Müslim, Zikir, 19)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِيِّ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَبْلَ مَوْتِهِ بِثَلاَثَةِ أَيَّامٍ يَقُولُ: “لاَ يَمُوتَنَّ أَحَدُكُمْ إِلاَّ وَهُوَ يُحْسِنُ الظَّنَّ بِاللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ</p>

<p>Câbir b. Abdullah el-Ensârî (ra) şöyle demiştir: “Ben Resûlullah'ı (sas) ölümünden üç gün önce şöyle derken işittim<i>: "Hepiniz mutlaka Yüce Allah'a (cc) hüsn-i zan besleyerek (sizi affedeceğini umarak) can verin."</i> ”</p>

<p>(M7231 Müslim, Cennet, 82)</p>

<p>***</p>

<p>Mübarek Ramazan ayının çoğu geçmiş, en bereketli kısmı kalmıştı. Kutlu Nebî (sas) âdeti olduğu üzere bu ayın son on gününü yine Medine mescidinde, itikâfla geçirmekteydi. Akşam olmuş, hava kararmıştı. Derken eşi Safiyye bnt. Huyey (ra) mescide, onu ziyarete geldi. Biraz oturup konuştular. Zaman ilerleyince validemiz kalkmak istedi. Hanımlarına nezaket ve saygıyı esirgemeyen Allah Resûlü (sas), onu Üsâme b. Zeyd’in (sas) mahallesindeki evine doğru uğurlamak için kalktı. Ümmü Seleme’nin (ra) odasının yanındaki mescit kapısına geldiklerinde yanlarından iki kişi geçti. Resûlullah’a (sas) selâm verdikten sonra adımlarını hızlandırdılar. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas), "<i>Ağır olun, bu yanımda bulunan (kadın yabancı değil, eşim) Safiyye bnt. Huyey’dir."</i> dedi. Hz. Peygamber’in (sas) Safiyye’nin (ra) kimliğini belirtme ihtiyacı hissetmesi onlara ağır geldi ve "Sübhânallâh! Hâşâ biz senin hakkında başka türlü nasıl düşünebiliriz ey Allah’ın Resûlü!" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) onlara, "<i>Şeytan, insanın vücudunda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Ben, şeytanın sizin gönüllerinize kötü bir şüphe atmasından endişe ettim."</i> buyurdu. Sevgili Peygamberimiz (sas) kanın insan vücudunda dolaştığı gibi şeytanın da sürekli vesvese ve şüphe vermek için hareket ettiğini ve sinsice fırsat kolladığını belirtmek üzere böyle bir teşbihte bulunmuş ve şüphe uyandıracak bir durum olması hâlinde derhâl bunun izah edilmesi gerektiğini bildirmişti.</p>

<p>Yine sahâbenin yaşadığı bir olay anlatılır. Muâz b. Cebel (ra) bir gün cemaate imamlık yaparken namazı çok uzatır. Bunun üzerine biri selâm vererek ayrılır ve namazını tek başına kılar. Ardından insanlar onu münafık olmakla itham ederler. Durum Allah Resûlü’ne (sas) ulaştırılınca hiddetlenir ve Muâz’a (ra), "<i>Sen fitneci misin? Fitne mi çıkarmak istiyorsun?"</i>  buyurur. Allah Resûlü’nün (sas) Muâz’a (ra) bu şekilde hitap etmesinin birinci sebebi cemaatte zayıf, yorgun ve hastaların durumunu dikkate almayarak namazı uzun bir şekilde kıldırması idi. Bir diğer sebep de namazı uzatmasının dedikoduya neden olmasıydı. Çünkü bunun neticesinde bazı insanlar, namazdan ayrılan kişinin hasta veya özürlü olduğunu ya da farklı bir mazeretinin bulunduğunu düşünmeden, sû-i zanda bulunarak onu nifakla suçlamışlardı. </p>

<p>Başka bir münasebetle de Allah Resûlü (sas), "<i>Yönetici, halka sû-i zan ile davranırsa onları yoldan çıkarmış olur."</i>  buyurarak kötü zannın insanları kötülük yapmaya yöneltebileceğine işaret etmiştir. Özellikle idareciler birlikte çalıştıkları insanları sû-i zan ile değerlendirmeleri hâlinde onların farklı davranışları sergilemelerine neden olabilirler. Çünkü sû-i zan ile hareket eden amir, kimseye güvenemez, memur da yaptığı bütün hizmetlere karşı bir hüsn-i muamele göremeyince verimliliği düşer.</p>

<p>Zan delilsiz, temelsiz bir tahminden ibarettir. Kimi zaman gerçeğe yakın bir ihtimal ise de çoğu zaman konunun aslıyla ilgisi olmayan bir önyargıdan başka bir şey değildir. Tereddütle, şek ve şüpheyle kalbin meşgul edilmesi, oyalanmasıdır zan... İyimser olunmadığında önyargıya neden olan, daha ileri boyutlarıyla kalpteki hastalıkları tetikleyen bir kuruntudur. Bu yüzden Allah Resûlü (sas) zannın sürüklediği âfetlere karşı insanları şöyle uyarmaktadır: "<i>Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın, birbirinizin özel hâllerini araştırmayın, birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!"</i></p>

<p>Kur’ân-ı Kerîm’de, insanların kötü zanna dayanarak birbirini çekiştirmesi kesin bir dille yasaklanır. Bu tutumun günahlara zemin hazırlayabileceğini bildiren Yüce Allah (cc) inananları şöyle uyarır: "<i>Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Biriniz kardeşinin ölü hâlinde etini yemeyi hiç arzu eder mi? Demek tiksindiniz! O hâlde Allah’a (cc) karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah (cc) tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir."</i>  Zan, kötü düşünceye, önyargılı bakış açısına, araştırmadan hüküm vermeye yol açar. Bu nedenle bazı rivayetlerde, "<i>Zanna kapılıp, tereddüde düştüğünüz zaman o işi yapmayın!"</i>  denilmektedir. </p>

<p>Kötü zan, insanı hatalı davranmaya sevkeder. Önemsenmeyerek kalbe ekilen sû-i zan tohumunun meyveleri acıdır, hem kişiyi hem de başkasını incitir. Bu hastalıktan korunmak için en başta gelen tedbir, insanların aklında soru işareti bırakacak, gönüllerine şüphe düşürecek, töhmete neden olacak durumlardan sakınmaktır. Bu yüzden Rahmet Peygamberi (sas), "<i>Üç kişi iseniz, ikiniz diğerini bırakıp da fısıldaşmasın, çünkü bu onu üzer."</i>  tavsiyesinde bulunarak zan konusundaki hassasiyetini ortaya koymuştur.</p>

<p>Sevgili Peygamberimiz (sas) herhangi bir konuda insanlar hakkında değerlendirme yaparken ihtiyatlı bir dil kullanılmasının gereğine dikkat çeker. Nitekim huzurunda, bir adamın arkadaşını fazlaca övmesi üzerine Peygamber (sas) ona üç defa, "<i>Yazıklar olsun sana! (Âdeta) kardeşinin boynunu kesip kopardın! Sizden biriniz bir kimseyi illâ methedecekse bari, "Gördüğüm kadarıyla filâncanın şöyle olduğunu sanıyorum. Ameline göre onu hesaba çekecek ise Allah’tır. O’nun karşısında hiç kimseyi temize çıkarıp aklayamam." desin. Bunu da o kimsenin hâlini öyle biliyorsa söylesin!" </i> buyurmuştur. Başka bir münasebette de bir sahâbînin diğerine kendi zannına dayanarak, "O, Allah ve Resûlü’nü sevmeyen bir münafıktır." demesine de müdahale etmiş ve "<i>Sakın böyle deme! Görmüyor musun ki o, ‘Lâ ilâhe illâllâh’ diyor ve bununla Allah’ın (cc) rızasını talep ediyor." </i> buyurmuştu. Çünkü insanların ve meselelerin iç yüzünü ancak Allah (cc) bilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İnsan, herhangi bir zanna sahip olmakla birlikte, buna dair kesin bir bilgiye sahip olmadıkça, düşüncelerini fiiliyata dökmemelidir. Nitekim zannını içinde saklayıp ona dayanarak bir fiil işlemedikçe, kişi günahkâr olmaz. Büyük hadis âlimlerinden Süfyân es-Sevrî’nin belirttiğine göre, zan, günah olan ve olmayan şeklinde iki çeşittir. Günah olan zan şudur: Bir kimse, bir başkası hakkında zanda bulunur ve onu söyler. Günah olmayan zan ise şudur: Bir kimse, bir başkası hakkında zanda bulunur fakat o zan kalbinde kalır onu kimseye söylemez.</p>

<p>Sakınılması gereken zan ’sû-i zan’dır; güzel düşünen kimsenin kalbine gelen düşünceler ise ‘hüsn-i zan’dır. İyiliğin emaresi olan hüsn-i zan, iyimser olmak, kötü düşünceleri bertaraf etmektir. Hayır dilemek, hayra yormak, kişiler ve olaylar hakkında art niyetli olmamaktır. Müslüman’ın hayatında bu bakış açısı esas olmalıdır. Aksi ispatlanmadığı sürece hüsn-i zandan vazgeçilmemelidir. Aksi takdirde insan hayatını, onurunu rencide edecek birçok olayın önüne geçilemez. Bilindiği üzere hicretin beşinci yılında Peygamber Efendimiz (sas), Benî Mustalık Gazvesi’nden dönerken Âişe (ra) validemize bir iftira atılır. Bütün Müslümanların hüsn-i zan beslemeleri gerekirken maalesef bazıları bu iftiraya inanır. ‘İfk Hadisesi’ olarak anılan bu hadise ile ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’de, "<i>Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında iyi zan besleyip de, "Bu apaçık bir iftiradır." deselerdi ya!"</i>  âyeti ile bu iftiraya inanan Müslümanların neden hüsn-i zan beslemedikleri sorgulanır. Ardından, "<i>Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah (cc) katında büyük bir iştir."</i>  âyetleri ile dedikoduların gerçek bilgi gibi değerlendirilmesinin Allah (cc) nezdinde büyük günah olduğu vurgulanmıştır. Özellikle iffet ve haysiyet ile ilgili söylentilere inanan kadın, erkek bütün Müslümanların duyarsız ve bilinçsiz davranışları kınanmıştır. Onlar böyle bir iftira duyduklarında basiretlerini kullanıp, "<i>Böyle bir söylentiye alet olmak bize asla yakışmaz. Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım! Bu çok büyük bir iftiradır."  demeli </i> ve masum olan Âişe’nin (ra) iffet ve onuru korunmalıydı.</p>

<p>Hüsn-i zan, yani iyi düşünmek ‘hüsn-i edeb’den ileri gelir, kişinin iyi bir Müslüman olduğunu gösterir. "<i>(Allah (cc) hakkında) hüsn-i zan beslemek, (onun af ve mağfiretini ummak) güzel bir ibadettir/ibadetin güzelliğindendir."</i>  hadisi bu anlamda, insanın bütün varlığı ile Allah’a (cc) yönelmesi gerektiğine ve yaptığı ibadetlerin kabul olacağına dair hüsn-i zan beslemesinin de ayrıca ibadet olduğuna işaret etmektedir. Bu açıdan bakıldığı takdirde hüsn-i zannın başlangıcı da insanın kendisini yoktan var ederek kâinatı hizmetine sunan Rabbine karşı iyi duygular beslemesidir. Zira, "<i>Rahmetim gazabımı geçmiştir." </i> buyuran Rabbimiz (cc), kullarına karşı çok lütufkâr, çok merhametlidir. Mümin, Rabbini zât ve sıfatlarıyla lâyık olduğu biçimde tanıdığında daha sağlıklı bir Allah (cc) inancına sahip olur. Böylece O’na karşı daima hüsn-i zan besler. Zira kudsî bir hadiste Allah Teâlâ (cc) buyurur ki, "<i>Kulum benim hakkımda ne zannediyorsa (ne düşünüyorsa) ben öyleyim. Ve bana dua ettiğinde ben onunla beraberim."</i></p>

<p>Kulun Allah (cc) hakkındaki zannı, ibadetlerinin karşılığının verileceği, tevbesinin kabul edileceği, duasına icabet edileceği ve isteklerinin yerine getirileceği kanaatini taşımasıdır. Kişi hüsn-i zan beslediği takdirde ilâhî rahmet ve mağfiretten istifade edecektir. Sû-i zan beslediğinde ise, korktuğu olumsuzluklarla karşılaşacaktır. "<i>Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim! Eğer zannı hayır şeklinde ise onun (mükâfatı da) hayır olur. Eğer zannı şer ise onunla karşılaşır."</i>  hadisi de bu durumu izah etmektedir. Sevgili Peygamberimiz (sas), Allah’tan (cc) hiçbir zaman ümit kesmemeyi, hayatın son anına kadar her daim Rabbine karşı hüsn-i zan hâlinde olmayı, hayırlı olanı yapmayı buyurdukları hadisleriyle bildirmişlerdir: "<i>Hepiniz ancak Yüce Allah’a (cc) hüsn-i zan besleyerek can verin."</i>  "<i>Mümin daima hayır üzerindedir. Bedeninden ruhu çıkarken bile Allah’a (cc) hamd eder."</i></p>

<p>Sevgili Peygamberimizin (sas) terbiyesinde yetişen sahâbe bu hususun farkındaydı. Allah Resûlü’ne (sas) biat etme şerefine erişen sahâbîlerden Vâsile b. Eska’, ölüm döşeğinde hasta olarak yatan Ebu’l-Esved’i ziyaret eder. Ebu’l-Esved büyük bir memnuniyet duyar. Vâsıle hastanın durumunun ağır olduğunu anlar ve "Sana bir tek soru soracağım." der. Ebu’l-Esved de, "Nedir o?" deyince, Vâsile, "Rabbine karşı zannın nasıl?" der. Ebu’l-Esved de, "Güzel" dercesine başıyla işaret eder. Bunun üzerine Vâsile, "Müjdeler olsun! Ben Resûlullah’ı (sas) şöyle derken işittim, "<i>Yüce Allah (cc) buyurdu ki: "Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim!"</i>  Mümin, bütün hayatında, özellikle de ölüm anında, Rabbinden yana ümitvar olur, hüsn-i zan beslerse rahmet ve mağfiretinden nasiplenir. Çünkü bu, aynı zamanda onun inancının varlığını ve devamlılığını gösterir. "<i>Allah’ın (cc) rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler güruhundan başkası Allah’ın (cc) rahmetinden ümidini kesmez."</i>  âyeti de bu duruma işaret etmektedir.</p>

<p>Allah Resûlü (sas) kudsî hadis olarak şöyle bir bilgi aktarır ashâbına: "<i>Bir kul günah işledikten sonra, "Allah’ım, günahımı bağışla." derse, Yüce Allah (cc) da, "Kulum bir günah işledi ama bu günahı affedecek yahut da cezalandıracak bir Rabbinin olduğunu biliyor."  buyurur. Bu kul, tekrar günah işledikten sonra, "Ey Rabbim! Günahımı bağışla!" derse Yüce Allah (cc), "Kulum bir günah işledi ama bu günahı affedecek yahut da cezalandıracak bir Rabbinin olduğunu biliyor."  buyurur. Kul dönerek tekrar günah işledikten sonra, "Ey Rabbim! Günahımı bağışla." derse, Yüce Allah </i>(cc)<i>, "Kulum bir günah işledi ama bu günahı affedecek yahut da cezalandıracak bir Rabbinin olduğunu biliyor. Dilediğini yap, senin günahını bağışladım." buyurur."</i>  Hadiste Allah’a karşı sorumluluğunun farkında, ancak bir türlü nefsine sahip olamayarak tekrar tekrar günaha giren bir şahıstan bahsediliyor. Bu şahıs her ne kadar zaaflarına yenilip günah işliyorsa da, onun, tevhid inancı taşıyan ve Allah’ın (cc) bağışlayan ve merhamet sahibi olduğu hususunda hüsn-i zan sahibi bir kimse olduğu anlaşılmaktadır. Yoksa burada o şahsın helâl ve haramlarına aldırış etmeden, "Allah (cc) büyüktür! Affeder, bağışlar!" gibi kuruntularla hareket eden sorumsuz biri olduğu kast edilmemektedir. Çünkü bu düşünceye sahip olanlar Allah hakkında gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden söz alındığı hâlde, "<i>(Nasıl olsa) Bağışlanacağız."</i>  dedikleri için Kur’an’da eleştirilmektedirler. Başka bir âyette de Yüce Allah (cc) tarafından şöyle uyarılmaktadırlar: "<i>Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun!"</i>  "<i>Şüphesiz Allah’ın (cc) vaadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın! O aldatıcı (şeytan) da Allah (cc) hakkında sizi aldatmasın!"</i>  Dolayısıyla yukarıdaki âyet ve hadisler, her şeye rağmen insanların ümitsizlik ve vesveseye kapılmadan ‘beyne’l-havfi ve’r-recâ’ diye nitelenen ‘korku ile ümit arasında’ Allah’a (cc) karşı hüsn-i ibadet ile birlikte hüsn-i zan beslemeye ve O’nun hakkında olumlu düşünmeye teşvik etmektedirler.</p>

<p>Kur’an’da, "<i>Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüş. Allah’a (cc) karşı câhiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlar."</i>  âyetinde, <i>’câhiliye zannı’</i> ndan da bahsedilmektedir. ‘câhiliye zannı’ hakikati olmayan yalan yanlış fikirlerin Allah’a (cc) isnad edilmesidir. "<i>Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: "Eğer Allah (cc) dileseydi, biz de babalarımız da ortak koşmazdık. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık..." De ki, "Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz." </i>  âyeti, Allah (cc) hakkında yanlış zanda bulunan müşriklerin tutumuna dair bir örnek vermektedir. Bunun yanında, ‘Allah (cc) isteseydi Peygamberine yardım ederdi.", "İsteseydi onu zora ve sıkıntıya düşürmezdi." şeklindeki iddialar da bahsedilen zannın farklı şekilleridir. Buna göre câhiliye zannı, kişinin yaptığı yanlış uygulamaların kendisine ait olmadığı, hatta kendisine dayatıldığı zannına sahip olmasıdır. Allah (cc) hakkında oluşan bu yanlış zannın temelinde şüphesiz ki inançsızlık yatmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de kendilerine deliller gösterildiği hâlde, arzularına uyarak bu şekilde Allah’a (cc) gerçek dışı zanda bulunanların azaba uğrayacakları ayrıca bildirilmektedir.</p>

<p><i>"Yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın (cc) bilmediğini sanıyordunuz, işte bu sizin Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınızdır."</i>  "<i>Dediler ki, dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder. Bu hususta onların bir bilgisi yoktur, onlar sadece zanda bulunuyorlar."</i>  "<i>Onların çoğu zannın ardından gider. Oysa zan, hak/hakikate dair hiçbir bilgi vermez. Şüphesiz Allah (cc), onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir."</i>  âyetleri, insanın bilgisiz bir şekilde gerçekle ilgisi olmayan zanlara nasıl dayandığını göstermektedir.</p>

<p>Rahmet Elçisi (sas), inananların kalplerini, zihin ve düşüncelerini yalan yanlış bilgi kırıntılarından, zanlardan arındırmalarını istemiş; gerçeğin peşinde, güvenli ve sağlam bilgiye dayanan örnek bir toplum inşa etmek istemiştir. Bunun için onlara: "<i>Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!"</i>  demiştir. Bu kardeşliğin ilk adımı da kardeşine iyi zan beslemekle atılır. Kötü zan ise kardeşliğe zarar veren bir tavırdır. Mümin Allah’a (cc) ve insanlara hüsn-i zan besleyen, ne yaptığının bilincinde olan insandır. O, şu ilâhî ikazın hep farkındadır: "<i>Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz, kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur."</i></p>

<p><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/husn-i-zan-ve-su-i-zan-zannin-cogu-gunahtir-1</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 09:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/husni-zan-ve-sui-zan-zannin-cogu-gunahtir.jpg" type="image/jpeg" length="38209"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Alay Etmek: Belki de Alay Edilen Daha Hayırlıdır!]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/alay-etmek-belki-de-alay-edilen-daha-hayirlidir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/alay-etmek-belki-de-alay-edilen-daha-hayirlidir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dinî değerlerle alay etmeyi yasaklayan İslâm dini, Müslümanları da kendi inanç ve değerlerini korumaları konusunda uyarmıştır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَا أُحِبُّ أَنِّى حَكَيْتُ أَحَدًا وَأَنَّ لِى كَذَا وَكَذَا</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Karşılığında bana dünyayı verseler bile, kimsenin taklidini yapmam; bundan asla hoşlanmam."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2503 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 51)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ وَاثِلَةَ بْنِ الأَسْقَعِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "لاَ تُظْهِرِ الشَّمَاتَةَ لأَخِيكَ فَيَرْحَمُهُ اللَّهُ وَيَبْتَلِيك</p>

<p style="text-align:justify">Vâsile b. Eska’nın (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Kardeşinin başına gelen bir şeye sevinip gülme. Sonra Allah (cc) ona merhamet edip seni (o şeyle) imtihan eder."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2506 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 54)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ عَائِشَةَ... قَالَتْ: فَقُلْتُ: ‘يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ صَفِيَّةَ امْرَأَةٌ’ وَقَالَتْ بِيَدِهَا هَكَذَا كَأَنَّهَا تَعْنِى قَصِيرَةً. فَقَالَ: "لَقَدْ مَزَجْتِ بِكَلِمَةٍ لَوْ مُزِجَ بِهَا مَاءُ الْبَحْرِ لَمُزِجَ</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe (ra) anlatıyor: "(Bir seferinde boyunun kısa oluşunu kastederek Hz. Peygamber’e (sas)) "Ey Allah’ın Resûlü! Safiyye şöyle bir kadındır." dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Öyle bir söz ettin ki; o söz, şayet denize karışmış olsaydı denizin suyunu bile bozardı."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2502 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 51)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "…بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِم</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>…Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter…"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6541 Müslim, Birr, 32)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas), Huneyn Seferi’nden dönerken, içlerinde daha sonra Peygamberimizin (sas) müezzinlerinden olacak olan Ebû Mahzûre’nin de bulunduğu on kişilik bir grup aynı yolun yolcusuydu. Yolun bir yerinde Resûlullah’ın (sas) müezzini, namaz için ezan okumaya başladı. Henüz Müslüman olmayan Ebû Mahzûre ve arkadaşlarının yüksek sesle müezzinin dediklerini tekrarlıyor ve onu taklit ederek alaya alıyorlardı. Resûlullah (sas) onları duydu ve içlerinden güzel sesli olanı yanına getirmeleri için bir grup gönderdi. Resûlullah’ın (sas) huzuruna geldiklerinde, "<i>Yüksek sesini duyduğum hanginizdi?"  </i>diye sordu. Herkes Ebû Mahzûre’yi gösterdi, Ebû Mahzûre’nin kendisi de bunu kabul etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) diğerlerini gönderdi ve Ebû Mahzûre’yi alıkoyarak ona, "<i>Kalk, ezan oku." </i> dedi. Kalktı, ancak o an Ebû Mahzûre için hiçbir şey ezan okumaktan daha zor olamazdı. Rahatsız olmuş ve bir yandan da öfkelenmişti. Bu duygularla Resûlullah’ın (sas) önünde ayağa kalktı. Peygamberimiz (sas) ezan kelimelerini ona bizzat öğreterek okuttu.</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Mahzûre ezan okumayı bitirince Allah Resûlü (sas), içinde bir miktar gümüş bulunan bir keseyi ona verdi. Onun kalbini İslâm’a ısındırarak Müslüman olmasını arzuluyordu. Sonra onun alnına elini koydu, elini yüzüne sürdü ve göğsünden karnına kadar sıvazladı. Nihayet Resûlullah (sas), "<i>Allah (cc) bunu senin için mübarek eylesin ve bereket senin üzerinden eksik olmasın." </i> diye dua etti. Bu olayın ardından Müslüman olan Ebû Mahzûre heyecanla atıldı: "Ey Allah’ın Resûlü! Mekke’de ezan okumam için izin ver."  Resûlullah (sas) onun bu isteğini geri çevirmedi. Hz. Peygamber’in (sas) tavrı karşısında Ebû Mahzûre’nin kalbinde öfke ve nefretten eser kalmamıştı. Olumsuz duyguları tamamen Resûlullah’a (sas) karşı sevgi ve muhabbete dönüşmüştü. Ebû Mahzûre bundan sonra perçemindeki saçları ne tıraş etti, ne de ayırdı, çünkü oraya Resûlullah’ın (sas) eli değmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Mahzûre ve arkadaşlarının müezzinle alay etmeleri, dolayısıyla da dinin şiarı olan ezana dil uzatmaları, Hz. Peygamber’in (sas) ve müminlerin yabancı oldukları bir durum değildi. Risâleti boyunca diğer peygamberler gibi Hz. Peygamber (sas) de inkârcıların alaylarına maruz kalmıştı. Hem Peygamberle hem de müminlerle alay eden müşrikler, onları bir nevi mânevî savaşa maruz bırakarak tebliğin başarısız olması için mücadele etmişlerdi. "<i>Yazıklar olsun şu kullara! Kendilerine hangi elçi geldiyse onu alaya aldılar!" </i> âyetinden anlaşıldığı üzere getirdikleri davetin alay konusu edilmesi bütün peygamberlerin karşılaştıkları bir durumdu: İnkârcıların peygamberlerin getirdiği emirler karşısındaki en belirgin ve net tavırları, inkâr etmenin yanı sıra bu emirleri alay konusu yaparak eğlenmeleriydi. Önceki kavimlerden bazıları, kendilerine gelen peygamberi ve onun uyarılarını alaya almalarından dolayı başlarına gelen felâketler neticesinde helâk olmuşlardı. Âd, Semûd ve Lût kavimleri, Firavun’un kavmi, Hz. Nuh’un kavmi bu alaycı tavırları yüzünden helâke uğramamışlar mıydı? Mekkeli müşrikler de Hz. Peygamber’e (sas) ve müminlere karşı aynı tutum ve tavrı sergilemişler, Resûlullah’ın (sas) ve diğer Müslümanların kişiliklerini, inanç ve değerlerini, ibadet ve yaşayışlarını özellikle de Allah’ın (cc) âyetlerini sürekli olarak alaya almışlardı.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da kâfirlerin bu alaycı tavırları kesin bir dille reddedilmiş, Allah’ın (cc) da onların bu tavırlarına istihza ile karşılık vereceği bildirilmiştir: "<i>Allah Teâlâ (cc) ise onlar ile istihzâ eder. Onları kendi azgınlıklarında şaşkın bir hâlde bırakır."</i>  Başka bir âyette de dünyada müminlerle ve onların inançlarıyla alay eden, onları küçümseyen inkârcıların yaptıklarının karşılıksız kalmayacağı, âhirette alçaltıcı ve gülünç duruma düşecekleri ifade edilmektedir. "<i>Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülüyorlardı. Müminler yanlarından geçtiğinde, birbirlerine kaş göz ederek onlarla alay ediyorlardı. Ailelerine dönerken zevk ve neşe içinde gülüşe gülüşe dönüyorlardı. Müminleri gördükleri vakit, "Hiç şüphe yok, şunlar sapık kimselerdir." diyorlardı. Halbuki onlar, müminlerin başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. İşte bugün de müminler kâfirlere gülerler. Koltuklar üzerinde (etrafı) seyrederler. Nasıl, kâfirler yapmakta olduklarının karşılığını buldular mı?"</i></p>

<p style="text-align:justify">Dinî değerlerle alay etmeyi yasaklayan İslâm dini, Müslümanları da kendi inanç ve değerlerini korumaları konusunda uyarmıştır. Bundan dolayıdır ki, müminlerden, dinlerini alaya alan inkârcılarla dostluk kurmamaları istenmiştir: "<i>Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kâfirleri dost edinmeyin. Eğer müminler iseniz Allah’a (cc) karşı gelmekten sakının."</i>  Dinin ya da Allah’ın (cc) âyetlerinin alaya alındığı mekânlarda müminlerin sessiz kalmamaları, böyle durumlarda ortamı terk etmek suretiyle tepkilerini ortaya koymaları öğütlenmiştir: "<i>Oysa Allah (cc) size Kitap’ta (Kur’an’da) şöyle indirmiştir ki: Allah’ın (cc) âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz zaman başka bir konuşmaya dalmalarına kadar onların yanında oturmayın, yoksa kesinlikle onlar gibi olursunuz. Bakın, Allah (cc), münafıkları kâfirlerle birlikte cehennemde toplayacaktır."</i></p>

<p style="text-align:justify">İstihzayı insan onurunu zedeleyen bir tavır olarak gören İslâm dini, Müslümanları da başkalarının inançlarını alaya almaktan ve onların kutsal saydıkları şeylere sövmekten men etmiştir. Zira kişinin kutsal kabul ettiği şeylere yönelik alay ve hakaret içeren davranışlar, aynı zamanda o kişinin onurunu rencide eder. Müslümanlar başkalarının kutsalına sövmek ya da hakaret etmek suretiyle onları kışkırtarak Allah’a (cc) sövmelerine sebep olmaktan sakınmakla sorumludurlar. Aksi takdirde böyle bir kışkırtmanın, çamura taş atanın üzerine çamurun sıçraması gibi müminin kendisine dönmesi de söz konusudur. Bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de Müslümanlara yönelik açık bir uyarı yer almaktadır: "<i>Onların, Allah’ı (cc) bırakıp taptıklarına sövmeyin ki, onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a (cc) sövmesinler."</i></p>

<p style="text-align:justify">İslâm toplumu içerisinde dinî değerlerle ve müminlerle alay etmek, münafıkların bir tavrı olarak karşımıza çıkmaktadır: "<i>(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(biz de) iman ettik!" derler. Şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise, "Biz sizinle beraberiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz." derler."</i>  Bir Müslüman’ın şaka niyetiyle de olsa dinî değerlerle dalga geçmesi ve bunları alay konusu yapması, Kur’an’ın asla tasvip etmeyeceği bir durumdur. Dolayısıyla dinle ya da peygamberle alay etmek Müslüman’a yakışan bir tavır değil; münafık tavrıdır. Bu tür bir davranış iman etmiş bir kişiyi küfre götürebilecek kadar tehlikelidir. Çünkü Allah’a (cc) itaatle O’nun (cc) dinini alaya almak aynı kalpte bir arada bulunamaz.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) Tebük Seferi’ne giderken, yanında münafıklardan bir grup vardı. Onlar, "Bu adam Şam saraylarını ve kalelerini fethetmek istiyor! Heyhât, olacak iş mi!" diye dil uzattılar. Allah (cc), onların bu durumunu Resûlü’ne (sas) bildirdi. Resûlullah (sas) onlara gelerek, "<i>Siz şöyle şöyle söylediniz." </i> dedi. Münafıklar, "Yâ Resûlallah! Biz sadece oyun ve eğlence ile meşguldük." dediler. Bunun üzerine, "<i>Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah (cc) ile, O’nun (cc) âyetleriyle ve O’nun (cc) peygamberiyle mi alay ediyordunuz?" </i> âyeti nâzil oldu. Ardından da Yüce Allah (cc), onların bu davranışlarının kendileri için neye mal olacağını ve yaptıklarının cezasız kalmayacağını bildirdi: "<i>(Boşuna) Özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz. Sizden (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile, bir gruba da suçlu olduklarından dolayı azap edeceğiz."</i></p>

<p style="text-align:justify">İslâm dininde, Müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerinde de istihza yasaklanmıştır. Zira İslâm’a göre her ferdin onuru, haysiyeti ve şerefi dokunulmazdır. Her ne sebeple olursa olsun hiç kimse bu değerlerle alay etme ve insanları bu yönden zedeleme ve rencide etme hakkına sahip değildir. Hz. Peygamber’in (sas) bu konudaki tavrı çok açıktır. Nitekim ona taklidini yaparak bir kişiden bahseden Hz. Âişe (ra), bu davranışı karşısında Resûlullah’ın (sas), "<i>Karşılığında bana dünyayı verseler bile, kimsenin taklidini yapmam; bundan asla hoşlanmam."  </i>buyurduğunu ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Başkasının söz ve davranışlarını kusurlu görmek veya göstermek amacıyla alay ederek onu küçümsemek, toplumda kardeşlik bağlarını zedeleyen, Müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerine zarar veren tehlikeli bir durumdur. İnsanlarla bu şekilde eğlenen kişi, aynı durumun kendi başına gelmeyeceğinin garantisine sahip değildir: "<i>Kardeşinin başına gelen bir şeye sevinip gülme. Sonra Allah ona merhamet edip seni (o şeyle) imtihan eder."</i>  Resûlullah’ın (sas) bu uyarısının yansıması kültürümüzde ‘gülme komşuna gelir başına’ şeklinde ifadesini bulmuştur. Yine Hz. Peygamber’in (sas), "<i>Kim Müslüman kardeşini işlediği bir suçtan dolayı ayıplarsa, kendisi de o suçu işlemeden ölmez." </i> şeklindeki hadisi de istihzadan kaçınma noktasında son derece etkileyicidir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’ın, "<i>Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!"</i>  şeklindeki tehdidinin, İslâm’ın ilk yıllarında Hz. Peygamber’i (sas) ve ileri gelen Müslümanları kötülemeyi huy edinen kişilerden Cemîl b. Âmir el-Cumahî, Ahnes b. Şerîk, Velîd b. Mugîre veya Ümeyye b. Halef hakkında nâzil olduğu rivayet edilmektedir. Ancak bu tehdidin inanç farkı gözetmeksizin bütün insan ilişkilerinde temel olan ahlâk ilkelerinin önemli bir kuralına dikkat çektiği göz ardı edilmemelidir. Bu âyette gerek başkalarını arkadan çekiştirip kötülemeyi huy edinen (hümeze), gerekse insanları yüzlerine karşı ayıplayıp küçük düşürmekten çekinmeyen (lümeze) kimseler kınanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların fiziksel durumlarıyla alay etmek ise, âdeta Allah’ın (cc) takdirine karşı gelmek gibidir. Âişe’nin (ra) bir defasında Resûlullah’a (sas) eliyle kısa oluşunu göstererek, "Ey Allah’ın Resûlü! Safiyye şöyle bir kadındır." demesi üzerine Resûlullah’ın (sas) onu, "<i>Öyle bir söz ettin ki o söz denize karıştırılsaydı denizin suyu değişirdi."  </i>diyerek uyarması da meselenin ciddiyetini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira bu şekilde insanların elinde olmayan bir durumla alay etmek, Yüce Allah’ın (cc) takdir edip yarattığıyla alay etmektir. İnsanda doğuştan ya da sonradan meydana gelen fiziksel ve zihinsel özürlerle alay etmek de böyledir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın fiziksel özellikleriyle eğlenmek kadar, kişiliğine yönelik tahkir anlamına gelebilecek davranışlar da dinimizce yasaklanmıştır. Bu, bazen karakter özellikleriyle bazen de hitap ediliş biçimiyle ilgili olabilir. Bunların hiçbirisi diğerinden ayrılamaz. Zira kişiyi hoşlanmadığı bir isimle çağırarak alay konusu yapmak, onu toplum içerisinde küçük düşürüp gücendirir. Bu tür küçümseyici davranışlar imanla bağdaşmayan bir durum olarak görülmüş ve Müslümanların birbirleriyle alay etmeleri, birbirlerine çirkin lakaplar takmaları yasaklanmıştır: "<i>Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir namdır! Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir."</i>  Bu âyetin iniş sebebini ensardan Ebû Cebire (ra) şöyle anlatır: "Resûlullah (sas) bizim yanımıza (Mekke’den Medine’ye) teşrif etti. O zaman bazılarımızın iki ya da üç adı (lakabı) vardı. Peygamber (sas) bazen bu isimlerden biriyle seslendiğinde: "Yâ Resûlallah! O bu isimden hoşlanmıyor." denirdi. Bunun üzerine "<i>... birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayınız." </i> âyeti indi."</p>

<p style="text-align:justify">Sâbit b. Kays’ın kulağı biraz ağır işitiyordu. Resûlullah’ın (sas) meclisine geldiği vakit, yanı başına oturabilsin de onu rahat işitebilsin diye kendisine yer açarlardı. Yine bir gün gelmiş ve ‘açılın’ diye müsaade isteyerek insanların arasında ilerlemeye başlamıştı. Bir adam ona, "Oturacak yer buldun, otur." dedi. Sâbit öfkeli bir şekilde oturdu ve adamı göstererek, "Bu kim?" diye sordu. O zât da kendisini tanıttı. Sâbit b. Kays, "Filân kadının oğlusun!" diyerek onun annesini câhiliye döneminde ayıplandığı bir özelliğiyle zikretti. Bunun üzerine adamcağız utanarak başını önüne eğdi. Bu olay üzerine, "<i>Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın</i>.<i>" </i> âyeti nâzil oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Hafsa’nın (ra) kendisine ‘Yahudi kızı’ demesinden dolayı incinerek ağlayan Yahudi kökenli Hz. Safiyye’ye (ra) Resûlullah (sas), "<i>Sen bir peygamberin (Harun’un (as)) kızısın. Amcan (Musa (as)) da peygamberdir. (Şu an yine) bir peygamberin nikâhı altındasın. O, hangi konuda sana karşı övünüyor?" </i> buyurmuş, Hz. Hafsa’yı (ra) da Allah’tan (cc) korkması konusunda ikaz etmişti. Müslümanların birbirlerine sadece çirkin lakap takmalarını değil, hoşlanmadıkları hitaplarla seslenmelerini de asla tasvip etmemişti Allah Resûlü (sas). Nitekim kendisi bir kimseyi en sevdiği ismiyle ya da en sevdiği künyesiyle çağırmaktan hoşlanırdı.</p>

<p style="text-align:justify">Bir kimsenin duyduğunda rahatsız olmayacağı ve toplum tarafından olumsuz algılanmayan lakapların kullanımı bir çeşit adlandırmadır. Resûlullah (sas) da ashâbından bazılarına bu şekilde güzel lakaplar takmıştır. Enes (ra), topladığı bir çeşit baklanın adını Peygamberimizin (sas) kendisine lakap olarak verdiğini söylemiş ve bu sebeple ‘Ebû Hamza’ diye anılmıştır. Ebû Hüreyre’ye (ra) ise latîfe olsun diye, ‘Yâ Ebâ Hir’ (Ey kediciğin babası!) şeklinde seslenen Hz. Peygamber (sas), elleri uzun olduğu için ‘zü’l-yedeyn’ (iki elli) diye anılan birisine de bu ismiyle hitap etmişti. Hz. Ebû Bekir (ra), "Atîk ve Sıddîk" ; Hz. Ömer (ra), ‘Fârûk’; Hz. Hamza (ra), ‘Esedullah’; Hâlid b. Velid (ra) ise ‘Seyfullah’ lakaplarıyla anılan sahâbîlerdi. Dolayısıyla bir kişinin tanınmasını kolaylaştırmak, meziyetlerini dile getirerek övmek ya da latîfe ile gönlünü almak gibi iyi niyetlerle lakap takmakta bir sakınca bulunmamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın başkalarıyla alay etmesine çeşitli duygular ve düşünceler sebep olabilir. Meselâ, kibir ve kıskançlık gibi olumsuz duygular kişiye karşısındakileri küçümseme ve dalga geçme hakkına sahip olduğunu düşündürebilir. Ayrıca bazen insan kendi eksiğini kapatmak veya kendini ön plana çıkarmak için de böyle hatalara düşebilir. Hatta kimi zaman sadece eğleniyor ve insanları eğlendiriyor da olabilir. Ama bu sırada karşısındakinin gönlünü kırarak huzursuz etmekte, gönül kâbesini yıkmakta, onun ruhunu örseleyip sevgi ve saygı bağını yok etmekte olduğunu unutmamalıdır. Halbuki Allah Resûlü’nün, "<i>...Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter..."</i>  sözünde ifade edildiği üzere, mümin kardeşini küçük düşürecek bir söz veya davranış bir Müslüman’ın kendisine yapacağı en büyük kötülüklerdendir. Her ne sebeple olursa olsun Müslüman hiç kimseye zarar vermemelidir. Zira Peygamber Efendimiz (sas) onu şöyle tanıtmaktadır: "<i>Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların zarar görmediği kişidir."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/alay-etmek-belki-de-alay-edilen-daha-hayirlidir-1</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 09:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/alay-etmek-belki-de-alay-edilen-daha-hayirlidir.jpg" type="image/jpeg" length="71814"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Söz Söylemek Sorumluluktur]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/soz-soylemek-sorumluluktur-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/soz-soylemek-sorumluluktur-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[En faziletli cihad hangisidir? Sohbetin faydalı ve verimli olabilmesi için gözetilmesi gereken ilkeler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى مُوسَى (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيُّ الْإِسْلاَمِ أَفْضَلُ؟ قَالَ: "مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Musa (ra) anlatıyor: "Ey Allah’ın Resûlü, hangi Müslüman daha faziletlidir?" diye sordular. Resûlullah (sas),</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Dilinden ve elinden (gelecek kötülükler konusunda) Müslümanların güven içinde oldukları kimse!" </i> buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(B11 Buhârî, Îmân, 5; M163 Müslim, Îmân, 66)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kim Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin ya da sussun."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M173 Müslim, Îmân, 74; B6018 Buhârî, Edeb, 31)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ قَالَ: جَالَسْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَكْثَرَ مِنْ مِائَةِ مَرَّةٍ، فَكَانَ أَصْحَابُهُ يَتَنَاشَدُونَ الشِّعْرَ وَيَتَذَاكَرُونَ أَشْيَاءَ مِنْ أَمْرِ الْجَاهِلِيَّةِ، وَهُوَ سَاكِتٌ فَرُبَّمَا تَبَسَّمَ مَعَهُمْ</p>

<p style="text-align:justify">Câbir b. Semüre (ra) şöyle demiştir: "Ben Peygamber’in (sas) meclisinde yüzden fazla kere bulundum. Onun ashâbı (mescitte oturup) şiirler okur, câhiliye devrinde olan bazı işlerden söz ederlerdi. O (sas), konuşulanları sessiz bir biçimde dinler, zaman zaman da onlarla birlikte gülümserdi."</p>

