<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/hadislerle-islam" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 03 Jun 2026 12:47:39 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/hadislerle-islam"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[İsar: Diğerkamlık]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/isar-digerkamlik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/isar-digerkamlik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İsar ne demektir? İman ile isar arasında nasıl bir ilişki vardır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنِ ابْنِ الْمُنْكَدِرِ: سَمِعَ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: مَا سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) شَيْئًا قَطُّ فَقَالَ: لاَ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Münkedir’in (ra) işittiğine göre, Câbir b. Abdullah (ra) şöyle demiştir: "Resûlullah (sas) kendisinden bir şey istendiğinde asla <i>’hayır’</i> demezdi."</p>

<p style="text-align:justify">(M6018 Müslim, Fedâil, 56)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ قَال: جاءَتِ امْرَأَةٌ بِبُرْدَة ٍ… مَنْسُوجٌ فِى حَاشِيَتِهَا –قَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنِّى نَسَجْتُ هَذِهِ بِيَدِى أَكْسُوكَهَا، فَأَخَذَهَا رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) مُحْتَاجًا إِلَيْهَا، فَخَرَجَ إِلَيْنَا وَإِنَّهَا لَإِزَارُهُ فَجَسَّهَا رَجُلٌ مِنَ الْقَوْمِ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، اكْسُنِيهَا، قَالَ: "نَعَمْ"، فَجَلَسَ مَا شَاءَ اللَّهُ فِى الْمَجْلِسِ، ثُمَّ رَجَعَ، فَطَوَاهَا ثُمَّ أَرْسَلَ بِهَا إِلَيْهِ</p>

<p style="text-align:justify">Sehl b. Sa’d (ra) anlatıyor: "Bir kadın… elinde kenarları dokunmuş bürde türünden bir kumaşla gelerek, "Yâ Resûlallah, bunu giymeniz için kendi elimle dokudum." dedi. Böyle bir kumaşa ihtiyacı olan Resûlullah (sas) kumaşı aldı ve izar şeklinde giyinerek (belden aşağısına sararak) yanımıza geldi. Fakat orada bulunanlardan biri kumaşa dokunarak, "Yâ Resûlallah, bunu bana giydir!" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas), "<i>Tamam." </i> buyurdu ve Allah’ın (cc) dilediği kadar (bir süre) o mecliste kaldıktan sonra evine döndü. Sonra da kumaşı katlayarak ona gönderdi."</p>

<p style="text-align:justify">(B5810 Buhârî, Libâs, 18)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَال: "لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ</p>

<p style="text-align:justify">Enes (b. Mâlik)’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Sizden biriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2515 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ أَبِيهِ قَالَ: سَمِعْتُ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) يَقُولُ: أَمَرَنَا رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَوْمًا أَنْ نَتَصَدَّقَ، فَوَافَقَ ذَلِكَ مَالاً عِنْدِى، فَقُلْتُ: الْيَوْمَ أَسْبِقُ أَبَا بَكْرٍ إِنْ سَبَقْتُهُ يَوْمًا فَجِئْتُ بِنِصْفِ مَالِى، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘مَا أَبْقَيْتَ لِأَهْلِكَ؟’ فَقُلْتُ: مِثْلَهُ. قَالَ: وَأَتَى أَبُو بَكْرٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) بِكُلِّ مَا عِنْدَهُ، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘مَا أَبْقَيْتَ لِأَهْلِكَ؟’ قَالَ: أَبْقَيْتُ لَهُمُ اللَّهَ وَرَسُولَهُ. قُلْتُ: لاَ أُسَابِقُكَ إِلَى شَيْءٍ أَبَدًا</p>

<p style="text-align:justify">Zeyd b. Eslem’in (ra), babasından naklettiğine göre, babası Ömer b. Hattâb’ı (ra) şöyle derken işitmiştir: "Resûlullah (sas) bir gün bize sadaka vermemizi emretti. Bu (emir) paramın olduğu bir zamana rastladı. "Bir gün Ebû Bekir’i (ra) geçebileceksem, işte bugün geçerim!" dedim ve malımın yarısını getirdim. Resûlullah (sas), "<i>Ailene ne bıraktın?"</i> dedi. Ben de, "Bu kadarını." dedim. Ebû Bekir (ra), malının hepsini getirdi. Sonra Resûlullah (sas) ona da, "<i>Ailene ne bıraktın?"</i> dedi. O (ra), "Onlara Allah (cc) ve Resûlü’nü (sas) bıraktım." diye cevap verdi. Bunun üzerine, "Bundan sonra seninle hiçbir şeyde asla yarışmam!" dedim."</p>

<p style="text-align:justify">(D1678 Ebû Dâvûd, Zekât, 40; T3675 Tirmizî, Menâkıb, 16)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün Allah Resûlü’ne (sas) gelen bir adam ihtiyacı olduğunu söyleyerek ondan yardım istedi. Sevgili Peygamberimiz (sas), "<i>Belki yiyecek bir şeyler vardır."</i> düşüncesiyle hanımlarından birine haber gönderdi. Fakat hanımı, "Seni hak dinle gönderen Allah’a (cc) yemin olsun ki, evimde sudan başka bir şey yok." diye cevap verdi. Bunun üzerine diğer hanımlarına danışan Rahmet Elçisi (sas) onlardan da aynı cevabı alınca, kendi imkânlarıyla ihtiyacını gideremediği bu Müslüman için sahâbeden yardım istemeye karar verdi ve "<i>Bu şahsı bu gece (evinde) kim misafir ederse Allah (cc) ona rahmet etsin."</i> dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) bu duasına mescitte bulunanların tamamı nail olmak isterdi, ancak sahâbîlerin çoğunun maddî durumu iyi değildi. Zira birçoğu mallarının neredeyse tamamını Mekke’de bırakarak Medine’ye hicret etmişler, Medineli sahâbîler ise evlerini ve yiyeceklerini muhacir kardeşleriyle paylaşmışlardı. Buna rağmen Medineli Müslümanlardan Ebû Talha (ra) isimli bir sahâbî ayağa kalkarak zor durumda kalan bu şahsı ağırlayabileceğini söyledi ve onu evine götürdü.</p>

<p style="text-align:justify">Evde yalnızca çocuklara yetecek kadar yiyecek olduğunu öğrenen sahâbî, Allah Resûlü’nün (sas) konuğunu ağırlama gayretiyle hanımına, çocukları uyutup yiyecekleri misafire getirmesini tembihledi. Hanımı da eşinin isteği doğrultusunda çocukları uyutarak evdeki bir parça yemeği misafir için hazırlayıp sofraya koydu. Ev sahipleri adamla birlikte sofraya oturduktan sonra, evin hanımı düzeltir gibi yaparak kandili söndürdü. Böylece misafir karanlıkta, yemek yiyormuş gibi davranan ev sahiplerinin aslında yemediklerini fark etmeden karnını doyurdu. Zira sofrada yalnızca bir kişiye yetecek kadar yemek vardı. Sofradan kalkan çift, o geceyi çocuklarıyla birlikte aç geçirdiler. Fakat gönülleri huzurla doluydu. Çünkü Allah Resûlü’nün (sas) misafirini büyük bir hassasiyetle ağırlamış ve böylece onun duasına mazhar olmuşlardı.</p>

<p style="text-align:justify">Ertesi sabah Sevgili Peygamberimiz (sas) bu asil davranışı sergileyen sahâbîyi görünce, "<i>Bu gece sizin misafirinize karşı davranışınızdan Allah Teâlâ (cc) çok hoşnut oldu." </i>diyerek haklarında şu âyetlerin indirildiğini bildirdi: "<i>Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları (mümin kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Medineli aileye, Allah Teâlâ’nın (cc) hoşnutluğunu ve övgüsünü kazandıran bu özverili davranış, îsârın en güzel örneklerinden biridir. Bir şeyi veya bir kimseyi diğerine tercih etme anlamına gelen ‘îsâr’, kişinin, başkalarının çıkarlarını ve ihtiyaçlarını kendi nefsine öncelemesi, kendisi muhtaç durumda olsa da imkânı nispetinde öncelikle başkasının ihtiyacını karşılama gayretinde olması anlamına gelen bir ahlâk terimidir. Îsâra giden yolun başında ise fedakârlık, yani özveride bulunma vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Fedakârlık, insanın sahip olduğu şeylerden bir başkası için vazgeçmesidir. Kimi zaman malından, kimi zaman rahatlığından, kimi zaman da canından vazgeçmektir. Bazen yapılan bir hatayı affetmek, bir sıkıntıya sabretmek, bazen daha fazlasına ulaşabilecekken azıyla yetinmek, bazen de kendi hakkından feragat etmektir. Bir annenin çocuklarına olan merhameti ve onların rahatı için yaptıkları göz önüne alındığında fedakârlık duygusunun insanın doğasında var olduğu açıkça görülür. İslâm Dini, bu fıtrî duygunun beslenerek kişide temel bir özellik hâline gelmesini hedefler. Nitekim iman ile fedakârlık arasında çok sıkı bir bağ vardır. Yalnızca Rabbin rızasını kazanma arzusu, kişinin din kardeşine sevgi ve merhametle bakmasını sağlayıp, ihtiyaç duyduğu bir şeyi karşılık beklemeden daha çok ihtiyaç duyan bir başkasına vermesini kolaylaştırırken, fedakârlık ve îsâr duyguları da Allah’a (cc) olan inancı kuvvetlendirir. Allah Teâlâ’nın (cc), "<i>Sevdiğiniz şeylerden Allah (cc) yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz."</i> sözü de Allah’a duyulan sevgi ve iman ile îsâr arasındaki bu ilişkiyi ortaya koymaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Yüksek bir ahlâk üzere olan Resûlullah’ın (sas) hayatı, fedakârlığın en güzel örneğidir. Allah’ı (cc) en iyi tanıyan ve O’na (cc) karşı sorumluluk bilinci en gelişmiş kişi olan Allah’ın Sevgili Elçisi (sas), bütün varlığını İslâm Dini’ni tebliğ görevini en güzel şekilde yerine getirmeye ve dini üstün kılmaya adamış ve bu uğurda her türlü fedakârlığı göze almıştır. Müşriklerle yapılan savaşlara bizzat iştirak ederek her türlü zorluğu ashâbıyla birlikte göğüslemenin yanı sıra, kendisine yapılan sözlü ve fiilî eziyetlere de katlanmış, kendisine zulmedenleri affetme büyüklüğünü göstererek onların iman etmeleri ve Allah’a (cc) ibadet eden evlâtlara sahip olmaları için Rabbine dua etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili eşi Hz. Âişe’nin (ra) belirttiği üzere ailesiyle birlikte oldukça mütevazı bir yaşantı süren Resûlullah (sas), maddî sıkıntısının olmadığı dönemlerde bile mütevazı yaşamaya devam etmiş ve Allah’a (cc) şöyle yalvarmıştır: "<i>Allah’ım Muhammed ailesine kendilerine yetecek kadar rızık ver."</i>  Çok rahat bir hayat sürmemesine rağmen kendisinden bir şey isteyen kimseyi asla geri çevirmemiş, ashâb kendisini davet ettiğinde mutlaka bu yemeği başkalarıyla paylaşmış, ’insanların en cömerdi’ olarak tanınmıştır. Onun ihtiyaç hâlinde dahi Müslüman olan ya da olmayan herkese böylesine cömert ve fedakâr davranması, kendisine duyulan sevgiyi artırmakla kalmamış, inanmayanların İslâm Dini’ni kabul etmesine de vesile olmuştur. Özellikle yanı başındaki ilim talebeleri olan Suffe ashâbına büyük değer veren Resûlullah (sas), kendisine gelen zekât mallarını, hiç dokunmadan onlara yönlendirmiş, şahsına gelen hediyeleri onlarla paylaşmayı bir görev bilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sahâbeden bir kadın elinde kenarları dokunmuş bürde türünden bir kumaşla Hz. Peygamber’in (sas) yanına gelerek, "Bunu giymeniz için kendi elimle dokudum." dedi. O günlerde böyle bir kumaşa ihtiyacı olan Efendimiz (sas) bu hediyeyi aldı ve belden aşağısına sararak, yani izar şeklinde giyinerek ashâbın yanına geldi. Fakat sahâbîlerden birinin, "Yâ Resûlalallah, bunu bana giydir!" diyerek bu kumaşı istemesi üzerine Rahmet Elçisi (sas), bu sahâbîyi kırmadı ve evine döner dönmez kumaşı katlayarak ona gönderdi. Bu durumu hoş karşılamayan arkadaşları sahâbîye, "Hiç iyi yapmadın. Nebî (sas) öyle bir kumaşa ihtiyacı olduğu için onu giymişti. Fakat sen, onun kendisinden bir şey isteyeni geri çevirmediğini bildiğin hâlde o kumaşı istedin." dediler. Sahâbî ise kumaşı giymek için değil, Resûlullah’a (sas) ait bu giysiyi kendisine kefen yapmak için istediğini belirtti ve dediği gibi de oldu. Allah Resûlü’nün (sas) ihtiyacı olduğu hâlde, kendisine getirilen bürdeyi en küçük bir çekince göstermeksizin çok da ihtiyacı olmayan birine vermesi, benliğine işlemiş olan îsârın tezahürüdür.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) bu yaşantısıyla insanlara örneklik etmekle yetinmemiş, zihinlerde, mümin olmanın sorumluluk ve özveri gerektirdiği anlayışını hâkim kılmaya gayret etmiştir. Bu bağlamda, "<i>Sizden biriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz."</i>  buyurarak kendini düşündüğü kadar başkalarını da düşünmenin, yani diğerkâmlığın imanın gereği olduğunu vurgulamış; kişiyi nefsanî arzularından doğan cimrilik, açgözlülük, kıskançlık gibi kötü duygulardan sakındırırken, ahlâkî bakımdan gelişmesini sağlayacak affetmek, sabretmek, dayanışma ve kanaatkârlık gibi güzel vasıfları ashâbının gönlüne yerleştirmeye çalışmıştır. Böylece mânevî anlamda fedakârlığın gereği üzerinde durmuş, maddî paylaşımlara da ayrı bir önem vererek insanları daima infaka teşvik etmiş ve cömertliğin Allah’a (cc) yakınlık vesilesi olduğunu ifade etmiştir. Bu doğrultuda sahâbe, mallarını Allah (cc) rızasını kazanmak için feda etmiş, hatta bu hususta birbirleriyle yarışır hâle gelmiştir. Öyle ki bazı kimselerin mallarını infak etmede aşırıya kaçarak muhtaç hâle gelmelerinden endişe eden Hz. Peygamber (sas), kişinin malında yapacağı tasarruflara bazı sınırlamalar getirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) fedakârlık üzerine kurulu yaşayışını görerek, nebevî terbiyeyle yetişen sahâbenin hayatı da İslâm Dini ve Müslüman toplumun refahı için yapılan maddî ve mânevî fedakârlıklarla doludur. Onların sonraki nesillere örneklik eden seçkin bir zümre olmasının sırrı, bu güzel meziyeti hayatlarının her sahasına uygulamalarında yatmaktadır. Allah Resûlü’nü (sas) en zor zamanlarını geçirdiği Mekke’de, her türlü eziyete katlanarak yalnız bırakmayan ve sonunda öz vatanlarını terk etmeye razı olan din kardeşleri (muhacirler) ile Akabe’de verilen sözün ardından Müslümanlara kucak açan ve ömürleri boyunca her türlü destekle onların yardımında olan Medine halkının (ensar) özverili davranışları bütün insanlığa ibret olacak niteliktedir.</p>

<p style="text-align:justify">Câhiliye toplumuna İslâm nurunun doğmasıyla ilk Müslümanlar olarak tarihe geçen ve İslâm’ın en çileli dönemlerini Resûlullah’la (sas) birlikte yaşayan sahâbe, varını yoğunu bu dinin yaşanır hâle gelmesi için harcamıştır. Her türlü sıkıntıya sabır göstermenin yanı sıra sahip oldukları dar imkânları Allah (cc) yolunda seferber etmiş, Medine’de refaha kavuştuklarında da servetlerini bu yolda harcamaktan geri durmamışlardır. Resûlullah’ın (sas) sadaka vermeyi emretmesi üzerine ashâbın önde gelenlerinden Hz. Ömer (ra) malının yarısını feda ederken Hz. Ebû Bekir (ra) bütün malını Allah (cc) yolunda bağışlamış, Hz. Osman (ra) da İslâm toplumu için yaptığı malî fedakârlıklarla şöhret bulmuştur. Medine’ye hicret edenlerin su sıkıntısı çektiği dönemde büyük bir servet ödeyerek suyu içilebilen Rûme Kuyusu’nu satın almış ve Müslümanların yararına sunmuş, Resûlullah’ın (sas) mescide katmak istediği bir araziyi satın alarak mescidi genişletmiş, Tebük Seferi’ne çıkacak ordunun teçhizini üstlenmiş ve bütün bunların karşılığını yalnızca Allah’tan (cc) beklemiştir. İlk Müslümanlarda yerleşmiş olan bu fedakârlık ruhu, İslâm’ın aydınlattığı her yere sirayet etmiş ve inananların gönlünde hâkimiyet kurmuştur. </p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) Medine’ye geldiğinde sevgi, saygı ve dayanışmaya dayalı bir toplumun temelini atmak üzere muhacirler ve ensar arasında bir kardeşlik anlaşması yapmıştı. Gönüllülük esasına dayalı bu anlaşma gereğince Medineli her bir Müslüman, Mekke’den hicret eden bir kardeşini evi yapılıncaya kadar kendi evinde misafir edecekti. Mekkelilerden Abdurrahman b. Avf (ra) ile bu anlaşma gereği ‘kardeş’ olan Medineli sahâbî Sa’d b. Rebî’ (ra) onu evine götürerek şöyle dedi: "Malımı seninle yarı yarıya bölüşeyim."</p>

<p style="text-align:justify">Öz kardeşler bile miras taksiminde kavga ederken Sa’d’ın (ra) bu teklifi oldukça şaşırtıcıydı. Fakat Allah Resûlü’nün (sas) yoldaşı olma şerefine eren Abdurrahman b. Avf (ra), "Allah (cc) malını ve aileni sana (bağışlasın ve) bereketli kılsın. Siz bana çarşının yolunu gösterin." diye karşılık vererek bu teklifi kabul etmedi. Çalışmak üzere çarşıya gitti ve o gün yaptığı ticaretle bir miktar yağ ve keş (kurutulmuş yağsız yoğurt) kazanarak geri döndü.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah’ın (sas) bu yönde bir telkini olmamasına rağmen, Allah (cc) rızasını gözeterek din kardeşine malının yarısını vermeye hazır olan Sa’d’ın (ra) bu davranışı ensarın muhacirlere karşı takındığı tavrın çarpıcı bir örneğidir. Medineli Müslümanların tamamı evlerini muhacir kardeşleriyle seve seve paylaşmış, hatta hurmalıklarını da onlarla paylaşmaya hazır olduklarını bildirmişlerdir. Ancak Allah Resûlü (sas) buna müsaade etmeyerek, muhacirlere hurmalıkları işletmeleri karşılığında pay verilmesini tavsiye etmiştir. Hayber’in ele geçirilmesiyle muhacirlere arazi dağıtılana kadar kardeşlik görevini en güzel şekilde devam ettiren ensarı Allah Teâlâ (cc) Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle övmektedir: "<i>Onlar, kendi canları istemesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Ve derler ki: "Biz size sadece Allah (cc) rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür de beklemiyoruz. Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından) dolayı Rabbimizden korkarız."</i> Hz. Peygamber (sas) de bu meziyetlerinden dolayı ensarı çokça methetmiş, onlara karşı nefret beslemeyi asla tasvip etmemiş, sık sık kendilerine hayır dua etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm Dini kıskançlığa ve bencil tutkulara meyilli olarak yaratılan insanı, bütün kötü sıfatlardan arındırarak kemal seviyesine ulaştırmayı hedefler. Bu doğrultuda Allah Teâlâ (cc) nefsinin bencilliğinden korunan kimselerin kurtuluşa ereceğini bildirmiş, "<i>Zenginlik, malın çokluğu değil, gönlün tokluğudur."</i>  buyuran Hz. Peygamber (sas) de inananlara güzel ahlâklı olmayı tavsiye etmiştir. Fedakârlık ve îsâr, bu yönlendirmeler sonucu bencillikten kurtularak diğer insanlara da en az kendisi kadar değer verme ve kendini onların yerine koyabilme alışkanlığını kazanan insan ruhunu, arzulanan seviyeye eriştiren ahlâkî meziyetlerdendir. Hâris b. Hişâm (ra), Ayyâş b. Ebû Rebîa (ra) ve Ebû Cehil’in oğlu İkrime (ra), zorlu bir mücadele sonucunda yaralanarak ölümün eşiğine gelmişlerdi. Hâris (ra), içmek üzere su istemiş fakat İkrime’nin (ra) de susamış vaziyette olduğunu fark edince kendisine gelen suya dokunmadan ona göndermişti. İkrime (ra) de aynı şekilde bu suyu Ayyâş’a (ra) göndermiş ve bu sahâbîlerin hepsi bir damla su içemeden son nefeslerini vermişlerdi. Yermük Savaşı sırasında vuku bulduğu aktarılan bu hadise, îsâr anlayışı üzerine kurulu bir hayatın bu anlayışla sonlandırılmasına güzel bir örnektir.</p>

<p style="text-align:justify">Kişinin îsâr derecesine ulaşabilmesi için kendisinin muhtaç konumda olması şart değildir. Önemli olan muhtaç durumda olsa dahi bir başkasına fedakârlıkta bulunabilecek ahlâkî olgunluğa erişmiş olmaktır. Bu bakımdan îsâr, sevginin doruk noktası olarak görülmüştür. Her şeyini sevdiği uğruna feda etmeye razı olan kişi gerçek mânâda seven insandır. Zira İslâm’da Allah (cc) ve Resûlü (sas), uğruna her şeyi feda edecek kadar sevilmesi gereken varlıklardır. Hz. Peygamber (sas) Allah (cc) ve Resûlü’nü (sas), uğruna her şeyini feda edebilecek kadar seven ve üstün gören kişinin imanın tadını alacağını ifade etmiştir. Bu bilinçle yaşayan sahâbe, Ebû Talha’nın (ra) Uhud Savaşı’nda yaptığı gibi Allah Resûlü’nü (sas) korumak için kendi bedenlerini siper etmiş ve canlarını hiçe sayarak inançları uğruna savaşmışlardır. İnsanın en kıymetli varlığı olan canını Allah (cc) yolunda feda etmesi İslâm Dini’nde üstün bir meziyet olarak kabul edilmiş ve ‘şehit’ diye isimlendirilen bu fedakâr mücâhidler eşsiz bir makama yükseltilmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Bütün insanlar için örnek teşkil edecek bir toplum oluşturmayı hedefleyen İslâm Dini, bireylerin sevgi ve kardeşlik temeline dayalı sağlam ilişkiler kurmasını öngörür. Bu nedenle Allah Resûlü (sas) bir yandan Müslümanlar arasındaki muhabbeti artırıp pekiştirecek fiilleri teşvik ederken bir yandan da buna zarar verebilecek davranışlardan inananları sakındırmıştır. Bireyin ahlâkî olgunluğa erişmesini sağlayan fedakârlık ve îsâr duyguları, aynı zamanda bireyler arası sevgi bağlarını pekiştirdiği, böylece insanî ilişkilerin güçlenmesine yardım ettiği için toplumsal açıdan da oldukça önem arz etmektedir. Çünkü fedakârlık yapmak sevgiye dayalı bir ilişkiyi gerektirirken fedakârlıkta bulunulan kişinin de karşısındakine sevgisi ve bağlılığı bir kat daha artar. Bireysel zararının yanı sıra toplumsal birlik ve beraberliği yıkıcı etkisi olan bencillik, cimrilik, kıskançlık, dargınlık gibi duygulardan arınmayı gerektiren fedakârlık ve îsâr duygularının hâkim olmasıyla, Resûlullah’ın (sas) teşvik ettiği, bireylerin kardeşçe yaşadığı örnek toplumun oluşması mümkündür. Zira birbiri için özveride bulunan, kendinden önce bir başkasının ihtiyacını görmeyi ödev sayan erdemli bireylerden oluşan bir toplum, muhtaçların azaldığı, her kesimden insanın sevgi ve dayanışma içinde olduğu, haksızlıklardan uzak, refah seviyesi yüksek, sağlıklı bir toplum olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/isar-digerkamlik-1</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 10:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/isar-digerkamlik.jpg" type="image/jpeg" length="15272"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zekat Vermek: Zekata Tabi Mallar ve Zekat Nisabı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-vermek-zekata-tabi-mallar-ve-zekat-nisabi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-vermek-zekata-tabi-mallar-ve-zekat-nisabi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zekata tabi mallar nelerdir? Zekat verilecek malların nisap miktarları nelerdir? Hanımların ziynet eşyaları zekata tabi midir? Zekat verirken nelere dikkat edilmelidir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِيِّ قَالَ: …فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "… خَيْرُ الصَّدَقَةِ مَا كَانَ عَنْ ظَهْرِ غِنًى<br />
<br />
Câbir b. Abdullah el-Ensârî’den (ra) nakledildiğine göre Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>… Sadakanın en hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir."</i></p>

<p>(D1673 Ebû Dâvûd, <strong>Zekât</strong>, 39)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ سَالِمِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ عَنْ أَبِيهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "فِيمَا سَقَتِ السَّمَاءُ وَالْعُيُونُ أَوْ كَانَ عَثَرِيًّا الْعُشْرُ، وَمَا سُقِيَ بِالنَّضْحِ نِصْفُ الْعُشْرِ</p>

<p>Sâlim b. Abdullah’ın (ra), babasından (Abdullah b. ömer’den) (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>Yağmur ve nehir sularıyla sulanan veya kendiliğinden sulanan (mahsuller)de <strong>zekât</strong> miktarı onda bir; (hayvanlarla veya kovalarla) sulanan (mahsuller)de ise, yirmide bir oranındadır."</i></p>

<p>(B1483 Buhârî, <strong>Zekât</strong>, 55)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "لاَ زَكَاةَ فِى مَالٍ حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهِ الْحَوْلُ</p>

<p>Hz. Âişe (ra) diyor ki, "Allah Resûlü’nü (sas) şöyle derken işittim:</p>

<p>"Ü<i>zerinden bir yıl geçmeyen mal <strong>zekât</strong>a tâbi değildir.""</i></p>

<p>(İM1792 İbn Mâce, <strong>Zekât</strong>, 5)</p>

<p>***</p>

<p>" عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُعَاوِيَةَ الْغَاضِرِيِّ... قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : " ثَلاَثٌ مَنْ فَعَلَهُنَّ فَقَدْ طَعِمَ طَعْمَ الْإِيمَانِ: مَنْ عَبَدَ اللَّهَ وَحْدَهُ وَأَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَعْطَى زَكَاةَ مَالِهِ طَيِّبَةً بِهَا نَفْسُهُ رَافِدَةً عَلَيْهِ كُلَّ عَامٍ وَلاَ يُعْطِى الْهَرِمَةَ وَلاَ الدَّرِنَةَ وَلاَ الْمَرِيضَةَ وَلاَ الشَّرَطَ اللَّئِيمَةَ وَلَكِنْ مِنْ وَسَطِ أَمْوَالِكُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لَمْ يَسْأَلْكُمْ خَيْرَهُ وَ[لَمْ] يَأْمُرْكُمْ بِشَرِّهِ</p>

<p>Abdullah b. Muâviye el-Ğâdırî’nin (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>Ü</i><i>ç şey vardır ki onları yapan kimse imanın tadını almış olur: Allah</i>’<i>tan (cc) başka ilâh olmadığına inanarak, bir olan Allah</i>’<i>a (cc) kulluk etmek; malının <strong>zekât</strong>ını gönül rızasıyla, içine sinerek ve her sene düzenli olarak vermek; <strong>zekât</strong> olarak yaşlı, uyuz, hasta, çelimsiz ve sütü az olan hayvanı vermeyip, mallarınızın orta hallisinden vermek. Çünkü Allah (cc), sizden malınızın en iyisini istemedi; fakat en kötüsünü verin diye de emretmedi."</i></p>

<p>(D1582 Ebû Dâvûd, <strong>Zekât</strong>, 5)</p>

<p>***</p>

<p>"أَنَّ مُعَاذًا قَالَ: بَعَثَنِى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَقَالَ: "…فَإِيَّاكَ وَكَرَائِمَ أَمْوَالِهِمْ وَاتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهُ لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللَّهِ حِجَابٌ</p>

<p>Muâz (b. Cebel) (ra) anlatıyor: "Allah Resûlü (sas) beni (Yemen’e vali olarak) gönderirken şöyle buyurdu:</p>

<p>"<i>…(Zenginlerin) mallarının en iyisini <strong>zekât</strong> olarak almaktan kaçın. Mazlumun bedduasından da sakın. Çünkü mazlumun duasıyla Allah arasında perde yoktur.""</i></p>

<p>(M121 Müslim, Îmân, 29)</p>

<p>***</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), aralarında Câbir b. Abdullah’ın (ra) da bulunduğu birkaç sahâbî ile oturmaktaydı. Bu sırada Ebû Husayn es-Sülemî (ra), elinde maden yatağında bulduğu güvercin yumurtası büyüklüğünde bir altın parçası ile gelerek bundan başka bir malı olmadığını, onu da sadaka olarak vermek istediğini söyledi. Fakat Peygamber Efendimiz (sas) onun bu isteğini reddetti. Ebû Husayn (ra) isteğinde ısrarlıydı. Hz. Peygamber’e (sas) önce sağından sonra solundan yaklaşarak ricasını tekrarladı. Ancak Hz. Peygamber (sas) yine kabul etmedi. Bu sefer arka tarafından gelerek altın parçasını Peygamberimize (sas) vermek istedi. Resûlullah (sas) onu aldı ve bu sahâbîye geri attı. Eğer ona değseydi incitebilirdi. Ardından da şöyle buyurdu: "<i>Biriniz, sahip olduğu her şeyi getirip: </i>"<i>Bu benim sadakamdır.</i>"<i> diyor, sonra da oturup insanlara avuç açıyor. Sadakanın en hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Zarurî ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak kadar fakir olan Ebû Husayn (ra), elde ettiği altın parçasını sadaka olarak vermek istemişti. Halbuki o, öncelikle kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin geçimini temin etmekle mükellefti. Bir yandan başka bir malı olmadığını söyleyen, diğer yandan da Hz. Peygamber’in (sas) kabul etmemesine rağmen elindeki altın parçasını verme hususunda ısrar eden Ebû Husayn’ın (ra) bu tavrı, Resûl-i Ekrem’in (sas) hoşuna gitmemişti. Bu şekilde hareket edenlerin zamanla başkalarına muhtaç hâle gelebileceklerine işaret ederek, her Müslüman’ın elindeki malı, yerli yerinde harcaması gerektiğine dikkat çekmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de inananlardan <strong>zekât</strong> vermeleri ısrarla istenirken hangi maldan ne ölçüde verilmesi gerektiğine ilişkin bir açıklama yer almaz. <strong>Zekât</strong>a tâbi tüm malların nisap miktarları, hangi cins mallardan ne oranda verilmesi gerektiği Hz. Peygamber (sas) tarafından tespit edilmiştir. Efendimiz (sas) döneminde para olarak dirhem (gümüş) ve dinar (altın) kullanılmakta; hayvanlardan deve, sığır ve koyun; tahıl olarak arpa, buğday, darı, hurma ve üzüm yetiştirilmekteydi. <strong>Zekât</strong>ın nisabına ilişkin yapılan tespitler de bu mallar çerçevesinde şekillenmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bahsi geçen mal ve değerlerin <strong>zekât</strong>a tâbi olmasının temel şartı onların belli bir nisaba/miktara ulaşmış olmasıdır. Allah Resûlü’nün (sas) belirttiğine göre, "<i>Beş ukıyyeden (200 dirhem/561 gr.) az olan gümüşte, beş devede ve beş veskten (653 kg.) az (toprak mahsullerinde) <strong>zekât</strong> yoktur."</i> Aynı şekilde Hz. Peygamber, (sas) "<i>Yirmi dinarın (81 gr. altın) olmadıkça senin üzerine (<strong>zekât</strong> olarak) bir şey yoktur." </i> sözü ile de altının nisap miktarını belirlemiştir. Nisap miktarına ulaşan ve para cinsinden olan maldan verilecek <strong>zekât</strong> miktarı ise kırkta bir (% 2,5) idi.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da yer alan, "<i>O (cc), çardaklı-çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri, çeşit çeşit hurmaları ve ekinleri, zeytini ve narı birbirine benzer ve her birini birbirinden farklı biçimde yaratandır. Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (<strong>zekât</strong>ını/sadakasını) verin!" </i> âyetine göre, yeryüzünde yetişen ürünlerden <strong>zekât</strong>/sadaka verilmesi gerekmektedir. Nitekim Efendimiz (sas) <strong>zekât</strong> miktarını belirlerken, "<i>nehir veya yağmur sularıyla sulanan arazilerin mahsulleri"</i>  gibi tabirler kullanarak, toprak mahsullerinden <strong>zekât</strong> verilmesi gerektiğine işaret etmiş ve o, kendi yaşadığı coğrafyada yetiştirilen buğday, arpa, darı gibi hububat ürünleri ile kuru ve yaş olarak tüketilen üzüm ve hurma gibi meyvelerden <strong>zekât</strong> verilmesi gerektiğini bildirmiştir. Yeni fetihler neticesinde İslâm coğrafyası farklı topraklarda üretilen yeni ürünlerle tanışmış ve böylece ürün çeşitliliği artmıştır. Bunu fark eden Hz. Ömer’in (ra) bütün baklagiller, hububat, zeytinyağı ve benzeri ürünlerden <strong>zekât</strong> alması, Hz. Peygamber (sas) zamanında ve Hicaz yarımadasında üretilmeyen ürünlerden de <strong>zekât</strong> alınacağını göstermektedir. Bu çerçevede nisap miktarına ulaşan toprak mahsullerinden alınacak <strong>zekât</strong> miktarı, ürünün elde edilme sürecinde üretici tarafından yapılan masrafa göre değişiklik arz etmektedir. Bu konuda Hz. Peygamber (sas), "<i>Yağmur ve nehir sularıyla sulanan veya kendiliğinden sulanan (mahsuller)de <strong>zekât</strong> miktarı onda bir; (hayvanlarla veya kovalarla) sulanan (mahsuller)de ise, yirmide bir oranındadır."</i> buyurmuştu. Onun bu sözleri, bütün ziraî ürünlerde verilecek <strong>zekât</strong> miktarının, yapılan masraflar dikkate alınarak belirlendiğini ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Hasat günü de (ürünün) hakkını (<strong>zekât</strong>ını) verin! </i>"<i> </i> âyetinde beyan edildiği üzere, toprak mahsullerinden bir yılda kaç defa ürün elde ediliyorsa, her defasında elde edilenden <strong>zekât</strong> verilmesi gerekmektedir. Bunların dışındaki altın, gümüş, hayvan ve ticarî mallar için ise, Peygamber Efendimiz (sas) malın üzerinden bir yıl geçme şartı arandığını belirterek "<i>Üzerinden bir yıl geçmedikçe bir malda <strong>zekât</strong> yoktur."</i> buyurmuştur. Ayrıca hadislerde <strong>zekât</strong>ın, vaktinden önce de verilebileceği bildirilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da hayvanların <strong>zekât</strong>a tâbi olduğuna açıkça işaret eden herhangi bir âyete rastlanmamakla birlikte, "<i>Ey peygamber! Onların mallarından, onları kendisiyle (günahlardan) arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka/<strong>zekât</strong> al ve onlara dua et!" </i> âyeti hayvanları da kapsamaktadır. Zira Hz. Peygamber (sas) döneminde, başta deve olmak üzere sığır ve koyun gibi hayvanlar başlıca geçim kaynağı ve zenginlik ölçütü olarak kabul edilmekteydi.</p>

<p style="text-align:justify">Hadis kaynaklarında Hz. Peygamber’in (sas), <strong>zekât</strong>a tâbi olan hayvanlardan ne ölçüde <strong>zekât</strong> verilmesi gerektiğini bildiren bir mektup yazdırdığı, ancak bunu gerekli yerlere gönderemeden âhirete irtihal ettiği kaydedilmektedir. Hz. Peygamber’in (sas) vefatından sonra bu mektup, Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) dönemlerinde hayvanların <strong>zekât</strong>ını belirlemede esas alınmıştı. Gerek bu mektup, gerekse ilgili diğer hadislere göre, Sevgili Peygamberimiz (sas) devenin nisabını 5 olarak tespit etmişti. Buna göre; 5-9 arası deveye 1 adet koyun; 10-14 arası deveye 2 adet koyun, 15-19 arası deveye 3 adet koyun, 20-24 arası deveye ise 4 adet koyun <strong>zekât</strong> olarak verilmelidir. Deve sayısı 25’e ulaştığında artık <strong>zekât</strong> da deve cinsinden olacaktır. Meselâ, 25-35 arası deveye 1 adet iki yaşında dişi deve <strong>zekât</strong> olarak verilecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Koyunların <strong>zekât</strong> nisabı ise 40 idi. Buna göre 40’dan 120’ye kadar 1 adet, 121’den 200’e kadar 2 adet, 200’den 300’e kadar 3 adet koyun <strong>zekât</strong> olarak verilecek, koyun sayısı 300’den fazla olunca her 100 koyunda 1 adet koyun <strong>zekât</strong> olacaktır. Nisabı 30 olan sığırlarda ise, 30-40 arası için iki yaşında bir buzağı; her 40 sığır için de üç yaşına girmiş bir dişi dana verilecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Öte taraftan Peygamber Efendimizin (sas) belirttiğine göre ziraat ve nakliye gibi işlerde kullanılan (avâmil) hayvanlar ile atlar için <strong>zekât</strong> yoktur. Muhtemelen o günlerde hem at sayısının az olması, hem de atların savaşta kullanılması nedeniyle at yetiştirmeye teşvik kabilinden Müslümanlar bu hayvanın <strong>zekât</strong>ından muaf tutulmuşlardır. Peygamber Efendimiz (sas) ve Hz. Ebû Bekir (ra) dönemlerinde atlardan <strong>zekât</strong> alınmamıştır. Ancak atların ticarî amaçla yetiştirilmesi ve sayılarının artması sonucu Hz. Ömer (ra) döneminde atlardan da <strong>zekât</strong> alınmaya başlandı. Hz. Ömer’in (ra) halifeliği döneminde atlardan <strong>zekât</strong> alınmaya başlanmasıyla ilgili olarak iki olay anlatılır. İlkine göre, Şam’dan gelen bir heyet, sahip oldukları atların <strong>zekât</strong>ını vermek istediklerini beyan ederler. Hz. Ömer (ra), daha önce atlardan <strong>zekât</strong> alınmadığı için tereddüt ederek <strong>zekât</strong> almak istemez. Fakat durumu değerlendirmek amacıyla sahâbeye danışır. Onların da onayını alınca Şamlıların teklifini kabul eder. İkinci rivayete göre, Abdurrahman b. Ümeyye (ra), Yemenli birinden yüz deve karşılığında bir kısrak alır. Ancak adam kısrağı sattığına pişman olur ve durumu Hz. Ömer’e (ra) anlatarak kısrağını geri almak ister. Bir atın yüz deve ettiğine şaşıran Hz. Ömer (ra), "Gerçekten at, sizin nezdinizde bu kadar ediyor mu? Şimdiye kadar bir atın değerinin bu meblağa ulaştığını bilmiyordum. Kırk koyundan bir koyun alıyoruz da, bu atlardan bir şey almayacak mıyız?" der ve her at için bir dinar <strong>zekât</strong> belirler.</p>

<p style="text-align:justify">Hanımların süs eşyası olarak kullandıkları altın ve gümüş takıların <strong>zekât</strong>a tâbi olup olmadığı hususunda sahâbe döneminden itibaren farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Allah Resûlü (sas), kendisini ziyarete gelen Esmâ b. Seken’den (ra), beraberindeki kızının kolundaki bileziklerin <strong>zekât</strong>ını vermesini istemiştir. Aynı şekilde Hz. Âişe’ye (ra) ziynet olarak kullandığı büyük gümüş yüzüklerin <strong>zekât</strong>ını verip vermediğini sorduğunda, aldığı "Hayır" cevabı üzerine, "<i>Ateş olarak bu sana yeter!"</i> diyerek onu uyarmıştır. Peygamber Efendimizin (sas) bu uyarılarından, hanımların kullandığı ziynet eşyalarından <strong>zekât</strong>/sadaka vermeleri gerektiği anlaşılmaktadır. Ancak yine kaynaklarımızda Hz. Âişe’nin (ra), yanında bulunan yetim çocuklara ait ziynet eşyalarından <strong>zekât</strong> vermediği de anlatılmaktadır. Bu ve benzer hadislerden hareketle nisap miktarına ulaşan altın ve gümüş ziynet eşyasının <strong>zekât</strong>a tâbi olduğunu söyleyen âlimler olduğu gibi, kadınların süs eşyasının artmadığı ve herhangi bir gelir getirmediği gerekçesiyle <strong>zekât</strong>a tâbi olmayacağını söyleyenler de vardır. Fakat ziynet olarak kullanılan altın ve gümüş takıların yatırım amaçlı olması hâlinde <strong>zekât</strong>a tâbi olacağı hususu genel kabul görmüştür.</p>

<p style="text-align:justify">Topraktan sayısız ziraî ürünler elde edildiği gibi, çok sayıda maden çeşidi de çıkarılmaktır. Yer altında tabiî olarak bulunan veya insanlar tarafından yer altına gömülüp gizlenen her türlü kıymetli maden ve eşyanın <strong>zekât</strong> nisabını Hz. Peygamber, beşte bir olarak tayin etmiştir. Tabiatıyla burada toprağın kime ait olduğu ve bunların nasıl çıkarıldığı gibi hususlar önem arz eder. Maden ve definelerin topraktan çıkarılması ile denizden çıkarılması arasında bir fark yoktur. Ancak denizden elde edilen balık gibi diğer ürünlerin <strong>zekât</strong>larının da ticaret ürünleri çerçevesinde ele alındığı ve nisap miktarına ulaştığı takdirde kırkta birinin <strong>zekât</strong> olarak verilmesi gerektiği yönünde görüşler vardır. Bununla birlikte denizden elde edilen ürünlerin, topraktan elde edilen mahsullere kıyas edilerek <strong>zekât</strong> nisabının tespit edilmesi gerektiğini ileri sürenler de olmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas) <strong>zekât</strong> olarak verilecek malın özelliklerini <strong>zekât</strong> görevlilerine şöyle anlatıyordu: "<i>Üç şey vardır ki onları yapan kimse imanın tadını almış olur: Allah</i>’<i>tan (cc) başka ilâh olmadığına inanarak, bir olan Allah</i>’<i>a (cc) kulluk etmek; malının <strong>zekât</strong>ını gönül rızasıyla, içine sinerek ve her sene düzenli olarak vermek; <strong>zekât</strong> olarak yaşlı, uyuz, hasta, çelimsiz ve sütü az olan hayvanı vermeyip, mallarınızın orta hallisinden vermek. Çünkü Allah (cc), sizden malınızın en iyisini istemedi; fakat en kötüsünü verin diye de emretmedi."</i></p>

<p style="text-align:justify">Abdülmelik b. Mervân’ın Mekke valisi olan Nâfi’ b. Alkame, bir memurunu <strong>zekât</strong> mallarını toplaması için görevlendirmişti. Görevli, Sa’r b. Deysem adında yaşlı bir adamın yanına vardı ve "Ben, koyunlarının <strong>zekât</strong>ını almak üzere gönderildim." dedi. Yaşlı adam, ‘Hangisini almayı düşünüyorsun?’ diye sordu. O da, "Koyunların memelerine bakar, iyisini alırız." dedi. Sa’r bunun üzerine başından geçen bir olayı şöyle anlattı:</p>

<p style="text-align:justify">Ben Resûlullah (sas) zamanında şu vadilerin birinde koyunlarımın başındaydım. Bir deveye binmiş iki adam çıkageldi. Kendilerini Resûlullah’ın (sas) gönderdiğini ve koyunların <strong>zekât</strong>ını almaya geldiklerini söylediler. Onlara, "Ne vermem gerekiyor?" deyince, "Bir koyun." dediler. Bunun üzerine ben iyi süt veren ve etine dolgun bir koyuna yöneldim, onu tutup onlara getirdim. Görevlilerden birisi bana, "Bu, kuzusu olan bir koyundur. Resûlullah kuzusu olan koyunu almamızı yasakladı." dedi. "Peki, nasıl bir şey alırsınız?" dedim. Onlar, "Bir yaşındaki dişi oğlak veya bir yaşını bitirip iki yaşına basmış olanı." dediler. Ben de yaşı geldiği hâlde henüz hiç kuzulamamış olan birini tutarak, kendilerine getirdim. Onu alıp, devenin üzerine koydular, sonra da gittiler."</p>