<p style="text-align:justify">(T2850 Tirmizî, Edeb, 70)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ تُمَارِ أَخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kardeşinle (düşmanlığa varan) tartışmaya girme, onunla (kırıcı şekilde) şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T1995 Tirmizî, Birr, 58)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimizin (sas) âlim sahâbîsi Ukbe b. Âmir el-Cühenî (ra)... Allah’ın Kitabı’na aşinalığı ile tanınan, eliyle yazdığı bir ‘mushaf’ı ardından yadigâr bırakan kıymetli insan... Anlı şanlı bir şair idi Ukbe. Çok güzel konuşur, sözleri ile dinleyenleri derinden etkilerdi. Bir gün merakla Resûl-i Ekrem’e (sas) sordu: "Ey Allah’ın Resûlü, kurtuluşun yolu nedir?" Dostunu tanıyan Allah Resûlü (sas), ona özel olsa da asırlar boyunca inananların kulağında çınlayacak bir cevap verdi: "<i>Diline sahip ol, (fitne zamanında) evinden çıkma, günahların için de gözyaşı dök."</i></p>

<p style="text-align:justify">Yeryüzünde halife sıfatıyla yaratılan ilk insana, eşyanın isimleri bizzat Allah (cc) tarafından öğretilmiş ve insanı yaratan Rabbi, ona konuşma yeteneğini bahşetmişti. Hz. Âdem’in (as) yaratılışına anlam veremeyen meleklere karşı Hz. Âdem (as), Rabbinden öğrendiği bu isimleri esas alarak konuşmuş ve böylece insanın üstünlüğü ortaya konulmuştu. Hz. Âdem’in (as) konuşması, onun kadrini ve değerini artırırken şeytanın Rabbine karşı isyan ve itiraz yüklü konuşması ise onu alçaltıp Allah’ın (cc) rahmetinden uzaklaştırmıştı. Zaten insanı yücelten sadece konuşabilmesi değil, konuşmasının hakikat ve güzelliklerle dolu olmasıydı.</p>

<p style="text-align:justify">İman edenlere Yüce Allah (cc) tarafından doğru sözlü olmaları emredilmiştir. Ebû Zer (ra), Resûlullah’ın (sas) kendisine emrettiği hususlardan birisinin de, "<i>acı bile olsa (söylemek zoruna da gitse) doğruyu söylemesi"</i> olduğunu anlatmaktadır. Nitekim insanlara güzel söz söylemek, bir zamanlar kulların Allah’a (cc) verdikleri sözler arasında yer alırdı. İncitmeden, zarif ve anlamlı konuşmak kadar iyiliği emredip kötülüğü önlemeye çalışmak da güzel sözler kapsamında değerlendirilmiştir. Şu hâlde güzel söz söylemek, daima insanların hoşuna giden şeyleri söylemek değildir. Hoşlarına gitmese de doğruyu ve gerçeği yansıtan cümlelerle insanları uyarmak, güzel sözlü olmak demektir. Nitekim Hz. Peygamber’in (sas) beyanına göre, "<i>En faziletli cihad, zalim yönetici karşısında (söylenen) doğru sözdür."</i>  Ama doğru söz söylemenin yani hakkı konuşmanın, doğru ve nitelikli bir üslubunun da olması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki Hz. Musa (as) ile Hz. Harun’dan (as), Firavun gibi tanrılık iddia eden bir kral karşısında bile yumuşak bir dille hakikati anlatmaları istenmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanları, doğruyu anlatan sözleri ile ikna etme görevini yüklenen Peygamberimiz (sas), davranışlarında olduğu gibi konuşmalarında da en güzel örnek olmuştur. Ahlâkının temeli Kur’an’a dayanan Hz. Peygamber (sas), Allah’ın (cc) rahmetinin bir tezahürü olarak insanlara yumuşak davranmıştır. Bu durum, her Müslüman için, özellikle de hakkı ve hakikati anlatma sorumluluğunu taşıyanlar için, son derece önemli bir tebliğ metoduna işaret etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan Kur’an bizzat kendisini, <i>’sözün en güzeli’</i> olarak nitelemektedir. Aynı çerçevede Allah’ın Resûlü (sas), "<i>Sözün en güzeli Allah’ın (cc) kelâmı, en güzel yol da Muhammed’in (sas) yoludur."  </i>buyurmuştur. Dolayısıyla konuşmalar nitelik ve nicelik açısından bu iki kaynağın verilerine, ilkelerine uyum gösterdiği nispette değer ve güzellik kazanacaktır. Çünkü Müslüman’ın Allah (cc) katında değerini artıran özelliklerden birisi de güzel sözlü olmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da Hz. Peygamber’e (sas) ve onun şahsında bütün Müslümanlara, "<i>Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et."</i>  buyrulmaktadır. Âyetlerde başta kelime-i tevhid olmak üzere her türlü hayırlı ve güzel söz, kökü sağlam, dalları semaya uzanan ve her zaman meyve veren bir ağaca; başta şirk olmak üzere her türlü kötü söz ise yerden koparılmış ayakta durma imkânı olmayan köksüz bir ağaca benzetilir. O hâlde bir konuşmadan faydalı neticeler alabilmek için güzel ve faydalı sözler seçilmeli, doğru ve etkili bir üslûp kullanılmalıdır. Çünkü, "<i>Allah (cc), zulme uğrama hâli hâriç çirkin sözün açıkça söylenmesini sevmez."</i>  Hz. Peygamber (sas) de asla çirkin söz söylemez, bile bile ahlâka aykırı çirkin konuşmalar yapmazdı. Dolayısıyla İslâm ahlâkına uymayan kaba ve çirkin sözlerin söylenmesi, argo ve küfürlerin sarf edilmesi, müstehcen fıkra ve hikâyelerin anlatılması inanan kimsenin vakar ve saygınlığına gölge düşürecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün Sevgili Peygamberimize (sas), "Ey Allah’ın Resûlü, İslâm(a inananlar)ın hangisi daha faziletlidir?" diye sordular. Peygamberimiz (sas), "<i>Dilinden ve elinden (gelecek kötülükler konusunda) Müslümanların güven içinde oldukları kimse!" </i> buyurdu. İyi Müslüman, diliyle başka insanları incitip onlara zarar vermediği gibi kendisini ilgilendirmeyen konularda mümkün olabildiğince az konuşur. Bulunduğu mertebeye nasıl ulaştığı sorulan Lokman (as), şu cevabı vermiştir: "Doğru sözlülükle, emaneti ehline teslim etmekle ve kendimi ilgilendirmeyen konularla meşgul olmamakla!" Hz. Ömer (ra) de şöyle demiştir: "Sizin bize en sevimli olanınız, konuşması en doğru ve emanet konusunda en hassas olanınızdır." Bundan dolayıdır ki, ilim adamlarını sıkıştırmak, küçük duruma düşürmek ve mantık oyunları ile gerçeği çarpıtmak için sorular sormak ve görmediği hâlde görmüş gibi rüya anlatmak Peygamberimiz (sas) tarafından yasaklanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanları doğru yoldan saptırmak veya hak dini alaya almak amacıyla değersiz boş sözlere ilgi gösterip onları öğrenenler, insanı perişan eden bir azapla tehdit edilmişlerdir. Hz. Peygamber (sas), Müslümanların konuşmalarında belli bir seviyenin olmasını sağlamak amacıyla ümmetini uyararak, "<i>En kötü olanlarınızı size haber vereyim mi? Onlar gevezelik edip ne söylediğine dikkat etmeden konuşanlardır." </i> buyurmuştur. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sas), başkalarını güldürmek amacıyla yapılan anlamsız, gerçek dışı ve boş konuşmaları da yasaklamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas), "<i>Kim Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin ya da sussun."</i>  prensibiyle Müslüman’a, kendisini kontrol etme yeteneği kazandırmak istemiştir. İnsan, ağzından çıkan cümlenin bir fayda sağlayıp sağlamayacağını tartmalı, önce düşünmeli sonra konuşmalı, söyledikleri iyiliğe vesile olmayacak hatta zarar verecekse susmalıdır. Diğer yandan, insanların yüzlerine karşı konuşurken gösterilen hassasiyetin arkalarından konuşurken de sürdürülmesi gerekmektedir. Bir kimsenin duyduğunda üzüleceği bir şey, doğru bile olsa onun yokluğunda da konuşulmamalıdır. Çünkü Peygamberimizin (sas) ifadesine göre bu, gıybettir. İki kimsenin, yanlarında bulunan üçüncü kimseyi dışlayarak kendi aralarında konuşmaları ve toplum içinde fısıldaşmaları da Hz. Peygamber (sas) tarafından çirkin görülmüştür Dolayısıyla kötü konuşmak kadar söyledikleri duyulmasa bile çevredeki insanlarda rahatsızlık oluşturacak şekilde konuşmak da dinimizce hoş karşılanmamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Konuşurken karşıdaki insanı rencide eden ve aşağılayan ifadelere asla izin vermeyen Allah Resûlü (sas), o günün bir gerçekliği olan efendilik-kölelik ilişkisinde bile buna dikkat edilmesini emretmiş, bir kişinin erkek ya da kadın kölesine ‘kulum’ demesini yasaklayarak ‘evlâdım, kızım’ gibi kelimelerin kullanılmasını istemiştir. Çünkü insan, ancak Allah’a (cc) kul olmalı, her ne kadar mal ve mevki sahibi olsa da yanında çalışanların ona değil Allah’a (cc) ait kullar olduğunu unutmamalıdır. Diğer taraftan gelecekle ilgili konularda konuşurken Allah’ın (cc) takdir ve iradesini göz ardı etmemeli, kesin konuşmak yerine <i>’inşallah’</i> demelidir. Çünkü sınırlı bir iradeye sahip olan insan, gelecekte olacakları belirleyecek mutlak iradenin sahibi değildir. </p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem’in (sas), Allah’ın (cc) hoşlanmadığı ameller olarak dedikodu, gereksiz çok soru sorma ve malı israf etmeyi sayması, bu üç maddeden ikisinin ise konuşma ile ilgili olması dikkat çekicidir. İnsanların çoğu tarafından bir sakınca görülmeyen niteliksiz ve faydasız konuşmalar, sanıldığının aksine ciddi bir hata ve sorumluluk sebebidir.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Peygamberimizin (sas) en yakın çevresini oluşturan sahâbe de ona bu tür lüzumsuz sorular sormaktan menedilmiştir. Geçmiş ümmetlerden bazıları kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak konuları merak edip sorular sorarak peygamberlerini sıkıştırdıkları ve bu soruların cevabını kabullenemedikleri için inkâra sürüklenmişlerdir. Haccın her yıl farz olup olmadığı sorusuna karşılık Nebî (sas), "<i>Hayır. Eğer evet deseydim her yıl (haccetmeniz) gerekecekti."  </i>buyurmuş ve bu olay üzerine, "<i>Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde, sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın..."</i>  âyeti nâzil olmuştu. Sorumluluk mevkiinde olanlar —söylediklerinin yol açacağı etki ve sonuçların daha büyük olması sebebiyle— konuşurken son derece dikkatli olmalıdırlar. Nitekim etbau’t-tâbiîn döneminin meşhur hadis hafızı ve fakihi Abdurrahman b. Mehdî, "Kişi, duyduğu bazı şeyleri gizlemedikçe kendisine uyulan bir lider olamaz." demiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Güzel ve nitelikli konuşmak ancak sağlam ve doğru bilgi sahibi olmakla mümkün olabilir. İnsanların sadece kendi bilgi ve birikimleri ile yetinip hayatlarını sürdürme, ihtiyaçlarını karşılama ve huzur dolu bir hayat tarzı yakalama çabaları tarih boyunca başarısız olmuştur. Bunun doğal bir sonucu olarak insanlar başkalarının ilgilerine ve bilgilerine muhtaçtırlar. Bilgi edinmenin en meşhur yolu ise dinlemektir. Buna binaen, hadis öğretiminde en çok kabul gören öğrenme metodu da ‘semâ’ yani ‘hocayı bizzat dinleme’dir. Dinlemeyi ise ancak neyi. nasıl öğrenmesi ve neleri dinlemesi gerektiğini bilerek hareket eden kimseler başarabilir. "Aradım ilmi, kıldım talep/İlim geride kaldı, illâ edeb illâ edeb." özdeyişi, dinlemeyi anlamlı kılan şeyin onun âdâbı olduğunu veciz bir şekilde dile getirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm olumlu, etkin ve seçici bir dinleme özelliğine sahip olanları, "<i>Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın (cc) hidayete erdirdiği kimselerdir..."</i>  âyetiyle över. Dolayısıyla iyi bir dinleme, doğru bir seçim ve bunun sonucu olarak olumlu bir davranış geliştirme, dinimizde ısrarla öngörülür. Duyma, görme ve düşünme yeteneklerinin olumsuz yönde kullanılmaması ise yine Kur’ân-ı Kerîm’in uyarısıdır: "<i>Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur."</i></p>

<p style="text-align:justify">Bir Müslüman için sükûnet içerisinde dinlenilmesi ve anlaşılması gereken en öncelikli söz, şüphesiz Allah’ın Kitabı’dır. Nitekim Allah Teâlâ (cc), "<i>Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin."  </i>buyurmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Can kulağı ile dinlemek, sözü söyleyene duyulan sevgi ve saygıdan kaynaklanır. Okunan Kur’an âyetlerine içtenlikle ve anlama çabasıyla kulak vermeyen kimsenin, Rabbine saygı duyduğunu söylemek mümkün değildir. Aynı şekilde, O’nun (cc) Elçisi’ni (sas) dinlemek ve sözlerinin gereğini yerine getirmek üzere itaat etmek de hem bir görev hem de bağışlanma vesilesidir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların duyulmasını istemedikleri özel konuşmalarını dinlemek, âhiret hayatında azap vesilesi olacaktır. Çünkü Peygamber Efendimiz (sas), "<i>...Kim bundan hoşlanmadıkları ya da kendisinden uzaklaştıkları hâlde bir grubun konuşmalarına kulak kabartırsa kıyamet günü kulağına kurşun dökülür."  </i>buyurmaktadır. Diğer yandan, ilâhî hakikatlere ters düşmeyen, edebe ve ahlâka aykırı olmayan şiir gibi edebî ürünleri dinleyen ve bunda bir sakınca görmeyen Resûlullah (sas), bu ilkelere ters olanların dinlenilmesini ise tasvip etmemiş ve eleştirmiştir. Hz. Peygamber (sas), Hassân b. Sâbit (ra) gibi edebî yetenek sahibi bazı sahâbîleri dönemde medya işlevini gören şiir söyleme alanında teşvik etmiştir. Çünkü bu tür faaliyetleri İslâm düşüncesinin kültürel alandaki mücadelesinde bir araç olarak değerlendirmiştir. Gazvelere giderken yolculuğun sıkıcılığını hafifletmek amacıyla okunan şiirleri, bir bayram sabahı küçük kızların def eşliğinde okuduğu kahramanlık şiirlerini dinlemiş, müşrik olmasına rağmen Sakîf kabilesinin en büyük şairi Ümeyye b. Ebu’s-Salt’ın yüzden fazla dizesini Arafat dönüşü Mina yolunda dinledikten sonra, "<i>(Ümeyye) neredeyse şiirlerinin diliyle Müslüman olmuş." </i> demiştir. Dinlenecek sözler konusunda seçici davranan Allah Resûlü (sas), bir sözün göreceği işleve göre onu dinlemeyi teşvik etmiş veya yasaklamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlarla sağlıklı iletişim kurmak, sadece güzel söz söylemekle mümkün olmamaktadır. Güzel konuşma kadar belki de ondan daha da öncelikli olarak etkili dinleme becerilerini kullanmayı öğrenmek gerekir. Dinlemeyi bilmeyen kimsenin sadece konuşma yeteneğini kullanarak karşısındaki ile çift yönlü ve anlamlı bir ilişki yürütmesi imkânsızdır. Çoğunlukla toplumu yönlendirenler, muhataplarını dinlemeye gereken önemi vermezler. Yöneticiler, idare ettikleri kimselerin kendilerini dinlemesine; anne ve babalar, çocuklarının susarak söz hakkını onlara vermesine; öğretmenler, öğrencilerinin sessiz birer muhataba dönmesine alışmışlardır. Halbuki karşıdakini iyi dinlemeden, onun maksadı, ihtiyaçları, inanç ve fikir dünyası doğru tespit edilemez. Yetenekleri ve potansiyeli keşfedilemez. Bir kimsenin yanlış düşünce ve davranışları, o kişiye kulak verilmeden, tam olarak anlaşılmadan ve ikna edilmeden değiştirilemez. Bazen iyi dinlemek, iyi konuşmaktan daha etkili bir çözüm kaynağı olabilir. Unutulmamalıdır ki Allah (cc), insanlara konuşacak bir dile karşılık dinleyecek iki kulak bahşetmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Risâletin Mekke döneminde Müslümanlar, karşılaştıkları şiddetli muhalefet sebebiyle, ilâhî emirleri aktarmak ve açıklamak için okul gibi örgün eğitim kurumlarına sahip olamamışlardır. Bu sebeple yeni Müslüman kuşağın yetiştirildiği temel eğitim tarzı, anlatmaya ve dinlemeye dayalı yaygın öğretim olmuştur. Hz. Peygamber’in (sas) bulunduğu her yer, âdeta bir eğitim ortamına dönüşmüştür. Evde, çarşıda, kısacası toplumsal hayatın yaşandığı her mekânda, nebevî tebliğ ve öğretiler soru cevap ve sohbet üslubu içinde aktarılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Medine döneminde ise bu sohbet ve ders halkalarının merkezi, Peygamber Mescidi’dir. Hz. Peygamber (sas), genel olarak yatsıdan sonra sohbet etmeyi hoş karşılamamışsa da bazen Müslümanları ilgilendiren meseleleri Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer’le (ra) yatsı namazından sonra müzakere etmiştir. Bazen de yatsı namazlarından sonra, Medine’ye gelen misafir heyetleri kaldıkları evlerde ziyaret ederek onlarla sohbet etmiş, İslâm’ın ilk tebliğ edildiği zaman diliminde başından geçen hatıraları onlarla paylaşmıştır. Nitekim Ashâbdan Câbir b. Semüre (ra) şöyle anlatmaktadır: "Ben Peygamber’in (sas) meclisinde yüzden fazla kere bulundum. Onun ashâbı (mescitte oturup) şiirler okur, câhiliye devrinde olan bazı işlerden söz ederlerdi. O (sas), konuşulanları sessiz bir biçimde dinler, zaman zaman da onlarla birlikte gülümserdi."</p>

<p style="text-align:justify">Sohbetin faydalı ve verimli olabilmesi için gözetilmesi gereken birtakım ilkeler bulunmaktadır. Öncelikle sohbet meclisinin meşru ve sağlıklı bir zemini olmalıdır. Yani konuşmak için bir araya gelen insanlar dertlerini, fikirlerini, ideallerini, bilgilerini veya tecrübelerini paylaşırken iyiye ve doğruya odaklanmalıdır. Sohbet edilen yerde Kur’an âyetleri inkâr ediliyor ve İslâm’ın prensipleri alaya alınıyor ama kimse buna engel olmayı ya da sözü değiştirmeyi düşünmüyorsa bu tür konuşma ortamlarının terk edilmesi emredilmiştir. Ancak ilmin ve hakikatin öğretildiği meclislere katılma konusunda hiç kimse engellenmemiş; Peygamber’in hanımları hayızlı hâllerinde bile onun okuduğu Kur’an’ı dinlemiş, ilminden istifade etmişlerdir<i>.</i></p>

<p style="text-align:justify">Sohbet, ilim ve irfan ehli kimselerle yapıldığında bir değer ifade eder. Nitekim sohbet koyulaştıkça insanların birbirlerinden etkilenme ve diğer fikirleri benimseme ihtimalinin artacağı düşünüldüğünde, Peygamberimizin (sas), "<i>Kişi, dostunun dini (yaşayışı) üzeredir. Öyleyse sizden biri, kiminle dost olduğuna dikkat etsin."</i>  sözü ayrı bir önem kazanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Sohbette yerine göre nükte ve espriye yer verilirse de katılanların onur ve şahsiyetleri rencide edilmemelidir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kardeşinle (düşmanlığa varan) tartışmaya girme, onunla (kırıcı şekilde) şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme."</i>  Peygamber Efendimizin (sas) belirttiğine göre, açıkça hukukun ihlâl edildiği durumlar hâriç, sohbette konuşulan sözler bir emanettir. Dolayısıyla başka ortamlarda anlatılması, özel bir sohbet anında anlatılanların orada bulunmayanlara da taşınarak yayılması doğru değildir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Müslüman, konuşmasını anlamlı kılacak bir birikime sahip olmalı, konuşurken sözlerinin yanı sıra hâl ve tavırlarına yani konuşma âdâbına da dikkat etmelidir. Nitekim Enes b. Mâlik (ra), "Hz. Peygamber (sas) bir kimseyle karşılaşınca onunla tokalaşır, karşısındaki kimse elini bırakmadan elini onun elinden çekmezdi. Karşısındaki kimse yüzünü çevirmeden o da yüzünü muhatabının yüzünden (başka tarafa) çevirmezdi. Resûlullah’ın (sas), beraber oturduğu bir kimsenin önüne doğru bacaklarını uzatarak oturduğu görülmemiştir." sözleriyle Rahmet Elçisi’nin (sas) konuşmadaki edep ve nezaketine dikkat çekmiştir. Peygamber Efendimizin (sas), "<i>...İnsanları yüzükoyun veya burunları üstünde süründürerek cehenneme dolduran, dillerinin kazandığından başkası değil midir?"</i>  şeklindeki uyarısını aklından çıkarmamalıdır. Her insana —en azından onu Yaratan’dan ötürü— değer vermeli ve karşısındakine kendisini ifade etme hakkı tanımalıdır. Zaman, zemin, içerik ve üslûp olarak, sohbet edeceği yerleri ve kimseleri iyi seçmelidir. Katıldığı meclisler ya kendisine iyilik ve güzellik kazandırmalı veya orada başkalarını hayra ve hakka eriştirecek bir katkı sunmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, sözlerinden olduğu kadar söyleyiş tarzından da sorumlu olduğunu bilmeli, konuşmak kadar dinlemeye de zaman ayırmalıdır. </p>

<p style="text-align:justify">İnsana verilen en büyük nimetlerden birisi olan konuşabilme yeteneğinin kendisini Rabbinin (cc) rızasına uygun bir şekilde yönlendirmesi için gayret etmelidir. Zira Hz. Peygamber’in (sas) bu konudaki değerlendirmesi, bunca sözü özetlemeye yetecek kadar açıktır: "<i>Kulun kalbi doğru oluncaya kadar imanı dosdoğru olmaz. Dili doğru oluncaya kadar da kalbi dosdoğru olmaz. Komşusunun kendisinden bir kötülük gelmeyeceğine emin olmadığı kimse de cennete giremez."</i></p>

<p style="text-align:justify">Ve Resûlullah’ın (sas) şu duası, onun dinleme ve konuşma konusunda hata yapmamaya ne kadar önem verdiğini gösterir niteliktedir: "<i>...Allah’ım! Kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve cinsel organımın şerrinden sana sığınırım."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/soz-soylemek-sorumluluktur-1</guid>
      <pubDate>Sat, 08 Aug 2026 15:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/soz-soylemek-sorumluluktur.jpg" type="image/jpeg" length="21639"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Doğru Sözlü Olmak: Her Zaman Doğru Konuşmak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dogru-sozlu-olmak-her-zaman-dogru-konusmak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dogru-sozlu-olmak-her-zaman-dogru-konusmak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Münafığın alametleri nelerdir? Allah Resulü (sas) hangi durumlarda yalan söylemeye izin vermiştir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ يَجْتَمِعُ الْإِيمَانُ وَالْكُفْرُ فِي قَلْبِ امْرِئٍ، وَلَا يَجْتَمِعُ الصِّدْقُ وَالْكَذِبُ جَمِيعًا، وَلَا تَجْتَمِعُ الْخِيَانَةُ وَالْأَمَانَةُ جَمِيعًا</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Bir kişinin kalbinde aynı anda iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">(HM8577 İbn Hanbel, II, 349)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى الْحَوْرَاءِ السَّعْدِيِّ قَالَ: قُلْتُ لِلْحَسَنِ بْنِ عَلِيٍّ مَا حَفِظْتَ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ؟ قَالَ: حَفِظْتُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَا لاَ "يَرِيبُكَ، فَإِنَّ الصِّدْقَ طُمَأْنِينَةٌ وَإِنَّ الْكَذِبَ رِيبَةٌ</p>

<p style="text-align:justify">Ebu’l-Havrâ’ es-Sa’dî (ra) anlatıyor: "Hasan b. Ali’ye, "Resûlullah’tan (sas) ne öğrendin?" diye sordum. Dedi ki, "Resûlullah’tan (sas) şunu öğrendim: <i>Seni şüphelendireni bırak, şüphelendirmeyene bak. Çünkü doğruluk kalbin (tereddütsüz biçimde) huzura ermesidir. Yalan ise şüpheden ibarettir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2518 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 60)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4992 Ebû Dâvûd, Edeb, 80)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ سُفْيَانَ بْنِ أَسِيدٍ الْحَضْرَمِيِّ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "كَبُرَتْ خِيَانَةً أَنْ تُحَدِّثَ أَخَاكَ حَدِيثًا هُوَ لَكَ بِهِ مُصَدِّقٌ وَأَنْتَ لَهُ بِهِ كَاذِبٌ</p>

<p style="text-align:justify">Süfyân b. Esîd el-Hadramî (ra), Resûlullah’ı (sas) şöyle derken işittiğini nakletmiştir: "<i>Bir konuda seni tasdik ettiği (sana inandığı) hâlde kardeşine yalan söylemen ne kadar büyük bir ihanettir!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4971 Ebû Dâvûd, Edeb, 71)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ، فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِى إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِى إِلَى الْجَنَّةِ، وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يَصْدُقُ وَيَتَحَرَّى الصِّدْقَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقًا، وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ، فَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِى إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِى إِلَى النَّارِ، وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يَكْذِبُ وَيَتَحَرَّى الْكَذِبَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah (b. Mes’ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6639 Müslim, Birr, 105)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">İslâm nuru, Mekke topraklarını aydınlatmaya başlayalı üç yıl olmuştu. Bu esnada sayıları az da olsa müminler, gizliden gizliye Allah’a (cc) kulluk ediyor ve ibadetlerini yerine getirmeye çalışıyorlardı. Risâlet dördüncü yılına girerken Allah, Elçisi’nden (sas) daveti daha da genişletmesini, yakın akrabalarını uyarmasını istedi. Bu gerçekten zor bir görevdi. Acaba nasıl bir tepki vereceklerdi? Allah Resûlü’nün (sas) davetini kabul edip sahte ilâhlarını bırakacaklar mıydı, yoksa atalarının dininde ısrar mı edeceklerdi?</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas), önce en yakın akrabalarını yani Abdülmuttalib oğullarını İslâm’a davet etti. Sonra da Safâ tepesindeki yüksekçe bir yere çıkıp olanca sesiyle, "<i>Yâ Sabâhâh! Yâ Sabâhâh!" </i> diye haykırdı. Araplar bu kelimelerin ne anlama geldiğini çok iyi bilirlerdi. Düşman saldırısının an meselesi olduğunun haykırışlarıydı bunlar. Hz. Muhammed’in (sas) bu çağrısını işitenler gelip karşısına dizildiler. Gidemeyenler de olup bitenleri öğrenmek için adamlarını gönderdiler. Resûlullah (sas), "<i>Ben size, "Şu vadinin arkasında size saldırmak isteyen süvari birlikleri var." desem bana inanır mısınız?" </i> diye sordu. Hep bir ağızdan, "Evet, inanırız... Biz senin bugüne kadar yalan söylediğini hiç görmedik." diye karşılık verdiler. "<i>O zaman," </i> dedi Hz. Peygamber (sas), "<i>Ben sizi şiddetli bir azaba karşı uyarıyorum." </i> Bu, belki de kalabalığın hiç beklemediği bir şeydi, bocaladılar. Resûlullah’a (sas) önce amcası Ebû Leheb karşı çıktı, sonra da diğerleri. Halbuki onlar çok iyi biliyorlardı ki Hz. Muhammed (sas), o güne kadar herhangi bir şekilde yalan söylememişti ve o gün de yalan söylemiyordu. Zaten ona, "Yalan söylüyorsun." da diyememişlerdi. Çünkü O (sas), doğruluk timsaliydi, ‘Muhammedü’l-Emîn’ idi.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas), ‘emin’ vasfıyla bilinip, doğruluğun müşahhas bir örneği olduğu gibi, onun temsil ettiği İslâm dini de bir erdem olarak doğruluğu benimsemiş ve teşvik etmiştir. İslâm dininde, Allah’a (cc) ve Peygamberi’ne (sas) inanarak özü sözü bir olanlar anlamında ‘sadıklar’ için çeşitli mükâfatlar hazırlanmıştır. Zira imanla doğruluk arasındaki sıkı bağ, başta insanın Rabbine karşı sadık olmasını, O’nu (cc) tasdik etmesini, sonra da niyet ve eylemleriyle tutarlı ve doğru bir yol izlemesini gerektirmektedir. Ancak bu şekilde sırât-ı müstakîme yani dosdoğru yola ulaşılabilir. Bu nedenle söz ve davranışlarında dosdoğru olup yalandan kaçınmak, Hz. Peygamber’in (sas) en önemli özelliklerinden biri olduğu kadar müminlerin de en belirleyici vasfı hâline gelmiştir. Söz gelimi bir mümin hoşlanılmayan bazı özelliklere sahip olabilir, olaylar karşısında korkak tavırlar sergileyebilir ama onun yalancı biri olması asla kabul edilemez. Çünkü müminin kalbi, imanın ve doğruluğun merkezi olmalıdır. Nasıl ki küfrün yuvalandığı bir kalpte iman, hıyanetin kök saldığı bir kalpte emanet bulunmazsa, yalanın kararttığı bir kalpte de doğruluk barınamaz. Zira Hz. Peygamber (sas), "<i>Bir kişinin kalbinde aynı anda iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz." </i> buyurmuş, "Mümin yalan söyler mi?" sorusuna ise şu cevabı vermiştir: "<i>Konuştuğu zaman yalan söyleyen kimse, Allah’a (cc) ve âhiret gününe (tam mânâsıyla) inanmamıştır."</i></p>

<p style="text-align:justify">İnsanın söz ve davranışlarında doğruluğu esas alıp yalandan kaçınması hem dinî/ahlâkî hem de dünyevî açıdan gereklidir. Fert ve toplumun sağlıklı bir hayata sahip olması için insan ilişkilerinde yalandan uzak durularak dürüstlüğün esas alınması gerekmektedir. Zira bir toplumda yalan, dedikoduya, dedikodu da insanların birbirine karşı nefret beslemesine ve nihayetinde düşmanlığa yol açar. İnsanların kamplara ayrıldığı ve düşmanlığın hüküm sürdüğü bir ortamda ise emniyet içinde yaşamak imkânsız hâle gelir. Dolayısıyla, bireysel ve toplumsal açıdan huzurlu olmak için yalandan sakınmak önemlidir. Bu durum, bireylerin kendi iç tutarlılıklarını sağlayarak vicdanen rahat olmaları için de gereklidir. Yalan, insan fıtratına aykırı olduğu için, günah kirinden uzak, saf bir mümin kalbi yalan söylenirken rahatsız olur, doğruluk karşısında ise sükûnet bulur. Allah Resûlü (sas) bu durumu şu sözlerle ifade etmiştir: "<i>Seni şüphelendireni bırak, şüphelendirmeyene bak. Çünkü doğruluk kalbin (tereddütsüz biçimde) huzura ermesidir. Yalancılık ise şüpheden ibarettir."</i>  Bu sükûneti sağlamak adına insan konuştuğu zaman dikkatli davranmalı, her düşündüğünü ve duyduğunu dile getirmede acele etmemelidir. Aksi hâlde buna yalanın karışma ihtimali çok yüksektir. Allah Resûlü (sas) insanları bu duruma düşmekten şu sözleri ile uyarmaktadır: "<i>Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter!"</i></p>

<p style="text-align:justify">Söz ve davranışlarıyla ümmeti için ‘en güzel örnek’ olan Sevgili Peygamberimiz (sas), kendisi yalandan uzak durduğu gibi, müminlere de yalanı yasaklamış, yanında birisi yalan söylese o kişinin hemen tevbe edip günahından arınmasını istemiştir. Çünkü Hz. Peygamber (sas), yalan söyleyen kişinin münafıklığın üç alâmetinden birini taşıdığını haber vermektedir: "<i>Münafığın alâmeti üçtür: Söz söylediği zaman yalan söyler, </i>vaad <i>ettiği vakit sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder."</i>  Bununla birlikte Efendimiz (sas) yalanın insan ilişkilerine verdiği zararı şöyle dile getirmektedir: "<i>Bir konuda seni tasdik ettiği (sana inandığı) hâlde kardeşine yalan söylemen ne kadar büyük bir ihanettir!"</i></p>

<p style="text-align:justify">Yalan konusunda çok hassas davranan Allah Resûlü, (sas) insanları yalandan ve ona götürebilecek her türlü davranıştan sakındırmıştır. Hatta bunlara, birçok kimsenin önemsemediği, çocuklara yalan söylemeyi ve yalan söyleyerek şaka yapmayı da dâhil etmiştir. Nitekim bir defasında Resûlullah (sas), bir annenin çocuğunu çağırıp, "Gel sana bir şey vereceğim." dediğini işitince kadına, "<i>Ona ne vereceksin?"</i> diye sormuş, "Kuru hurma." cevabını alınca da şöyle buyurmuştur: "<i>Dikkatli ol, ona bir şey vermemiş olsaydın, bu senin için bir yalan olarak yazılacaktı."</i>  Öte yandan Allah Resûlü (sas), "<i>Yalancılıktan kaçının. Çünkü ister ciddi olsun, isterse şaka yollu olsun yalan söylemek Müslüman’a yakışmaz." </i> buyurarak konunun ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. O (sas), doğru sözlülük konusunda o kadar titizdir ki, "<i>İnsanları güldürmek için yalan söyleyen kimselere yazıklar olsun." </i> buyurarak, şaka yaparak da olsa bir insanın yalanı terk etmediği sürece tam anlamıyla mümin olamayacağını haber vermiştir. Rabbini tasdik ederek böylece hem kendisini yaratana, hem de tüm mahlûkata karşı dürüst davranma sözü veren mümine yalan söylemek yakışmaz. Zira Peygamber Efendimizin (sas) tanımıyla, "<i>insanların kendisinden emin olduğu kişi’</i> olan mümin, aynı zamanda Allah’a (cc) inanan ve O’na ibadet eden insandır. Ancak yalan söylemek, yapılan ibadetlerin şuuruna tam olarak varılamadığını gösterir. Bu şekilde yalanla ibadetler de âdeta tehlikeye atılmaktadır. Nitekim Allah Resûlü (sas), oruçlu olduğu hâlde yalanı terk etmeyen şahısların aç ve susuz kalmalarına Allah’ın (cc) ihtiyacı olmadığını bildirmiştir. Böylelerinin oruçtan nasibi sadece aç ve susuz kalmak olabilir. Oysa başta namaz ve oruç gibi en önemlileri olmak üzere ibadetler, Müslümanları daha iyi bir kul olmaya sevk etmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman’ın en temel vasıflarından biri olan doğruluk, şahitlik, alışveriş, ticaret gibi durumlarda daha fazla önem kazanmaktadır. Bu yüzden Resûlullah (sas) Kur’an’ın da putlarla birlikte zikrederek men ettiği yalan şahitliği, Allah’a (cc) şirk koşmaya denk tutarak, şartlar ne olursa olsun, şahidin gördüğünü olduğu gibi söylemesini istemiştir. Çünkü bile bile bir insanın hakkının yenmesine vesile olmak, ona zulmetmekle eşdeğerdir. Sevgili Peygamberimiz (sas), büyük günahların en ağırını sayarken Allah’a (cc) şirk koşmayı ve anne-babaya itaatsizliği zikrettikten sonra birden doğrularak, "<i>İyi dinleyin bir de yalan söylemek ve yalan şahitlik yapmaktır." </i> buyurmuştur. Bu sözü o kadar çok tekrarlamıştır ki, orada bulunan sahâbîlerden biri, Allah Resûlü’nün (sas) neredeyse hiç susmayacağını zannetmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Dürüst davranmak ve doğruyu söylemek ticaret hayatının da en önemli ilkesidir. Bu yüzden Hz. Peygamber (sas), müminlerin ticaret yaparken yalandan sakınmalarını şöyle öğütlemiştir: "<i>Eğer bir satıcı, doğru söyler ve gerekli açıklamalarda bulunursa, alışverişi bereketlendirilir. Eğer yalan söyler ve kusurları gizlerse, alışverişinin bereketi yok olur."</i>  Efendimiz (sas) bir gün Müslümanları ticaret yaparken görünce, "<i>Ey tacirler!" </i> diye seslenmiş, oradakiler kendisine dikkat kesilince de Allah’tan (cc) korkmayan ve doğruluktan ayrılan tacirlerin kıyamet gününde haddi aşan günahkârlar olarak diriltileceğini bildirmiştir. Resûlullah (sas), müminleri alışveriş esnasında yalan yere yemin etmekten de özellikle sakındırmış, Allah’ın (cc) kıyamet gününde, yalan yere yeminlerle malını satmaya çalışan kimselerin yüzüne bakmayacağını ve onlarla konuşmayacağını haber vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), yalan söylemeyi yasakladığı gibi, yalan söyleyenlerin acı akibetlerini de bildirmektedir. O (sas), cehennemlikler arasında yalancıları da sayarak yalanları dolayısıyla kıyamet günü yüzlerinin kapkara olacağını söylemiştir. Ayrıca Hz. Peygamber (sas), yalancıların cehennemde ağır işkencelerle cezalandırıldığını rüyasında görmüş ve söz konusu rüyasını ashâbına anlatarak onları bu gibi davranışlardan sakındırmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Yalan, insanı dünyada ve âhirette çeşitli sıkıntılara sokmakta, bazı durumlarda söylenen yalan ise çok daha ağır sonuçlar doğurabilmektedir. Bunların başında Allah (cc) hakkında yalan söylemek gelir. Kimi insanlar, "Allah (cc) bizi ilk yarattığı gibi tekrar yaratamaz." diyerek Yaratan’ını yalanlamış, hatta ona şirk koşarak iftirada bulunmuştur. Kur’ân-ı Kerîm, bu tür kimseleri, "<i>Bak nasıl da Allah (cc) hakkında yalan uyduruyorlar. Bu, apaçık bir günah olarak onlara yeter." </i> diyerek uyarmıştır. <i>’Halbuki Allah’a karşı yalan uydurandan veya onun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir!’</i>  Allah onlara lânet etmiş, kıyamet gününde yüzlerinin kapkara kesileceğini bildirmiştir. Ve onlar asla kurtuluşa da eremeyeceklerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) hakkında veya onun adına yalan uydurmak da âhirette ağır cezaları gerektiren durumlar arasındadır. Allah’ı (cc) inkâr edip hakkında yalan söyleyenler, Resûlü (sas) hakkında yalan söylemekten de geri durmamışlar, onun peygamberliğini, "<i>O delidir."</i>  veya "<i>Şairdir."</i>  diyerek yalanlamak istemişlerdir. Öte yandan İslâm’a inandığını söyleyen bazı kimseler de çeşitli gayelerle Hz. Peygamber’in (sas) adını kullanmaktan çekinmemiş, söylemek istediklerini Resûlullah’ın (sas) ağzıyla yaymaya çalışmışlardır. Oysa Allah Resûlü (sas), "<i>Benim adıma yalan söylemek başkasının adına yalan söylemek gibi değildir." </i> demiş ve "<i>Kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın." </i> sözleriyle de yalancıları uyarmıştır. Aynı zamanda o, yalan olduğunu bildiği hâlde bir hadisi doğruymuş gibi nakleden kimselerin de onu uyduranla aynı konumda olduğunu söyleyerek konunun ne kadar önemli olduğuna işaret etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kişinin bazı durumlarda doğruyu söylemesi çeşitli sorunlarla karşılaşmasına neden olabilir. Böyle zamanlarda doğruyu söylemek zor olmakla birlikte, nihayetinde yalana başvurmadan dürüst davranan kişi kazançlı çıkar. Örneğin, Tebük Seferi’ne hiçbir mazereti olmaksızın katılmayan, fakat münafıkların yaptığı gibi Resûlullah’a (sas) çeşitli yalanlarla bahane uydurmayan Kâ’b b. Mâlik (ra), Mürâre b. Rabîa (ra) ve Hilâl b. Ümeyye (ra) adındaki üç seçkin sahâbînin dünyaları utanç ve üzüntülerinden dolayı başlarına yıkılmış, ama nihayetinde doğru sözlü olmaları nedeniyle Allah’ın (cc) affına mazhar olmuşlardır. Doğru söyleyenler, dünya hayatında geçici zararlara uğrasalar da nihaî olarak alınları ak olacak, âhirette ise cennetle mükâfatlandırılacaklardır. Çünkü Efendimiz (sas), "<i>Siz bana altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim." </i> buyurmuş ve ilk sırada, "<i>Konuştuğunuz zaman doğru söyleyin." </i> ilkesini zikretmiştir. Ayrıca Allah Resûlü (sas) yalan söylemeyi terk edenlere cennetin ortasında bir köşk yapılacağını da müjdelemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm dini, söz ve davranışlarda doğruluğu esas almakla birlikte, başka bir çarenin kalmadığı, zarurî birtakım durumlarda yalan söylenmesine izin vermiştir. İnsanların arasını düzeltmek gibi, İslâm’ın öngördüğü hayırlı bir amaca sadece yalanla ulaşılabilecekse bu gibi durumlarda yalan caiz sayılmaktadır. Allah Resûlü (sas) yalnızca üç durumda yalana izin vermiş, kişinin yuvasının huzurunu düşünerek eşini memnun etmesi için, küs olan insanları barıştırmak için ve savaşta ordu menfaati için yalan söylenebileceğini haber vermiştir. Hendek Savaşı’nda, Müslüman olduğu kâfirler tarafından bilinmeyen Nuaym b. Mes’ûd (ra), düşman arasına fitne sokabilmek için Resûlullah’tan (sas) yalan söylemek hususunda izin istemiş, Allah Resûlü de (sas), "<i>İstediğini söyle. Sen bu konuda serbestsin." </i> demiştir. Hz. Peygamber’in (sas) yalan için izin verdiği bu istisnaî durumlarda iki zarardan daha hafif olanı tercih etme düşüncesi bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), hayatı boyunca doğru yaşamış ve Müslümanların da doğru sözlü insanlar olmasını arzu etmiştir. Resûlullah’ın (sas) her zaman doğruyu söylediği onu tanıyan kâfirler tarafından bile çeşitli vesilelerle itiraf edilmiştir. Her konuda olduğu gibi, "özü sözü bir" insan olma hususunda da Resûlullah (sas) Müslümanlar için güzel bir örnektir. Allah Teâlâ’nın (cc), "<i>Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!"</i>  emrine uyarak dosdoğru bir hayata sahip olan Sevgili Peygamberimiz (sas), inananlara da, "<i>Allah’a (cc) inandım de, sonra dosdoğru ol!"  </i> tavsiyesinde bulunarak yol göstermiştir. Özü ve sözü bir olmak anlamında doğruluk, insanın niyetinin söz ve eylemleriyle uyum içinde olmasını ifade etmektedir. Bu özellikleri bünyesinde barındıran bir Müslüman dünyada ve âhirette razı olunan bir kul hâline gelecek ve ebedî mutluluğu yakalayacaktır. Bununla birlikte, nasıl yalan bütün kötülüklerin temeliyse, doğruluk ve dürüstlük de insan vicdanını huzura kavuşturan, ruh dünyasını aydınlatan ve geliştiren her türlü iyilik ve güzelliklerin temelidir. Doğruluk temelini esas alan bir kişi bu temel üzerinde durduğu müddetçe razı olunan bir mümin olacak ve mükâfat olarak cennete girecektir. Nitekim Resûlullah (sas) da doğruluğun iyi bir kul olmaya, iyi kulluğun da kişiyi cennete götüreceğinden hareketle müminleri şu sözlerle doğruluğa teşvik etmiştir: "<i>Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dogru-sozlu-olmak-her-zaman-dogru-konusmak-1</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Aug 2026 09:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/dogru-sozlu-olmak-her-zaman-dogru-konusmak.jpg" type="image/jpeg" length="17264"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gıybet ve Koğuculuk: Kardeş Eti Yemek Gibi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/giybet-ve-koguculuk-kardes-eti-yemek-gibi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/giybet-ve-koguculuk-kardes-eti-yemek-gibi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gıybet nedir? Tecessüs nedir? Gıybet, Kur'an-ı Kerim'de neye benzetilmektedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘أَتَدْرُونَ مَا الْغِيبَةُ؟ قَالُوا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ: ‘ذِكْرُكَ أَخَاكَ بِمَا يَكْرَهُ’ قِيلَ: أَفَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ فِى أَخِى مَا أَقُولُ؟ قَالَ: "إِنْ كَانَ " فِيهِ مَا تَقُولُ، فَقَدِ اغْتَبْتَهُ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهِ، فَقَدْ بَهَتَّهُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: ‘Resûlullah (sas), "<i>Gıybet nedir biliyor musunuz?" </i> diye sordu. Sahâbe, "Allah (cc) ve Resûlü (sas) daha iyi bilir!" karşılığını verdiler. Resûlullah (sas), "<i>Kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır." </i> buyurdu. "Ya kardeşimde o söylediğim durum varsa ne dersin?" diye sorulunca Resûlullah (sas), "<i>Söylediğin şey eğer onda varsa gıybet etmişsindir. Şayet yoksa ona iftira etmiş olursun." </i> buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(M6593 Müslim, Birr, 70)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى بَرْزَةَ الأَسْلَمِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :’يَا مَعْشَرَ مَنْ آمَنَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يَدْخُلِ الْإِيمَانُ قَلْبَهُ: لاَ تَغْتَابُوا الْمُسْلِمِينَ وَلاَ تَتَّبِعُوا عَوْرَاتِهِمْ فَإِنَّهُ مَنِ اتَّبَعَ عَوْرَاتِهِمْ يَتَّبِعِ   " اللَّهُ عَوْرَتَهُ، وَمَنْ يَتَّبِعِ اللَّهُ عَوْرَتَهُ يَفْضَحْهُ فِى بَيْتِهِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Berze el-Eslemî’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Ey diliyle iman edip, kalbine iman girmemiş olan kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayın ve onların gizli hâllerini araştırmayın. Çünkü her kim onların gizli hâllerini araştırırsa Allah (cc) da onun gizli hâlini araştırır. Allah (cc) kimin gizli hâlini araştırırsa onu evinde (gizlice yaptıklarını ortaya çıkararak) bile rezil eder."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4880 Ebû Dâvûd, Edeb, 35)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kişiye günah olarak her duyduğunu söylemesi yeter."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4992 Ebû Dâvûd, Edeb, 80)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ حَرَّمَ عَلَيْكُمْ عُقُوقَ الْأُمَّهَاتِ، وَوَأْدَ الْبَنَاتِ، وَمَنْعًا وَهَاتِ. وَكَرِهَ لَكُمْ ثَلاَثًا قِيلَ وَقَالَ، وَكَثْرَةَ السُّؤَالِ، وَإِضَاعَةَ الْمَالِ "</p>