<p style="text-align:justify">İslâm Peygamberi (sas), Muâz b. Cebel’i (ra) Yemen’e elçi, idareci ve <strong>zekât</strong> memuru vasfıyla gönderirken de, "<i>...(Zenginlerin) mallarının en iyisini <strong>zekât</strong> olarak almaktan kaçın. Mazlumun bedduasından da sakın. Çünkü mazlumun duasıyla Allah arasında perde yoktur." </i> buyurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Bir sahâbî, <strong>zekât</strong> olarak zayıf ve hasta bir deve vermişti. Hz. Peygamber’in (sas) bunu iyi karşılamadığını haber alınca hemen daha güzel bir deve getirerek Resûlullah’ın (sas) duasını almıştı. Bu durum, <strong>zekât</strong> verenin hayvanlarının zayıf, hasta ve kötü olanını değil, sağlıklı ve normal olanını vermesi gerektiğine işarettir. Halk arasında yaygın olan ‘<strong>zekât</strong> keçisi’ tabirinin de Allah (cc) uğrunda bağış yaparken malının en kötüsünden verenlerin <strong>zekât</strong>ı için kullanılması manidardır. Bu nedenledir ki, çürük, işe yaramaz ve kalitesiz ürünlerin <strong>zekât</strong> olarak verilmesi uygun görülmemiştir. Bir insanın dinî zorunluluk olmadığı hâlde, kendi arzusu ile malının en iyisini <strong>zekât</strong> olarak vermesiyse, hem daha büyük sevap hem de o mal için bir bereket vesilesi sayılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim bir gün Resûlullah (sas) elinde asâsı ile mescide gelmişti. <strong>Zekât</strong> olarak verilmiş ve duvarda asılı olan kuru hurma salkımını görünce asâsını ona uzatarak şöyle buyurdu: "<i>Bu <strong>zekât</strong> sahibi dileseydi, bundan daha iyisini verebilirdi. Bu kişi âhirette (işte böyle) kuru bir hurma yiyecektir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) zamanında <strong>zekât</strong> memurları gidip, malları bulundukları yerden alırlardı. Çünkü görevlilerin <strong>zekât</strong> mallarının yanlarına getirilmesini isteme hakları olmadığı gibi, mal sahibinin de hayvanları daha uzak bir yere götürmesi doğru görülmüyordu. Peygamber Efendimiz (sas) verilecek <strong>zekât</strong> miktarını eksiltmek amacıyla ayrı ayrı bulunan <strong>zekât</strong> mallarını bir araya toplamayı, toplu bulunanları da ayırmayı yasaklamıştı. <strong>Zekât</strong> görevlisinin âdil olması esastı. Görevlinin haksızlık yapacağı bahanesiyle <strong>zekât</strong> mallarının gizlenmesi de uygun görülmüyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), Muâz b. Cebel’i (ra) <strong>zekât</strong> toplamak üzere Yemen’e gönderdiğinde o, Müslümanlardan arpa ve darı gibi toprak ürünlerinin <strong>zekât</strong>ını, ‘elbise’ olarak vermelerini istemiş ve bunun <strong>zekât</strong> verilecek kimseler için daha uygun olacağını belirtmişti. Helâl ile haramı en iyi bilen sahâbîlerden olan ve <strong>zekât</strong>taki hedefleri gözeten Muâz (ra), Yemen halkından <strong>zekât</strong> mallarının bedelini almakta hiçbir beis görmemiş, mensucat ve giyim-kuşamı bol olan bu insanlardan giyecek almayı tercih etmişti. Zira bu, hem verenler için daha kolay hem de alanlar için daha yararlıydı. Şu hâlde Muâz’ın (ra) bu uygulaması, <strong>zekât</strong>ın her malın kendi cinsinden verileceği gibi, bedeli para veya başka bir mal olarak da verilebileceğini gösterir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde alışveriş, malın malla değiştirilmesi esasına dayanmaktaydı. Ancak daha sonraları altın ve gümüş paralar, alışveriş aracı olarak yaygınlık kazandı. Hz. Peygamber’in (sas) belirlediği altın ve gümüş nisapları, o dönemde yaklaşık olarak aynı değeri taşımaktaydı. Fakat ilerleyen dönemlerde ve günümüzde 200 dirhem gümüş ile 20 dinar altın arasında değer bakımından oldukça büyük fark olmuştur. Hz. Peygamber (sas) döneminden günümüze kadar, altının ekonomik değerini koruduğu dikkate alınırsa, <strong>zekât</strong> verilirken altının esas alınması daha isabetlidir.</p>

<p style="text-align:justify">Son birkaç yüzyıl içinde ise itibarî değere sahip madenî ve kâğıt paralar piyasaya sürülmüş, bunlar altın ve gümüş paraların yerini almıştır. Bu durumda madenî ve kâğıt paralar da altın, gümüş ve diğer ticaret malları hükmündedir. Dolayısıyla günümüzde altının nisap miktarına yani 81 gr. altının değerine ulaşan her türlü paranın kırkta birinin (% 2,5) <strong>zekât</strong> olarak verilmesi gerekir. Yine itibarî değere sahip bono, tahvil, hisse senedi ve yatırım fonu gibi kazançlar da nisap miktarına ulaştığı zaman <strong>zekât</strong>a tâbi olacaktır. Ayrıca ihtiyaç dışında kalan ve yatırım amaçlı olan gayri menkullerin gelirleri de bu kapsamda değerlendirilecektir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong>a tâbi malların nisaplarının belirlenmesinde temel hareket noktası, Peygamber Efendimizin (sas) uygulamalarıdır. Ancak o dönemde kullanılan ölçü birimleri olsun, temel ihtiyaçlar olsun günümüzde oldukça değişmiştir. Dolayısıyla nisap miktarları belirlenirken bir yandan Hz. Peygamber (sas) dönemindeki mevcut şartlar dikkate alınmalı, öte yandan da günümüzün hayat standartları, geçim şartları, açlık ve yoksulluk sınırları gibi kriterler göz önünde bulundurulmalıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-vermek-zekata-tabi-mallar-ve-zekat-nisabi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 09:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/zekat-vermek-zekata-tabi-mallar-ve-zekat-nisabi.jpg" type="image/jpeg" length="80814"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zekat: Malın Arındırılması]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-malin-arindirilmasi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-malin-arindirilmasi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zekat'ın islam dinindeki önemi nedir? Zekat'ın hem kişiye hem de topluma ne gibi faydaları vardır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "بُنِيَ الْإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ شَهَادَةِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ وَإِقَامِ الصَّلاَةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَحَجِّ الْبَيْتِ وَصَوْمِ رَمَضَانَ<br />
<br />
Abdullah (b. Ömer) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (sas) Allah’ın Resûlü (sas) olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, <strong>zekât</strong> vermek, Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak."</i></p>

<p>(M113 Müslim, îmân, 21)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ:... فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَفْرِضِ الزَّكَاةَ إِلاَّ لِيُطَيِّبَ مَا بَقِيَ مِنْ أَمْوَالِكُمْ</p>

<p>İbn Abbâs’tan (ra) nakledildiğine göre... Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>Allah, <strong>zekât</strong>ı ancak mallarınızın kalan kısmını temizlemek için farz kıldı..."</i></p>

<p>(D1664 Ebû Dâvûd, <strong>Zekât</strong>, 32)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَا نَقَصَتْ صَدَقَةٌ مِنْ مَالٍ</p>

<p>Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>Sadaka/<strong>zekât</strong> vermek, maldan hiçbir şey eksiltmez..."</i></p>

<p>(M6592 Müslim, Birr, 69)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى مَالِكٍ الْأَشْعَرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "...الزَّكَاةُ بُرْهَانٌ</p>

<p>Ebû Mâlik el-Eş’arî’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>...<strong>Zekât</strong>, (kişinin Müslümanlığının) bir delilidir..."</i></p>

<p>(İM280 İbn Mâce, Tahâret, 5)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ كَعْبِ بْنِ عُجْرَةَ قَالَ: قَالَ لِى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "…وَالصَّدَقَةُ تُطْفِئُ الْخَطِيئَةَ كَمَا يُطْفِئُ الْمَاءُ النَّار</p>

<p>Kâ’b b. Ucre (ra) diyor ki: "Allah Resûlü (sas) bana şöyle buyurdu:</p>

<p><i>"Sadaka/<strong>zekât</strong> vermek, suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları yok eder…"</i></p>

<p>(T614 Tirmizî, Cum’a, 79; İM4210 İbn Mâce, Zühd, 22)</p>

<p>***</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Veda haccı öncesiydi. Resûl-i Ekrem (sas), yakın dostlarından Ebû Musa el-Eş’arî (ra) ve Muâz b. Cebel’i (ra) Yemen bölgesine göndermeye karar verdi. Onları çağırıp durumu anlattıktan sonra şu tavsiyelerde bulundu: "<i>Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin!"</i></p>

<p style="text-align:justify">Ardından Muâz’a (ra) döndü ve dinî emirler hususunda şöyle buyurdu: "<i>Sen Ehl-i kitap (hıristiyan) olan bir topluluğa gidiyorsun. Onları önce Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığını ve benim O’nun (cc) elçisi olduğumu kabule davet et. Bu konuda itaat ederlerse, onlara günde beş vakit namazın farz olduğunu haber ver. Buna da itaat ederlerse Allah’ın (cc) kendilerine <strong>zekât</strong>ı farz kıldığını ve <strong>zekât</strong>ın zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını haber ver. Bunu da kabul ederlerse kendilerinden <strong>zekât</strong> al. Ancak <strong>zekât</strong> tahsil ederken mallarının en değerlisini alma! Mazlum kimselerin bedduasından da sakın. Çünkü Allah (cc) ile mazlumun duası arasında perde yoktur."</i></p>

<p style="text-align:justify">Bütün semavî dinlerde muhtaç insanların korunmasına yönelik bazı tedbirlerin alındığı ve <strong>zekât</strong>ın emredildiği görülmektedir. Tevrat’ta yabancılara, öksüzlere ve dul kadınlara <strong>zekât</strong> verilmesinin gerekliliği vurgulanırken, İncil’de <strong>zekât</strong> vermenin ahlâkî görevler gibi gerekli olduğu anlatılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de de yahudilerin <strong>zekât</strong> vermekle yükümlü tutuldukları, Hz. İbrâhim (as), Hz. İshak (as), Hz. Yakub (as) ve Hz. İsa (as) gibi çeşitli peygamberlere de <strong>zekât</strong> ibadetinin emredildiği bildirilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de müşriklerden söz edilirken, "<i>Tevbe edip namazı kılar ve <strong>zekât</strong>ı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir." </i> buyrulması, <strong>zekât</strong>ın Müslüman olmanın en belirleyici unsurlarından biri olduğunu göstermektedir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) de <strong>zekât</strong>ı İslâm’ın beş temel esasından biri olarak değerlendirmiş ve şöyle buyurmuştur: "<i>İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü (sas) olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, <strong>zekât</strong> vermek, Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak."</i></p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke’de nâzil olan âyetlerinde <strong>zekât</strong>a vurgu yapılması, risâletin ilk dönemlerinden itibaren konunun önemsendiğini göstermektedir. Nitekim Ca’fer b. Ebû Tâlib (ra) Habeşistan kralı Necâşî ile konuşmasında da Peygamber Efendimizin (sas) insanlara <strong>zekât</strong> vermeyi tavsiye ettiğini belirtmiştir. İlk dönemlerden itibaren sahâbe, bu ibadeti kısmen de olsa uygulamışlardı. Ancak Mekke döneminde henüz <strong>zekât</strong>ın farz oluşuna, hangi mallardan, ne kadar, ne zaman ve nasıl verileceğine dair bir âyet nâzil olmamıştı. Allah Resûlü’nün (sas) bu konuda ayrıntılı bir uygulaması yoktu. Öyle anlaşılmaktadır ki, Mekke döneminde inen âyetlerde sözü edilen <strong>zekât</strong> ve sadaka, Müslümanların gönüllü olarak yapacakları nafile bir ibadet şeklindeydi. Zaten o günlerde Müslümanların çoğu Mekke’de geçim sıkıntısı çekiyor, kendi hâllerinde yaşayıp, canlarını korumaya çalışıyorlardı. Verilecek malın miktarı müminlerin takdirine bırakılmıştı. Malının çoğunu veren olduğu gibi, bir bölümünü veren de oluyordu. Sahâbeye yön veren o günün şartları ve ihtiyaçları idi.</p>

<p style="text-align:justify">Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten sonra, şartların iyileşmesiyle daha düzenli bir yapı içinde yaşamaya başladılar. Bu dönemde, önceden tavsiye ile yaptıkları bazı uygulamalar bağlayıcı hâle gelmişti. Medine’de inen âyetlerde bu vurgu açık bir şekilde görülmekteydi. Hicretin ikinci yılından sonra Resûlullah (sas) <strong>zekât</strong>ın hangi mallardan verileceğini, verilecek malın miktarını ve şartlarını anlatarak farz olan <strong>zekât</strong>ın sınırlarını belirlemeye başladı.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de,  "<i>Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını." </i> âyetiyle ancak belli bir miktarda malı olanların <strong>zekât</strong>la yükümlü olduğu bildiriliyordu. Aynı şekilde Allah (cc) yolunda yapılan harcamalarda, "<i>ne elin sıkılığı, ne de büsbütün açık olması" </i> istenmekteydi. Müminlerin dengeli hareket etmelerine dönük bu uyarı, Peygamberimizin (sas) ashâbına tavsiyeleri ile zihinlerde iyice şekilleniyordu. Nitekim elde ettiği bütün malı getirip Allah (cc) yolunda harcamak isteyen Ebû Husayn es-Sülemî’yi (ra) kastederek Allah Resûlü (sas), "<i>Biriniz, sahip olduğu bütün malını getirip, "Bu, sadakadır." diyor, sonra da oturup insanlara avuç açıyor. <strong>Zekât</strong>ın en hayırlısı, verildikten sonra sahibini muhtaç duruma düşürmeyendir." </i> buyurmuştu. <strong>Zekât</strong> veren kişi, belirlenen miktarı dağıttıktan sonra fakirleşmemeliydi. Bu nedenle verilecek <strong>zekât</strong> miktarı hesaplanırken ailenin temel ihtiyaçları ve ticaret ehlinin demirbaş malzemeleri nisap miktarına dâhil edilmiyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Zamanla zenginler mallarının <strong>zekât</strong>ını bir yılda kaç kez vermeleri gerektiğini merak etmeye başladılar. Aynı zamanda fakirlerin hakkının muhafazası için de elde edilen malın <strong>zekât</strong>ının ne zaman verileceği bilinmeliydi. Resûlullah (sas), "<i>Allah’ın (dinine) göre, kişinin kazandığı malın üzerinden bir yıl geçmedikçe <strong>zekât</strong> alınmaz."</i>  buyurarak <strong>zekât</strong>ın verileceği zaman dilimini belirlemişti. Böylece bir yıl dolmadıkça varlıklı insanlardan <strong>zekât</strong> alınmayacaktı.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ (cc), <strong>zekât</strong> verenlerden sırf O’nun (cc) rızasını gözetenleri mükâfatlandıracağını müjdeleyerek bu ibadetin riyasız bir şekilde yerine getirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla, <strong>zekât</strong> bir ‘borç/yük’ gibi algılanmamalı, gönülden yerine getirilen bir ibadet olmalıdır. Bu bağlamda Allah Resûlü (sas), bir taraftan muhtaç insanlara yapılan yardımların Allah tarafından kabul edilip mükâfatının da sürekli artacak şekilde değerlendirileceği müjdesini verirken; diğer taraftan da <strong>zekât</strong>ı verilmeyen her bir malın, sahibi için acıklı bir azap vesilesi olacağı uyarısında bulunuyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Zenginin, Rabbinin rızasına ermek arzusuyla yerine getirdiği farz bir ibadet olan <strong>zekât</strong>ın birçok hikmetleri vardır. Öncelikle <strong>zekât</strong>, bir yandan fakirlerin ihtiyacını karşılarken, diğer yandan da veren kişinin şahsiyetini geliştirmekteydi. <strong>Zekât</strong>, hem maldaki kirleri temizlemekte hem de sahibini arındırmaktadır. Nitekim Yüce Allah (cc) Hz. Peygamber’e (sas) hitaben, "<i>Onların mallarından <strong>zekât</strong> al ki, bununla onları temizleyesin ve arındırasın." </i> buyurmaktadır. Bu ise, <strong>zekât</strong>ın kişilere sağladığı maddî yararları vurguladığı gibi, konunun mânevî/ruhî boyutuna da işaret etmekteydi. Bu açıdan bakıldığında <strong>zekât</strong> vermek, hem malın hem de nefsin temizlenmesine yardımcı olmaktadır. Çünkü nefis, cimrilik ve aşırı dünya sevgisi ile yoğrulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." </i> buyuran Yüce Rabbimiz (cc), insanın benliğinde yer alan cimrilik hastalığının giderilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır. Kişi, <strong>zekât</strong> vermek suretiyle cimrilik hastalığından kurtulmakla kalmaz, aynı zamanda da kendisini cömertliğe alıştırır. Böylece o, Yüce Allah’ın (cc) övgüsünü kazanır. Bu yönüyle <strong>zekât</strong>, cimrilik hastalığına şifa veren bir ilaç olur, kişiyi maddenin ve menfaatin esiri olmaktan kurtarır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah (cc), insanlar arasında inanan-inanmayan şeklinde bir ayrım yapmaksızın, herkese mal mülk verir. Ancak bir insanın elinde mal ve mülkün bulunması onun Allah (cc) katında değerli bir şahıs olduğu anlamına gelmez. Mal sahibini değerli kılacak olan şey, o nimetlerin kadrini bilmesi ve şükrünü yerine getirmesi, yani malında fakirin hakkı bulunduğunu bilerek bunu ödemesidir. Bu anlamda insan, evlâtlarıyla olduğu gibi mallarıyla da imtihan edilmektedir. İnsanların en fazla yanıldıkları konu ve başarısız oldukları imtihanlardan biri de mala olan aşırı düşkünlükleridir. Bu yüzden Sevgili Peygamberimiz (sas) ümmetinin böylesine bir mal sevgisine kapılmasından duyduğu endişeyi dile getirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’ın (ra) anlattığına göre, "<i>Altın ve gümüşü biriktirip de Allah (cc) yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!" </i> âyeti inince Müslümanlar bu uyarı karşısında tedirgin oldular. Artık çocukları için mal bırakamayacakları endişesine kapıldılar. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra), "Ben (konunun aslını öğrenip) sizi rahatlatırım." diyerek Allah’ın Resûlü’ne (sas) gitti ve "Ey Allah’ın Peygamberi! Ashâbın, bu âyetin ağırlığı altında eziliyor!" dedi. Allah Resûlü (sas) onun endişesini giderecek şekilde, "<i>Allah, <strong>zekât</strong>ı ancak mallarınızın kalan kısmını temizlemek için farz kıldı, mirası da sizden sonrakilere kalması için farz kıldı." </i> buyurdu. Efendimizin (sas) bu sözleri karşısında Hz. Ömer (ra), (sevincinden) tekbir getirdi.</p>

<p style="text-align:justify">Bu diyalog aynı zamanda Peygamber Efendimizin (sas), "<i>Altın, gümüş ve güzel elbiselerin kulu olanlara yazıklar olsun!"</i>  sözünden neyi kastettiğini de açıklamaktadır. Dolayısıyla bu noktada kınanan durum mal sahibi olmak değildir. Aksine <strong>zekât</strong>ı verilen bir mala sahip olmak hem makbul hem de istenen bir durumdur. Nitekim Allah Resûlü’nün (sas), "<i>Salih insanlar için temiz mal ne kadar da güzeldir!"</i>  buyurması da bu duruma işaret etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bedenin şükrü olduğu gibi, elde edilen malın da şükrü vardır. Efendimiz (sas), "<i>Her şeyin bir <strong>zekât</strong>ı vardır. Bedenin <strong>zekât</strong>ı da oruçtur." </i> buyururken insanın sahip olduğu her bir nimete karşı şükretmesi gerektiğini vurgular. Bu anlamda <strong>zekât</strong>, Allah’ın (cc) verdiği mala karşı şükür vazifesidir. Bedenin <strong>zekât</strong>ı olan orucun insan bedenini maddî ve mânevî olarak temizlemesi gibi, <strong>zekât</strong> da malı arındırır, bela ve musibetlere karşı ona korunak sağlar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong> vesilesiyle mallarını gönüllü olarak harcamaya alışan müminler, kendileri kadar, diğer ihtiyaç sahiplerini de düşünürler. Artık ‘ben’ duygusu, ‘biz’ duygusuna dönüşmeye başlar. Bu duyguya sahip olan kişi, gerektiğinde <strong>zekât</strong> dışında da malî yardımlarda bulunur. Böylece kendi malından fedakârlık yaparak sevap kazanmaya çalışan kimse, başkalarının malını haksız yollarla elde etmeye kalkışmaz.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong>ın, malı temizleyen bir vasıta olduğunu vurgulayan Hz. Peygamber (sas), "<i>Mallarınızı <strong>zekât</strong> vererek korumaya alınız!" </i> buyurmak suretiyle de <strong>zekât</strong>ın mânevî bir zırh olduğunu hatırlatır. Öte taraftan <strong>zekât</strong>ı verilmediği için temizlenmeyen, içerisinde fakirin hakkı olan bir malın akıbetinin hayırlı olmayacağını bildirir. </p>

<p style="text-align:justify">Nebî (sas), "<i>Allah (cc), ganimetten haksız yere alınan (haram) bir maldan verilen sadaka ile abdestsiz kılınan namazı kabul etmez."</i>  ve "<i>Allah (cc) güzeldir ancak güzel olan şeyleri kabul eder."</i>  buyurarak <strong>zekât</strong>ın ancak helâl ve temiz mallardan kabul edileceğini bildirir. Şu hâlde namaz için abdest ile temizlik nasıl şart ise, <strong>zekât</strong> için de malın helâlinden kazanılmış olması şarttır. Böylece toplumda üretim faaliyetlerine mânevî ve ahlâkî bir boyut kazandırılarak insanlara dürüst iş yapma, helâl mal kazanma ve harcama bilinci aşılanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de Allah (cc) rızası gözetilerek güzel bir şekilde infak edilen mal, Allah’a (cc) verilmiş bir borç sayılmakta ve karşılığının kat kat fazlasıyla yine Allah (cc) tarafından ödeneceği bildirilmektedir. Şeytan insana Allah (cc) yolunda harcamakla fakir olacağı şeklinde vesvese vermekte, Yüce Allah (cc) ise <strong>zekât</strong>larını gereğince ve sadece O’nun (cc) rızası için verenlerin aslında mallarını kat kat artırdıklarını ve verilen her <strong>zekât</strong>ın karşılığının ödeneceğini müjdelemektedir. Peygamber Efendimiz (sas) de müminlere <strong>zekât</strong> vermekle mallarının azalmasından korkmamaları gerektiğini şu şekilde açıklar: "<i>Sadaka/<strong>zekât</strong> vermek, maldan hiçbir şey eksiltmez."</i>  Malın artma ve azalma ölçüsünün sadece miktarla ilgili olmadığı düşünülürse, görünürde eksilmiş gibi olan malın, aslında <strong>zekât</strong>ı ödendiği için bereketlenip daha verimli hâle geldiği veya geleceği anlaşılır<i>. "Allah (cc), verilen sadakaları/<strong>zekât</strong>ları artırır."</i>  âyeti de bu durumu en güzel şekilde izah etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Rabbimiz (cc) <strong>zekât</strong>ı farz kılmakla ihtiyaç sahiplerini elde edilen gelirde hak sahibi yapmıştır. Böylece <strong>zekât</strong>la desteklenen muhtaç kişi, genel servet içinde bir payının olduğunu bilerek, zihnini meşgul eden fakirlik sıkıntısını hafifletmiş olur. Bu şekilde sıkıntıya maruz kalan onurlu insanların dilencilik ve karamsarlık gibi durumlara düşmelerinin önüne geçilmiş olur.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm, insanların dünya saadetini önemsemiştir. Bazı rivayetlerde iyi bir eş, geniş bir ev, iyi bir binek birer saadet vesilesi olarak sunulmaktadır. Öte taraftan Allah Resûlü (sas), fakirliğin istenilmeyen, hatta Allah’a (cc) sığınılması gereken bir hâl olduğunu da belirtmiştir. Asıl olan, her ferdin bütün imkânlarını zorlayarak kendi geçimini temin etmesidir. Fakat bu imkânları elde edemeyip varlık sahibi olamayan insanların ihtiyaçlarının giderilmesi ve onların da aktif ve verimli bir şekilde toplum hayatına katılımlarının sağlanması toplumun genel huzuru açısından önemlidir. Bir yıl boyunca değişik ticarî faaliyetlerle insanlar arasında dolaşan servet, <strong>zekât</strong> vesilesiyle muhtaç kimselere de ulaşmaktadır. Böylece normal ticarî faaliyetlerdeki muhtemel dengesizlikler ve gelir dağılımındaki uçurumlar asgarîye indirilmiş olur, toplumun bütün kesimlerinin bir şekilde mal dolaşımına dâhil edilmesi sağlanır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong>, İslâm’ın ilk kutlu kuşağı sahâbe tarafından çok iyi anlaşılıp uygulanmıştı. Abdullah b. Mes’ûd (ra), kendilerinin namazı dosdoğru kılmakla, <strong>zekât</strong>ı vermekle emrolunduklarını hatta <strong>zekât</strong> vermeyenin namazının bile kabul edilmeyeceğini söylüyordu. Allah Resûlü’nün (sas) vefatından sonra halife olan Hz. Ebû Bekir (ra) ise, Müslüman oldukları hâlde bazı kimselerin <strong>zekât</strong> vermek istememeleri üzerine, <strong>zekât</strong> ve namazın birbirinden ayrılamaz dinî yükümlülükler olduğunu bildirmiş, hatta gerekirse bu kimselere karşı savaş açacağını ilân etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Malî bir yükümlülük olan <strong>zekât</strong>, kişinin dünya malına karşı dengeli bir duruş içinde olmasını sağlar. Toplumsal boyutları açısından değerlendirildiğinde, kardeşlik ve paylaşma duygularını geliştirir. <strong>Zekât</strong>ını veren zengin, servetini mümin kardeşiyle paylaşmanın hazzını, güzelliğini yaşar. Bilir ki verdiği <strong>zekât</strong> hem bu dünyada arınması hem de âhirette ecir kazanması için Hz. Peygamber’in (sas) deyişiyle <i>’delil’</i> olacaktır. Yine Sevgili Peygamberimizin (sas) müjdelediğine göre, "<i>Sadaka/<strong>zekât</strong> vermek, suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları yok eder."</i>  İhtiyaç sahiplerinin bu paydan yararlandıkları sırada yaşadıkları sevinç ve memnuniyet, verenin gönlünde huzura ve genişliğe dönüşür. Böylece <strong>zekât</strong>ın tam olarak verildiği yerlerde denge ve sükûnet egemen olur. Yoksul, zengin kardeşinin malına kem gözle bakmak şöyle dursun, kendisi de yararlandığı için o malı kendi gözü, kendi malı gibi korur, kollar. Böyle bir ortamda, hırsızlık, kapkaç ve gasp gibi malî suçlar azalır, zamanla yok olur.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-malin-arindirilmasi-1</guid>
      <pubDate>Sun, 31 May 2026 09:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/zekat-malin-arindirilmasi.jpg" type="image/jpeg" length="79432"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hac: Rabbin (cc) Evine Yolculuk]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hac-1-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hac-1-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hac ne zaman farz kılınmıştır? Veda haccı nedir? Hac ayları hangileridir? Hac kimlere farzdır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h4 style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَقَالَ: "أَيُّهَا النَّاسُ! قَدْ فُرِضَ عَلَيْكُمُ الْحَجُّ فَحُجُّوا<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sas) bize hutbe verdi ve şöyle buyurdu:</h4>

<p style="text-align:justify"><i>“Ey insanlar! Hac size farz kılındı, haccedin!””</i></p>

<p style="text-align:justify">(M3257 Müslim, Hac, 412)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ الْفَضْلِ أَوْ أَحَدِهِمَا عَنِ الْآخَرِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَنْ أَرَادَ الْحَجَّ فَلْيَتَعَجَّلْ فَإِنَّهُ قَدْ يَمْرَضُ الْمَرِيضُ وَتَضِلُّ الضَّالَّةُ وَتَعْرِضُ الْحَاجَةُ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’ın (ra), Fadl (b. Abbâs)’tan (ra) ya da Fadl (b. Abbâs)’ın (ra), İbn Abbâs’tan (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Haccetmek isteyen kimse acele etsin! Olur ki hastalanır veya binek hayvanı kaybolur ya da (hacca gitmesini engelleyen) bir ihtiyaç ortaya çıkar.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(İM2883 İbn Mâce, Menâsik, 1; D1732 Ebû Dâvûd, Menâsik, 5)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَنْ حَجَّ هَذَا الْبَيْتَ، فَلَمْ يَرْفُثْ، وَلَمْ يَفْسُقْ، رَجَعَ كَيَوْمِ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Her kim bu evi (Kâbe’yi) haccederken, (söz ya da eylemle) cinsel yakınlığa yeltenmez ve kötülük işlemezse, anasının onu doğurduğu günkü gibi (günahsız) hâline dönmüş olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B1820 Buhârî, Muhsar, 10)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "...الْحَجُّ الْمَبْرُورُ لَيْسَ لَهُ جَزَاءٌ إِلاَّ الْجَنَّةُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>...(Allah (cc) tarafından) kabul edilmiş haccın karşılığı ancak cennettir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B1773 Buhârî, Umre, 1)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "بُنِيَ الْإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ شَهَادَةِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ وَإِقَامِ الصَّلاَةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَحَجِّ الْبَيْتِ وَصَوْمِ رَمَضَانَ</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah (b. Ömer) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (sas) Allah’ın Resûlü olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek, Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M113 Müslim, Îmân, 21)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Tarih yaklaşık olarak, M.Ö. XXII-XX. yüzyılları göstermekteydi. Hz. İbrâhim (as), Filistin topraklarında yaşamaktaydı. Rabbinden aldığı emir üzerine, eşi Hacer’i ve henüz annesini emmekte olan oğlu İsmâil’i (as) Mekke’ye getirdi. Onları, daha sonra inşa edecekleri Kâbe’nin yanına bıraktıktan sonra, ilgi çekmeleri ve bu beldenin bereketli olması için dualar ederek oradan ayrıldı. Ailesini Allah’a (cc) havale etmişti. O günlerde Mekke’de kimse olmadığı gibi, ne içecek su vardı, ne de ziraat yapılıyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Bir süre sonra Cürhüm kabilesinden gelen bir grup insan Mekke civarına yerleşerek orada Hacer ve oğluyla birlikte yaşamaya başladılar; kısa sürede birbirlerine kaynaştılar. Yıllar geçti ve İbrâhim (as) tekrar Mekke’ye geldi. Oğlu İsmâil’e (as), Allah Teâlâ’nın (cc) kendisine buraya bir ev yapmasını emrettiğini söyledi ve oğlundan yardım istedi. İsmâil’in (as), bu teklifi derhâl kabul etmesi üzerine baba-oğul, kendilerine gösterilen yerde Kâbe’nin temellerini yükseltmeye başladılar. İsmâil (as) taş getirdi, İbrâhim (as) binayı yaptı ve Allah Teâlâ’ya (cc) kendilerinden bu hizmeti kabul etmesi için birlikte dua ettiler.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah (cc), elçisi Hz. İbrâhim’e (as), Kâbe’nin yerini göstermiş ve evini, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizlemesini emretmişti. Ardından da insanlara haccı ilân etmesini; onların da ister yaya olarak, isterse develeri üzerinde, birtakım menfaatleri elde etmeleri ve Allah’ın (cc) onlara rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah’ın (cc) adını anmaları için hacca gelmelerini emir buyurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Rabbimizin beyanına göre, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak inşa edilen Kâbe’dir. Onda apaçık deliller, Makâm-ı İbrâhîm vardır. Oraya kim girerse güven içinde olur. Bu âyetlerden hareketle Kâbe’nin, Hz. İbrâhim’den (as) daha evvel var olduğu, hatta Hz. Âdem’e (as) kadar geri gittiği, ancak çeşitli sebeplerle zaman içinde binanın yıkılıp unutulduğu söylenmektedir. Buna göre Hz. İbrâhim (as), Kâbe’yi aynı yerine, eski temelleri üzerine yeniden inşa etmiştir. Kur’an, hac, namaz ve itikâf gibi ibadetler için Kâbe’nin Hz. İbrâhim (as) ile Hz. İsmâil (as) tarafından inşa edilip hazırlandığını, ayrıca Hz. İbrâhim’in (as) diliyle insanların hac ibadetine davet edildiğini açıkça beyan eder. Dolayısıyla hac ibadeti Hz. İbrâhim (as) ile başlamıştır. Hz. İbrâhim’in (as) tek Allah inancına dayalı yani hanîf olan din anlayışı ve buna bağlı olarak yapılan ibadetler bir süre aslını koruyarak devam etmiştir. Ancak Yemen bedevîlerinden Huzâa kabilesi, Mekke’ye gelerek Cürhümlüleri buradan çıkarmış, beş asır Kâbe’yi ellerinde tutmuş ve bu dönemlerde bölgede putperestlik yayılmıştır. Hz. Peygamber’in (sas) beşinci göbekten dedesi olan Kusay b. Kilâb zamanında ise Kâbe muhafızlığı tekrar Hz. İsmâil’in (as) torunlarına geçmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İslâm’ın doğuşu öncesinde Kâbe’yi tavaf, umre, Arafat ve Müzdelife’de vakfe, kurban kesme gibi âdetler devam ettirilmekte; hac, putperest gelenekleriyle birlikte sürdürülmekteydi. Hac ibadeti, câhiliye döneminde de yapılmış, ancak Hz. İbrâhim (as) dönemindeki safiyeti kaybedilmişti. Hemen bütün hac görevlerine şirk karışmış, Kâbe başta olmak üzere, hac görevlerinin yapıldığı Safâ, Merve, Mina gibi yerlere birçok put yerleştirilmiş ve hac kurbanları putlar adına kesilir olmuştu. Müşrikler Safâ ve Merve arasında sa’y yaptıkları sırada, "Buyur Allah’ım buyur! Senin ortağın yoktur. Ancak bir ortağın vardır. O da sana aittir. Sen hem ona hem de onun sahip olduklarına hükmedersin." şeklinde telbiye getiriyorlardı. Hatta ensarın Müslüman olmadan önce ‘Tâğıye Menât’ putu için ihrama girip telbiye getirdikleri ve kendi putlarının karşısında dikili bulunan Safâ ve Merve putları arasında sa’y etmeyi günah saydıkları nakledilmektedir. Müslüman olduktan sonra ensardan bazı kimseler Allah Resûlü’ne (sas) bu durumu anlattıklarında Allah Teâlâ (cc), <i>’Şüphesiz Safâ ile Merve Allah’ın nişanelerindendir.’</i> âyetini indirmiş ve câhiliyeye ait bu uygulama ortadan kaldırılarak sa’yın hac menâsikinden olduğu bildirilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hacda putperest inancın izlerini taşıyan uygulamalar haccın farz kılındığı ve müşriklerin bu mübarek mekânlardan uzaklaştırıldığı hicrî 8. veya 9. yıla kadar devam etmiştir. Bu yıl itibariyle müşriklerin Mescid-i Harâm’a girmeleri ve çıplak olarak Kâbe’yi tavaf etmeleri yasaklanmıştır. Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin içinde ve etrafında bulunan putlarla birlikte Hz. İbrâhim’den (as) sonra eklenen ve hac ibadetinin aslında bulunmayan şirk unsurları da tamamen temizlenmiştir. Haccın farz kılınmasıyla birlikte, hac görevleriyle ilgili hükümler Kur’ân-ı Kerîm âyetleri ve Hz. Peygamber’in (sas) uygulamasıyla yeniden tespit edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Mekke’nin fethinden önce farz kılınmasına rağmen, müşriklerle ilişkilerin iyi olmaması sebebiyle Müslümanlar ancak fetihten sonra hacca gidebilmişlerdir. Fethi takip eden yıl Hz. Ebû Bekir (ra) ‘hac emîri’ olarak görevlendirilmiş, müşriklerin Mescid-i Harâm’a yaklaşamayacağı, kadın veya erkek hiç kimsenin çıplak tavaf yapamayacağı gibi hususları tebliğ etmek vazifesi ise Hz. Ali’ye (ra) verilmiştir. Hz. Peygamber’in (sas) hayatının son senesinde, hicretin 10. yılında ifa ettiği hac ise, ‘Veda haccı’ olarak anılmıştır. Resûl-i Ekrem’den sonra gelen Müslüman yöneticiler ya bizzat kendileri hacca gitmek yahut emir tayin etmek suretiyle hac kafilelerinin bu görevi huzur içinde yerine getirmelerini sağlamışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Hac yolculuğu hicrî takvime göre hac ayları denilen Şevval’den başlanarak Zilkâde ayı ile Zilhicce ayının ilk on gününde yapılabilirse de ulaşım imkânlarının geliştiği günümüzde bu görev için Zilkâde’nin son haftalarıyla Zilhicce’nin ilk on günü yeterli olmaktadır. Arefe, Arafat ve Kurban Bayramı günleri ‘sayılı ve belirli günler’ olduğu için, senede ancak bir defa hac yapılabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Hac ibadeti, Yüce Allah’ın (cc), "<i>Yoluna gücü yetenlerin Beyt’i haccetmeleri, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır." </i>âyeti ile farz kılınmıştır. Bu âyet indiği zaman Allah Resûlü (sas), ashâbına bir hutbe okumuş ve "<i>Ey insanlar! Hac size farz kılındı, haccedin!</i> ’ buyurmuştur. Bunun üzerine Temîmli sahâbî Akra’ b. Hâbis (ra), "Her sene mi ey Allah’ın Resûlü?" diye sormuş, Resûlullah (sas) sükût ettikten sonra Akra’ın (ra) sorusunu üç defa tekrarlaması üzerine, "<i>Evet deseydim (her sene) hac yapmanız gerekirdi ve siz buna güç yetiremezdiniz! Fakat hac ömürde bir defadır. Fazlası ise nafiledir."</i> demiş ve şu uyarıda bulunmuştur: "<i>Ben sizi (serbest) bıraktığım müddetçe, siz de beni (serbest) bırakın. Sizden önceki ümmetler başka bir sebeple değil çok soru sormaları ve peygamberleriyle ihtilâfa düşmeleri sebebiyle helâk oldular. Sizden bir şey istediğim zaman, gücünüzün yettiği kadarıyla onu yapın! Size bir şeyi yasakladığımda da, derhâl onu bırakın!" </i>Bunun üzerine Allah Teâlâ (cc), "<i>Ey iman edenler açıklandığı zaman size zorluk verecek şeyleri sormayın."</i> âyetini indirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Yoluna gücü yetenlerin Beyt’i haccetmeleri, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.’" </i>âyeti ile hacca gidecek kimsenin yol için gerekli olan bütün imkânlara sahip olması, şartların da bunu kolaylaştıracak bir durumda bulunması kastedilmektedir. Söz konusu âyet, dolaylı olarak haccın ifasını sağlayacak her türlü vasıtayı hazırlamaları için Müslümanları uyarmakta, gerekli tedbirleri almalarını bir vecibe olarak onlara yüklemektedir. Aynı hususa Allah Resûlü (sas) de dikkat çekmiş ve kendisine, "Hac yükümlülüğünü gerekli kılan şey nedir?" şeklinde sorulan soruya, "<i>Yiyecek ve binek imkânıdır.’" </i>cevabını vererek bu şartlar sağlandığında insanın hac yapmakla sorumlu olduğunu bildirmiştir. Ayrıca, Resûl-i Ekrem (sas), gerekli imkânlara sahip olunduğunda bu ibadeti yerine getirme konusunda acele edilmesini şu şekilde dile getirmiştir: "<i>Haccetmek isteyen kimse acele etsin! Olur ki hastalanır veya binek hayvanı kaybolur ya da (hacca gitmesini engelleyen) bir ihtiyaç ortaya çıkar." </i> Bununla birlikte, Mekke’ye gidebilecek kadar binek ve azık imkânı olup [bilerek] haccetmeyen veya ortada belirgin bir ihtiyaç durumu veya zalim yönetici ya da engelleyici hastalık gibi bir gerekçe yokken hac yapmadan ölen kimse için, Allah Resûlü’nün (sas), "<i>İster yahudi olarak, isterse hıristiyan olarak ölsün!"</i> dediğine dair nakledilen kimi rivayetler haccın İslâm’ı diğer dinlerden ayıran ve Müslümanların birliğini temsil eden en önemli dinî farizalardan biri olması sebebiyle Hz. Ömer’in (ra) bu ibadete verdiği önemi göstermek üzere söylediği sözlerin bir yansımasıdır. Bu kabil rivayetler hacca gitmeyi teşvik babında söylenmiş sözler olup, hadis uzmanları bunların hadis tekniği bakımından zayıf olduklarını belirtmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), haccın farz oluşuyla ilgili olarak ashâbını bilgilendirmiş ve çeşitli sebeplerden dolayı bu ibadetin yerine getirilememesi durumunda yapılabilecekler konusunda onlara yol göstermişti. Nitekim Veda haccı esnasında yanına gelerek, deve üzerinde dahi duramayacak kadar yaşlı olan babasının yerine kendisinin (vekâleten) hac yapıp yapamayacağını soran bir kadına Resûlullah (sas), "<i>Evet."</i> (onun yerine hac yapabilirsin) diye cevap vermişti. Aynı şekilde bir başka hanım da annesinin hacca gidemeden vefat ettiğini, onun yerine haccedip edemeyeceğini sorunca, Peygamberimizden (sas) yine, <i>’"Evet."</i> cevabını almıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), gerek Cibrîl hadisinde İslâm’ın ne olduğunu açıklarken gerekse İslâm’ın beş şey üzerine bina edildiğini söylerken, "<i>E</i><i>ğer gücü yetiyorsa Allah’ın (cc) evini haccetme" </i>yi diğer ibadetlerle birlikte zikretmiştir. Böylece, haccın İslâm’daki temel ibadetlerden biri olduğunu bildirmiş olan Allah Resûlü (sas), haccın hakkıyla yerine getirildiğinde kişiyi günahlarından arındırdığına şu şekilde işaret etmiştir: "<i>Her kim bu evi (Kâbe’yi) haccederken, (söz ya da eylemle) cinsel yakınlığa yeltenmez ve kötülük işlemezse, anasının onu doğurduğu günkü (günahsız) hâline dönmüş olur.",</i> "<i>Hacca gidenler ile umreye gidenler, Allah’ın (cc) elçileridir. Allah’a (cc) dua ederlerse, Allah (cc) onların dualarını kabul eder ve Allah’tan (cc) günahlarının bağışlanmasını isterlerse Allah onların günahlarını bağışlar." </i>buyuran Resûl-i Ekrem (sas), hacca gidenleri <i>’Allah’ın elçileri’</i> şeklinde niteleyerek şereflendirmiştir. Allah Resûlü (sas), makbul bir haccın karşılığında ise inananları cennetle müjdelemiştir: "<i>Hac ve umreyi beraber yapın. Çünkü körüğün demir, altın ve gümüşün kir ve pasını giderdiği gibi hac ve umre de günahları ve fakirliği giderir. Kabul edilmiş haccın sevabı ise ancak cennettir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Haccın faziletini anlatarak bu ibadete karşı insanları teşvik eden Hz. Peygamber (sas), kendisine yöneltilen, "Hangi amel daha faziletli ve daha hayırlı?" sorusuna önce, "<i>Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sas) iman etmek." </i>diye cevap vermiş, "Sonra hangisi?" denildiğinde, "<i>Amellerin zirvesi olan Allah (cc) yolunda cihad." </i>buyurmuş ve "Bundan sonra hangisi?" sorusuna ise, "<i>Kabul olunan hac." </i>cevabını vermişti. Meşakkatli bir ibadet olan haccı cihadla birlikte zikreden Allah Resûlü (sas), Hz. Âişe’nin (ra), "Yâ Resûlallah! Biz kadınlar sizinle beraber gazâya çıkıp cihad edemez miyiz?" sorusuna karşılık, "<i>Sizin için cihadın en iyisi ve en güzeli haccetmektir, makbul olan hacdır."</i> buyurmuş ve bunun üzerine Hz. Âişe (ra) de, "Artık ben bu sözü Resûlullah’tan (sas) işittiğim zamandan itibaren haccetmeyi terk etmem." demişti. "<i>Yaşlının, küçüğün, zayıfın (düşkünün) ve kadının cihadı hac ve umre yapmaktır.’" </i>buyuran Resûlullah (sas), kendisine hanımların cihad edip etmemeleri sorulduğunda, "<i>Ne güzel cihaddır hac!’" </i>şeklinde cevap vermişti.</p>