<p style="text-align:justify">Mugîre b. Şu’be’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Şüphesiz Yüce Allah (cc), annelere hürmetsizlik etmeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi ve üzerine düşeni yapmamayı, hak etmediğini istemeyi size haram kılmıştır. Sizin için üç şeyi de çirkin görmüştür: Dedikodu, malı zayi etmek ve anlamsız çok soru sormak!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M4483 Müslim, Akdiye, 12)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"فَقَالَ حُذَيْفَةُ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَتَّاتٌ</p>

<p style="text-align:justify">Huzeyfe’nin (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>(İnsanlar arasında) laf taşıyan kişi cennete giremez."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B6056 Buhârî, Edeb, 50; M290 Müslim, Îmân, 168)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe (ra)... Resûl-i Ekrem’in (sas) insanların en sevimlisi olarak vasıflandırdığı, genç yaşta müminlerin annesi olma şerefine nail olan güzide insan... Hz. Âişe (ra), sadece vefalı bir eş değil, aynı zamanda güçlü zekâsı ve hafızasıyla Allah Resûlü’nün (sas) terbiyesinde yetişmiş mükemmel bir talebeydi. Âişe (ra), Allah Resûlü’nün (sas) kimi zaman takdirine, kimi zaman ise ikazına neden olan davranışlarını bizzat kendisi sonraki nesillere naklediyordu. Kendisinin rivayet ettiği olaylardan biri, Hz. Peygamber’in eşlerinden Safiyye bnt. Huyey (ra) ile alâkalıydı. Hanımları arasında, Hz. Peygamber’e (sas) en çok düşkün olan Hz. Âişe (ra), Resûlullah’la (sas) birlikte bulunduğu bir gün, mizacındaki kıskançlıktan mı, yoksa eşine olan aşırı sevgisinden midir bilinmez, Safiyye bnt. Huyey (ra) hakkında hoş olmayan bazı sözler söylemişti. Hz. Peygamber’e (sas), Safiyye’nin (ra) boyunun kısa oluşunu ima edercesine eliyle işaret ederek, "<i>Ey Allah’ın Resûlü!, sana Safiyye’deki şu hâl yeter." </i> demişti. Her ne kadar masum görünse de bir insanı arkasından çekiştirme mahiyetindeki bu sözler karşısında Allah Resûlü (sas), hemen Âişe’yi (ra) ikaz ederek, "<i>Sen öyle bir söz söyledin ki, o söz denize karışsaydı denizin suyunu bozardı."  </i>buyurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, kimi zaman sevdiğini paylaşmak istemeyerek onu kıskandığı için kimi zamansa kasıtlı biçimde karşısındakini aşağılamak, kötülemek, küçük düşürmek maksadıyla acımasızca sözler sarf edebilmektedir. Bazen nefretten, bazense gafletten kaynaklanan bir içgüdüyle hareket ederek, sözlerinin muhatabını ne kadar inciteceğini hesaplamaksızın, onun arkasından konuşabilmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Safiyye (ra) validemizle ilgili olayda olduğu gibi, kişinin duyduğunda hoşlanmayacağı türdeki sözler, genel olarak <i>gıybet, dedikodu </i>olarak bilinmekte ve bu tür davranışlar Allah Resûlü (sas) tarafından âdeta denizi kirletecek kadar kirli görülmektedir. İnsanın kalbinin kırılmasına, onurunun incinmesine, insanlar arasındaki sevgi ve saygı bağlarının incelmesine neden olması dolayısıyla Allah Resûlü (sas), insanları gıybetten şiddetle sakındırmıştır. Ashâbıyla birlikte olduğu sırada onlara gıybetin ne olduğunu soran Hz. Peygamber (sas), onların, "Allah (cc) ve Resûlü (sas) daha iyi bilir."  demeleri üzerine, gıybeti, "<i>Kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır!" </i> şeklinde tanımlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Sahâbîlerden birinin, "Ya kardeşimde o söylediğim durum varsa ne dersin?" sorusuna ise, "<i>Söylediğin şey eğer onda varsa gıybet etmişsindir. Şayet yoksa ona iftira etmiş olursun</i>." cevabını vermiştir. Buna göre, konuşulanların gıybet olarak değerlendirilmesinde esas olan hakkında konuşulan kişinin o vasıfları taşıyıp taşımaması değil, hoşlanmayacağı bir şekilde insanın arkasından konuşulup çekiştirilmesidir. Bu yüzden o kişinin gerçekte öyle olması veya konuşulanların yeri geldiğinde o kişinin yüzüne de söylenebileceğinin düşünülmesi, insana gıybet etme hakkını vermediği gibi, böyle bir savunma geliştirmek de gıybeti meşru kılmamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, gıybet yaparak elde ettiği hazzın çekiciliğine kapılarak kalbini karartma pahasına bu fiili alışkanlık hâline getirir. Bu durumun iğrençliği ilâhî kelâmla da ifade edilmekte ve gıybet, ölü eti yemeye benzetilmektedir: "<i>...Birbirinizin gıybetini yapmayın. Biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi hiç arzu eder mi ki? Demek tiksindiniz! O hâlde Allah’a (cc) karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah (cc), tevbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir."</i>  Gıybetin kesin bir şekilde yasaklandığı bu âyetle, aynı zamanda ondan kurtuluşun çaresi de gösterilmekte ve kullarına karşı çok merhametli olan Allah’a (cc) tevbe edilerek bu günahtan temizlenilebileceği bildirilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Gıybet, insanların dış görünüşleri veya fiziksel bazı kusurları ile ilgili olabildiği gibi, kişinin ailesi, soyu, ırkı, huyu, ahlâkı veya diniyle alâkalı da olabilir. Kişiyi kızdıran, kıran veya onurunu ve gururunu inciten lakaplar takmak da gıybete girmektedir. Çoğu zaman insanın arkasından konuşarak sözle yapılan gıybet, kimi zaman da bir kaş göz hareketiyle, bükülen bir dudakla veya el kol işaretiyle, hatta göz kırpmayla da gerçekleşebilir. Eğlence ve mizah gayesiyle veya şaka niyetiyle de olsa başkasını taklit etmek de gıybettir. Nitekim bir defasında Hz. Âişe (ra), Allah Resûlü’nün (sas) yanında birisinin taklidini yapmış, Hz. Peygamber (sas) ise onun bu davranışından hoşlanmayarak ona, "<i>Elime dünyayı verseler bile bir başkasının taklidini yapmam; bundan asla hoşlanmam." </i> demiştir. Gıybet bazen açıkça ifade edilmese de, yazıyla, imayla, kurnazca dile getirilen kinayeli sözlerle de gerçekleşebilir. Hatta gıybetin bu türü, kötü zan ve şüpheler uyandırabilmesi, dolayısıyla açıkça söylenmesinden daha tehlikeli durumlar yaratabilir. Her ne şekilde olursa olsun, kişiyi aşağılayan, küçümseyen, onun şeref ve haysiyetini yaralayan bu türden davranışlar, insanı yaratılanların en şereflisi, en değerlisi olarak gören İslâm dini tarafından kesin bir şekilde yasaklanmıştır. "<i>İnsanları dilleri ile arkalarından çekiştiren ve karşılarında kaş göz hareketleri ile onlarla alay eden herkese yazıklar olsun!"</i>  buyuran Allah Teâlâ (cc), böyle fiillerin insanı âhirette azaba düşüreceğini bildirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, karakterini bozma, gönlünü kirletme, dostlarını kaybetme pahasına gıybete başvurarak neden vicdanına eziyet eder? Kişiyi gıybet etmeye yönelten ve buna zemin hazırlayan bazı durumlar söz konusudur. İnsan, içindeki öfke ve intikam ateşini söndürmek maksadıyla, bu ateşi daha da alevlendireceğini hesaba katmaksızın, gıybete yönelebilir. Ya da içinde bir türlü yenemediği haset ve kıskançlık duygusunu gıybetle gidermeye çalışabilir. Kibir, gösteriş, küçümseme gayesiyle, yalnızca kendini küçülttüğünün farkına varmadan, gıybete başvurabilir. Oysa gıybet, insanların kusurlarını anlatıp onları küçülterek kendisini yüceltmek isteyen âciz kimselerin faaliyetidir. İnsanın sayılamayacak kadar çok olan hatalarını örtme maksadıyla diğerlerinin kusurlarını ortaya çıkarma ihtiyacıdır. Böylece, kusursuz ve mükemmel olmayan insanoğlu, kendi günahlarını telâfi etmek yerine, başkalarının günahını diline dolayarak kendininkilere bir yenisini eklemektedir. Kardeşini yargılayıp kınayamayacak kadar günahkâr olan insan, onun ayıbını ortaya çıkararak ve onu kötüleyerek iyi olamayacağı gibi, kardeşini küçülterek de kendisini yüceltemez.</p>

<p style="text-align:justify">Sağduyulu davranamayıp bazen kötü duygularının bazen de yanlış düşüncelerinin esiri olan insan, kendisine söz geçiremeyerek gıybetle neticelenecek bir süreci başlatır. Gıybetin öncesinde ona doğru gidilen yolda kişi gıybetle ilişkili birtakım davranışlara yönelir. Öncelikle o insan hakkında olumsuz birtakım zan ve şüpheler besler. Bir bakıma insan, diliyle gıybet etmeden önce, sû-i zan besleyerek kalbiyle gıybet eder. Mümin kardeşi hakkında asılsız, temelsiz, yersiz birtakım kuşkulara dayanarak, çoğu zaman gerçekle alâkası olmayan zanlarla hareket eder, sonra bu kötü zanların doğru olup olmadığını merak ederek araştırmaya başlar. Böylece ‘tecessüs’ adı verilen, insanların mahremiyetlerini araştırma faaliyetine geçilmiş olur. Gıybet eden kişi, insanların özel hayatlarını, hata, kusur ve günahlarını araştırıp tecessüste bulunmayı alışkanlık hâline getirerek, söz konusu ayıpları kendisi için malzeme yapmaya çalışır. Oysa Allah Resûlü (sas), tecessüssün gıybeti doğuracağına işaret ederek bu tehlikeye karşı insanları şöyle uyarmaktadır: "<i>Ey diliyle iman edip, kalbine iman girmemiş olan kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayın ve onların gizli hâllerini araştırmayın. Çünkü her kim onların gizli hâllerini araştırırsa Allah (cc) da onun gizli hâlini araştırır. Allah (cc) kimin gizli hâlini araştırırsa onu evinde (gizlice yaptıklarını ortaya çıkararak) bile rezil eder."</i></p>

<p style="text-align:justify">Gıybetin hazırlık safhası olan kötü zan ve tecessüsle elde edilen bilgiler, dile dökülerek gıybet edilmiş olunur. Kötü zan ve tecessüssün gıybeti doğurması ve bunların aralarındaki sıkı ilişki dolayısıyla Allah Teâlâ (cc), kullarını şu şekilde uyarmaktadır: "<i>Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın." </i> Zan, tecessüs, gıybet gibi davranışlarla insanların gizli hâllerini araştırmanın onlar arasında fesada neden olacağına işaret eden Sevgili Peygamberimiz (sas), ayıpları dile getirmek yerine örtmeyi emretmiştir. Zira bir Müslüman diğerinin ayıbını örttüğünde, Allah Teâlâ’nın (cc) da âhirette onun ayıbını örteceğini müjdelemiştir. Hz. Peygamber (sas), insanlar arasında sevgi ve saygıyı yok eden, kin, nefret, haset, düşmanlık tohumları eken davranışlara karşı ümmetini uyarmış ve onlara kardeş olmalarını öğütlemiştir: "<i>Zandan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayın. Özel hayatınızı da araştırmayın. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize arkanızı çevirip küsmeyin. Birbirinize nefret ve düşmanlık da beslemeyin. Ey Allah’ın kulları! Birbirinizle kardeş olun!"</i></p>

<p style="text-align:justify">İnsanların arkalarından konuşarak gıybet etmeyi yasaklayan Resûl-i Ekrem (sas), "<i>Ashâbımdan hiç kimse bana bir başkası hakkında (beni rahatsız edecek) bir şey iletmesin. Zira ben sizin karşınıza (hakkınızda her türlü güvensizlikten) salim olan bir kalple çıkmayı arzu ediyorum."</i>  buyurarak ashâbının birbirleri hakkında söz taşıyıp gıybet etmelerini engellemeyi amaçlamıştır. İnsanlar arasında huzuru bozan bu tür fiillerin âhirette de azaba neden olacağını bildirmiştir. Nitekim Allah Resûlü (sas), mi’rac’a çıkarıldığında gıybet edenlerle ilgili şahit olduğu bir durumu şöyle nakletmiştir: "<i>Mi’raca çıkarıldığım zaman bakırdan tırnakları olan bir topluluğa rastladım. Tırnaklarıyla yüzlerini ve bağırlarını tırmalıyorlardı. "Bunlar kimlerdir?" diye sordum. Cebrail, "(Gıybet etmek suretiyle) insanların etlerinden yiyen ve şereflerine saldıranlardır." cevabını verdi.</i>  Mümin kardeşinin gıybetini yapmayı onun etinden yemeye benzeten Allah Resûlü (sas), bu davranışın âhirette cezasız bırakılmayacağını şu şekilde haber vermektedir: "<i>Her kim Müslüman bir adam(ın gıybetini etmesi) sebebiyle (onun ölü etinden) bir lokma yiyecek olursa, Allah (cc) ona o yediği et kadar cehennem (ateşin)den yedirecektir. Kime (gıybetini yaptığı) bir Müslüman sebebiyle bir elbise giydirilirse bunun bir misli de kendisine cehennem ateşinden giydirilecektir." </i></p>

<p style="text-align:justify"><i>"Kişiye günah olarak her duyduğunu söylemesi yeter." </i> buyuran Peygamber Efendimiz (sas), insanların düşünmeksizin ağızlarından çıkıveren sözler sebebiyle cehenneme girebileceklerini bildirmiştir. Bu yüzden Allah Resûlü (sas), gıybet konusunda oldukça titiz davranmış ve eşi Hz. Âişe’nin naklettiğine göre, ismini zikrederek kimse hakkında kötü konuşmamıştır. Bunun yerine, insanların olumsuz davranışlarını gördüğü zaman onları düzeltmek için, "<i>İnsanlara ne oluyor da şöyle şöyle yapıyorlar?" </i> gibi genel ifadeler kullanmayı tercih etmiştir. "Ya hayır söylemeyi ya da susmayı" emreden Allah Resûlü (sas), gıybet ve dedikodu yaparak kötü şeyler konuşmak yerine susmayı önermiş ve dilini bunlardan koruyabildiğinde kişinin cennete girebileceğini müjdelemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) tarafından, "<i>elinden ve dilinden emin olunan insan"</i>  olarak tanımlanan Müslüman, kalbiyle sû-i zan besleyen, diliyle gıybet eden, insanları arkalarından çekiştiren, onların kusurlarını araştıran, ayıplarını ortaya döken, sözleriyle kardeşini yaralayan insan değildir. İmanı gereği, güzel ahlâkla donanan Müslüman, kardeşinin mahremiyetine dil uzatarak onun şerefini, haysiyetini incitemez. "<i>Müslüman’ın, Müslüman’a malı, ırzı ve kanı haramdır. Kişiye Müslüman kardeşini hakir görmesi günah olarak yeter." </i> buyuran Allah Resûlü (sas), Müslümanların birbirlerine dil uzatmak yerine bu tür sözlere karşı birbirlerini savunmalarını istemiştir: "<i>Kim Müslüman kardeşinin iffetini korursa Allah da kıyamet gününde onun yüzünü cehennem ateşinden korur."</i>  buyurarak müminlerin boş iş ve sözlerden yüz çevirip dayanışma içinde olmaları gerektiğini bildirmiştir. Bir vücudun organları gibi birbirlerine kenetlenmiş olan Müslümanlar kardeştir ve buna göre Müslüman’ın kardeşini ne sözleriyle ne de davranışlarıyla incitmesi helâldir. Gıybet etmek suretiyle kardeşinin hakkına girmiş olan kişinin hem kardeşinden hakkını helâl etmesini istemesi hem de kul hakkına sebep olduğu için Rabbinden af dileyip tevbe etmesi gerekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Dünyevî ve uhrevî yönden pek çok zarara neden olması dolayısıyla haram kılınmış olan gıybet fiiline bazı istisnaî durumlarda ruhsat verilmiştir. Niyetin iyi olması koşuluyla, meşru bazı mazeretler gözetilerek aleyhte konuşulduğunda bu gıybet sayılmamaktadır. Bir suçluyu ilgili makamlara şikâyet etmek, çevresine zarar veren bir insandan korunmak, birinin yapacağı kötülüğe engel olmak, kötü davranışları ıslah etmek, lakabıyla meşhur olmuş bir insanı tanıtmak, günahı alenen işleyen ve bundan utanmayan bir insanı kınamak veya bir âlime fetva sormak maksadıyla konuşulduğunda, bu gıybet olmamaktadır. Zira ashâbdan Allah Resûlü’ne (sas) fetva sormak maksadıyla insanlar gelmekte ve gerektiğinde insanların kusurlarından bahsederek sorunlarını dile getirmekteydiler. Hz. Peygamber’e (sas) kocasının cimriliğinden bahseden Ebû Süfyân’ın hanımı Hind, kocasından habersiz kendisine ve çocuklarına yetecek kadar nafaka almasının günah olup olmamasını sormuş, Resûlullah (sas) da örfe uygun olacak şekilde alabileceğini bildirmiştir. Bu durumda ne Hind gıybet etmek amacıyla konuşmuş ne de Allah Resûlü (sas) sözlerinden dolayı onu uyarmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Gıybet, kolaylıkla gerçekleşebilen, zamanla sıradanlaşarak kişiyi rahatsız etmeyen ve insanlar arasında hızla yayılabilen bir hastalıktır. Önlem alınmadığında hem fert hem de toplum için çok daha ciddi sorunlara kaynaklık edebilmektedir. Gıybetle başlayan afetler zinciri insanlar arasında kin, nefret, düşmanlık, bozgunculuk meydana getirebilecek fiilleri tetiklemektedir. Bunlar arasında, gıybetin ilerlemiş ve gelişmiş hâli olarak karşımıza dedikodu ve koğuculuk/nemîme çıkmaktadır. İnsanlar arasında bozgunculuk çıkarmak maksadıyla söz taşıma, gıybet etme, dedikodu yapma anlamına gelen koğuculuk, birey ve toplum ahlâkı açısından çok tehlikeli bir davranıştır. Koğuculuk yapan kimse, insanların arasını bozmak, düşmanlık yaratmak için doğru veya yanlış olan sözleri taşır, hoş olmayan durumları açıklar. Kişinin aleyhinde söylenmiş sözleri ona ulaştırır, haset ve nifak üzerine kurduğu planlarıyla insanları birbirine düşürür. Koğuculuk ve dedikodu yapan kimseler, insanların birine bir türlü diğerine başka türlü davranan, ikiyüzlü, şerrinden emin olunmayan, güvenilmez insanlardır. Allah Resûlü (sas), "<i>İnsanların en kötüsü, kötülüğünden dolayı insanların kendisinden sakındığı kimsedir."</i>  buyurarak bunların kötülüklerine karşı insanları uyarmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Koğuculuk, birkaç kişi arasında gerçekleşebilen gıybet fiilinin sınırlarını genişletme ve daha fazla kişiyi gıybete ortak etme faaliyetidir. Bu yönüyle gıybetten daha tehlikelidir. İnsanın ruhuna işleyen, vicdanını körelten bu davranış, alışkanlık hâline getirildiğinde artık kişi bundan rahatsızlık da duymamakta, âdeta dedikodudan zevk almaktadır. İnsanın ruhsal durumunu olumsuz etkileyen, kişiliğini bozan bu davranış, Kur’an tarafından da <i>’iğrenç’</i> olarak nitelendirilmektedir. Konuyla ilgili olarak Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Şüphesiz Yüce Allah (cc), annelere hürmetsizlik etmeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi ve üzerine düşeni yapmamayı, hak etmediğini istemeyi size haram kılmıştır. Sizin için üç şeyi de çirkin görmüştür: Dedikodu, malı zayi etmek ve anlamsız çok soru sormak!"</i></p>

<p style="text-align:justify">Toplumdaki sevgi ve saygı bağlarını körelterek bunun yerine kin ve nefreti yerleştiren, insanlar arasında güvensizlik yaratan, toplumun huzurunu bozan dedikodu ve koğuculuk insanın yalnız dünyasını değil, âhiretini de karartmaktadır. "<i>Sizin en şerliniz, söz götürüp getirmek suretiyle koğuculuk yaparak birbirini seven iki kişi arasını açanlardır." </i> buyuran Hz. Peygamber (sas), koğuculuğun âhiretteki cezasıyla ilgili insanları uyarmıştır. Nitekim Allah Resûlü (sas), bir kabristana uğradığı sırada orada yatanlardan iki kişinin azap gördüğünü söylemiş ve bunun sebebine şöyle işaret etmiştir: "<i>Onların azapları öyle büyük bir şeyden dolayı değil. Biri idrarın (üzerine sıçramasın)dan sakınmazdı, diğeri de koğuculuk yapardı."</i>  Hayatın her alanında sıklıkla karşılaşılan, yaygınlığından dolayı günah olarak algılanmayıp önemsenmeyen bir davranış olan dedikodu, kimi zaman da çeşitli çıkarlar sağlamak maksadıyla mevki ve makam sahibi insanlara ulaştırılmaya çalışılmaktadır. Küçük menfaatler uğruna bu tür alçaltıcı davranışlarda bulunmayı Resûlullah (sas) kesinlikle hoş görmemiştir. Nitekim ashâb-ı kirâmdan Huzeyfe’ye (ra) bir adamın yöneticilere başkaları hakkında laf taşıdığı söylendiğinde Resûlullah’ın (sas) bu konuda şöyle dediğini bildirmiştir: "<i>(İnsanlar arasında) laf taşıyan kişi cennete giremez."</i></p>

<p style="text-align:justify">İslâm dininde, insanların onurlarına dil uzatmak suretiyle saygınlıklarından koparılan her parça, onların etini yemek kadar iğrenç görülmüştür. Ancak günümüzde bir eğlence unsuru imiş gibi gösterilen dedikodu faaliyetleri, özellikle iletişim araçları ile merak ve ilgi uyandıracak tarzda sunulmakta, bu şekilde âdeta bir gıybet sektörü meydana getirilmektedir. Yaygınlığından dolayı ayıp ve günah olarak benimsenmeyen gıybet ve dedikodunun yol açtığı olumsuzluklar görmezden gelinmekte, hatta bunlar bir anlamda teşvik edilmektedir. Dinî ve ahlâkî boyutunun yanında psikolojik ve sosyolojik açıdan da birey ve topluma çeşitli zararlar veren gıybet ve dedikoduyla başa çıkmada öncelikle İslâm’ın ahlâk değerlerine bağlılık gösterilmelidir. Ayrıca kişi, gıybetin konuşulduğu ortamlarda bulunmamaya özen göstererek, gıybeti dinleyerek teşvik etmekten uzak durarak, bu insanlardan yüz çevirip onları ikaz ederek bu tür davranışları engelleyebilir. İnsan, gıybetle başkasını küçültmeye çalışırken kendisinin hem kullar hem de Allah (cc) nezdinde ne kadar küçüldüğünü düşünmeli, kendisi için söylendiğinde hoşlanmayacağı sözleri başkaları için söylemekten çekinmelidir. İslâm ahlâkında asla yeri olmayan bu faaliyetler Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci taşıyan Müslümanların değil, basit insanların işidir. Müslüman ise, "<i>Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." </i> uyarısının bilinciyle hareket eder. Ve kendisine her şeyden daha yakın olan Rabbinin her an onu görüp duyduğunun farkındadır. Zira insanların aralarındaki gizli fısıldaşmalar da dâhil olmak üzere, Rabbinin her şeyden haberdar olduğunu ve gün geldiğinde yaptıkları işleri kullarına birer birer bildireceğini bilir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Görmez misin ki Allah (cc) göklerde ne varsa, yerde ne varsa bilir! Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O (cc), onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah (cc), her şeyi bilendir."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/giybet-ve-koguculuk-kardes-eti-yemek-gibi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 04 Aug 2026 10:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/giybet-ve-koguculuk-kardes-eti-yemek-gibi.jpg" type="image/jpeg" length="20646"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Misafirperverlik: İkram Ahlakı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/misafirperverlik-ikram-ahlaki-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/misafirperverlik-ikram-ahlaki-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA['Misafirlerin babası' olarak anılan peygamber kimdir? Misafire ikramda bulunmak ile ilgili hadis-i şerifler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِى شُرَيْحٍ الْكَعْبِيِّ أنَّ رَسوُلَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَال: "مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ، جَائِزَتُهُ يَوْمٌ وَلَيْلَةٌ، وَالضِّيَافَةُ ثَلاَثَةُ أَيَّامٍ، فَمَا بَعْدَ ذَلِكَ فَهْوَ صَدَقَةٌ، وَلاَ يَحِلُّ لَهُ أَنْ يَثْوِيَ عِنْدَهُ حَتَّى يُحْرِجَهُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Şurayh el-Kâ’bî’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Kim Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanıyorsa misafirini iyi ağırlasın. Bunun uygun süresi bir gün ve bir gecedir. Misafirlik (hakkı) üç gündür, bundan sonra (misafire ikram) sadakadır. Misafirin de ev sahibini sıkıntıya sokacak kadar onun yanında kalması helâl olmaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B6135 Buhârî, Edeb, 85)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِى بَكْرٍ: أَنَّ أَصْحَابَ الصُّفَّةِ كَانُوا أُنَاسًا فُقَرَاءَ، وَأَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَنْ كَانَ عِنْدَهُ طَعَامُ اثْنَيْنِ فَلْيَذْهَبْ بِثَالِثٍ، وَإِنْ أَرْبَعٌ فَخَامِسٌ أَوْ سَادِسٌ</p>

<p style="text-align:justify">Abdurrahman b. Ebû Bekir (ra) anlatıyor: Suffe ashâbı fakir insanlardı. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştu:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Kimin yanında iki kişilik yemek varsa üçüncü bir kişiyi, dört kişilik yiyeceği olan beşinci ya da altıncı bir kişiyi misafir etsin!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(B602 Buhârî, Mevâkîtü’s-salât, 41)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسٍ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) جَاءَ إِلَى سَعْدِ بْنِ عُبَادَةَ فَجَاءَ بِخُبْزٍ وَزَيْتٍ فَأَكَلَ، ثُمَّ قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "أَفْطَرَ عِنْدَكُمُ الصَّائِمُونَ، وَأَكَلَ طَعَامَكُمُ الْأَبْرَارُ، وَصَلَّتْ عَلَيْكُمُ الْمَلاَئِكَةُ</p>

<p style="text-align:justify">Enes (b. Mâlik) (ra) anlatıyor: "Nebî (sas), Sa’d b. Ubâde’nin (ra) evine geldi. Sa’d, (ona) ekmek ve zeytinyağı getirdi. Hz. Peygamber (sas) de onları yedi, ardından şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Yanınızda oruçlular iftar etsin. Yemeğinizi iyi insanlar yesin. Melekler de size dua etsin."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D3854 Ebû Dâvûd, Et’ıme, 54)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ، عَن النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهُ قَالَ: "لا خَيْرَ فِيمَنْ لا يُضِيفُ</p>

<p style="text-align:justify">Ukbe b. Âmir’in (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Misafir ağırlamayan kimsede hayır yoktur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(HM17555 İbn Hanbel, IV, 157)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَلاَمٍ قَالَ: لَمَّا قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَعْنِيٍ الْمَدِينَةَ انْجَفَلَ النَّاسُ إِلَيْهِ… وَكَانَ أَوَّلَ شَيْءٍ تَكَلَّمَ بِهِ أَنْ قَالَ: "أَيُّهَا النَّاسُ! أَفْشُوا السَّلاَمَ وَأَطْعِمُوا الطَّعَامَ وَصَلُّوا وَالنَّاسُ نِيَامٌ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ بِسَلاَمٍ</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Selâm (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sas) (hicret edip) Medine’ye geldiğinde insanlar ona doğru koşuştular. Söylediği ilk sözler şunlardı:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Ey insanlar! Selâmı yaygınlaştırın, yemek yedirin ve insanlar uykudayken (gece) namaz kılın ki, esenlik içinde cennete giresiniz."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2485 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 42)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün ashâbıyla beraber olduğu bir sırada Allah Resûlü’nün (sas) huzuruna bir adam gelerek, "Bitkin ve açım yâ Resûlallah." dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) önce kendi hanımlarına başvurdu. Fakat onlar, "Yanımızda sudan başka bir şey yok." cevabını verdiler. Hz. Peygamber’in (sas) o gün için misafiri ağırlayacak yiyeceği yoktu ama yine de bir şekilde bu misafir ağırlanmalı ve karnı mutlaka doyurulmalı idi.</p>

<p style="text-align:justify">Ardından ashâbına yöneldi ve "<i>Bu şahsı kim misafir edebilir?"  </i>diye sordu. Ensardan Sâbit b. Kays (ra), "Ben!" diye atıldı. Sonra da misafiri alıp evine götürdü. Hanımına, Allah Resûlü’nün (sas) misafirini ağırlamasını söyledi. Hanımı, "Çocuklarımın yiyeceğinden başka bir şeyimiz yok." cevabını verince o da hanımına, "Yemeğini hazırla, kandilini yak, çocuklarını da uyut." dedi. Eşinin söylediklerini yapan evin hanımı, ardından yanan kandili düzeltiyormuş gibi yaparak söndürüverdi. Böylece ev sahipleri, aslında yemek yemedikleri hâlde gecenin karanlığından yararlanarak yiyormuş gibi yaptılar. Misafire de bunu hiç hissettirmediler ve o geceyi aç geçirdiler. Karınları doymasa da Allah Resûlü’nün (sas) misafirini ağırlamanın verdiği mutluluk ile gönülleri doymuştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Ev sahibi olan Sâbit b. Kays (ra) sabahleyin Hz. Peygamber’in (sas) yanına gitti. Onu gören Allah Resûlü (sas) o gece misafirlerine yaptıkları ikramdan ötürü Allah’ın (cc) onlardan memnun kaldığını müjdeledi. Bu cömert sahâbî ve eşi hakkında şu âyet nâzil oldu: "<i>Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları (muhacir kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah’ın (cc) övgüsüne mazhar olan bu aile hem Allah (cc) rızasını, hem de Peygamber sevgisini kazanmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm, Hz. İbrâhim’in (as) hiç tanımadığı misafirlere nasıl ikramda bulunduğunu överek anlatır. Hz. İbrâhim (as), üstün ahlâkının bir gereği olarak ilk defa karşılaştığı misafirlerine, kendilerinden bir ağırlanma talebi gelmediği hâlde eşi Sâre ile kendisi bizzat hizmet etmek ve ziyafet vermek suretiyle ikramda bulunmuş ve onları en güzel şekilde ağırlamıştı. Bunun için ailesinin yanına gidip ikram olarak semiz bir buzağı getirmiş ve misafirlerine sunmuştu. Ancak gelen misafirler insan suretinde melekler olduğu için bu ikramdan yememişlerdi. İşte bu hassasiyeti ve misafirperverliğinden dolayıdır ki Hz. İbrâhim (sas) ‘Misafirlerin Babası’ olarak anılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Misafirperverlik geleneğinin öncüsü olan Hz. İbrâhim’in (as) misafirleri de tanıdık bildik kimseler değillerdi. Zaten misafirperverlikte önemli olan hiç tanımadığı belki de bir daha karşılaşmayacağı insanları ‘tanrı misafiri’ kabul edip karşılığını sadece Allah’tan (cc) bekleyerek ikramda bulunabilmektir. Yoksa câhiliyede olduğu gibi ve günümüzde de devam eden örnekleri bulunduğu gibi eş, dost ve akrabalar arasında gösteriş yapmak, egosunu tatmin etmek ve insanların hayranlığını ve saygısını kazanmak için yapmak değildir. Atası İbrâhim’in (as) geleneğini devam ettiren Hz. Peygamber (sas) de câhiliyedeki anlayışın aksine misafire ikramın sadece Allah (cc) rızasını kazanmak için yapılmasını tavsiye etmiş, misafirperverlik ile Allah’a (cc) iman arasında güçlü bir bağ kurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlık için iyi, güzel ve faydalı olana talip olan Allah Resûlü (sas), Hz. İbrâhim’den (as) beri sürdürülen bu güzel âdeti beğenip uyguladı ve daha peygamber olmadan önce misafirperverliği ile tanındı. Kendisi, ilk vahyin heyecan ve endişesini eşi Hz. Hatice’ye (ra) anlatınca, Hz. Hatice (ra) onun bazı hasletlerini ve bu arada misafirperverliğini de hatırlatarak korkmamasını, Allah’ın (cc) kendisini mahcup etmeyeceğini söylemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’e (sas) göre misafire ikram, Allah’a (cc) imanın bir yansıması ve Müslüman olmanın bir gereği idi. O (sas), "<i>Kim Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanıyorsa misafirini iyi ağırlasın. Bunun uygun süresi bir gün ve bir gecedir. Misafirlik (hakkı) üç gündür. Bundan sonra (misafire ikram) sadakadır. Misafirin de ev sahibini sıkıntıya sokacak kadar onun yanında kalması helâl olmaz." </i> sözleri ile misafire ikramın imanla ilişkisine işaret ederken aynı zamanda Müslümanları misafir ağırlamaya da teşvik ediyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Misafire ikramda ailenin ve bilhassa hanımların rolü büyüktür. Sahâbî hanımlar bu görevi seve seve yaparlar, kendileri yemez, misafirlerine ikram ederlerdi. İkramları sade ve basitti ama samimiyetleri içtendi. Çünkü Allah’ın Elçisi (sas), gösteriş ve kibre yol açacak şekilde, misafir için aşırı derecede külfete girmeyi yasaklamıştı. Zira aşırı külfet, misafire ikramın sürdürülmesini zorlaştıracaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) misafiri hiç eksik olmazdı. Suffe ashâbı onun daimî misafirleri arasında idi. Bunlar fakir insanlardı. Aynı zamanda Hz. Peygamber’in (sas) ilk yatılı öğrencileri idi. Onların iaşesini başta Peygamberimiz (sas) olmak üzere diğer Müslümanlar karşılıyordu. O dönemde ashâbın da maddî durumları pek iyi değildi. Fakat Efendimiz (sas) daha fazla misafir kabul etmeleri için Müslümanları teşvik ediyor ve kendisi de onlara örnek oluyordu. O şöyle buyuruyordu: "<i>Kimin yanında iki kişilik yemek varsa üçüncü bir kişiyi, dört kişilik yiyeceği olan beşinci ya da altıncı bir kişiyi misafir etsin!" </i> O gün Allah Resûlü (sas), Suffe ashâbından on kişiyi misafir ederken Hz. Ebû Bekir (ra), üç kişiyi misafir etmişti. Ebû Bekir Sıddîk’ın (ra) misafirlere ikram ettiği bu yemeğin ne kadar bereketlendiği ise rivayetlerde genişçe anlatılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), yine bir gün Suffe ashâbından bazılarını Hz. Âişe’nin (ra) evine götürmüştü. Onlar da orada yediler, içtiler. Sonra Resûlullah (sas), "<i>İsterseniz burada uyuyun, isterseniz mescide gidin." </i> buyurunca, "Biz mescide gideriz." demişlerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün sahâbîlerden Mikdâd b. Esved (ra) ile iki arkadaşı yoldan gelmişlerdi. Yorgunluktan ve açlıktan gözlerinin feri gitmiş, nerede ise kulakları duymaz hâle gelmişti. Sahâbeden kendilerini misafir etmelerini istediler. Ama hiç kimse onları kabul edecek durumda değildi. Derken Rahmet Elçisi (sas) geldi ve onları hanesine götürdü. Kapıda üç keçi duruyordu. Peygamber (sas), "<i>Şu keçilerin sütünü aramızda paylaşmak üzere sağın." </i> buyurdu. Bunun üzerine misafirler keçileri sağdı ve her biri kendi nasibini içti. O gece Hz. Peygamber (sas) misafirlerini sütle ağırlamıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) ashâbından aç olanları misafir ederek karınlarını doyururdu. Meselâ, bir gün Ebû Hüreyre (ra) aç kalmış ve bitap düşmüştü. Yolda Hz. Ömer’le (ra) karşılaştı. Kendisinden Allah’ın Kitabı’ndan bir âyeti okumasını istedi. Gayesi açlığını hissettirmekti. Ancak onun durumunu fark edemeyen Hz. Ömer (ra), sorduğu âyeti ona okumakla yetindi. Çok geçmeden Ebû Hüreyre (ra) açlıktan dolayı yüzüstü düştü. Bu sırada bir de gördü ki, Rahmet Elçisi (sas) başucunda dikilmiş, "<i>Ebû Hüreyre!"</i> diye çağırıyor. O (ra) da, "Buyur, emrin olur ey Allah’ın Resûlü!" diye karşılık verdi. Resûlullah (sas) elini tuttu, onu kaldırdı ve aç olduğunu fark ettiği Ebû Hüreyre’yi (ra) evine götürdü. Hemen onun için büyük bir bardak süt getirilmesini emretti. Sütten bir miktar içen Ebû Hüreyre’ye (ra), "Tekrar iç Ebû Hüreyre!" buyurdu. Bir miktar daha içince yine, "<i>Tekrarla!" </i> buyurdu. O da tekrarlayıp bir daha içti. Artık kendine gelmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Karşılıklı olarak yenilen yemeklerle insanların birbirini etkileyeceği, dostlukların pekişeceği bir gerçektir. Bu hakikati bilen Allah Resûlü (sas), "<i>Müminden başkasıyla arkadaşlık yapma, yemeğini de takva sahibi insanlar dışında kimse yemesin." </i> buyurmuştur. Hz. Peygamber (sas) bu uyarısı ile dostluk kuracağımız kişileri iman etmiş ve Allah (cc) karşısındaki sorumluluğunun bilincinde olan salih kişiler arasından seçmemizi istemiştir. Nitekim Rahmet Elçisi (sas) evine misafir olduğu Sa’d b. Ubâde’ye (ra) de, "<i>Yanınızda oruçlular iftar etsin. Yemeğinizi iyi insanlar yesin. Melekler de size dua etsin."</i> diye dua ederken aynı noktaya işaret etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir seferinde Rahmet Elçisi (sas) Hecer bölgesinden gelen yeni Müslüman olmuş heyetle ilgilenip ashâbından onlara ikramda bulunmalarını istemişti. Bir gün Allah’a (cc) inanmayan bir kişi Allah Resûlü’ne (sas) misafir olmuştu. Hz. Peygamber (sas) onun için koyundan süt sağılmasını istedi. İnançsız adam bir tas sütü içti, (doymayınca) bir tas süt daha verildi. Bu sütü de içti. Bir daha istedi, o sütü de içti. Böylece tam yedi tas süt içti. Ertesi gün, Allah (cc) hidayet nasip etti ve adam Müslüman oldu. Peygamber Efendimiz (sas) bir koyundan yeni sağdırdığı sütü ona ikram etti. Adam sütü içti. Peygamberimiz bir tas süt daha getirtti. Fakat adam bu sütü bitiremedi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas): "<i>Mümin, bir mide dolduracak kadar içer, kâfir ise yedi mide doldurana kadar içer." </i> buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) uzaktan yakından pek çok misafiri gelirdi. Bazı devlet ve kabilelerden özel ve resmî heyetler gelir, İslâm’ı öğrenmek için günlerce kalırlardı. Remle bnt. el-Hâris (ra) gibi bazı hanım sahâbîler de bu elçileri evlerinde misafir ederlerdi. Ensardan zengin bir hanım olan Ümmü Şerîk (ra) de sahâbe arasında misafirperverliği, Allah (cc) yolunda harcama yapmasıyla meşhurdu ve evinden misafiri hiç eksik olmazdı. Bu hanımlar, iyiliksever, cömert kimselerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) bazen de kendisi sahâbîlere misafir oluyordu. Nitekim bir gece dışarı çıktığında birden Hz. Ebû Bekir’le (ra) Hz. Ömer’e (ra) rastladı ve "<i>Sizi bu saatte evlerinizden çıkaran nedir?" </i> diye sordu. Onlar da, "Açlık yâ Resûlallah!" dediler. Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Varlığım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, beni de sizi çıkaran (sebep evden) çıkardı, hadi gidelim!" </i> dedi. Hemen onunla birlikte kalktılar ve ensardan Ebu’l-Heysem’in (ra) evine vardılar. Fakat evinde yoktu. Evin hanımı Efendimizi (sas) görünce, "Merhaba, hoş geldiniz!" dedi. Allah Resûlü (sas) ona eşinin nerede olduğunu sordu. Hanım, "Bize tatlı su getirmeye gitti." dedi. O sırada kocası geldi. Kutlu Nebî (sas) ile iki arkadaşını gördü ve çok sevindi, "Allah’a hamdolsun, bugün misafirleri benimkinden daha şerefli olan kimse yoktur." diyerek mutluluğunu dile getirdi. Hemen gidip onlara bir hurma salkımı getirdi ki, içinde ham, kuru ve taze hurmalar vardı. "Bundan yiyin!" dedi ve bıçağı aldı. Bunun üzerine Rahmet Peygamberi (sas) ona, "<i>Sakın sağmal koyuna dokunma." </i> buyurdu. Ebu’l-Heysem (ra) kendilerine ikram etmek üzere bir koyun kesti. Hem koyundan, hem o hurma salkımından yediler.</p>