<p style="text-align:justify">Hac, malî ve bedenî bir ibadet olduğu gibi, maddî ve mânevî, dünyevî ve uhrevî, ferdî ve içtimaî boyutları olan bir ibadettir. Hac ibadetinde zaman kadar, mekân unsuru da büyük önem arz eder. Hac, Allah’a (cc), peygamberlere, âhirete iman gibi inanç esaslarını pekiştirmekte ve Müslümanlara takva, sabır, sevgi, saygı, kardeşlik, fedakârlık, cömertlik gibi ahlâkî güzellikleri kazanma ve yaşama imkânı sunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hac ibadeti, ihram, namaz, telbiye, zikir, vakfe, istiğfar, tavaf, sabır, ilgili yasaklar, kurban, sadaka gibi yoğunlaştırılmış bir dizi ibadet ve taatten oluşmaktadır. Hac, belli bir zaman ve belirli mekânlarda gerçekleşen bir ibadet olduğu için Müslümanlara zaman ve mekân mefhumunu, dünyada her şeyin belli bir düzen içinde gerçekleştiği şuurunu kazandırır. Buna göre hac, bir ay içerisinde başlayıp biten bir ibadet değildir. Hac, Müslümanların mânevî yönlerini güçlendirecek, morallerini takviye edecek, izzet ve şereflerini artıracak, sorumluluk bilinçlerini geliştirecek, onlara birlikte hareket edebilme yetisi kazandıracak en önemli ibadetlerden biridir. Bu mübarek iklimde Müslümanlar, karşılıklı olarak sevgi, bilgi, görgü, tecrübe ve kültür alışverişi yapma, birbirlerinden yararlanma fırsatı bulurlar. Böylece, en mübarek zamanda, en mukaddes mekânda son derece bereketli bir buluşmayı gerçekleştirip günahlarından arınmış olarak memleketlerine dönerler.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hac-1-1</guid>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 10:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/hac-rabbin-evine-yolculuk.jpg" type="image/jpeg" length="62684"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Toplumsal Hayat: İnsan İnsana Birlikte Yaşamak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/toplumsal-hayat-insan-insana-birlikte-yasamak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/toplumsal-hayat-insan-insana-birlikte-yasamak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İslâm, bireyi olduğu kadar toplumu da dikkate alan sosyal uzanımlı bir dindir. İslâm’ın bu boyutu, inanç, ibadet, ahlâk ve insanî ilişkilerin hepsinde açıkça görülmektedir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ عَائِشَةَ زَوْجِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهَا قَالَتْ:…قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ مِنْ شَرِّ النَّاسِ مَنِ اتَّقَاهُ النَّاسُ لِشَرِّهِ.”</p>

<p>Hz. Peygamber'in (sas) eşi Hz. Âişe'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>“İnsanların en kötüsü, şerrinden dolayı insanların kendisinden çekindiği kimsedir.”</i></p>

<p>(MU1639 Muvatta', Hüsnü'l-hulk, 1)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: أَمَرَنَا النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) بِسَبْعٍ: بِعِيَادَةِ الْمَرِيضِ، وَاتِّبَاعِ الْجَنَائِزِ، وَتَشْمِيتِ الْعَاطِسِ، وَنَصْرِ الضَّعِيفِ، وَعَوْنِ الْمَظْلُومِ، وَإِفْشَاءِ السَّلاَمِ، وَإِبْرَارِ الْمُقْسِمِ…</p>

<p>Berâ' b. Âzib (ra) şöyle demiştir: “Peygamber (sas) bize şu yedi şeyi emretti: <i>Hastayı ziyaret etmek, cenazeyi (kabre kadar) takip etmek, aksırana Allah'tan rahmet dilemek, zayıfa yardım etmek, mazluma yardım etmek, selâmı yaymak ve yemin edenin yeminini tasdik etmek</i>.”</p>

<p>(B6235 Buhârî, İsti'zân, 8)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ عَائِشَةَ؛ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ لَهَا: “إِنَّهُ مَنْ أُعْطِيَ حَظَّهُ مِنْ الرِّفْقِ، فَقَدْ أُعْطِيَ حَظَّهُ مِنْ خَيْرِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَصِلَةُ الرَّحِمِ، وَحُسْنُ الْخُلُقِ، وَحُسْنُ الْجِوَارِ يَعْمُرَانِ الدِّيَارَ، وَيَزِيدَانِ فِي الْأَعْمَارِ.”</p>

<p>Hz. Âişe'den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) ona şöyle buyurmuştur: <i>“Rıfktan (yumuşak davranmaktan) nasibi verilen kimseye, dünya ve âhiret iyiliklerinden de nasibi verilmiştir. Sıla-i rahim (akrabalık ilişkilerini gözetmek), güzel ahlâk ve iyi komşuluk, beldeleri mâmur (yaşanır) hâle getirir ve ömürleri uzatır.”</i></p>

<p>(HM25773 İbn Hanbel, VI, 159)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِى تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ، مَثَلُ الْجَسَدِ، إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ، تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى.”</p>

<p>Nu'mân b. Beşîr'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.”</i></p>

<p>(M6586 Müslim, Birr, 66)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ؛ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “الْمُؤْمِنُ مَأْلَفٌ، وَلَا خَيْرَ فِيمَنْ لَا يَأْلَفُ وَلَا يُؤْلَفُ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur.”</i></p>

<p>(HM9187 İbn Hanbel, II, 400)</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">***</p>

<p>Allah Resûlü'nün (sas) ashâbından biri, güzel bir vadiden geçiyordu. Vadide suyu tatlı bir dere vardı. Suyun tadı çok hoşuna gitmişti. Karşılaştığı manzaradan da oldukça etkilenmişti. "Keşke insanlardan uzaklaşıp şu vadiye yerleşsem!" demekten kendini alamadı. Fakat hemen ardından Hz. Peygamber (sas) hatırına geldi ve onun izni olmadan böyle bir şey yapamayacağını düşündü. Bunun üzerine Resûlullah’a (sas) giderek durumu anlattı. Allah Resûlü (sas) kendisini dinledikten sonra ona böyle bir şey yapmamasını söyledi. Çünkü kısa bir süre de olsa Allah (cc) yolunda insanlarla omuz omuza verip cihad etmek, tek başına yıllarca namaz kılıp kendini ibadete vermekten daha faziletliydi.</p>

<p>Dini yaşamak, bir köşeye çekilip yalnızca Allah’a (cc) olan sorumluluklarını yerine getirmekten ibaret değildir. Aksine din, kişiden Allah’a (cc) karşı görevlerini yaparken bir taraftan da insanlarla ve diğer canlılarla olan ilişkilerini gözetmesini talep eder. Nitekim insanın imtihanını anlamlı kılacak ve onun sonucunu etkileyecek en önemli hususlardan birisi de budur. Dolayısıyla İslâm’da ruhbanlık gibi kişiyi toplumdan tecrit eden bir yaşama tarzı tasvip edilmemiştir. Bu yüzdendir ki Allah Resûlü (sas), kendisini ibadete verip ailesini ihmal ettiği için eşi Havle bnt. Hakîm tarafından Hz. Âişe’ye (ra) şikâyet edilen Osman b. Maz’ûn’u da, "<i>Ey Osman! Bize ruhbanlık emredilmedi. Bende senin için bir örnek yok mu? Vallahi, Allah’tan (cc) en çok korkanınız ve O’nun koyduğu sınırları en çok gözeteniniz benim!"</i> diye uyarmıştır.</p>

<p>İnsanlardan uzakta tek başına hayat sürmek kişinin yaratılışına aykırı bir durumdur. Zira insanoğlu zayıf yaratılmıştır. Diğer canlılardan farklı olarak, yaşamını sürdürebilmesi için insanlarla hem maddî hem de mânevî açıdan karşılıklı ilişki içerisinde olmaya ihtiyacı vardır. Aksi takdirde varlığını sürdüremez. Bu yüzden ona, ‘birbiriyle ünsiyet, ilişki kuran’ anlamına gelen ‘insan’ adı verilmiştir. İslâm, bireyi olduğu kadar toplumu da dikkate alan sosyal uzanımlı bir dindir. İslâm’ın bu boyutu, inanç, ibadet, ahlâk ve insanî ilişkilerin hepsinde açıkça görülmektedir. "<i>Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık..."</i>  buyurarak insanın sosyal yönüne işarette bulunan Yüce Allah (cc), emir ve yasaklarını bildirirken hem bireyi hem de toplumu gözetmiş ve insana sosyal bir varlık olduğunu her fırsatta hatırlatmıştır.</p>

<p>Allah Teâlâ (cc), ilk vahiy tecrübesinin tedirginliği ile örtüsüne bürünen elçisine, daha peygamberliğinin başlangıcında kalkıp topluma karışmayı, çevresini uyarmayı emretmişti. Bundan böyle Allah’ın Elçisi’nin (sas) omuzlarına, en yakınlarından hiç tanımadığı uzak kabilelere kadar toplumun tüm fertlerine karşı ağır bir sorumluluk yüklenmişti. İnsanlığa kim olduklarını, kimden gelip kime gideceklerini anlatacak, davetine icabet edenlere adımlarını nasıl doğru atacaklarını öğretecekti. Artık evde, mescitte, sokakta, çarşıda veya savaş meydanında insanları görüp gözetiyor, Rabbinden öğrendiklerini birlikte yaşadığı, hemhâl olduğu insanlara öğretiyordu. Yüce Nebî (sas), kalplerinde yer eden sorumluluk duygusunu ‘emanet’ diye adlandırıyor, dolayısıyla imandan kaynaklanan ve aralarında bir ünsiyet, bir yakınlaşma peyda eden bu duyguya sahip çıkmalarını müminlere telkin ediyordu. Buna göre insan ilişkileri, müminin kendi nefsinden başlayan ve dünyanın en ücra köşesindeki kişiye kadar uzanan bir görevler bütünüydü.</p>

<p>Emanetin en ağırını Resûlullah (sas) üstlenmişti. O (sas), hem diğer insanlar gibi bir beşer hem de onlardan farklı olarak Allah’tan (cc) vahiy alan yani devamlı surette O’nunla (cc) iletişim hâlinde olan bir Peygamber’di. Bir yandan yaşadığı toplumun bir ferdi olarak beşerî ilişkilerini devam ettiriyor, diğer yandan bazı vakitleri Rabbine ibadete ayırıyordu. Kendi hayatında neyi yaşıyor, nasıl uyguluyorsa insanlara da onu tavsiye ediyordu. İçinde yaşadığı toplumun lideriydi; etrafındakiler yüzüne baktıkları zaman saygıdan içleri ürperirdi. Ama Mescid-i Nebevî inşa edilirken ya da savaş için hendekler kazılırken herkesle beraber çalışmış ve herkes gibi o da yorulmuştu. İnsanlardan gelecek herhangi bir zahmetten çekindiği olmamıştı. Gerektiğinde bir devlet başkanı sıfatıyla ashâbının ödeyemediği borçları karşılamıştı. Her seviyeden insana kapısı açıktı. Soru sorana cevap verir, hâlini arz edenin ihtiyacını görmeye çalışırdı. Hatta Medine’deki cariyelerden herhangi biri ihtiyacını bildirmek üzere ona gelir, elinden tutup onu istediği yere kadar götürür, Resûlullah (sas) da onun elini bırakmazdı.</p>

<p>İnsanlarla hep iç içe olan Hz. Peygamber (sas), aynı şekilde ümmetinin de başkalarıyla iyi ilişkiler içinde olmasını istiyordu. Ashâbına, <i>’insanların vereceği eza ve cefaya katlanmayı’</i> , ama <i>’kimseye eziyet etmemeyi’</i> hayatlarının temel düsturu olarak öğütlemişti. Nitekim o Müslümanı, "<i>elinden ve dilinden Müslümanların selâmette olduğu"</i> ; mümini ise "<i>insanların canları ve malları hususunda kendilerine zarar vermeyeceğinden emin oldukları"</i> kimse olarak tanımlamıştı. Buna göre inanan insan, imanının bir gereği olarak toplumda huzursuzluğa ve zarara neden olacak her türlü davranıştan uzak kalmalıydı. Bu doğrultuda Hz. Peygamber (sas), mescit veya çarşı gibi kalabalık mekânlara girerken yanında ok bulunan kimselerin oklarının uçlarını tutmak suretiyle ihtiyatlı davranmalarını, yanlışlıkla da olsa başkalarına zarar vermekten kaçınmalarını tavsiye etmişti.</p>

<p>Allah Resûlü (sas) imanın yetmiş küsur kısmının bulunduğunu, bunların en aşağısının yoldan geçenlere zarar verecek şeyi ortadan kaldırmak olduğunu söylerken de aynı hakikate işaret etmişti. "<i>Zandan sakının! Çünkü zan, sözün en yalanıdır. Birbirinizin eksikliğini bulmaya çalışmayın, birbirinizin özel ve mahrem hayatını da araştırmayın. Birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırtınızı dönmeyin (küsmeyin), birbirinize kin ve nefret de beslemeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!"</i>  buyururken, insanların birbirine güvenini yok eden davranışlardan şiddetle sakınılmasını emretmişti. Hz. Peygamber (sas) bu esası ihlâl eden hakkında ise şöyle buyurmuştu: "<i>İnsanların en kötüsü, şerrinden dolayı insanların kendisinden çekindiği kimsedir."</i></p>

<p>Resûlullah’ın (sas) öğrettiği muamele tarzı, aslında Kur’ân-ı Kerîm’de, "<i>Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin!" </i> diye kendisini öven Rabbinin kullarına muamelesi idi. Âlemlerin Rabbi ‘Rahmân’ (cc) idi ve O (cc), merhameti kendi zâtına farz kılmıştı. ’Rahîm’ (cc) idi, kullarına açtığı rahmet ve lütuf kapıları sayısızdı. O’nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği elçisi de sosyal ilişkilerin koparılmasını asla istemez aksine daha da sağlamlaştırılmasını tavsiye ederdi. Hatta bu konuda yapılan iyiliklerin karşılıklı olmasının da ötesinde bir ahlâkî tutum sergileyerek gelmeyene gitmeyi, vermeyene vermeyi, zulmedeni affetmeyi, yani her hâlükârda lütufkâr olmayı öğütlemişti.</p>

<p>Resûlullah (sas), sadece kendi rahatını düşünen bencilce bir hayat tarzından ashâbını ısrarla sakındırmıştı. Müminler sadece ‘ben nasıl rahat ederim’e göre değil, ‘nasıl rahat ettiririm’e göre de hayatlarını tanzim etmeliydi. Kardeşinin ihtiyacını gözetmek ve sıkıntılı gününde onun yanında olmak, bir mümin için hayat tarzı hâline gelmeliydi. Nitekim sahâbeden Berâ’ b. Âzib (ra), "Peygamber (sas) bize şu yedi şeyi emretti: Hastayı ziyaret etmek, cenazeyi (kabre kadar) takip etmek, aksırana Allah’tan (cc) rahmet dilemek, zayıfa yardım etmek, mazluma yardım etmek, selâmı yaymak ve yemin edenin yeminini tasdik etmek." derken, Hz. Peygamber’in (sas) ashâbını sosyal hayatın gerekleri konusunda eğitmek için ne kadar hassas davrandığını ortaya koyuyordu. Resûlullah’ın (sas) öğrettiği toplumsal ahlâka göre gücü yeten müminler, gücü yetmeyenlerin hizmetinde olmalıydı. Hz. Peygamber (sas), "<i>Dul bir kadının ve fakirin işleri için koşturan kimse, Allah (cc) yolunda cihad eden yahut geceyi namazla gündüzü oruçla geçiren kimse gibidir."</i>  buyurarak, hizmet ehli olmanın Hak katındaki kıymetini bildirmişti. Nitekim insanların en hayırlısı, onlara en faydalı olandı.</p>

<p>Diğer taraftan insanların hizmetinde olmak, maddî imkânlara bağlı olmaksızın her müminin hayatını kuşatabilecek bir olguydu. Allah Resûlü (sas), "<i>İki kişinin arasında adaletle karar vermen bir sadakadır. Hayvanına binmek isteyen bir kimseyi hayvana bindirmen yahut eşyasını hayvana yüklemen bir sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Namaza giderken attığın her adım bir sadakadır. İnsanlara eziyet veren şeyleri yoldan kaldırman (bile) bir sadakadır."</i>  diyordu. Zira sadaka ismi altında zikredilen bütün bu hususlar, aslında insanlara olan sadakat ve samimiyetin birer göstergesiydi. Toplum içinde yaşadığımıza göre, her hâlükârda diğer insanların da maslahatını dikkate almak gerekiyordu. Nitekim Efendimiz (sas) ashâbına, "<i>Gözü (harama bakmaktan) sakınmak, rahatsızlık verecek şeyleri ortadan kaldırmalarını, selâma karşılık vermelerini, (insanları) iyiliğe davet edip kötülükten sakındırmak suretiyle kenarına oturdukları yolun dahi hakkını vermelerini"</i> tembihlemişti.</p>

<p>Resûlullah (sas), insan ilişkilerinde öncelikle en yakındakilerin gözetilmesini ısrarla vurguluyordu. Nitekim Allah (cc) yolunda cihad etmek üzere kendisinden izin isteyen bir adamın anne babasının kendisine muhtaç hâlde olduklarını öğrenince, "<i>Öyleyse onlar için cihad et (çaba göster)."</i> buyurmuştu. Sadakaların da öncelikle ihtiyaç sahibi aile fertlerine ve akrabalara verilmesi gerektiğini beyan etmişti. "<i>Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı şekilde davrananlarınızdır."</i>  buyururken, Müslümanların başkalarından önce en yakındakilerle iyi ilişkiler kurması gerektiğini vurgulamıştı. Kişinin yakın çevresini oluşturan komşularla ilişkilerine de özen göstermesi gerekiyordu. Allah’a (cc) ve âhiret gününe iman eden kişi, komşusuna eziyet etmemeli aksine onunla iyi ilişkiler kurmalıydı. Nitekim şehirleri gerçek anlamda yaşanılabilir ve müreffeh kılan şey, sağlıklı bir zemine oturmuş insan ilişkileriydi. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz (sas), eşi Hz. Âişe’ye (ra) şöyle demişti: "<i>Rıfktan (yumuşak davranmaktan) nasibi verilen kimseye, dünya ve âhiret iyiliklerinden de nasibi verilmiştir. Sıla-i rahim (akrabalık ilişkilerini gözetmek), güzel ahlâk ve iyi komşuluk, beldeleri mâmur (yaşanır) hâle getirir ve ömürleri uzatır."</i>  Yani insanlarla kurulan iyi ilişkiler, kişiye daha huzurlu ve bereketli bir hayat bahşeder. Bu sayede insanlar yaşama sevincini elde ederler ve böylece hem bu dünyada hem de âhirette mutlu olurlar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Mümin kulun diğer insanlara karşı sorumluluğu ve onlarla ilişkisi sadece yakın çevresi ile sınırlı değildi. Resûlullah (sas) kimsesize ve yolda kalana sahip çıkmanın da Müslümanların vazifesi olduğunu bildirmiş, nitekim bir defasında perişan kıyafetlerle huzuruna varan Mudar kabilesinden bir grup bedevîye yardım için Medinelileri seferber etmişti. Müslümanlar için sosyal hayat, içinde yaşadıkları bütün toplumu kapsamaktaydı. Allah Resûlü (sas) erkek, kadın, çocuk, köle ya da hizmetçi ayrımı yapmadan herkesi sosyal hayatın parçası olarak görmekteydi. Bu noktada, kadınların cemaatle namaza katılmalarını teşvik eder, onların eğitim ve öğretimlerine özel zaman ayırırdı. Yolda yürürken çocuklara rastladığında onlara selâm verir, yanaklarını okşardı. Köle ve hizmetçilerin insanların kardeşleri olduğunu hatırlatır, onlara yediğinden yedirmeyi, giydiğinden giydirmeyi tavsiye ederdi. Nitekim o, bir zamanlar köle olan Bilâl-i Habeşî’ye (ra) Peygamber müezzini olma şerefini yaşatmıştı.</p>

<p>Hz. Peygamber (sas) Müslüman olmayanları da toplumun birer ferdi olarak dikkate alırdı. Bu nedenle iman ehli olmasalar da müminlerin gayri müslimlere karşı Allah (cc) katında sorumlu olduklarını hatırlatmıştı. O, İslâm toplumunun koruması altında yaşayan bir gayri müslimin canına kast edenin, âhirette kırk yıllık mesafeden dahi duyulan cennetin kokusunu duyamayacağını bildirmişti. "<i>Allah (cc) sizinle din uğruna savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz."</i>  âyet-i kerimesi gereğince, savaş hâli dışındaki zamanlarda onlarla en güzel şekilde medenî ilişkiler kurmayı tavsiye etmişti.</p>

<p>Sosyal hayat, kişiye çeşitli haklarla birlikte sorumluluklar da getirir. Dolayısıyla insanın kendisi kadar başkalarını da dikkate alması, sınırlarının farkında olması ve toplum içerisinde ona göre hareket etmesi gerekir. Hz. Peygamber (sas) bu sorumluluk bilincini, toplumun farklı kesimlerini temsil eden gemi hadisiyle ifade etmiştir. Buna göre gemiyi paylaşanların bir kısmı üst tarafında, bir kısmı da alt tarafında yolculuk etmeye hak kazanmıştır. Alttakiler geminin altında kapalı hâlde olduklarından su ihtiyaçlarını karşılamak için yukarıdakileri rahatsız etmemek amacıyla bulundukları yerden bir delik açmak isterler. Bu durumda yukarıda bulunanlar aşağıdakileri kendi hâline bırakır da gemiyi delmelerine izin verirlerse gemidekilerin tamamı helâk olur. Fakat onlara engel olurlarsa hem onlar hem de kendileri kurtulur. Peygamberimiz (sas) bu gemi hadisiyle, hayattaki sosyal oluşum ve katmanları çok veciz bir şekilde ifade etmişti. Gemiyle kastedilen, aile, mahalle, köy, belde, şehir, ülke ve nihayetinde en geniş anlamda dünyaydı. Üsttekilerden maksat yönetenler, zenginler, işverenler, güçlüler veya ilim sahibi olanlar, alttakiler ise yönetilenler, fakirler, işçiler, işsizler, güçsüzler veya cahillerdi. Açılan delik de sosyal hayatı olumsuz etkileyen hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet gibi her türlü gayri meşru yolu temsil ediyordu. Nitekim Müslümanları sorumluluklarının farkında olan ‘örnek bir toplum’ oluşturmakla yükümlü kılan Allah Teâlâ (cc), Kur’an’da şöyle buyuruyordu: "<i>Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a (cc) inanırsınız..."</i></p>

<p>Her ne kadar Resûlullah’ın (sas) sünnetinde insan ilişkileri bir sorumluluk zinciri olarak tarif edilse de bu sorumluluk, katı bir vazife ahlâkı anlayışına değil, imandan kaynaklanan ülfet, ünsiyet ve muhabbete dayalıydı. Hz. Peygamber (sas), "<i>Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer."</i>  benzetmesi ile bu durumu en güzel şekilde dile getirmişti. Ona ne kadar değer verdiğini göstermek için çocuğun kuşunun hatırını sormak, muhabbete sebep olacak şekilde aile fertleriyle şakalaşmak, onlarla güzel vakit geçirmek, dostlarla muhabbet edip eski günleri yâd etmek, karşısındaki insana onu sevdiğini söylemek, yeni bir arkadaş edinirken ona hem kendisinin hem de babasının ismini sormak, sadece tanıdığına değil tanımadığına da selâm vermek, Hz. Peygamber’in (sas) yaptığı ya da yapılmasını hoş karşıladığı davranışlardı. Resûlullah (sas), toplumsal kaynaşmaya hizmet etmesi sebebiyle hem bayramlarda oyun ve eğlencelerin hem de diğer zamanlarda ok, at ve deve yarışı gibi yarışların tertip edilmesine de müsaade ederdi.</p>

<p>Sosyalleşmede ibadetlerin de önemli bir rolü vardır. Allah Resûlü’nün (sas) Medine’de ilk işi bir mescit yapmak ve herkesi orada toplamak olmuştur. O, günde beş kez insanları bir araya getiren camiyi sosyal hayatın merkezine yerleştirmiştir. Böylece namaz, inananları her türlü kötülük ve hayâsızlıktan alıkoyarak ahlâken güzelleştirdiği gibi onların birbirleriyle kaynaşmalarına ve iletişim hâlinde olmalarına da vesile olmuştur. Hz. Peygamber (sas), ashâbını namazı yalnız kılmaktan ziyade cemaatle kılmaya teşvik etmiş, kadınların cemaate katılmalarına engel olunmamasını ve bayram namazlarına kadın erkek, büyük küçük herkesin iştirak etmesini, o günün coşkusunu paylaşmasını istemiştir. Nitekim görme engelli sahâbî İbn Ümmü Mektûm (ra), cemaatle namaza gelemeyeceğini belirterek kendisinden izin istediğinde de Resûlullah (sas), ona ezanı işitip işitmediğini sormuş ve olumlu cevap alınca cemaate gelmesini söylemişti. O, engelli dahi olsa hiç kimsenin sosyal hayattan kopmasını, toplumdan uzak kalmasını istememiştir.</p>

<p>Kur’an’da pek çok defa namazla birlikte zikredilen zekât ibadeti, toplumun farklı kesimleri olan zenginler ve fakirler arasındaki uçurumu ortadan kaldırmayı hedefliyor, insanın bencillik duygusunu körelten yardımlaşma ve paylaşma bilincini yerleştiriyordu. İftar sofralarında zenginle fakiri bir araya getiren oruç ibadeti ise bir lokma ekmeğe dahi muhtaç kimselerin hâlinden anlamaya vesile olduğu kadar kişiyi, insanlara karşı her türlü sözlü ve fiilî kötülükten alıkoyarak sosyal ilişkilerin daha da gelişmesine katkı sağlıyordu. Yine hiçbir fark ve ayrıcalığın gözetilmediği samimi bir atmosferde insanları buluşturan hac ibadeti de bireyi ağırlıklı olarak bu açıdan eğitiyordu.</p>

<p>Allah Resûlü’nün (sas) insanlarla birlikteliği bir amaca yönelikti. Bir vazifeyi yerine getirecek, bir faydaya hizmet edecekse insanlarla hemhâl olur, değilse faydasız buluşmalardan, mânâsız konuşmalardan uzak dururdu. Efendimiz (sas) gevezelik eden, laf kalabalığı ile insanları etkisi altına almaya çalışanların kıyamet günü kendisine en sevimsiz görünen kimseler olacağını bildirmişti. "<i>Kim, görsünler ve duysunlar diye iş yaparsa, Allah (cc) kıyamet günü onun maksadının gösteriş ve insanlara duyurma olduğunu ortaya çıkarır!"</i>  buyurarak herkes tarafından tanınmak, çevresini genişletmek, nüfuzunu artırmak, zenginliğini veya dindarlığını göstermek gibi gayelerle insan içine karışmanın hiçbir şekilde tasvip edilemez olduğunu beyan etmişti. İnsanlarla ilişkiler samimiyet esasına dayanmalı, riya, ikiyüzlülük ve kibirden uzak olmalıydı. Zira bu şekilde davrananlar, sadece günah işlemekle kalmayıp aynı zamanda imanlarını tehlikeye atmış oluyorlardı. Nitekim Peygamberimiz (sas), riyanın azının bile şirke benzediğine dikkat çekmişti.</p>

<p>Peygamber Efendimiz (sas) her ne kadar insanların arasına karışıp onlarla süregelen doğal ilişkiler çerçevesinde kimi zaman yıpranmayı, incinmeyi ama buna sabretmeyi prensip olarak öğretse de, topluma karışmaktan geri durduğu ve geri durulmasını tavsiye ettiği zamanlar da olmuştu. Her an Allah (cc) ile beraber olduğu için inzivaya çekilmek gibi bir ihtiyaç hissetmemişti ancak, senenin bazı günlerinde, özellikle Ramazan aylarında günlük hayatın meşgalelerinden uzaklaşarak itikâfa çekilmişti.</p>

<p>Allah Resûlü’ne (sas) göre insanlardan uzak durmayı gerektiren başka hâller de vardı. Eğer bir toplulukta günah işleniyor ve o günahı engellemenin imkânı bulunamıyorsa, kişi o ortamdan uzaklaşmalıydı. Nitekim Hz. Peygamber (sas), kötü arkadaşın demirci körüğüne benzediğini, kıvılcımıyla yakmasa bile kötü kokusuyla rahatsız edeceğini söyleyerek şerli insanlarla araya mesafe koymanın gerekliliğini hatırlatıyordu. Efendimiz (sas), haklı olduğu hâlde bile tartışmaya girmekten kaçınan kimse için cennetten bir köşk verilmesine kefil olduğunu bildirmişti. Bununla, kavga ve tartışma durumunda kişinin haklılığını ispat için sözü uzatmak yerine, karşısındakileri daha fazla incitmemek ve herkesin yanlışını anlamasına bir fırsat vermek adına oradan ayrılması gerektiğini vurgulamıştı.</p>

<p>Peygamberimiz (sas), insanı eğiten bir süreç olarak sosyalleşmeyi teşvik etmekle beraber toplum hayatında dikkate alınması gereken hususlara da dikkat çekmişti. Başkalarının evini gizlice gözetlemek, gizli konuşmalara kulak kabartmak gibi insanların mahrem hâllerini öğrenme amaçlı her tür davranışı şiddetle yasaklamıştı. O, başkalarına ait evlere ve diğer özel mekânlara girmeden önce izin istemenin gerekliliği konusunda son derece titizlik gösterirdi.</p>

<p>Allah Resûlü (sas), zararlı ortamlardan uzak kalınmasını tavsiye etmekle birlikte hiçbir zaman münzevi bir hayat yaşamayı tercih etmemişti. Onun sünneti ve yaşantısı bunu en güzel şekilde ispat ediyordu. Nitekim Mekke’de geçirdiği sıkıntılı yıllardan sonra Medine’ye hicret ederek zarar gördüğü ortamdan ayrılmış ama insanlardan uzaklaşmamış, başka bir toplumda hayatına devam etmişti. Hatta Medine’de birbirine düşman olan iki kabile Evs ve Hazrec’i, sonrasında ensar ve muhacirleri kardeşleştirerek ve Medine Sözleşmesi ile Yahudilerle anlaşma yoluna giderek medenîleşme sürecinde önemli adımlar atmıştı. Bedevîliğin insanı kabalaştırdığına dikkat çeken Hz. Peygamber (sas), bedevîleri de bu sürece dâhil etmişti. Bunların hepsi, yani hicret, muâhât (kardeşleştirme) ve bedevîleri Medine’ye yerleştirme, medenîleştirme ve sosyalleştirme projesinin aşamalarıydı.</p>

<p>İnsanın sosyal bir varlık olduğunu göz ardı etmeyen Allah Resûlü (sas), insan ilişkileri üzerinde titizlikle durmuş ve Müslümanları doğumdan ölüme kadar sosyal bir hayata teşvik etmiştir. Nitekim İslâm’da sosyal ilişkiler, bireyin kendisinden başlayarak aile, akrabalar, komşular, arkadaşlar, Müslümanlar, zimmîler ve nihayetinde bütün insanlar olmak üzere halka halka genişleyerek kuşatmaktadır. Müslümanın her bir sosyal halka için ayrı hak ve sorumlulukları vardır ve İslâm bunlara tek tek dikkat edilmesini öngörmüştür. Bu halkaları koparacak, yok sayacak ya da zayıflatacak her türlü girişimi de yasaklamıştır. Günümüzde ise şehirler giderek kalabalıklaşmasına rağmen sosyal ilişkiler oldukça zayıflamış, modern hayatın getirileri insanı daha da yalnızlaştırmıştır. İnsanlar bir arada bulundukları hâlde âdeta aralarında görünmez duvarlar varmış gibi birbirleriyle iletişimden yoksun hâle gelmişlerdir. Hâlbuki Müslüman’a yakışan, insanlarla iyi ilişkiler içerisinde olmak ve böylece dünyayı gerçek anlamda yaşanılabilir hâle getirmektir. Zira Sevgili Peygamberimiz (sas) mümini şöyle tanımlamıştır: "<i>Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur."</i></p>

<p><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/toplumsal-hayat-insan-insana-birlikte-yasamak</guid>
      <pubDate>Thu, 21 May 2026 07:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/04/toplumsal-hayat-insan-insana-birlikte-yasamak.jpg" type="image/jpeg" length="22592"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Azimet ve Ruhsat: Asli Hükümler ve Arızi Durumlar]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/azimet-ve-ruhsat-asli-hukumler-ve-arizi-durumlar-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/azimet-ve-ruhsat-asli-hukumler-ve-arizi-durumlar-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Azimet ve ruhsat nedir? Azimet ve ruhsat ile amel etmek neden önemlidir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"أَخْبَرَنِى جَابِرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) … قَال: "إِنَّهُ لَيْسَ مِنَ الْبِرِّ أَنْ تَصُومُوا فِى السَّفَرِ وَعَلَيْكُمْ بِرُخْصَةِ اللَّهِ الَّتِى رَخَّصَ لَكُمْ فَاقْبَلُوهَا<br />
<br />
Câbir b. Abdullah’ın (ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"(Zorlanmanız yahut zarar görmeniz hâlinde) yolculukta oruç tutmanız, fazilet değildir. Allah’ın (cc) size tanıdığı <strong>ruhsat</strong>ı kullanın ve onu kabul edin."</i></p>

<p>(N2260 Nesâî, Sıyâm, 47)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ حَمْزَةَ بْنِ عَمْرٍو الْأَسْلَمِيِّ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! أَجِدُ بِى قُوَّةً عَلَى الصِّيَامِ فِى السَّفَرِ، فَهَلْ عَلَيَّ جُنَاحٌ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "هِيَ رُخْصَةٌ مِنَ اللَّهِ، فَمَنْ أَخَذَ بِهَا فَحَسَنٌ، وَمَنْ أَحَبَّ أَنْ يَصُومَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ</p>

<p style="text-align:justify">Hamza b. Amr el-Eslemî (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Yolculukta iken oruç tutabilecek gücü kendimde bulabiliyorum. Böyle yapmamda bir sakınca var mı?" diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "<i>Bu, Allah’ın (cc) verdiği bir <strong>ruhsat</strong>tır. Kim bunu alıp uygularsa güzel olur. Ama kim de oruç tutmak isterse bunu yapmasında bir sakınca yoktur." </i> buyurdu.</p>

<p>(M2629 Müslim, Sıyâm, 107)</p>

<p>***</p>

<p>"قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَالَ لِى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :..." وَإِيَّاكُمْ وَالْغُلُوَّ فِى الدِّينِ فَإِنَّمَا أَهْلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمُ الْغُلُوُّ فِى الدِّينِ</p>

<p>İbn Abbâs (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sas) bana şöyle dedi: "<i>...Dinde aşırılıktan sakının. Muhakkak ki sizden öncekileri dinde aşırılığa gitmek helâk etmiştir.""</i></p>

<p>(N3059 Nesâî, Menâsikü’l-hac, 217)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَائِشَةَ زَوْجِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهَا قَالَتْ: مَا خُيِّرَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) بَيْنَ أَمْرَيْنِ إِلاَّ أَخَذَ أَيْسَرَهُمَا مَا لَمْ يَكُنْ إِثْمًا، فَإِنْ كَانَ إِثْمًا كَانَ أَبْعَدَ النَّاسِ مِنْهُ</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sas) eşi Hz. Âişe (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sas) kendisine iki iş arasında seçim hakkı tanındığında günah olmadığı sürece kolay olanını seçerdi. Şayet (kolay olan iş) günah ise ondan insanların en uzak duranı o olurdu..."</p>

<p>(M6045 Müslim, Fedâil, 77)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ أَنْ تُؤْتَى رُخَصُهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ تُؤْتَى مَعْصِيَتُهُ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Allah (cc), yasakladıklarının yapılmasından nasıl hoşlanmıyorsa, tanıdığı <strong>ruhsat</strong>ların kullanılmasından da öylece hoşnut olur."</i></p>

<p>(HM5866 İbn Hanbel, II, 108)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas), bir Ramazan gününde hazırlıklarını tamamlayıp ashâbı ile birlikte bir sefere çıkmıştı. Dayanılmaz bir çöl sıcağı vardı. Sıcaktan kavrulan toprak ayakları, güneş ise başları kavuruyordu. Resûlullah (sas) yolda ilerlerken sıcağın ve orucun etkisiyle ashâbının yorulduğunu görünce dinlenmeye çekilmelerini istedi. Yeteri kadar gölgelenebilecek ağaç olmadığı gibi, çadır kurmak için de vakit yoktu. İnsanlar gölgelenmek için buldukları ağaçların altına sığınmaya çalışıyorlardı. Bu arada Peygamberimiz (sas) insanların toplandığını gördü. Seslerin geldiği yere vardığında bazı kimselerin bir ağacın gölgesinde baygın hâlde yatan Ebû İsrâil (ra) isimli sahâbînin başında toplandıklarını, yüzüne su serperek onu serinletmeye, rahatlatmaya çalıştıklarını gördü. Peygamberimiz (sas) durumu öğrenmek maksadıyla, "<i>Bu arkadaşınıza ne oldu?"</i> diye sordu. Onlar, "Ey Allah’ın Resûlü, o oruçlu." dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (sas), "<i>(Zorlanmanız yahut zarar görmeniz hâlinde) yolculukta oruç tutmak, fazilet değildir. Allah’ın (cc) size tanıdığı <strong>ruhsat</strong>ı kullanın ve onu kabul edin." </i> buyurdu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Allah’ın (cc) kullarını sorumlu tuttuğu çeşitli emirler ve yasaklar, helâller ve haramlar asıl hükümleri oluşturur ve bunlarla amel etmek ‘<strong>azimet</strong>’ olarak anılır. Fakat bu hükümlerin uygulanması esnasında karşılaşılan zaruret, meşakkat ve ihtiyaç gibi ârizî durumlar sebebiyle bazı hükümlerde çeşitli kolaylıklar gösterilmiştir. İşte bu kolaylıklara da ‘<strong>ruhsat</strong>’ adı verilir. Buna göre ‘<strong>azimet</strong>ler’ Allah’ın (cc) kulları üzerindeki hakkı, ‘<strong>ruhsat</strong>lar’ ise kulların Allah’ın lütfundan aldıkları bir paydır. <strong>Ruhsat</strong>lar dini yaşamada bir gevşeklik değil, bilakis zorluk ve güçlüğün bulunduğu özel şartlarda dinin yaşanabilir olmasına imkân sağlayan özel ve geçici uygulamalardır. İnananlar öncelikle asıl yapmakla yükümlü oldukları hükümlerle yani <strong>azimet</strong>le amel ederler. Ancak güçlerini aşan bir zaruret, ihtiyaç ya da zorlukla karşılaştıklarında kendilerine verilen <strong>ruhsat</strong>lardan da istifade etmeleri gerektiğini bilirler. Bu nedenledir ki Cenâb-ı Hak (cc), zorluk doğurabilecek bazı durumlarda bir çıkış yolu olarak <strong>ruhsat</strong>ları da bildirmiştir. Örneğin Müslümanlara orucu farz kılmış, hastalık veya yolculuk durumunda orucun ertelenip daha sonra uygun bir zamanda kaza edilebileceği, buna imkân olmaması hâlinde de fidye verilebileceğini bildirerek güçlüğü ortadan kaldırmış ve "<i>Allah (cc) sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez!" </i> buyurmuştur. Yine, "<i>Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur..."</i> buyrulmuştur. Bu bağlamda Allah Resûlü (sas) de savaş ve sefer hâlinde öğle ve ikindi namazlarını birlikte, akşam ve yatsı namazlarını da birlikte kılmıştır (cem’ etmiştir).</p>

<p style="text-align:justify">Ancak Sevgili Peygamberimiz (sas) kimi zaman <strong>ruhsat</strong>a uymak istemeyenleri de zorlamamıştır. Nitekim Hamza b. Amr el-Eslemî (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Yolculukta iken oruç tutabilecek gücü kendimde bulabiliyorum. Böyle yapmamda bir sakınca var mı?" diye sormuş, bunun üzerine Allah Resûlü (sas),"<i>Bu, Allah’ın (cc) verdiği bir <strong>ruhsat</strong>tır. Kim bunu alıp uygularsa güzel olur. Ama kim de oruç tutmak isterse bunu yapmasında bir sakınca yoktur." </i> buyurarak tercihi kişinin kendisine bırakmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sas) bu tutumunu bilen sahâbe de kendi durumuna uygun hareket ediyordu. Hatta bazı yolculuklarda Hz. Peygamber (sas) dışında sadece bir kişinin oruç tuttuğuna bile rastlanıyordu. Ancak aynı ortamda farklı uygulamalar içinde olan ashâb birbirlerini hoşgörüyle karşılamaktaydı. Ebû Sâid el-Hudrî (ra) anlatıyor: "Biz Peygamber (sas) ile beraber Ramazan ayında savaşa çıkardık. Aramızda oruç tutan da vardı tutmayan da. Oruç tutanlar tutmayanları, tutmayanlar da tutanları kınamazdı. (Ashâb) kendisini güçlü hissedip oruç tutanın da, zayıf hissedip tutmayanın da yaptığını hoş görürdü."</p>