<p style="text-align:justify">Yemeğe doyup, suya kandıkları vakit Peygamber Efendimiz (sas), Hz. Ebû Bekir’le (ra) Hz. Ömer’e (ra), "<i>Bu canı bu tende tutan Allah’a (cc) yemin ederim ki, kıyamet gününde bu nimetlerden mutlaka sorulacaksınız! Sizi evlerinizden açlık çıkardı. Sonra şu nimetlere kavuşmadan dönmediniz." </i> buyurdu. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (sas) ve arkadaşları zaman zaman sıkıntılı günler yaşamaktaydı. Ancak kardeşlik ruhu ve misafirlik anlayışı, bu sıkıntıları giderip mutluluğa dönüştürüyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) misafire ikramın hayır ve berekete vesile olacağını müjdelerken, imkânı olduğu hâlde misafire ikramdan kaçınanları da, "<i>Misafir ağırlamayan kimsede hayır yoktur."</i>  mealindeki hadisi ile uyarıyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) sünnetinde misafirperverlik artık sadece bir âdet ve bir gelenek değil, aynı zamanda erdemli bir davranış ve bir ibadet idi. Hem Allah (cc) katında hem de halk katında muteber ahlâkî bir değerdi. Rahmet Elçisi’nin (sas) hicrette Medine’ye ayak basar basmaz verdiği ilk mesajlar arasında, "<i>Yemek yedirin!" </i> vurgusunu yapması da manidardı: "<i>Ey insanlar! Selâmı yaygınlaştırın, yemek yedirin ve insanlar uykudayken (gece) namaz kılın ki, esenlik içinde cennete giresiniz." </i> Bu hadise göre cennete girme vesilesi olan misafire ikram, bazı zarurî hâllerde, isteğe bağlı bir iyilikten de öte ifa edilmesi gereken bir misafir hakkı ve toplumsal bir görev olur.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim bir hadisinde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştu: "<i>Misafiri bir gece ağırlamak her Müslüman’ın üzerine düşen bir görevdir. Bir kimse bir Müslüman’ın evinin önünde sabahlarsa bu kimseye ikram etmek o ev sahibinin üzerine bir borçtur. (Misafir) bu hakkını ister talep eder isterse de hakkından vazgeçer." </i> Bu ve buna benzer hadisler misafir ağırlamanın bir sorumluluk olduğunu açıkça belirtmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) bütün zamanını ibadetle geçiren Osman b. Maz’ûn’a (ra), "<i>Ey Osman, Allah’tan (cc) kork. Çünkü senin üzerinde ailenin de hakkı vardır. Senin üzerinde misafirinin de hakkı vardır. Senin üzerinde nefsinin de hakkı vardır. Bundan dolayı bazen oruç tut, bazen tutma. Bazı geceler namaz kıl, bazı geceler de uyu." </i> buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">‘Yâ Resûlallah bana öyle bir amel söyle ki o ameli yapınca cennete gireyim.’ diyen Ebû Hüreyre’ye (ra), Hz. Peygamber (sas) cennete götürecek amel arasında, "<i>yemek yedirmeyi"</i> de tavsiye etmiştir. Tebessümü sadaka kabul eden, misafirlerine güler yüzle ve güzel sözlerle muamele eden Resûl-i Ekrem (sas), Abdülkays heyetini, "<i>Bu insanlara, merhaba! Allah (cc) sizi utandırmasın, pişman etmesin." </i> sözleri ile karşılamıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Yolcunun duasının, kabul edilecek dualardan olduğunu söyleyen Allah Resûlü (sas), misafiri olduğu ev sahibine kendisi dua ettiği gibi ashâbına da dua etmelerini tavsiye ederdi. Bir defasında sahâbîleri ile birlikte Ebu’l-Heysem b. Teyyihân’ın (ra) evine misafir olan Hz. Peygamber (sas), yemek sonrası sahâbîlerine, "<i>Kardeşinizi mükâfatlandırın."  </i>buyurdu. Ashâb bunun üzerine "Yâ Resûlallah onun mükâfatı nedir?" deyince Rahmet Elçisi (sas), "<i>Bir adamın evine gidilir, yemeği yenir, içeceği içilir, sonra onun için dua ederlerse işte bu onun mükâfatıdır." </i> diyerek hoş bir misafirlik âdâbına da işaret etmiştir. "<i>Misafirin de ev sahibini sıkıntıya sokacak kadar misafirliğini uzatması helâl olmaz."</i>  buyurarak da misafirlik âdâbının bir başka yönüne dikkat çekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), halasının kızı Zeyneb bnt. Cahş (ra) ile evlendiği zaman ashâba düğün yemeği vermek istemiş ve ismini verdiği belirli kişilerin yanı sıra yolda karşılaştığı kimseleri de yemeğe çağırmasını Enes b. Mâlik’e (ra) söylemişti. Hz. Peygamber (sas) de gelen misafirlere onar kişilik gruplar hâlinde yemek ikram etmeye başlamıştı. Yemeğe başlamadan önce de besmele ile önlerinden yemelerini hatırlatmıştı. Gruplar sırayla girip yemek yiyorlar, ardından da çıkıyorlardı. Bu arada bir grup muhabbete koyulmuş ve konuşmayı uzattıkça uzatmıştı. Hz. Peygamber (sas) bu durumdan rahatsız olmuş, onların da çıkmasını sağlamak için evden dışarı çıkmıştı. Enes (ra) ile birlikte bir süre yürüdükten sonra Hz. Peygamber (sas) o grubun çıkmış olduğunu düşünerek odasına dönmüştü. Fakat hâlâ oradaydılar. Hz. Peygamber (sas), Enes (ra) ile tekrar dışarı çıkıp yürümeye başladı ve döndüklerinde o kişiler çıkmışlardı. İşte bu olayın akabinde Yüce Allah (cc), "<i>Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in </i>(sas)<i> evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i </i>(sas)<i> rahatsız etmekte, fakat o sizden çekinmektedir. Allah (cc) ise gerçeği söylemekten çekinmez..."</i>  âyetini indirerek misafirlerin dikkat etmesi gereken bazı davranışları bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir defasında kendisine ikram edilen bir yemeği Hz. Peygamber (sas) ashâbına ikram etmiş, onlar da, "İştahımız yok." diye karşılık verince Resûlullah (sas), "<i>Açlığı ve yalanı bir araya getirmeyin." </i> buyurmuştur. Böylece ikram edilen mubah şeylerin misafir tarafından reddedilmemesini misafirlik âdâbı olarak öğretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas) gerek davranışları gerekse sözlü beyanlarıyla insanları misafir ağırlamaya teşvik etmiştir. Böylece misafire ikram Müslümanlar için ahlâkî bir değer hâline gelmiştir. Müslümanlar Hz. Peygamber’den (sas) sonra bu güzel geleneği sürdürmüşler ve daha da geliştirerek devam ettirmişlerdir. Hz. Ömer (ra) zamanında içerisinde un, hurma, kuru üzüm ve ihtiyaç maddeleri bulunan ‘dârü’r-rakîk’ adlı evleri, Hz. Osman (ra) zamanında kurulan ‘dârü’d-dîfân’lar (misafirhaneler) takip etmiştir. Bu gelenek daha sonra vakıflar, kervansaraylar ve imarethanelerle sürdürülmüştür. Bu geleneğin bir tezahürü olarak da geçmişten günümüze, misafirhaneler, konukevleri eksik olmamıştır. Ve hâlen misafirperverlik, Müslüman toplumların en önemli hasletlerinden biri olarak devam etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/misafirperverlik-ikram-ahlaki-1</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 09:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/misafirperverlik-ikram-ahlaki.jpg" type="image/jpeg" length="32126"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Cesaret ve Korku: İnsandaki İki Fıtri Duygu]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/cesaret-ve-korku-insandaki-iki-fitri-duygu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/cesaret-ve-korku-insandaki-iki-fitri-duygu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA['Şehamet' nedir? Bir kişide bulunan huyların en kötüleri hangileridir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ عَبْدِ الْعَزِيزِ بْنِ مَرْوَانَ قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ يَقُولُ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "شَرُّ مَا فِى رَجُلٍ شُحٌّ هَالِعٌ وَجُبْنٌ خَالِعٌ</p>

<p style="text-align:justify">Abdülazîz b. Mervân’ın (ra) naklettiğine göre, Ebû Hüreyre (ra), Resûlullah’ı (sas) şöyle buyururken işitmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Bir kişide bulunan (huy)ların en kötüsü, aşırı cimrilik ve şiddetli korkaklıktır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D2511 Ebû Dâvûd, Cihâd, 21)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "اللَّهُمَّ! إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ، وَالْكَسَلِ، وَالْبُخْلِ، وَالْجُبْنِ، وَضَلَعِ الدَّيْنِ، وَغَلَبَةِ الرِّجَالِ</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik’in (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle derdi: "<i>Allah’ım! Kederden, üzüntüden, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve halkın galeyana gelerek taşkınlığından sana sığınırım."</i></p>

<p style="text-align:justify">(N5478 Nesâî, İstiâze, 25)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى النَّضْرِ، عَنْ كِتَابِ رَجُلٍ مِنْ أَسْلَمَ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يُقَالُ لَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِى أَوْفَى، فَكَتَبَ إِلَى عُمَرَ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ، حِينَ سَارَ إِلَى الْحَرُورِيَّةِ، يُخْبِرُهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ، كَانَ فِى بَعْضِ أَيَّامِهِ الَّتِى لَقِيَ فِيهَا الْعَدُوَّ، يَنْتَظِرُ حَتَّى إِذَا مَالَتِ الشَّمْسُ قَامَ فِيهِمْ فَقَالَ: "يَا أَيُّهَا النَّاسُ! لاَ تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعَدُوِّ وَاسْأَلُوا اللَّهَ الْعَافِيَةَ، فَإِذَا "لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا، وَاعْلَمُوا أَنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ ظِلاَلِ السُّيُوفِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebu’n-Nadr, Eslem kabilesinden ve Hz. Peygamber’in (sas) ashâbından olan Abdullah b. Ebû Evfâ (ra) isimli bir kişinin, Harûrîler (Hâricîler) üzerine sefere çıktığında Ömer b. Ubeydullah’a yazdığı mektupta şunu naklettiğini anlatıyor: "Resûlullah (sas) düşmanla karşılaştığı bir gün, güneş (batıya) meyledene kadar bekledi ve ashâbının arasında ayağa kalkarak şöyle buyurdu: "<i>Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allah’tan (cc), bela ve musibetlerden uzak kalmayı (afiyet) isteyin. Fakat düşmanla karşılaştığınız zaman da sabredin. Ve bilin ki cennet kılıçların gölgeleri altındadır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M4542 Müslim, Cihâd ve siyer, 20)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَنَسٍ قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَحْسَنَ النَّاسِ، وَأَجْوَدَ النَّاسِ، وَأَشْجَعَ النَّاسِ، وَلَقَدْ فَزِعَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ ذَاتَ لَيْلَةٍ فَانْطَلَقَ النَّاسُ قِبَلَ الصَّوْتِ، فَاسْتَقْبَلَهُمُ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَدْ سَبَقَ النَّاسَ إِلَى الصَّوْتِ</p>

<p style="text-align:justify">Enes (b. Mâlik) (ra) anlatıyor: "Hz. Peygamber (sas) insanların en iyisi, en cömerdi ve cesuru idi. Bir gece Medine halkı (yüksek bir ses duyarak) korkmuştu. İnsanlar sesin geldiği yöne doğru gittiler. Herkesten önce sesi araştırmaya giden ve geri dönmekte olan Hz. Peygamber (sas) onları karşıladı…"</p>

<p style="text-align:justify">(B6033 Buhârî, Edeb, 39)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Bedenen oldukça zayıf, çelimsiz biriydi. Arkasında onu himaye edecek bir kabilesi de yoktu. Ancak, cesaret ve iman sahibiydi. Allah Resûlü’nden (sas) sonra, Kâbe’de Kur’an’ı yüksek sesle okuma cesareti gösteren ilk kişi o olmuştu. Bu zât, Hz. Peygamber’in (sas) dostu Abdullah b. Mes’ûd’dan (ra) başkası değildi. İslâm’la müşerref olduğu sıralarda Müslümanlar Hz. Peygamber (sas) ile birlikte açıktan açığa ibadet edemiyor, istedikleri yerde yüksek sesle Kur’an okuyamıyorlardı.</p>

<p style="text-align:justify">Böyle zor bir ortamda bir gün Resûlullah’ın (sas) ashâbı toplanmış, "Vallahi! Kureyşliler Kur’an’ın sesli bir şekilde okunduğunu henüz duymadılar. Kur’an’ı onlara kim duyurabilir?" diye konuşuyorlardı. Abdullah (sas), ‘Ben!’ dedi. Sahâbîler, "Senin akıbetinden korkarız. Biz, eğer onlar eziyet ederlerse kendini koruyacak, kabilesi olan birini(n bunu yapmasını) isteriz." dediler. "Müsaade edin, Allah (cc) beni korur." diye ısrar etti Abdullah.</p>

<p style="text-align:justify">Kuşluk vakti Kâbe’ye gitti. Kureyşliler topluca oturuyorlardı. Ayağa kalktı ve yüksek bir sesle besmele çekerek Rahmân sûresini okumaya başladı. Onu duyan Kureyşliler şaşırdılar ve dikkatle dinlediler. Birbirlerine (Abdullah’ın (ra) künyesini kullanarak), "İbn Ümmü Abd ne diyor?" diye hayretle sordular. Sonra içlerinden biri, "Muhammed’e (sas) gelenden (Kur’an’dan) bir bölüm okuyor." dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Hemen yerlerinden kalkıp ona doğru yürümeye başladılar. O (ra), Kur’an okumaya devam ediyordu. Yanına varınca, her biri bir taraftan vurmaya başladı. Onlar vuruyor, o Kur’an okuyordu. Her tarafı kanayıp yaralar içinde kalıncaya kadar okudu. Ayakta duramayacak hâle gelinceye kadar vurmaya devam eden Kureyşliler, Abdullah b. Mes’ûd (ra) yığılıp kalınca dayak atmayı bırakıp arkadaşlarının yanına gittiler. Biraz sonra kendine gelen Abdullah (ra), yüzü gözü kan içinde arkadaşlarının yanına gitti. Sahâbîler, "İşte biz, başına böyle bir şeyin gelmesinden korkuyorduk." dediler. Abdullah (ra), "Allah (cc) düşmanları, benim gözümde şu andakinden daha zayıf olmadı! İsterseniz yarın yine gelir aynısını yaparım." dedi. Sahâbîler, "Bu kadarı yeter, hoşlanmadıkları şeyi onlara duyurdun." diye cevap verdiler. İmanıyla câhiliyeden kurtulan, cesaret ve şecaat timsali bir sahâbînin cehalete karşı cesurca haykırışıydı bu.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında korku ve cesaret insandaki fıtrî duygulardandır. Bazı insanların fıtratında cesaret duygusu daha ağır basarken, bazılarının fıtratında da korku duygusu daha baskın olabilir. Yaratılıştan gelen bu duyguları kontrol etmek ya da etmemek insanın elinde olan bir durumdur. Bununla birlikte insanın yaşadığı ortam, hayat şartları, eğitim, kültür vs. gibi etkenler de bu duyguların insan kişiliğini şekillendirmeleri noktasında belirleyici etkenlerdir. İnsanın kendisi için tehlike arz eden durumlardan korkması ve tepki vermesi çok doğal bir durumdur. Nitekim Kur’an’da beşer olmaları hasebiyle peygamberlerin de korktuğu bazı durumlardan bahsedilmektedir. Örneğin Hz. İbrâhim (as) kendisine gelen misafirlerin yemek yememelerini yadırgamış ve korkmuştu. Hz. Lut (as) da kavminin sapkın erkeklerinin onlara yaklaşmak istemeleri sebebiyle kendisine gelen elçiler hakkında korkmuş ve kaygılanmıştı. Hz. Musa (as) ve kardeşi Harun, Firavun’a gitmekle emrolunduklarında, Firavun’un kendilerine karşı aşırı derecede kötü davranmasından veya iyice azmasından korktuklarını dile getirmişlerdi. Allah (cc), Hz. Musa’ya (as) asâsını yere atmasını emrettiği zaman asâ yılana dönüştüğünde korktuğu için arkasına bakmadan kaçmaya kalkışmıştı. Yine Hz. Musa’nın (as) rahat konuşamadığı için meramını anlatamama gibi bir korkusu vardı. İlk vahiy tecrübesini yaşadığında Hz. Peygamber (sas) de korkmuş ve evine gidip hanımından kendisini örtmesini istemişti. Biraz rahatlayıp sakinleşmiş ve korkusunu üzerinden atınca başından geçenleri anlatabilmişti. Buradan anlaşılmaktadır ki peygamberler de dâhil olmak üzere bütün insanların fıtratında korku duygusunun var olduğu bir gerçektir. Ancak peygamberler açısından bakıldığında onlardan beklenen peygamber olmaları hasebiyle bu korkulara yenik düşmemeleridir. Nitekim Allah (cc) Hz. Musa’ya (as), "<i>...Ey Musa, korkma! Benim katımda peygamberler korkmazlar."</i>  buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların korku duygusundan tamamıyla sıyrılmaları mümkün olmadığı gibi bu istenen bir durum da değildir. Önemli olan bu duyguyu kontrol altında tutabilmek ve korkulara yenik düşmemektir. Korku duygusunu eğitmeyip bu duygusuna yenik düşen insanın kişiliğinde korku hâkim olur ve insan hayata karşı korkak bir tutum içerisine girer. Korkaklık kendisi için kaçınılmaz olur. İnsan için normal bir duygu olan korku, ruhî bir zaaf hâline gelir. Bu itibarla korkaklık, gayretsizlik, hamiyetsizlik, kişilik zafiyeti gibi insan onuruna yakışmayan ve onun alçaklıkla damgalanmasına yol açan sonuçlar doğurabilir. Bu ise Müslüman’a yakışan bir durum değildir. Zira Müslüman güçlü bir kişiliğe sahip olmalıdır ki inandığı değerleri koruyabilsin, hiç kimseden ya da hiçbir şeyden korkmaksızın bu değerlerin arkasında durabilsin. Müslümanlara haklarını, inanç ve değerlerini koruyup savunma, düşmana karşı koyma konularında cesareti teşvik edip erdem olarak sunan Allah Resûlü (sas), korkarak savaş meydanından kaçmayı insanı dünya ve âhirette hüsrana uğratan şeyler arasında saymıştır. Korkaklığın insanlar hakkında en kötü ve alçaltıcı huylardan olduğunu ifade etmiş ve şöyle buyurmuştur: "<i>Bir kişide bulunan (huy)ların en kötüsü, aşırı cimrilik ve şiddetli korkaklıktır."</i>  Allah Resûlü (sas) yaptığı dualarında Allah’a (cc) sığındığı sıkıntılı durumlar ve kötülükler arasına korkaklığı da katmıştır. Onun dualarından biri şöyledir: "<i>Allah’ım! Kederden, üzüntüden, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve halkın galeyana gelerek taşkınlığından sana sığınırım."</i></p>

<p style="text-align:justify">Hayatta pek çok şey insan için korku sebebi olabilir. İnsanın en çok korktuğu şeylerin başında sahip olduklarını kaybetme duygusu gelir. Kaybetme korkusu özellikle can kaybının yanı sıra mal ve makam gibi kişiye dünyada itibar sağlayan maddî şeylerde kendini daha çok gösterir. Özellikle mal ve zenginliğini kaybetme, geçim sıkıntısına düşme ve fakirlik korkusunun kontrol edilememesi, tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir. Öyle ki câhiliye insanı bu korkuyla çocuğunun canına bile kıyabilecek noktaya gelmişti. Bu nedenle Cenâb-ı Allah (cc), açlık (fakirlik) korkusuyla yahut açlıktan (fakirlikten) çocuklarını öldürmemeleri için insanları uyarmıştır. Kimi zaman ise bir imtihan vesilesi olan çocuklar insanın âhireti için başka bir korku sebebi olabilmektedir. Bu nedenledir ki bir gün sevgili torunu Hasan (ra) yahut Hüseyin’i (ra) bağrına basarak seven Resûl-i Ekrem (sas), ona şöyle seslenir: "<i>Siz (çocuklar, insanı) cimri, korkak, bilgisiz (bırakacak kadar meşgul) edersiniz..."</i></p>

<p style="text-align:justify">Korku bazen de insan için bir imtihan vesilesidir. Allah (cc), kullarını korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek denediğini bildirmiş ve bunlara karşı sabredenlere de mükâfat vaad etmiştir. Bazı korkular ise aslında şeytanın tuzaklarıdır. Örneğin şeytan insanı bazen fakirlikle bazen de kendi dostlarıyla korkutur. Allah (cc) ise bu korkularını yenenlere karşılık olarak kendi katından mağfiret ve bol nimet vaad etmiş, mümin olanın sadece Allah’tan (cc) korkması gerektiğini bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın vesveseleri de bazen kendisi için korku kaynağı olabilir. Bu durumlarda kişi korktuğu her neyse bunların hepsini Allah’ın (cc) yarattığının bilinciyle hareket ederek bunlardan kurtulmak için bir taraftan Yaratıcı’ya (cc) sığınmalı diğer taraftan da bu korkuları yenebilmek için gerekli eğitim ya da moral desteği almalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Düşman korkusu da insanın önemli korkularındandır. Bu korku Müslüman’ı düşmanla savaşmaktan alıkoyan bir korku hâline geldiğinde tehlikelidir. Müslüman’ın düşman korkusu ancak onu düşmana karşı tedbir almaya yönlendiren bir kaygı olabilir. Nitekim Kur’an’da müminlerin düşmana karşı nasıl tavır takındıkları şöyle anlatılır: "<i>Onlar öyle kimselerdir ki insanlar onlara, "(Düşmanınız olan) insanlar size karşı ordu topladılar. Onlardan korkun!" dedikleri zaman bu onların imanını artırdı ve "Allah (cc) bize yeter, O ne güzel vekildir!" dediler."</i>  Yine başka bir âyette de müminlerin bu tavrı şöyle anlatılmıştır: "<i>Müminler, düşman birliklerini gördüklerinde: "İşte Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) bize </i>vaad <i>ettiği! Allah (cc) ve Resûlü (sas) doğru söylemiştir," dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah’a (cc) bağlılıklarını arttırdı."</i>  Zira Müslüman için savaşmanın neticesi iki güzellik (zafer yahut şehitlik)ten biridir. Nitekim bu inanç bizim kültürümüzde de, "Ölürsem şehit, kalırsam gazi olurum." şeklinde dillendirilmiştir. Kur’an’da savaştan ve düşmandan, Allah’tan (cc) korkar gibi hatta daha fazla bir korkuyla korkmak eleştirilmiş ve dünya menfaatinin önemsizliği, Allah’tan (cc) korkanlar için âhiretin daha hayırlı olduğu, kimseye kıl payı kadar haksızlık yapılmayacağı hatırlatılmıştır. Hz. Peygamber (sas) de düşmanla karşılaşıldığında sabretmeyi tavsiye etmiş ve şöyle buyurmuştur: "<i>Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allah’tan (cc), bela ve musibetlerden uzak kalmayı (afiyet) isteyin. Fakat düşmanla karşılaştığınız zaman da sabredin. Ve bilin ki cennet kılıçların gölgeleri altındadır."</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Deprem, sel, yangın, patlama gibi tehlike arz eden konulardaki korkular ise, insan için bir zayıflık değildir. Aksine bu tür tehlikeleri ciddiye alarak çeşitli önlemler alması, onun ruh hâlinin sağlıklı oluşuna delâlet eder. Bu korkular bir yere kadar olayların sonucunu görebilme, kestirebilme, tartabilme yeteneğiyle de ilişkilidir. Akıllı insan korkar. Çünkü tehlikeli bir durum olduğunun farkına varır. Bu tür riskler ve tehlikeler karşısında gerekli tedbirleri alır. İşte tam bu noktada cesaret duygusu devreye girer.</p>

<p style="text-align:justify">Cesaret, şecaat ve yüreklilik! Korku anında kalp kuvveti ile metanetini sürdürmek, dinî ve dünyevî hukukunu korumak için canını dahi verecek derecede gösterilen yiğitliktir. Dehşet veren bir hadise anında ve olağanüstü hâller karşısında sabır ve sebat göstererek soğukkanlılığı koruyup endişeye kapılmadan sakin bir şekilde hareket etmektir. Müslüman’da bulunması gereken ve en çok da ona yakışan vasıflardır bunlar. Müslüman’a yakışır, zira Müslüman metanetini, azmini ve kararlılığını imanından alır; gevşemez, üzüntüye kapılmaz. İmanının onu üstün kılacağını, zafere eriştireceğini bilir.</p>

<p style="text-align:justify">Cesaret ve şecaati ifade etmek üzere ‘şehamet’ kelimesi de kullanılmaktadır ki yüreklilik, gözü peklik anlamlarının yanında, keskin zekâlılık ve anlayışlılık mânâlarını da ihtiva etmektedir. Dolayısıyla cesaret ve şecaatin temelinde akıl ve zekâ olmalıdır. Cesaretle duygusuzluk ya da akılsızlık karıştırılmamalıdır. Dolayısıyla sonuçları hesaba katılmaksızın girişilen cesaret faaliyetleri bile bile tehlikeye atılmak anlamına gelir ki bu, dinen hoş karşılanmaz. Dış tehlikelere karşı aşırı korkak olup pasif bir tavır takınmak ne kadar yanlışsa, tehlike karşısında haddinden fazla öfkelenip saldırgan davranmak da o kadar yanlıştır. Kontrolsüz öfke ve kızgınlık faydadan ziyade zarara yol açar. Ancak insanın öfke duygusunu aklın kontrolünde yaşatması ve yiğitlik erdemini geliştirmesi gereklidir. Zira hem kendi haklarını hem de zayıfların ve mazlumların hakkını korumak, ancak bu sayede mümkün olmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bunun yanında cesaret ve şecaat, büyüklük, şahsî üstünlük elde etme ve gösteriş gayesine de mâtuf olmamalı, ancak hak ve adaletin tesisi için izhar edilmelidir. Aksi takdirde önemsiz şeylere hizmet maksadıyla sergilenen cesaret değerini kaybeder. Bir adam Resûl-i Ekrem’e (sas) gelerek, "Bir kimse tarafgirlik duygusuyla savaşıyor, diğeri cesaret gösterisi için savaşıyor veya riya ve ikiyüzlülükten dolayı savaşıyor. Bunların hangisi Allah (cc) yolundadır?" diye sorunca, Efendimiz (sas), "<i>Kim Allah’ın (cc) sözü (tevhid inancı) yücelip hâkim olsun diye savaşırsa o, Allah (cc) yolundadır."</i>  şeklinde cevap vermişti.</p>

<p style="text-align:justify">Cesaret ve şecaatin kaynağı insandaki ‘gazap/öfke’ duygusudur. Bu duygu, infiale kapılma, öfke, hışım, aşırı hiddet, hoşa gitmeyen bir hadise karşısında intikam arzusuyla heyecanlanma ve saldırganlık hâlinin ifadesidir. Aslında bu duygu, kötüye kullanılmadığı takdirde, hâriçten gelen hücumları önlemek için itici bir kuvvet ve tedbirli olmaya yarayan bir güçtür. Zira insanın hayatını sürdürebilmesi ve dış tehlikelerden korunabilmesi için etkili bir güce ihtiyacı vardır. İşte bu güç, Allah (cc) tarafından kendisine verilen gazap kuvvetidir. Gazap, kalbin çarpmasını hızlandırır, kanın yüze ve beyne hücum etmesini temin eder. Böylece hâsıl olan bu kuvvet, önce gelecek tehlikeyi önlemeye çalışır. Şayet tehlike vaki olmuşsa onun tedavisine veya intikam almaya gayret eder. İnsanın mücadele ve mücahede etmesi gereken yerlerde güç ve kuvvetin hakkını vermesi, yiğit ve yürekli olması icap eden durumlarda cesaretli davranması ve ırzını, namusunu, vatanını, canını, malını, nefsini ve neslini koruması ancak bu duygu sayesinde mümkün olmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Cesaret ve şecaatte kendilerine örnek aldıkları Hz. Peygamber’i (sas) ashâbı, "İnsanların en iyisi, en cömerdi ve en cesuru" olarak nitelendirmiştir. Enes b. Mâlik’in (ra) anlattığına göre bir gece Medine halkı yüksek bir ses duyarak korkmuş ve sesin geldiği tarafa doğru gitmişlerdi. Bir atın üstüne atlayarak hepsinden önce sesin geldiği yöne atını süren Hz. Peygamber (sas) ise dönerken onlara rastlamış ve boynunda kılıcı onları "<i>Korkmayın, korkmayın!" </i> diye teskin etmişti. Peygamberimizin (sas) cesaretinin derecesini anlayabilmek için, onun tek başına insanları hak dine davet edişi esnasındaki hâlini ve gayretini hatırlamamız yeterlidir. Allah Resûlü (sas) onları öyle bir dine davet ediyordu ki bu dine uymaları hâlinde bütün sosyal, siyasal, ekonomik ve ailevî hayat tarzlarını değiştirmeleri gerekiyordu. Asırlardan beri atalarından görüp yaşayageldikleri esasları bırakıp inkâr etmeleri, kanlarına işlemiş bulunan birçok âdet ve alışkanlıklardan vazgeçmeleri kaçınılmazdı.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimiz (sas) onları sadece Allah’ın (cc) varlık ve birliğine davetle kalmıyor, âhiret gibi ebedî bir âlemin geleceğinden, tekrar dirileceklerinden, hesaba çekilip amellerinin mizanda tartılacağından bahsediyor, cehennem gibi bir zindandan haber veriyordu ki bu, müşrik Arapların hiç hoşuna gitmiyordu. Kavmi ve en yakın akrabaları Peygamberimizin (sas) ve dininin getirdiklerini kabule yanaşmıyor, alay ve hakaret ediyor, hatta vazgeçirmek için önüne cazip teklifler sürüyorlardı. Öz amcası Ebû Leheb, "Bizi bunun için mi çağırdın?" diyerek, onun kurtuluşa davet mesajıyla alay ediyordu. Übey b. Halef, eline aldığı çürümüş bir kemiği ufalayıp toz hâline getirdikten sonra Resûl-i Ekrem’in (sas) yüzüne üflüyor, "Ey Muhammed, Allah (cc) buna mı hayat verecek?" diye küstahça mukabelede bulunuyor; diğerleri onu davasından caydırmak için mal, mülk, şeref ve makam gibi tekliflerde bulunuyordu. Allah Resûlü (sas) davetiyle alay edenlere vahiyle cevap verirken Ebû Tâlib’e de, "<i>Amca, bu işi bırakmam için sağ elime güneşi, sol elime ayı koysalar da Allah (cc) onu üstün kılıncaya ya da ben bu yolda ölüp gidinceye kadar bırakmam!" </i> diyerek cesaretle üzerlerine gidiyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), yüzlerce felâket, tehlike ve birçok savaşla yüz yüze geldi. Fakat hiçbir zaman azim ve sebatını kaybetmedi. Aslında son derece yumuşak huylu, sakin bir tabiata sahip olan Rehberimiz Efendimiz (sas), yeri geldiğinde hak ve hakikat uğrunda bir o kadar cesur ve bir o kadar da yürekliydi. Bedir Savaşı’nın en şiddetli anlarında, bin kişilik mücehhez müşrik ordusu karşısında üç yüz kişilik Müslüman ordusu telaşa kapıldıklarında ona sığınıyor, onu siper yapıyorlardı kendilerine. Huneyn Savaşı’nda ilk hücumda düşmanı bozguna uğratan ancak ganimetlerin peşine düşünce Hevâzin kabilesi tarafından amansız bir ok yağmuruna tutulan Müslümanlar savaş alanından çekildikleri esnada Peygamber Efendimiz (sas), katırının gemini tutan Ebû Süfyan b. Hâris’le birlikte her zaman olduğu gibi savaş alanında dimdik duruyordu. Ona tâbi olan ashâbının cesareti de takdire şayandır. Söz gelimi ‘Allah’ın Kılıcı’ lakabı verilen Hâlid b. Velîd (ra) düşmanla karşılaştığında onları ilk önce İslâm’a sonra da cizye vererek anlaşmaya davet ediyordu. Onlara, "Bu daveti reddettiğiniz takdirde size öyle bir toplulukla geldim ki onlar için ölüm, sizin için yaşamın taşıdığı anlamdan daha değerlidir." diyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Korkuyu olduğu gibi cesareti de besleyen yahut zayıflatan faktörler söz konusudur. Sahâbenin cesaretlerini zirve noktasına taşıyan faktör de onların sarsılmaz imanlarıdır. Korku ve cesaret sadece savaştan kaçmak ya da savaşta yüreklilik göstererek savaşmaktan ibaret değildir. Önemli olan insanın hataya karşı korkak yahut cesur olup olmaması ve bu duygularını doğru yönlendirmelerle doğru yerlerde kullanabilmesidir. Örneğin Hz. Ebû Bekir’in (ra) açlıktan korkarak evlâtlarını öldüren bir toplum içerisinde tüm malını infak etmesi ileri derecede bir cesaret örneğidir. Her ne olursa olsun yanlışlar karşısında cesurca, yüreklilikle hareket edip hakkı savunmaktan kaçınmamak cesaret değil de nedir?</p>

<p style="text-align:justify">Korku aslında kişinin korktuğu nesneye yahut içinde bulunduğu duruma verdiği bir tepki değildir. Kendi düşüncelerine verdiği bir tepkidir. Dolayısıyla korkuyu yenmek için kişinin kendi dışındaki bir etkenin durumu düzeltmesi ya da korkularından kaçması yerine korkuya sebep olan düşünceyi tespit edip bunun üzerine gitmek, korkularla mücadele etmek korkuyu yenme noktasında atılan ilk ve önemli adımlar olacaktır. Bunun yanı sıra korkuları fobi derecesine gelen kişilerin profesyonel destek almaları, cesaret duygularını geliştirmek için verilen eğitim ve inanç da korkularını yenmeleri noktasında en etkili faktörlerdendir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın korktuğu, korku sebebi olarak gördüğü herşeyi Cenâb-ı Allah (cc) yaratmıştır. Allah (cc) istemedikçe ve izin vermedikçe insanın korktuğu hiçbir şey insana zarar vermez. Müslüman bunun bilincinde olarak hareket etmeli ve korkularına yenik düşmemelidir. Elbette insanın hayatında bazı konularda kaygılanması normaldir. Kendisi ve çocuklarına dair gelecek kaygısı, geçim kaygısı vs. Ancak Müslüman’ın hayatında bu tür kaygıların ileri derecede tezahür etmesi ve korkuya dönüşmesi dinimizce onaylanmayan ve Müslüman’ın inancına ters düşen bir durumdur. Zira rızkı veren Allah’tır. Müslüman’ın bu kaygıları onu bu konularda tedbir alarak Allah’a (cc) tevekküle yönlendirmelidir. Eğer bu kaygılara kapılıp korkakça davranırsa hayatını bazı şeyleri kaybetme korkusu yönlendirecek sahip olduğu değerlerini korkularından dolayı terk etmekten kendini alamayacaktır. Mümin korktuğu her şeyden Allah’a (cc) sığınmalı ve ondan yardım dilemelidir. Hayatta korku anlarında korkuyu zapt edip iradeli davranarak cesaretini korumalı bütün sonuçlarını bilerek ve göze alarak korktuğu her şeye karşı cesaretini ortaya koymalıdır. Mümin, Allah (cc) korkusunu ve âhirette kaybetme korkusunu bilincinde diri tuttuğu ölçüde dünyada kaybettiklerinin anlamsızlığını ve değersizliğini takdir edebilecektir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/cesaret-ve-korku-insandaki-iki-fitri-duygu-1</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 09:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/cesaret-ve-korku-insandaki-iki-fitri-duygu.jpg" type="image/jpeg" length="31511"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Müsamaha: Hoşgörü]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/musamaha-hosgoru-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/musamaha-hosgoru-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[‘Hoşgörü’, diğer bir ifadeyle ‘müsamaha’, sevgi temeline dayanan ahlâkî bir erdemdir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:…فَقَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : … "إِنَّمَا بُعِثْتُمْ مُيَسِّرِينَ وَلَمْ تُبْعَثُوا مُعَسِّرِينَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"… Siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı olarak değil."</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(T147 Tirmizî, Tahâret, 112)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ أَبِى إِسْحَاقَ قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ الْجَدَلِيَّ يَقُولُ: سَأَلْتُ عَائِشَةَ عَنْ خُلُقِ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَقَالَتْ: لَمْ يَكُنْ فَاحِشًا وَلاَ مُتَفَحِّشًا وَلاَ صَخَّابًا فِى الْأَسْوَاقِ وَلاَ يَجْزِى بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ وَلَكِنْ يَعْفُو وَيَصْفَحُ.</p>