<p style="text-align:justify">Sahâbe arasında, <strong>ruhsat</strong>lardan yararlanmayıp daha çok <strong>azimet</strong>i tercih eden hatta çok fazla ibadet yapmak isteyenler vardı. Bu özelliğiyle bilinen Abdullah b. Amr b. Âs (ra), Peygamberimiz (sas) ile arasında geçen bir konuşmayı şöyle anlatmıştı: "Bir gün Allah Resûlü (sas) bana, "<i>Ey Abdullah! Gündüz oruç tuttuğun, geceleri de ibadetle meşgul olduğun kulağıma geldi, gerçekten öyle mi?"</i> diye sordu. Ben, "Evet, ey Allah’ın Resûlü!" diye cevapladım. Efendimiz (sas), "<i>Böyle yapma. Oruç tut, bazen de tutma! (Gece) namaz kıl, bazen de uyu! Çünkü vücudunun sende hakkı var, gözünün sende hakkı var, hanımının sende hakkı var, misafirinin sende hakkı var. Her ay üç gün oruç tutman yeterlidir. Çünkü işlediğin her iyilik için on kat sevap vardır. Bu da yılın tamamını oruçlu geçirmek anlamına gelir." </i> buyurdu. Ancak ben ısrar ettim ve "Ey Allah’ın Resûlü! Benim gücüm kuvvetim yerinde, (daha fazlasını yapabilirim)." dedim. Bu defa o, "<i>Öyleyse Allah’ın (cc) peygamberi Dâvûd’un (as) orucundan tut. Daha fazlasını yapma!"</i> dedi. Ben, "Allah’ın (cc) peygamberi Dâvûd’un (as) orucu nasıldı?" diye sordum. Efendimiz (sas), "<i>Bir gün oruç tutup bir gün tutmamak suretiyle yılın yarısı(nı oruçlu geçirmek şeklindeydi)."</i> diye cevapladı." Hadisi ondan rivayet eden Ebû Seleme (ra) ardından şu notu düşmektedir: "Abdullah yaşlandıktan sonra, "Keşke, Hz. Peygamber’in (sas) verdiği <strong>ruhsat</strong>ı kabul etseydim." derdi. " Zira gençken rahatlıkla yapabildiği bu ibadetleri yaşlandığında devam ettirmekte zorlanmıştı ve kendisini sorumlu tuttuğu bu ibadetlerini de yaşlılığından dolayı bırakmak istememişti.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) bu tür eğilimleri, <i>’dinde aşırılık’</i> diye nitelendirmiş ve ashâbını bundan ısrarla sakındırmıştır. Nitekim hacda şeytan taşlama esnasında kullanılacak taşları toplarken onların küçük olması gerektiğini işaret etmiş ve "<i>...Dinde aşırılıktan sakının. Muhakkak ki sizden öncekileri dinde aşırılığa gitmek helâk etmiştir."  </i>buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Ümmetini daima itidale ve orta yola davet eden Allah Resûlü (sas), İslâm dininin kolaylık dini olduğunu, yeri ve zamanı geldiğinde Allah (cc) tarafından verilmiş <strong>ruhsat</strong>larla amel edilmesi gerektiğini bizzat göstererek öğretmiştir. İbadetleri ve <strong>azimet</strong> hükümlerini uygularken nasıl onlara rehberlik yapmışsa, <strong>ruhsat</strong>ların kullanımında da onlara öncülük yapmıştır. Hatta öyle zamanlar olmuştur ki kendisine uymayıp <strong>ruhsat</strong>lardan yararlanmayanları açıkça eleştirmiştir. Fakat gerek bu <strong>ruhsat</strong>tan yararlanmasında, gerekse yararlanmayanlara sitem etmesinde Rahmet Elçisi’nin (sas) ashâbına olan merhamet ve düşkünlüğü yatmaktadır. Bu hususun ilginç bir örneği Mekke’nin fethi sırasında yaşandı. Allah’ın Elçisi (sas) ve ashâbı Ramazan ayında Mekke’nin fethi için yola çıkmışlardı ve herkes oruçlu idi. Mekke ve Medine arasında yer alan Kürâu’l-Ğamîm vadisine vardıklarında Peygamber Efendimize (sas), "İnsanlar oruç tutarken çok zorlanıyorlar. Ve insanlar senin ne yapacağını bekliyorlar." denildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) binitinin üzerinde herkesin görebileceği bir yerde durdu. Bir bardak su istedi ve insanların kendisini görmelerini bekledikten sonra suyu içti. Bunu gören ashâb kendilerine gösterilen bu <strong>ruhsat</strong>ı değerlendirdi ve su içerek susuzluklarını giderdiler. Daha sonra Resûlullah’a (sas) bazı insanların oruçlarını bozmadıkları bildirilince (kendisine uymayan bu kimseler hakkında), "<i>Onlar söz dinlemeyenlerdir onlar söz dinlemeyenlerdir!"</i> buyurdu. Öte taraftan Abdullah b. Abbâs (ra) gibi meşakkatli durumlarda verilen <strong>ruhsat</strong>lara ziyadesiyle sevinenler de bulunmaktaydı. Onlar böylece dinin <strong>azimet</strong>lerini yerine getirirken de <strong>ruhsat</strong>larıyla amel ederken de aynı ibadet huzurunu paylaşmaktaydılar.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen Allah’ın (cc) verdiği <strong>ruhsat</strong>ların bilinmemesi ya da onlardan yararlanılmaması yüzünden ortaya çıkan üzücü hâdiseler, Hz. Peygamber’in (sas) daha sert tepkiler vermesine yol açmaktaydı. Câbir b. Abdullah’ın (ra) anlattığına göre, bir yolculukta arkadaşlarından biri başından yaralanmıştı. Bu şahıs ihtilâm olmuş ve yol arkadaşlarına, "Benim teyemmüm yapmam konusunda <strong>ruhsat</strong> olduğunu düşünüyor musunuz?" diye sormuş, onlar da su varken teyemmüm edemeyeceğini, dolayısıyla onun için bir <strong>ruhsat</strong> bulunmadığını söylemişlerdi. Bunun üzerine adam gusletmiş, ancak yarası su alıp, azdığından dolayı ölmüştü. Durum Resûlullah’a (sas) bildirilince onlara şöyle çıkışmıştı: "<i>Onu öldürdüler, Allah (cc) da onların canlarını alsın! Bilmiyorlarsa sorsalar ya! Muhakkak ki cehalet (hastalığının) ilacı sormaktır. Gerçekten ona, sadece teyemmüm etmesi, yarasının üzerine bir bez bağlayıp sonra üzerine meshetmesi ve vücudunun geri kalan kısmını da yıkaması yeterliydi."  </i>buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Bu konuda Allah Resûlü’nün öğrettiklerine bir başka örnek de şudur: Bir yolculuk esnasında cünüp olan Ammâr b. Yâsir (ra), yeterli su olmadığı için yerde yuvarlanıp bütün vücudunu toprağa sürerek teyemmüm etmişti. Hâdiseyi anlattığında Hz. Peygamber (sas), "<i>Hâlbuki şöyle yapman sana yeterdi."</i> dedi. Ardından ellerini toprağa vurdu ve (biriken tozu) silkeledikten sonra elleriyle yüzünü ve kollarını ‘mesh ederek’ cünüp olan kimse için teyemmüm <strong>ruhsat</strong>ının nasıl uygulanacağını ona bizzat öğretti. Soğuk havalarda abdest almada sıkıntı çekenlerin, mestleri üzerine mesh etmeleri <strong>ruhsat</strong>ı da onun öğrettikleri arasındaydı.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz, <strong>ruhsat</strong>ları sadece bildirmekle kalmamış bizzat kendisi uygulayarak zihinlere yerleşmesini sağlamıştır. İbadetleri emredilen şekilde yapmalarını ve mubah amelleri yerine getirmekten kaçınmamalarını bildirmiştir. Nitekim Âişe (ra) şöyle demiştir: "Peygamber (sas) bir iş yaptıktan sonra o hususta <strong>ruhsat</strong> verdi. (Bazı insanlar Peygamber’in (sas) yapıp <strong>ruhsat</strong> verdiği) o işi yapmaktan çekindiler. Onların bu çekimser tavırları Peygamber’e (sas) ulaşınca, Allah’a (cc) hamd ettikten sonra, "<i>Bazı insanlara ne oluyor da hakkında <strong>ruhsat</strong> verdiğim bir durum kendilerine ulaştığında, ondan hoşlanmıyorlar ve onu yapmaktan kaçınıyorlar. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben onların Allah’ı (cc) en iyi bilenleri ve Allah’tan (cc) en çok korkanlarıyım!" </i> buyurdu."</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlara güç yetiremeyecekleri şeyleri yüklemeyen Allah Teâlâ (cc), kulları için daima kolay olanı dilemiş, insanlara yaşanması zor olan bir din göndermemiştir. Bu yüzden gayesi insanları korumak ve onları içine düştükleri meşakkatlerden kurtarmak olan İslâm dini, kolaylık temeli üzerine bina edilmiştir. Allah’ın (cc) dininde kolaylık vardır. Onun için Âişe (ra) validemizin anlattığına göre, "Resûlullah (sas) kendisine iki iş arasında seçim hakkı tanındığında günah olmadığı sürece kolay olanını seçerdi. Şayet (kolay olan iş) günah ise ondan insanların en uzak duranı o olurdu..." Nitekim o, arkadaşlarından birini bir bölgeye görevli olarak gönderdiğinde, "<i>Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; sevdirin, nefret ettirmeyin." </i> buyurmuş ve bunu bir hayat düsturu hâline getirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Verilen örneklerden hareketle, İslâm’daki <strong>ruhsat</strong>ların yalnızca ibadetler konusundaki hükümlerle ilgili olduğu sanılmamalıdır. Bazen imanla ilgili hususlarda dahi belli <strong>ruhsat</strong>lar söz konusudur. Özellikle Mekke dönemindeki baskı ve işkence yıllarında yaşanan ibret verici şu sahne, inanç konusunda dahi bazı <strong>ruhsat</strong>lara başvurulduğunun göstergesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Mekke müşriklerinin ağır işkenceleri sonucunda anne ve babasını şehit veren Ammâr b. Yâsir (ra), işkence altında bitkin düşmüşken müşriklerin zor kullanması sonucu onların taptığı ilâhlar hakkında olumlu sözler söyleyerek kurtulabilmişti. Daha sonra Peygamber Efendimize (sas) durumu anlatınca, Ammâr’ın (ra) baskı sonucu söylediklerini değil, kalbindeki imanını dikkate alan Allah Resûlü (sas), "<i>Tekrar (zulüm) ederlerse sen yine böyle söyle!" </i> diyerek onu teskin etmişti. Yüce Allah’ın (cc), "<i>Kalbi imanla dolu olduğu hâlde (inkâra) zorlanan"</i> diye andığı dolayısıyla kalbinde iman açısından en ufak bir şüphe bulunmayan Ammâr (ra) için Resûl-i Ekrem (sas), "<i>Ammâr iliklerine kadar iman ile doludur." </i> diyerek ona tasviplerini bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hadislerde görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz (sas) zamanında <strong>azimet</strong>ler kadar <strong>ruhsat</strong>lar da uygulanmıştır. Bunu belirleyen de ashâbının durumu, hükme konu olan şeyin bağlamı ve zamanı olmuştur. Müslüman’ın yapması gereken şey, aslî olan görevlerini yerine getirmektir. Bu da <strong>azimet</strong> olarak tanımlanmıştır. İhtiyaç, zaruret ve meşakkat hâsıl olduğu zaman da zorunlu veya isteğe bağlı olarak <strong>ruhsat</strong>lara başvurulacaktır. Sözün özü, normal şartlar dâhilinde <strong>azimet</strong>ler ile, şartlar gerektirdiğinde de suistimale ve istismara yol açmayacak şekilde <strong>ruhsat</strong>larla amel edilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Kullarına taşıyamayacakları yük yüklemeyen Cenâb-ı Hakk’ın buyrukları karşısında <strong>ruhsat</strong>lar birer alternatif hüküm gibidirler. Kolaylık prensibi de Allah’ın muradı olduğuna göre, sıkıntılı durumlarda <strong>ruhsat</strong>a yönelmek de genel bir kural hükmündedir. Çünkü Yüce Allah (cc), "<i>Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır." </i> buyurmuştur. İşte Hz. Peygamber’in (sas) bu kural doğrultusunda bütün sahâbeye değil de bazı arkadaşlarına tanıdığı kolaylıklar, diğerleri tarafından da bilinmekte ve gerekçeleri anlaşılmaktaydı. Hz. Peygamber’in (sas) ipek elbise giymeyi erkeklere yasaklamasına rağmen Abdurrahman b. Avf (ra) ve Zübeyr b. Avvâm’ın (ra) maruz kaldıkları kaşıntı gibi bir rahatsızlıktan dolayı ipek elbise giymelerine izin vermesi bu tür örnekler arasında sayılabilir. Yine İslâm’da yalan söylemek ve laf taşımak gibi davranışlar uygun (helâl) olmayan davranışlar arasında yer almasına rağmen, Allah Resûlü (sas) düşmanı yanıltma ve dargınların ve eşlerin arasını bulma gibi bazı özel durumların dikkate alınmasını önermiş ve "<i>İnsanların arasını düzelten ve bunun için iyilik maksadıyla söz taşıyan veya iyilik maksadıyla (yalan) söyleyen, yalancı değildir."</i>  buyurmuştur. Bu ve benzeri rivayetlerden, söz konusu <strong>ruhsat</strong>ların maksada, zamana, yere ve kişiye göre farklılıklar gösterdiği anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’ın çeşitli hükümlerini yerine getirirken bireylerin karşılaştıkları zaruret ve zorluklar karşısında <strong>ruhsat</strong>lardan yararlanması, dinin vermiş olduğu bir kolaylıktır. Bu tür <strong>ruhsat</strong>ların istismar edilmesi ne kadar sakıncalıysa, onları dinî hayatta bir ‘gevşeklik’ olarak görmek, ‘yapılması gereken ibadetleri terk etmek’ şeklinde anlamak da o kadar yanlıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak Allah (cc) yolunda savaş gibi, din, vatan ve millet savunması gibi bireyi aşan durumlarda <strong>azimet</strong> daha fazla öne çıkmaktadır. Nitekim görme engelli sahâbî İbn Ümmü Mektûm (ra), savaş konusunda engellilere <strong>ruhsat</strong> tanınmış olmasına rağmen <strong>ruhsat</strong>ı değil <strong>azimet</strong>i tercih etmiş ve Kâdisiye Savaşı’nda sancaktarlık yaparak bu savaşta şehit düşmüştür. Fiziksel engelli bir sahâbî olan Amr b. Cemûh (ra) da oğullarının kendisi için tanınan savaşa katılmama <strong>ruhsat</strong>ını kullanması yönündeki telkinlerini dinlemeyip şehit olma arzusuyla Uhud Savaşı’na katılmış ve şehit olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu tür olağanüstü durumlarda Müslümanlar, karşılaştıkları zorlukları canları, malları ve evlâtlarını kaybetme pahasına da olsa göğüslemek zorundadırlar. Bu nedenledir ki iyilerden ve iyilikten söz eden bir âyette Yüce Allah (cc), "<i>...zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin davranışlarını..."</i> de iyiliklerden saymış ve bu vasıflara sahip olanların doğru ve takva sahibi kimseler olduğunu ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Netice itibariyle <strong>azimet</strong>ler de, <strong>ruhsat</strong>lar da Yüce Allah’ın (cc) kullarının yararına vermiş olduğu hükümlerdir. Normal şartlarda <strong>azimet</strong>le amel eden Müslümanlar, yeri ve zamanı geldiğinde <strong>ruhsat</strong>larla da amel edebileceklerini bilmelidirler. Bu ikisinden birini tercih ederken belki de ölçü, ‘zararın def edilmesi, menfaatin celp edilmesi’ olacaktır. <strong>Azimet</strong>ler de <strong>ruhsat</strong>lar da Rabbimizin verdiği ikramlardır. Rahmet Elçisi’nin (sas) ifade buyurduğu gibi, "<i>Allah (cc), yasakladıklarının yapılmasından nasıl hoşlanmıyorsa, tanıdığı <strong>ruhsat</strong>ların kullanılmasından da öylece hoşnut olur."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/azimet-ve-ruhsat-asli-hukumler-ve-arizi-durumlar-1</guid>
      <pubDate>Wed, 20 May 2026 09:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/azimet-ve-ruhsat.jpg" type="image/jpeg" length="55041"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yetim: Toplumun Uhdesindeki En Ağır Emanet]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/yetim-toplumun-uhdesindeki-en-agir-emanet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/yetim-toplumun-uhdesindeki-en-agir-emanet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yetim ne demektir? Kime yetim denir? Yetimlik ne zaman biter?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ سَهْلٍ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَنَا وَكَافِلُ الْيَتِيمِ فِى الْجَنَّةِ هَكَذَا.” وَأَشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى، وَفَرَّجَ بَيْنَهُمَا شَيْئًا.”</p>

<p>Sehl (b. Sa'd) (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sas), <i>"Ben ve yetime kol kanat geren kimse cennette böyle (yan yana) olacağız."</i> buyurdu ve aralarını hafifçe açarak işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi.”</p>

<p>(B5304 Buhârî, Talâk, 25)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ عَوْفِ بْنِ مَالِكٍ الأَشْجَعِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَنَا وَامْرَأَةٌ سَفْعَاءُ الْخَدَّيْنِ كَهَاتَيْنِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ.” وَأَوْمَأَ يَزِيدُ بِالْوُسْطَى وَالسَّبَّابَةِ. “امْرَأَةٌ آمَتْ مِنْ زَوْجِهَا ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ حَبَسَتْ نَفْسَهَا عَلَى يَتَامَاهَا حَتَّى بَانُوا أَوْ مَاتُوا.”</p>

<p>Avf b. Mâlik el-Eşcaî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Ben ve (karşılaştığı sıkıntılar ve bakımsızlık yüzünden) yanakları kararmış kadın kıyamet gününde şu ikisi (işaret parmağı ve orta parmak) gibi (yakın) olacağız. O kadın ki kocasının ölümü sebebiyle dul kalır da asil ve güzel olduğu hâlde çocukları yetişinceye ya da ölünceye kadar kendisini yetim çocuklarının bakımına hasreder (ve evlenmez).”</i> Bunu söylerken (Hz. Peygamber'in (sas) yaptığı gibi) râvi Yezîd de orta parmağı ile işaret parmağını birleştirerek işaret etti.</p>

<p>(D5149 Ebû Dâvûd, Edeb, 120, 121)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ قَبَضَ يَتِيمًا بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ إِلَى طَعَامِهِ وَشَرَابِهِ أَدْخَلَهُ اللَّهُ الْجَنَّةَ الْبَتَّةَ إِلاَّ أَنْ يَعْمَلَ ذَنْبًا لاَ يُغْفَرُ [لَهُ].”</p>

<p>İbn Abbâs'tan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Müslümanlar arasında kim bir yetimi yiyecek ve içeceğini üstlenecek şekilde sahiplenirse, affedilmeyecek bir günah işlememişse, Allah (cc) onu mutlaka cennete koyar.”</i></p>

<p>(T1917 Tirmizî, Birr, 14)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “خَيْرُ بَيْتٍ فِى الْمُسْلِمِينَ بَيْتٌ فِيهِ يَتِيمٌ يُحْسَنُ إِلَيْهِ. وَشَرُّ بَيْتٍ فِى الْمُسْلِمِينَ بَيْتٌ فِيهِ يَتِيمٌ يُسَاءُ إِلَيْهِ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre'den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Müslümanlar(ın evleri) arasında en hayırlı ev, içinde kendisine iyi davranılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar arasında en kötü ev ise, içinde kendisine kötü davranılan bir yetimin bulunduğu evdir.”</i></p>

<p>(İM3679 İbn Mâce, Edeb, 6)</p>

<p>***</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اَللَّهُمَّ إِنِّى أُحَرِّجُ حَقَّ الضَّعِيفَيْنِ: الْيَتِيمِ وَالْمَرْأَةِ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Allah'ım, ben iki zayıfın; yetim ve kadının hakları konusunda (insanları) şiddetle uyarıyorum, onların haklarına el uzatılmasını (özellikle) yasaklıyorum.”</i></p>

<p>(İM3678 İbn Mâce, Edeb, 6; HM9664 İbn Hanbel, II, 440)</p>

<p dir="rtl" style="text-align:left">***</p>

<p style="text-align:justify">Uhud... Bir avuç Müslümanın, canlarını ve dünyevî tüm varlıklarını hiçe sayarak eteklerinde şehâdete koştukları dağ... O gün, daha sonra Okçular Tepesi olarak anılacak olan Ayneyn Tepesi de, Uhud Dağı da tanık oldu Hamza’nın (ra), Nadr oğlu Enes’in (ra), Akrabe’nin şehâdetlerine...</p>

<p style="text-align:justify">Nadr oğlu Enes (ra). "Ah! Cennetin kokusu!" diye mırıldanan Enes... Dudakları titreyerek yanında duran arkadaşı Sa’d b. Muâz’a (ra), "Uhud’un eteklerinde cennetin kokusunu duyuyorum," diyerek safları yaran Enes...</p>

<p style="text-align:justify">Uhud nelere şahit olmuştu! Yarım urbalı Mus’ab b. Umeyr’e (ra) meselâ... Hani Abdurrahman seneler sonra bolluk içindeki bir iftar sonrasında onu hatırlayacak, boğazı düğüm düğüm olacaktı... Hâlbuki o zaman, yokluktan ayaklarına bile yetişmeyen urbasını kefen yapmışlardı Mus’ab’a... Hz. Hamza’nın (ra) kefeni de kısa gelmemiş miydi? Allah’ın (cc) aslanıydı o! Onun heybeti karşısında inançsızlar titrerdi. Herkes çekinirdi ondan. Allah Resûlü’nün (sas) amcasıydı o... Hamza’ydı o! Hamza da Mus’ab gibi son yolculuğuna ayakları kefeninden dışarıya çıkmış biçimde uğurlanacaktı demek ki...</p>

<p style="text-align:justify">Ve Akrabe (ra)... Uhud’da ardında güzel saçlı bir çocuk bırakan Akrabe...</p>

<p style="text-align:justify">Çocuk hatırlıyordu, bir gün babasıyla Allah Resûlü’nün (sas) yanına gitmişlerdi. Allah Resûlü (sas) sormuştu ona, "<i>Yavrum, senin adın ne?"</i> diye... "Bahîr." demişti kekeleyerek. Bir rivayete göre ise "Hanîn." "<i>Olmaz."</i> demişti Peygamber Efendimiz (sas). Zira ‘Bahîr’, zayıf, hasta ve mecalsiz demekti, ‘Hanîn’ ise üzgün, dertli anlamına geliyordu. Bu ismi değiştiren Allah Resûlü (sas) ona, "<i>Bundan böyle senin adın Beşîr olsun."</i> demişti. Ne güzel addı bu! Neşeli, müjdelenmiş demekti, yüzlere ve gönüllere sevinç kaynağı olan...</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) Uhud’dan dönüyordu. Hz. Peygamber’in (sas) karşısına dikilecek, babasını soracaktı Beşîr ona. Allah Resûlü’nün (sas) yanına vardı; "Babama ne oldu?" dedi. Allah Resûlü’nün (sas) ağzından, "<i>Baban şehit oldu. Allah (cc) ona rahmet etsin."</i> sözleri döküldü. Beşîr ağlıyordu...</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) durdu. Küçük bir çocuk için bekledi. Çünkü onun için çocuklar çok kıymetliydi. Beşîr ağlıyordu, babası ölmüştü... Allah Resûlü (sas), "<i>Ağlama!"</i> diye teselli etti Beşîr’i. Sonra, "<i>Ben senin baban olayım, Âişe (ra) senin annen olsun istemez misin?"</i> dedi. Hiç düşünmeden "Evet, çok isterim." dedi Beşîr. Allah Resûlü (sas), eliyle Beşîr’in saçlarını okşadı, kucakladı, bağrına bastı. Ne hoş bir tecellidir ki Allah Resûlü’nün (sas) ilgisi ve duası vesilesiyle Beşîr’in dilindeki kekemelik geçiverdi. Ayrıca Beşîr yaşlanıp da saçları ağardığı zaman Allah Resûlü’nün (sas) o gün mübarek elinin değdiği kısımlar hâlâ siyahtı.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) şehit yavrusu Beşîr’i kucaklamış, hayattaki yalnızlığını dağıtmış, ona yetim kaldığını unutturmuştu. ‘Yetim’, Arapçada ‘yalnız, tek başına’ demekti. ‘Yavaş giden, geride kalan’ gibi bir mânâsı daha vardı yetimin. Yetim kelimesinin ‘gaflet ve şaşkınlıktan’ geldiğini söyleyenler de vardı ama Allah Resûlü’nün (sas) yanında gafil olunur muydu hiç?</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’ın ilk yıllarıydı ve ardı ardına inen âyetler inananlara yetim hakkını hatırlatıyordu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Hayır, hayır! Yetime ikram etmiyorsunuz."</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>"Seni yetim bulup da barındırmadı mı?"</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>"Sakın yetimi aşağılama!"</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>"Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı! İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Ca’fer (ra)... Peygamberimizin (sas) amcasının oğlu. Efendimiz ona "kardeşim" derdi. Beklemişti Allah Resûlü (sas). Ca’fer’in ailesine üç gün zaman vermişti, içlerindeki üzüntü gözyaşlarıyla aksın, biraz olsun sakinleşsinler diye. Babaları Mûte Savaşı’nda şehit düşmüştü.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), Ca’fer’in derin bir hüzne boyanmış olan evindeydi. "<i>Bugünden sonra kardeşime ağlamak yok."</i> diye söze başladı. Sonra, "<i>Getirin bana kardeşimin çocuklarını."</i> dedi. Ca’fer’in oğlu Abdullah (ra), kendisi anlatıyor: "Bizi getirdiler, Allah Resûlü’nün (sas) karşısında dizildik. Kuş yavruları gibiydik." diye...</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), beklenmedik bir şey yaptı. Hayatın aktığına bir alâmet olsun, üzüntü ve kahırdan saçları darmadağın olmuş bu yetimlerin yüzleri açılsın, ışıl ışıl parlasın diye berber çağırdı. O an bir berberin çocukların saçını kesmesi en son düşünülecek şeydi sanki...</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), çocukların saçlarını kestiriyordu, yarın bayrammış gibi...</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) aralarını hafifçe açtığı işaret ve orta parmaklarını göstererek ashâbına seslenişi, tüm canlılığıyla gözlerimizin önünde duruyor: "<i>Ben ve yetime kol kanat geren kimse cennette böyle (yan yana) olacağız."</i>  Peygamber Efendimiz (sas), gönüller anlasın, gözler canlandırsın diye dünyada bir yetimi kollayan, onun derdine ortak olup sofrasında yetimle ekmeğini paylaşanların, cennette bu şekilde kendisinin yanı başında bulunacağını anlatıyor bize. Yetim Peygamber (sas) yetimlere sahip çıkıyor...</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), babasını yitirmiş yavrulara kol kanat geren, her zorluğa rağmen onların üstüne titreyen, hatta onları kendisine tercih eden anneleri de unutmuyor: "<i>Ben ve (karşılaştığı sıkıntılar ve bakımsızlık yüzünden) yanakları kararmış kadın kıyamet gününde şu ikisi (işaret parmağı ve orta parmak) gibi (yakın) olacağız. O kadın ki kocasının ölümü sebebiyle dul kalır da asil ve güzel olduğu hâlde çocukları yetişinceye ya da ölünceye kadar kendisini yetim çocuklarının bakımına hasreder (ve evlenmez)." </i>buyuruyor. Annesiz babasız büyümüş Allah Resûlü’nden (sas) daha iyi kim anlayabilir yetimleri...</p>

<p style="text-align:justify">Kalbinin katılığından dert yanan bir adama Peygamber Efendimizin (sas) "<i>Yetim(ler)in başını okşa, fakir(ler)i doyur!"</i> buyurduğu nakledilir. Yetimin başını okşamak, kuşkusuz ona sevgi ve merhamet göstermenin yanı sıra kimsesizliğini unutturup ayakta durabilmesi için yardımcı olmak demektir. Bu noktada Allah Resûlü (sas), "<i>Müslümanlar arasında kim bir yetimi yiyecek ve içeceğini üstlenecek şekilde sahiplenirse Allah (cc) onu mutlaka cennete koyar. Ancak affedilmeyecek bir günah işlemiş ise o başka."</i>  buyurarak, yetimleri sahiplenip, onlara kol kanat gerenlere cenneti muştular. Nitekim Kur’an da kendi ihtiyacı olduğu hâlde malını yetimle paylaşanları, gerçek anlamda iyilik yapan kimseler olarak tanımlar. Hz. Peygamber’in (sas) eğitiminden geçmiş olan Abdullah b. Ömer’in (ra), sofrasında bir yetim bulunmadan yemek yememeye özen göstermesi bu konuda gösterilmesi gereken hassasiyeti ortaya koyması bakımından çarpıcı bir örnektir.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan Resûl-i Ekrem (sas), "<i>Müslümanlar arasında en hayırlı ev, içinde kendisine iyi davranılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar arasında en kötü ev ise içinde kendisine kötü davranılan bir yetimin bulunduğu evdir."</i>  buyurarak, yetime yapılan muamelenin iyi ya da kötü olmasının bir yuvanın iyi ya da kötü olmasını belirleyen önemli bir ölçüt olduğunu bizlere hatırlatmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Yetimler önceliklidir. Bu çocukların bazısı şehit çocuklarıdır, bazısı annesini ya da babasını hastalığa, kazaya kurban vermiştir. Ve hatta kimileri de dünyanın değişik yerlerinde birilerinin dünyalık arzularına kurban edilmiş, daha çocukluklarını yaşayamadan şehirleri yıktığı kadar ruhları da tahrip eden savaşın soğuk yüzüyle karşılaşmıştır. Anneleri, babaları artık yanlarında değildir... Onlar sahip çıkılmayı herkesten çok hak ederler. Onlar Hz. Peygamber’in (sas) yanındaki Enes gibi olmayı arzularlar. Onlar Ümmü’d-Derdâ’nın (ra) yanındaki yetimler gibi, Allah Resûlü’nden (sas) müjde, müminlerden ilgi ve şefkat görmeyi umut ederler.</p>

<p style="text-align:justify">Kızı Fâtıma (ra), yanında iki hanımla birlikte gelerek, savaş esirlerinden ev işlerinde kendilerine yardımcı olacak kadınlar tahsis etmesini istediklerinde, "<i>Bedir’in yetimleri sizden daha önceliklidir."</i> demişti Peygamber Efendimiz (sas). Onun, yetimi kollama ve gözetme arzusu, rivayetlerin arasından gönüllerimizin derinliklerine işlemelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), "<i>Her türlü malda zekâttan başka ödenmesi gereken haklar da vardır."</i> buyurmuştur. Yetimi gözetmek bizim yetimlere yaptığımız bir ikramın ötesinde, üzerimizdeki en büyük sorumluluklardandır. Allah Resûlü (sas) üzerimizdeki bu sorumluluğu şu âyeti okuyarak açıklamıştır: "<i>İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a (cc), âhiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Yetim malı yemek ne büyük günahtır! Cana kıymak, iftira atmak gibi hususlarla beraber, insanlığı felâkete sürükleyen yedi büyük günahtan biri olarak Allah Resûlü’nün (sas) dilinde yer bulan bu günah, tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözeten yüksek bir inancın ve medeniyetin temsilcisi olarak bizler için affedilemez bir davranıştır. Bilakis bizler için anne ve babalarından birer yadigâr ve Allah’ın (cc) birer emaneti olan yetimleri gözetmek, cennete açılan kapıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Yetim malı yemekten sakındıran bu uyarılarla birlikte, yetimin bakımıyla ilgilenen kişinin fakir olması hâlinde, ihtiyacı oranında bu maldan almasına müsaade edilmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sas), kendisine gelip fakir olduğunu, fakat baktığı bir yetimi bulunduğunu söyleyen bir adama; israf etmemek, saçıp savurmamak ve malı kendi üzerine geçirmemek şartıyla o yetimin malından harcamada bulunabileceğini söylemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Abbâs’ın (ra) naklettiğine göre, "<i>Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız ergenlik çağına erişinceye kadar (onun malına) en güzel biçimde yaklaşabilirsiniz."</i>  âyeti ile "<i>Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir."</i>  âyeti inince yanında yetim bulunanlar hemen Hz. Peygamber’in (sas) meclisinden ayrılıp o yetimin yemeğini kendi yemeklerinden, içeceğini de kendi içeceklerinden ayırmışlardı. Bu sefer de yetimin sofrasındaki yemeğinden bir miktar artmaya başladı. Yetimin malını haksız yere yemeyelim diye onlar kalan yemeği de saklıyorlardı. Ama bu yemek beklediği için bozuluyordu. Bu durum ashâba zor gelmeye başladı. Olanı biteni Allah Resûlü’ne (sas) anlattılar. Çok geçmedi ki, "<i>Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah (cc), işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah (cc) dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah (cc) güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir."</i>  âyet-i kerimesi indi. Bunun üzerine sahâbe-i kirâm yetimlerin yiyeceklerini kendi yiyecekleriyle, içeceklerini de kendi içecekleriyle karıştırdılar.</p>

<p style="text-align:justify">Sahâbenin bu hassasiyeti, Peygamber Efendimizin (sas) cennette kendisine komşu olacağını müjdelediği ’kâfilü’l-yetîm’ yani yetime kol kanat geren kimse olmak içindi. Sözlüklerde ‘kâfil’ kelimesi kefalete bağlanıyor ve her ikisi de ‘kifl’e dayanıyor. ‘Kifl’ ise eyer, elbise, kat, pay ve savaşta firar etmek için arkada kalanlar demektir. Aslında bu hâliyle hadiste kullanılması son derece manidar bu kelimenin... Yetime kol kanat geren, yemeyip yediren, giymeyip giydiren demektir kâfilü’l-yetîm...</p>

<p style="text-align:justify">Yetim babası, yetimi kendi çocuklarından ayırmadan kol kanat geren anne, yetim yavrunun hayattaki nasibine tutunması için vesile olur. Onu soğuk kış gecelerinde sevgi ve şefkat yumuşaklığıyla sarmalayan elbise olur... Karşılıksız değildir bu. Zira yetime arka çıkan kişi, "<i>Ey iman edenler! Allah’a (cc) karşı gelmekten sakının ve Peygamberine </i>(sas)<i> iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah (cc) çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."</i>  âyetinde geçen ve ‘kifleyn’ diye ifade edilen <i>’iki kat pay’</i> ın talibidir artık...</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), "<i>Allah’ım, ben iki zayıfın, yetim ve kadının hakları konusunda (insanları) şiddetle uyarıyorum, onların haklarına el uzatılmasını (özellikle) yasaklıyorum." </i>buyurmuştur. Yetime her yönden baba olmak, analık etmek gerekir. Kefalet, malî, mânevî, sosyal pek çok yönü olan bir görevler zinciridir. Bu kapsamda yetimin malı korunmalıdır. Yetimin malına, doğrudan zarar vermek bir yana, zarar verebilme ihtimali olan durumlara karşı bile uyanık olmak gerekir. Nitekim Allah Resûlü’nün (sas) malî konularda yeterli görmediği Ebû Zerr’i, yetimin malına velî olmaması için uyardığı nakledilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) yetimin malının, ona bakan kişi tarafından yetimin geleceği için işletilmesini, eriyip gitmesine ve tükenmesine izin verilmeksizin nemalandırılmasını istemiştir. Efendimiz (sas), "<i>Dikkat edin! Kim malı olan bir yetimin velîsi olursa, o malı ticarette değerlendirsin ve onu (çoğalmadığı için) zekâtın yiyip tüketmesine terk etmesin."</i>  buyurur. Sahâbe-i kirâm da bu tavsiyeye kulak vermişler, bunu bir ilke olarak benimsemişlerdir. Meselâ Hz. Ömer (sas), eriyip gitmemesi için yetim malının çalıştırılması üzerinde ısrarla durmuştur. Hz. Âişe’nin (ra) da, kendi uhdesindeki yetim mallarının işletilmesi doğrultusunda hareket ettiği bilinmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamberin (sas), "<i>Ergenlik çağına geldikten sonra yetimlik yoktur."</i>  ifadesi, yetimliğin ne zaman bittiğine dair sınırı belirlemektedir. Ancak buradaki ‘ergenlik çağına ulaşmak’ ifadesinden maksat, hakikî anlamda çocuğun ergenliğe adım atması mıdır? Yoksa bunun başka bir izahı var mıdır?</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’a (ra), "Yetimlik ne zaman biter?" diye sorulduğunda, "Ömrüme yemin ederim ki, adam vardır, sakalı çıkar da hâlâ kendi hakkını almaktan âciz, kendi namına bir şey vermekten âcizdir. İşte kişi kendi hakkını alacağında başkalarının alışverişi gibi doğru ve yeterli davranabiliyorsa, artık o zaman yetimlik durumu sona ermiş demektir." diye cevap verir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an da evlilik çağına gelinceye kadar yetimlerin gözlemlenip kendi ayakları üzerinde durup duramayacaklarının iyice anlaşılması, nihayet hayata atılabilecek bir hâle geldiklerinde mallarının kendilerine teslim edilmesi istenir.</p>

<p style="text-align:justify">Elinden tutulup hayata hazırlanmayı bekleyen yetim bir yavru, duygusal, bedensel ve zihinsel yönden korunup kollanmaya muhtaç bir emanettir. Bu yüzden Allah ve Resûlü (sas), tıpkı kadınlar ve köleler gibi toplumun en hassas ve kırılgan kesimlerinden biri olan yetimler hakkında da son derece dikkatli davranılmasını istemişlerdir. İnsanoğlu en büyük mutluluğun servet, makam ve kudret gibi değişken ve aldatıcı şeylerde olmadığının farkına vardığında, bir çocuğun gözlerindeki ışıltının her şeyden daha kıymetli olduğunu hissedecektir. İşte o vakit, "<i>Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir." </i>âyeti, hayatımızda hak ettiği yeri almış olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/yetim-toplumun-uhdesindeki-en-agir-emanet</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 09:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/04/yetim-toplumun-uhdesindeki-en-agir-emanet.jpg" type="image/jpeg" length="40804"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İhsan: Allah'ı (cc) Görüyormuşçasına Yaşamak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ihsan-allahi-cc-goruyormuscasina-yasamak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ihsan-allahi-cc-goruyormuscasina-yasamak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İhsan nedir? İhsan sahibi kimseler Kur'an-ı Kerim'de nasıl anlatılmaktadır? İhsan ile adalet arasında nasıl bir farklılık vardır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) … قَالَ: "الْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ</p>

<p>Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>“İhsan, Allah'ı (cc) görür gibi ibadet etmendir. Sen O'nu (cc) görmüyor olsan da O (cc) seni görmektedir…”</i></p>

<p>(B4777 Buhârî, Tefsîr, (Lokman) 2)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ حُذَيْفَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "لاَ تَكُونُوا إِمَّعَةً تَقُولُونَ: إِنْ أَحْسَنَ النَّاسُ أَحْسَنَّا، وَإِنْ ظَلَمُوا ظَلَمْنَا، وَلَكِنْ وَطِّنُوا أَنْفُسَكُمْ، إِنْ أَحْسَنَ النَّاسُ أَنْ تُحْسِنُوا، وَإِنْ أَسَاءُوا فَلاَ تَظْلِمُوا</p>

<p>Huzeyfe (b. Yemân) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“İnsanlar iyilik yaparlarsa biz de iyilik yaparız, zulmederlerse biz de zulmederiz." diyen zayıf karakterli kimseler olmayın. Bilakis iyilik yaptıklarında insanlara iyilikle karşılık vermeyi, kötülük yaptıklarında ise onlara zulmetmemeyi alışkanlık hâline getirin.”</i></p>

<p>(T2007 Tirmizî, Birr, 63)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ سَهْلِ بْنِ مُعَاذِ بْنِ أَنَسٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهُ قَالَ: "أَفْضَلُ الْفَضَائِلِ أَنْ تَصِلَ مَنْ قَطَعَكَ، وَتُعْطِيَ مَنْ مَنَعَكَ، وَتَصْفَحَ عَمَّنْ شَتَمَكَ</p>

<p>Sehl b. Muâz b. Enes’in (ra), babasından naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Faziletlerin en üstünü, seninle akrabalık bağlarını kesenle ilişkini sürdürmen, sana vermeyene vermen, sana kötü söz söyleyeni bağışlamandır</i>."</p>

<p>(HM15703 İbn Hanbel, III, 439)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ شَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ: أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَال: "إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْإِحْسَانَ عَلَى كُلِّ شَيْء</p>

<p>Şeddâd b. Evs’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Allah (cc), her işte ihsanı (güzel davranmayı) emretmiştir…”</i></p>

<p>(T1409 Tirmizî, Diyât, 14; M5055 Müslim, Sayd, 57)</p>

<p>***</p>

<p>Hz. Ömer (ra) anlatıyor: "Bir gün Resûlullah’ın (sas) yanında iken bir adam çıkageldi. Elbisesi bembeyaz, saçları simsiyahtı ve üzerinde herhangi bir yolculuk belirtisi yoktu. Üstelik aramızda onu tanıyan da yoktu. Peygamber’in (sas) yanına oturdu; dizlerini onun dizine dayayıp ellerini uylukları üzerine koydu. Sonra da, "Ey Muhammed! Bana İslâm’ı anlat." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: <i>"İslâm, Allah'tan (cc) başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in </i>(sas)<i> Allah'ın (cc) elçisi olduğuna şahitlik etmen; namazı kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve eğer gücün yetiyorsa haccı yerine getirmendir."</i>  Bu sözler üzerine adam, "Doğru söyledin!" dedi. Biz ise, adamın hem soru sorup hem de onu tasdik etmesine şaşırdık. Sonra, "Bana imanı anlat." dedi. O (sas) da, <i>"</i><i>İman; Allah'a (cc), meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve iyisi ve kötüsüyle kadere inanmandır</i><i>."  </i>şeklinde karşılık verdi. Adam yine, "Doğru söyledin!" deyip peşinden, "Bana ihsanı anlat." dedi. O (sas) da şöyle söyledi: <i>"</i><i>İhsan, Allah'ı (cc) görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü sen O'nu (cc) görmesen de O (cc) seni görmektedir</i><i>."</i> Daha sonra adam, "Bana kıyameti anlat." dediğinde, Peygamber (sas), <i>"</i><i>Bu konuda kendisine soru sorulan kimse, soruyu sorandan daha bilgili değildir</i><i>."</i> dedi. Adam, "Öyleyse bana onun alâmetlerini söyle." deyince, şunları saydı: <i>"</i><i>Cariyenin efendisini doğurması ve yalın ayak, çıplak, fakir sürü çobanlarının yüksek binaları yapmada yarıştıklarını görmendir</i><i>."</i> Sonra adam gitti. Bir süre sonra Hz. Peygamber (sas) bana soru soranın kim olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Ben, "Allah ve Resûlü en iyisini bilir." dediğimde şunu ifade etti: <i>"O </i>(sas)<i>, Cibrîl (as) idi. Size dininizi öğretmeğe gelmişti." </i> Vahiy elçisi Cebrail (as) bu defa insan suretinde gelmişti. Kutlu Nebî’ye (sas) soru sorarken aslında İslâm’ın temel öğretilerinin daha iyi anlaşılmasını sağlıyordu. İlk önce Müslüman olmanın esaslarını öğrenmek istedi. Ardından mümin olmayı sağlayan inanç esaslarını sordu. Beklediği cevapları aldı. Kişinin belirtilen görevleri yerine getirirken nasıl bir davranış içinde olması gerektiği de önemli idi. Onun için de, "İhsan nedir?" sorusunu sordu. ‘İhsan’, yapılması gereken şeyi en iyi şekilde bilme ve güzel bir şekilde yerine getirme, başkasına iyilik etme, Allah’a kulluk, her görevi en iyi şekilde, önemseyerek, hakkıyla ve lâyık vechiyle yapma anlamına gelmekteydi. Yapılan bir işin ihsan seviyesine ulaşabilmesi için kişinin öncelikle, ne yaptığının farkında olması ve onu en uygun, en güzel şekilde uygulaması gerekmekteydi. Hz. Ali’nin (as), "Kişinin değeri, işindeki ihsanıyla ölçülür." sözü de bir insanın hem kendisinin hem de yaptığı işlerin değerinin, ortaya koyacağı anlamlı, ölçülü, güzel davranışlarla değer kazanacağını ifade etmektedir.</p>

<p>Diğer taraftan ihsanın, amellerdeki ihlâs ve murakabe yani Allah’ın (cc) insanları görüp gözetmesi anlamına geldiği de söylenmiştir. Cibrîl (as) hadisinde geçen, <i>“İhsan”</i> kavramının, başka bir rivayette, <i>“Allah'tan (cc), O'nu (cc) görüyor gibi sakınmandır.”</i>  şeklinde zikredilmesi de bu yaklaşımı teyit etmektir. Buna göre ihsan, kişinin kulluk görevini yerine getirirken Allah’ın (cc) kendisini gördüğünü, davranışlarını gözetlediğini hissetmesidir. Bu şekilde ihsan ile hareket edenler, "Allah (cc), her an beni görmektedir, her yaptığımı bilmektedir, benim kalbimden geçenlerden bile haberdardır." duygularını taşıyacaklardır. İnsanlardan kimileri, sorumlu oldukları şeyleri sırf üzerlerinden sorumluluk gitsin diye yaparlar. Gerçek ihsana ulaşanlar ise yaptıkları her şeyi, Yüce Allah’ın (cc) kendilerini görüp murakabe ettiğinin farkında olarak samimi bir ruh ve ihlâsla yerine getirirler. <i>“Nerede olursanız olun, Allah (cc) sizinle beraberdir.”</i> , <i>“Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah'ın (cc) bildiğini görmüyor musun?”</i>  gibi birçok âyette aynı şekilde Yüce Yaratıcı’nın (cc) murakabesi vurgulanmakta ve her şeyden haberdar olan, her zaman ve her yerde yapılanlara şahit olan Allah’a (cc) bilinçli bir şekilde ibadet edilmesi gereğine işaret edilmektedir. Nitekim Resûlullah da (sas) ‘ihsan’ı,<i>“Allah'ı (cc) görür gibi ibadet etmendir. Sen O'nu (cc) görmüyor olsan da O (cc) seni görmektedir.”</i>  şeklinde tanımlayarak aynı gerekliliğe vurgu yapmaktadır.</p>

<p>İşte ‘ihsan’ insana ince bir düşünce ve hassasiyet duygusu kazandırır. İnsanı saflaştırır, arındırır ve her an Rabbinin huzurunda olma duygusu ile olgunlaştırır. Bütün amellerin, ihlâs ve samimiyetle en iyi şekilde yerine getirilmesini sağlar.</p>

<p><i>“O (cc), yarattığı her şeyi en mükemmel şekilde yapandır.”</i> , <i>“O  </i>(cc)<i>sizi şekillendirdi ve şeklinizi en güzel şekilde yaptı.”</i> , <i>“Yaratıcıların en güzeli.”,</i>  <i>“İyi bilen bir toplum için Allah'tan (cc) daha güzel hüküm veren kim olabilir?”,</i>  <i>“Allah (cc) ona hakikaten güzel bir rızk ihsan etmiş!”</i>  âyetlerinde Allah’ın (cc) en mükemmel yaratıcı, düzenleyici, kullarına karşı son derece lütufkâr ve cömert olduğu ‘ihsan’ kavramıyla vurgulanmaktadır. <i>“Allah (cc) sana nasıl ihsan etti ise, sen de öyle ihsanda bulun!”</i>  âyeti de kullarına karşı en güzel şekilde ‘ihsan’ ile muamele eden Allah’a (cc) karşı, kulların da ‘ihsan’ ile mukabele etmeleri istenmiştir. Zira, <i>“İhsan ile davranmanın karşılığı, aynı şekilde ihsandır.”</i></p>

<p>Kur’ân-ı Kerîm’de ihsan ile hareket edenlere ‘muhsin’ denilmekte ve bu kimselerin bazı özelliklerine değinilmektedir: <i>“İşte bu âyetler, hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir. Muhsin olanlara (iyilik yapanlara) bir hidayet ve bir rahmettir. Onlar ki namazı kılarlar, zekâtı verirler. Onlar âhirete de kesin olarak inanırlar.”</i>  <i>“Onlar, Rableri tarafından gösterilen doğru yol üzerindedirler.”</i>  <i>“Onlar, bollukta ve darlıkta Allah (cc) yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler, çirkin bir iş yaptıkları yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı (cc) hatırlarlar.”</i>  Neticede de Allah (cc) katında bu amellerinden dolayı mükâfatlandırılırlar.</p>