<p style="text-align:justify">Ebû İshâk’ın (ra) işittiğine göre, Ebû Abdullah el-Cedelî (ra) şunları anlatmıştır: Âişe’ye (ra) Allah Resûlü’nün (sas) ahlâkını sordum. Şöyle dedi: "O (sas), kaba ve çirkin söz ve davranışlarda bulunmaz, çarşı pazarda insanlarla uluorta münakaşaya girmez, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilakis bağışlayıcı ve hoşgörülü davranırdı."</p>

<p style="text-align:justify">(T2016 Tirmizî, Birr, 69)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "اسْمَحْ يُسْمَحْ لَكَ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’ın (ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Hoş gör ki, hoş görülesin."</i></p>

<p style="text-align:justify">(HM2233 İbn Hanbel, I, 249)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ سَمْحَ الْبَيْعِ سَمْحَ الشِّرَاءِ سَمْحَ الْقَضَاءِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Allah (cc), satışın, alışın ve borç ödemenin müsamahalı olanını sever."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T1319 Tirmizî, Büyû’, 75)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün Allah Resûlü (sas) mescitte otururken bir bedevî içeri girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra, "Allah’ım! Bana ve Muhammed’e (sas) merhamet eyle, bizimle birlikte başkasına merhamet etme!" diye dua etti. Bedevînin bu garip duasını işiten Hz. Peygamber (sas), engin hoşgörüsüyle gülümsemekten kendini alamadı ve, "<i>Sen, geniş olanı (rahmeti) daralttın!" </i> dedi. Bir süre sonra bedevî mescidin bir köşesinde bevletmeye başladı. Onun bu hâlini gören ashâb engellemek için öfkeyle ona doğru koştular. Fakat Resûlullah (sas), ashâbına onu bırakmalarını ve bevlettiği yere bir kova su dökmelerini söyledi. Sonra şöyle buyurdu: "<i>Siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı olarak değil."</i>  Hz. Peygamber (sas) bedevîye ne kızmış ne de kötü bir söz söylemişti. Aksine ona yine hoşgörüyle yaklaşıp mescitte böyle yapılmaması gerektiğini söyleyerek hatasını fark ettirmeye çalışmıştı. Nitekim bu tutumu sonuç vermiş, bedevî yaptığı hatanın farkına varmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">‘Hoşgörü’, diğer bir ifadeyle ‘müsamaha’, sevgi temeline dayanan ahlâkî bir erdemdir. Hoş görmek; kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi anlayışımıza aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak demektir. Hoş görmek; affedilebilecek kusurları düzeltme hususunda insanlara fırsat tanımayı, samimi bir niyetle yardımcı olmayı ve onları anlayışla karşılamayı gerektirir. Dolayısıyla hoşgörü, ne katlanma, tahammül etme gibi samimiyetsiz bir tavır ne de görmezlikten gelme, aldırış etmeme gibi sorumsuzca bir tutumdur. Aksine kişinin kendi irade ve tercihi doğrultusunda ortaya çıkan ahlâkî bir meziyettir. Hoşgörünün varlığından söz edilebilmesi için hoş görenin, hoş gördüğü şeyi bastırabilecek ya da engelleyebilecek güce sahip olması, fakat o gücü kullanmamayı yeğliyor olması gereklidir. Aksi takdirde hoşgörüden bahsedilemez.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan hoşgörü ya da müsamaha anlamına gelen bir kelime bulunmamakla birlikte onlarla yakın anlam ifade eden ‘safh’ sözcüğü yer almaktadır. Safh; bir kimseyi, suçu, günahı ya da kabahati nedeniyle kınamayı, azarlamayı, ona hakaret ya da serzenişte bulunmayı, hatasını yüzüne vurmayı terk etmek demektir. Bu nedenle safh sözcüğü dilimize hoşgörü şeklinde de çevrilmiştir. Allah Teâlâ (cc), "<i>Kitap ehlinden birçoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah (cc) onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah (cc), gücü her şeye hakkıyla yetendir."</i>  buyurmaktadır. Zira insan bazen bir kimseyi suçu, günahı ya da kabahatinden dolayı affedebilir ama onu kınamayı ya da ona serzenişte bulunmayı bırakmayabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Hoşgörü, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in (sas) davranışlarının özüdür. Allah Resûlü (sas), İslâm’ı yaymadaki başarısını, öncelikle hoşgörüsü ve müsamahası ile elde etmiştir. Zira Kur’an’da şöyle buyrulmuştur: "<i>Allah’ın (cc) rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi."</i>  Allah Teâlâ’nın (cc), dinde zorlama olmadığını, eğer dileseydi yeryüzündeki herkesin iman edeceğini, Hz. Peygamberin (sas) zorlayıcı değil ancak öğüt verici ve tebliğci olarak gönderildiğini vurgulaması da insanlarla ilişkilerde asıl olanın hoşgörü ve müsamaha olduğunu göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlar arasında sevgiyi celbeden, kin ve nefreti ortadan kaldıran hoşgörü erdeminin en güzel örnekleri, Kur’an’da, "<i>yüce bir ahlâk üzere olduğundan"</i>  övgüyle bahsedilen Kutlu Nebî’nin (sas) hayatında görülmektedir. Hz. Âişe’ye (ra) Sevgili Peygamberimizin (sas) ahlâkı sorulunca o, şöyle demiştir: "O (sas), kaba ve çirkin söz ve davranışlarda bulunmaz, çarşı pazarda insanlarla uluorta münakaşaya girmez, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilakis bağışlayıcı ve hoşgörülü davranırdı." Nitekim Yüce Allah (cc) da öfkelerini yenip insanları affedenleri, takva sahibi kimseler olarak nitelendirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hoşgörü ortamının oluşması için insanların birbirini sevmesi gerekir. Çünkü hoşgörüyü besleyen, sevgidir. Sevginin olduğu yerde hoşgörü, sevgisizliğin olduğu yerde tahammülsüzlük vardır. Allah Resûlü (sas), insanları sevmenin imanın bir gereği olduğuna dikkat çekmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir kimse diğer insanların hoşgörüsünü elde etmek için öncelikle kendisi, başkalarına hoşgörülü davranmalıdır. Çünkü kişi, başkalarına hoşgörülü davrandığı ölçüde müsamaha görecek, davranış ve düşünceleri anlayışla karşılanacaktır. Bu prensip Hz. Peygamber (sas) tarafından, "<i>Hoş gör ki, hoş görülesin."</i>  şeklinde özetlenmiştir. Aksi hâlde kendimize yapılmasına tahammül etmediğimiz davranışları başkalarına yaparak insanlardan hoşgörü bekleyemeyiz. Tek taraflı olarak hoşgörü beklemek, bu erdemi suistimal eden bencilce bir davranıştır. Resûlullah (sas) bu gerçeği, "<i>Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mümin) kardeşi için de istemedikçe (gerçek mânâda) iman etmiş olmaz."</i>  hadisiyle ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’ın önemli ahlâkî erdemlerinden biri olan hoşgörüye; ailede, mahallede, sokakta, okulda, işyerinde kısaca insanlarla iletişim kurulan her ortamda ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç, özellikle ticarî ilişkilerde kendini daha çok hissettirmektedir. Çünkü insanlar arasındaki anlaşmazlıkların büyük çoğunluğu, alacak verecek yüzünden ortaya çıkmaktadır. Bunun için Allah Resûlü (sas), insanlara ticaret hayatının her safhasında hoşgörülü ve kolaylaştırıcı olmayı öğütlemiş ve şöyle buyurmuştur:"<i>Allah (cc), satışın, alışın ve borç ödemenin müsamahalı olanını sever."</i>  Hatta Allah Teâlâ’nın (cc) sırf alışverişte insanlara müsamahalı davranmasından dolayı, cehennemlik bir adam hakkında, "<i>Kullarıma müsamaha gösterdiği gibi siz de (bu) kuluma müsamaha gösterin!"  </i> buyuracağını söyleyerek bu hususta kolaylaştırıcı olmaya teşvik etmiştir. Nitekim kendisi de bazı alacaklılarının kaba davranışlarına aynı şekilde karşılık vermemiş ve borcunu onlara en güzel şekilde ödemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hoşgörü, aile hayatının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Aile fertleri birbirlerine karşı sevgi, saygı, hoşgörü ve müsamaha prensibine göre hareket ederek huzurlu ve mutlu aile ortamları oluşturabilirler. Huzurlu ailelerden oluşan toplum da huzurlu olur. Resûl-i Ekrem (sas) eşleriyle olan ilişkilerinde hoşgörü prensibine göre hareket etmiş ve onların bazı hatalı davranışlarını müsamaha ile karşılamıştır. Nitekim bir gün Allah Resûlü’ne (sas) yemek hazırlayan Hz. Âişe (ra), o sırada Peygamberimizin (sas) diğer eşlerinden Hz. Hafsa’nın (ra) da bir yemek pişirerek kendisinden önce ikram etmesini kıskanmıştı. Hz. Hafsa’nın (ra) cariyesi yemeği tam Resûlullah’ın (sas) önüne koyacağı sırada Hz. Âişe (ra) onun eline vurdu ve tabak düşüp kırıldı. İçindeki yemek de döküldü. Bunun üzerine Resûlullah (sas), tabağın parçalarını birleştirdi, dökülen yemeği topladı ve yanında bulunan ashâbına, "<i>Anneniz kıskandı." </i> dedi. Ardından kırılanın yerine başka bir sağlam tabağı eşi Hz. Hafsa’ya (ra) gönderdi. Hz. Âişe (ra), bu olay üzerine Resûlullah’ın (sas) mübarek yüzünde herhangi bir olumsuz tavır görmediğini ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’e (sas) on yıl hizmet eden genç sahâbîlerden Enes b. Mâlik (ra) da onun hoşgörüsüne dair bir anısını şöyle anlatır: "Allah Resûlü (sas), insanlar içerisinde ahlâkı en güzel olanı idi. Bir gün beni bir iş için gönderdi. Ben, "Allah’a (cc) yemin olsun ki gitmem." dedim. Oysa içimde Resûlullah’ın (sas) emrettiği işe gitme niyeti vardı. Derken bu iş için yola koyuldum. Sokakta oynayan çocuklara rastladım (ve onlarla birlikte oyuna dalıp işimi unuttum). Bir de baktım ki, Allah Resûlü (sas) arkamdan başımı tutmuş gülümseyerek duruyordu. Bana, "<i>Enescik, sana emrettiğim yere git haydi!"  </i>dedi. Ben de, "Peki yâ Resûlallah, hemen gidiyorum." dedim. Enes b. Mâlik (ra) devamında şöyle dedi: "Allah’a (cc) yemin olsun ki, ben kendisine on yıl hizmet ettim. Yaptığım bir işten dolayı, "Niye böyle yaptın?", yapmadığım bir işten dolayı da, "Niçin böyle yapmadın?" dediğini hatırlamıyorum.’</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik’in (ra) anlattığı bir başka hatırasında, bir bedevî Hz. Peygamber’e (sas) gelerek kaftanını şiddetle çekmiş ve kendisine bir şeyler verilmesini istemişti. Resûlullah (sas), canını acıtmasına rağmen, bedevînin bu kaba davranışına olumsuz bir tepki göstermemiş, hatta ona şefkatle bakıp gülümsedikten sonra kendisine bir miktar mal verilmesini emretmişti. Görüldüğü üzere hoşgörü, yerine göre kişinin gücü, kuvveti ve öfkesini kontrol altına almasını da ifade etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Yumuşak huyluluk, güzel ahlâkın ve hoşgörünün belirtisidir. İnsanlar arasındaki kin ve nefret, yumuşak huylulukla giderilebilir. Hz. Peygamber (sas), ‘rıfk’ yani yumuşak huylu olma erdeminin hangi işte bulunursa onu güzelleştireceğini, bulunmadığı yeri de çirkinleştireceğini ifade etmektedir. Nitekim Yüce Allah (cc) da her işte rıfk ile muamele etmeyi sever ve kullarına karşı son derece yumuşak davranır. Şiddet karşılığında vermediğini yumuşak huyluluk karşılığında verir. Resûlullah (sas) cana yakın, yumuşak huylu ve kolaylaştırıcı kimselerin cehennem ateşinden uzak olacağını, yumuşak huydan mahrum kimsenin ise hayırdan da mahrum kalacağını bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların ayıplarını/kusurlarını araştırmamak ve görünce de onları gizlemek İslâm ahlâkının önemli prensiplerinden biridir. "<i>Kim dünyada bir kulu(n ayıbını/kusurunu) örterse, Allah (cc) da kıyamet günü onu(n ayıbını/kusurunu) örter."</i>  buyuran Allah Resûlü (sas), gayri ihtiyarî yellenen bir kişiye gülmeleri sebebiyle ashâbına öğüt vermiş ve: "<i>Sizden biriniz, kendisinin de yapageldiği böyle bir işe niçin gülmektedir?"</i>  diyerek bu gibi hâllerde görmezlikten ve duymazlıktan gelmeye, insanları utandırmamaya çağırmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Hoşgörü, bilgi eksikliğinin olduğu yerde de devreye girer. Nitekim Hz. Peygamber (sas) bir defasında aksıran birine namazda iken, "<i>Yerhamükallâh! (Allah sana rahmet etsin!)" </i> diye dua eden Muâviye b. Hakem es-Sülemî’ye namazda böyle bir şey yapılmaması gerektiğini söylemiş ve onu nazikçe uyarmakla yetinmişti. Allah Resûlü’nün (sas) hoşgörü esasına dayalı bu eğitim tarzından oldukça etkilenen Muâviye, "Anam babam ona feda olsun! Ne ondan önce ne de sonra daha güzel öğreten birini gördüm. Vallahi Resûlullah (sas) beni ne azarladı ne bana vurdu ne de hakaret etti!" demekten kendini alamamıştı. Yine Ramazan ayı içerisinde yaptığı zıhâr yeminini bozduğu için kavmi tarafından sert eleştirilere maruz kalan fakir sahâbî Seleme b. Sahr (ra), durumunu Hz. Peygamber’e (sas) anlatmış, O (sas) da kendisine anlayışla yaklaşarak sorununu çözüme kavuşturmuştu. Bunun üzerine kavmine dönen Seleme (ra) onlara şöyle dedi: "Ben, sizde dar görüşlülük ve anlayışsızlık; Resûlullah’da (sas) ise hoşgörü ve anlayış buldum."</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’ın hoşgörü anlayışı, kolaylık prensibi olarak dinî yükümlülüklerde de yerini almıştır. Allah Resûlü (sas), bir mağarada karşılaştığı dünyadan el etek çekmiş bir adama özenerek onun gibi yaşamak için kendisinden izin isteyen bir sahâbîye, "<i>Ben Yahudilik ve Hıristiyanlık’la değil, müsamahakâr Hanîf diniyle gönderildim..."</i>  buyurarak İslâm’ın tevhid yönüyle birlikte kolaylık ve müsamaha dini oluşunu da vurgulamıştır. Zira din kolaylıktır. Kim dini zorlaştırırsa, din mutlaka ona galip gelir. Dolayısıyla dünyevî işlerden tamamen uzaklaşarak kendini sadece dine adamak gibi aşırı davranışlar, İslâm’ın yükümlülük anlayışına aykırıdır. Halbuki Allah Teâlâ (cc), kulları için ancak kolaylık diler, zorluk dilemez. Ruhbanlıkta ise Rabbimizin bu hoşgörü ve müsamahasına rağmen insanın doğal ihtiyaçlarından kendini mahrum etmesi söz konusudur.</p>

<p style="text-align:justify">İbadetlerde kolaylık prensibini ilke edinen Allah Resûlü (sas) sefere çıktığında bazen oruç tutar, bazen tutmazdı. Hatta seferde oruç tutma konusunda kendilerini zorlayanlara uyarıda bulunmuştu. Hz. Peygamber’in (sas) cemaatin durumunu gözeterek kıraati kısa tutmak suretiyle namazı hafif kıldırması, hac esnasında bilmezlikten kaynaklanan bazı hataların ibadete zarar vermeyeceğini ifade etmesi de onun kolaylığı tercih etmesinin diğer örneklerindendi.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimizin (sas) yaşadığı dönemde Müslümanlar arasında dinî hoşgörü vardı. Dinin ruhsat verdiği konularda bu ruhsatı kullananları kimse kınamaz ve ayıplamazdı. Çünkü ibadetlerde kolaylık ve ruhsat tanınması, dinî hoşgörünün yansımasıydı. Meselâ, Ramazan ayında sefere çıkıp da kendisinde tutabilecek gücü bulan kimse oruç tutar, bu gücü kendinde görmeyen ise oruç tutmazdı. Her iki grup da birbirini hoşgörüyle karşılar, kimse kimseyi ayıplamazdı. </p>

<p style="text-align:justify">Kutlu Nebî’nin (sas) hoşgörü anlayışı, sadece Müslümanları değil, bütün insanları kucaklayacak genişlikteydi. Özellikle diğer din mensuplarının kendi inançlarını serbestçe yaşayabilmeleri ve ibadetlerini rahatça yapabilmeleri hususunda her türlü kolaylığı göstermişti. Çünkü inanç ve ibadet özgürlüğü insanların vazgeçilmez haklarındandı. Bu haklar saygı görmeli, korunmalı ve yüceltilmeliydi. Allah Resûlü (sas), Medine’ye hicretle birlikte temelleri atılan İslâm devletinin lideri olarak daha ilk günden itibaren Müslümanlar hâricindeki diğer din mensuplarına da anlayışla yaklaşmıştı. Nitekim İslâm’ın ilk anayasası olarak da nitelenen Medine Sözleşmesi’ne ensar ve muhacirlerin yanı sıra Yahudi kabilelerinin de katılmasını uygun bulmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) farklı inançlara hoşgörünün en ulvî örneğini Mekke’nin fethi sırasında göstermişti. Mekke halkına haklarında ne yapacağını düşündüklerini sorduğunda Kureyşliler ona, "Senden iyilik bekliyoruz! Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun!" diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) engin hoşgörüsüyle, "<i>Haydi, gidin! Artık serbestsiniz."</i>  buyurarak yıllarca hiçbir hakaret ve eziyeti yapmaktan geri durmayan müşriklere büyük bir insanlık dersi vermişti.</p>

<p style="text-align:justify">‘Heyetler Yılı’ olarak anılan hicretin dokuzuncu yılında ise Necrân Hıristiyanlarının temsilcileri Medine’ye gelmişlerdi. Resûlullah’la (sas) görüşmek için Mescid-i Nebevî’ye girdiler. İbadet vakitleri gelince doğu istikametine dönüp ibadet etmeye hazırlandılar. Sahâbîler onlara engel olmak istediler. Fakat Rahmet Peygamberi (sas), onların serbest bırakılmasını ve ibadetlerini yapmalarına müsaade edilmesini emretti. Hıristiyanların, Müslümanların mescidinde ibadet etmesi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizin (sas) evrensel hoşgörüsünün yansımasıydı.</p>

<p style="text-align:justify">Dinde zorlama yoktur. Dileyen inanır, dileyen inanmaz. Herkesin, istediği dini seçme hakkı vardır. İnanması için hiç kimse hatta peygamber bile olsa bir başkasına baskı yapamaz. Münferit olaylar hâriç, tarihte İslâm devletleri hiçbir tebaaya Müslüman olması için baskı yapmamıştır. Bunun neticesinde Peygamberimiz (sas) döneminden günümüze kadar gayri müslim tebaa, İslâm coğrafyasında dinlerini yaşamaları hususunda hiçbir zorlukla karşılaşmamışlardır. Hangi dinden olursa olsun herkes, devlete bağlı kalmak şartıyla vatandaş kabul edilmiştir. Bunun içindir ki, geçmişte İslâm coğrafyasında yaşayan pek çok gayri müslim halk, hiçbir asimilasyona maruz kalmadan kendi din ve kültürlerini yaşayarak günümüze kadar gelmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’ın ve Müslümanların gayri müslimlere göstermiş olduğu hoşgörü, onların gönüllerini fethetmiş ve kendi din mensuplarıyla olan ilişkilerinde Müslümanları tercih eder olmuşlardı. Nitekim 647-657 yılları arasında Nastûrî Patriği olan 3. İşûayheb bir arkadaşına yazdığı mektupta kendilerine yapılan iyi muameleyi şöyle ifade etmektedir: "Allah’ın (cc) idareyi kendilerine verdiği şu Araplar... Bizlere hiç zulmetmediler. Gerçekten onlar dinimize ve din adamlarımıza hürmet gösterdiler, kilise ve manastırlarımıza yardım ettiler."</p>

<p style="text-align:justify">İslâm ahlâkının en önemli prensiplerinden olan hoşgörü sonsuz olmayıp onun da belli sınırları vardır. Çünkü sonsuz hoşgörü, hoşgörünün sonu olur. Bu nedenle mutlak mânâda hoşgörü yoktur ve hoşgörülü olmak, her şeyi hoş görmek demek değildir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), Allah’ın (cc) yasakladığı bir fiilin işlenmesine, insanların İslâm’dan uzaklaştırılmasına, aile mahremiyetinin ihlâl edilmesine, haksızlığa, zulme ve iftiraya hiçbir zaman müsamaha göstermemiştir. Çünkü hoşgörü kapsamı dışında tutulan bu tür davranışlara müsamaha gösterilmesi, toplumsal düzenin bozulmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla bunlara hoşgörü gösteren kimse erdemli bir insan olarak değerlendirilemez.</p>

<p style="text-align:justify">Bireye ve topluma karşı işlenen bazı suçlar; yasalara uymamak, inançlara hakaret ve kişilerin maddî ve mânevî şahsiyetlerine karşı işlenen suçlar, hoşgörü kapsamı dışındadır. Hoşgörüde esas prensip, ötekinin maddî ve mânevî varlığına zarar vermeyen davranış ve düşüncelere saygı göstermektir. Allah’tan (cc) korkmaz, kuldan utanmaz birine gösterilecek müsamaha, binlerce masum insanın hukukuna tecavüz demektir. Dengeli davranılmadığı takdirde hoşgörü ve müsamaha, fayda yerine zarar verebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), cezayı gerektiren bir suç işlendiğinde, eğer mağdur tarafın affıyla düşen bir ceza değilse, suçluya gereken cezayı mutlaka tatbik etmiştir. Çünkü hoşgörü adı altında cezaları affetmek, ferdin ve toplumun hukukuna karşı saygısızlık yapmaktır. Özellikle kamu hukukuna yönelik işlenen suçlara gösterilecek hoşgörü, toplumsal düzenin bozulmasına yol açar. Bu konuda hoşgörü beklemek, hoşgörüyü suistimaldir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), Mahzûmoğulları’nın ileri gelenlerinden Fâtıma adlı bir kadın hırsızlık yaptığında, aracıların ricalarına rağmen cezasının kaldırılmasını kabul etmemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Hoşgörünün amaçlarından biri de yapılan hatanın bir daha tekerrür etmemesi ve kişiyi eğitmesidir. Eğer hoşgörü, kişiyi aynı hatayı bir daha yapmaya cesaretlendiriyor veya vurdumduymazlığa, iyi niyeti suistimale götürüyorsa, bu durumda hoşgörülü olunamaz.</p>

<p style="text-align:justify">Hoşgörü, önemli bir ruh disiplinidir. Hoşgörü, kişinin her türlü haksızlığa, zulme, ahlâksızlığa, tecavüze ve kötülüğe boyun eğmesi ve rıza göstermesi ya da kendi inançlarından, kendi öz benliğinden feragat etmesi demek değildir. Bilakis farklı düşüncelere, farklı kimliklere, farklı tabiatlara ve farklı davranışlara anlayış ve saygıyla bakabilme; bu farklılıklarla birlikte bir arada yaşamaya alışabilmedir. Bu nedenle farklılıkları düşmanlık ve nefret sebebi olarak görmek yerine zenginlik olarak kabul etmek gerekir. İnsanların farklı dil ve renklerde yaratılmaları Allah’ın âyetlerindendir. Ancak bu farklılıklara rağmen göz ardı edilmemesi gereken ortak bir özellik vardır. O da en güzel biçimde yaratılan insanın en şerefli varlık kılınmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Hoşgörü, günümüzde söylem olarak sıkça gündeme getirilmekle beraber uygulamaya geçirilmesi oldukça zor bir erdemdir. Bununla birlikte giderek küreselleşen dünyada hoşgörüye olan ihtiyaç artık kendini daha da çok hissettirmektedir. Gün geçtikçe artan katliamlar, şiddet ve terör olayları, hoşgörüsüzlüğün, tahammülsüzlüğün ne kadar ciddi bir problem olduğunu gözler önüne sermektedir. Yaşanan bütün din, ırk ve mezhep düşmanlıklarının temelinde de aynı şekilde hoşgörüsüzlük söz konusudur. Halbuki hoşgörü erdemi, hakkıyla yerine getirildiği takdirde gerçek anlamda ilerleme ve medenîleşmenin en önemli etkenlerinden biridir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Allah (cc) bir kavmin (milletin) devamını ya da gelişmesini dilerse, onları hoşgörü ve iffetle rızıklandırır."</i> </p>

<p style="text-align:justify">Esas itibariyle hoşgörü, insanın başta hemcinsleri olmak üzere canlı cansız bütün varlıklara sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla yaklaşması, müsamaha göstermesidir. Yunus Emre’nin dediği gibi:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Elif okuduk ötürü,</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Pazar eyledik götürü,</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Yaratılanı hoş gördük,</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Yaratan’dan ötürü."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:<i> </i></strong>Diyanet Hadislerle İslam</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/musamaha-hosgoru-1</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 10:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/musamaha-hosgoru.jpg" type="image/jpeg" length="77665"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sadakat: Sadakat İyiliğe, İyilik de Cennete Götürür]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/sadakat-sadakat-iyilige-iyilik-de-cennete-goturur-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/sadakat-sadakat-iyilige-iyilik-de-cennete-goturur-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sahabe efendilerimizin Resulullah'a (sas) olan sadakati nasıldı? 'Sıddik' lakabıyla tanınan sahabi kimdir? Sadakat sahibi olan kişinin özellikleri nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ الْمِقْدَادُ يَوْمَ بَدْرٍ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّا لاَ نَقُولُ لَكَ كَمَا قَالَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ لِمُوسَى: ﴿فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلاَ إِنَّا هَا هُنَا قَاعِدُونَ﴾ وَلَكِنِ امْضِ وَنَحْنُ مَعَكَ، فَكَأَنَّهُ سُرِّيَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ)</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah (b. Mes’ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Mikdâd (b. Amr) (ra), Bedir günü şöyle dedi: "Ey Allah’ın Resûlü! Biz İsrâiloğulları’nın Hz. Musa’ya (as) dedikleri gibi, "Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız." demiyoruz. Biz sana ancak, "(Düşman üzerine) yürü, biz de seninle beraberiz!" diyoruz. Sanki bu söz Resûlullah’ın (sas) bütün kaygılarını giderdi.</p>

<p style="text-align:justify">(B4609 Buhârî, Tefsîr, (Mâide) 4)</p>

<p>***</p>

<p>"سُلَيْمَانَ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْأَحْوَصِ قَالَ: حَدَّثَنِى أَبِى أَنَّهُ شَهِدَ حَجَّةَ الْوَدَاعِ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) … فَقَالَ: "…أَلاَ إِنَّ لَكُمْ عَلَى نِسَائِكُمْ حَقًّا، وَلِنِسَائِكُمْ عَلَيْكُمْ حَقًّا، فَأَمَّا حَقُّكُمْ عَلَى نِسَائِكُمْ أَلاَّ يُوطِئْنَ فُرُشَكُمْ مَنْ تَكْرَهُونَ، وَلاَ يَأْذَنَّ فِى بُيُوتِكُمْ لِمَنْ تَكْرَهُونَ، أَلاَ وَحَقُّهُنَّ عَلَيْكُمْ أَنْ تُحْسِنُوا إِلَيْهِنَّ فِى كِسْوَتِهِنَّ وَطَعَامِهِنَّ</p>

<p style="text-align:justify">Süleyman b. Amr b. Ahves (ra) diyor ki, "Veda Haccı’nda Resûlullah (sas) ile birlikte bulunan babam bana şunları anlattı: Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>...Bilin ki, sizin, kadınlarınız üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlarınız üzerindeki hakkınız, sevmediğiniz kimseleri evinize almamaları ve onlarla sohbet etmememleridir. Onların sizin üzerinizdeki hakkı ise, onların en güzel biçimde giyinmelerini ve geçimlerini sağlamanızdır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T1163 Tirmizî, Radâ’, 11)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "كُلُّكُمْ رَاعٍ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، فَالْإِمَامُ رَاعٍ وَهْوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالرَّجُلُ فِى أَهْلِهِ رَاعٍ وَهْوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالْمَرْأَةُ فِى بَيْتِ زَوْجِهَا رَاعِيَةٌ وَهْيَ مَسْئُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا، وَالْخَادِمُ فِى مَالِ سَيِّدِهِ رَاعٍ، وَهْوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Ömer’in (ra) işittiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Hepiniz birer sorumlusunuz ve hepiniz yönettiklerinizden mesulsünüz. Devlet başkanı sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Evin beyi sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Evin hanımı da eşinin evinde sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Hizmetçi de efendisinin malı üzerinde sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B2409 Buhârî, İstikrâz, 20)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ، فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِى إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِى إِلَى الْجَنَّةِ، وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يَصْدُقُ وَيَتَحَرَّى الصِّدْقَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقًا، وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ، فَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِى إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِى إِلَى النَّارِ، وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يَكْذِبُ وَيَتَحَرَّى الْكَذِبَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah (b. Mes’ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6639 Müslim, Birr, 105)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ، وَالْمُؤْمِنُ مَنْ أَمِنَهُ النَّاسُ عَلَى دِمَائِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ</p>

<p>Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>Müslüman, dilinden ve elinden insanların selâmette olduğu kişidir. Mümin ise insanların canları ve malları konusunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kişidir."</i></p>

<p>(N4998 Nesâî, Îmân, 8)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Zeyd b. Hârise (ra) küçük bir çocukken kaçırılır. Köle pazarına götürülür ve orada köle olarak satılır. Mekke’nin önde gelenlerinden Hz. Hatice’nin (ra) akrabası ve Peygamberimizin (sas) de gençlik arkadaşı olan Hakîm b. Hizâm, onu Hz. Hatice (ra) için satın alır. İlk gördüğü andan itibaren ona kanı ısınıp onu bağrına basan Allah Resûlü’ne (sas) de biricik eşi tarafından hediye edilir.</p>

<p style="text-align:justify">Babası Hârise, biricik oğlunun Mekke’de olduğu haberini hacca giden akrabalarından öğrenir. Vakit kaybetmeden yol hazırlıklarına başlar. Yanına kardeşini de alarak Mekke’ye gitmek üzere yola çıkar.</p>

<p style="text-align:justify">Şehre geldiklerinde doğru Hz. Peygamber’in (sas) yanına gidip Zeyd (ra) hakkında görüşmek isterler. Zeyd (ra), babasıyla amcasını gördüğüne tam olarak sevinemez. Allah Resûlü (sas) onu hürriyetine kavuşturup yanlarında götürmek isteyen baba ve amcasının talebi üzerine şöyle der: "<i>Onu çağırın ve istediğini seçmesine izin verin. Eğer sizi tercih ederse o size aittir. Fakat beni tercih ederse Allah’a (cc) yemin olsun ki beni tercih edene, ben kimseyi tercih etmem."</i></p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’ne (sas) olan sadakat ve bağlılığını gösteren şu sözcükler Zeyd’in (ra) kararını açık biçimde ortaya koydu: "Onları istemiyorum. Ben hiç kimseyi sana tercih etmem. Sen benim için baba ve amca yerindesin." Zeyd’in (ra) bu tercihi üzerine Allah Resûlü (sas), Kâbe’nin etrafında bulunan Mekkelileri de şahit tutarak şöyle dedi: "<i>Zeyd (ra), (bugüne kadar benim hizmetçimdi, artık hürdür. Bugünden sonra da) benim oğlumdur (evlâtlığımdır). O (ra), benim mirasçımdır, ben de onu vârisim kılıyorum. Hepiniz şahit olun."</i></p>

<p style="text-align:justify">Kendisini ‘el-Emin’e emanet eden Zeyd (ra), Kur’an tarafından evlâtlıkla ilgili hüküm değişinceye kadar ‘Muhammed oğlu Zeyd’ diye isimlendirilir. Zeyd (ra), Kur’an’da ismi sarahaten zikredilmiş olan tek sahâbî olma şerefine nail olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Sahâbe-i kirâmın hayatı sadakatin yaşanmış örnekleriyle doludur. Bedir Muharebesi öncesinde muhacir ve ensardan söz alan bazı sahâbîlerin Allah Resûlü’ne (sas) hitapları ve onun yanındaki kararlı tutumları, onların Hz. Peygamber’e (sas) sadakatlerinin, İslâm’a olan bağlılıklarının en güzel göstergesidir. Enfâl sûresinin yedinci âyetinin nâzil olmasından sonra, Allah Resûlü (sas) savaşın kaçınılmaz olduğunu söyledi arkadaşlarına. Bu konuda onlarla istişare etti. Bu istişare neticesinde Mekke Müslümanlarından Mikdâd b. Amr (ra) ayağa kalktı ve hem tarihe mal olacak hem de daha sonraki devirler için sadakat nişanesi olacak şu konuşmayı yaptı: "Ey Allah’ın Resûlü! Allah (cc) sana ne emrettiyse onu yap. Biz seninle beraberiz. Biz İsrâiloğulları’nın Hz. Musa’ya (as) dedikleri gibi, "Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız." demiyoruz. Biz sana ancak, "(Düşman üzerine) yürü, biz de seninle beraberiz!" diyoruz. "Seni hak üzere gönderen Allah’a (cc) yemin ederim ki sen bizi (çok uzak bir yer olan) Berkü’l-Gımâd’a kadar yürütecek olsan, seninle birlikte oraya kadar yürürüz."</p>

<p style="text-align:justify">Muhacirlerin bu tavrı Allah Resûlü’nü (sas) çok sevindirdi, ondaki kaygıyı, gam ve kederi giderdi. Akabinde ensarı temsilen Sa’d b. Muâz (ra) ayağa kalktı ve şu konuşmayı yaptı: "Ey Allah’ın Resûlü! Biz sana iman edip, seni tasdik ettik. Getirdiğin her şeyin hak ve gerçek olduğuna şahitlik yaptık. Sana itaat etmek ve sözüne uymak konusunda söz verdik. Ey Allah’ın Peygamberi! Allah’ın (cc) emrini uygula (biz seninle beraberiz). Seni hak üzere gönderen Allah’a (cc) yemin olsun ki sen şu denize dalacak olsan biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi bile geride kalmaz. Dilediğinle görüş, dilediğinle ilişkiyi kes. Mallarımızdan dilediğini al. Doğrusu mallarımızdan aldığın bizim için bıraktığından daha hoştur."</p>