<p>Muhsinler her türlü iyi hasleti kendilerinde toplamak için çaba sarf eden, yaptıkları işleri de en güzel şekilde yerine getirmek için gayret gösteren kişilerdir. Çünkü en güzel olanı en güzel şekilde yapan Allah (cc), aynı şekilde insanlardan da işlerini güzel yapanlara muhabbet besler, onlara sevgi ve merhametiyle muamele eder. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz (sas), <i>“Allah'ım! Benim yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlâkımı da güzelleştir.”</i>  şeklinde dua etmiştir. Çünkü en güzel surette yaratılan insanın sorumluluklarını da en iyi şekilde yerine getirmesi sürekli ihsan ile karşılaşması için gereklidir.</p>

<p>Kur’ân-ı Kerîm’de, <i>“Hayır, öyle değil! Kim "ihsan" derecesine yükselerek özünü Allah'a (cc) teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”</i>  ve <i>“Kimin dini, ihsan sahibi olarak kendini Allah'a (cc) teslim eden ve hakka yönelen İbrâhim'in (as) dinine tâbi olan kimsenin dininden daha güzel olabilir?”</i>  âyetlerinde inancın gereğinin ihsan ile yerine getirilmesinin önemine vurgu yapılmakta ve bu şekilde davrananların mükâfat görecekleri bildirilmektedir. Peygamber Efendimiz (sas) de buna binaen, abdest alırken itina gösteren, huşû içerisinde ve güzelce abdest alan kimsenin namaz kılana kadar geçirdiği süredeki günahlarının affolunacağını müjdelemiştir. Bu durumun oruç, zekât, hac, kurban gibi diğer bütün ibadetler için de geçerli olduğunu değişik münasebetlerde belirtmiştir.</p>

<p>İhsan, sadece Allah’ın (cc) huzurunda ve ibadetlerde değil aynı zamanda insan ilişkilerinde ve canlı cansız bütün varlıklar karşısında geçerli olan bir erdemdir. İhsanda bulunulacak insanların başında ana baba, yakın akrabalar, yetimler, yoksullar, yakın komşular, uzak komşular, arkadaşlar, hizmetçiler gelmektedir. Allah’ın (cc) anne babaya ihsanı kendisine kulluktan sonra zikretmesi ve <i>“Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara "öf!" bile deme; onları azarlama, onlara saygılı, güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kol kanat ger.”</i>  buyurması onlara karşı ideal davranışın ihsan şeklinde olmasına işaret etmektedir. Allah Resûlü (sas) aynı şekilde anne babanın çocuklarla olan ilişkilerinde de ihsanı elden bırakmamaları, onları terbiye edip iyi birer insan olarak topluma kazandırırken iyilikle davranmalarını istemiştir. O (sas), <i>“Kim yanındaki cariyeyi terbiye eder ama ihsan ile terbiye eder, okutup yetiştirir ama ihsan ile okutup yetiştirirse, özgürlüğüne kavuşturur sonunda da evlen(dir)irse iki mükâfat kazanır.”</i>  hadisinde de işlerin ihsan ile yapılmasının gerekliliği ve bu şekilde yapılması hâlinde mükâfatının da kat kat verileceğini vurgulamaktadır.</p>

<p>Peygamber Efendimiz (sas), <i>“İnsanlar iyilik yaparlarsa biz de iyilik yaparız, zulmederlerse biz de zulmederiz." diyen zayıf karakterli kimseler olmayın. Bilakis iyilik yaptıklarında insanlara iyilik yapmayı, kötülük yaptıklarında ise onlara zulmetmemeyi alışkanlık hâline getirin.”</i>  buyurur. Buna göre insanların kendi aralarında yaptıkları davranışların ihsan boyutuna ulaşması için karşılık beklenmeden sırf Allah (cc) rızası için yapılması gerekir. Öte taraftan hata ve bilgisizlik gibi nedenlerle yapılan kötülüklere karşı da aynı şekilde kötülükle cevap verilmemesinin gereği vurgulanır. İnsanların fazileti de zaten bu durumlarda sergiledikleri tutumlarda ortaya çıkar. Allah Resûlü (sas) bu şekilde yapılan kötülüklere karşılık verilmeyerek ihsanda bulunulmasını ister. Çünkü bazı durumlarda muhataba iyilikte bulunularak bazen de yaptığı kötülüğe karşılık verilmeyerek ihsanda bulunulur.</p>

<p>Allah Resûlü (sas) akrabalara karşı ihsan hususunda da, <i>“Faziletlerin en üstünü, seninle akrabalık bağlarını kesenle ilişkini sürdürmen, sana vermeyene vermen, sana kötü söz söyleyeni bağışlamandır.”</i>  buyurur. O (cc), <i>“Komşuna ihsanda bulun ki mümin olasın.”</i>  buyurmakla komşulara gösterilmesi gereken ideal tavrı, bir anlamda inanan insan olmanın öncelikli gereği olduğuna işaret eder.</p>

<p>Müminler her işlerinde ihsan ile hareket ederler. <i>“Allah  (cc) her işte ihsanı (güzel davranmayı) emretmiştir. (Savaşta bile) öldüreceğiniz zaman öldürmeyi ihsan ile (en iyi şekilde) yapın. Hayvan keseceğiniz zaman kesme işini ihsan ile (en iyi şekilde) yapın. Kesecek kimse bıçağını iyi bilesin ve hayvanı sakinleştirsin.”</i>  hadisinde de bu durum örnek verilerek izah edilmektedir. Buna göre kesilecek hayvan ürkmemesi, korkmaması için rahatlatılmalı, eziyet görmemesi için de bıçak iyice bilenmelidir.</p>

<p><i>“Şüphesiz Allah (cc), adaleti, ihsanı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.”</i>  âyetinde adalet ve ihsan ilkelerinin uygulanması emredilmektedir. Allah’a (cc) ve diğer insanlara karşı sorumlulukları bulunan insanlar için her iki özellik de önem arz etmektedir. Adalet, borcunu vermek, alacağını istemektir; görevini yerine getirmek ve hakkını almaktır. İhsan ise borcundan daha fazlasını vermek, alacağından daha azına razı olmaktır. Buna göre adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkeleri ile hareket etmek anlamına gelirken, ihsan ise gerektiği zaman haklarından feragat etmek, verilen görevlerin daha ötesini yapmak olarak anlaşılmaktadır. Buna göre, kişinin vadesi geldiğinde alacağını istemesi adaletin gereği iken normal şartlarda bu hakkından vazgeçmesi ise ihsandır. Kur’ân-ı Kerîm’de, <i>“..Her kimin kısası, kardeşi (öldürülenin kardeşi, velîsi) tarafından affedilirse artık aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve ihsanla diyet ödemek gerekir.”</i>  âyetinde de aynı şekilde kişinin kısas talep etmesinin adalet ilkesinin gereği olduğuna, ancak suçlunun affedilerek kısastan vazgeçilmesi durumunda diyeti güzelce ödemenin ihsan kapsamına girdiğine işaret edilmektedir.</p>

<p>Borç alıp verme, aile içi haklar ve boşanma gibi durumlarda da ilişkilerin adaletin ötesinde yani ihsan düzeyinde olması istenmiştir. Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: ‘Bir adamın Peygamber Efendimizden (sas) genç bir deve alacağı vardı. Bu zât Peygamber Efendimize (sas) gelerek alacağını istedi. Hz. Peygamber (sas) de, <i>"Bu adama devesini verin." </i>buyurdu. Sahâbîler onun alacağına denk bir deve aradılarsa da bulamadılar. Ancak ondan daha değerli bir deve bulabildiler. Peygamber Efendimiz (sas), <i>"(Bulabildiğinizi) ona verin."</i> buyurdu. Bunun üzerine bedevî, <i>"Benim borcumu tastamam verdin, Allah (cc) da senin mükâfatını tastamam versin."</i> dedi. Ardından Resûlullah da (sas), <i>"Sizin en hayırlınız, borcunu ihsan ile (en güzel şekilde) ödeyeninizdir."</i> buyurdu. Bu şekilde de kişinin herhangi bir şarta bağlı olmaksızın borcundan fazlasını vermek suretiyle ihsanda bulunabileceği anlaşılmaktadır.</p>

<p>Aile içi haklar ile ilgili olarak da Kutlu Nebî (sas), <i>“Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlarınız üzerindeki hakkınız, sevmediğiniz kimseleri evinize sokmamaları ve hoşlanmadığınız kimselerle konuşmamalarıdır. Dikkat edin! Onların sizin üzerinizdeki hakları ise yedirmek ve giydirmek hususlarında ihsanda bulunmanızdır.”</i>  hadisinde de erkeklere, hanımlarını en iyi şekilde giydirmeyi, yedirip içirmeyi tavsiye etmiştir. Burada kişinin hanımının ihtiyaçlarını adalet seviyesinde yerine getirmesinin ötesinde şartların, imkânların elverdiğinin en iyisinin, en güzelinin sağlanması tavsiye edilmektedir.</p>

<p>Boşanma ile ilgili olarak da âyette, <i>“Boşama iki defadır. Bunun ardından ya iyilikle tutmak ya da ihsan ile (güzelce) serbest bırakmak gerekir.”</i>  buyrularak evliliğin devamında iyilik istendiği gibi, boşanma durumunda da iyilik ve ihsan ile davranılması istenmektedir. Bu şekilde adaletin temininden sonra güzel davranışların devam ettirilmesi, aileler arasındaki husumetin sona ermesi, gerek boşanma esnasında, gerekse sonrasında boşanan çiftlerin birbirlerine karşı Müslüman’a yakışır bir güzellikte davranışlar sergilemelerini sağlayacaktır.</p>

<p>Neticede ihsan, gerek ibadetlerin ve gerekse bütün davranışların Allah (cc) rızası gözetilerek, içtenlikle, karşılıksız, en güzel şekliyle yerine getirilmesi demektir. Bütün eylemlerin anlamlı ve değerli olmasının, kişiye ve topluma yararlı olmasının yolu da budur. <i>“Sözü dinleyip de ona en güzel bir şekilde uyanlar, Allah'ın (cc) hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin kendileridir.”</i>  âyeti de sözün en güzeline ihsan ile uyanların hidayete eren akıllı kimseler olduklarını çarpıcı bir şekilde vurgulamaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ihsan-allahi-cc-goruyormuscasina-yasamak-1</guid>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 09:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/ihsan-allahi-goruyormuscasina-yasamak.jpg" type="image/jpeg" length="69507"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sadaka: Sadakatin Göstergesi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/sadaka-sadakatin-gostergesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/sadaka-sadakatin-gostergesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[En faziletli sadaka hangisidir? Sadaka verilirken nelere dikkat edilmelidir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِى بُرْدَةَ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ صَدَقَةٌ<br />
<br />
Saîd b. Ebû Bürde’nin (ra), babası aracılığıyla dedesinden naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Her Müslüman’ın <strong>sadaka</strong> vermesi gerekir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M2333 Müslim, Zekât, 55; B1445 Buhârî, Zekât, 30)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "كُلُّ مَعْرُوفٍ صَدَقَةٌ</p>

<p style="text-align:justify">Câbir b. Abdullah’ın (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Her iyilik/güzel iş bir <strong>sadaka</strong>dır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B6021 Buhârî, Edeb, 33)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ الصَّدَقَةَ لَتُطْفِئُ غَضَبَ الرَّبِّ وَتَدْفَعُ مِيتَةَ السُّوءِ</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik’in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kuşkusuz <strong>sadaka</strong>, Rabbin hoşnutsuzluğunu giderir (Allah’ın (cc) kişiye huzurlu bir hayat bağışlamasına vesile olur, işlenen kötülüklere mukabil başa gelebilecek kötülüklere de kefaret olur) ve kötü bir şekilde ölmeyi (Allah’ın (cc) izniyle) önler."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T664 Tirmizî, Zekât, 28)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهُ ذَكَرَ النَّارَ فَتَعَوَّذَ مِنْهَا، وَأَشَاحَ بِوَجْهِهِ ثَلاَثَ مِرَارٍ، ثُمَّ قَالَ: "اتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا، فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ</p>

<p style="text-align:justify">Adî b. Hâtim’in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) cehennemden bahsetti, ondan Allah’a (cc) sığındı ve yüzünü üç defa çevirdikten sonra şöyle buyurdu: "<i>Yarım hurma (<strong>sadaka</strong>) ile bile olsa cehennemden korunun. Eğer bunu da bulamazsanız güzel bir sözle (korunun)."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M2350 Müslim, Zekât, 68)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَجُلٌ لِلنَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : يَا رَسُولَ اللَّهِ! أَيُّ الصَّدَقَةِ أَفْضَلُ؟ قَال: ‘أَنْ تَصَدَّقَ وَأَنْتَ صَحِيحٌ حَرِيصٌ، تَأْمُلُ الْغِنَى، وَتَخْشَى الْفَقْرَ، وَلاَ  "تُمْهِلْ حَتَّى إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: "Bir adam Hz. Peygamber’e (sas), "Ey Allah’ın Resûlü, hangi <strong>sadaka</strong> en faziletlidir?" diye sordu. Hz. Peygamber (sas), <i>" </i>Sağlıklı iken ve fakirlik endişesi ve zengin olma hırsı ile hareket ederken tasaddukta bulunabilmendir. <i>(<strong>Sadaka</strong> vermeyi) can boğaza gelip de (son nefesini yaşadığın âna kadar) erteleme..."</i> buyurdu."</p>

<p style="text-align:justify">(B2748 Buhârî, Vesâyâ, 7)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ يَزِيدَ سَمِعَ أَبَا مَسْعُودٍ الْبَدْرِيَّ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "نَفَقَةُ الرَّجُلِ عَلَى أَهْلِهِ صَدَقَةٌ</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Yezid’in (ra) Ebû Mes’ûd el-Bedrî’den (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kişinin ailesi için yaptığı harcama da <strong>sadaka</strong>dır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B4006 Buhârî, Meğâzî, 12)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün Allah Resûlü (sas), "<i>Her Müslüman’ın <strong>sadaka</strong> vermesi gerekir."  </i>buyurdu. Bunu duyanlar bir an için şaşırdılar. Çünkü aralarında zengin olmadıkları için mal ile <strong>sadaka</strong> veremeyenler de vardı. Hemen sordular: "(<strong>Sadaka</strong> verecek mal) bulamayana ne dersin?" Allah Resûlü (sas), "<i>Eliyle (emek verir) çalışır. Hem kendisi faydalanır, hem de <strong>sadaka</strong> verir."  </i>buyurdu. Sahâbe tekrar, "Ya buna gücü yetmezse ne dersin?" diye sordular. "<i>İhtiyaç sahibi, darda kalmış ve mazlum kimselere yardımcı olur." </i> Sahâbe tekrar, "Ya buna gücü yetmezse ne dersin?" diye sorunca Resûlullah (sas), iyiliği veya hayrı ister. "Bunu da yapmazsa ne dersin?" diye dördüncü kez sorunca, "<i>Kötülükten uzak durur. Bu da bir <strong>sadaka</strong>dır."  </i>buyurdular.</p>

<p style="text-align:justify">Değişik vesilelerle <strong>sadaka</strong> vermenin önemini ve kapsamını izah eden Allah Resûlü (sas) yine bir gün ashâbına bu konuda şunları söylüyordu: "<i>Güneşin doğduğu her gün, insanın bütün eklemleri için <strong>sadaka</strong> vermesi gerekir. İki kişinin arasını düzeltmen <strong>sadaka</strong>dır. Bir kimseyi kaldırarak hayvanına binmesine yardımcı olman veya eşyasını ona yüklemen <strong>sadaka</strong>dır. Güzel söz de <strong>sadaka</strong>dır. Namaza giderken attığın her adım <strong>sadaka</strong>dır. Yoldaki rahatsızlık veren şeyleri kaldırman <strong>sadaka</strong>dır."</i> "<i>Kendini doyurmak için harcadığın senin için <strong>sadaka</strong>dır. Çocuğuna yedirdiğin şey senin için <strong>sadaka</strong>dır. Eşine yedirdiğin şey senin için <strong>sadaka</strong>dır. Hizmetçini doyurduğun şey senin için <strong>sadaka</strong>dır." </i> buyuran Peygamber Efendimiz (sas), bir anlamda helâl lokmanın <strong>sadaka</strong> yerine geçtiğini dile getirmektedir. Onun belirttiğine göre Müslüman kişinin bir insana selâm vermesi ve kişinin kendi eşi ile birlikte olması da <strong>sadaka</strong>dır. Aynı şekilde Müslüman kardeşine güler yüzlü davranmak, kovasındaki sudan onun kabına boşaltmak, kaybolan birine yolu tarif etmek, iyi göremeyen birine rehberlik etmek ve üzerinde hakkı olduğu kimseye veya borçlusuna anlayışlı davranarak süre tanımak da Allah Resûlü (sas) tarafından <strong>sadaka</strong> olarak tanımlanmıştır. Öyle ki bir kimsenin diktiği ağaç veya ekinlerden her türlü canlının yedikleri bile <strong>sadaka</strong> kapsamındadır.</p>

<p style="text-align:justify">Sıdk (doğruluk), <strong>sadaka</strong>t (özden bağlılık, samimiyet), sadık (dürüst ve samimi olan kişi) kelimeleri ile ortak kökten gelen <strong>sadaka</strong> bu anlamları ifade edebilecek bütün davranışları kapsar. Meselâ, ibadet niyetiyle <strong>sadaka</strong> veren kimse Rabbine karşı, malından veren varlıklı kişi muhtaçlara karşı, evinin ihtiyaçlarını karşılayan eşine ve çocuklarına karşı yardımsever, ihtiyaç sahiplerine karşı <strong>sadaka</strong>tini, samimiyetini, iyi niyetli olduğunu göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah (cc), "<i>Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz. Fakat kim cimrilik eder, kendini Allah’a (cc) muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa, biz de onu en zor olana kolayca iletiriz."  </i>buyurmuştur. Bu âyetlerde <strong>sadaka</strong>, sakınma ve tasdik etme arasında kurulan sıkı bağ, dikkat çekicidir. <strong>Sadaka</strong>, imanda <strong>sadaka</strong>t ve samimiyetin bir delili, tasdik de âhirete imanın bir ifadesidir. Bunun içindir ki Resûlullah (sas), "<i>...<strong>Sadaka</strong> bir delildir..." </i> hadisinde <strong>sadaka</strong>nın, veren kişinin imanına ve <strong>sadaka</strong>tine bir delil olduğunu buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Asıl <strong>sadaka</strong>, malî yardım şeklinde yapılandır. Ancak bu, herkes için mümkün olmayabilir veya her zaman ihtiyacı karşılamayabilir. Zira <strong>sadaka</strong>, karşımızdakini mutlu etmek ve bir eksiğini gidermek ise, aç olan kimse için onu doyurmak <strong>sadaka</strong> iken, hasta olan için ziyaretine gitmek <strong>sadaka</strong> olacaktır. Bazı durumlarda çevre temizliği <strong>sadaka</strong> iken, bazen güzel bir nasihat, hayat kurtaran bir <strong>sadaka</strong> olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Gücü kudreti yerinde olan gücüyle, malı olan malıyla, ilmi olan da ilmiyle <strong>sadaka</strong> verecektir. Zira <strong>sadaka</strong> vermek insanların imkân ve fizikî durumları ile yakından ilgilidir. Varlıklı bir insan için mal ile tasaddukta bulunmak akla gelen ilk <strong>sadaka</strong> şekli iken, gücü kuvveti yerinde olan kişinin emeğini insanların hayrına sunması <strong>sadaka</strong> sevabına eriştirecektir. Yaşlı ve hasta bir kimsenin güzel bir nasihati, iyiliğe çağırması güzel bir <strong>sadaka</strong> iken, genç ve dinamik bir kimsenin de o yaşlıya göstereceği saygı ve hizmet yerinde bir <strong>sadaka</strong>dır.</p>

<p style="text-align:justify">Kutlu Nebî (sas), "<i>Her iyilik bir <strong>sadaka</strong>dır." </i> hadisi ile <strong>sadaka</strong>ya her Müslümanın yapabileceği bütün güzel davranışları kuşatacak bir anlam yüklemiştir. Bu şekilde geniş bir uygulama alanı bulunan <strong>sadaka</strong>lar âhiret yurdu için de en güzel hazırlıktır. Âlim sahâbî Abdullah b. Mes’ûd (ra) anlatıyor: "Bir gün Nebî (sas) çevresindekilere, "<i>Hanginiz vârisinin malını kendi malından daha çok sever?"</i> diye sordu. Oradakiler, "Aramızda, kendi malını vârisininkinden daha çok sevmeyen kimse yoktur." dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurdu: "<i>Şunu iyi bilin ki aranızda vârisinin malı, kendi malından daha çok hoşuna giden hiç kimse yoktur. (Çünkü) Senin malın (<strong>sadaka</strong> vererek) hayır yaparak önceden (âhirete) gönderdiğindir. Vârisinin malı ise (öldükten sonra) geride bıraktıklarındır."</i>  Allah Resûlü (sas) yine bir gün, "<i>Çoklukla övünmek sizi oyaladı." </i> âyetini okuduktan sonra o sırada yanında bulunan sahâbîlere, "<i>Âdemoğlu, "Malım, malım!" diyor. Ey âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ve <strong>sadaka</strong> verip önceden (âhirete) gönderdiğin dışında bir malın mı var?" </i> buyurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe'nin (ra) anlattığı bir diğer olayda Hz. Peygamber (sas) ailesi için bir koyun kesmiş ve eşlerine ondan ne kadarı kaldı diye sormuştu. Hz. Âişe (ra), "Bize sadece kürek kemiği kaldı." deyince Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: "<i>(Demek ki) kürek kemiğinin dışında tümü (bize) kaldı."</i></p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü'nün (sas) açıkça belirttiğine göre <strong>sadaka</strong> malı azaltmıyor, Allah (cc) katında mükâfatın artmasına vesile oluyordu. Bunun için yularlı bir devesini Allah yolunda tasadduk eden bir sahâbî için, "<i>Allah (cc) (bu kişiye) kıyamet gününde yularlı yedi yüz deve tasadduk etmiş gibi sevap verecektir." </i> buyurmuştu. Kur'an-ı Kerim'de de Yüce Mevlâ (cc), "<i>Allah (cc) yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki her başakta yüz dane vardır. Allah (cc) dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın (cc) lütfu geniştir, O (cc) her şeyi bilir."</i>  buyurarak, kendi rızası için verenlerin mükâfatının yedi yüz misliyle olacağını bildirmiştir. Çünkü paylaşılmayan bir mal, geçici ve fânidir. Bir gün ya yok olur ya da yararsız hâle gelir. Fakat diğer insanlarla paylaşıldığı zaman daha uzun bir dönem devam eder ve istifade edildikçe de sahibine mükâfat kazandırır. Kutlu Nebî (sas), <i>’"nsan öldüğü zaman, şu üç şey dışında amelleri kesilir: <strong>Sadaka</strong>-i câriye (faydası kesintisiz devam eden <strong>sadaka</strong>), kendisinden yararlanılan ilim ve kendisine dua eden sâlih evlât." </i> derken, insanların çeşme ve köprü gibi sürekli yararlandığı, uzun ömürlü yaşayan <strong>sadaka</strong>ları ilk sırada anmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Verilen <strong>sadaka</strong>nın azlığı çokluğu, küçüklüğü büyüklüğü kadar helâlinden kazanılıp kazanılmadığı ve verilirken kişinin taşıdığı samimiyet de önemlidir. Hz. Peygamber'in (sas) kendisine, "Hangi <strong>sadaka</strong> en faziletlidir?" diye soran bir kimseye, "<i>Malı az olanın gücüne göre verdiği (<strong>sadaka</strong>!)" </i> demesi bu noktada son derece anlamlıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem helâl maldan verilen <strong>sadaka</strong>nın Allah (cc) katındaki değerini şöyle anlatmaktadır: "<i>Kim helâl kazancından bir hurma miktarı <strong>sadaka</strong> verirse —ki Allah (cc) sadece helâl olanı kabul eder— Allah (cc) o <strong>sadaka</strong>yı büyük bir hoşnutlukla kabul eder. Sonra onu sahibi için, sizden birinizin tayını yetiştirdiği gibi (özenle) dağ gibi olana kadar büyütür (bereketlendirir).</i> <i>Öyle ki lokma büyüklüğündeki bir <strong>sadaka</strong>nın sevabı Uhud Dağı kadar oluverir. Allah'ın (cc) Kitabı'nda bunu tasdik eden âyetler şunlardır." </i> buyuran sevgili Peygamberimiz (sas), "<i>Onlar, kullarının tevbesini kabul edenin ve <strong>sadaka</strong>ları alanın Allah olduğunu bilmezler mi?"</i>  "<i>Allah (cc) faiz malını mahveder (Faiz karışan malın bereketini giderir), <strong>sadaka</strong>ları ise artırır (bereketlendirir)..." </i> âyetlerini okumuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Halis niyetle Allah (cc) rızası için verilen her türlü <strong>sadaka</strong>, Allah (cc) katında değerlidir ve mükâfata lâyıktır. Allah Elçisi’nin (sas) anlattığına göre bir adam yemin ederek geceleyin <strong>sadaka</strong> vereceğini söyler ve bilmeyerek elindeki <strong>sadaka</strong>yı bir hırsızın eline tutuşturur. Bunu duyan insanlar ertesi gün, "Bir hırsıza <strong>sadaka</strong> verilmiş!" diye konuşurlar. <strong>Sadaka</strong>yı veren zât, buna üzülmez ve verdiği <strong>sadaka</strong>dan dolayı Allah’a (cc) hamdeder. Tekrar <strong>sadaka</strong> vereceğine dair kendi kendine söz verir. Bu defa da elindeki <strong>sadaka</strong>yı geceleyin bilmeyerek kötü bir kadına verir. Sabah olunca, bunu duyan halk, "Bu gece de kötü bir kadına <strong>sadaka</strong> verilmiş!" diye konuşurlar. <strong>Sadaka</strong> veren yine aldırmayarak, "Allah’ım! Kötü bir kadına (senin iraden dâhilinde) <strong>sadaka</strong> verdiğim için sana hamdediyorum." der. Üçüncü gece tekrar bir kimseye <strong>sadaka</strong> vermek ister. Ve bu sefer de bilmeyerek bir zengine verir. Ertesi gün halk bunu da diline dolayarak konuşurlar. Bu hayırsever kişi bilmeden bir zengine <strong>sadaka</strong> verdiği için tekrar Allah’a (cc) hamdeder. Allah (cc) rızasını gözeterek halis niyetle gizlice verdiği bütün bu <strong>sadaka</strong>lardan sonra kendisine şöyle denilir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Bir hırsıza verdiğin <strong>sadaka</strong> var ya, umulur ki (bu <strong>sadaka</strong> sayesinde) o, hırsızlığından vazgeçer. Zinakâr kadına gelince, umulur ki o da zinasından vazgeçer. Zengine gelince, umulur ki o da ibret alır, Allah’ın (cc) kendisine verdiği maldan infakta bulunur." </i> Bu hadis, verilen <strong>sadaka</strong>ların âhiretteki ecir ve sevabından önce, dünyada sağlayacağı yararlara dikkat çekmektedir. Bırakın yoksullara verilen <strong>sadaka</strong>yı, yanlışlıkla verildiğinde dahi <strong>sadaka</strong>, insanların hatalarını düzeltmesine imkân verebilmekte, çeşitli dünyevî kazanımlara vesile olmaktadır. Bu ise <strong>sadaka</strong>nın, fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamasının, onların maddî sıkıntılarını gidermesinin yanı sıra bazı kimselerin yanlışlarını fark edip düzeltmelerine yardımcı olduğunu da ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas), cennette inananlara açılacak kapılardan birinin ‘<strong><i>sadaka</i></strong><i> kapısı</i> ’ olduğunu bildirirken de verilen <strong>sadaka</strong>ların mükâfata dönüşeceğini ve yapılan iyiliklerin karşılıksız kalmayacağına işaret buyurmuştur. "<i>Kuşkusuz <strong>sadaka</strong>, Rabbin hoşnutsuzluğunu giderir (Allah’ın (cc) kişiye huzurlu bir hayat bağışlamasına vesile olur, işlenen kötülüklere mukabil başa gelebilecek kötülüklere de kefaret olur) ve kötü bir şekilde ölmeyi (Allah’ın (cc) izniyle) önler"</i> , "<i>Kıyamet günü müminin gölgesi (onu himaye edecek şey) <strong>sadaka</strong>sıdır." </i> hadisleri de aynı hususa işaret etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kutlu Nebî (sas), <strong>sadaka</strong>nın insan psikolojisi üzerindeki faydalarına işaret ederek <strong>sadaka</strong> vermekle kişinin şahsiyetini geliştirebileceğine dikkat çekmiştir. Meselâ, katı kalpli olmaktan şikâyet eden bir sahâbîye yufka yürekli olabilmesi için ihtiyaç sahiplerine yedirme ve yetimin başını okşama suretiyle <strong>sadaka</strong> vermesini tavsiye etmiştir. "<i>Hastalarınızı <strong>sadaka</strong> ile tedavi edin." </i> buyuran Peygamber Efendimiz (sas), ihtiyaç sahiplerine yardımcı olan ve onların duasını alan kişinin karşılığını bulacağına işaret etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><i>"...Suyun ateşi söndürdüğü gibi, <strong>sadaka</strong> da hataları söndürür (ortadan kaldırır)..."</i>  buyuran Hz. Peygamber’in (sas) sünnetinde <strong>sadaka</strong> vermek, hataların tashihi için değerlendirilmesi gereken iyi bir fırsattı. Kişinin yaptığı hatalara karşılık <strong>sadaka</strong> vermesi, bu davranışlarından pişmanlık duyup kendi nefsine karşı bir nevi müeyyide uygulaması anlamına geliyordu. Yine bu anlamda, "<i>Bir kişi, ailesi, malı, nefsi, çocuğu ve komşusu ile imtihana çekilir. Oruç, namaz, <strong>sadaka</strong> ve iyiliği emredip kötülükten sakındırma ise, bu imtihan için kefaret olur." </i> buyuruyordu. Bir gün tüccarlarla sohbet ederken de, "<i>Ey tüccar topluluğu! Muhakkak ki alışveriş esnasında boş söz ve yemin bulunur. Bu nedenle alışverişi <strong>sadaka</strong>yla karıştırın (ki hatalara kefaret olsun)."</i>  tavsiyesinde bulunuyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) bir konuşmasında cehennemden bahsetti, ondan Allah’a (cc) sığındı ve yüzünü üç defa çevirdikten sonra şöyle buyurdu: "<i>Yarım hurma (<strong>sadaka</strong>) ile bile olsa cehennemden korunun. Eğer bunu da bulamazsanız güzel bir sözle (korunun)."</i>  Bu sözleriyle Hz. Peygamber (sas) az veya çok demeden, herhangi bir davranışla sınırlamadan sürekli <strong>sadaka</strong> verilmesi gerektiğine işaret buyuruyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) cuma ve bayram namazlarında erkek ve kadınların saflarına karışır ve "<i><strong>Sadaka</strong> veriniz!" </i> sözüyle onları teşvik ederdi. Cömertliğiyle meşhur sahâbîlerden Ebû Saîd el-Hudrî (ra), Resûlullah’ın (sas) bayram günleri insanlara iki rekât namaz kıldırdıktan sonra ayakta durup saflar hâlinde oturmuş cemaate doğru döndüğünü ve onlara, "<i><strong>Sadaka</strong> veriniz!"  </i>buyurduğunu ve bu durumda en çok <strong>sadaka</strong> verenlerin hanımlar olduğunu aktarmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) sair zamanlarda da ihtiyaç hâlinde ashâbını teşvik ederdi. Bir gün ashâbdan bazıları öğle vaktine doğru Resûlullah’ın (sas) yanındaydı. O sırada yalın ayak, abalarını ortadan delerek başlarına geçirmiş, çıplak, çoğu Mudar kabilesine mensup bazı kimseler Peygamber’in (sas) yanına geldiler. Bunların çok yoksul olduklarını gören Resûlullah’ın (sas) yüzünün rengi değişti. İçeri girip çıktı ve sonra Bilâl’e (ra) ezan okumasını, ardından kâmet getirmesini söyledi. Öğle namazını kıldıktan sonra cemaati <strong>sadaka</strong>ya teşvik babında özlü bir hitapta bulundu: "<i>Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a (cc) karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah (cc) üzerinizde gözetleyicidir." </i> âyetini okudu ve ardından, "<i>...Allah’tan (cc) korkun. Herkes yarın için ne göndermiş olduğuna bir baksın..." </i> âyetini okuduktan sonra (sözüne devamla) herkesin dinarından, dirheminden, elbisesinden, buğdayından, kuru hurmasından —bu yarım hurma da olsa— <strong>sadaka</strong> vermesi gerektiğini vurguladı.</p>

<p style="text-align:justify">Önce ensardan bir sahâbî avucunun alamayacağı büyüklükte, içi dolu bir para kesesi getirdi. Daha sonra oradakiler peş peşe bir şeyler getirdiler. Sonunda orada yiyecek ve giyecek cinsinden iki küme mal yığıldı. Bu durumu gören Resûlullah’ın mübarek yüzleri altın gibi parlamaya başladı.</p>

<p style="text-align:justify">Memnuniyetini de şu evrensel prensip ve müjde ile belirtti: "<i>Her kim İslâm’da güzel bir gelenek başlatırsa hem yaptığının ecrini hem de kendisinden sonra onunla amel edenlerin ecrini kazanır. Onu yapanların kendi ecirlerinden de bir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir gelenek başlatırsa hem yaptığının günahını hem de kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahını yüklenir. Onların günahlarından da hiçbir şey eksilmez."</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu şekilde Allah Resûlü’nün (sas) mektebinde yetişen sahâbe, <strong>sadaka</strong> verme konusunda birbirleriyle tatlı bir yarış içindeydiler. Yine bir gün Allah Resûlü (sas) ashâbını mal vermeleri yönünde teşvik etmişti. Ömer b. Hattâb (ra), Resûlullah (sas) bu gün bize <strong>sadaka</strong> vermemizi emretti. Bu (emir) bende mal bulunan bir zamana rastladı. (Kendi kendime), "Eğer bir gün Ebû Bekir’i (ra) geçe(bile)ceksem ancak bugün geçerim." dedim ve malımın yarısını getirdim. Resûlullah, "<i>Ailene ne bıraktın?"</i> dedi. Ben de, "Bu kadarını." dedim. Ardından Ebû Bekir (ra) de malının hepsini getirdi. Resûlullah (sas) ona da, "<i>Ailene ne bıraktın?"  </i>dedi. O (ra) da, "Onlara Allah (cc) ve Resûlü’nü (sas) bıraktım." dedi. Bunun üzerine ben, "Bundan sonra hiçbir şeyde seninle yarışa girmeyeceğim." dedim.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sadaka</strong> vermek aslında bir şükür ifadesidir. Verilen nimetin devamı için onu diğer insanlar ile paylaşmaktır. Yüce Allah (cc), "<i>Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun."</i>  buyurarak kendilerine nimet verilenlerin aynı nimeti başkalarıyla paylaşmalarını emretmiştir. Peygamber Efendimiz (sas) bu gerçeğe fırsat buldukça vurgu yapıyor ve konunun daha iyi anlaşılıp kavranabilmesi için temsiller getiriyor, geçmişten örnekler veriyordu: "<i>...İsrâiloğulları içerisinde cildi alacalı, kel ve kör üç kişi vardı. Allah (cc) bunları imtihan etmek istedi ve onlara bir melek gönderdi. Melek, derisi alacalı olan adama geldi ve en çok istediği şeyin ne olduğunu sordu. Adam, güzel görünümlü bir cilt istediğini çünkü insanların hâlihazırdaki görüntüsüyle kendisini çirkin bulup ondan iğrendiklerini söyledi. Bunun üzerine melek, adamın vücudunu sıvazladı ve şifa bulan adamın çirkinliği gitti. Ona çok güzel bir renk ve hoş bir görünüm verilmişti. Daha sonra melek ona en çok hangi malı sevdiğini sordu. Hastalıktan kurtulan adam, deveyi sevdiğini söyleyince, ona on aylık gebe bir deve verildi. Melek, devenin onun için bereketli olmasını temenni ederek adamın yanından ayrıldı ve başı kel olan adamın yanına gitti. Ona da en çok istediği şeyin ne olduğunu sordu. O da kendisinden kelliği giderecek, insanların iğrenmelerini ortadan kaldıracak güzel bir saç istediğini söyledi. Melek onun başını sıvazlar sıvazlamaz kellikten eser kalmadığı gibi, çok güzel saçları oluverdi. Bu kez de melek ona en çok hangi malı sevdiğini sordu. O, ineği sevdiğini söyleyince, kendisine gebe bir inek verildi. Melek bu adama da bahşedilen ineğin bereketli olmasını temenni ederek yanından ayrıldı. Melek son olarak âmâ olan adamın yanına geldi ve dünyada en çok istediği şeyin ne olduğunu ona da sordu. O, görmeyen gözlerinin açılmasını ve bu sayede insanları görmek istediğini söyledi. Melek adamın gözlerini sıvazladı ve adam görmeye başladı. Ardından da daha öncekilere sorduğu gibi, ona hangi malı çok sevdiğini sordu. Adam koyunları sevdiğini söyleyince, kendisine kuzulu bir koyun verildi.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Bir müddet sonra muzdarip durumda olan bu kişilere bahşedilen hayvanlar yavruladılar ve çoğaldılar. Bu suretle birinin bir vadi dolusu devesi, diğerinin bir vadi dolusu sığırı, ötekisinin de bir vadi dolusu koyunu oldu. Aradan yıllar geçti. Melek, bu üç kişinin karşısına bir kez daha çıktı. Ama bu sefer onların karşısına çıkma sebebi, nimeti veren Allah’a (cc) karşı onları şükür imtihanına tâbi tutmaktı.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Bu amaçla önce cildi alacalı olup da Allah’ın (cc) sıhhat ve mal verdiği adamın yanına geldi. Tıpkı onun eski hâli gibi hastalıklı ve yoksul bir insan suretine girmişti. Ona dedi ki: "Ben fakir biriyim. Bütün çarelerim tükendi. Yolculuğu tamamlayabilmem önce Allah’ın (cc) inayeti sonra da senin yardımınla mümkündür. Şimdi ben, sana güzel bir renk, güzel bir görünüm ve mal veren Allah (cc) rızası için senden bir deve istiyorum. Bu sayede yolculuğumu tamamlayayım ve memleketime ulaşayım." İnsan suretindeki meleğin isteklerini dinleyen adam, "(İyi ama malımda) hak sahipleri çoktur." diye cevap verince melek ona, "Sanki seni tanır gibiyim. Sen insanların iğrendiği, cildi alacalı olan kişi değil miydin? Fakir olduğun hâlde Allah (cc) bu malı mülkü sana vermedi mi?" diye sordu. Bu sorulara karşılık adam, "(Hayır) yemin olsun ki bu mal mülk bana atalarımdan miras kaldı." dedi. Melek de ona cevaben, "Eğer sen yalan söylüyorsan Allah seni eski hâline döndürsün!" dedi ve oradan ayrıldı.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Sonra kel olan adamın yanına kel bir insan suretinde gitti ve aynı şeyleri söyledi. Bu adam da alacalı adamın yaptığı gibi meleğe yardım etmeyi reddetti. Melek de ona, "Eğer sen bu sözlerinde yalancı isen, Allah (cc) seni eski hâline döndürsün!" dedi.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Ardından âmâ bir insan suretine girerek eskiden âmâ olan adamın yanına giden melek, ona dedi ki: "Ben gariban bir yolcuyum. Yolda kaldım. Önce Allah’ın (cc), sonra senin yardımınla ancak gideceğim yere ulaşabilirim. Şimdi ben, sana görme kabiliyetini bahşeden Yüce Allah’ın (cc) rızası için senden bir koyun istiyorum ki ondan istifade ederek gideceğim yere ulaşabileyim." Meleğin bu isteği üzerine âmâ olup da Allah’ın (cc) sıhhat verdiği adam dedi ki: "Evet ben gerçekten kördüm. Allah (cc) bana görme kabiliyetini bahşetti. Fakir idim, beni zenginleştirdi. (İşte koyunlarım!) Dilediğin kadar al. Allah’a (cc) yemin ederim ki, bugün Allah (cc) rızası için benden alacağın hiçbir şeyde sana sınır koymam." Bunun üzerine melek ona, "Malın senin olsun. Siz imtihan edildiniz. Neticede Allah (cc) senden razı oldu, diğer iki arkadaşın ise Allah’ın (cc) gazabına uğradılar.</i> " <i>dedi."</i></p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ (cc), "<i>Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık, hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah (cc) katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler."</i> buyurur. <strong>Sadaka</strong>lar gösteriş ve riyadan uzak, alanın haysiyet ve onuru zedelenmenden verilmelidir. Allah Resûlü (sas) de, Allah’ın (cc) kendi gölgesinden (himayesinden) başka hiçbir gölgenin (yardımcının) bulunmadığı kıyamet gününde, Allah’ın (cc) gölgesinde (himayesinde) olacak yedi sınıf insandan bir sınıfın da sağ elinin verdiği <strong>sadaka</strong>yı sol bilmeyecek derecede gizli tutan kimseler olduğunu belirtmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Eskiden bazı cami, türbe ve hastanelerin gizli köşelerinde üstleri çukur <strong>sadaka</strong> taşları vardı. Varlıklı hayırseverler bu çukurlara gizlice para koyarlar, sıkıntılarını ve kötü durumlarını dile getiremeyen, kimseye açamayan fakir insanlar da gizlice gelir, ihtiyaçları miktarınca parayı alırlardı. Kalanını ise kendisi gibi muhtaç insanları düşünerek orada bırakır ve <strong>sadaka</strong>yı bırakan meçhul kişiye dua ederdi. Böylece <strong>sadaka</strong> verenler gösteriş ve riya âfetinden kurtulur, ihtiyaç sahibi fakirlerin de onurları zedelenmezdi. Böylece <strong>sadaka</strong>yı veren de alan da daha bir samimi duygular içinde sevap kazanırlardı. </p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sadaka</strong> her zaman verilebilirse de bazı zamanlar farklıdır ve buna bağlı olarak mükâfatı da farklı olacaktır. Allah Teâlâ (cc), "<i>Herhangi birinize ölüm gelip de, "Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de <strong>sadaka</strong> verip iyilerden olsam!" demesinden önce size verdiğimiz rızıktan harcayın." </i> buyurarak <strong>sadaka</strong>nın ömür sonuna veya hastalık zamanına ertelenmemesi gerektiğini bildirmiştir. Ebû Hüreyre’nin (ra) anlattığına göre bir adam Hz. Peygamber’e (sas), "Ey Allah’ın Resûlü, hangi <strong>sadaka</strong> en faziletlidir?" diye sordu. Hz. Peygamber (sas), "<i>Sağlıklı iken ve fakirlik endişesi ve zengin olma hırsı ile hareket ederken tasaddukta bulunabilmendir.. (<strong>Sadaka</strong> vermeyi) can boğaza gelip de (son nefesini yaşadığın âna kadar) erteleme..."</i> buyurdu. Çünkü yaşlı veya hasta birinin <strong>sadaka</strong> vermesi ile hayatının baharında olan kişinin vermesi farklıdır. Birincisi artık ihtiyacı kalmadığı veya istifade edemeyeceğini anladığı için verir, öteki ise ihtiyacı olduğu hâlde vererek diğerkâmlık, fedakârlık gibi birçok erdemli davranışı beraber sergiler. Böylece ihtiras, tamahkârlık ve dünyaya aşırı bağlılık duygularını dizginler. İşte Kutlu Nebî (sas) bu sonu gelmez ihtiras ve tamahkârlığın daha vakit varken dizginlenmesi için zamanında <strong>sadaka</strong> vermenin daha faziletli olduğuna işaret etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas) farklı zamanlarda, farklı kimselere en faydalı olacak <strong>sadaka</strong> çeşitlerini haber vermiştir: "<i><strong>Sadaka</strong>nın en faziletlisi, Müslüman’ın ilim öğrenmesi, sonrada onu Müslüman kardeşine öğretmesidir."</i> ; "<i><strong>Sadaka</strong>ların en kıymetlisi Allah (cc) yolunda (savaşana bağışlanan) çadır gölgesi ve Allah (cc) yolunda (cihad edene) verilen hizmetçi veya Allah yolunda (savaşana) sağlanan binittir."</i> ; "<i>En hayırlı <strong>sadaka</strong>, su ikram etmektir."</i> ; "<i>Size <strong>sadaka</strong>nın en değerlisini öğreteyim mi? (Evlendikten sonra herhangi bir sebepten dolayı) sana dönüp gelen ve senden başka da geçimini sağlayacak kimsesi olmayan kızına (yaptığın harcamadır)!" </i> Bu hadislerden <strong>sadaka</strong> faziletinin, kişiye, ortama ve faydalı olma durumuna göre değiştiği anlaşılmaktadır. Buna göre ilmî faaliyetlerin az olduğu bir ortamda insanları eğitme en güzel <strong>sadaka</strong> sayılırken, suyun az olduğu bir yerde insanlara içme suyu sağlamak en güzel <strong>sadaka</strong> olmaktadır. Diğer bir durumda da fakir, kimsesiz, terk edilmiş dul bir kadına sahip çıkmak en hayırlı <strong>sadaka</strong> olabilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sadaka</strong> verilirken dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da fakirin incitilmemesi, gönlünün kırılmaması ve yapılan iyiliğin başına kakılmamasıdır. Allah Teâlâ (cc), "<i>Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen <strong>sadaka</strong>dan daha iyidir. Allah (cc) zengindir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir). Ey iman edenler! Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle yaptığınız hayırları boşa çıkarmayın..." </i> buyurmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sadaka</strong>nın kimlere verileceği de önemlidir. Bir insanın harcama yapmasına, yardım etmesine en lâyık olanlar öncelikle eşi ve aile efradıdır. "<i>Kişinin ailesi için yaptığı harcama da <strong>sadaka</strong>dır." </i> buyuran Allah Resûlü (sas), aile fertleri ihtiyaç hâlinde iken başkalarına <strong>sadaka</strong> verilmesini tasvip etmemiştir. Bunun içindir ki O (sas) şöyle buyurmuştur: "<i><strong>Sadaka</strong>nın en hayırlısı, vereni ve geçindirmekle yükümlü olduğu aile efradını ihtiyaçsız bırakacak şekilde verilendir. Üstteki (veren) el, alttaki (alan) elden hayırlıdır. Sen ilk önce, geçimini sağlamakla yükümlü olduğun kimselerden başla."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sadaka</strong> verilirken ikinci olarak hısım ve akraba gözetilmelidir. Çünkü yoksul bir kişiye verilen <strong>sadaka</strong>da sadece bir sevap varken, akrabaya verilende iki sevap vardır. Birincisi <strong>sadaka</strong> sevabı, ikincisi akrabalık bağlarını kuvvetlendirme sevabıdır. Hz. Peygamber, akrabaya verilen <strong>sadaka</strong>nın aradaki kin, haset, dargınlık vb. duyguları gidereceğine işaretle, "<i><strong>Sadaka</strong>nın en faziletlisi içinde sana karşı (gizli) düşmanlık duygusu besleyen akrabaya verilen <strong>sadaka</strong>dır."</i>  buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuç olarak <strong>sadaka</strong>, Allah’a (cc) karşı bağlılığın bir ifadesi olarak her insanın imkân ve bulunduğu ortama göre yapabileceği bir ibadet çeşididir. Böylece Müslümanlar zaman ve sınırlama olmaksızın hayır işlemeye, mükâfat kazanmaya teşvik edilmektedir. Kendi şahsı, ailesi, toplumu, çevresi hatta hayvanları ilgilendiren bütün hayırlı işlerin <strong>sadaka</strong> olduğunu bilen bir kişi var gücüyle çalışacaktır. Ayrıca bu <strong>sadaka</strong> kültüründe her şahsa bu hayrı işleme fırsatı verilerek insanların hayır yolunda yarışmalarına imkân sağlanmıştır. Bu sayede insanlar daha güzelini ve daha faydalısını bulma noktasında çaba içerisinde olacak ve sonuçta faydalı olma, hayır yapma anlayışı hâkim olmaya başlayacak, insanlar farklı alanlarda hayır yarışına gireceklerdir. Böylece Kutlu Nebî’nin (sas), "<i><strong>Sadaka</strong>larınızı (bir an önce) veriniz. Çünkü size öyle bir zaman gelecek ki kişi <strong>sadaka</strong>sını getirecek fakat onu kabul edecek kimse bulamayacak. (<strong>Sadaka</strong> getirdiği) adam, "Dün gelseydin onu kabul ederdim, fakat bugün ona ihtiyacım yok." diyecek."</i> şeklinde tasvir ettiği kanaatkâr bir toplum oluşacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/sadaka-sadakatin-gostergesi-1</guid>
      <pubDate>Sun, 17 May 2026 09:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/sadaka-sadakatin-gostergesi.jpg" type="image/jpeg" length="56836"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Allah'ın Kabul Edeceği Tövbe]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-kabul-edecegi-tevbe-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-kabul-edecegi-tevbe-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gerekli şartları taşıyan samimi bir tövbe, işlenen günahın silinmesine vesile olur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><strong>"Allah’ın (cc) kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir; işte Allah (cc) bunların tövbesini kabul eder; Allah (cc) her şeyi bilendir, hikmet sahibidir." (Nisâ, 4/17)</strong></p>

<p style="text-align:justify">Esasında akıl ve irademizi kullanarak kötülüklerden uzak durmamız gerekirken zaman zaman günahlar işleyebilmekteyiz. Rabbimiz ise bizi hemen cezalandırmamakta, tövbe etmek için süre vermektedir. Bu sayfadaki ayetlerde Yüce Allah (cc), gerçek bir tövbe için bazı şartların bulunduğunu bildirmektedir. Tövbenin samimi şekilde yapılmış olması, günahtan pişman olunması ve bir daha aynı günahı işlememeye karar verilmiş olması gerekir. Yoksa aynı günahı yeniden işlemeyi düşünen kişinin tövbesi kabul olmadığı gibi, ölmeden önceki son nefeste yapılan tövbe de kabul olmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Gerekli şartları taşıyan samimi bir tövbe, işlenen günahın silinmesine vesile olur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>Tövbe:</strong> Günahtan dönüp Allah’a yönelmek.<br />
<strong>Cehalet:</strong> Bilmemek veya nefsine uyup bildiğinin aksini yapmak.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/allahin-kabul-edecegi-tevbe-1</guid>
      <pubDate>Sat, 16 May 2026 10:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/11/allahin-kabul-edecegi-tovbe.jpg" type="image/jpeg" length="48992"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zekat: Yoksulun Hakkı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-yoksulun-hakki-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-yoksulun-hakki-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zekatın verilebileceği sekiz sınıf insan kimlerdir? Kişi kimlere zekat veremez? Zekat verilirken nelere dikkat edilmelidir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"﴾.عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لَيْسَ الْمِسْكِينُ بِالَّذِى تَرُدُّهُ التَّمْرَةُ وَالتَّمْرَتَانِ وَلاَ اللُّقْمَةُ وَاللُّقْمَتَانِ إِنَّ الْمِسْكِينَ الْمُتَعَفِّفُ اقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ: ﴿لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا<br />
<br />
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"(Kendisine <strong>zekât</strong> verilecek olan) miskin, ihtiyacını bir iki hurma veya bir iki lokmanın giderebileceği kişi değildir. Asıl miskin, (maddî imkânı olmadığı hâlde onurundan dolayı) istemekten kaçınan kişidir. Dilerseniz (bu konuda) "…İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler…" âyetini </i>(Bakara, 2/273) <i>okuyun!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M2394 Müslim, <strong>Zekât</strong>, 102; B1476 Buhârî, <strong>Zekât</strong>, 53)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ تَحِلُّ الصَّدَقَةُ لِغَنِيٍّ وَلاَ لِذِى مِرَّةٍ سَوِيٍّ</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Amr’dan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Zengin ve gücü kuvveti yerinde (sağlıklı) kimselerin <strong>zekât</strong> almaları helâl değildir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D1634 Ebû Dâvûd, <strong>Zekât</strong>, 24; T652 Tirmizî, <strong>Zekât</strong>, 23)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) بَعَثَ مُعَاذًا إِلَى الْيَمَنِ فَقَالَ: "…فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللَّهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً فِي أَمْوَالِهِمْ تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’tan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) Muâz’ı (ra) Yemen’e gönderirken şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"... Allah’ın (cc), zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere mallarına <strong>zekât</strong>ı farz kıldığını onlara bildir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B1395 Buhârî, <strong>Zekât</strong>, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ سَلْمَانَ بْنِ عَامِرٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِنَّ الصَّدَقَةَ عَلَى الْمِسْكِينِ صَدَقَةٌ وَعَلَى ذِى الرَّحِمِ اثْنَتَانِ: صَدَقَةٌ وَصِلَةٌ</p>

<p style="text-align:justify">Selmân b. Âmir’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Yoksula verilen sadaka bir, akrabaya verilen ise hem sadaka hem de sıla-i rahim olmak üzere iki sadaka sayılır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(N2583 Nesâî, <strong>Zekât</strong>, 82; T658 Tirmizî, <strong>Zekât</strong>, 26)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Ziyâd b. Hâris, Yemen’in Sudâ kabilesindendi. Resûlullah’a (sas) gelerek biat etmiş, Hz. Peygamber’in (sas) kendi kabilesine karşı savaşmak üzere bir ordu göndermek istediğini öğrenmişti. Ordunun gönderilmesine mâni olmak amacıyla: "Ey Allah’ın Resûlü! Orduyu geri çevirirseniz, ben onların hem Müslüman olmalarını hem de size itaat etmelerini sağlayabilirim" dedi. Hz. Peygamber (sas) onun bu isteğini kabul etti. O da derhâl akrabalarına bir mektup yazdı. Bir süre sonra, kabilesinden Medine’ye bir heyet geldi. Müslüman olduklarını ve itaat edeceklerini belirterek selâm verdiler. Hz. Peygamber (sas) Ziyâd b. Hâris’in bu girişiminden memnun bir şekilde: "<i>Ey Ziyâd! Sudâ kabilesinde sözü dinlenen biri olduğun anlaşılıyor."</i> diye iltifat etti. "Allah (cc) onlara hidayeti nasip etti ve iyilikte bulundu." cevabını verdi Ziyâd tevazu içinde. Onun bu tavrını daha da beğenen Hz. Peygamber (sas), "<i>Seni onların başına yönetici yapayım mı?"</i> diye sordu. "Evet, beni onların yöneticisi yap." dedi Ziyâd memnuniyetle.</p>

<p style="text-align:justify">Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) onu yönetici olarak tayin ettiğini bildirdi ve bunu yazı ile kayıt altına aldı. Ziyâd, Peygamber Efendimizden (sas), kabilesinden alınan <strong>zekât</strong>tan kendisi için pay istedi. Bu teklifi de kabul edildi.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) ile Ziyâd arasında geçen bu olay, bir yolculuk esnasında gerçekleşmişti. Konakladıkları yerde bir şahıs gelerek Allah Resûlü’nden (sas) bir şeyler istedi. Kutlu Nebî (sas) de, "<i>Kim muhtaç olmadığı hâlde insanlardan bir şey isterse, aldığı şey, ona baş ve karın ağrısı yapar!" </i> buyurdu. Bu defa o şahıs, "Öyleyse bana <strong>zekât</strong>tan ver!" deyince, Peygamberimiz, "<i>Allah, <strong>zekât</strong>ların kimlere verileceği hususunda ne bir peygambere ne de bir başkasına yetki verdi ve bizzat kendisi, onları sekiz kısma ayırdı. Eğer sen onlardan birisi isen, vereyim." </i>buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) ile bu şahıs arasındaki konuşmayı işiten ve maddî durumu iyi olan Ziyâd, duyduğu bu sözlerden çok etkilendi. Düşündü, taşındı ve sabah olunca Allah Resûlü’nün (sas) yanına varıp hem yöneticilikten, hem de <strong>zekât</strong> almaktan vazgeçtiğini belirtti...</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) <strong>zekât</strong> alacak kişilerin bizzat Allah (cc) tarafından sekiz sınıf olarak belirlendiğini söylerken, hiç şüphesiz şu âyeti kastetmişti: "<i>Sadakalar (<strong>zekât</strong>lar) Allah’tan (cc) bir farz olarak ancak, yoksullara, miskinlere, <strong>zekât</strong>ı toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah (cc) yolunda olanlara, yolda kalmışlara mahsustur. Allah (cc) en iyi bilendir, hikmet sahibidir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) <strong>zekât</strong>ın zenginlerden alınıp, fakirlere verilmesi gereken bir mal olduğunu belirtmişti. Böylece yetkili kişiler öncelikle fakirleri tespit edecek ve onlara gerekli yardımları ulaştıracaktı. İlgili âyette fakirlerin yanı sıra bir de ‘miskinler’den bahsedilmekteydi. Allah’ın Son Elçisi (sas) buna da şöyle açıklık getirmişti: "<i>(Kendisine <strong>zekât</strong> verilecek olan) miskin, ihtiyacını bir iki hurma veya bir iki lokmanın giderebileceği kişi değildir. Asıl miskin, (maddî imkânı olmadığı hâlde onurundan dolayı) istemekten kaçınan kişidir. Dilerseniz (bu konuda) "...İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler..." âyetini</i>  <i>okuyun!" </i> Buna göre, tabiî ve zarurî ihtiyaçlarını karşılayamayan, bakmakla yükümlü olduğu kişileri geçindirecek kadar geliri olmayan bütün yoksullar fakir ve miskin sınıfına girmektedir. Ama bunların içinde öyleleri vardı ki, yoksul olduklarını kimseye bildiremeyecek kadar iffetliydiler. Bu nedenle de sokaklarda bir iki lokma için dilencilik yapmazlardı. Dolayısıyla Rahmet Elçisi (sas), <strong>zekât</strong> verilirken böyle gerçek muhtaçların araştırılıp tespit edilmesini istemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) Veda haccını yaptığı günlerdi. <strong>Zekât</strong> taksimi yaparken, çalışabilecek derecede gücü kuvveti yerinde iki adam gelerek, kendilerine <strong>zekât</strong> verilmesini istediler. Peygamber Efendimiz (sas) başını kaldırıp istek sahiplerinin yüzüne baktıktan sonra, "<i>İsterseniz size <strong>zekât</strong> verebilirim. Ancak, zengin ve çalışmaya gücü yetenlerin <strong>zekât</strong>ta payı yoktur."</i> demişti. Böylece, Kutlu Resûl (sas), çalışma imkânı olduğu hâlde tembellik edenlerin, <strong>zekât</strong> alamayacaklarını belirtiyordu. Ancak gücü yettiği hâlde iş bulamayanların bu insanlardan sayılamayacağı da açıktı.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong> verilecek borçlulara gelince, onlar, temel ihtiyaçları dışında borçlarını ödeyebilecek malı olmayan kimselerdir. Varlıklı olup, malını mülkünü daha da artırmak için borçlanan kimseler bu kapsamın dışındadır. Zira böyle kimselere verilecek <strong>zekât</strong>, ihtiyaç sahiplerinin bu paydan mahrum olmasına neden olacaktır. Ancak, maddî durumu iyi iken, aniden iflas etme, beklenmedik bir sıkıntı sonucu borçlanma, birilerine yardım edeyim derken borç altına girme gibi geçici durumlarda borçlananlara da <strong>zekât</strong> verilebilecektir. Nitekim bir anlaşmazlığı gidermek amacıyla kefil olan sahâbeden Kabîsa b. Muhârik (ra) de Hz. Peygamber’e (sas) gelip borcunu ödeyebilmesi için yardım talep etmişti. Resûlullah (sas), biraz beklemesini, <strong>zekât</strong> geldiği takdirde kendisine verilmesini emredeceğini söylemiş, ardından da kefalet altına girip ödeyemeyenlerin, başına gelen bir afet sebebiyle bütün mal varlığını kaybedenlerin ve sözüne güvenilir üç kişi tarafından fakir olduğuna tanıklık edilen kişilerin, sıkıntılarından kurtuluncaya kadar açıkça yardım talep etmelerinde bir sakınca bulunmadığını ifade etmiştir. Buradan özellikle çeşitli felâketlere uğrayıp borçlanan kimselerin normal geçim standardına erişinceye kadar <strong>zekât</strong> mallarından istifade edebilecekleri anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Resûlullah (sas) kimin tarafından öldürüldüğü kesin olarak bilinmeyen fakat insanların birbirlerini itham ettikleri bir olayda, herhangi bir husumetin ortaya çıkmasını engellemek amacıyla da maktulün diyetini <strong>zekât</strong> için ayrılan develerden karşılamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas), sırf kalplerini İslâm’a ısındırmak amacıyla, küfürden yeni kurtulmuş kişilere <strong>zekât</strong>tan daha çok pay verdiği de oluyordu. Bu kişiler arasında ilk etapta sadece dünyalık bir şeyler elde edebilmek gayesiyle Müslüman olanlar bile vardı. Ancak daha akşam olmadan onlar için İslâm, bütün dünya ve içindekilerden daha sevimli hâle geliyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) ve onun güzîde ashâbı, <strong>zekât</strong> taksiminde, âyet-i kerimede, "<i>fî sebîlillâh/Allah(cc) yolundakiler"</i> şeklinde genel bir ifade ile belirtilen diğer hak sahiplerini de gözetiyorlardı. Bu, öncelikle Allah (cc) yolunda cihad edenlere teçhizat temini, şehitlerin ailelerinin bakımı şeklinde anlaşılmakla birlikte, yerel ihtiyaçlara göre de değerlendirilebiliyordu. Örneğin; Hz. Peygamber’in (sas) amcasının oğlu İbn Abbâs (ra), malının <strong>zekât</strong>ıyla köle azat ettiği gibi, fakirlerin hac yapabilmelerine de imkân sağlıyordu. Sahâbeden Ebû’l-Âs el-Huzâî (ra) de Hz. Peygamber’in (sas), kendilerini, hac farizasını yerine getirmek üzere <strong>zekât</strong> develerine bindirdiğini anlatmıştı. Bu uygulamalar ışığında, <i>’fî sebîlillâh’</i> kavramı ile, müminlere günün şartlarına göre <strong>zekât</strong>ı daha faydalı bir şekilde harcama imkânı verildiği anlaşılmaktadır. Böylece yardım yapılabilecek yerler ihtiyaçlara göre genişletilip birçok hayır işlerini kapsayacak şekilde dağıtım yapılabilecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) döneminde ve sonraki dönemlerde, <strong>zekât</strong>ı tahsil eden resmî görevliler vardı. Kendilerine ‘âmil’ de denilen bu kimseler ile Allah yolunda savaşanlar, borçlular ve yolda kalmışlar, zengin bile olsalar <strong>zekât</strong> alabileceklerdi. <strong>Zekât</strong> memurları fakir oldukları için değil, yaptıkları işin karşılığı olarak <strong>zekât</strong>tan belli bir pay alıyorlardı. Bir de topladıkları <strong>zekât</strong> mallarında onların gözü kalmamalıydı. Bunun dışında herhangi bir maaş almak şöyle dursun, hediye dahi alamıyorlardı. Aksi takdirde aldıkları hediyelerin hesabı kendilerine sorulmaktaydı. Kutlu Elçi (sas), Abdullah b. el-Lütbiyye’yi (ra) Süleymanoğulları’nın <strong>zekât</strong>ını toplamakla görevlendirmişti. Bu sahâbî, <strong>zekât</strong>ları toplayıp geldiğinde, "Şu sizin, bu da bana hediyedir." deyince, Resûlullah (sas) minbere çıktı, Allah’a (cc) hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu: "<i>Görevli olarak gönderdiğim kimseye ne oluyor da, "Şu sizin, bu da bana hediyedir." diyor! Babasının veya annesinin evinde otursa da bir baksaydı! Ona yine hediye gelir miydi? Asla! Allah’a (cc) yemin olsun ki, sizden kim (topladığı <strong>zekât</strong> mallarından) hak etmediği bir şey alırsa, kıyamet günü aldığı şey (vebal olarak) sırtına yüklenecektir."</i>  Nitekim sahâbeden Ebû Mes’ûd el-Ensârî, böyle bir yükümlülüğün altından kalkamayacağı endişesiyle <strong>zekât</strong> memurluğu görevini kabul etmemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görevlilerin yaptıkları iş aslında zenginle fakiri karşı karşıya getirmeden <strong>zekât</strong>ları toplayıp dağıtmak idi. <strong>Zekât</strong> veren kişi bundan dolayı böbürlenebilir, fakir de bu durumda rencide olabilirdi. Bunu önlemek için en uygun yöntem, fakir ve zengin birbirini görmeden yardımların dağıtılması olacaktı. Hz. Peygamber (sas) bu maksatla görevlendirilen <strong>zekât</strong> amillerinin güzel bir şekilde karşılanmasını, kendilerine zorluk çıkarmaksızın memnun bir şekilde ayrılmalarının temin edilmesini tavsiye etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas), Muâz b. Cebel’i (ra) Yemen’e gönderirken, "<i>Allah’ın (cc), zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere mallarında <strong>zekât</strong>ı farz kıldığını onlara bildir." </i> buyurmuştu. Kendisinden sonra ashâbın uygulaması da bu yönde idi. <strong>Zekât</strong>, öncelikle toplandığı yerin fakirlerine dağıtılır. Böylece o yörenin fakirlerinin zenginler hakkında olumsuz düşünmelerinin önüne geçilip, gönülleri alınmış olur. Ancak Peygamberimizin (sas) bir kefalet yüklenerek borçlanan Kabîsa b. Muhârik’e, "<i>Bekle <strong>zekât</strong> gelsin. Ya sana yardım ederiz veya senin yerine onu öderiz." </i> buyurmasından, ihtiyaç olması hâlinde <strong>zekât</strong>ın farklı yerlere nakledilebileceği de anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Akrabalar arası ilişkiler, aynı zamanda sosyal yardımlaşmayı da gerektirdiği için <strong>zekât</strong> verilirken, yakınlar tercih edilir. İyilik yapma konusunda öncelikli kimseler, ilk önce anne, sonra baba, kız kardeşler ve kardeşler şeklinde sıralanır. Genel olarak yardım ederken bu sıra gözetilirse de, kişi bakmakla yükümlü olduğu kimselere yani ana, baba, dede, nine, çocuk ve torun gibi usul ve fürûuna <strong>zekât</strong>ını veremez. Aynı şekilde bir erkek hanımına, hanım da fakir olan kocasına <strong>zekât</strong> veremez. Çünkü <strong>zekât</strong> veren kimsenin, verdiği <strong>zekât</strong>tan hiçbir şekilde maddî menfaat sağlamaması gerekir. Halbuki muhtaç durumda olan usul ve fürûuna <strong>zekât</strong> vermek, nafaka borcundan kurtularak malın aile içinde dolaşmasını sağlamak anlamına gelmekte; dolayısıyla <strong>zekât</strong> verilen mal, fakirin mülkiyetine geçirilmiş olmamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bakmakla yükümlü olunanlar dışındaki kardeş, amca, teyze, dayı, hala ve onların çocukları gibi fakir akrabaya <strong>zekât</strong> vermek ise, "<i>Yoksula verilen sadaka bir, akrabaya verilen ise hem sadaka hem de sıla-i rahim olmak üzere iki sadaka sayılır."</i>  buyuran Peygamber Efendimizin (sas) özel olarak teşvik ettiği bir durumdur. Bu sayede yakın akrabalar arasındaki bağlar daha da güçlenecektir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong>ta akrabalara öncelik verilmesini tavsiye eden Hz. Peygamber (sas) <strong>zekât</strong> almadığı gibi, yakınlarının da <strong>zekât</strong> almasını yasaklamıştır. Nitekim sevgili torunu Hz. Hasan (ra), bir defasında Resûlullah’ın (sas) omuzunda iken, <strong>zekât</strong> hurmalarından birini ağzına almıştı. Bunu gören Peygamberimiz (sas), "<i>At ağzından onu! Bize <strong>zekât</strong>ın helâl olmadığını bilmiyor musun?"</i> diyerek derhâl müdahale etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) yakınlarından da <strong>zekât</strong> toplama görevine talip olanlar vardı. Allah Resûlü’nün (sas) amcası Abbâs (ra), oğlu Fadl’ı, diğer amcasının oğlu Rebîa da oğlu Abdülmuttalib’i evlendirmeyi düşünüyorlardı. Bu arada iki genci <strong>zekât</strong> toplamakla görevlendirmesi için Hz. Peygamber’e (sas) göndereceklerdi. Durumu çocukları ile müzakere ederlerken, yanlarına Hz. Ali (ra) çıkageldi. Ona konuyu anlattılar. O da her iki gence, "Bundan vazgeçin. Hz. Peygamber (sas) sizi bu işle görevlendirmez." deyince, bir an onun kendilerini kıskandığını düşündüler. Bu iki genç sahâbî Hz. Peygamber’in (sas) huzuruna çıktılar ve geliş sebeplerini anlattılar. Hz. Peygamber (sas), uzun bir sessizlikten sonra onlara şöyle dedi: "<i>Şüphesiz, Muhammed’in </i>(sas)<i> ailesine <strong>zekât</strong> almak yaraşmaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah’ın (sas) kendisi için <strong>zekât</strong> almayı uygun görmemesinin ve yakınlarına <strong>zekât</strong> almayı yasaklamış olmasının çeşitli sebepleri olduğu şüphesizdir. Şahsına ve ailesine <strong>zekât</strong> dağıtımıyla ilgili yöneltilebilecek itham ve iddiaların önüne geçmek, yakınlarını kanaatkârlığa alıştırmak, başkalarının malına göz dikmeyip çalışmaya, üretmeye teşvik etmek bu sebeplerden bazılarıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong> verilirken, gerçekten muhtaç kişileri bulmaya çalışmak gerekir. Peygamber Efendimiz (sas) <strong>zekât</strong> verilen kişilerin aslında <strong>zekât</strong> almaya ehil olmadıklarının sonradan ortaya çıkması durumunda da Allah’ın (cc) o <strong>zekât</strong>ı kabul edeceğini bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong>, Allah (cc) rızası gözetilerek ve gönül rahatlığıyla verilmelidir. Allah (cc) için yapılan bir ibadet olduğundan, <strong>zekât</strong>ın alınması-verilmesi kadar, kabul edilip edilmemesi de önem arz etmektedir. Bu nedenledir ki, <strong>zekât</strong> veren kişi, verdikten sonra, "Allah’ım! Verdiğim <strong>zekât</strong>ı kârlı kıl, zoraki verilen bir şey kılma." gibi dualar ederek <strong>zekât</strong>ının kabul edilmesini istemelidir. Aynı şekilde <strong>zekât</strong> alan da, <strong>zekât</strong> sahibi için dua etmelidir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), <strong>zekât</strong>ını getirip veren Ebû Evfâ için, "<i>Allah’ım! Ebû Evfâ’nın ailesine rahmet et." </i> diye dua etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer ibadetlerde olduğu gibi, <strong>zekât</strong>ta da önemli olan niyettir ve ameller, niyetlere göre karşılık bulacaktır. Niyet iyi olduktan sonra, <strong>zekât</strong>ın açıktan verilmesinde de gizli verilmesinde de bir sakınca yoktur. Şayet insanlara gösteriş yapma gibi olumsuz bir eğilim yoksa <strong>zekât</strong>ın açıktan verilmesi başkalarını da teşvik edebilecektir. Ancak <strong>zekât</strong> alanların asla incinmesini istemeyen Yüce Allah (cc), "<strong>zekât</strong>ların fakirlere gizli bir şekilde verilmesini daha hayırlı görmekte ve böyle yapmanın günahlardan bir kısmına kefaret olacağını" bildirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zekât</strong> alan kimseyi hiçbir şekilde incitmemek, verdiğini dile getirerek fakirin başına kakmamak gerekir: "<i>Mallarını Allah (cc) yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimselerin mükâfatları, Allah (cc) katındadır. Onlar için korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir."</i>  "Güzel bir söz ve bağışlamanın, peşinden incitme gelen sadakadan daha iyi olduğunu" bildiren Yüce Rabbimiz (cc) bu hususta şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Ey iman edenler! Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak, pürüzsüz bir kaya hâline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah (cc), kâfirleri doğru yola iletmez."</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zekat-yoksulun-hakki-1</guid>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 09:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/zekat-yoksulun-hakki.jpg" type="image/jpeg" length="66037"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yolculukta İbadet: Yolcuya Tanınan Kolaylıklar]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/yolculukta-ibadet-yolcuya-taninan-kolayliklar-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/yolculukta-ibadet-yolcuya-taninan-kolayliklar-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yolculukta iken namazlar nasıl kılınır? Mestler üzerine mesh süresi kaç gündür? Bayanlar, yanında mahremi olmadan yolculuk yapabilir mi?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنْ خُزَيْمَةَ بْنِ ثَابِتٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "الْمَسْحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ لِلْمُسَافِرِ ثَلاَثَةُ أَيَّامٍ وَلِلْمُقِيمِ يَوْمٌ وَلَيْلَةٌ<br />
<br />
Huzeyme b. Sâbit’in (ra) rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Mestler üzerine mesh süresi, yolcu için üç gün üç gece, mukim içinse bir gün bir gecedir."</i></p>

<p>(D157 Ebû Dâvûd, Tahâret, 60)</p>

<p>***</p>

<p>عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَجْمَعُ بَيْنَ صَلاَةِ الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ إِذَا كَانَ عَلَى ظَهْرِ سَيْرٍ، وَيَجْمَعُ بَيْنَ الْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs (ra) şöyle demiştir: "Resûlullah <strong>yolculuk</strong>ta öğle ile ikindi namazlarını cem eder (tek vakitte birleştirerek peş peşe kılar), aynı şekilde akşam ile yatsı namazlarını da cem ederdi."</p>

<p>(B1107 Buhârî, Taksîru’s-salât, 13)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) إِذَا ارْتَحَلَ قَبْلَ أَنْ تَزِيغَ الشَّمْسُ أَخَّرَ الظُّهْرَ إِلَى وَقْتِ الْعَصْرِ، ثُمَّ يَجْمَعُ بَيْنَهُمَا، وَإِذَا زَاغَتْ صَلَّى الظُّهْرَ ثُمَّ رَكِبَ</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik (ra) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (sas), öğle vakti girmeden sefere çıkacağı zaman öğle namazını ikindi vaktine kadar erteler, sonra iki namazı beraber kılardı. Öğle vaktinden sonra yola çıktığında ise namazını kılar yola öyle çıkardı."</p>

<p>(B1111 Buhârî, Taksîru’s-salât,15)</p>

<p>***</p>

<p>عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) خَرَجَ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْمَدِينَةِ لاَ يَخَافُ إِلاَّ رَبَّ الْعَالَمِينَ يُصَلِّى رَكْعَتَيْنِ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas), Mekke’den Medine’ye yola çıktı ve âlemlerin Rabbi olan Allah’tan (cc) başka hiçbir şeyden korkusu olmadığı hâlde namazlarını ikişer rekât olarak kıldı.</p>

<p>(N1436 Nesâî, Taksîru’s-salât, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ حَمْزَةَ ﴿بْنِ عَمْرٍو﴾ قَالَ: سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنِ الصَّوْمِ فِي السَّفَرِ قَالَ: "إِنْ شِئْتَ أن تَصُومَ فَصُمْ وَإِنْ شِئْتَ أن تُفْطِرَ فَأَفْطِرْ</p>

<p style="text-align:justify">Hamza (b. Amr) (ra) anlatıyor: "Allah’ın Resûlü’ne (sas) <strong>yolculuk</strong>ta oruç meselesini sordum. O (sas) da, "<i>Tutmak istersen tut, tutmak istemezsen tutma."  </i>buyurdu. " </p>

<p>(N2298 Nesâî, Sıyâm, 56)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayında, Allah Resûlü (sas) ve binlerce sahâbîsi Mekke’nin fethi için yola çıktıklarında oruçlu idiler. Mekke yakınlarındaki Kürâu’l-Ğamîm mevkiine vardıklarında vakit ikindiyi geçmişti. Hz. Peygamber (sas), yorgun ve bitap düşen ashâbının oruçtan dolayı hayli zorlandığını fark etti. Arkadaşlarından bir tas su istedi ve getirilen bu suyu herkesin gözü önünde içti. Allah Resûlü’nün (sas) orucunu bozduğunu görenlerden bazıları derhâl oruçlarını bozdu, bazıları ise oruçlarına devam ederek bozmadılar. Bunu duyan Allah’ın Elçisi (sas), "<i>Onlar sözüme karşı geliyorlar, onlar sözüme karşı geliyorlar!"</i> diyerek oruç tutmaya devam edenlerin bu tutumundan hoşlanmadığını bildirdi.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Yolculuk</strong> hâli, başlı başına bir meşakkattir. Hemen her yolculuğun kendine göre birtakım riskleri, sıkıntıları ve güçlükleri vardır. Kişi eşinden, işinden, evinden uzak kalarak, zihnen ve bedenen yorulur. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas), "<i><strong>Yolculuk</strong>, uykunuzu ve yeme-içmenizi engelleyen bir çeşit azaptır."</i>  buyurarak yolculuğun sıkıntısını tarif etmiştir. Durum böyle olunca kişi, bir an önce evine, yurduna, ailesine sağ salim kavuşma çabası içinde hisseder kendini.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de savaş ve hastalık gibi yolculuğun da sıkıntılı olduğuna işaret edilmiş ve bu durumlar için özel hükümlere işaret edilmiştir. Savaş esnasında kılınan namaz için olduğu gibi, <strong>yolculuk</strong>ta kılınan namaz için de kolaylık sağlanmıştır. "<i>Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur."</i>  âyeti her ne kadar savaş amacıyla sefere çıkılması hâlinde namazın kısaltılabileceğine işaret ediyorsa da, Peygamber Efendimizin (sas) uygulamalarından, bu âyetin diğer <strong>yolculuk</strong>larda namazların kısaltılmasını da kapsadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla hem savaş esnasında kılınan korku namazları hem de <strong>yolculuk</strong>ta kılınan namazlar için farklı kolaylıklar sağlanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Eğer hasta veya <strong>yolculuk</strong>ta iseniz veya biriniz tuvaletten gelmişse ya da hanımlarla cinsel ilişkiye girip de su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin."</i>  âyetinde yolculuğa çıkan insanların su bulamama gibi sıkıntılarla karşı karşıya kaldıklarında teyemmüm ederek namazlarını eda edebileceklerine işaret edilmektedir. Aynı şekilde, "<i>Sizden kim hasta ya da <strong>yolculuk</strong>ta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyen ise bir yoksul doyumu fidye verir."</i>  âyetinde oruç konusunda hasta ve yolcu için özel kolaylık sağlandığı bildirilmiştir. Kulları için zorluğu değil daima kolaylığı isteyen Yüce Allah (cc), sıkıntılı anlarında kullarına böyle kolaylıklar sağlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah’ın yaptığı <strong>yolculuk</strong>lara bakıldığında, risâlet öncesinde ticaret; sonrasında ise hicret, cihad, umre ve hac yapmak için sefere çıktığı, seferin sıkıntılarını yaşayarak <strong>yolculuk</strong> esnasında yapılan <strong>ibadet</strong>lerle ilgili kolaylaştırıcı hükümleri uyguladığı ve bunları ashâbına da öğrettiği görülmektedir. Bu hükümlerden biri hafif ve yumuşak deriden yapılan ve ayakları topuklarla birlikte örten bir çeşit ayakkabı olan mestler üzerine yapılan meshin süresi ile ilgilidir. Hz. Peygamber (sas), "<i>Mestler üzerine mesh süresi, yolcu için üç gün üç gece, mukim içinse bir gün bir gecedir." </i> buyurmuştur. Tâbiîn âlimlerinden Şureyh b. Hâni (ra) bir gün Hz. Âişe’ye (ra) gelerek <strong>yolculuk</strong>ta mest üzerine meshetme meselesini sorar. Hz. Âişe (ra) de ona, "Ali b. Ebû Tâlib’e (ra) git ve ona sor. Çünkü o Resûlullah (sas) ile birlikte sefere çıkıyordu." der. Bunun üzerine Şureyh (ra), Hz. Ali’ye (ra) gider ve Allah Resûlü’nün (sas) nasıl meshettiğini sorar. Hz. Ali (ra), Resûlullah’ın (sas) yolcunun üç gün üç gece, mukim olanın da bir gün bir gece meshedebileceğini belirlediğini anlatır. Yine sahâbeden Huzeyme b. Sâbit’in (ra), "Resûlullah (sas), "<i>(<strong>Yolculuk</strong>ta) mestlere üç gün mesh edin." </i> buyurdu. Eğer bu sürenin daha fazla olmasını isteseydik onu artıracaktı." ifadeleri, Allah Resûlü’nün (sas) her zaman, özellikle de seferde sıkıntıları gidermeye yönelik bir tutum sergilediğinin bir diğer işaretidir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) <strong>yolculuk</strong>ta ashâbına öğrettiği önemli kolaylıklardan biri de namazların kısaltılarak ve cem edilerek kılınabileceğidir. Hicretin dokuzuncu senesiydi. Müslümanlara karşı savaşmak üzere Dımaşk’ta kırk bin kişilik bir ordu hazırlanmıştı. Böyle bir askerî harekât hazırlığını öğrenen Allah’ın Resûlü (sas) genel seferberlik ilân etti. Hazırlanan ordu Tebük’e doğru yola çıkmıştı. Gidilecek yer uzak, havalar ise sıcak ve kuraktı. Zorlu bir yolculuğa çıkılmıştı. Hatta Kur’ân-ı Kerîm bu yolculuğu <i>’sâatü’l-usra’</i> (güçlük zamanı) diye nitelemişti. Bu <strong>yolculuk</strong> esnasında Resûl-i Ekrem (sas) mola verip hareket edeceği zaman öğle vakti henüz girmemişse öğleyi ikindi vaktine kadar geciktirmiş ve ikisini bir arada kılmıştı. Öğle vakti girdikten sonra hareket edecekse, ikindiyi öne alarak ikisini bir arada kılmış, sonra hareket etmişti. Akşamdan önce hareket edeceği zaman akşam namazını geciktirmiş, akşamı yatsı ile birlikte kılmış; şayet akşamdan sonra hareket edecekse yatsı namazını öne almış, yatsıyı akşam ile birlikte kılmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas) cem uygulamasını ‘öğle ile ikindi’ ve ‘akşam ile yatsı’ namazlarını birleştirmek suretiyle yapıyordu. O (sas), <strong>yolculuk</strong>ta varacağı yere acele gitmesi gerektiği zamanlarda da, düşman takibi ve korkusu gibi acele etmesini gerektiren bir durum bulunmadığı seferlerde de öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı cem ederek kılardı. Nitekim onun bu tutumuna şahit olan Abdullah b. Ömer (ra) gibi sahâbîler de böyle yapardı. Enes b. Mâlik (ra) Peygamber Efendimizin (sas) <strong>yolculuk</strong>taki namazı nasıl cem ettiğini şöyle anlatıyordu: "Hz. Peygamber (sas), öğle vakti girmeden sefere çıkacağı zaman öğle namazını ikindi vaktine kadar erteler, sonra iki namazı beraber kılardı. Öğle vaktinden sonra yola çıktığında ise namazını kılar yola öyle çıkardı."</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas) işlerin daima dengeli yürümesinden yana idi. İbadetleri ihmal etmeden bunların günlük hayatın akışı içindeki konumunu belirliyordu. Saîd b. Cübeyr (ra), İbn Abbâs’a (ra), Hz. Peygamber’in (sas) Tebük Seferi’nde namazı neden cem ettiğini sorduğunda, "Ümmetini meşakkate sokmamak istediği için" cevabını almıştı. Böylece Allah Resûlü’nün (sas) sefere çıkan ashâbını karşılaşabilecekleri sıkıntılardan kurtarmak ve kolaylık sağlamak amacıyla namazları cem ettiği anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) seferde bizzat uygulayarak ashâbına gösterdiği kolaylıklardan biri de namazın kısaltılmasıdır. Hz. Âişe’den (ra) rivayet edilen, "<i>Allah (cc), namazı farz kıldığı zaman, hazarda (barış durumunda ve yerleşik iken) ve seferde ikişer rekât olarak farz kılmıştı. Sonra sefer namazları oldukları gibi bırakıldı da hazar namazları artırıldı." </i> hadisinden de anlaşıldığı gibi seferîliğin sıkıntısı göz önünde bulundurularak namazların rekât sayısında kolaylık sağlanmıştır. İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas), Mekke’den Medine’ye yola çıkar ve âlemlerin Rabbi olan Allah’tan (cc) başka hiçbir şeyden korkusu olmadığı hâlde namazlarını ikişer rekât olarak kılardı. O (sas), bu kısaltmanın Yüce Allah’ın (cc) müminlere bir ikramı olduğunu söylerdi. Ya’lâ b. Ümeyye (ra), Ömer b. Hattâb’a (ra), "Allah Teâlâ (cc), "<i>Yeryüzünde sefere çıktığınızda</i> , <i>kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur." </i> buyuruyor. Halbuki insanlar şimdi güven içindedirler. (O hâlde niçin seferde namazları kısa kılıyoruz?)" diye sormuştu. Hz. Ömer (ra) ona şöyle cevap verdi: "Bu senin şaştığın şeye vaktiyle ben de şaşmıştım da onu Allah’ın Resûlü’ne (sas) sormuştum. O (sas) da, "<i>Bu, Allah’ın (cc) size verdiği bir sadakadır. Allah’ın (cc) sadakasını kabul ediniz." </i> buyurmuştu." Aynı soru Abdullah b. Ömer’e (ra) sorulunca o da, "Resûlullah (sas) bize peygamber olarak geldiğinde bizler dalâlette idik. O bize her şeyi öğretti; seferde namazı iki rekât kılmamız da bu öğretilenler arasındaydı." cevabını vermişti. Nitekim Mekke’nin fethi sonrası orada on sekiz gece kalan Hz. Peygamber (sas), namazları ikişer rekât olarak kıldırmış ve (arkasına dönüp cemaate), "<i>Ey Mekkeliler! Siz namaz(lar)ı dörder (rekât olarak) kılın. Biz (Medineliler) seferîyiz." </i> buyurmuştu. Bu uygulamasıyla Allah Resûlü (sas), yerleşik olanların, seferî olanın ardında namaz kıldığı zaman namazları nasıl tamamlayacağını da ashâbına öğretmiş oluyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ömer’in (ra) torunlarından Hafs b. Âsım (ra) şunları anlatmaktadır: "Biz <strong>yolculuk</strong>ta (amcam Abdullah) İbn Ömer’in (ra) beraberindeydik. İbn Ömer (ra) bize namaz kıldırdı. Farzdan sonra (sünnet kılmadan) beraber çıkıp gittik. İbn Ömer (ra) dönüşünde cemaatin bir kısmının (kalkıp) namaza durduklarını görünce, "Bunlar ne yapıyorlar?" diye sordu. Ben de, "Sünnet kılıyorlar." dedim. İbn Ömer (ra) "Eğer ben (<strong>yolculuk</strong>ta) sünnet kılacak olsaydım farzımı tam kılardım! Ey kardeşimin oğlu! Ben Resûlullah (sas) ile beraber bulundum. Vefat edinceye kadar <strong>yolculuk</strong>ta iki rekât farzın dışında (sünnet namaz) kılmadı. Sonra Ebû Bekir (ra), Ömer (ra) ve Osman (ra) ile birlikte bulundum. Onlar da <strong>yolculuk</strong>ta iki rekâttan fazla kılmadılar. Bu zâtlar vefat edinceye kadar durum böyleydi." dedi."</p>