<p style="text-align:justify">Kime karşı sadakat denildiğinde, inanan bir kul için hiç şüphesiz ilk akla gelen, her şeyin yaratıcısı olan Yüce Allah’tır (cc). Müminin bağlılık duygusunu, sadakat hissini gönlünde hissettiği en önde gelen varlıktır O. Bu onun imanının gereği ve göstergesidir aynı zamanda. Kul O’nu (cc) görmese de O (cc) kullarını daima görmektedir, gözetmektedir, onların yaptıklarını melekleri vasıtasıyla kaydetmektedir. Kulun bu bilince sahip olması, bu doğrultuda hareket etmesi, kendisinin daima Allah’ın (cc) murakabesinde olduğu bilinciyle hareketlerine çeki düzen vermesi, onun Allah’a (cc) sadakatinin göstergesidir. Zaten Allah (cc) da kuldan bunu istemekte, kimsenin olmadığı yerde kendisi için gözyaşı döken kişiye farklı bir değer vermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kişinin dinine sadakati, her durumda dininin buyrukları doğrultusunda yaşamak, dünyevî menfaatleri, istek, şehvet ve arzularıyla dinin emir ve yasakları karşı karşıya geldiğinde dininin öğretileri doğrultusunda hareket edebilmek, din dairesinin dışına çıkmaktan ateşe atılırcasına korkmak şeklinde ifade edilebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’den alınan ilhamla, ’Ceyşü’l-Usre (Güçlük Ordusu)’ diye anılan bir orduyla Hz. Peygamber (sas) ve ashâbı meşakkat dolu bir seferden nihayet zaferle dönmüştü Medine’ye. Bizanslılara karşı düzenlenmiş olan Tebük Seferi’nin başarısıyla herkes sevinç içindeyken ashâbdan üç kişi vardı ki onların kalplerindeki sıkıntı sevinmelerine fırsat vermemişti. Onlar, Kâ’b b. Mâlik (ra), Hilâl b. Ümeyye (ra) ve Mürâre b. Rebî (ra) idi. Hz. Peygamber’in (sas) güzide ashâbından olup iyilikleriyle tanınan bu kimseler, nasıl olduysa dünya işleriyle oyalanmış, tembellik etmiş, zahmet ve meşakkat yerine zevk ve sefayı seçmiş ve nihayetinde de seferden geri kalmışlardı. Her zaman görmek için can attıkları Allah Resûlü’nün (sas) yüzüne bakmaktan korkuyorlardı bu defa. Ona asla yalan söyleyemezler, niçin sefere iştirak edemediklerini ortaya koyan bir bahaneyle de çıkamazlardı onun huzuruna. Neticede Müslümanları yalnız bırakmanın cezası olarak Hz. Peygamber (sas) tüm Müslümanların onları boykot etmesini istedi. Boykot günlerinde, bu üç kişinin en genci olan Kâ’b (ra), çok büyük bir imtihandan daha geçti. Zira boykotu haber alan Gassân kralı, Medine’yi ve Hz. Peygamber’i (sas) bırakıp gelmesi hâlinde, kendisini rahata erdireceğini bildirip ona kendilerine katılmasını teklif etti. Komşu ülkenin kralından gelen bu teklifi tereddütsüz reddeden Kâ’b (ra), sadakatin en güzel örneklerinden birini ortaya koydu. Nihayet affolunduğunu müjdeleyen âyet indi; böylece Rabbi onu mükâfatlandırdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Sadakat sadece Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) karşı bir bağlılık olmayıp sorumluluk ve aidiyet duyulan her alanda ve herkese karşı gösterilmesi gereken bir erdem, bir fazilettir. Bu bağlamda kişinin hayat boyu kendisine karşı hak ve sorumluluklar üstlendiği, en özel anlarını paylaştığı eşi özel olarak zikredilmelidir. Zira eşler arası ilişkilerin uzun soluklu olabilmesi ve aile ocağının ayakta kalabilmesinin en önemli yapı taşlarından birisidir sadakat. Eşlerin sadakati, birbirlerine karşı olan sorumluluklarını elden geldiği ölçüde yerine getirmek, birbirlerinin hak ve hukukuna riayet etmek, birbirlerini ihmal etmemek, iffetlerini, ırz, namus ve şereflerini her hâlde korumak suretiyle gerçekleşebilir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur: "<i>...Bilin ki, sizin, kadınlarınız üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlarınız üzerindeki hakkınız, sevmediğiniz kimseleri evinize almamaları ve onlarla sohbet etmememleridir. Onların sizin üzerinizdeki hakkı ise, onların en güzel biçimde giyinmelerini ve geçimlerini sağlamanızdır."</i></p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde sosyal yapı içerisinde işçi ve işveren olarak iki kesimi oluşturan kişiler de ilişkilerini sadakat anlayışıyla şekillendirmelidirler. İşverenin işçisine karşı sadakati denildiğinde hemen şu hususlar akla gelir: İşveren, çalıştırdığı işçisinin ücretini önceden belirleyip ona bildirmeli, emeğinin karşılığını alnının teri kurumadan ödemeli, iş akdine bağlı kalmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Çalışan kişi de işverenine sadık olmalı, işini en güzel şekilde yapmalı, işverenin malını kendi malı gibi bilerek hassasiyet göstermelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Allah’a (cc) ve peygamberlerine (sas) iman edenler, (evet) işte onlar, Rableri yanında özü sözü doğru olanlar (sıddîkûn) ve Allah (cc) katında şahitlerdir."</i>  âyeti gereği inanan insanın sıddîk olması gerekir; çünkü iman ile sıdk arasında sıkı bir bağ vardır. Çünkü mümin kişi aynı zamanda musaddiktir. Yani, Rabbinin varlığını, birliğini, onun eşi ve benzeri olmadığını, peygamberi vasıtasıyla bildirdiklerinin hak olduğunu tasdik edicidir. İnanan kişi öncelikle ‘Hakk’ı ‘tasdik’ eder, sonra da tasdik ettiği doğrulara ‘sadık’ kalır. Sadakat gösterir; hâl ve hareketlerinde, söz ve amellerinde, iç ve dış âleminde bu sadakati yani Allah’a (cc) olan imanını yansıtır. İnanan kişi tasdik ettiği doğrulara sadakat gösterirse, Allah’ın (cc) inanan kullarını tâbi tutacağı sadakat imtihanını başarıyla geçebilecek ve sadakat gösterenlere bahşedeceği mükâfatlara nail olabilecektir. Diğer taraftan Allah’la (cc), Resûlullah’la (sas), içinde yaşadığı toplumla ilişkilerini sadakat ölçüsünde sürdüren kişi ‘emin’ olur, hem etrafından güven duyar hem de çevresindeki herkese ve her şeye güven verir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ebû Bekir’in (ra) Peygamber Efendimize (sas) sadakati her zaman örnek alınacak bir güven örneğidir. Hz. Peygamber’in (sas), Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya gidip sonra da döndüğünü söylediği isrâ ve mi’rac tecrübesi bu sadakatin test edilmesi için iyi bir fırsat olmuştur insanlara. Müşrikler de böyle bir fırsat arıyorlardı. Onun bu iddiasını anlatmak ve buradan bazı sonuçlar elde etmek için hemen onun en yakın arkadaşı Hz. Ebû Bekir’in (ra) yanına koştular. Heyecanlı ve alaylı tavırlarla Hz. Ebû Bekir’e (ra), peşinden gittiği bu şahsın akıl almaz diye düşündükleri Mescid-i Aksâ yolculuğunu anlattılar. Hesapları Hz. Ebû Bekir’in (ra) pişman olması ve eski dinine geri dönmesi üzerine kurulu idi. Ama onlar yanlış hesap yaptıklarının farkında değillerdi. Çünkü karşılarında Ebû Bekir Sıddîk (ra) vardı. Resûlullah’ın (sas) Hakk’a (cc) davetine icabet eden ilk erkek olan, girdiği hak yolda dosdoğru ilerleyen, her zaman hakkı gözeten bir mümindi o. Onlar onun şirk bataklığına dönmesini beklerken onun verdiği cevap bütün inananlar için Allah Resûlü’ne (sas) sadakatin simgesi olacaktı. Ve şu sözcükleri dile getirdi gayet net bir şekilde: "Bunları eğer o (Muhammedü’l-Emîn) söylüyorsa muhakkak doğrudur." Kutlu Elçi’nin (sas) doğruluğunu tereddütsüz tasdik eden Hz. Ebû Bekir’e (ra) bu olaydan sonra Müslümanlar tarafından ‘Sıddîk’ lakabı verildi.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) doğruluktan ayrılmayan, her hâliyle dürüstlüğü ve sadakati yaşatan kimselerin Allah (cc) katında ‘sıddîk’ olarak kayda geçeceğini müjdelerken sadakati terk edip yalan peşinde koşanların ise kezzâb olarak tescilleneceklerini ifade etmiştir: "<i>Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Sadakat sahibi insan, insanlarla ilişkilerinde dosdoğrudur; yalan konuşmaz, kişinin yüzüne karşı nasıl davranıyorsa gıyabında da aynı tavrı sergiler, ahde vefa gösterir, emanete riayet eder, ticaretinde dürüsttür. Bu dosdoğru hâliyle insanlara güven telkin eder. Fıtrî bir ihtiyaç olan güven duygusu, insanî ilişkilerin sağlıklı bir düzlemde ilerleyebilmesinin olmazsa olmaz koşuludur. Güvenin olmadığı yerde şüphe vardır, şüphenin olduğu yerde ise samimiyetten, birlik ve beraberlikten bahsedilemez. Bunun idrakinde olan Allah Resûlü (sas) Medine’de yeni bir toplumun temellerini atarken öncelikle birbirine yabancı olan ensar ve muhaciri kardeş ilân etmiş, güven alâmeti olan ‘selâm’ı aralarında yaymayı öğütleyerek farklı kesimlerden gelen insanların ‘Müslüman’ kimliği altında kenetlenmelerini sağlamıştır. Kendisine biat etmek üzere gelen Cerîr b. Abdullah’a (ra), her Müslüman’a karşı samimi olmayı şart koşmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Mümin, güvenilir insandır. Güvenilir olmak onun sıfatıdır. Yüce Allah (cc), "<i>Onlar emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler." </i> buyurarak kurtuluşa erecek müminleri tavsif etmiştir. Hz. Peygamber’in (sas) tarifi ise şöyledir: "<i>Müslüman, dilinden ve elinden insanların selâmette olduğu kişidir. Mümin ise insanların canları ve malları konusunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kişidir."</i>  Müslüman ve mümin tariflerini emanet (güvenilirlik) sıfatı özelinde yapan Allah Resûlü (sas), müminlere hangi şartlarda olursa olsun emin (güvenilir) olmalarını telkin etmiştir. Hatta komşusuna güven telkin edemeyen kişinin, gerçek mânâda imana ulaşamayacağını ifade etmiştir. Mekkeli müşriklerin zulüm ve işkencelerinden kaçarak Habeşistan’a hicret eden Müslümanların sözcüsü Ca’fer b. Ebû Tâlib (ra) de Habeş kralı Necâşî’nin huzurunda yaptığı konuşmada, Hz. Peygamber’in (sas) güvenilirliğine ve sadakatine özel vurgu yapmış, onun kendilerine de özellikle güvenilir olmalarını ve emanete riayet etmelerini emrettiğini dile getirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas) ve güzide ashâbının hayatı, emanet hissinin sahne olduğu eşsiz örneklerle doludur. Bir keresinde sahâbeden bir adam Medine’de Hârre adı verilen bir yerde ailesiyle konaklamaktaydı. Kaybolan devesini arayan biri onlara rastladı ve devesini görürlerse onu yanlarında tutmalarını istedi. Bir müddet sonra konaklamakta olan sahâbî, kayıp deveyi buldu. Sahibini aradı, ancak ona ulaşamayınca deveyi yanında götürdü. Bir zaman sonra deve hastalandı. Hanımı onu kesmeyi teklif ettiyse de sahâbî buna razı olmadı. Belli ki emanete riayet hassasiyetiyle hareket ediyordu. Muhtaç durumda olmalarına rağmen, deveyi kesip ailesine yedirmekten kaçınıyordu. Hanımı deveyi kesmesi hususunda ısrar ettiği hâlde bunu kabul etmemişti. Oysa devenin sahibi geldiğinde, "Keşke onu yeseydiniz." demişti. Sahâbî, "Senden utandım (da onu kesemedim)." diye karşılık verdi.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer yandan güven vermemek, ihanet etmek ise münafıklığın alâmet-i fârikasıdır. Münafıkların sıfatıdır. Hz. Peygamber (sas) kendilerine ihanet edildiğinde bile ihanetle karşılık vermelerini müminlere yasaklamış, ihanet etmekten Allah’a (cc) sığınmıştır. Bu çerçevede hicretin beşinci yılında Hendek Savaşı esnasında Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaya sadakat göstermeyen, emanete ihanet eden, kısacası güveni zedeleyen Kurayzaoğulları’nın üzerine sefere çıkmış, yapılan uzun muhasaranın sonunda onları Sa’d b. Muâz’ın (ra) kararıyla ağır bir şekilde cezalandırmıştır. Çünkü onlar antlaşmaya sadakat göstermeyerek güven bağını koparmışlar, Hz Peygamber (sas) de bu durumu çok büyük bir suç telakki ederek onları affetmemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah (cc), emanetine saygı gösterilmeye en lâyık olandır. O (cc), emanetini göklere, yere ve dağlara teklif etmiş, onların hiçbiri böyle büyük bir yükü üstlenmek istememiş, ancak bu emanetin ne denli ağır, değerli ve zorlayıcı olduğunun farkına varamayan insan, onu üstlenmiştir. Allah’ın (cc) emanetine riayet, O’nun (cc) razı olacağı bir hayat sürerek ‘salih kul’ olabilmekle gerçekleşir. Bunun yolu da Hz. Peygamber’in (sas) şu öğüdünde veciz bir şekilde ifade edilmiştir: "<i>Allah’a (cc) inandım de, sonra da dosdoğru ol!"</i>  Mümin kişi sahip olduğu her şeyin ve kendisine bahşedilen her nimetin emanet olduğu bilinci ile hareket etmeli, inançlarına her zaman ve zeminde bağlı kalarak sadakat göstermeli, bu tavrıyla da ‘emin’ vasfını elde etmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak</strong>: Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/sadakat-sadakat-iyilige-iyilik-de-cennete-goturur-1</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 09:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/sadakat-sadakat-iyilige-iyilik-de-cennete-goturur.jpg" type="image/jpeg" length="50133"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tevekkül: Allah'a (cc) Güvenmek]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/tevekkul-allaha-cc-guvenmek-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/tevekkul-allaha-cc-guvenmek-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tevekkül nedir? Allah'a (cc) tevekkül etmenin usulü nasıldır? Allah Resulü'nün (sas), "Hesaba çekilmeden cennete girecekler" dediği kişiler kimlerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>حَدَّثَنَا الْمُغِيرَةُ بْنُ أَبِى قُرَّةَ السَّدُوسِيُّ قَالَ: سَمِعْتُ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ يَقُولُ: قَالَ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! أَعْقِلُهَا وَأَتَوَكَّلُ أَوْ أُطْلِقُهَا وَأَتَوَكَّلُ؟ قَالَ: ‘اعْقِلْهَا وَتَوَكَّلْ’</p>

<p style="text-align:justify">Muğîre b. Ebû Kurre es-Sedûsî’nin (ra) işittiğine göre, Enes b. Mâlik (ra) şöyle anlatıyor:</p>

<p style="text-align:justify">"Bir adam, "Ey Allah’ın Resûlü! Devemi bağlayıp da mı Allah’a (cc) tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan mı tevekkül edeyim?" diye sordu. Resûlullah (sas), "<i>Önce onu bağla, sonra Allah’a (cc) tevekkül et!"  </i>buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(T2517 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 60)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "لَوْ أَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَوَكَّلُونَ عَلَى اللَّهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرُزِقْتُمْ كَمَا تُرْزَقُ الطَّيْرُ تَغْدُو خِمَاصًا وَتَرُوحُ بِطَانًا</p>

<p style="text-align:justify">Ömer b. Hattâb’ın (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Eğer siz gereği gibi Allah’a (cc) tevekkül etmiş olsaydınız, tıpkı sabahleyin kursakları boş olarak çıkıp (akşam) doymuş bir şekilde dönen kuşların rızıklandırıldığı gibi sizler de rızıklandırılırdınız."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2344 Tirmizî, Zühd, 33; İM4164 İbn Mâce, Zühd, 14)</p>

<p>***</p>

<p>"حَدَّثَنِى عِمْرَانُ قَالَ: قَالَ نَبِيُّ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مِنْ أُمَّتِى سَبْعُونَ أَلْفًا بِغَيْرِ حِسَابٍ."  قَالُوا: وَمَنْ هُمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: "هُمُ الَّذِينَ لاَ يَكْتَوُونَ وَلاَ يَسْتَرْقُونَ، وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ</p>

<p style="text-align:justify">İmrân’ın (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Ümmetimden yetmiş bin kişi hesaba çekilmeden cennete girecektir."</i> Orada bulunanlar, "Onlar kim ey Allah’ın Resûlü!" dediler. Hz. Peygamber (sas), "<i>Onlar, (vücutlarını kızgın demirle) dağlamayanlar, üfürükçülük yapmayanlar ve Rablerine tevekkül edenlerdir."  </i>buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(M524 Müslim, Îmân, 371)</p>

<p>***</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِذَا خَرَجَ الرَّجُلُ مِنْ بَيْتِهِ فَقَالَ: بِسْمِ اللَّهِ، تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ، لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللَّهِ. قَالَ: يُقَالُ حِينَئِذٍ: هُدِيتَ وَكُفِيتَ وَوُقِيتَ</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik’in (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kişi evinden çıkacağı zaman, "Bismillâh, tevekkeltü alâllâh, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh." (Allah’ın (cc) adıyla. Allah’a (cc) tevekkül ettim. Güç ve kuvvet sadece Allah’tandır.) dediğinde (ona) şöyle denilir: "(İşte şimdi) sana rehberlik edilir, ihtiyaçların karşılanır ve korunursun…"</i></p>

<p style="text-align:justify">(D5095 Ebû Dâvûd, Edeb, 102-103)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas), Yüce Allah’tan (cc) hicret iznini aldığı günün öğlen vakitlerinde Hz. Ebû Bekir’in (ra) yanına gitti. Birlikte Medine’ye doğru yola çıktıklarında, onların evlerinde olmadıklarını fark eden müşrikler her tarafta onları aramaya başlamışlardı. Allah Resûlü (sas), yolculuktan haberdar olmamaları için gece yolculuğunu tercih etmişti. Yine takip edilmemek ve müşrikleri şaşırtmak amacıyla da Hz. Peygamber (sas) ve yol arkadaşı Medine tarafına değil tam aksi yöndeki Sevr Dağı tarafına yönelmişlerdi. İki yol arkadaşı oradaki bir mağarada birkaç gün saklandılar. Buna rağmen kâfirler onların izini bulup mağaranın önüne gelip dayandılar. Acaba başvurdukları tedbir bir fayda vermemiş miydi? Yol arkadaşı çok endişeliydi. Çünkü müşriklerden bir grup üst üste binmiş kayalardan oluşan bu mağaranın üzerinde gezinip durduğu esnada Hz. Ebû Bekir (ra), onların ayaklarını görmüş ve endişesini, "Onlardan birisi ayaklarının dibine bakacak olsa kesin bizi görür." sözüyle dile getirmişti. Bunun üzerine Allah’a (cc) karşı her an tam bir güven ve tevekkül içinde olan Hz. Peygamber (sas), "<i>Üçüncüsü Allah (cc) olan iki kişiye sen ne (olacağını) zannediyorsun?" </i> diyerek onu teselli etmiş ve Allah’ın (cc) kendilerini koruyacağına olan güvenini ve tevekkülünü göstermiştir. Arkadaşını, "<i>Üzülme! Çünkü Allah (cc) bizimle beraber." </i> sözleriyle teskin etmiş, Allah (cc) onun üzerine bir güven ve huzur indirmiş ve görünmez ordularıyla onları desteklemişti. Böylece Peygamberimiz (sas) gerçek tevekkülün nasıl olması gerektiğini bize öğretmişti. Çünkü onun hicreti, başlı başına bir tevekkül örnekliği teşkil etmekteydi.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) bu denli güçlü bir tevekkül duygusuna sahip olması onun sağlam imanıyla da yakından ilişkilidir. Tevekkül, imanın ve Müslümanlığın olgunluğunu gösteren alâmetlerdendir. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Musa’nın (as), "<i>Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a (cc) iman etmişseniz, eğer O’na (cc) teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O’na (cc) tevekkül edin."</i>  demesinde bu ilişkiye dikkat çekilir. Tevekkül, her şeyin yaratıcısı, ölümsüz ve daima diri olan, engin merhamet sahibi, kullarına yardım eden bir Allah (cc) tasavvurunun sonucunda ortaya çıkan imanî bir olgudur. Hz. Peygamber (sas) bu tasavvura, İbn Abbâs’a (ra) verdiği şu nasihatlerinde dikkat çekmektedir: "<i>Evlâdım! Sana bazı sözler öğreteceğim: Allah’ı(n hakkını) koru ki Allah (cc) da seni korusun. Allah’ı(n hakkını) gözet ki O’nu (cc) hep yanında bulasın. Bir şey isteyeceğinde Allah’tan (cc) iste. Yardım dileyeceğinde Allah’tan (cc) yardım dile. Şunu bilmelisin ki bütün toplum (varlık âlemi) bir konuda senin yararına bir şey yapmak için bir araya gelse ancak Allah (cc) yazmışsa sana destek verebilirler. Yine bütün toplum (varlık âlemi) sana zarar vermek için bir araya gelse ancak Allah (cc) yazmışsa sana zarar verebilirler..."</i></p>

<p style="text-align:justify">Gerekli tedbirleri alıp sonucu Allah’a (cc) havale etmektir tevekkül. Maddî ve mânevî sebeplerin hepsine başvurduktan ve alınması gereken bütün tedbirleri alıp yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra, Allah’a (cc) güvenip dayanmak ve gerisini O’na (cc) bırakmak demektir. Nitekim Enes b. Mâlik’in (ra) anlattığına göre, bir adam, "Ey Allah’ın Resûlü! Devemi bağlayıp da mı Allah’a (cc) tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan mı tevekkül edeyim?" diye sordu. Resûlullah (sas) da, "<i>Önce onu bağla, sonra Allah’a (cc) tevekkül et!"  </i>buyurdu. Ayrıca tevekkülün akıllı bir şekilde hareket ettikten sonra yapılacağını söylemesi de tevekkülün hiçbir zaman için sebeplere sarılmaya aykırı bir durum olmadığının, aksine hem çalışıp hem de tevekkül etmek gerektiğinin ifadesidir. Ayrıca şurası iyi bilinmelidir ki gerçek tevekkül, Allah Teâlâ’nın (cc) takdir ettiği sebepleri elde etmek için çalışmaya aykırı bir durum değildir. Bu, Allah’ın (cc) kâinattaki kanununun bir gereği ve dünyadaki hadiselerin oluşumunun temel esasıdır. Zira Allah Teâlâ (cc) tevekkülü emir buyurduğu gibi sebepleri elde etmek için gayret göstermeyi de emir buyurmuştur. Bunun için sadece şu âyet-i kerimeye bakmak bile yeterlidir: "<i>Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın yahut (gerektiğinde) topyekûn savaşın."</i>  Sebeplere başvurmadan, "Kader ne ise o olur." tarzında bir anlayış ise tembellikten yahut tedbirsizlikten başka bir şey değildir ve İslâm’ın tevekkül anlayışıyla ilgisi yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Tevekkül, karşılaştığı zorluklara sabretmek ve Allah’ın (cc) bizimle olduğunu hatırdan çıkarmamak ve sonucu Allah’a bırakmaktır. Sabır ve tevekkül, müminin şahsiyetinde birlikte bulunan iki özelliktir. Mütevekkil kişi Allah’a (cc) duyduğu güven ile sıkıntılara sabreder. Hz. Peygamber (sas) de aza kanaat etmesi ve hoşlanmadığı şeylere sabretmesinden dolayı mütevekkil olarak tesmiye edilmiştir. Yüce Allah (cc), "<i>Zulme uğradıktan sonra Allah (cc) yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse âhiretin mükâfatı elbette daha büyüktür. Onlar, sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir."</i>  âyetlerinde muhacir müminleri, hem sabredip hem tevekkül ettiklerini ifade ederek taltif etmiştir. </p>

<p style="text-align:justify">Çalışıp çabalamadan kuru bir tevekkülle bir şeyler elde edeceğine inanan kimselerle karşılaşan Hz. Ömer’in (ra) onlara verdiği cevap, tevekkülün ne olduğu ve nasıl olması gerektiği konusunda sahip olmamız gereken anlayışı ortaya koymaktadır. Bir gün Hz. Ömer (ra), Yemen halkından (boş gezen) bazı insanlarla karşılaştı. Onlara, "Siz kimsiniz?" diye sordu. Onlar da, "Biz tevekkül edenler (mütevekkiller)iz." dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) onlara, "Aksine siz hazır yiyiciler (müteekkiller)siniz. (Gerçek anlamda) Tevekkül eden, tohumunu yere atıp (sonra) Allah’a (cc) tevekkül edendir." dedi. Nitekim Kur’an’da da tevekkülde izlenecek yol bu şekilde gösterilmiştir: "<i>Allah’ın (cc) rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan (cc) bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a (cc) tevekkül et (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah (cc), tevekkül edenleri sever."</i></p>

<p style="text-align:justify">Müminler, sadece Allah’ın (cc) kendileri için takdir ettiği şeylerin başlarına geleceğini bilirler ve O’na (cc) güvenip dayanırlar. Dolayısıyla tevekkül ile teslimiyet arasında yakın bir bağ vardır. Ancak kişinin üzerine düşeni yapmadan kadere rıza gösterdiğini ve teslimiyet içerisinde olduğunu söylemesi tevekkül değildir. Zira kadere inanmak çalışmaya engel teşkil etmez. Müminin takınması gereken tavır, üzerine düşeni yaptıktan sonra bütün işlerinde Allah’a (cc) teslim olmak, O’nun (cc) vekilliğini kabul etmek, işlerinin sonucu hakkında hiçbir endişeye kapılmadan O’na (cc) sınırsız bir şeklide güvenmek ve dayanmaktır. O’nun (cc) iradesine teslim olmanın tezahürü, O’na (cc) olan samimi güven ve bu güvenin verdiği tükenmez ümittir. Nitekim bir âyetinde Yüce Allah (cc), "<i>(Ey Muhammed!) Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Bana Allah (cc) yeter. O’ndan (cc) başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O’na (cc) tevekkül ettim. O (cc), yüce arşın sahibidir.’’</i>  buyurmuştur. Allah Teâlâ (cc), Uhud Savaşı’nda Müslümanlardan bozulmaya yüz tutmuş iki topluluktan bahsederken, onların velî ve yardımcılarının Allah (cc) olduğunu ve inananların sadece Allah’a (cc) tevekkül etmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Yine, başına gelen sıkıntılara karşı Hz. Muhammed’den (sas), "<i>ölümsüz ve daima diri olan" </i>Allah’a (cc) dayanmasını isteyen Allah (cc), inananların da bir başka varlığa değil sadece Allah’a (cc) dayanıp güvenmelerini, işlerinde sadece Allah’ı (cc) vekil kılmalarını emretmektedir. "<i>...Kim Allah’a (cc) tevekkül ederse, O (cc) kendisine yeter..."</i>  âyetinde de ifade edildiği gibi bilinçli bir şekilde sadece Allah’a (cc) dayanan mümin, O’nun (cc) kendisine yeterli olduğuna inanır. Kur’an da sadece Allah’a (cc) tevekkül etmeyi, müminlerin temel özelliklerinden biri olarak göstermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Tevekkül, Hakk’a tam bağlılık, azim ve kararlılık sahibi olma unsurları ile güçlenir, yerine getirilir. Bundan dolayı dinimiz İslâm, gereken tedbirleri aldıktan sonra insanlara ve aracılara değil, sadece Allah’a (cc) güvenme ve dayanma anlamındaki bir tevekkülü kabul edip emreder: "<i>Müminler ancak o kimselerdir ki Allah (cc) anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun (cc) âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler." </i> Bu vasıflara sahip olan mümin, bu şekildeki tevekkülüyle iki dünya mutluğunu elde eder.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas), "<i>Eğer siz gereği gibi Allah’a (cc) tevekkül etmiş olsaydınız, tıpkı sabahleyin kursakları boş olarak çıkıp (akşam) doymuş bir şekilde dönen kuşların rızıklandırıldığı gibi sizler de rızıklandırılırdınız." </i> ifadeleri amaca ulaşabilmek için gerekenleri yerine getirdikten sonra tevekkülün, tek güç ve kudret sahibi Allah’a (cc) tam bir teslimiyetle yapılması gerektiğini vurgulamaktadır. Müminin bu şekilde yaptığı tevekkülü, onu şeytanın vesvese ve aldatmalarından kurtarır ve arzularının esiri olmasına engel olur. Bir başka hadisinde de Hz. Peygamber (sas) mütevekkillere şu müjdeyi vermiştir: "<i>Ümmetimden yetmiş bin kişi hesaba çekilmeden cennete girecektir." </i> Orada bulunanlar, "Onlar kim ey Allah’ın Resûlü!" dediklerinde Hz. Peygamber (sas), "<i>Onlar (vücutlarını kızgın demirle) dağlamayanlar, üfürükçülük yapmayanlar ve Rablerine tevekkül edenlerdir."</i> diye buyurmuştur. Bu hadisteki yetmiş bin kişi ifadesiyle, belirli bir sayı kastedilmemekte, aksine bu niteliklere sahip olan pek çok kişinin cennete gireceği anlatılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Tevekkül, çalışma ve ilerlemeye de engel değildir. Maalesef tevekkül ile çalışma arasındaki bağı anlamamak, İslâm dünyasında zaman zaman problem hâline gelmiştir. Çalışmayı ve sebebe sarılmayı terk edip "Allah’ın (cc) dediği olur." diyerek kenara çekilme, kendi yapması gereken şeyleri Allah’tan (cc) bekleme şeklindeki anlayış dinimizin tasvip etmediği yanlış bir tevekkül anlayışıdır. Akıllı, dikkatli ve tedbirli şekilde tevekkül etmeyi bir örnekle açıklayacak olursak; tarlasından iyi bir ürün almak isteyen bir kimse önce tarlayı güzelce sürmeli, tohumu ekmeli, gübresini atmalı, gerekirse sulamasını da yapmalıdır. Ürüne zarar verecek şeylere karşı her türlü tedbiri de aldıktan sonra gerisini Allah’a (cc) bırakmalı, O’na (cc) tevekkül edip güvenmelidir. Çünkü o kimse, tarlasından ürün elde etmek için elinden geleni yapmıştır. Artık tarlanın ürün vermesi için Allah’a (cc) tevekkül edip güvenecek, sonucu O’ndan (cc) bekleyecektir. Dinimizde gayret etmeden bir başarıya ulaşmak, yerinde oturarak Allah’tan bir şey beklemek, sonra da işlerini Allah’a (cc) havale etmek, böylelikle Allah’ı (cc) işlerine vekil tayin ettiğini düşünmek gibi bir tevekkül anlayışı yoktur. Böyle bir anlayışın ne Peygamberimiz (sas) ne de Rabbimiz (cc) tarafından kabul görmesi düşünülemez. Bu anlamda Allah Teâlâ (cc) kimsenin ‘vekil’i değildir. Millî şairimiz Mehmet Akif’in şu dizeleri, âdeta bu hususları özetler mahiyettedir:</p>

<p style="text-align:justify">‘‘Allah’a dayandım!’ diye sen çıkma yataktan...</p>

<p style="text-align:justify">Mânâyı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!</p>

<p style="text-align:justify">Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;</p>

<p style="text-align:justify">Nereden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?</p>

<p style="text-align:justify">Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şâhid:</p>

<p style="text-align:justify">Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhid.</p>

<p style="text-align:justify">Âlemde ‘tevekkül’ demek olsaydı ‘atâlet’;</p>

<p style="text-align:justify">Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?</p>

<p style="text-align:justify">Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an duramaz, nezd-i ilâhîye dönerdi.’</p>

<p style="text-align:justify">‘Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın durdun</p>

<p style="text-align:justify">Onun hesabına birçok hurafe uydurdun</p>

<p style="text-align:justify">Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya</p>

<p style="text-align:justify">Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!’</p>

<p style="text-align:justify">Bir defasında Peygamber (sas), iki kişi arasında hüküm vermişti de bunlardan aleyhine hüküm verilen adam dönüp giderken, "Allah (cc) bana yeter. O (cc), ne güzel bir vekildir." dedi. (Bunu duyan) Hz. Peygamber (sas) de ona, "<i>Allah (cc), ihmalkârlık ve gevşeklikten hoşlanmaz. Senin akıllı davranman gerekir. Fakat artık yapabileceğin bir şey kalmadığı zaman, "Bana Allah (cc) yeter. O (cc), ne güzel bir vekildir." de!  </i>şeklinde tavsiyede bulunmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Ateşe atıldığı zaman, Hz. İbrâhim (as), duaların en güzeliyle Rabbine (cc) tevekkül etmiş, "Hasbünallâh ve ni’me’l-vekîl" (Allah (cc) bize yeter. O (cc) ne güzel vekildir!) demişti. Aynı duayı Peygamber Efendimiz (sas) ve ashâbı da yapmıştı. Uhud Savaşı sonrasında bir kısım insanlar, müminlere, "İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun." dediklerinde bu, onların imanlarını arttırmış ve "Hasbünallâh ve ni’me’l-vekîl" (Allah (cc) bize yeter. O (cc) ne güzel vekildir!) demişlerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Tevekkülün nasıl yapılacağıyla ilgili olarak izleyeceğimiz yolu Allah Resûlü (sas) bize şu hadisinde göstermiştir: "<i>Kişi evinden çıkacağı zaman, "Bismillâh, tevekkeltü alâllâh, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh." (Allah’ın (cc) adıyla. Allah’a (cc) tevekkül ettim. Güç ve kuvvet sadece Allah’tandır.) dediğinde (ona) şöyle denilir: "(İşte şimdi) sana rehberlik edilir, ihtiyaçların karşılanır ve korunursun..."</i>  Resûl-i Ekrem (sas) bize çok korkup üzüldüğümüz zaman da böyle dememizi tavsiye etmektedir. Bir gün ashâbıyla kıyametle ilgili hususları konuştuğu anlaşılan bir sohbetinde şöyle buyurdu: "<i>Sûrun sahibi (İsrafil (as)) sûru ağzına almış, başını önüne eğmiş, kulak kabartmış bir hâlde kendisine üfleme emri gelip de sûra üfleyeceği ânı beklerken, ben nasıl nimetlerin tadını çıkarabilirim?" </i> Bu söz ashâba ağır gelmiş olacak ki Resûlullah (sas), onlara (daha sonra) şöyle buyurdu: "<i>Allah (cc) bize yeter, ne güzel vekildir O (cc). "Sadece Allah’a (cc) tevekkül ettik." deyiniz."</i>  Sevgili Peygamberimizin (sas) Allah’a (ra) olan tevekkülündeki derinlik, dualarında açıkça görülür. Nitekim Enes b. Mâlik’in (ra) naklettiğine göre Hz. Peygamber (sas) savaşa gideceği zaman şöyle derdi: "<i>Allah’ım, tek dayanağım sensin, tek yardımcım sensin ve senin (yardımın) ile savaşıyorum."</i> </p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) yatağa yatarken okunmasını tavsiye ettiği tevekkül ve teslimiyet dolu dua ise şu şekildedir: "<i>Allah’ım! Kendimi sana teslim ettim. İşimi sana havale ettim. Azabından korkup, sevabını umup sırtımı sana dayadım. Senden (azabından) korunmanın ve güvende olmanın tek yolu, ancak sana (rahmetine) sığınmaktır. İndirdiğin Kitabı’na ve gönderdiğin Nebî’ye </i>(sas)<i> inandım. Beni öldürürsen (bozulmamış) fıtrat üzere öldür. Bu kelimeleri son sözlerim eyle."</i> </p>

<p style="text-align:justify">Tevekkül, tembellik ve miskinliğin mazereti değil; çalışkanlığın, güç, hareket ve faaliyetin itici unsuru olmalıdır. Hayatımızda disiplinli, verimli ve başarılı bir çalışma yapılabilmek için niyet, kararlılık, azim, sebat, tevekkül ve sabır gibi prensiplere riayet etmek gerekmektedir. Bundan dolayı her mümin olayların, ilâhî düzen ve kanunların çerçevesinde olup bittiğinin bilincinde olarak Yüce Allah’ın kendisi hakkında yararlı olanı verip zararlı olandan kurtaracağına güvenmeli, O’na tevekkül etmelidir. Unutmamalıyız ki ebedî ve ezelî olan, her şeyi bilen kudret sahibi Allah kendisine güvenen mütevekkil kulunu hiçbir zaman yalnız bırakmaz.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/tevekkul-allaha-cc-guvenmek-1</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 09:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/tevekkul-allaha-guvenmek.jpg" type="image/jpeg" length="88555"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vefakarlık: Kadirşinaslık]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/vefakarlik-kadirsinaslik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/vefakarlik-kadirsinaslik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber’in (sas) eş, anne, baba, kardeş yanında arkadaş ve dostlarına karşı gösterdiği vefakarlık örnekleri de dillere destan olmuştur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ: أُهْدِيَ لِلنَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عِنَبٌ مِنَ الطَّائِفِ. فَدَعَانِى فَقَالَ: ‘خُذْ هَذَا الْعُنْقُودَ فَأَبْلِغْهُ أُمَّكَ’ فَأَكَلْتُهُ قَبْلَ أَنْ أُبْلِغَهُ إِيَّاهَا. فَلَمَّا كَانَ بَعْدَ لَيَالٍ قَالَ لِى: "مَا فَعَلَ الْعُنْقُودُ؟ هَلْ أَبْلَغْتَهُ أُمَّكَ؟’ قُلْتُ: لاَ. قَالَ فَسَمَّانِى غُدَرَ</p>

<p style="text-align:justify">Nu’mân b. Beşîr (ra) anlatıyor: "Peygamber’e (sas) Tâif’ten bir miktar üzüm hediye edilmişti. O (sas) da beni çağırarak, "<i>Şu salkımı al da annene götür."</i> dedi. Ama ben üzümü anneme götürmeden önce yedim. Birkaç gün sonra Resûlullah (sas) bana, "<i>Üzüm salkımı ne oldu, onu annene ulaştırdın mı?"</i> diye sordu. Ben de, "Hayır." dedim." Nu’mân (ra), bu olay nedeniyle Resûlullah’ın (sas) kendisini ‘ğuder’ (vefasız) diye isimlendirdiğini söylemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">(İM3368 İbn Mâce, Et’ıme, 61)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَر:َ…وَإِنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "إِنَّ أَبَرَّ الْبِرِّ صِلَةُ الْوَلَدِ أَهْلَ وُدِّ أَبِيهِ</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Ömer’in (ra) işittiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>İyiliklerin en güzeli, evlâdın baba dostlarını ziyaret etmesidir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6513 Müslim, Birr, 11)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "لِكُلِّ غَادِرٍ لِوَاءٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُعْرَفُ بِه</p>

<p style="text-align:justify">Enes’ten (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kıyamet gününde her vefasızın, vefasızlığının göstergesi olarak bir sancağı olacaktır..."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M4536 Müslim, Cihâd ve siyer, 14)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَائِشَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا) قَالَتْ: مَا غِرْتُ عَلَى أَحَدٍ مِنْ نِسَاءِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) مَا غِرْتُ عَلَى خَدِيجَةَ وَمَا رَأَيْتُهَا، وَلَكِنْ كَانَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يُكْثِرُ ذِكْرَهَا، وَرُبَّمَا ذَبَحَ الشَّاةَ، ثُمَّ يُقَطِّعُهَا أَعْضَاءً، ثُمَّ يَبْعَثُهَا فِى صَدَائِقِ خَدِيجَةَ، فَرُبَّمَا قُلْتُ لَهُ: كَأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ فِى الدُّنْيَا امْرَأَةٌ إِلاَّ خَدِيجَةُ، فَيَقُولُ: "إِنَّهَا كَانَتْ وَكَانَتْ، وَكَانَ لِى مِنْهَا وَلَدٌ</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe (ra) anlatıyor: "Ben Peygamber’in (sas) eşlerinden hiçbirini, Hatice’yi (ra) kıskandığım kadar kıskanmadım. Oysaki ben Hatice’yi (ra) (benden önce vefat ettiği için) görmemiştim. Ancak Peygamber (sas) ondan çok bahsederdi. Bazen bir koyun keser, onu parçalara ayırır, sonra da Hatice’nin (ra) dostlarına gönderirdi. Bazen ben, "Sanki yeryüzünde Hatice’den (ra) başka kadın yok!" diyerek serzenişte bulunurdum da Allah Resûlü (sas), "<i>Hatice şöyle idi, Hatice böyle idi. Üstelik ondan benim çocuklarım var." </i>derdi.</p>

<p style="text-align:justify">(B3818 Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 20)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) peygamberliğinin dokuzuncu yılının sonlarına doğru önce amcası Ebû Tâlib’i, kısa bir süre sonra da biricik eşi Hz. Hatice’yi (ra) kaybetti. Ebû Tâlib ve Hz. Hatice’nin (ra) peş peşe vefat etmeleri Hz. Peygamber (sas) için katlanılması zor acılara sebep oldu. İnsanlar arasında yalnız kaldığını hissetti. Bir süre evinden çıkmadı, hiç kimseyle görüşmedi. Yaşadığı birçok sıkıntının yanında bir de kendisine kol kanat geren mümtaz iki şahsiyetin yokluğu acılarını biraz daha artırdı. Hem içinde bulunduğu sıkıntılı konumdan kurtulmak hem de dini daha özgür bir ortamda tebliğ edebilmek için yeni beldeler aradı. Çünkü Mekke’de İslâm’a davet adına yapılması gerekenleri yapmış, Mekke’deki İslâm daveti kilitlenme sürecine girmişti. İslâm’a davet için yeni beldelere açılmak gerekiyordu. Üstelik yaşanılan sıkıntılar, eziyet ve işkenceler de dayanılmaz bir hâl almıştı. Bu noktada Tâif’in önemli bir işleve sahip olabileceğini düşündü. Eğer Tâif İslâm davetinin merkezi hâline getirilebilirse Hz. Peygamber (sas), göz ardı edilemeyecek bir açılım imkânına sahip olacaktı. Zira Tâif, Mekke eşrafının çok sıkı ilişkiler içerisinde olduğu bir şehirdi. Hemen hepsinin Tâif’te yazlık evleri, büyük mülkleri vardı. Eğer Tâif İslâm davetinin üssü hâline getirilebilirse Mekke’nin ileri gelenleri bundan ekonomik mânâda büyük darbe alacaklar ve zarara uğrayacaklardı.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) Tâif’in yolunu tuttu. Tâif, yürüyerek Mekke’ye iki günlük mesafedeydi. Yanında evlâtlığı Zeyd’le (ra) beraber gizlice Tâife ulaştı. Tâif’te bir ay kadar kaldı. Ahlâf kabilesiyle birçok kere görüştü. Onların İslâm’ı kabul etmelerini istedi. Ancak Ahlâf kabilesinin eşrafı Kureyşlilerden çekindikleri için daveti kabul etmediler. Hatta Hz. Peygamber’e (sas) karşı küstahça bir tavır takındılar. Kureyş’in onu korumayacağını anladıkları zaman, daha da küstahlaştılar ve Kureyş’in yakınlığını kazanabilmek için ondan şehirlerini hemen terk etmesini istediler. Onu aşağıladılar, onunla alay ettiler ve şehri terk etmek üzere olan Hz. Peygamber’i (sas) yolun iki yanına dizilmiş köle ve çocuklara taşlattılar. Resûlullah (sas) da, Zeyd (ra) de yaralandı. Neticede bir bağa sığındılar, orada bir gölgelikte nefeslenip soluk aldılar. Derken iki kutlu yolcu yolculuklarına devam edip, Mekke’ye yaklaştılar. Ama ne yazık ki Mekke’ye giremediler. Resûlullah’ın (sas) Tâif’ten kovulmuş bir şekilde yeniden Mekke’ye girmesi de pek mümkün değildi. Ebû Leheb’in liderliğindeki Hâşimoğulları da zaten kendisine eskisi gibi sahip çıkmıyordu. Ama başka bir çaresi de yoktu. Mekke’den başka gidebileceği hiçbir yer kalmamıştı. Mekke’ye mutlaka girmeliydi ama bu nasıl olacaktı. Zeyd’le (ra) beraber Mekke yakınlarındaki bir dağda üç gün kaldılar. Evlâtlığı Zeyd (ra), Mekke’ye bir türlü giremeyen ama gidecek başka hiçbir yeri de olmayan Kutlu Elçi’nin (sas) durumuna çok üzülüyordu. Onun bu üzüntüsünü gören Allah Resûlü (sas) ona dedi ki: "<i>Ey Zeyd! Şüphen olmasın ki Allah (cc) bu gördüğün duruma bir çıkış yolu gösterecektir. Muhakkak ki Allah (cc) dininin yardımcısı ve Peygamberinin </i>(sas)<i> destekçisidir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) dağda kaldığı üç gün boyunca boş durmadı. Mekke’ye girmek için bir kabilenin himayesini kabul etmesinin gerektiğini çok iyi biliyordu. Bunun için Zeyd’i (ra) gizlice Mekke’ye gönderip kendisini himaye edebilecek bazı kişilerle görüşmesini temin etti. Himaye teklifini daha önce de Müslümanlara karşı uygulanan boykotun kaldırılmasında önemli bir rolü olan Nevfeloğulları’nın lideri Mut’im b. Adî kabul etti. Mut’im vakit kaybetmeden oğullarına ve akrabalarına silahlanmalarını emretti. Hz. Peygamber (sas) Mekke’ye sessiz, sakin, korkmuş, sinmiş biri olarak girmek istemedi. Bunun yerine Nevfeloğulları’nın himayesinde doğruca Kâbe’ye gitti. Mekke eşrafının gözü önünde Kâbe’yi tavaf etti, namaz kıldı, uzun uzun dua etti ve sonra evine gitti. Allah Resûlü’nü (sas) koruyan savaşçıların başındaki Mut’im b. Adî, Allah Resûlü’nün (sas) Kâbe’de Allah’a (cc) bağlılığının tezahürünü izleyen Mekke’nin ileri gelenlerine dönerek Muhammed’i (sas) himayesine aldığını, herkesin himaye hukukuna riayet etmesi gerektiğini, himaye hukukuna riayet etmeyenlerle soyunun bütün fertlerinin sonuna kadar savaşacağını ilân etti.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) Mekke’den gizlice ayrılmış, Tâif’ten taşlanarak kovulmuş, evsiz barksız, yurtsuz kalmıştı. Hatta dağda üç gün konaklamış, doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı şehre Mekke’ye girememişti. Ama Allah (cc) ona öyle bir kapı açtı ki hem de bir müşrikin desteği ve himayesiyle Mekke’ye alnı açık, başı dik olarak girdi. Hz. Peygamber (sas) kendisini bu zor anında himayesine alan, kol kanat geren, onu himaye uğruna canını ve soyunu bile tehlikeye atan Mut’im b. Adî’i hiçbir zaman unutmadı. Hatta hicretten kısa bir süre sonra vefat eden Mut’im için Bedir Savaşı sonrası esir edilen Mekkeli müşrikleri işaret ederek, "<i>Eğer Mut’im b. Adî sağ olsaydı, sonra şu kokuşmuş kişiler hakkında konuşup onları bağışlamamı isteseydi hiç şüphesiz ben bunları Mut’im’(in hatırı) için serbest bırakırdım." </i> buyurmuştur. Bu örnekte de işaret edildiği gibi Allah Resûlü (sas) kendisine yapılan iyiliği hiçbir zaman unutmaz, iyilik yapanlara karşı da hep gönlünde vefa duygusunu yaşatırdı.</p>

<p style="text-align:justify">Vefakârlığı bir erdem olarak öğreten ve yaşatan Sevgili Peygamberimiz (sas) çevresindekilere küçük yaştan itibaren vefakâr davranmanın önemini aşılamıştır. Çocukluğunu Peygamberimizin (sas) yanında geçiren Nu’mân b. Beşîr’in (ra) anlattığına göre, Hz. Peygamber’e (sas) Tâif’ten bir miktar üzüm hediye edilmişti. Hz. Peygamber (sas) Nu’mân’ı çağırarak, "<i>Şu salkımı al da annene götür." </i> demişti. Nu’mân ise üzümü annesine götürmeden önce yiyip bitirmişti. Birkaç gün sonra Resûl-i Ekrem (sas) ona, "<i>Üzüm salkımı ne oldu, onu annene ulaştırdın mı?" </i>diye sormuş; Nu’mân, "Hayır." diye cevap verince de, Resûl-i Ekrem (sas) ona ‘ğuder’ (vefasız) ismini vermişti. Elbette Allah Resûlü (sas) Nu’mân’ı vefasızlık ile yaftalamak istememişti. O (sas), bu tavrı ile küçük bir emanetin teslimi konusunda bile her yaştan insanın titiz davranması gerektiğini göstermişti.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), anne ve babaya karşı vefaya ayrı bir önem vermiştir. Bir keresinde uzun bir yolculuğun ardından kendisiyle birlikte cihada katılmak maksadıyla yanına gelen ve "Anne babamı ardımdan ağlar bırakıp sana geldim yâ Resûlullah!" diyen bir gence, "<i>Onların yanına geri dön ve ikisini de nasıl ağlattıysan öylece güldür!"  </i> buyurmuştur. Zira anne baba, evlâtlarına yıllarca verdikleri emeğin karşılığında vefayı hak etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Anne babaya karşı bu şekilde vefa hissiyatına sahip olan Sevgili Peygamberimiz (sas), baba dostuna bile vefanın önemine vurgu yapmıştır. Bir keresinde Abdullah b. Ömer (ra), Mekke yolunda bir bedevî ile karşılaşır, ona selâm verir, binmekte olduğu eşeğe onu bindirir, başındaki sarığı da ona giydirir. Bu manzaraya şahit olan Abdullah b. Dînar, İbn Ömer’e (ra), "Allah (cc) hayrını versin, bunlar bedevîdir. Basit şeyler onları mutlu eder." der. Abdullah b. Ömer (ra) ona şu şekilde cevap verir: "Bunun babası, babam Ömer b. Hattâb’ın (ra) dostu idi. Ben Resûlullah’ın (sas) şöyle dediğini işittim: "<i>İyiliklerin en güzeli, evlâdın, baba dostlarını ziyaret etmesidir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Baba dostuna veya ailesine yapılacak olan ikram ve iltifatı en önemli ahlâkî erdemlerden biri olarak değerlendiren Hz. Peygamber (sas) bunu açıkça teşvik etmiş, vefasızlıktan da sakındırmıştır. Zira o, câhiliye döneminde Araplar arasında yaygın olan bir âdete atıfta bulunarak, "<i>Kıyamet gününde her vefasızın, vefasızlığının bir göstergesi olarak bir sancağı olacaktır..." </i> buyurmuştur. Arapların ahdine vefa gösteren kimseleri beyaz bir bayrak, vefasızlık gösterenleri ise kınanması için siyah bir bayrak ile ilân etmelerine benzer şekilde, vefasızlar da kıyamet günü bir işaretle teşhir edilecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Anne babaya vefanın önemini bu şekilde altını çizerek anlatan Hz. Peygamber (sas) kendisine ilk defa sütanneliği yapıp ara sıra kendisini emziren Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe’ye karşı gönlünün derinliklerinde sevgi beslemiş, ona karşı hep minnet duygusu taşımıştır. Süveybe sık sık Efendimizi (sas) ziyarete gelir, Allah Resûlü (sas) de ona hep izzet ve ikramda bulunurdu. Peygamberimiz (sas), Hz. Hatice (ra) ile evlendikten sonra Hz. Hatice (ra) de Süveybe’ye hürmet ve ikramda bulunmuştur. Efendimizin (sas) Medine’ye hicretinden sonra Ebû Leheb tarafından azat edilen Süveybe’ye Hz. Peygamber (sas), Hayber’in fethinden sonra ölünceye kadar bakmış, onun bütün ihtiyaçlarını karşılamıştır. Süveybe’nin vefat haberi kendisine ulaşınca da ikram etmek için yakınlarını soruşturup, araştırmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">En küçük iyiliklere karşı bile vefa gerektiğine vurgu yapan Allah Resûlü (sas), iyi ve kötü günde beraber olan, hüznü ve sevinçleri birlikte yaşayan eşlerin ve aile fertlerinin birbirlerine karşı vefakârlığına özel bir vurgu yapmış ve kendisi bunun en güzel örneklerini sergilemiştir. İlk eşi ve altı çocuğunun annesi olan Hz. Hatice annemizi hayatı boyunca hiç gönlünden çıkarmayan Sevgili Peygamberimiz (sas), onun vefatından sonra da onu hatırlatan herkese karşı, gönlünde Hatice’ye (ra) beslediği vefa duygusuyla hareket etmiştir. Bir gün Sevgili Peygamberimiz (sas), Hz. Âişe (ra) ile beraberken huzur-ı saadetlerine ihtiyar bir hanım geldi. Allah Resûlü (sas) ona adını sordu. O, "Cessâme el-Müzenî" diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sas) ‘çirkin’ anlamına gelen bu adı, ‘güzel’ anlamındaki yeni bir isimle değiştirerek, "<i>Hayır, senin adın ‘Cessâme’ değil, Hassâne el-Müzenî’dir."  </i>buyurdu. Sonra da ihtiyar kadına hâlini hatırını sordu, pek çok iltifatlarda bulundu. (Ona karşı olan ilgi ve alâkasından Hz Peygamber’in (sas) onu önceden tanıdığı belliydi.) Yaşlı hanım gittikten sonra Allah Resûlü’nün (sas) yaşlı kadına karşı olan ihtiram, ilgi ve alâkası dikkatinden kaçmayan Hz. Âişe (ra) merak ederek, "Bu yaşlı hanım kimdi ya Resûlallah?" diye sordu. O (sas) da, "<i>Hatice’nin (ra) arkadaşı olup onun sağlığında bize gelip giderdi. Kuşkusuz ahde güzel bir şekilde vefa göstermek imandandır."</i>  buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas) eşinin hatırasını canlandıran her şeye karşı vefa duygusuyla yaklaşmıştır. Nitekim Mekkeliler Bedir’de Müslümanların eline geçen esirlerine fidye olmak üzere birtakım mallar göndermeye başlayınca, Hz. Peygamber’in (sas) kızı Zeyneb (ra) de kocası Ebu’l-Âs’ın fidyesi olmak üzere bir miktar mal gönderdi. Bu mallar içerisinde Hatice validemizin kızı Zeyneb’i (ra) evlendirirken ona düğün hediyesi olarak taktığı kendine ait bir gerdanlık da vardı. Resûlullah (sas) hem biricik eşinin hem de kızının hatıralarını üzerinde taşıyan bu gerdanlığı görünce çok üzüldü ve Müslümanlara, "<i>Uygun görürseniz Zeyneb’in (ra) esirini serbest bırakın ve Zeyneb’e (ra) ait olan şu gerdanlığı da kendisine iade edin."</i> dedi. Onlar da Allah Resûlü’nün (sas) bu teklifini kabul ettiler. Hz. Hatice (ra) gibi bir eşe Kutlu Elçi (sas) nasıl vefasızlık yapabilirdi ki. Mekke’deki en zor yıllarını onunla beraber yaşamış, bütün zorluklara onunla beraber göğüs germişti. Hz. Peygamber (sas) o limanda sükûn bulmuş ve onun desteğiyle dimdik ayakta durmuştu. O, asaleti, fedakârlığı ve vefakârlığıyla hep Efendimizin (sas) yanında yer almıştı. Ona dört kız, iki oğlan, altı çocuk vermişti. Elbette vefa peygamberi bu kutlu hanımefendiyi unutamazdı. Unutamadı da. Vefatından sonra dahi ona bağlılığı, ona duyduğu vefa borcu, çok daha genç ve güzel olan hanımı Âişe (ra) validemizi bile kıskandırmıştır. Nitekim Hz. Âişe’nin (ra) şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben Peygamber’in (sas) eşlerinden hiçbirini, Hatice’yi (ra) kıskandığım kadar kıskanmadım. Oysaki ben Hatice’yi (ra) (benden önce vefat ettiği için) görmemiştim. Ancak Peygamber (sas) ondan çok bahsederdi. Bazen bir koyun keser, onu parçalara ayırır, sonra da Hatice’nin dostlarına gönderirdi. Bazen ben, "Sanki yeryüzünde Hatice’den başka kadın yok!" diyerek serzenişte bulunurdum da Allah Resûlü (sas), "<i>Hatice (ra) şöyle idi, Hatice böyle idi. Üstelik ondan benim çocuklarım var."</i> derdi.</p>

<p style="text-align:justify">Anne, baba, eş ve onların dostlarına karşı son derece vefakâr davranan Allah Resûlü (sas) sütannesine ve onun ailesine karşı da vefakârlığın en güzel örneklerini vermiştir. Sütkardeşi Şeyma’ya karşı sergilediği şu tavır hiçbir Müslüman’ın bigâne kalamayacağı cinstendir. Çünkü sevdiklerinin yakınlarına vefakârlık bir erdemdir: Huneyn Savaşı’nda Hevâzinliler bozguna uğrayıp kaçmaya başladığında Allah Resûlü (sas) onları takip eden Müslümanlara, daha önce Müslümanlara karşı kötülüğü dokunan savaş suçlularının kaçıp kurtulmalarına fırsat vermemelerini emretmişti. Müslümanlar bu suçluları yakınları ile birlikte esir edip Resûlullah’ın (sas) huzuruna getirirken duydukları öfkenin sonucunda sert davranmışlardı. Ancak söz konusu grubun içerisinde Hz. Peygamber’in (sas) sütkardeşi Şeyma da bulunmaktaydı. Kendilerine yapılan davranıştan rahatsız olan Şeyma, "Bilin ki, ben Efendinizin (sas) sütkardeşiyim!" diyerek onları yumuşatmaya çalıştı. Huzura getirilen Şeyma , "Yâ Muhammed! Ben, senin sütkardeşinim!" deyince Efendimiz (sas), "<i>Bunu neyle ispatlarsın?"</i> diye sordu. Şeyma, "Omuzumda bulunan diş iziyle ki, onu sen ısırmıştın!" dedi. İzi gören Kâinatın Efendisi (sas), sütkardeşi Şeyma’yı tanıdı. Şeyma kendisinden yaş olarak büyük olduğu için çocukluğunda onunla ilgilenmiş, onu kucağına almıştı. Kendisiyle Sa’doğulları yurdunda koşuştukları, oynadıkları, gezdikleri Şeyma idi bu! Sözü edilen diş izi de o dönemden kalma bir hatıra idi.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan kadrini çok iyi bilen kâinatın serveri, sütkardeşi olan bu çocukluk arkadaşını ridâsını sererek üzerine oturttu. Bir anda o çocukluk günleri hafızasında canlandı. Gözleri dolu dolu oldu. Sonra da sütanne ve babasını sordu. Şeyma, onların ikisinin de çoktan ölüp gittiklerini söyledi. Daha sonra Şeyma’ya, "<i>İstersen sevgi ve saygı görerek yanımda otur, istersen faydalanacağın bazı mallar verip seni kavmin ve kabilenin yanına göndereyim."</i> dedi. Şeyma’nın cevabı şu oldu, "Sen bana mal verip beni kavmimin yanına gönder!" O sırada Müslüman olan Şeyma’ya Peygamberimiz (sas), bir erkek bir de kadın köle verdi, sonra da Ci’râne mevkiine gidip beklemesini söyledi.</p>

<p style="text-align:justify">Tâif dönüşünde sütkardeşi Şeyma, Hz. Peygamber’in (sas) yanına geldi. Onu görünce Hz. Peygamber (sas) çok sevindi ve onu hoş karşıladı. Oturması için ridâsını serip yer gösterdi. Hz. Peygamber’in (sas) gözleri doldu ve ağlamaya başladı. Ashâbından biri, "Ağlıyor musun yâ Resûlallah?" dediğinde, "<i>Evet ona düşkünlüğümden ve başına gelenlerden dolayı ağlıyorum."  </i>dedi ve ilâve etti: "<i>Sizden birinin Uhud kadar altını olsa ve süt emzirmesi karşılığında sütünü emdiği kişiye onu verse, yine de onun hakkını ödemiş olmaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) sütanne olarak Hz. Halîme’ye verildiğinde şüphesiz sütün bedeli de verilmişti. Ancak Hz. Peygamber’in (sas) vefa duygusu, yıllar sonra anneyle değil kızıyla karşılaştığında onu ağlatacak kadar coşacak, dolayısıyla ona izzet ve ikramda bulunacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) eş, anne, baba, kardeş yanında arkadaş ve dostlarına karşı gösterdiği vefakârlık örnekleri de dillere destan olmuştur. Bir gün Hz. Ebû Bekir (ra), diz kapağı görülecek şekilde elbisesinin eteğini toplayarak telaşla Allah Resûlü’ne (sas) geldi. Onu bu hâlde gören Hz. Peygamber (sas) bir sıkıntısı olduğunu anladı. Hz. Ebû Bekir (sas) selâm verdi ve "Yâ Resûlallah! Hattâb oğlu Ömer’le (ra) tartıştık. Ben biraz ileri gittim. Ancak sonra pişman oldum, Ömer’den (ra) özür diledim fakat kabul etmedi. Ben de sana geldim." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) üç kere, "<i>Allah (cc) seni bağışlasın Ebû Bekir!"  </i>dedi. Hz. Ebû Bekir’in (ra) özrünü kabul etmeyen Hz. Ömer (ra) de pişman oldu ve onun evine gitti. Evde olmadığını öğrenince de Peygamber Efendimizin (sas) huzuruna geldi ve selâm verdi. Hz. Ebû Bekir (ra) de o esnada mescitte idi. Ancak Hz. Peygamber’in (sas) ona karşı tavrı değişikti. Bunu fark eden Hz. Ebû Bekir (ra) endişelendi, dizleri üzerine çöktü ve "Yâ Resûlallah! Vallahi, ben ileri gittim." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) orada bulunan herkese hitaben, "<i>Şüphesiz ki Allah (cc), beni size peygamber göndermişti. Bunu size tebliğ ettiğimde hepiniz bana, "Yalan söyledin." demiştiniz. Ebû Bekir ise, "Doğru söyledin." demiş ve bana canı ve malı ile yâr ve yardımcı olmuştu." </i> buyurdu. Sonra Resûlullah (sas) iki kere, "<i>Şimdi sizler dostumu bana bırakırsınız değil mi?" </i> buyurdu. Bunu işiten ashâb, Hz. Peygamber’in (sas) hatırı için Hz. Ebû Bekir’e (sas) özel bir saygı göstermeye başladı ve bir daha onu hiç kimse incitmedi.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas), dosta yapılan iyiliğe bizzat ve en güzel şekilde karşılık vermeyi de vefanın gereği olarak addederdi. Allah Resûlü’nün (sas) bu algısı şu hadisede çok açık bir şekilde tezahür etmektedir. Hz. Peygamber (sas) ve ona inananlar, müşrikler tarafından Mekke’de ablukaya alınmış, zor ve sıkıntılı anlar yaşıyorlardı. Sıkıntı içerisindeki Müslümanlara Hz. Peygamber (sas), Habeş kralı olan Necâşî’nin ülkesine gitmelerini tavsiye eder. Peygamberimizin (sas) tavsiyesine uyan dostları, o büyük kralın yurduna hicret ederler. Müslüman misafirlerinden etkilenen ve Peygamber Efendimizin (sas) Hz. İsa (as) tarafından müjdelenen elçi olduğuna şehâdet getiren Necâşî, Allah Resûlü’ne (sas) duyduğu sevgiyi, "<i>Üzerimdeki hükümdarlık görevi olmasaydı gider ayakkabılarını taşırdım."</i> diyerek ifade eder. Halkı da kendilerine hicret eden Müslümanlara misafirperverlik gösterir. İşte bu zor zamanların hamisi ve gönül dostu Necâşî’nin gönderdiği heyet bir gün Hz. Peygamber’i (sas) ziyarete gelmiştir. Efendimiz (sas) kalkıp kendisi onlara hizmet etmeye başlar. Bunu gören ashâbı, "Bırak, senin yerine biz yaparız." derler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) duygularını şu şekilde ifade eder: "<i>Onlar benim ashâbıma iyilik yaptılar, ben de bizzat onlara iyilik yapmak istiyorum."</i>  Zira gelen heyete yapılacak olan ikram ve iltifat, onların şahsında bizzat devlet başkanı olan Necâşî’ye iltifat olacaktır. Hz. Peygamber (sas) onlarla bizzat ilgilenerek zor zamanda kendisine ve ashâbına yapılan iyiliğe ne kadar değer verdiğini göstermiş ve vefakârlığın en güzel örneğini sergilemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) davası uğrunda şehit olanların geride bıraktıkları çoluk çocuklarına ve yakınlarına da büyük bir şefkat ve merhamet göstermiş, onlara sahip çıkmış, böylece onlara karşı da vefakârlığını sergilemiştir. Medine’de kendi evinden sonra en çok Ümmü Süleym’in evine gittiğini gören sahâbe-i kirâm ona bunun sebebini sormuşlar, Allah Resûlü (sas) de, "<i>Ben ona merhamet ediyorum çünkü onun kardeşi (Bi’r-i Maûne’de) benim yanımda öldürüldü."</i> demiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’a davet noktasında Mekkelilerin kendisini dinlemeye yanaşmamaları üzerine Resûlullah (sas) çevre kabilelerle ilişkiler kurmaya onlara İslâm Dini’ni anlatmaya çalışır. Bu yolda birçok çabası da sonuçsuz kalır. Bu yıllar Allah Resûlü’nün (sas) ve ona gönülden bağlanan Müslümanların en sıkıntılı günleridir. Yeni dini anlatmak için çaldığı bütün kapılar bir bir yüzüne kapanır. Hemen hemen bu çabalarının hiçbirinden sonuç alamaz. Ta ki hac görevini ifa etmek için Mekke’ye gelen yetmiş Medineliyle karşılaşıncaya kadar. Onlarla Akabe denilen Mekke yakınlarındaki bir yerde buluşmak üzere sözleşirler. Yetmiş civarında Medineli Müslüman ne pahasına olursa olsun onunla buluşmaya ona kucak açmaya karar vermişlerdir artık. Buluşma yerine gelip Hz. Peygamber’i (sas) beklemeye başlarlar. Nihayetinde Allah Resûlü (sas) yanında amcası Abbâs (ra) ile birlikte gelir. Biraz Kur’an okur, Allah’a (cc) dua eder ve onlardan kendisini, çoluk çocuklarını korudukları gibi koruyacaklarına dair söz alır. Daha sonra Medineli heyetin içerisinde bulunan Ebu’l-Heysem b. Teyyihân’ın söze girerek, "Ey Allah’ın Resûlü bizimle senin kavmin arasında anlaşma var. Biz bu şekilde sana söz verince anlaşmayı ortadan kaldırıyoruz. Biz sana biat edip söz verdikten sonra Allah (cc) sana tekrar kavmine dönecek güç ve kuvveti verirse senin onlara dönüp bizi bırakmandan endişe ederiz." demesi üzerine Sevgili Peygamberimiz (sas) gülümsedi ve ona şu cevabı verdi: "<i>Kanınız kanım, mezarlığınız mezarımdır. Ben sizdenim, siz de bendensiniz. Düşmanlarınız düşmanım, dostlarınız dostumdur."</i></p>

<p style="text-align:justify">Aynen böyle oldu. Tarih Allah Resûlü’nün (sas) sözüne sadık kaldığına, kendisine kucak açanlara karşı hiçbir zaman vefakârlıktan ayrılmadığına, kendisine yapılan iyiliği asla unutmadığına şahitlik etti. Bir gün Mekke’yle beraber bütün Arap yarımadasına hâkim olmasına rağmen doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Mekke’ye geri dönmedi. Söz verdiği gibi vefat edinceye kadar hep Medine’de ikamet etti. Orada vefat etti ve oraya defnedildi. </p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/vefakarlik-kadirsinaslik-1</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Jul 2026 09:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/vefakarlik-kadirsinaslik.jpg" type="image/jpeg" length="20740"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Niyet ve Davranış: Ameller Niyetlere Göredir]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/niyet-ve-davranis-ameller-niyetlere-goredir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/niyet-ve-davranis-ameller-niyetlere-goredir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Ameller niyetlere göredir" hadisini nasıl anlamalıyız? Allah'ın (cc) güzel davranışları kabul etmesinin iki şartı nedir? İnsan zihnine gelen kötü şeylerden sorumlu mudur?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّةِ، وَإِنَّمَا لاِمْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَتَزَوَّجُهَا، فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْه</p>

<p style="text-align:justify">Ömer b. Hattâb’ın (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"<strong>Amel</strong>ler <strong>niyet</strong>e göredir. Herkes sadece <strong>niyet</strong>inin karşılığını alır. Kim Allah (cc) ve Resûlü (sas) için hicret ederse, hicreti Allah (cc) ve Resûlü’nedir (sas). Kim de erişeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadından dolayı hicret ederse, onun hicreti de hicretine sebep olan şeyedir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M4927 Müslim, İmâre, 155; B1 Buhârî, Bedü’l’vahy, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) … ثُمَّ قَالَ: "إِنَّ اللَّهَ لاَ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلاَّ مَا كَانَ لَهُ خَالِصًا وَابْتُغِيَ بِهِ وَجْهُهُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin (ra) naklettiğine göre, bir adam Hz. Peygamber’e (sas) geldi (ve bazı sorular sordu)... Sonra Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Allah (cc) sadece samimi bir şekilde ve kendi rızası gözetilerek yapılan <strong>amel</strong>leri kabul eder."</i></p>

<p style="text-align:justify">(N3142 Nesâî, Cihâd, 24)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Allah (cc) sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, bilakis kalplerinize ve <strong>amel</strong>lerinize bakar."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6543 Müslim, Birr, 34)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "قَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: إِذَا هَمَّ عَبْدِى بِحَسَنَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبْتُهَا لَهُ حَسَنَةً، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا عَشْرَ حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِمِائَةِ ضِعْفٍ، وَإِذَا هَمَّ بِسَيِّئَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا لَمْ أَكْتُبْهَا عَلَيْهِ، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا سَيِّئَةً وَاحِدَةً.’</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>İzzet ve celâl sahibi Allah (cc) şöyle buyurdu: "Kulum iyi bir iş yapmaya <strong>niyet</strong> eder de yapmazsa ona bir iyilik (sevabı) yazarım. Ama onu yaparsa on kattan yedi yüz kata kadar iyilik (sevabı) yazarım. Eğer (kulum) bir kötülük yapmaya <strong>niyet</strong> eder de yapmazsa onu (bir günah olarak) yazmam. Fakat onu yaparsa ona bir kötülük (günahı) yazarım."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M335 Müslim, Îmân, 204; B6491 Buhârî, Rikâk, 31)</p>

<p>***</p>

<p>Allah’ın Elçisi (sas) yaklaşık on üç sene devam eden Mekke döneminde Kureyşlileri putlara tapmaktan vazgeçirmeye ve Allah’ın (cc) birliğini kabul etmeye çağırmıştı. Buna karşın Kureyş’in ileri gelenleri, onu küçümseyerek ve ona hakaret ederek karşılık vermişlerdi. İslâmiyet’in gün geçtikçe Mekke’de yayılmasıyla müşriklerin Müslümanlara karşı tavrı ve baskıları da sertleşmiş ve işkenceye dönüşmüştü. Böyle bir ortamda İslâm’ı tebliğ edemeyeceğini anlayan Resûlullah (sas), İslâm davetini Mekke dışına taşımayı düşündü. Hicret emri üzerine de Müslümanlar o güne kadar elde ettikleri bütün varlıklarını, hatta bazıları aralarında kan bağı olan yakın akrabalarını Mekke’de bırakarak önce Habeşistan’a sonra da Medine’ye hicret ettiler. Öyle ki, "<i>...Kim Allah’a (cc) ve Peygamberine (sas) hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah’a (cc) düşer. Allah (cc), çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir." </i> âyetinde işaret edildiği üzere, bu uğurda yola çıkıp Medine’ye ulaşmadan vefat edenler de vardı.</p>

<p>Ancak hicret edenler arasında tamamen farklı bir amaç için Medine’ye gelen birisi dikkat çekti. Bu kişi Medine’ye hicretin faziletini elde etmek için gelmemişti. Onun Medine’ye geliş gayesi âşık olduğu Ümmü Kays diye bilinen bir kadınla evlenebilmekti. Zira âşık olduğu kadın Müslüman bir hanımdı ve diğer sahâbîlerle birlikte Hz. Peygamber’in (sas) çağrısı üzerine hicret etmiş; Mekke’de evlenme teklifini kabul etmemişti. Söz konusu gizli <strong>niyet</strong>inden dolayı bu şahıs daha sonraları ‘Ümmü Kays muhaciri’ diye anılmıştı.</p>

<p>Bu olay üzerine Hz. Peygamber (sas), "<i><strong>Amel</strong>ler <strong>niyet</strong>lere göredir. Herkes sadece <strong>niyet</strong>inin karşılığını alır. Kim Allah (cc) ve Resûlü </i>(sas)<i> için hicret ederse, hicreti Allah (cc) ve Resûlü’nedir (sas). Kim de erişeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadından dolayı hicret ederse hicreti, hicretine sebep olan şeyedir." </i> buyurdu. Böylece Hz. Peygamber (sas), insan fiillerinin Allah (cc) katındaki değerinin ve sonsuz âlem için karşılığının öncelikle <strong>niyet</strong>e göre belirleneceğine dikkat çekmiştir. Ayrıca sadece dünyevî maksatlarla yapılan işlerin sonucunun da elde edilebileceğini, ancak bunların âhirette bir karşılığının bulunmayacağını belirtmiştir. Mekke’nin fethinden sonra dile getirdiği, "<i>Fetihten sonra hicret yoktur. Fakat cihad ve <strong>niyet</strong> vardır..." </i> hadisiyle de artık Medine’ye hicrete gerek kalmadığını, ancak İslâm’ı Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) arzu ettiği şekilde yaşayabilmeleri için Müslümanların daima iyiye yönelik salih <strong>niyet</strong> beslemelerini, gayret içerisinde olmalarını, cihad etmelerini istemiştir.</p>

<p><strong>Niyet</strong>te asıl olan ve Allah’ın (cc) da itibar ettiği, dil ile ifade edilen değil kalpte sabit olandır. Sonsuz ilmi sayesinde kalplerde gizli olanları da dillerin söze döktüklerini de bilen Yüce Allah (cc), hem ibadetlerde hem de diğer davranışlarımızda samimi olmamızı, kalbimizdeki ile dilimizdekinin tutarlı olmasını ister. Peygamber Efendimiz (sas) de ihlâsla yapılan ibadetleri övmüş, arkasında samimi bir <strong>niyet</strong> bulunmayan, gösteriş, şöhret, çıkar ve riya amacıyla yapılan davranışları asla tasvip etmemiştir. Resûl-i Ekrem (sas), bir hadisinde ibadetlerde <strong>niyet</strong>in ne derece önemli olduğunu anlatırken, kahraman denilmesi için savaşan askerin, cömert denilmesi için fakirlere yardımda bulunan kimsenin ve âlim denilmesi için ilim tahsil eden kişinin yaptıklarının Allah (cc) katında hiçbir kıymeti olmadığını, hatta ibadeti Rabbin (cc) rızasını kazanma dışında başka <strong>niyet</strong>lerle yaptıkları için cezalandırılacaklarını ifade etmiştir. Rabbimiz (cc) kendi rızası dışında farklı gayelerle güzel işler yapanları, "<i>Ey iman edenler! Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın..."</i>  buyurarak uyarmıştır. Peygamberimiz (sas) de Allah’ın (cc) güzel davranışları kabul etmesini şu iki şarta bağlamıştır: "<i>Allah (cc) sadece samimi bir şekilde ve kendi rızası gözetilerek yapılan <strong>amel</strong>leri kabul eder."</i></p>

<p>İnançlı insan bazı sıkıntılı durumlarda, kalbindeki <strong>niyet</strong> samimi olmakla beraber, dili ile bunu söyleyemeyebilir ya da aksini söylemek zorunda kalabilir. Bu gerçek, meşhur sahâbî Ammâr b. Yâsir’in (cc) yaşadığı imanını koruma mücadelesinde görülmektedir. Anne ve babası müşrikler tarafından şehit edilen meşhur sahâbînin, müşriklerin işkence ve baskılarına dayanmaya takati kalmamıştı. Yine zulme uğradığı bir günde sırf bu işkencelerden kurtulmak maksadıyla zalim inkârcıların arzusuna uyarak müşriklerin ve putların lehinde konuşmak zorunda kaldı. Müşriklerin elinden kurtulur kurtulmaz da büyük bir endişeyle Resûl-i Ekrem’in (sas) yanına gelerek başından geçenleri anlattı. Hz. Peygamber (sas) ona bu sözleri söylerken kalbinde neler hissettiğini sordu. Ammâr (ra) da, "Kalbimi iman ile huzura ermiş buluyorum." deyince, Hz. Peygamber (sas) yine işkenceye uğrarsa aynı sözleri söylemesinde bir sakınca bulunmadığını ifade etti. Bunun üzerine, "<i>Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hâriç, inandıktan sonra Allah’ı (cc) inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan (cc) gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır." </i> âyeti nâzil oldu. Hatta bir başka âyette, kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeyi savuşturabilmek için söyleyeceği bâtıl sözlerin dahi müminin imanına zarar vermeyeceği ifade edilmiştir. Çünkü Allah (cc), insan fiillerini görünüşleriyle değil yapılışlarındaki <strong>niyet</strong>lerle birlikte değerlendirmektedir.</p>

<p>Kalpteki inanç ve <strong>niyet</strong> esastır. Bu ilkeye Hz. Peygamber (sas), "<i>Allah (cc) sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, bilakis kalplerinize ve <strong>amel</strong>lerinize bakar." </i> ifadesiyle dikkat çekmiştir. Bu hadiste Allah’ın (cc) kalp ve <strong>amel</strong>i peş peşe zikretmesi, bizi dış görünüşümüz ile değil, kalbimizdeki irade ve <strong>niyet</strong>le bir araya gelen teşebbüs ve eylemimizle değerlendirdiğini göstermektedir.</p>

<p>Yüce Allah (cc) insanların kalplerine, <strong>niyet</strong>lerine ve onları gerçekleştirmedeki azim ve kararlılıklarına bakar. Kişi, <strong>niyet</strong>i istikametinde bir iş veya davranışı gerçekleştirmeye kast etmişse, Yüce Allah (cc) onun bu teşebbüsünü mutlaka dikkate alır. Rahmet Elçisi (sas) bu konuyu örnek bir hikâyeyle şöyle anlatır: "<i>İsrâiloğulları’nın içinde doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu adam pişman oldu ve kendisi için bir tevbe yolu olup olmadığını sormak için bir rahibin yanına gitti. Rahipten olumsuz cevap alınca onu da öldürdü. Yüz kişiyi öldürmenin pişmanlığını yaşayan katil, tevbe için yol aramaya devam etti. Danıştığı âlim bir zât onun için tevbe kapısının açık olduğunu söyledikten sonra şunları ekledi: "Seninle tevben arasına kim girebilir! Şöyle şöyle bir yere git. Orada Allah’a (cc) ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a (cc) ibadet et. Kendi topraklarına da dönme. Çünkü orası (seni suça sevk eden) kötü bir yerdir."</i>  <i>Adam köye doğru yola koyuldu ve yolun yarısına geldiğinde öldü. Azap ve rahmet melekleri adamın durumu hakkında tartıştılar. Ardından Allah’ın (cc) emriyle melekler adamın gitmek istediği köye mi yoksa geldiği yere mi yakın olduğunu ölçtüler. Adam köye daha yakın çıkınca Allah (cc) onu affetti." </i> Şüphesiz bu temsilî anlatıda geçen adamın haktan yana tercihi ile <strong>niyet</strong>, azim ve teşebbüsü, Yaratan’ın (cc) affına vesile olmuş ve kurtuluşa ermesini sağlamıştır.</p>

<p>Resûl-i Ekrem’in (sas), "<i>Birbirine kılıç çeken iki Müslüman’dan, öldüren de öldürülen de cehennemdedir." </i> hadisi de aynı şekilde yorumlanmaktadır. Hz. Peygamber’in (sas) bu sözünü duyan sahâbeden Ebû Bekre (ra), ona şöyle sormuştu: "Ey Allah’ın Elçisi! Öldüreni anladım, peki ölen neden cehenneme giriyor?" Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas), "<i>Çünkü o da arkadaşını öldürmeye azmetmişti." </i> şeklinde karşılık verdi. Burada ölen kişinin de azaba müstahak olmasının sebebi, onun da arkadaşını öldürmeye kalkışmasıydı. O, işlemek istediği fiili yapamasa da tutumu <strong>niyet</strong>ten öteye geçmiş, azim ve kasta, hatta fiilî teşebbüse dönüşmüştü.</p>

<p>Peygamberimiz (sas), "<i>Müminin <strong>niyet</strong>i, <strong>amel</strong>inden daha hayırlıdır." </i> buyurmuştur. İyi bir <strong>niyet</strong>e dayanmayan <strong>amel</strong> ne kadar faydalı ve güzel olsa da kişinin Allah (cc) katındaki değerini artırmaz. <strong>Amel</strong>siz <strong>niyet</strong> ise kişiye sevap kazandırabilir. Nitekim Allah Resûlü (sas) salih <strong>amel</strong>ler yapmak istedikleri hâlde imkânsızlıkları ya da mazeretleri nedeniyle yapamayanların, o <strong>amel</strong>leri yapmış gibi sevap alacağını müjdelemiştir. O (sas), bir savaş esnasında, "<i>Medine’de bize katılamayan öyle kimseler kaldı ki geçtiğimiz her dağ yolu ve vadide onlar da bizlerle beraberdi. Mazeretleri onların (bizimle gelmelerine) engel oldu." </i> buyurmuştur. Allah’ın (cc), tüm kalbi ile içten ve samimi bir şekilde ‘şehit olayım’ diye kendisine yalvaran kişiyi —yatağında da ölse— şehitlerin makamına çıkarması da fiile dönüşmese bile içten ve samimi <strong>niyet</strong>in kıymetini göstermek için kâfidir. Dolayısıyla dinimizde halis <strong>niyet</strong>in, samimi bir gayret kadar değerli olduğu; bir iş için gönülden verilen doğru kararın ya da zihinden geçirilen iyi planın en az o işi gerçekleştirmek kadar anlam taşıdığı unutulmamalıdır.</p>

<p><strong>Niyet</strong>-<strong>amel</strong> ilişkisini Hz. Peygamber (sas) döneminde yaşanan şu olay daha net bir şekilde ortaya koymaktadır: Bedir ehlinden olan Yezid b. Ahnes (ra), bir miktar parayla mescide gelmiş ve insanlara dağıtması için onları bir adama vermişti. Bu esnada babası gibi Bedir ashâbı arasında olan oğlu Ma’n b. Yezid de mescide gelmişti. Söz konusu kimse de bu parayı ona verdi. Yezid bu durumu fark edince, ‘"Vallahi sana vermek istememiştim." diyerek oğlundaki parayı geri almak istedi. Ma’n ise vermeyeceğini söyleyince tartıştılar. Durumu Hz. Peygamber’e (sas) ilettiklerinde O (sas), şöyle karar verdi: "<i>Ey Yezid! <strong>Niyet</strong> ettiğin üzere verdiğin sadakanın sevabı senindir. Ey Ma’n! Aldığın para da senindir."</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hz. Peygamber (sas), "<i>Dile getirmedikçe veya fiiliyata dökmedikçe Allah (cc), ümmetimi akıllarından geçirdikleri hususlarda sorumlu tutmamıştır." </i> buyurarak insanın zihnine gelen veya nefsinde hissettiği vesvese türü gelip geçici duygulardan ve olumsuz düşüncelerden sorumlu olmadığını açıklamıştı. Nitekim şeytanın insanın içine attığı ve hiç kimsenin kurtulamayacağı bu şeyler sorumluluk kapsamında değildir. Hatta bir keresinde bazı sahâbîler Resûlullah’a (sas) gelerek, "Bazen söylemesi bile bize çok ağır gelecek şeyler içimizden geçiyor." dediklerinde Hz. Peygamber (sas), "<i>İşte bu imanın en açık şeklidir." </i> buyurmuştur. </p>

<p>Hz. Peygamber’in (sas) yukarıdaki hadisinde <i>’akıllarından geçirdikleri’</i>  ifadesi ile kastettiği şey, teşebbüs ve kast safhasına gelmeyen, sadece akıldan geçen olumsuz düşüncelerdir. Ayrıca Resûlullah (sas), bir kimsenin <strong>niyet</strong> edip kararlılık sergilediği olumlu düşüncelerinden dolayı sevap kazanabildiği hâlde olumsuz düşünceleri yüzünden günaha girmediğini şöyle ifade etmiştir: "<i>İzzet ve celâl sahibi Allah (cc) şöyle buyurdu: "Kulum iyi bir iş yapmaya <strong>niyet</strong> eder de yapmazsa ona bir iyilik (sevabı) yazarım. Ama onu yaparsa on kattan yedi yüz kata kadar iyilik (sevabı) yazarım. Eğer (kulum) bir kötülük yapmaya <strong>niyet</strong> eder de yapmazsa onu (bir günah olarak) yazmam. Fakat onu yaparsa ona bir kötülük (günahı) yazarım."</i> Başka bir rivayette Hz. Peygamber (sas), yukarıda geçen kutsî hadisi bildirdikten sonra, "<i>Kim (Allah (cc) huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar." </i> âyetini okumuştur.</p>

<p>Allah, kullarının <strong>amel</strong>lerini yazmakla görevli meleklerine şöyle buyurur: "<i>Kulum bir kötülük yapmak istediğinde, onu eyleme dökene kadar yazmayın. Eğer onu işlerse o zaman onu aynen olduğu gibi yazın. Eğer onu benim için terk ederse, ona bir sevap yazın..."</i> Kötü düşüncenin eyleme dökülmediği sürece yazılmaması, onun günah olmadığını gösterir. Kötülüğü terk etmeye sevap yazılması ise elbette kulun bu kötülüğü işlemeye fırsat bulamaması, gücü yetmemesi ya da engellenmesi gibi durumlara değil, sırf Allah’ın (cc) hoşnutluğunu gözeterek, takva gereği aklından geçen kötülüğü fiiliyata dökmekten vazgeçmesi durumuna işaret etmektedir. Görüldüğü gibi Yüce Allah’ın (cc) rahmeti ve kötülüğün engellenmesindeki teşviki bu hadiste açıkça ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>İnsanlara, canlılara ve eşyaya iyimser bakmak, onlar hakkında pozitif düşüncelere sahip olmak, hüsn-i zan beslemek, hüsn-i <strong>niyet</strong> taşımak, Müslüman ahlâkındandır. İyi düşünmek, iyi <strong>niyet</strong>li olmak insana hem dünya hem de âhirette huzur ve saadet getirir. <strong>Niyet</strong>in temizliği, samimiliği ve ona yüklenen anlam ölçüsünde yararlı davranışlar ve salih <strong>amel</strong>ler değer kazanır. Davranışlarında her zaman âhireti tercih eden Hz. Peygamber (sas), Müslümanların da fiillerinde geçici ve kısa olan dünyayı değil, sonsuz ve gerçek hayatı düşünmelerini arzular. Bununla birlikte O (sas), <strong>amel</strong>lerin sayısının değil, niteliğinin önemli olduğunu öğretirken, <strong>niyet</strong>te de hiçbir dünyevî karşılık gözetilmeden sadece Allah’ın (cc) hoşnutluğunun esas alınması gerektiğini şöyle vurgular: "<i>Kim Allah (cc) için sever, Allah (cc) için nefret eder, Allah (cc) için verir, Allah (cc) için engel olursa, imanı kemale ermiştir."</i></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/niyet-ve-davranis-ameller-niyetlere-goredir-1</guid>
      <pubDate>Sun, 19 Jul 2026 16:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/niyet-ve-davranis-ameller-niyetlere-goredir.jpg" type="image/jpeg" length="13876"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hasbilik: Her Durumda Allah'ın (cc) Rızasını Gözetmek]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hasbilik-her-durumda-allahin-cc-rizasini-gozetmek-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hasbilik-her-durumda-allahin-cc-rizasini-gozetmek-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hasbilik nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"فَكَتَبَتْ عَائِشَةُ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) إِلَى مُعَاوِيَةَ: سَلاَمٌ عَلَيْكَ أَمَّا بَعْدُ فَإِنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "مَنِ الْتَمَسَ رِضَاءَ اللَّهِ بِسَخَطِ النَّاسِ كَفَاهُ اللَّهُ مُؤْنَةَ النَّاسِ، وَمَنِ الْتَمَسَ رِضَاءَ النَّاسِ بِسَخَطِ اللَّهِ وَكَلَهُ اللَّهُ إِلَى النَّاسِ</p>

<p style="text-align:justify">(Muâviye’nin kendisinden tavsiye talep etmesi üzerine) Hz. Âişe (ra) Muâviye’ye şöyle bir mektup yazdı:</p>

<p style="text-align:justify">"Allah’ın (cc) selâmı üzerine olsun. Ben Resûlullah’ı (sas) şöyle buyururken işittim: "<i>Kim, (bir konuda) insanlar kendisine buğzetse dahi, (o konuda) Allah’ın (cc) rızasını ararsa, Allah (cc) da insanların vereceği sıkıntıdan onu kurtarır. Kim de Allah’ın (cc) hoşnut olmayacağı (bir konuda) insanların beğenisini elde etmek isterse, Allah (cc) onu o insanlar(ın insafın)a terk eder.’’</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2414 Tirmizî, Zühd, 64)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ:...فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "...إِنَّ اللَّهَ لاَ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلاَّ مَا كَانَ لَهُ خَالِصًا وَابْتُغِيَ بِهِ وَجْهُهُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin (ra) naklettiğine göre Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>...Allah (cc) ancak samimiyetle ve kendi rızası gözetilerek yapılan işleri kabul eder."</i></p>