<p style="text-align:justify">Diğer yandan Hz. Peygamber (sas) yolculuğa ait olmak üzere "bineği üzerinde iken deve yönünü hangi tarafa çevirirse çevirsin namazı kılardı." şeklinde gelen rivayetlerden, Allah Resûlü’nün (sas) farz namazlarını yolculuğa ara verip dinlendiği zaman, nafile namazlarını da bineği üzerinde iken kıldığını anlıyoruz. Câbir b. Abdullah’ın (ra) anlattığı üzere, Peygamberimizin (sas) farz olan bir namazı kılmak istediğinde bineğinden inip kıbleye yönelmesi de bu durumu teyit etmektedir. Allah Resûlü (sas) aynı hikmetlerden ötürü yolcunun cuma namazı kılmayabileceğini belirtiyordu. Bununla beraber önemine binaen <strong>yolculuk</strong>ta da ezan, kâmet ve cemaatin ihmal edilmemesini istiyordu. Nitekim, "<i>Bir yolculuğa çıktığınızda ezan okuyun ve kâmet getirin, en büyüğünüz de size imam olsun!" </i> buyurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) seferlerinin bir kısmı Ramazan’da gerçekleşmişti. "<i>Oruç, sayılı günlerdir. Sizden kim hasta ya da <strong>yolculuk</strong>ta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyen ise bir yoksul doyumu fidye verir." </i> âyetinde yolcu ve hastaların <strong>yolculuk</strong> esnasında oruç tutamayabileceklerine işaret edilmektedir. Hz. Peygamber’in (sas) Ramazan ayında yaptığı <strong>yolculuk</strong>larda oruç tuttuğu gibi tutmadığı da olurdu. Bir gün yanına Hamza b. Amr el-Eslemî (ra) gelmiş, <strong>yolculuk</strong>ta oruç tutabilecek güçte olduğunu söylemişti. Allah’ın Elçisi (sas) ona, "<i>Tutmak istersen tut, tutmak istemezsen tutma." </i> buyurdu. Diğer bir rivayete göre ise, "<i><strong>Yolculuk</strong> esnasında oruç tutmamak, Allah (cc) tarafından verilmiş bir ruhsattır. Kim bu ruhsatı kullanırsa iyi yapmış olur. Kim de oruç tutmak isterse ona hiçbir günah yoktur."  </i>demişti. Allah Resûlü’nün (sas) tavrını bilen sahâbîler kendi özel durumlarına göre oruç <strong>ibadet</strong>ini ifa ediyorlardı. Durumu müsait olan, sağlığı elveren oruç tutuyor, müsait olmayan ise sonradan tutmak üzere orucunu erteliyordu. Nitekim Ebû Saîd el-Hudrî (ra), "Biz Ramazan ayında Allah’ın Resûlü (sas) ile birlikte yolculuğa çıkardık. Kimimiz oruç tutar, kimimiz tutmazdı. Fakat ne oruç tutan tutmayanı ne de tutmayan tutanı ayıplardı." demişti.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer yandan inananları <strong>ibadet</strong>e teşvik eden Hz. Peygamber (sas), ashâbın bu konudaki hevesini bilse de yolculuğun <strong>ibadet</strong>i zorlaştırdığı hâllerde kolaylığı seçmeyi emrediyordu. Nitekim bir <strong>yolculuk</strong> esnasında sahâbeden biri oruçlu olduğu için fenalaşınca, "<i>Seferde oruç tutmak iyilik değildir." </i> buyurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sas) zorlu hac yolculuğu için de tavsiyeleri vardı. Yol güvenliği konusunda sıkıntılar bulunması ve hac <strong>ibadet</strong>inin çok meşakkatli olması sebebiyle özellikle kadınlara <strong>yolculuk</strong> âdâbıyla ilgili tavsiyelerde bulunan Hz. Peygamber (sas), "<i>Hiçbir erkek yabancı bir kadınla yalnız kalmasın. Hiçbir kadın da beraberinde mahremi (kendisine nikâh düşmeyen yakını) bulunmaksızın sakın <strong>yolculuk</strong> etmesin." </i> buyurmuştu. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkarak, "Yâ Resûlallah! Ben şöyle şöyle bir gazveye katılacaktım. Eşim de hac yapmak üzere yola çıkmaya niyetlendi. Bu durumda (ne yapayım)?" deyince Peygamberimiz (sas), "<i>Sen de eşinle beraber hacca git." </i> şeklinde cevap vermişti. Çünkü hac yolculuğu başlı başına bir sıkıntı olduğu gibi, mukaddes topraklarda yaşanan aşırı izdiham ve meşakkat özellikle yalnız başlarına gelecek hanımların çeşitli sıkıntılara maruz kalmalarına neden olabilmekteydi. Dolayısıyla kadınların mahremleri ile hac seferine çıkmalarının istenmesi, daha güvenli ve daha kolay hac yapmalarını temin etmeye yönelik bir tedbir idi. Nitekim Resûlullah’ın (sas) uygulamalarını yakından bilen Hz. Ömer (ra), yaptığı son haccında Hz. Peygamber’in (sas) eşlerine izin verip beraberlerinde de Osman b. Affân (ra) ile Abdurrahman b. Avf’ı (ra) göndermişti. Bu durum Peygamber Efendimizin (sas), hanımların hacca gitme âdâbı ile ilgili tavsiyelerinin güvenilir kişilerin refakati ile onlara yardımcı olunmasını amaçladığını göstermektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas), "<i>İnsanlar tek başına <strong>yolculuk</strong> yapma(nın tehlikeleri) konusunda benim bildiğimi bilselerdi hiç kimse binitiyle tek başına gece yolculuğuna çıkmazdı."</i>  buyururken aynı şekilde erkeklerin de tek başlarına sefere çıkmamaları yönünde tavsiyede bulunduğu görülmektedir. Buradan da konunun yol güvenliği ve o günün şartları ile ilgili olduğu; can, mal ve iffet emniyeti olduğu takdirde kadının mahremi olmadan, erkeklerin de tek başlarına sefere çıkmalarında bir sakınca olmayacağı anlaşılmaktadır. Nitekim Peygamber Efendimizin (sas), "<i>İslâm dini muhakkak surette kemale erecektir. Hatta bir kimse bineği üzerinde tek başına San’a’dan Hadramevt’e kadar (selâmetle) gidecek de Allah’tan (cc) başka hiçbir şeyden korkmayacaktır." </i> hadisi ve bu anlamda gün gelip bir kadının Hire kentinden yola çıkarak yalnız başına Kâbe’yi ziyaret edebileceğini belirten diğer hadisler bunu teyit etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kaynaklarımızdaki bazı hadislerden <strong>yolculuk</strong> konusunda tanınan bu kolaylıkları uygulayıp uygulamama hususunda insanların muhayyer oldukları da anlaşılmaktadır. Hz. Âişe (ra), Peygamber Efendimizle (sas) beraber çıktığı umre seferini şöyle anlatır: "Mekke’ye varınca, "Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın Resûlü! Sen namazları kısalttın, ikişer rekât kıldın, ben ise kısaltmadan dört rekât kıldım. Sen iftar ettin, ben ise oruç tutmaya devam ettim." dedim. Peygamber (sas) bana, "<i>İyi yaptın."</i>  dedi ve yaptığımdan dolayı beni ayıplamadı. " Fakih sahâbîlerden Ebû Saîd el-Hudrî (ra) de benzer hâdiseyi şöyle anlatmaktadır: "Bir gün iki sahâbî beraber yolculuğa çıkmıştı. Namaz vakti geldiğinde abdest alacak suları yoktu. Temiz toprakla teyemmüm aldılar. Ardından namaz kıldılar. Fakat namaz vakti çıkmadan önce su buldular. Birisi abdestini tazeleyerek yeniden namaz kıldı, öbürü ise namazını iade etmedi. Sonra Peygamber’e (sas) gelip durumu anlattılar, Allah’ın Elçisi (sas), iade etmeyene, "<i>Sünnete uydun ve kıldığın namaz yeterlidir."</i> dedi. Abdest alıp namazını iade edene ise, "<i>Senin sevabın iki kattır." </i> buyurdu."</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), seferden döndüğünde Allah’a (cc) şükür amacıyla iki rekât namaz kılıyordu. Kuşluk vakti yoldan döndüğü zaman (doğru) mescide girer ve oturmadan önce iki rekât namaz kılardı. Nitekim Câbir b. Abdullah (ra) diyor ki, "Ben bir seferde Peygamber’in (sas) beraberinde bulundum. Medine’ye geldiğimiz zaman Peygamber (sas) bana, "<i>Mescide gir de iki rekât namaz kıl." </i> buyurdu." Böylece Efendimiz (sas) seferin sıkıntılarından kurtularak evine selâmetle vardığında Allah’a (cc) şükretmenin güzel bir haslet olduğunu ashâbına öğretiyordu.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm, Allah (cc) ile kul arasındaki ilişkiye son derece önem veren bir dindir. Hem <strong>yolculuk</strong>taki sıkıntı ve meşakkatler dikkate alınarak tanınan kolaylık ve ruhsatlar hem de bütün zorluklara rağmen namazın kısaltılarak veya birleştirilerek kılınmasına verilen önem, Yüce Allah’ın (cc) kullarına olan sevgisinin ve onları mânevî huzurunda istemesinin bir ifadesidir. Fakih sahâbîlerden İbn Abbâs’ın (ra) rivayet ettiği, "Allah (cc), namazı Peygamberinizin (sas) dilinden hazarda (barışta ve yerleşik hâlde iken) dört, seferde iki, korku zamanında da bir rekât olarak farz kıldı." hadisi, müminlere gösterilen merhamet ve ikramı en güzel şekilde ifade etmektedir. <strong>Yolculuk</strong>, hastalık, savaş gibi sıkıntılı zamanlarda <strong>ibadet</strong> etmenin kolaylaştırılması bir yandan insanların <strong>ibadet</strong>e devamını sağlayıp iştiyaklarının kırılmamasını temin ettiği gibi diğer yandan da gönüllerinin rahata ermesini sağlamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm dininin, hükümlerini zaman ve coğrafî şartları da dikkate alarak herkesi kucaklayacak şekilde vazetmesi, evrenselliğinin bir gereğidir. Bugün gayet konforlu ve rahat yapılan <strong>yolculuk</strong>lar olduğu gibi; imkânsızlık sebebiyle ya da iklim ve coğrafyanın zorluklarından dolayı ağır şartlarda yapılan <strong>yolculuk</strong>lar da vardır. Şurası bir gerçektir ki, <strong>yolculuk</strong>taki ruhsatları kullanmanın sebep ve hikmeti meşakkatten ziyade bizâtihi <strong>yolculuk</strong>tur. Belli mesafedeki bir yolculuğa niyetlenen herkes bu ruhsatlardan yararlanma hakkına sahiptir. Peygamber Efendimizin (sas) bizzat uygulamalarında görüldüğü üzere, dört rekâtlı farz namazların ikişer rekât olarak kılınması, iki namazın birleştirilerek bir vakitte kılınması, nafile namazları binek üzerinde kılmanın ve suyun bulunamaması hâlinde teyemmümün caiz olması, cuma namazının terk edilebilmesi, mestler üzerine mesh müddetinin üç güne kadar uzatılması, Ramazan orucunun kaza edilmek üzere sonraya bırakılmasına izin verilmesi gibi pek çok husus, <strong>ibadet</strong>lerin uygulanışında yolculara tanınan ruhsatlardır. Dileyen bu ruhsatları değil de azimeti uygulayabilir yani <strong>ibadet</strong>leri hazardaki (mukîm iken) hâlleriyle yerine getirmeyi tercih edebilir. Ancak tanınan bu kolaylıkların "Allah’ın (cc) bir ikramı" olduğunu unutmamak gerekir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/yolculukta-ibadet-yolcuya-taninan-kolayliklar-1</guid>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 09:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/yolculukta-ibadet.jpg" type="image/jpeg" length="68585"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Umre: Manevi Dünyayı İmar Etmek]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/umre-manevi-dunyayi-imar-etmek-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/umre-manevi-dunyayi-imar-etmek-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Umre yapmak farz mıdır? Umre nasıl yapılır? Allah resulü (sas) kaç defa umre yapmıştır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ جَابِرٍ: أَنَّ النَّبيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) سُئِلَ عَنِ الْعُمْرَةِ أَوَاجِبَةٌ هِيَ؟ قَالَ: "لاَ وَأَنْ تَعْتَمِرُوا هُوَ أَفْضَلُ<br />
<br />
Câbir’den nakledildiğine göre, "<strong>Umre</strong> yapmak farz mı?" diye sorulunca Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"Hayır, fakat <strong>umre</strong> yapmanız, (yapmamanızdan) daha faziletlidir."</i></p>

<p>(T931 Tirmizî, Hac, 88)</p>

<p>***</p>

<p>" عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "الْعُمْرَةُ إِلَى الْعُمْرَةِ كَفَّارَةٌ لِمَا بَيْنَهُمَا، وَالْحَجُّ الْمَبْرُورُ لَيْسَ لَهُ جَزَاءٌ إِلاَّ الْجَنَّةُ</p>

<p>Ebû Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>İki <strong>umre</strong>, aralarında işlenen günahlara kefarettir. (Allah tarafından) kabul gören haccın karşılığı ise ancak cennettir."</i></p>

<p>(B1773 Buhârî, <strong>Umre</strong>, 1; M3289 Müslim, Hac, 437)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أُمِّ مَعْقِلٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "عُمْرَةٌ فِى رَمَضَانَ تَعْدِلُ حَجَّةً</p>

<p>Ümmü Ma’kıl’in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Ramazan’da yapılan bir <strong>umre</strong>, (sevap bakımından) hacca denktir."</i></p>

<p>(T939 Tirmizî, Hac, 95)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عُمَرَ أَنَّهُ اسْتَأْذَنَ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فِى الْعُمْرَةِ فَقَالَ: "أَيْ أُخَيَّ أَشْرِكْنَا فِى دُعَائِكَ وَلاَ تَنْسَنَا</p>

<p>Hz. Ömer’den nakledildiğine göre, <strong>umre</strong>ye gitmek için izin isteyince Hz. Peygamber (sas) ona şöyle demişti: "<i>Kardeşçiğim! Duana bizi de ortak et ve bizi unutma!"</i></p>

<p>(T3562 Tirmizî, Deavât, 109; İM2894 İbn Mâce, Menâsik, 5)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لَيُحَجَّنَّ الْبَيْتُ وَلَيُعْتَمَرَنَّ بَعْدَ خُرُوجِ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ebû Saîd el-Hudrî’nin (ra) rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkmasından sonra bile mutlaka Beytullah’a hac ve <strong>umre</strong> (ziyareti) yapılacaktır."</i></p>

<p>(B1593 Buhârî, Hac, 47)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hicretin altıncı yılında Hz. Peygamber (sas) Medine’de ilginç bir rüya görmüş ve bunu, çok sevdiği Kâbe’yi ziyarete yormuştu. Rüyasını ashâbıyla paylaştı ve bir <strong>umre</strong> ziyareti ile bunu gerçekleştirmek istedi. Yapılacak bu <strong>umre</strong> ziyareti, doğup büyüdükleri Mekke’den gelen muhacirler başta olmak üzere herkesi heyecanlandırdı. Gerekli hazırlıklar yapıldı ve yola çıkıldı. Ancak yegâne gayeleri Kâbe’yi ziyaret etmek olan bu Müslümanlar, ihramlarıyla günlerce süren yorucu yolculuktan sonra Mekke’nin 22 km. batısındaki Hudeybiye’de Mekkeli müşrikler tarafından durduruldular. Niyetlerinin sadece <strong>umre</strong> ziyareti olduğunu defalarca dile getirmelerine rağmen, Mekkeliler Müslümanların <strong>umre</strong> yapmalarına izin vermediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) ile sahâbe arasında Rıdvan Biati, Mekkelilerle de Hudeybiye Antlaşması gerçekleşti. Neticede Müslümanlar kendi açılarından şartları oldukça ağır sayılabilecek bir antlaşma imzalamak durumunda kaldılar. Yapılan bu antlaşmaya göre, Müslümanlar bu ziyaretlerinden vazgeçip Medine’ye geri dönecekler, Kâbe’yi ertesi yıl ziyaret edebileceklerdi. Hasretleri iyice depreşen Müslümanlar, Mekke’nin yanı başına kadar varıp da Kâbe’yi ziyaret edemeden dönmenin hüznü ile çaresiz ihramlarından çıktılar ve Medine’ye geri döndüler. Onların en büyük teselli kaynağı ise, Rıdvan Biati’nden söz eden ve bir gün ihramlarıyla mutlaka Kâbe’yi ziyaret edeceklerini müjdeleyen Fetih sûresinin inmesi oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Hudeybiye Antlaşması’nın üzerinden bir yıl geçmiş, <strong>umre</strong> zamanı gelmişti. Allah Resûlü’nün (sas) emri ile tekrar <strong>umre</strong> hazırlıklarına başlandı. Önceki yıl gerçekleştiremedikleri <strong>umre</strong>, kaza edilecek ve bu <strong>umre</strong>ye ‘kaza <strong>umre</strong>si’ denilecekti. Önceki sene giden 1400-1500 kişiye ilâveten bu sene yeni katılanların da olduğu 2000 kişilik grup yola çıktı. Yapılan antlaşma gereği Müslümanlar Mekke’ye silahsız girecekler ve üç gün içerisinde ziyaretlerini tamamlayıp döneceklerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) ve sahâbe, yıllarca uzak kaldıkları Mekke’ye gür sesleriyle telbiyeler getirerek girdiler. Hasret kaldıkları Kâbe’yi tavaf etmeye başladılar, Mekkelilerin meraklı bakışları arasında. Mekkeli Müslümanlar Medine’ye hicret edince, oranın havası kendilerini olumsuz etkilemiş ve biraz zayıf düşmüşlerdi. Mekkeliler tarafından bu durum dile getirilince Hz. Peygamber (sas) ashâbına onlara karşı güçlü görünmelerini, onların oturduğu tarafa dolandıklarında daha çalımlı ve güçlü yürümelerini emretmiş, ashâb-ı kirâm da bunu yapmıştı. İşte erkeklerin tavafın ilk üç şavtında daha heybetli yürümeleri (remel) ve tavafta ihramlıyken sağ omuzlarını açık bulundurmaları (ıztıba), aslında hasımlara karşı güç ve gövde gösterisi amaçlı olarak bu <strong>umre</strong>de ortaya çıkmıştı. İbn Abbâs’a (ra) göre, başlangıçta tavaf esnasında Kureyşlilere gövde gösterisi için yapılan remel, Hz. Peygamber’in (sas) Veda haccında tavafın ilk üç şavtında yapmasıyla sünnet olmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">İki taraf da antlaşmaya uymuş ve böylece Hz. Peygamber (sas) ve Müslümanlar <strong>umre</strong>lerini kaza etmişlerdi. Mekkelilerle herhangi bir tartışmaya girmeksizin <strong>umre</strong> ziyareti tamamlanmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) diğer bir <strong>umre</strong>si ise, hicretin sekizinci senesinde Mekke’nin fethinin ardından gerçekleşmişti. Huneyn Gazvesi’nde elde edilen ganimetleri Ci’râne’de bekletirken Kutlu Elçi (sas) <strong>umre</strong> yapmak istedi. Bu amaçla Mekke ile Tâif arasında, Mekke’ye 29 km. uzaklıktaki Ci’râne denilen yerde niyet edip ihrama girdi ve geceleyin yola çıktı. Mekke’ye geceleyin girdi, <strong>umre</strong>sini yaptı ve aynı gece Mekke’den çıkarak Ci’râne’de sabahladı. Sanki bütün geceyi orada geçirmiş gibi ertesi gün güneş batıya kayınca, Batn-ı Serif bölgesinden çıktı. Oradan çıkıp Müzdelife yolunu takip ederek gittiği için yaptığı bu <strong>umre</strong> insanların çoğuna gizli kaldı.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu <strong>umre</strong>lere işaret eden Enes b. Mâlik (ra), <i>"Resûlullah (sas) dört defa <strong>umre</strong> yaptı. Bunlardan hac için geldiğinde yaptığı <strong>umre</strong>si hariç, diğerleri hep Zilkâde ayındadır: Hudeybiye’den dönüşteki <strong>umre</strong>si, ertesi yılki <strong>umre</strong>si, Huneyn ganimetlerini dağıttığı yer olan Ci’râne’den yaptığı <strong>umre</strong>si ve hac ile beraber yaptığı <strong>umre</strong>."</i> demektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Buhârî (ra), <i>Sahîh</i> ’inde <strong>umre</strong> ile ilgili bölüme, İbn Ömer’in (ra) "herkesin bir hac ve bir <strong>umre</strong> yapması gerektiği’ şeklindeki görüşünü naklederek başlar ve İbn Abbâs’ın (ra) bunu Kur’an’da, "<i>Allah için haccı ve <strong>umre</strong>yi tam yapın!’"</i> şeklinde hac ile <strong>umre</strong>nin birlikte anılmasıyla izah ettiğini belirtir.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçekten de Yüce Allah (cc), önemine binaen <strong>umre</strong>yi hac ile birlikte anmaktadır: "<i>Safâ ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Her kim Beyt’i hacceder veya <strong>umre</strong> yaparsa, o ikisi arasında sa’y etmesinde bir günah yoktur..."</i></p>

<p style="text-align:justify">Câbir b. Abdullah’tan (ra) rivayet edildiğine göre, bir gün Peygamber Efendimiz'e (sas) <strong>umre</strong> yapmanın farz olup olmadığı sorulunca, "<i>Hayır, fakat <strong>umre</strong> yapmanız, (yapmamanızdan) daha faziletlidir."</i> cevabını verir. Bu hadisi kitabında nakleden büyük hadis âlimi İmam Tirmizî (ra) şu değerlendirmeyi yapar: <i>"Bazı ilim adamları ‘<strong>Umre</strong> farz değildir." der. Hac ve <strong>umre</strong>nin ikisine de ‘hac’ denirdi. Kurban Bayramı’nda yapılana ‘Haccü’l-ekber’ (Büyük Hac), <strong>umre</strong>ye ise ‘Haccü’l-asğar’ (Küçük Hac) denirdi. İmam Şâfiî’ye göre, <strong>umre</strong> yapmak, hiçbir ilim adamı tarafından terk edilmesine ruhsat verilmeyen bir sünnettir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Bilhassa Ramazan ayı içinde yapılan <strong>umre</strong>nin ayrı bir fazileti vardır. Nitekim hicretin dokuzuncu senesinde, Peygamber Efendimiz (sas) ashâbıyla birlikte hacca gitmeye karar vermiş ve yol için hazırlık yapmaya başlamıştı. Onun hacca gideceğini işiten birçok sahâbî, birlikte hac yapabilmek için âdeta can atıyordu. İşte ensardan Ma’kıl’in (ra) ebeveyni de o bahtiyarlar arasında olmayı arzuluyordu. Ebû Ma’kıl (ra) ile eşi Ümmü Ma’kıl (ra), bu iştiyak içinde Resûl-i Ekrem’e (sas) gittiler. İlk sözü Ümmü Ma’kıl (ra) aldı ve <i>"Ey Allah’ın Resûlü! Benim üzerimde yapmam gereken bir hac görevi var. Ebû Ma’kıl’in ise (sadece) genç bir devesi var."</i> dedi. Eşini onaylayan Ebû Ma’kıl (ra), <i>"Evet, doğru söyledi, ancak ben o deveyi Allah yoluna vakfettim. (Dolayısıyla onunla hacca gitmesi mümkün olur mu bilmem?)"</i> dedi. Resûlullah (sas), <i>’Sen o deveyi ona ver de, onunla hacca gitsin. Çünkü (onunla hacca gitmek de) Allah yolunda (bir hayır)dır." </i>buyurdu. Bunun üzerine Ebû Ma’kıl (ra) deveyi eşine verdi.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak o sene ikisi de hastalandılar ve sonunda Ebû Ma’kıl (ra) vefat etti. Bundan dolayı o sene Ümmü Ma’kıl (ra) da hacca gidemedi. Resûl-i Ekrem (sas) hacdan döndükten sonra Ümmü Ma’kıl (ra) kendisini ziyarete gelince Allah Resûlü (sas), "<i>Ümmü Ma’kıl, seni bizimle beraber (hacca) gelmekten alıkoyan ne idi?" </i>diye sordu. Zaten Peygamber (sas) ile birlikte hacca gidememenin üzüntüsü içerisindeki Ümmü Ma’kıl (ra), Allah Resûlü’ne (sas) başından geçenleri anlattı. Sonunda, <i>"Ey Allah’ın Resûlü! Ben ihtiyar ve hasta bir kadınım. Benim için (bu kaçırdığım) haccın yerine geçecek bir amel var mı?"</i> diye sorunca Resûl-i Ekrem (sas), "<i>Madem bizimle beraber haccı kaçırdın, öyleyse sen Ramazan’da <strong>umre</strong> yap! Çünkü Ramazan’da yapılan bir <strong>umre</strong>, (sevap bakımından) hacca denktir." </i>buyurdu. Bu cevabı işiten Ümmü Ma’kıl (ra), şöyle demekten kendini alamadı: <i>"Hac, hacdır; <strong>umre</strong> de <strong>umre</strong>dir. (Birbirinin yerine geçer mi!) Resûlullah (sas) bunu bana söyledi ama bu sadece bana mı özgüdür (yoksa herkes için geçerli midir) bilemiyorum!"</i></p>

<p style="text-align:justify">İshâk b. Râhûye (ra) şöyle der: "Bu hadisin mânâsı, Hz. Peygamber’den (sas) rivayet edilen, "<i>Kim İhlâs sûresini okursa Kur’an’ın üçte birini okumuş gibi olur." </i>hadisi gibidir (böyle anlaşılmalıdır)." Aslında bu hanım, hac ile <strong>umre</strong> arasındaki farkı iyi bilmektedir. Önce, çok daha faziletli olan hacca karşılık Ramazan’da yapılan bir <strong>umre</strong>nin hacca denk olmasına şaşırıyor, fakat Resûlullah’ı işittikten sonra bu <strong>umre</strong>nin haccın yerine geçeceğini düşünmeye başlıyordu. Bu yüzden, o hükmün yalnızca kendisi için mi yoksa herkes için mi geçerli olduğunu bilemiyordu. Oysa Hz. Peygamber (sas) bu sözüyle Ramazan ayında yapılacak <strong>umre</strong>nin faziletini anlatabilmek için onu hacca teşbih etmişti. İbn Huzeyme’nin (ra) de dediği gibi, şayet <strong>umre</strong> burada bütün hükümleriyle hacca denk olsaydı, o zaman hac yerine geçerdi ve İslâm’ın kişiye yüklediği hac vazifesi, Ramazan’da yaptığı <strong>umre</strong>siyle kendinden düşerdi.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs (ra) tarafından nakledilen bazı rivayetlerde de Hz. Peygamber (sas) ile ensardan bir hanım arasında benzer bir diyalog geçmektedir. Bu rivayetlerde, eldeki iki deveyle baba ile oğlun hacca gittikleri, kalan tek devenin de su taşımada kullanıldığı gerekçesiyle Medineli hanımın hacca katılamadığı anlatılmakta, bu durumda Peygamberimiz aynı şekilde hanıma Ramazan’da <strong>umre</strong> yapmasını tavsiye etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçekten de günümüzde bile Ramazan’da yapılan <strong>umre</strong> her yönüyle çok farklıdır. Hemen her ülkeden Müslümanların davet ettiği iftar sofraları, orada zemzem ile açılan oruçlar, hatimle kılınan teravih namazları, gün boyu yapılan tavaflar, son on gün gece yarısından sonra cemaatle ve ikinci bir hatimle kılınan teheccüd namazları, özellikle de herkesi hıçkırıklara ve gözyaşlarına boğan hatim duası ve bayram namazı anlatılamaz, ancak yaşanır...</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste <strong>umre</strong>nin faziletine değinen Resûlullah (sas) şöyle buyurur: "<i>İki <strong>umre</strong>, aralarında işlenen günahlara kefarettir. Allah (cc) tarafından kabul gören haccın karşılığı ise cennettir."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Umre</strong>ye gitmek için kendisinden izin isteyen Hz. Ömer’e (ra), Allah Resûlü’nün (sas) söylediği şu sözler, hem <strong>umre</strong>nin faziletini, hem de Resûl-i Ekrem’in (sas) yakın dostuna olan ilgisini, samimiyetini ve tevazuunu göstermektedir: "<i>Kardeşçiğim! Duana bizi de ortak et ve bizi unutma!"</i> Allah Resûlü’nün (sas) kullanmış olduğu, <i>’Kardeşçiğim!’</i> hitabı Hz. Ömer’in (ra) o kadar hoşuna gitmiştir ki bu ifadeyi, "üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha sevimli" diye nitelemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Üzerinde bir cübbe bulunan, sakalı ve başı sarıya boyanmış bir adam, Ci’râne’de iken Resûlullah’a (sas) gelerek, <i>"Ey Allah’ın Resûlü! Ben <strong>umre</strong> için ihrama girdim ve gördüğün gibiyim (ne yapmalıyım?)"</i> diye sormuş, bunun üzerine Hz. Peygamber (sas), "<i>Üzerinden cübbeni çıkart, sarı boyayı da yıka ve hac yaparken ne yapıyorsan, <strong>umre</strong>nde de onu yap." </i> buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Umre</strong> ile hacda yapılması gereken hususlar, Safâ ile Merve arasında sa’y yapıp ihramdan çıkılmasına kadar aynıdır. Peygamberimizin (sas) <strong>umre</strong>lerinden birini kısaca özetleyen İbn Ömer (ra) şöyle anlatır: <i>"Hz. Peygamber (sas) <strong>umre</strong> için (Mekke’ye) geldi, Beyt’i yedi kere (etrafında dönerek) tavaf etti. Makam’ın arkasında iki rekât namaz kıldı. Safâ ile Merve arasında sa’y etti. (Siz de böyle yapınız, çünkü) "Andolsun ki, Allah’ın Resûlü’nde (sas) sizin için güzel bir örnek vardır.’’ </i> Muâviye (ra) ise, Resûlullah’ın (sas) <strong>umre</strong> yaptığında sa’y sonrasında saçını makasla kısalttığını haber verir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Umre</strong> yapan kişi sa’yini tamamladıktan sonra saçlarını tıraş eder veya kısaltır ve ihramdan çıkar. Böylece <strong>umre</strong> tamamlanmış olur. Hacda ise, ayrıca günü geldiğinde Arafat’a çıkılması, arefe günü orada vakfeye durulması, dönüşte Müzdelife vakfesi, Mina’da kurban kesilmesi ve Cemerât’ta şeytan taşlanması gibi hacca özgü görevler devam etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’ın (ra) anlattığına göre, câhiliye devrinde müşrikler hac aylarında <strong>umre</strong> yapmayı dünyadaki en çirkin işlerden sayarlardı. Onlar, Muharrem ayına Safer ismini verirler ve "(Ne zaman) devenin sırtındaki yara iyileşir; (yoldaki) ayak izleri silinir; (Safer ayı da çıkarsa) artık <strong>umre</strong> yapmak o zaman helâl olur." derlerdi. İbn Abbâs (ra) dedi ki: <i>"Resûlullah (sas) sahâbîleriyle beraber (Zilhicce’nin) dördüncü günü (sabahında) sadece haccetmek niyetiyle telbiye ederek (Mekke’ye) geldi. Peygamber (sas), sahâbîlerine haclarını <strong>umre</strong>ye çevirmelerini (tavaf, sa’y ve tıraşla ihramdan çıkmalarını) emretti."</i> Allah Resûlü (sas), <strong>umre</strong>nin kıyamete kadar hac (ayları) içine girmiş olduğunu ilân etti ve böylece hac aylarında <strong>umre</strong> yapmakta hiçbir sakınca olmadığını göstermiş oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Günümüzde olduğu gibi iktisadî ve coğrafî nedenlerle, ömründe yalnız bir defa hacca gidebilme imkânı bulan bir kimse, elbette hac ile birlikte <strong>umre</strong> yapmaya da gayret edecektir. Çünkü bu insanlardan çoğu, hac dışında ayrıca <strong>umre</strong> için Kâbe’ye gelme imkânını belki de hiç bulamayacaktır. Oysa ilk dönemlerde İslâm coğrafyası küçüktü ve insanların Medine’den, Şam’dan, Irak’tan <strong>umre</strong>ye de gidebilme imkânları mevcuttu. Bu nedenledir ki, günümüzde ülkemizden giden hacıların çoğu, önce <strong>umre</strong> yaptıktan sonra ardından yeni bir ihramla yapılan temettü haccını tercih etmektedirler.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’ın temel ibadetlerinden olan hac, farz kılındığından bugüne dek her yıl nasıl devam etmekteyse, <strong>umre</strong> vazifesi de aynı şekilde asırlardır her gün devam etmektedir. Allah’ın (cc) evi olan Kâbe, Rahmân’ın misafirleri tarafından asırlardır kesintisiz bir şekilde ziyaret edilmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki bu durum kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Sahâbeden Ebû Saîd el-Hudrî’nin (ra) naklettiğine göre, Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurur: "<i>Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkmasından sonra bile mutlaka Beytullah’a hac ve <strong>umre</strong> (ziyareti) yapılacaktır."</i></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/umre-manevi-dunyayi-imar-etmek-1</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 11:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/umre-manevi-dunyayi-imar-etmek.jpg" type="image/jpeg" length="75481"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kurban: Allah'a Yakın Olma Vesilesi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kurban-allaha-yakin-olma-vesilesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kurban-allaha-yakin-olma-vesilesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kurban nasıl kesilir? Kurbanlık hayvanlar hangileridir? Hayvanın kurban olmasına engel olan kusurlar nelerdir? Kurban kesmenin hükmü nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنِ الْبَرَاءِ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَخْطُبُ فَقَالَ: "إِنَّ أَوَّلَ مَا نَبْدَأُ بِهِ فِي يَوْمِنَا هَذَا أَنْ نُصَلِّيَ، ثُمَّ نَرْجِعَ فَنَنْحَرَ، فَمَنْ فَعَلَ فَقَدْ أَصَابَ سُنَّتَنَا<br />
<br />
Berâ’ (ra) diyor ki, "Hz. Peygamber’i (sas) hutbe verirken dinledim, şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Bugün ilk işimiz, (bayram) namazı kılmak, sonra dönüp <strong>kurban</strong> kesmektir. Kim böyle yaparsa sünnetimize uymuş olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B951 Buhârî, Îdeyn, 3)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَائِشَةَ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَا عَمِلَ آدَميٌّ مِنْ عَمَلٍ يَوْمَ النَّحْرِ أَحَبَّ إِلَى اللَّهِ مِنْ إِهْرَاقِ الدَّمِ إِنَّه لَيَئْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِقُرُونِهَا وَأَشْعَارِهَا وَأَظْلاَفِهَا وَإِنَّ الدَّمَ لَيَقَعُ مِنَ اللَّهِ بِمَكَانٍ قَبْلَ أَنْ يَقَعَ مِنَ الْأَرْضِ فَطِيبُوا بِهَا نَفْسًا</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe’den (ra) rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur: "Â<i>demoğlu <strong>kurban</strong> günü Allah (cc) katında <strong>kurban</strong> kesmekten daha güzel bir amel işlemez. <strong>Kurban</strong>, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnaklarıyla (sevap olarak) gelir. <strong>Kurban</strong>, henüz kanı yere düşmeden, Allah (cc) tarafından kabul edilir. Bu sebeple <strong>kurban</strong> kesme konusunda gönlünüz hoş olsun, (bu iş size zor gelmesin)."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T1493 Tirmizî, Edâhî, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ شَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ قَالَ: ثِنْتَانِ حَفِظْتُهُمَا عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْإِحْسَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ فَإِذَا قَتَلْتُمْ فَأَحْسِنُوا الْقِتْلَةَ وَإِذَا ذَبَحْتُمْ فَأَحْسِنُوا الذَّبْحَ وَلْيُحِدَّ أَحَدُكُمْ شَفْرَتَهُ فَلْيُرِحْ ذَبِيحَتَهُ</p>

<p style="text-align:justify">Şeddâd b. Evs (ra) diyor ki, "Ben iki şeyi Resûlullah’tan (sas) belledim. O şöyle buyurdu: "<i>Allah (cc) her işi güzel yapmayı istemiştir. Şu hâlde siz (meşru bir sebeple) öldürürken de, (işkence etmeden) güzelce öldürün. Bir hayvanı kestiğinizde de kesimini güzel yapın. (Biriniz hayvan keseceği zaman) bıçağını bilesin ve kestiği hayvanı rahatlatsın!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M5055 Müslim, Sayd, 57; D2814 Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 10-11)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: ضَحَّى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَوْمَ عِيدٍ بِكَبْشَيْنِ فَقَالَ حِينَ وَجَّهَهُمَا: "إِنِّى وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِى فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ إِنَّ صَلاَتِى وَنُسُكِى وَمَحْيَاىَ وَمَمَاتِى لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ اللَّهُمَّ مِنْكَ وَلَكَ عَنْ مُحَمَّدٍ وَأُمَّتِهِ</p>

<p style="text-align:justify">Câbir b. Abdullah (ra) anlatıyor: Resûlullah (sas) bir bayram günü <strong>kurban</strong> olarak iki koç kesti ve onları kıbleye doğru yatırdığı zaman şöyle dedi: "<i>Ben hanîf (hakka yönelmiş) olarak, yüzümü gökleri ve yeri yaratan (Allah)’a (cc) çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, <strong>kurban</strong>ım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah (cc) içindir. O’nun (cc) hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim. Allah’ım (bu <strong>kurban</strong>) sendendir ve Muhammed ile ümmeti tarafından senin (rızan) için sunulmuştur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(İM3121 İbn Mâce, Edâhî, 1; D2795 Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 3-4)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ قَالَ: قَالَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : يَا رَسُولَ اللَّهِ! مَا هَذِهِ الْأَضَاحِيُّ؟ قَالَ: "سُنَّةُ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ</p>

<p style="text-align:justify">Zeyd b. Erkam (ra) anlatıyor: Resûlullah’ın (sas) ashâbı, "Ey Allah’ın Resûlü! Bu <strong>kurban</strong>lar nedir?" dediler. Resûlullah, "<i>Babanız İbrâhim’in sünnetidir."  </i>diye cevap verdi.</p>

<p style="text-align:justify">(İM3127 İbn Mâce, Edâhî, 3: HM19498 İbn Hanbel, IV, 368)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Tarih, hicretin ikinci senesi, Zilhicce ayının onunu göstermekteydi. Peygamber (sas), Yesrib’in Medine-i Münevvere’ye dönüşmesinden sonra ashâbıyla birlikte ilk kez <strong>Kurban</strong> Bayramı kutlayacaktı. İlk defa Allah adına <strong>kurban</strong>lar kesilecek, Müslümanlar birlik ve dirlik içinde bayram yapacaklardı. Ensar-muhacir kardeşliğinin ardından yardımlaşma ve dayanışmanın güzel bir örneği daha sergilenecekti. İslâm’ın bayramlarından birini daha kutlamanın heyecan ve coşkusu büyük küçük herkesi sarmıştı.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong> Bayramı sabahı Yüce Peygamber (sas) ashâbına kıldıracağı bayram namazına hazırlanmaktaydı. Güneşin yükselişiyle birlikte bayram namazı için önceden tespit ettiği açık alandaki musallâya (namazgâha) doğru ilerlemeye başladı. Yol boyu giderken henüz vakti gelmediği hâlde aceleyle kesilmiş <strong>kurban</strong>lar dikkatinden kaçmadı.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), bayram heyecanını yaşamaları, dua ve hutbeden yararlanmaları arzusuyla genciyle yaşlısıyla bütün kadınların da bayram sabahı namazgâha gelmelerini istemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Namazgâha varınca oradakilere selâm verdi. Kendisine verilen bir yay veya bastona dayanarak Allah’a (cc) hamd ve senâ ettikten sonra ashâbına şöyle seslendi: "<i>Bugün ilk işimiz, (bayram) namazı kılmak, sonra dönüp <strong>kurban</strong> kesmektir. Kim böyle yaparsa sünnetimize uymuş olur.</i> "</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Her zamanki huşû ile kadın-erkek, genç yaşlı, çoluk çocuktan oluşan ashâbına bayram namazını kıldırdı. Sonra <strong>kurban</strong>la ilgili önemli mesajlar verdiği hutbesini irad etti.</p>

<p style="text-align:justify">Bayram hutbesinde Kutlu Elçi (sas), Yüce Allah’ın (cc) <strong>kurban</strong> günlerini Müslümanlar için bayram ilân ettiğini ve kendisinin de bunu kabul etmekle emrolunduğunu belirtti. Bayram günlerini, (oruç değil) yeme-içme ve Allah’ı (cc) zikretme günleri olarak niteledi. Bayramda çeşitli <strong>kurban</strong>ların kesilmesi ve yoksulların doyurularak sevindirilmesi yönünde ashâbını şu ifadeleriyle teşvik etti: "<i>Âdemoğlu <strong>kurban</strong> günü Allah (cc) katında <strong>kurban</strong> kesmekten daha sevimli olan bir amel işlemez. <strong>Kurban</strong>, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnaklarıyla (sevap olarak) gelir. <strong>Kurban</strong>, henüz kanı yere düşmeden, Allah (cc) tarafından kabul edilir. Bu sebeple <strong>kurban</strong> kesme konusunda gönlünüz hoş olsun, (bu iş size zor gelmesin)."</i>  Sonra sözü, namazgâha gelirken gördüğü kesilmiş koyunlara getirdi: "<i>Kim <strong>kurban</strong>ını bayram namazından önce kestiyse onun yerine bir koyun kessin. Kim de henüz kesmediyse <strong>kurban</strong>ını Allah’ın (cc) adıyla kessin!"</i></p>

<p style="text-align:justify">Acele edip <strong>kurban</strong>ını bayram namazından önce kesenlerden birisi de sahâbeden Berâ’ b. Âzib’in (ra) dayısı Ebû Bürde b. Niyâr (ra) idi. Misafirlerine ve komşularına karşı ikram ve cömertliğiyle bilinen bu sahâbî, ayağa kalkarak kendisinin niçin acele ettiğini dile getirdi: "Ey Allah’ın Resûlü! Vallahi ben bu günün yeme-içme günü olduğunu, yoksul komşularımın ihtiyacı olduğunu düşünerek <strong>kurban</strong>ımı namazdan önce kestim ve etinden hem kendim yedim, hem de aileme ve komşularıma ikram ettim." Resûlullah (sas), "<i>Bu, <strong>kurban</strong> değil, et için kesilen bir koyun olmuş."</i>  buyurdu. Bunun üzerine Ebû Bürde (ra) tekrar kalktı ve "Bende bir yaşını doldurmamış fakat iki koyundan daha iyi bir oğlak var, benim için bu yeterli mi?" diye sordu. Resûl-i Ekrem (sas) de, "<i>Evet, ama senden başka bir kimse için bu yeterli olmaz." </i> buyurarak sadece ona ruhsat verdi.</p>

<p style="text-align:justify">Namaz ve hutbenin ardından artık sıra <strong>kurban</strong>ları kesmeye gelmişti. Peygamber Efendimiz (sas), müsait oluşunu dikkate alarak, namazı kıldırdığı yeri aynı zamanda <strong>kurban</strong> kesim alanı olarak kullandı. Hatta daha sonraları da orayı kesim yeri olarak kullanmaya devam etti.</p>

<p style="text-align:justify">Rahmet Elçisi (sas), hayvanların kesimi esnasında onlara eziyet verilmemesi için, gerekli uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedi. Allah’ın (cc) her konuda ‘ihsan’ ile yani güzellikle davranmayı farz kıldığını, hayvanların kesiminin de en güzel bir biçimde yapılması gerektiğini hatırlattı. Bu nedenle, bıçağın iyice keskinleştirilmesi, hayvana gösterilmemesi, kesim işinin hızlı yapılması ve böylece hayvanın fazla acı çekmeden can vermesinin sağlanması talimatını verdi. Bizzat kendisi de iyi kesmesi için bıçağını bilettirdi. Sonra kendisine <strong>kurban</strong>lık iki koç getirildi. Onları kıbleye doğru yatırdı. Keserken besmele çekti, tekbir getirdi ve şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Ben hanîf (hakka yönelmiş) olarak, yüzümü gökleri ve yeri yaratan (Allah)’a (cc) çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, <strong>kurban</strong>ım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah (cc) içindir. O’nun (cc) hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim. Allah’ım (bu <strong>kurban</strong>) sendendir ve Muhammed ile ümmeti tarafından senin (rızan) için sunulmuştur."</i></p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) âyetler ihtiva eden bu duası, İslâm’daki <strong>kurban</strong>lar ile câhiliye dönemindeki <strong>kurban</strong>lar arasındaki en önemli farkı göstermekteydi. Asırlardır <strong>kurban</strong>lar putlara adanmış, şirk içerisinde kesilmişti. Şimdi ise, sadece yaratan Allah’ın (cc) adıyla, O’nun (cc) adına <strong>kurban</strong> ediliyorlardı. Ardından Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Allah’ım (bu <strong>kurban</strong>) sendendir ve Muhammed ile ümmeti tarafından senin (rızan) için sunulmuştur."</i> dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’i (sas) <strong>kurban</strong> keserken gören arkadaşları sordu: "Ey Allah’ın Resûlü! Bu <strong>kurban</strong>lar nedir?" Efendimiz (sas), "<i>Babanız İbrâhim’in sünnetidir."</i> diye cevapladı. Sahâbe, "Peki, bu <strong>kurban</strong>lardan dolayı bize ne kadar sevap var?" diye sorunca Resûl-i Ekrem (sas), "<i>Her kıla karşılık bir sevap." </i> buyurdu. Sahâbe, "Ya yünlü (koyun-keçi) olursa?" deyince Resûlullah (sas), "<i>Yünden de her bir kıla karşılık bir sevap vardır." </i> cevabını verdi.</p>

<p style="text-align:justify">Belki de ilk <strong>Kurban</strong> Bayramı olduğundan, o gün Medine’ye dışarıdan birçok misafir gelmişti. O sene kıtlık vardı, gelenlerin çoğu aç ve yoksuldu, doyurulmaları gerekiyordu. Onların bu durumunu dikkate alan Rahmet Peygamberi (sas), <strong>kurban</strong> etlerinin misafirlere ikram edilerek üç gün içerisinde tüketilmesi talimatını verdi. Hatta <strong>kurban</strong> etlerinin üç günden sonra sahipleri tarafından yenilmesini yasakladı. Böylece aç ve muhtaç kardeşlerinin bayramı tam anlamıyla yaşamalarını sağladı. Hatta bu misafirlerin içler acısı durumlarını gören Hz. Peygamber (sas), bayram namazından sonra Bilâl-i Habeşî ile birlikte hanım cemaatin yanına gitti. Onlar da bu yoksullar için yardım talep etti ve bilezik, gerdanlık, küpe ve benzeri birçok ziynet eşyası verdiler.</p>