<p style="text-align:justify">(N3142 Nesâî, Cihâd, 24)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: الصَّوْمُ لِى، وَأَنَا أَجْزِى بِهِ، يَدَعُ شَهْوَتَهُ وَأَكْلَهُ وَشُرْبَهُ مِنْ أَجْلِى</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Yüce Allah (cc) buyuruyor ki, "Oruç benim içindir. Onun mükâfatını ben veririm. (Çünkü oruç tutan kimse) nefsî arzularını, yemeyi ve içmeyi sadece benim için terk ediyor..."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B7492 Buhârî, Tevhîd, 35)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى أُمَامَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهُ قَالَ: "مَنْ أَحَبَّ لِلَّهِ، وَأَبْغَضَ لِلَّهِ، وَأَعْطَى لِلَّهِ، وَمَنَعَ لِلَّهِ، فَقَدِ اسْتَكْمَلَ الْإِيمَانَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Ümâme’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Kim Allah (cc) için sever, Allah (cc) için nefret eder, Allah (cc) için verir, Allah (cc) için (kötülüklere) engel olursa, imanını kemale erdirmiş olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4681 Ebû Dâvûd, Sünne, 15)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِذَا أَصَابَتْ أَحَدَكُمْ مُصِيبَةٌ فَلْيَقُلْ: إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ، اللَّهُمَّ! عِنْدَكَ أَحْتَسِبُ مُصِيبَتِى فَآجِرْنِى فِيهَا وَأَبْدِلْ لِى خَيْرًا مِنْهَا</p>

<p style="text-align:justify">Ümmü Seleme’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Birinizin başına bir musibet/acı bir şey geldiği zaman, "Biz Allah’a (cc) aidiz ve biz O’na (cc) döneceğiz. Allah’ım! Başıma gelen musibetin/acının mükâfatını senden bekliyorum, bundan dolayı bana ecir ihsan et, benim için onu daha hayırlısıyla değiştir." desin."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D3119 Ebû Dâvûd, Cenâiz, 17-18; M2127 Müslim, Cenâiz, 4</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın (cc) sevgisine mazhar olmaktan daha güzel bir şey olabilir mi! Bir insanın, Allah’ın (cc) sevgisini elde etmesini sağlayan ulvî duygu ve davranış nedir ve bu nasıl elde edilir? Allah Resûlü’nün (sas) dilinde bu üstün duygu ve davranış, ‘hasbîlik’ten başka bir şey değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) şöyle anlatıyor: "<i>Adamın biri, başka bir köyde yaşayan kardeşini ziyaret etmek için bir gün evinden çıktı, yola koyuldu. Derken Yüce Allah (cc) onun yoluna bir melek çıkardı. Melek, "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Adam, "Falancayı ziyarete." diye cevapladı. Melek, "Yakının olduğu için mi?" diye sordu. Adam, "Hayır." deyince, melek, "Peki, ona bir iyilik borcun mu var?" diye sordu. Adam yine, "Hayır." dedi. Melek, "O hâlde ona niye gidiyorsun?" diye sorunca adam, "Ben onu, izzet ve celâl sahibi Allah (cc) için seviyorum da ondan.’’ diye cevap verdi. Bunun üzerine melek şöyle dedi: "Ben, o kişiyi Allah (cc) için sevmenden dolayı, izzet ve celâl sahibi Allah’ın (cc) da seni sevdiğini (bildirmek üzere) Allah’ın (cc) (gönderdiği) bir elçisiyim."</i></p>

<p style="text-align:justify">"Güzel davranışlarda dünyevî bir karşılık beklemeden, sadece Allah (cc) rızasını gözetmek." mânâsına gelen hasbîlik, zor ve sıkıntılı durumlarda Allah’ın (cc) kendisine yardımcı olarak kâfi geleceğini bilmek, bu bilinçle gösterilen sabır karşılığında Allah’ın (cc) ecrini ummak demektir. Başka bir ifadeyle ‘hasbîlik’, her türlü şahsî çıkar ve menfaatten uzak durulması, her işin, gönüllü olarak ve yalnız Allah (cc) için, O’nun (cc) hoşnutluğunun elde edilmesi için yapılmasıdır. Buna göre gerçek anlamda hasbî olan bir mümin, Allah (cc) için en büyük fedakârlığı göstermeye hazırdır. Müminin Allah (cc) yolunda feda edebileceği en kıymetli varlığı şüphesiz ki canıdır. Hz. Âişe’nin (ra) yeğeni olan Urve b. Zübeyr’in (ra), zorlu Tebük günü şiddetli sıcağa rağmen Allah Resûlu’nün (sas) talimatı üzerine hiç tereddüt etmeden Şam’a doğru yola çıkan müminlere ‘hisbe ehli’ demesi bundandır. Bu yüzdendir ki Hz. Ömer (ra), şehidi, "canını Allah (cc) yolunda feda eden kimse (ihtesebe)" olarak tanımlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Sırf Allah Teâlâ’nın (cc) rızasını gözeten ve O’nun (cc) hoşnut olduğu amellere yönelen bir Müslüman, çevresine şirin görünme kaygısı taşımaz. Hatta bazı insanlar hoşlanmasa da o, Allah’ın (cc) hoşnutluğunu esas alır. Bu durumda Cenâb-ı Hak (cc) elbette onu zor durumda bırakmaz. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Kim (bir konuda) insanlar kendisine buğzetse dahi, (o konuda) Allah’ın (cc) rızasını ararsa, Allah (cc) da insanların vereceği sıkıntıdan onu kurtarır. Kim de Allah’ın (cc) hoşnut olmayacağı (bir konuda) insanların beğenisini elde etmek isterse, Allah (cc) onu o insanlar(ın insafın)a terk eder."</i>  buyurmaktadır. Unutmamak gerekir ki Allah (cc) rızası için bir şey yapanı insanlar da sever ve metheder. İnsanların bu iltifatı ise mümine cenneti dünyadayken müjdeleyen bir mükâfattır.</p>

<p style="text-align:justify">Birçok âyet ve hadiste, "<i>dini Allah’a (cc) has kılarak (ihlâs ile) kulluk yapılması"</i>  yani ibadet ve amellerin gösterişten, riyadan uzak tutulması emredildiğine göre, hasbî davranan için en büyük karşılık cennet ve nimetlerinden önce Rabbin rızasıdır. Bir hadiste, "<i>Niyeti olmayanın ameli nasıl makbul değilse, burada Allah (cc) rızası için olmayan (karşılığı Allah’tan (cc) beklenmeyen) amelin de sevabı yoktur." </i> buyrulmaktadır. Allah’ın (cc) rızasının her şeyden üstün olduğu Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: "<i>Allah (cc), mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler </i>vaad <i>etti. Allah’ın (cc) rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş budur." </i> Buna mukabil, Allah’ın (cc) hoşnutluğunun gözetilmemesinin hazin sonunu yine O’nun (cc) âyetlerinden okuyalım: "<i>Allah’ın (cc) hoşnutluğunu gözetenle Allah’ın (cc) gazabına uğrayan bir olur mu hiç? Sonuncusunun yeri cehennemdir. Cehennem ise, ne kötü bir varış yeridir."</i></p>

<p style="text-align:justify">İnananları en yüce mertebeye, Allah’ın (cc) rızasına ulaştıran hasbîlik, insanları Allah’a (cc) davet uğrunda büyük sıkıntılara maruz kalan birçok peygamberin dilinde en değerli ifadesini bulmuştur: "<i>Buna (tebliğ görevime) karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir (cc)."</i>  Yine Rahmet Elçisi’ne (sas), "<i>Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah (cc) içindir."</i>  demeyi telkin eden ilâhî öğüt de hasbîliğin en güzel özetidir.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçek anlamda hasbî olan insan, hem toplum içinde, hem de yalnız başına kaldığı zamanlarda her işinde ilâhî rızayı dikkate alır ve Allah Resûlü’nün (sas) şu sözünü düstur edinir: "<i>...Allah (cc) ancak samimiyetle ve kendi rızası gözetilerek yapılan işleri kabul eder."</i>  Nitekim Sevgili Peygamberimiz (sas), bu çerçevede, sadece sürüsüyle ve tabiatla baş başa olduğu hâlde namazını ihmal etmeyip güzelce eda eden bir çobanın mazhar olduğu ilâhî iltifatı şöyle dile getirmektedir: "<i>Rabbiniz der ki; "Şu kuluma bir bakın! Sırf benden sakınarak ezanını okuyup namazını kılıyor, ben de onu affettim ve cennetime koydum.’’</i>  Allah Resûlü (sas) bir başka hadisinde de, "<i>Müslüman bir kul Allah’ın (sas) rızasını umarak namaz kılarsa, tıpkı ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi günahları dökülür." </i> buyurmaktadır. Sadece "Allah (cc) için" olduktan sonra, namazın kendisi gibi, uğruna atılan adımlar da büyük bir ecir kaynağıdır. Yeter ki bu adımlar ilâhî rızayı kazanma amacıyla atılsın. Übey b. Kâ’b (ra), evi Mescid-i Nebî’ye uzak olmasına rağmen Resûlullah (sas) ile birlikte kılınan hiçbir namazı kaçırmayan ensardan bir zâtın durumuna üzüldüklerini ve bu yüzden sıcak havalarda ve karanlıkta mescide rahat gelebilmesi için bir merkep satın almasını tavsiye ettiklerini söyler. Adamın, "Vallahi, evimin mescide yakın olmasını istemem!" karşılığını vermesi üzerine Übey b. Kâ’b (ra) durumu Hz. Peygamber’e (sas) iletir. Medineli sahâbî, Resûlullah’a (sas) evinin mescide yakın olmasını istemediğini söylerken şu gerekçeyi dile getirir: "Mescide giderken ve ailemin yanına dönerken attığım her adım karşılığında Allah’tan (cc) ecir ve sevap umuyorum." Bunun üzerine Nebî (sas), "<i>Allah (cc) bütün bunları sana verdi.</i> <i>Hakikaten, hesap ettiğin (Allah’tan (cc) umduğun) şey senindir." </i> buyurur. Gerçekten de hasbî olunduktan sonra her amelin Allah (cc) katında bir karşılığı vardır. Peygamberimizin (sas) müjdesine göre, müminin, karşılığını sadece Allah’tan (cc) bekleyerek yaptığı bir hasta ziyareti onu cehennemden fersah fersah uzaklaştırırken, bakmakla yükümlü olduğu ailesi için sevabını Allah’tan (cc) umarak yaptığı harcamalar, kendisi için birer ‘sadaka’ olarak değerlendirilecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazı ibadetler vardır ki onlarda gösterişe mahal yoktur. Hasbîliğin en bariz şekilde ifadesini bulduğu bu ibadetlerin başında oruç gelmektedir. Zira oruçlunun, tenhada bir bardak su içmesine veya gizlice gidip bir şeyler yemesine kimse engel olamaz. Ancak o, aç da kalsa susuz da kalsa buna sırf Rabbi (cc) için katlanır. Burada gösterişe yol açabilecek bir husus da yoktur. Çünkü oruçlunun ne kadar aç ve susuz olduğunu sadece Allah (cc) bilir. Bu yüzdendir ki, Yüce Allah (cc), "<i>Oruç benim içindir. Onun mükâfatını ben veririm. (Çünkü oruç tutan kimse) nefsî arzularını, yemeyi ve içmeyi sırf benim için terk eder..."</i>  buyurmaktadır. Ayrıca Hz. Resûl (sas), "<i>Her kim inanarak ve karşılığını Allah’tan (cc) bekleyerek (ihtisâben) Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır."</i>  buyurarak oruçluyu müjdelemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Başta namaz ve oruç olmak üzere her ibadetin ‘kulluk bilinciyle’ yerine getirilmesi hasbîlik esasına dayanır. Ancak bazı amellerde hasbîliğin önemi daha da artmaktadır. Örneğin Peygamber Efendimiz (sas), sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek derecede yardımlaşma hususunda gizliliğe riayet edenleri Allah Teâlâ’nın (cc) mükâfatlandıracağını bildirmektedir. Resûlullah’ın (sas) verdiği bu mesaj, hayırda yarışın, zaman zaman ‘isim yapma’ ve ‘etiket’ yarışına dönüştüğü günümüzde ayrı bir önem arz etmektedir. </p>

<p style="text-align:justify">Reklam ve rant kaygısı taşıyan hayırların, sözde hayır sahibine mânevî açıdan neler kaybettireceğini açıklamaya gerek yoktur. Şu hâlde gerçekten iyilik yapmak isteyen birisi, bunu hiç kimseye duyurmadan yapmanın yollarını pekâlâ bulabilir. Tıpkı ensardan bazı hayırsever Müslümanların Medine’de Peygamber’in (sas) rahle-i tedrisinde eğitim gören Suffe ashâbı için bahçelerinden topladıkları hurmaları getirip Mescid-i Nebî’nin duvarına asmaları örneğinde olduğu gibi, Allah (cc) rızası için muhtaçlara yardım etmek isteyenler, topluma ifşa etmeden bunu yapmanın yollarını aramalıdır. Elbette açık da olsa gizli de olsa yapılan hayırların karşılığı Allah (cc) katındadır. Hasbî olmak, her şeyden önce içten olmayı gerektirdiğine göre ticarî veya siyasî gayelerle, dünyevî amaçlarla yapılan hayırların Allah (cc) nezdinde bir değerinin olmayacağı açıktır. İyi niyetli bazı hayırseverlerin, yaptıkları hayırları, reklam amacı taşımaksızın topluma duyurmasında ise, iyiliğe teşvik edici bir unsur olması bakımından bir sakınca olmadığını da burada belirtmekte yarar vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman’ın yerine getirdiği ibadetlerin Allah (cc) nezdinde bir değer ifade etmesi, bir başka deyişle ‘sevabı hak etmesi’ elbette hasbî olmasına bağlıdır. Hasbîlik, ibadetlerimizin veya ahlâkî davranışlarımızın yanında duygularımızda da esas almamız gereken bir tutumdur. Zaten hasbî olma duygusuna sahip bir mümin, her fırsatta Allah’ın (cc) hoşnutluğunu elde etmek için fırsat kollar. Allah’ın (cc) sevgisini kazanmayı temel gaye edindiğinden ve sergilediği güzel davranışlar sırf ‘Allah (cc) için’ olduğundan, iman onun için bir huzur kaynağı olur. Bu yüzdendir ki, Allah’ın (cc) adını anarak isteyen kimseye vermeyi Müslümanlara tavsiye eden Sevgili Resûlü (sas), "<i>Kim Allah (cc) için sever, Allah (cc) için nefret eder, Allah (cc) için verir, Allah (cc) için (bir kötülüğe) engel olursa, imanını kemale erdirmiş olur."</i>  buyurmuştur. O hâlde verdiğinde de vermediğinde de sadece Rabbin rızasını gözetenler, olgun bir imana sahip olabilecek; mümin, sevgisini de nefretini de Allah’ın (cc) rızasına göre şekillendirdiğinde inancın lezzetini tadabilecektir. Bu nedenle hasbî olanlar, insanları severken dünyevî bir menfaat veya karşılık beklemezler. Zira Nebî’nin (sas) ifadesiyle: "<i>İman, bir kişiyi soylu biri olmasa dahi sadece Allah (cc) için sevebilmektir."  </i>Mümin bunu yapabildiği takdirde tıpkı sıcak bir yaz gününde susuz kalmış kişinin suya hasret olması gibi iman sevgisini kalbinde hisseder. Onlar, bu tutumlarının karşılığı olarak dünyadayken elde ettikleri imanın lezzeti yanında âhirette de peygamberler ve şehitlerle birlikte olacaklardır. Efendimiz (sas) bu kimselerden şöyle bahseder: "<i>Onlar, kimsesiz ve farklı kabilelerden olan bazı kişilerdir ki, aralarında yakın akrabalık durumu olmadığı hâlde birbirlerini Allah (cc) için severler, birbirlerine samimi/dürüst davranırlar."</i></p>

<p style="text-align:justify">Yalnızca Allah’ın (cc) sevgisini kazanmak üzere salih amel işlemeyi veya ibadetlerde sadece O’nun (cc) hoşnutluğunu elde etme niyetini ifade eden hasbîliğin bir başka boyutu da müminin zorluklar karşısındaki duruşunda kendini gösterir. Şöyle ki hasbî olan mümin, bir musibetle karşı karşıya kaldığında bunun bir imtihan olduğunu ve Allah’ın (cc) bilgisi ve takdiri dâhilinde gerçekleştiğini, buna sabrettiği takdirde de ödüllendirileceğini bilir. Bu durumda hasbîlik, sabrı, kuru bir teslimiyetten çıkarıp erdemli bir duruşa dönüştüren duygudur. Diğer bir ifadeyle hasbîlik, Allah (cc) katında bir karşılığı olduğunu bilerek sabretmektir. İlâhî imtihan gereği açlık, korku, can ve mal kaybı gibi çeşitli sıkıntılara maruz kalıp gösterdikleri sabır karşılığında cennetle müjdelenen müminlere rahmet kapılarını açan şey, başlarına bir bela ve musibet geldiğinde, "<i>Biz Allah’a (cc) aidiz, yine O’na (cc) döneceğiz."</i> diyerek Yüce Yaratıcı’nın (cc) takdirinin her şeyin üstünde olduğunu kabul etmeleridir. Nitekim Nebî (sas) bir musibetle karşılaşan mümine bu âyeti okuduktan sonra şu duayı yapmasını öğütlemiştir: "<i>...Allah’ım! başıma gelen musibetin/acının mükâfatını senden bekliyorum, bundan dolayı bana ecir ihsan et, benim için onu daha hayırlısıyla değiştir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Müslüman, hastalık ve ölüm gibi hayatın acı ve hüzün verici gerçekleriyle karşılaştığında sabrederek ve hasbî bir tutum sergileyerek hem inancını muhafaza eder, hem de acılarına karşı daha dirençli olur. Rahmet Peygamberi (sas), kendisine birini göndererek oğlunun ölmek üzere olduğunu haber veren kızı Zeyneb’e (ra), bir aracı vasıtasıyla şu nasihatte bulunmuştu: "<i>Allah’ın (cc) aldığı da verdiği de O’nundur. O’nun (cc) nezdinde her şeyin süresi belirlenmiştir. (Kızıma) söyle, sabretsin ve bu sabrının Allah (cc) katında bir karşılığı olduğunu bilsin."</i>  Yüce Allah (cc) kulunun zorluklar karşısındaki bu hasbî tutumunu âhirette elbette karşılıksız bırakmayacaktır. Allah Resûlü (sas) tam da bu noktada, yakalandığı veba hastalığına hasbî bir ruh hâliyle sabrederken vefat eden müminin şehit sevabı alacağını belirtmiş, ailesinden en sevdiği kişilerden birini kaybettikten sonra buna sabrederek ecrini Allah’tan (cc) isteyen kişinin ve görme yeteneğini yitirdikten sonra Allah (cc) katında bir karşılığı olduğunu bilerek bu duruma sabreden mümin kulların cennetle mükâfatlandırılacağını ifade etmiştir. Nitekim bir gün Allah Resûlü (sas), Enes b. Mâlik (ra) ile birlikte gözlerinden aşırı derecede rahatsız olan Medineli sahâbî Zeyd b. Erkam’ı (ra) ziyaret eder. Resûlullah (sas), gözlerinden şikayet etmekte olan Zeyd’e (ra), "<i>Gözlerine bir şey olursa ne yaparsın?"</i> diye sorar. Zeyd (ra), "Karşılığını Allah’tan (cc) umarak sabrederim." cevabını verir. Bunun üzerine Efendimiz (sas), böyle davrandığı takdirde, günahsız olarak Rabbine (cc) kavuşacağını Zeyd’e (ra) müjdeler.</p>

<p style="text-align:justify">Hâsılı, bütün insanlar nihayetinde Allah’a (cc) döneceklerine göre, mümin insan, hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmış olarak O’na (cc) kavuşmayı ümit etmelidir. Müslüman, hayatı boyunca huzurlu bir şekilde Rahmân’a (cc) kavuşmanın hesaplarını yapmalı ve davranışlarının ‘Allah (cc) için’ olmasını prensip hâline getirmelidir. İnsanları severken de onlara iyilik yaparken de kısacası bütün güzel duygu ve davranışlarında maddî bir karşılık elde etme veya birilerine şirin görünme kaygısı taşımamalıdır. Yaptığı hiçbir iyiliğin boşa gitmeyeceğinin bilincinde olan mümin, hastalık, ölüm gibi musibetlerle karşı karşıya kaldığı zor anlarda göstereceği sabrın da Allah (cc) katında mükâfatının olacağını unutmamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hasbilik-her-durumda-allahin-cc-rizasini-gozetmek-1</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 09:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/hasbilik-her-durumda-allahin-rizasini-gozetmek.jpg" type="image/jpeg" length="59280"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kardeşlik Hukuku: Müminler Kardeştirler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kardeslik-hukuku-muminler-kardestirler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kardeslik-hukuku-muminler-kardestirler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kıyamet gününde Allah’a (cc) olan yakınlıkları nedeniyle peygamberlerin ve şehitlerin onlara gıpta edeceği kişiler kimlerdir? İnsanların en şerlisi kimdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "…حَسْبُ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"…Müslüman kardeşini küçük görmesi kişiye kötülük olarak yeter."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4882 Ebû Dâvûd, Edeb, 35)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ</p>

<p style="text-align:justify">Enes’ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Sizden biri, kendisi için istediğini (Müslüman) kardeşi için de istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B13 Buhârî, Îmân,7)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِى الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَمَنْ سَتَرَ عَلَى مُسْلِمٍ سَتَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِى الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَاللَّهُ فِى عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِى عَوْنِ أَخِيهِ"</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Kim bir Müslüman’ın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah (cc) da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah (cc) da dünya ve âhirette onun işlerini kolaylaştırır. Kim bir Müslüman’ın ayıbını örterse, Allah (cc) da dünya ve âhirette onun ayıplarını örter. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah (cc) da onun yardımcısı olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4946 Ebû Dâvûd, Edeb, 60)</p>

<p>***</p>

<p>عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِى تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى.’</p>

<p style="text-align:justify">Nu’mân b. Beşîr’in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6586 Müslim, Birr, 66)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ، فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ، وَلاَ تَحَسَّسُوا، وَلاَ تَجَسَّسُوا، وَلاَ تَنَافَسُوا، وَلاَ تَحَاسَدُوا، وَلاَ تَبَاغَضُوا، وَلاَ تَدَابَرُوا، وَكُونُوا، عِبَادَ اللَّهِ! إِخْوَانًا"</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Zandan sakının! Zira zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın. Birbirinizin özel hâllerini araştırmayın. Birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize kin beslemeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6536 Müslim, Birr, 28)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün ashâbıyla birlikte otururken Hz. Peygamber’in (sas) mübarek ağzından şu sözler dökülür: "<i>Allah’ın (cc) şehit ya da peygamber olmayan öyle kulları vardır ki kıyamet gününde Allah’a (cc) olan yakınlıkları nedeniyle peygamberler ve şehitler onlara gıpta ederler."  </i>Bu sözü işiten sahâbîler bir anda kulak kesilip merakla sorarlar: "Kim bunlar, yâ Resûlallah?" Ashâbın dikkatini toplayan Allah Resûlü (sas) şu açıklamayı yapar: "<i>Bunlar, akrabalık ya da aralarında dönüp dolaşan bir maldan kaynaklanan çıkarları olmaksızın, sırf Allah (cc) için birbirlerini seven insanlardır. Onların yüzlerinde bir nur vardır ve onlar hidayet üzeredirler. İnsanlar telaşa düştüklerinde onlar korkuya kapılmazlar, insanlar hayıflanırken onlar üzülmezler."</i> Allah Resûlü (sas) bu sözlerinin ardından, "<i>Haberiniz olsun, Allah’ın (cc) sevgili kullarına korku yok. Onlar üzülecek de değillerdir." </i> âyetini okur. Elbette, "<i>Benim rızam için birbirini sevenler nerede! Sığınacak hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, ben onları arşımın gölgesinde ferahlatacağım."</i>  muştusundan haberdar olan ve bunu hayatları boyunca ilke edinmiş olan Müslümanlar, bekledikleri o günde tasalanmayacaktır. Zira onlar, imanın en güçlü tutamağı olan, Allah (cc) için sevmeyi ve Allah için buğuz etmeyi başarmışlardır. Onlar, Allah (cc) için birbirlerini sevdiklerinden dolayı bir araya gelirler ve bu hâl üzere dağılırlar.</p>

<p style="text-align:justify">Mal, makam, akrabalık ya da başka bir ortak yönden ziyade, kişilerin sahip olduğu güzel ahlâk, iyi huy gibi özellikler nedeniyle oluşan sevgi, Allah (cc) için olan sevgidir. Müminlerin birbirleriyle ilişkilerini de bu sevgi şekillendirmelidir. Ancak Allah (cc) için olan sevgi, O’nun (cc) rızasına muhalif, yani haksızlıklar ya da gayri ahlâkî davranışlar ortaya çıktığında, ona karşı gösterilecek tepkiyi ve tavrı da içinde barındırmaktadır. Bu nedenle, sevdiği insanlar tarafından yapılan haksızlık ve çirkinliklere ses çıkarmayan, ona karşı çıkmayan, hoşnutsuzluğunu ortaya koymayan kişinin sevgisinin Allah (cc) için olmadığı belirtilmektedir. Dolayısıyla sözü ve söylemi aşarak, gerçek ilişkileri belirleyen ve şekillendiren, böylece toplumda emir bi’l-ma’rûf ve nehiy ani’l-münker görevinin ifasını sağlayan sevgi ve buğuz, Allah (cc) için olduğu takdirde, kişiyi cennete götürecek ana sermayedir.</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Zerr’in (ra) de içinde bulunduğu bir topluluğa uğrayan Hz. Peygamber (sas), bir vesileyle onlara şu soruyu sorar: "<i>Allah’a (cc) en sevimli gelen amel nedir?"  </i>İnsanlar saymaya başlar; bazıları namaz, bazıları zekât, bazıları da, cihad diye cevaplandırır Allah Resûlü’nün (sas) sorusunu. Efendimiz (sas) şu açıklamayı yapar: "<i>Allah’a (cc) en sevimli gelen amel, Allah (cc) için olan sevgi ve Allah (cc) için olan nefrettir." </i> Bir başka konuşmasında, sevdiğini Allah (cc) için sevmeyen kimsenin imanın zevkine varamayacağını belirten Allah Resûlü (sas), Allah (cc) için olan sevgi ve nefretin, en güçlü iman bağı olduğuna dikkat çekmekte; Allah (cc) için olan sevginin, Allah (cc) tarafından sevilmeyi de sağlayacağını vurgulamaktadır. Yüce bir ahlâka sahip olan Allah Resûlü’ne (sas) ittiba etmek, ona uymak kişiye, Allah’ın (cc) sevgisini kazandıracak, Allah Teâlâ (cc) da sevdiğini asla ateşe atmayacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah (cc) için olan sevgi, Hz. Peygamber’in (sas), "<i>Tamamlamak üzere gönderildim."  </i>dediği güzel ahlâk sayesinde ortaya çıkmaktadır. Zira güzel ahlâk, yaşadığı toplumda insanı seçkin kılmakta, dolayısıyla sevgi ve kalıcı dostluklara kapı aralamaktadır. Nitekim Allah Resûlü’ne (sas), "İyilik nedir?" diye sorulduğunda, "<i>Güzel ahlâktır." </i> cevabını vermiş, dolayısıyla kişiyi cennete götürecek şey olarak nitelediği güzel ahlâkla, iyi insan ve güzel Müslüman olmak arasında ilişki kurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman’ın çevresine zarar vermesi, kötülük yapması, dolayısıyla insanların ondan uzaklaşmaları ise düşünülemez. Zira Hz. Peygamber (sas), "<i>İnsanların en şerlisi, kötülüklerinden korunmak için insanların kendisini terk ettiği kişidir."</i>  buyurmaktadır. Ebû Zerr’e (ra) yaptığı nasihatte de, "<i>Nerede olursan ol, Allah’tan (cc) kork. Kötülüğün ardından bir iyilik yap ki onu silsin ve insanlara güzel ahlâkla muamele et."</i>  tavsiyesinde bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Karşılıklı muhabbet ve merhamet üzerine kurulan bu ilişki ağında, güven esastır. Müslüman, çevresine güven vermek ve güvenilir olmak zorundadır. Zira Allah Resûlü (sas), komşularının kötülüğünden emin olmadığı, yani çevresine güven vermeyen kimsenin cennete giremeyeceğini beyan etmiş; kendisiyle ülfet edilemeyen, dostluk kurulamayan insanlarda da hayır olmadığını vurgulamıştır. Bu nedenle her Müslüman, Allah Resûlü’nün (sas) "<i>...Müslüman kardeşini küçük görmesi kişiye kötülük olarak yeter." </i> hadisini daima hatırında tutmalı, hiçbir şekilde çevresindekileri küçümsememeli, onları hakir görmemeli, güveni zedeleyecek bir davranışta bulunmamalı, haksızlık yapmamalı ve kimseye hakaret etmemelidir. Nitekim Müslüman’ın, kardeşine karşı nasıl davranması gerektiği Resûlullah’ın (sas) şu sözlerinde ifadesini bulmaktadır: "<i>Kardeşinle tartışmaya girme, onunla kırıcı şekilde şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme."  </i></p>

<p style="text-align:justify">Cennete kavuşmaya ciddi bir engel olarak zikredilen, karşılıklı muhabbetten yoksunluk, dünyada da toplumsal barış ve huzurun en büyük engeli olarak görülmektedir. Bununla birlikte, sevgide ve nefrette aşırılık ve ilkesizlik hem bireysel ve hem de toplumsal çöküşe neden olacaktır. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz (sas), "<i>Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün düşmanın olur. Nefret ettiğine de ölçülü davran, belki bir gün dostun olur."</i>  ifadesiyle, her şeyde olduğu gibi, sevgi ve nefrette de orta yolu ve ihtiyatı önermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah (cc) için sevmek kişiye huzur verir, topluma da esenlik getirir. "<i>Sizden biri, kendisi için istediğini (Müslüman) kardeşi için de istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamaz."</i>  ifadesi diğerkâmlık ve fedakârlık duygusunu ortaya çıkarmakta ve beslemektedir. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (sas) şu müjdeyi vermiştir: "<i>Kim bir Müslüman’ın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah (cc) da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah (cc) da dünya ve âhirette onun işlerini kolaylaştırır. Kim bir Müslüman’ın ayıbını örterse, Allah (cc) da dünya ve âhirette onun ayıplarını örter. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah (cc) da onun yardımcısı olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">Kendisine inananları, <i>’Müslümanlar’</i> olarak isimlendiren Yüce Rabbimiz (cc), mümin erkeklerle mümin kadınları birbirlerine dost hatta kardeş ilân etmiştir. Nitekim bu hususa, sık sık vurgu yapan Allah Resûlü (sas) ve ashâbı, hayatları boyunca kardeşliğin en güzel örneklerini takdim etmişlerdir. Onlar, dil, ırk, cinsiyet, makam veya statü açısından farklı konumlarda olmalarına rağmen, bütün Müslümanların eşit hak ve saygınlığa sahip olduklarının bilincinde idiler. Zira Allah Resûlü (sas), "<i>Müslüman’ın diğer Müslümanlarla ilişkisi, birbirine kenetlenmiş bina gibidir."</i> teşbihiyle ferdiyetçiliği ortadan kaldırmış, <i>’Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer."</i>  ifadesiyle de Müslümanlar arası ilişkinin nasıl olması gerektiğini öğretmiştir. Nitekim insanlık için bir rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü (sas), merhametle insanları kucaklamış, ve paylaşmayı öğretmiştir. Yoksul olan Ashâb-ı Suffe hakkında, "<i>Evinde iki kişilik yemeği olan, üçüncü kişiyi; dört kişilik yemeği olan ise beşinci veya altıncıyı alıp yemeğe götürsün."  </i>talimatını vermiş; birer ikişer dağıtılan Ashâb-ı Suffe’den on kişiyi de kendisi evine yemeğe götürmüştür. Kardeşleri için ashâbın yaptığı fedakârlık, sadece yemek yedirmekle sınırlı kalmamıştır. Meselâ, Medine’ye hicret eden, Abdurrahman b. Avf (ra), Hz. Peygamber (ra) tarafından ensardan Sa’d b. Rebî’nin (ra) yanına verilmiştir. Kardeşliğin ve fedakârlığın en güzel örneğini sergileyen Sa’d (ra), Abdurrahman’a (ra) malının yarısını vermeyi teklif etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman, içinde yaşadığı topluma asla kayıtsız kalamaz. Bu onun iyi bir Müslüman oluşu ve güzel ahlâklı oluşuyla ilgili bir husustur. Güzel ahlâksa, insanlara karşı güler yüzlü olmak, iyiliği yaymak ve kötülüklere engel olmak anlamına gelir. Bu nedenle Müslüman, insanlara, hatta bütün mahlûkata zarar veren her şeyi ortadan kaldıracak; insanlığın yararına olanları inşa etmek, yaşatmak ve yaygınlaştırmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Bunları sadaka bilinciyle yerine getirecektir. Zira iki kişinin arasında adaletle hükmetmek, hayvanına binmek isteyen yahut eşyasını hayvana yüklemek isteyen bir kimseye yardım etmek, bu kapsamda değerlendirilebilecek birer sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Namaza giderken atılan her bir adım sadakadır. Yoldan eziyet verici şeyleri gidermek bir sadakadır. Kısacası kişinin kendisine, insanlığa ve Rabbine (ra) karşı sadakatini gösteren her türlü davranış sadakadır.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas), "<i>Müslümanların işleriyle ilgilenmeyen kimse onlardan değildir."</i>  uyarısıyla, kişinin sosyal konulara duyarlı olmasıyla Müslüman topluma aidiyeti arasında sıkı bir ilişki kurmuştur. Çevresinde olup bitenlere karşı duyarsızlığı hiçbir şekilde Müslüman’a yakıştırmayan Allah Resûlü (sas), Müslüman’ın gücü yetiyorsa gördüğü çirkinlikleri bizzat kendisinin ortadan kaldıracağını, gücü yetmiyorsa diliyle onun yanlış olduğunu anlatacağını, buna da gücü yetmiyorsa, hoşnutsuzluğunu ifade etmesi gerektiğini vurgulamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bireysel ve toplumsal ahlâkın sürekli olarak iyileştirilmesini sağlama duyarlılığı, etkisini kişinin bizzat kendisinden başlamak suretiyle gösterecektir. Zira Yüce Rabbimiz (cc), "<i>Siz Kitab’ı okuyup durduğunuz hâlde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz?" </i> ifadesiyle, kendi yaşantısına bakmadan başkalarına nasihatte bulunan insanları açık bir şekilde kınamaktadır. Hz. Peygamber (sas) de, kendine bakmaksızın başkalarına nasihatte bulunanların ne durumda olduklarını şu teşbihle anlatmaktadır: "<i>Kıyamet günü bir adam getirilip, cehenneme atılacaktır. Bağırsakları dışarı dökülen bu adam, eşeğin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi cehennemde, bağırsaklarının etrafından dönecektir. Cehennemdekiler etrafına toplanıp, "Sen iyiliği tavsiye edip, kötülüklerden insanları uzaklaştırmaz mıydın (Bu ne hâl)?"  diye soracaklardır. Bunun üzerine o adam, "Evet. İyiliği emrederdim, ancak kendim yapmazdım; kötülüklerden insanları sakındırırdım, ancak onları kendim yapardım."  </i>açıklamasında bulunacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Merhamet etmediği sürece rahmet-i Rahmân’a (cc) kavuşamayacağını bilen Müslüman’ın, kendisiyle aynı inancı paylaşan din kardeşleriyle özel bir hukuku vardır. Onlara asla zulmetmemeli, hakaret etmemeli, yardımına ihtiyaç duyduklarında onları yalnızlığa itmemeli ve asla onları hakir görmemelidir. Buna rağmen Allah Resûlü (sas), şeytanın, Müslümanların aralarını açarak onları birbirlerine düşürmekle emeline ulaşmaya çalışacağı uyarısını yapmaktadır. Hz. Peygamber (sas) bu konudaki uyarısını şu şekilde sürdürmektedir: "<i>Zandan sakının! Zira zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın. Birbirinizin özel hâllerini araştırmayın. Birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize kin beslemeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!"</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu kardeşlik hukuku gereği Müslümanların birbirlerinin hatalarına karşı affedici olmalarını da isteyen Peygamberimiz (sas), kardeşi özür dilediği hâlde özrünü kabul etmeyen kişinin büyük bir hata işlemiş olacağını ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Birbirlerinin dostu, hatta kardeşi olarak kabul edilen, birlik ve dayanışmada kenetlenmiş bir el örneğiyle anlatılan Müslümanların, birbirlerini lânetlemeleri, öldürmeleriyle eşdeğerde görülmüş, çatışmaları durumunda her iki tarafın da cehennemlik olacağı belirtilmiş, herhangi bir nedenle aralarında kırgınlık oluşursa bunun üç günden fazla uzatılmaması tavsiye edilmiş, barışmak için elini ilk uzatanın diğerinden daha hayırlı olduğu vurgulanmıştır. Pazartesi ve perşembe günleri cennetin kapısının açılacağını, Allah’a (cc) şirk koşmayan müminlerin bağışlanacağını ancak küskünlüklerini sürdürenlerin affedilmeyeceği, müminlere zarar verenin ve onlara tuzak kuranın da lânetlendiği belirtilmiştir. Hatta genel olarak Müslümanlarla ve özel olarak da akrabalarıyla irtibatını kesmeyen kimselerin Allah (cc) katında en üstün insanlar olduğu, irtibatını kesenlerin ise en kötü durumda olduğuna dikkat çekilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah (cc), müslümanların arasındaki problemlerini adaleti gözeterek çözmelerini istemektedir. Ancak anlaşmazlık ve kargaşayı körükleyecek davranışlardan kaçınılmasına yapılan vurgular da en azından bunun kadar önemlidir. Udeyse b. Ühbân anlatmaktadır: "Ali b. Ebû Tâlib (ra) Basra’ya geldiğinde babama uğradı ve şöyle dedi: "Ey Ebû Müslim! Şu insanlara karşı bana yardım etmeyecek misin?" Ebû Müslim, "Elbette edeceğim." diye cevap verdi ve cariyesinden kılıcını çıkarmasını istedi. Cariye kılıcını çıkardığında onun tahtadan olduğu görüldü. Bunun üzerine, benim dostum senin de amcaoğlun, Müslümanlar arasında bir fitne çıkarsa tahtadan bir kılıç edinmem için benden söz aldı. "İstersen seninle birlikte (bu kılıçla) savaşa çıkarım." dedi. Hz. Ali (ra) de, "Benim ne sana ve ne de senin kılıcına ihtiyacım var." diyerek orayı terk etti."</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Müslim’in edindiği tahtadan kılıcın simgesel bir değeri vardır ve kargaşaları körükleyecek davranışlardan sakınmak gerektiğini gösterir. Ancak bu tavır sadece çatışmalar için geçerli değildir. Aksine Allah Resûlü (sas), ayrışmaya neden olacak bütün davranışlardan uzak durulmasını tembihlemiştir. Bu bağlamda kişinin, kardeşi hakkında hoşlanmayacağı şeyleri anlatmasını yasaklamış, onun ırz, namus ve şerefini koruyan kimsenin kıyamet gününde Allah (cc) tarafından korunacağını vurgulamış, kardeşinin kanının, malının ve namusunun ona haram olduğunu belirtmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Seçilip, <i>’Müslümanlar’</i> olarak isimlendirilen ve bütün insanlığa karşı bir görev yüklenen müminlerin, öncelikle iç bütünlüğünü ve huzurunu sağlayacak olan önlemler alınmış ve aralarında geçerli olan özel bir hukuk inşa edilmiştir. Buna göre, tarağın dişleri gibi eşit kabul edilen müminler birbirlerinin kardeşidirler, asla birbirlerine haksızlık yapmazlar ve birbirlerini yalnız bırakmazlar. Bu nedenle Müslüman tanımlanırken, "<i>Diğer Müslümanların, hatta bütün insanların elinden ve dilinden güven içinde olduğu kimsedir."</i>  ifadesine yer verilmektedir. Onlar birbirlerine karşı son derece merhametlidirler. Nitekim Rahmet Peygamberi (sas), "<i>Büyüklerimize hürmet göstermeyen,</i> <i>küçüklerimize de merhamet etmeyen kimse bizden değildir."</i>  demek suretiyle dimağları sarsacak kadar sert bir uyarıda bulunmaktadır. Merhamet etmeyene merhamet olunmayacağını, hatta insanlara merhamet etmeyen kimseye Allah’ın (cc) da merhamet etmeyeceğini belirtmiştir Sevgili Peygamberimiz (sas).</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), "<i>Kardeş olun."</i> çağrısında bulunduğu Müslümanların, birbirleri üzerinde özel hakları olduğunu belirtmiş; aralarındaki ülfet, sevgi ve dostluğu pekiştirecek davranışları da teşvik etmiştir. Kişinin kardeşini güler yüzle karşılamasını sadaka olarak nitelemiş, kardeşlerinden birini Allah (cc) için sevdiğinde bunu kendisine bildirmesini tavsiye etmiş, "<i>El sıkışın içinizdeki kin gitsin, birbirinize hediyeler verin sevginiz artsın ve düşmanlıklar yok olsun." </i> buyurmuştur. "<i>İman etmedikçe cennete giremezsiniz, aranızda sevgi ve muhabbeti ikame etmedikçe de iman etmiş olmazsınız."</i>  ifadeleri de Müslümanların birbirleriyle ilişkilerinin ve birbirlerine karşı vazifelerinin imanî boyutunu ortaya koymaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kardeslik-hukuku-muminler-kardestirler-1</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Jul 2026 10:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/kardeslik-hukuku-muminler-kardestirler.jpg" type="image/jpeg" length="91475"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