<p style="text-align:justify">Ertesi yıl sahâbeden bazıları söz konusu uygulamanın devam edip etmeyeceğini sordu. Efendimiz (sas), "<i>Size <strong>kurban</strong> etlerini üç günden sonra tüketmek üzere ayırmanızı yasaklamıştım. Fakat Allah (cc) size bolluk verdi ve hayırlara kavuşturdu. Dolayısıyla o etlerden yiyebilir, sadaka olarak verebilir ve istediğiniz kadar da kendiniz için ayırabilirsiniz." </i> buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında ilgili uygulama, <strong>kurban</strong> kesenlerle kesmeyenlerin et tüketiminde denk olmaları amacına mâtuftu. <strong>Kurban</strong> kesen sayısının artması durumunda istenildiği kadar yenilir, yedirilir ve saklanabilirdi. İhtiyacın fazla olması hâlinde ise, tekrar Hz. Peygamber’in (sas) uygulamasına benzer bir tutum sergilenecekti.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe’ye (ra) göre söz konusu yasak, haram kılmaya yönelik değildi. Hz. Peygamber (sas) zenginlerin bu etlerle fakirleri doyurmasını istemişti. Nitekim bazı rivayetlerde, ilgili yasak üzerine Medine’deki bazı Müslümanlar, çoluk çocuk ve hizmetçileri bulunduğunu dile getirince, yemeleri, yedirmeleri, saklamaları yahut biriktirmeleri doğrultusunda Peygamber Efendimizin (sas) onlara ruhsat verdiği de anlatılır.  Daha sonraki yıllarda Hz. Peygamber’in (sas) <strong>kurban</strong> etlerinden bir kısmını terbiye ettirdiği veya <strong>kurban</strong>ların ayaklarını kurutarak paça olarak sakladığı, 10-15 gün, hatta bir ay sonra dahi tükettiği olmuştu.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong>ı, varlıklı kimselerin yapacağı bir ibadet olarak gören Allah Resûlü (sas), yoksulların <strong>kurban</strong> kesmesine sıcak bakmazdı. Hz. Peygamber’in (sas) Arafat vakfesinde söylediği rivayet edilen ve sadece Mıhnef b. Süleym’den (ra) nakledilen, "her ev halkına, her yıl bir <strong>kurban</strong> gerektiğini" ifade eden hadis hem zayıftır, hem de mensûh yani hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Malî durumu müsait olup da, <strong>Kurban</strong> Bayramı’nda <strong>kurban</strong> kesmeyen kimseler hakkında Hz. Peygamber’in (sas) "namazgâhımıza yaklaşmasın" buyurduğunu ifade eden zayıf rivayet ise, bir dışlama ifadesi olarak değil, <strong>kurban</strong> kesmeye teşvik amaçlı bir uyarı şeklinde anlaşılmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem’in (sas) <strong>kurban</strong> kesen Müslüman’dan söz ederken ‘Âdemoğlu’ ifadesini kullanması, bize insanlık tarihinde ilk <strong>kurban</strong> ibadetini yerine getiren Hz. Âdem’in (as) iki oğlunu hatırlatmaktadır. Her ikisi de birer <strong>kurban</strong> sunmuşlardı da Allah (cc), kendisine karşı gelmekten sakınan oğulun <strong>kurban</strong>ını kabul etmiş ve onun dilinden, "<i>Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder."  </i>buyurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Yine Peygamberimizin (sas), <strong>kurban</strong>ı ‘Hz. İbrâhim’in sünneti’ olarak nitelemesi de, İbrâhim’in (as) oğlu İsmâil’i <strong>kurban</strong> etmekle sınanmasına bir atıf olsa gerekti. Allah (cc), en sevdiği varlığını, biricik oğlunu feda etmekten çekinmeyen Hz. İbrâhim’i (as) büyük bir <strong>kurban</strong> göndererek mükâfatlandırmıştı. Böylece <strong>kurban</strong> ibadeti sonrakiler için İbrâhimî bir sünnet/gelenek hâline gelmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da yer alan bu örneklerden, tarih boyunca hemen hemen her toplumda <strong>kurban</strong> ibadetinin var olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği, "<i>Her ümmet için, Allah’ın (cc) kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini anarak <strong>kurban</strong> kesmeyi meşru kıldık."</i>  âyetiyle dile getirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm öncesi Arap toplumunda da çeşitli amaçlarla putlar adına <strong>kurban</strong> kesme âdeti yaygındı. Câhiliye Arapları, belli zamanlarda Kâbe’deki ve diğer bölgelerdeki putlara olan bağlılıklarını göstermek için kestikleri <strong>kurban</strong>ların kanlarını putların üzerine döker, etlerini yırtıcı hayvanlar yesin diye dikili taşların üzerine bırakırlardı. Onların yarar sağlayacağı düşüncesiyle ölen kimsenin kabri başında da <strong>kurban</strong> kestikleri bilinmektedir. İslâm döneminde bu âdet, tevhid inancına aykırı öğelerden temizlenerek Hz. İbrâhim’in (as) sünnetine uygun biçimde ihya ve ıslah edilmiş, sosyal işlevler de yüklenerek zenginleştirilmiştir. Putlar için hayvan <strong>kurban</strong> etmek şirk, bu şekilde kesilen hayvanlar da murdar sayılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de daha çok hac <strong>kurban</strong>larından söz edilir. Bu âyetlerde, <strong>kurban</strong>lık hayvanların Allah’ın (cc) nişaneleri olması, Allah (cc) adı anılarak kesilmesi, onlardan yararlanılması, hem yenilmesi hem de yoksullara yedirilmesi, etlerinin veya kanlarının değil takvanın esas olduğu anlatılır. Elbette bu hususlar, bayram günlerinde kesilen bütün <strong>kurban</strong>lar için fazlasıyla geçerlidir.</p>

<p style="text-align:justify">Mekke döneminde inen, "<i>Rabbin için namaz kıl ve <strong>kurban</strong> kes."</i>  âyetine rağmen, Resûl-i Ekrem’in (sas) Mekke’de <strong>kurban</strong> kestiğine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Kesin bir şekilde olmaksızın, "<i><strong>Kurban</strong> kesmekle emrolundum." </i> şeklindeki rivayetlerde, "<i>venhar’ </i>(<strong>kurban</strong> kes) emrine bir atıf olabilirse de, âyetteki <i>’venhar’</i> emrinin anlamı ve bağlayıcılığı birçok âlim tarafından farklı yorumlanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da verilen bu temel bilgilerden sonra, <strong>kurban</strong>la ilgili detayları, Hz. Peygamber’in (sas) Medine’deki uygulamalarından öğrenmekteyiz. Resûl-i Ekrem’in (sas) hicretin ikinci yılından itibaren <strong>Kurban</strong> Bayramlarında <strong>kurban</strong> kesmeye başlaması ve <strong>kurban</strong>la ilgili çeşitli açıklamalardan oluşan zengin hadis rivayetleri bu alandaki uygulamaların, fıkhî yorum ve değerlendirmelerin zeminini teşkil etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bilindiği gibi <strong>kurban</strong>lık hayvanlar sadece koyun, keçi, sığır, camız ve develerden oluşmaktadır. Peygamber Efendimizden (sas) gelen hadislere göre, sığır ve deve, yedi kişi tarafından ortaklaşa <strong>kurban</strong> edilebilmekte; <strong>kurban</strong>ın en hayırlısının boynuzlu koç olduğu belirtilmekte; <strong>kurban</strong>lık koyunların bir yaşını doldurmuş olması gerekmektedir. Ayrıca, sağlıklı olmayan, meselâ, topal olan, tek gözü kör olan, hastalığı iyice belli olan, zayıf ve cılız olan hayvanlar <strong>kurban</strong> edilmemekte; muhtemelen ekonomik ihtiyaçlar dikkate alınarak, sütü için beslenen sağmal hayvanların da <strong>kurban</strong> edilmesi hoş görülmemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) sünnetine sımsıkı bağlılığıyla şöhret kazanmış olan Abdullah b. Ömer (ra), organları noksan veya yaşları elverişli hâle gelmemiş olan hayvanları <strong>kurban</strong> olarak kesmekten çekinir; Hz. Âişe’nin (ra) yeğeni Urve b. Zübeyr (ra) ise çocuklarına şöyle derdi: "Yavrularım! Hiçbiriniz şerefli dostlarınıza lâyık görmediğiniz hayvanları, hac (veya umre) <strong>kurban</strong>ı olarak kesmesin. Çünkü Allah (cc), şereflilerin en şereflisidir ve her şeyin en iyisine lâyıktır."</p>

<p style="text-align:justify">Yine hadislere göre <strong>kurban</strong>lıkların sadece etleri değil, derileri, yünleri, develerin üzerindeki minder gibi değerli eşyalar da fakirlere tasadduk edilirdi. Kasap ücreti ise, <strong>kurban</strong> etinden değil, sahibi tarafından ödenirdi.</p>

<p style="text-align:justify">Kişi, <strong>kurban</strong>ını bizzat kesebileceği gibi, vekil tayin etmek suretiyle başkasına da kestirebilir. Nitekim Allah Resûlü (sas) de, hicretin dokuzuncu senesinde <strong>kurban</strong>lık develerini hac emîri olarak tayin ettiği en yakın dostu olan Hz. Ebû Bekir’le (ra) Mekke’ye göndermişti. Yine Hz. Ali (ra), Peygamberimizin (sas) yaptığı vasiyet gereği onun adına iki koç kesmişti.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong> kesmenin fıkhî hükmü, sahâbeden beri tartışılagelmiştir. Abdullah b. Ömer’e (ra) bu husus sorulduğunda, Resûlullah’ın (sas) Medine’de on yıl kaldığını ve her yıl <strong>kurban</strong> kestiğini, (ona uyarak) Müslümanların da <strong>kurban</strong> kestiğini ve böylece <strong>kurban</strong> kesmenin sünnet olduğunu söylemiştir. İbn Ömer’in (ra), bu soruya, Kevser sûresindeki <i>’venhar’</i> emrine değil de, Hz. Peygamber’in (sas) devamlı uygulamasına dayanarak cevap vermesi dikkat çekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlulah’ın (sas) tavsiyelerini eksiksiz dikkate alan ve gereğince amel etme eğiliminde olan sahâbîler, ondan öğrendikleri bu faziletli ibadeti —maddî durumları ölçüsünde— yine ona uyarak yerine getirmeye çalışmışlardır. Ancak zamanla <strong>kurban</strong> kesme âdeta zorunlu bir yükümlülük gibi anlaşılmaya başlanmış olmalıdır. Buna mukabil Akabe Biati’ne katılan en genç sahâbî olma şerefine ermiş Ebû Mes’ûd el-Ensârî (Ukbe b. Amr) (ra), "Sizin en zenginlerinizden olduğum hâlde, bir vecibe zannedilmesi korkusuyla <strong>kurban</strong> kesmemeyi düşündüm." şeklinde bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmiştir. Hatta diğer bir rivayete göre bu sahâbî, "Zengin olduğum hâlde, komşularımın mutlaka <strong>kurban</strong> kesmem gerektiğini düşünecekleri endişesiyle kesmiyorum." demiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Yine Rıdvan Biati’ne katılan sahâbîlerden Huzeyfe b. Esîd’in (ra) şöyle dediği nakledilir: "Ben (<strong>kurban</strong> konusundaki) sünneti bilmeme rağmen ailem beni (birden fazla <strong>kurban</strong> kestirerek) sıkıntıya soktu. Halbuki (evvelden) bir aile, bayramda bir veya iki koyunu <strong>kurban</strong> ederdi. Şimdi (bir iki koyunla yetinirsek) komşularımız bizi cimrilikle itham ediyorlar." Halbuki ben, Ebû Bekir (ra) ve Ömer’in (ra) bile <strong>kurban</strong> kesmediklerine şahit oldum."</p>

<p style="text-align:justify">İstanbul’u şereflendiren sahâbî Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra) de ilerleyen yıllarda <strong>kurban</strong> konusundaki bu gayretin boyutlarını şöyle anlatır: "Resûlullah (sas) zamanında kişi, kendisi ve çoluk çocuğu için bir koyun keserdi. Onun etinden hem kendileri yer, hem de başkalarına yedirirlerdi. Daha sonra Müslümanlar arasında gördüğün bu mal çokluğuyla övünme durumu ortaya çıktı ve birkaç <strong>kurban</strong> kesmeye başladılar)."</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong> ile ilgili farklı yaklaşımlar, sahâbe sonrasında da devam etmiştir. Hz. Peygamber’in (sas) uygulamasına dayanan Ebû Hanîfe ve talebeleri, dinen aranan şartları taşıyan kimselerin <strong>kurban</strong> kesmesini vacip görürken; diğer fakihler ise bunu sünnet olarak değerlendirmişlerdir. Netice itibariyle <strong>kurban</strong> kesme, İslâm dünyasın genelinde canlı bir şekilde uygulanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm geleneğinde <strong>kurban</strong>ın yerine nakit olarak bedelinin verilmesi kabul görmemiştir. Putları adına <strong>kurban</strong>lar kesenlerin şirkine karşılık, İslâm’da ‘sadece Allah (cc) adına ve O’nun (cc) adıyla O’na (cc) gönderilen’ bir tevhid sembolüdür <strong>kurban</strong>.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong>ın ibadet boyutu kadar, toplumsal fonksiyonu da önem arz eder. Allah (cc) için kesilen <strong>kurban</strong> ibadetinde, tüketimi itibariyle muhtaç insanların doyurulması gibi pratik bir amaç gözetilir. Buradaki hikmet, Allah (cc) rızası ile birlikte yoksulun et ve gıda ihtiyacını karşılamaktır. Böylece <strong>kurban</strong>, Müslüman toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar, sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Zengine malını Allah (cc) rızası için harcama ve başkalarıyla paylaşma haz ve alışkanlığını verir; onu cimrilik hastalığından, dünya malına tutkunluktan kurtarır. Neticede fakirleri de bayram günlerindeki sevince ortak ederek, birlik ve kardeşlik içinde huzurlu bir bayram geçirmelerini sağlar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong> ibadetinin bir hikmeti de zengini muhtaç kardeşlerine yaklaştıran önemli bir vesile olmasıdır. Komşuları, akrabaları, dostları, yakın olsun uzak olsun kardeşleri birbirine bağlayan ve ruhları kaynaştıran bir ibadettir. Vekâlet yoluyla Afrika’da, Asya’da adını dahi duymadığı birçok yoksul ülkede yaşayan hiç görmediği, tanımadığı, aç ve muhtaç kardeşlerine uzattığı bir eldir. Binlerce kilometre uzaktaki kardeşleriyle yakınlaşmanın, bütünleşmenin, ümmet olmanın adıdır <strong>kurban</strong>. Yoklukların, afetlerin yaşandığı coğrafyalara ulaşmak, fizikî mesafeleri gönül coğrafyasında aşmak, onların dertlerini paylaşmak, onlara umut ışığı olmaya çalışmaktır. Hatta sadece din kardeşlerine değil, inancı ne olursa olsun muhtaç olan herkese ulaşmaktır!</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kurban</strong>, Yüce Yaratıcı’ya (cc) yakınlaşmaktır; <strong>kurban</strong>larımız, ‘kurb’ anlarımızdır, yani O’na en yakın olma zamanlarımızdır. <strong>Kurban</strong>, mukarrebûndan olma çabasıdır, yani takvaya erişme arzusu içinde Yüce Yaratıcı’ya (cc) yaklaşanlar arasına girebilme gayretidir. <strong>Kurban</strong>, takvaya; takva da Allah’a (cc) ulaştırır. Nitekim Yüce Rabbimiz (cc) hac <strong>kurban</strong>larından söz ederken <strong>kurban</strong>ların, aslında Allah’ı (cc) yüceltme ve O’na (cc) şükretme vesilesi olduğunu belirttikten sonra şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"(O <strong>kurban</strong>ların) ne etleri, ne de kanları Allah’a (cc) ulaşacaktır. Fakat O’na (cc) sizin takvanız ulaşacaktır."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kurban-allaha-yakin-olma-vesilesi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 09:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/kurban-allaha-yakin-olma-vesilesi.jpg" type="image/jpeg" length="25295"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Namazların Kazası: Kılınamayan Namazın Telafisi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/namazlarin-kazasi-kilinamayan-namazin-telafisi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/namazlarin-kazasi-kilinamayan-namazin-telafisi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Allah (cc) katında en sevimli amel hangisidir? Hangi durumlarda kaza namazı kılınır? Namazların sünnetleri kaza edilir mi?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنِ الْوَلِيدِ بْنِ الْعَيْزَارِ أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا عَمْرٍو الشَّيْبَانِيَّ قَالَ: حَدَّثَنِى صَاحِبُ هَذِهِ الدَّارِ –وَأَشَارَ إِلَى دَارِ عَبْدِ اللَّهِ– قَال: سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : أَيُّ الْأَعْمَالِ أَحَبُّ إِلَى اللَّهِ؟ قَالَ: “الصَّلاَةُ عَلَى وَقْتِهَا” قُلْتُ: ثُمَّ أَيٌّ؟ قَالَ: “ثُمَّ بِرُّ الْوَالِدَيْنِ” قُلْتُ: ثُمَّ أَيٌّ؟ قَالَ: “ثُمَّ الْجِهَادُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ.”</p>

<p>Velîd b. Ayzâr (ra), Ebû Amr eş-Şeybânî'nin (ra), Abdullah'ın (ra) evini göstererek şöyle dediğini işitmiştir: Bana şu evin sahibi (Abdullah b. Mes'ûd (ra)) şöyle dedi:</p>

<p>“Resûlullah'a (sas), "Allah katında en güzel amel hangisidir?" diye sordum. "Vaktinde kılınan namaz." buyurdu. "Sonra hangisidir?" dedim, "Sonra, anne babaya iyilik yapmak." buyurdu. "Sonra hangisidir?" deyince, "Sonra, Allah (cc) yolunda cihad etmek." buyurdu.”</p>

<p>(M254 Müslim, Îmân, 139; B5970 Buhârî, Edeb, 1)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَنَسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ نَسِيَ صَلاَةً فَلْيُصَلِّ إِذَا ذَكَرَهَا، لاَ كَفَّارَةَ لَهَا إِلاَّ ذَلِكَ...</p>

<p>Enes (b. Mâlik)'in (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>“Kim bir namazı unutursa onu hatırladığında kılsın. Zira onun kefareti ancak budur...”</p>

<p>(B597 Buhârî, Mevâkîtü's-salât, 37; M1566 Müslim, Mesâcid, 314)</p>

<p>***</p>

<p>حَدَّثَنِى أَبُو قَتَادَةَ الْأَنْصَارِيُّ فَارِسُ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ... قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يَرْكَعُ رَكْعَتَيِ الْفَجْرِ فَلْيَرْكَعْهُمَا.”</p>

<p>Resûlullah'ın (sas) süvarisi Ebû Katâde el-Ensârî'nin naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>“Sizden, sabah namazının (sünnet olan) iki rekâtını devamlı kılmakta olanlar, o ikisini (kazaya kaldığında da) kılsın.”</p>

<p>(D438 Ebû Dâvûd, Salât, 11)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى قَتَادَةَ قَالَ: خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَقَالَ: … “أَمَا إِنَّهُ لَيْسَ فِى النَّوْمِ تَفْرِيطٌ، إِنَّمَا التَّفْرِيطُ عَلَى مَنْ لَمْ يُصَلِّ الصَّلاَةَ حَتَّى يَجِىءَ وَقْتُ الصَّلاَةِ الْأُخْرَى، فَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ فَلْيُصَلِّهَا حِينَ يَنْتَبِهُ لَهَا، فَإِذَا كَانَ الْغَدُ فَلْيُصَلِّهَا عِنْدَ وَقْتِهَا…”</p>

<p>Ebû Katâde (ra) şöyle diyor: “Resûlullah (sas) bize bir hutbe irad etti ve şöyle buyurdu:</p>

<p>"…Bilin ki! Uykudan dolayı (namazı kılamamak) bir kusur değildir. Esas kusur, ancak diğer namazın vakti gelinceye kadar namazını kılmayan kimsenin davranışıdır. Buna göre kim (uyuyup kalır da) namazını kılamazsa uyandığı zaman o namazı kılsın! Ertesi gün o namazı vaktinde kılsın!" ”</p>

<p>(M1562 Müslim, Mesâcid, 311)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Rahmet Peygamberi'nin (sas) ağzından belki de ilk kez böyle cümleler dökülüyordu: “Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun!”  Risâlet görevini üstlenmeden önce de sonra da insanlara karşı sonsuz sevgi ve merhameti, onu beddua etmekten hep uzak tutmuştu. Peygamberlik görevinin ilk yıllarında yanındaki bir avuç inananıyla birlikte çektiği onca sıkıntıya rağmen, hatta Tâif'te yollarına dikenler serildiğinde, taşlandığında bile merhametle davranmıştı. Zira Yüce Allah (cc), “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyurmaktaydı. Ancak şimdi söz konusu olan kendi nefsi değil, kendisine dünyada sevdirilen şeyleri saydıktan sonra, “iki gözümün nuru” diye vasıflandırdığı namazdı. Günün en bereketli zamanlarında Allah'ın (cc) huzuruna durup namaz kılması engellenmişti. İşte Efendimiz (sas) bu yüzden Hendek Savaşı günü harbin kızışması sebebiyle öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kılamamanın üzüntüsünü yaşamış ve müşriklere, “Bizi orta namazından —yani ikindi namazından— alıkoydular. Allah da onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun.” diye beddua etmişti. Tek dayanağı olan Yüce Rabbinden onları cezalandırmasını istemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Allah (cc) katında en güzel amelin ne olduğunu soran Abdullah b. Mes'ûd'a (ra) Resûlullah'ın (sas) cevabı şöyle olmuştu: “Vaktinde kılınan namaz.” İbn Mes'ûd (ra) sorularına devam etti: “Sonra hangisidir?” “Sonra, anne babaya iyilik yapmak.” buyurdu Allah'ın Resûlü (sas). Ondan sonra da, “Allah (cc) yolunda cihad etmek” geliyordu. Böylece Hz. Peygamber (sas), “dinin direği” olarak tanımladığı namazın Allah (cc) nezdindeki yerine işaret ediyor, onu tayin edilen vakitte kılmanın, anne babaya iyilik ve cihad gibi son derece faziletli amellerden bile daha önemli olduğunu bildiriyordu. Nitekim Yüce Allah (cc), kurtuluşa erecek olan müminlerin vasıflarını sayarken, “Onlar ki, namazlarını kılmaya devam ederler.” buyurarak inananların namazlarını vaktinde ve devamlı olarak kılmaya özen göstermeleri gerektiğine işaret etmekteydi.</p>

<p style="text-align:justify">Namaz, Müslümanlara “belirli vakitlerde” farz kılınmıştı. İnsana sıkıntı veren yolculuk hâli ve hatta daha ağır şartların hâkim olduğu savaş ortamı bile namazı aksatmaya neden olacak bir mazeret olarak görülemezdi. Yüce Allah (cc), her türlü olumsuzluğa rağmen yolculuk esnasında namazın terk edilmesine müsaade etmemiş, ancak kısaltılabileceğini bildirmişti. Aynı şekilde savaş esnasında namazların nasıl eda edileceğini de açıklamıştı. Hz. Peygamber (sas) de belirtilen esaslar doğrultusunda hem sefer esnasında hem de savaş devam ederken namaz kıldırarak ashâbına rehberlik etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Namazın, tembellik, ihmal ya da başka basit sebeplerden dolayı terk edilmesi, aksatılması ya da geciktirilmesi, değil Allah'ın Resûlü'ne (sas), onun ümmetine bile yakışmayan bir davranıştı. Ancak hatadan, eksik ve kusurdan tamamen arınması mümkün olmayan insanın, birtakım nedenlerden ötürü bazen namazını vaktinde kılamadığı da bir gerçekti. İşte böyle bir durumda ne yapmaları gerektiğini müminler yine Resûlullah'tan (sas) öğreneceklerdi. Allah Resûlü'nün (sas) hayatında namazın vaktinde kılınmaması gibi bir durum sadece birkaç kez gerçekleşmişti. Bunlardan biri Hendek Savaşı esnasında yaşanmıştı. Bütün şiddetiyle savaşı yaşayan Peygamber (sas) ve beraberindeki arkadaşlarının, emredildikleri üzere Allah (cc) yolunda canlarıyla cihad etmekten, Allah'ın (cc) mesajını yüceltmekten başka bir amaçları yoktu. Bu uğurda kılıç sallarken namazı unutmaları gibi bir durum da söz konusu olamazdı. Ancak düşman sürekli saldırıyordu. Peygamber Efendimiz (sas), bir türlü savaşa ara verip saf tutamamıştı. İşte çarpışmanın şiddetlendiği böyle bir zamanda Allah Resûlü (sas) ve ashâbı ikindi namazını kılmaya fırsat bulamamışlardı. Allah'ın (cc) bir başka emrini yerine getirme uğruna bile olsa Resûlullah'ın (sas) farz namazı vaktinde kılamamış olması, hem kendisini hem de ashâbını son derece hüzünlendirmiş ve o Rahmet Peygamberi (sas), bu olaya sebep olanlara beddua etmişti. Aynı savaş sırasında Hz. Ömer (ra), Resûlullah'a (sas) gelerek ikindi namazını vaktinde kılamadığını bildirmiş hatta Kureyş müşriklerine ağır hakaretler ederek öfkesini dile getirmişti. Resûlullah (sas) da namazı kılmadığını söyleyip Buthân vadisine inerek abdest almış ve beraberindekilere namazı orada kıldırmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Hendek Savaşı sırasında namazların vaktinde kılınamayışının hüznünü Abdullah b. Mes'ûd (ra) şöyle dile getirmişti: “Resûlullah (sas) ile birlikte idik. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kılmamız engellenmişti. Bu bana çok ağır geldi ve kendi kendime şöyle dedim: "Allah'ın Resûlü (sas) ile beraberiz, Allah (cc) yolunda cihad ediyoruz (hem de namazları vaktinde kılamıyoruz)!" Sonra Resûlullah (sas) Bilâl'e (ra) emretti, o da kâmet getirdi ve Resûlullah (sas) bize öğle namazını kıldırdı. Daha sonra Bilâl (ra) yine kâmet getirdi, Resûlullah (sas) bize ikindi namazını kıldırdı. Ardından Bilâl (ra) yine kâmet getirdi, Resûlullah (sas) akşam namazını kıldırdı. En son olarak Bilâl (ra) tekrar kâmet getirdi, Resûlullah (sas) da yatsı namazını kıldırdı. Resûlullah (sas) çevremizde dolaşıp şöyle buyurdu: “Şu anda yeryüzünde sizden başka Allah'ı (cc) zikreden bir topluluk yoktur.” </p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimizin arkadaşlarından Abdullah b. Mes'ûd'un (ra) dilinde ifadesini bulan bu sözler aslında bütün sahâbîlerin ortak duygularını yansıtmaktaydı. Çünkü Allah Resûlü (sas) gibi namazı vaktinde kılamamak her Müslümana ağır gelirdi. Ancak görülen o ki, hem Efendimizin (sas) hem de ashâbının, adı geçen namazları vaktinde kılma imkânları yoktu ve bu sebepten dolayı bu dört vakit namaz ertelenerek kılınmıştı. Bu namazlar, Resûlullah'ın (sas) ve ashâbının kendi ihmal veya tercihiyle değil, özel bir zorluktan dolayı vaktinde kılınamamıştı. Başlarındaki o büyük sıkıntı hafifler hafiflemez niyazlarını Rablerine sunmak amacıyla kılamadıkları bütün namazları sırasıyla kaza etmişlerdi. İşte en güzel örnek olan Allah Resûlü (sas), vaktinde eda edilemeyen namazlarla ilgili olarak ümmetine çözüm yolunu böylece göstermişti. Buna göre geçirilen namazlar normal sırasına göre, kâmet getirilerek kılınacaktı.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimizin (sas) hayatında, namazın vaktinde kılınmasına engel olan başka bir sebebe daha işaret edilir ki bu da her insanın karşılaşabileceği sıradan bir durumdur. Efendimiz (sas), “Kim bir namazı unutursa onu hatırladığında kılsın. Zira onun kefareti ancak budur...” buyurmuştu. O, uyumak ya da unutmak gibi mazeretler sonucu vaktinde eda edilemeyen namazların hatırlanır hatırlanmaz kılınmasını istemekte ve böylece aslında biz Müslümanlara büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Çünkü kişi namazını vaktinde kılma konusunda ne kadar hassas davranırsa davransın bu tür durumlarla karşılaşabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim gösterdiği onca titizliğine rağmen bir defasında Peygamberimiz (sas) de uyuyakalmış ve sabah namazını vaktinde kılamamıştır. Resûlullah (sas), ashâbıyla birlikte zorlu bir seferde yol alırken artık dayanamayacak hâle gelen kafileden birisi, kendisinden gecenin sonuna doğru mola vermesini ister. Peygamberimiz (sas) namazlarının geçmesinden endişe ettiğini söylemişse de sahâbîler gerçekten yorulmuş ve bu molayı hak etmiştir. Namaz vakti girdiğinde kendilerini uyandırmak üzere Bilâl-i Habeşî'yi (ra) nöbetçi bırakarak sabaha yakın saatlerde hep birlikte uykuya dalarlar. Ancak aynı meşakkatli yolculuğu yapmasına rağmen gönüllü olarak nöbet tutmak isteyen Bilâl (ra) de gözlerinin kapanmasını engelleyemez ve uyuyakalır. Uyandıklarında sabah namazının vakti geçmiş hatta güneş bir miktar yükselmiştir. Bilâl (ra) uyuyup kalmasından ve kendisiyle beraber diğerlerinin de namazlarını kılamayışlarından kendini sorumlu tutar ve üzülür. O zamana dek hiç bu kadar ağır bir uyku uyumadığını bildirir. Rahmet Peygamberi'nin (sas), gönüllü nöbet tutmasına karşın elinde olmayan sebeplerle görevini yerine getirememiş olan Bilâl'i (ra) teselli eder mahiyette söylediği, “Şüphesiz Allah (cc) istediği zamanda ruhlarınızı aldı ve yine istediği zamanda onları size geri verdi.” sözü Bilâl'i (ra) rahatlatma adına gerçekten manidardır. Güneş ağarınca, yani tamamen yükselince de her zaman olduğu gibi müezzini Bilâl'den (ra) ezan okumasını ister ve abdestini alarak güneş yükselip gün tamamen ağardığı vakit namazını kılar.</p>

<p style="text-align:justify">Uyku sebebiyle sabah namazını kılamadıkları bu olay esnasında,“Herkes devesinin başından (yularından) tutsun, buradan gidelim. Çünkü burada şeytan yanımızdadır.” buyuran Resûlullah (sas), namazın vaktinde kılınamamasının şeytanın işi olduğunu ve aynı gafleti tekrar yaşamamak için tedbir alınması gerektiğini bildirir. Gerekli tedbirlerin alınmasına rağmen namazı vaktinde kılamamak, uyanıkken, bilerek namazı kılmama gibi bir ihmal ve suç anlamına gelmemektedir. Kılınamayan namazın uyandıktan hemen sonra kaza edilmesi, hatayı telâfi etmek için yeterlidir. Hatta Peygamber Efendimiz (sas), sünnet namazlarını düzenli olarak kılan ve elinde olmadan sabah namazını geçirenlerin, tıpkı namazı vaktinde kılıyor gibi davranmalarını istemiştir. Bir sefer dönüşünde uyuyakalıp ancak sabah güneş doğarken uyanan sahâbeyi güneş biraz yükselene kadar bekletmiş sonra da şöyle buyurmuştur:“Sizden, sabah namazının (sünnet olan) iki rekâtını devamlı kılmakta olanlar, o ikisini (kazaya kaldığında da) kılsın.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">“Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz, siz de namazı öyle kılınız.” ifadesiyle özetlenen, Peygamberimizin ibadet alanındaki örnekliği sayesinde, zamanında kılınamayan namazların ne zaman, hangi yolla telâfi edileceğini onun uygulamalarından öğrenmekteyiz. Buna göre bir mümin, dininin en temel hükümlerinden ve kulluğun en açık göstergelerinden olan namazını eksiksiz kılmaya özen göstermelidir. Ama gösterilen titizliğe rağmen bazen unutmak ya da uyuyakalmak gibi sebeplerden dolayı herhangi bir namaz vaktinde kılınamazsa, bu namazlar hatırlanır hatırlanmaz kılınmalıdır. Resûlullah'ın (sas) gösterdiği şekilde namazı kaza etme yolu, gerçekten elde olmayan sebeplerden dolayı vaktinde kılınamayan namazlar içindir. Zira, “Allah (cc) hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” hükmü gereğince bir kimse gücü dışında kalan durumlardan sorumlu değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak Efendimizin (sas), “...Bilin ki! Uykudan dolayı (namazı kaçırmakta) bir kusur yoktur. Kusur, ancak diğer namazın vakti gelinceye kadar namazını kılmayan kimsenin davranışındadır. Buna göre kim (uyuyup kalır da) namazını kılamazsa (uyandığı zaman) o namazı kılsın! Ertesi gün o namazı vaktinde kılsın!" ” sözünde de ifadesini bulduğu gibi göz göre göre namazı terk etmek mümine yakışmayan bir hatadır. Namaz konusunda gönülsüz davranmanın ve tembellik göstermenin, Kur'an'da münafıkların özelliklerinden birisi olarak anlatıldığı unutulmamalıdır. Namazı kılmayıp diğer vakit girinceye kadar geciktirmek ya da dünya meşgalesine kapılıp namazın vaktini aksatarak sonradan kaza etmeye güvenmek, samimi müminlere yakışan bir tavır değildir. Zira bir mümin için Rabbine olan sorumluluklarını yerine getirmek, her türlü telaş, heves ve ilgiden önce gelir. Hatta kişinin, namaz kadar ulvî bir ibadet için özel zaman ayırarak mescide gitmesi ve namazlarını cemaatle eda etmesi en güzelidir. Zira gönlü mescitlerde kalan, yani bir namaz vaktinin ardından diğerinin gelmesini hevesle bekleyen kimse, hiçbir himayenin olmadığı kıyamet gününün dehşetinde Allah Teâlâ'nın (cc) özel himayesinde olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Gönülden istediği hâlde cemaate devamda zorlanan müminin ise namazlarını vaktinde kılmaya özen göstermesi, ibadetinin aksamaması için gerekli tedbirleri almaya gayret etmesi lazımdır. Uyanamayacağını düşündüğünde Hz. Peygamber (sas) gibi kendisini uyarması için bir başkasından yardım isteyerek veya saatini kurarak ya da gece erken yatmaya özen göstererek bireysel tedbirlere başvurmalıdır. Gün içinde mümkün olduğunca abdestli bulunmaya çalışarak Yaratanın (cc) huzuruna varacağı an için daima hazır olan Müslüman, hem namazını vakti içinde eda etmenin huzurunu yaşayacak, hem de her daim Rabbini hatırlayarak hayatını bereketlendirecektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/namazlarin-kazasi-kilinamayan-namazin-telafisi-1</guid>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 09:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/11/namazlarin-kazasi-kilinamayan-namazin-telafisi_0857e.jpg" type="image/jpeg" length="68729"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Haccetmek: Hac Arafat'tır]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/haccetmek-hac-arafattir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/haccetmek-hac-arafattir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hac nasıl yapılır? "Hac arafat'tır." hadis-i şerif'i bize ne anlatmaktadır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"...عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ يَعْمُرَ قَالَ: …فَقَالَ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :" ‘الْحَجُّ عَرَفَة<br />
<br />
Abdurrahman b. Ya’mur’dan (ra) nakledildiğine göre Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"<strong>Hac</strong> <strong>Arafat</strong>(ta bulunmak)tır…"</i></p>

<p>(N3019 Nesâî, Menâsikü’l-<strong>hac</strong>, 203; T889 Tirmizî, <strong>Hac</strong>, 57)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ طَلْحَةَ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ كَرِيزٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "أَفْضَلُ الدُّعَاءِ دُعَاءُ يَوْمِ عَرَفَةَ</p>

<p>Talha b. Ubeydullah b. Kerîz’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>Duaların en faziletlisi arefe günü yapılan duadır."</i></p>

<p>(MU951 <i>Muvatta’</i> , <strong>Hac</strong>, 81)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّمَا جُعِلَ الطَّوَافُ بِالْبَيْتِ وَبَيْنَ الصَّفَا وَالْمَرْوَةِ وَرَمْيُ الْجِمَارِ لِإِقَامَةِ ذِكْرِ اللَّهِ</p>

<p>Hz. Âişe’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>"<i>Kâbe’yi tavaf, Safâ ile Merve arasında yapılan sa’y ve şeytan taşlama işi (dünya kelâmı konuşmak veya gafletle geçirmek için değil) ancak Allah’ın (cc) adının anılması içindir."</i></p>

<p>(D1888 Ebû Dâvûd, Menâsik 50; T902 Tirmizî, <strong>Hac</strong>, 64)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُلَبِّى إِلاَّ لَبَّى مَنْ عَنْ يَمِينِهِ وَ شِمَالِهِ مِنْ حَجَرٍ أَوْ شَجَرٍ أَوْ مَدَرٍ حَتَّى تَنْقَطِعَ الْأَرْضُ مِنْ هَهُنَا وَهَهُنَا</p>

<p>Sehl b. Sa’d’dan (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"<i>Bir Müslüman telbiye getirdiğinde sağında ve solunda (eliyle işaret ederek) şuradan şuraya kadar yeryüzündeki taş, ağaç, toprak ne varsa hepsi onunla birlikte telbiye getirir."</i></p>

<p>(T828 Tirmizî, <strong>Hac</strong>, 14; İM2921 İbn Mâce, Menâsik, 15)</p>

<p>***</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify">‘Kastetmek’ anlamına gelen <strong>hac</strong> sözcüğü, Kâbe’ye yönelerek Allah’ı (cc), O’nun (cc) rızasını kastetmek ve aslında O’na (cc) yönelmektir. <strong>Hac</strong>, insanın Allah’a (cc) yönelişini ve mânen yükselişini temsil eder. Bütün benliğiyle Allah’a (cc) yönelen mümin, O’nun (cc) evini ziyaret etmeyi büyük bir mânevî tecrübe olarak telakki eder. Zira Allah’ın (cc), sembol değeri taşıdığını belirttiği dinî ödev, mekân ve davranışlara saygı göstermek, kalplerdeki takvanın, bilinç ve şuurun sonucudur.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrâhim’in (as) çağrısına kulak vererek <strong>hac</strong>ca niyetlenen mümin, günde beş vakit uzaktan yöneldiği Allah’ın (cc) evine bu defa bedeniyle varmak ister. Hem maddî azığını hem de takva azığını hazırlayarak çıkar yola...</p>

<p style="text-align:justify">Hedef olarak Allah’a (cc), mekân olarak Allah’ın (cc) evinin bulunduğu Haram bölgeye, zaman olarak da bir taraftan âdeta Hz. İbrâhim (as), Hz. Peygamber (sas) ve sahâbe asırlarına; diğer taraftan da <strong>hac</strong> ile kazandıklarıyla geleceğe yapılan bir yolculuktur <strong>hac</strong>.</p>

<p style="text-align:justify">Mîkât, bu yolculuğa ve ilâhî buluşma iklimine girişin sınırıdır. Tayin edilen vakit, buluşma vakti, bugünkü tabirle ‘randevu zamanı/yeri’ anlamına gelen ‘mîkât’ kelimesi, <strong>hac</strong> ibadetine başlanan yeri ve zamanı ifade eder. Hz. Peygamber (sas) tarafından belirlenmiş olan mîkât sınırlarında bir başka deyişle mîkât mahallinde yapılan niyet ile birlikte <strong>hac</strong> ibadeti başlamış olur.</p>

<p style="text-align:justify">Mîkâta gelen mümin, âdeta kendisini Tur Dağı’na Allah (cc) ile konuşmaya giden Hz. Musa (as) gibi hisseder. Acaba Allah (cc) ile nasıl buluşacaktır? O’nun (cc) rahmetini, azametini nerede, nasıl ve ne kadar görebilecektir? Acaba Allah (cc) kendisini ve <strong>hac</strong>cını kabul edecek midir? <strong>Hac</strong>, onun için gerçekten bir ilâhî buluşmaya dönüşecek midir? Mîkât mahalli, aynı zamanda ihram mahallidir. ‘İhram’ ise, <strong>hac</strong> süresince bazı helâllerin, Allah ve Resûlü’nün getirdiği yasaklar çerçevesinde kişiye haram kılınması demektir. Söz konusu yasaklar, mîkât mahallinde <strong>hac</strong>ca niyet etmekle başlar ve ihramdan çıkıncaya kadar devam eder. Hanımların kendi normal giysileri içinde gerçekleştirdikleri ihram hâli, erkeklerin ‘izâr’ ve ‘ridâ’ denilen dikişsiz iki parça peştamala bürünmeleriyle sembolize edilir. Artık erkekler ihramdayken gömlek, sarık, şalvar, bornoz ve benzeri elbiseler ve mest giyemezler.</p>

<p style="text-align:justify">Esas itibariyle ihram, sadece beyaz bir kıyafete bürünme değil, belki takva elbisesine bürünmedir. <strong>Hac</strong>ca gelenler, sosyal ve ekonomik statülerini gösteren dünyevî elbiselerini, makam ve mevkilerini ortaya koyan kıyafetlerini, zevklerini, kültürlerini ve karakterlerini yansıtan her türlü (süs, ziynet, makyaj gibi) göstergeleri bırakıp, Allah (cc) önünde herkesin eşit olduğunu simgeleyen bu iki basit giysiye bürünürler. İhram, Allah (cc) nezdinde mal, mülk, madde ve metaın bir hiç sayıldığını, bütün Müslümanların bu kutsal iklimde kardeş olduğunu ifade eder. Birini diğerinden ayrıcalıklı, üstün gösteren hiçbir emare yoktur. Artık dünyevî elbiseler çıkartılmış, şahsiyetleri gizleyen süslü elbiseler atılmış, ‘takva elbisesi’ giyilmiştir. Mîkât ile başlayan bu kutsal yolculukta asıl giyilmesi gereken elbise takva elbisesi, yani Allah (cc) şuuru ve insan olmanın gereği yüklenilen sorumluluk bilincidir.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah (cc), "<i><strong>Hac</strong> (ayları), bilinen aylardır. Kim o aylarda <strong>hac</strong>ca başlarsa, artık kendisi için <strong>hac</strong>da cinsel yakınlık, günaha sapmak, kavga etmek yoktur." </i>buyruğuyla, cinsel konuları konuşma dâhil, her türlü şehevî ilişkiyi, her türlü günah, kötülük ve çirkinlikleri, başkalarıyla kavga, kapışma, tartışma, sövüşme ve dövüşme gibi olumsuz davranışları yasaklamaktadır. Hz. Peygamber (sas) de, "<i>Her kim bu evi (Kâbe’yi) <strong>hac</strong>cederken, (söz ya da eylemle) cinsel yakınlığa yeltenmez ve kötülük işlemezse, anasının onu doğurduğu günkü (günahsız) hâline dönmüş olur."  </i>sözleriyle bu yasaklara riayet ederek <strong>hac</strong> yapabilen kimseleri müjdelemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İhram yasakları, sadece insanları değil, canlı ve cansız hemen her şeyi kapsamaktadır. Bütün hayvanlar, bütün bitkiler ve hatta Allah’ın (cc) müminlere bahşettiği bütün tabiat ve çevre dokunulmaz bir alandır artık. Allah Resûlü’nün (sas) talimatı gereği, "<i>(Mekke’nin) otu koparılmaz, ağacı kesilmez, av hayvanları ürkütülüp rahatsız edilmez, yitiği kimse tarafından alınamaz, ancak sahibini arayacak kimse alıp muhafaza eder."</i></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe ve çevresi için kullanılan ‘Haram’ tabiri, bölgedeki bütün ilişkilerin Allah’ın emir ve yasaklarına saygı esasına göre düzenlendiğini, başta insan olmak üzere, ağaç ve bitki örtüsünden hayvanlara kadar bölgedeki bütün varlıkların ilâhî koruma altına alındığını, dokunulmaz olduklarını ifade eder.</p>

<p style="text-align:justify">Öte yandan ihrama bürünen <strong>hac</strong>ı, "<i>Lebbeyk, Allâhümme lebbeyk!"  </i>derken kendisini Kâbe’sine çağıran Rabbinin tam huzurundaymış gibi hisseder. Tıpkı Resûl-i Ekrem (sas) gibi, "<i>Buyur Allah’ım buyur! Emrindeyim buyur! Buyur Allah’ım! Senin hiçbir ortağın yoktur. Buyur Allah’ım! Şüphesiz hamd sana mahsustur. Nimet de senindir, mülk de senin. Senin hiçbir ortağın yoktur."  </i>der ve "Davetini duydum, emrine uydum, huzuruna geldim, bütün benliğimle ve içtenliğimle emrindeyim!" hissiyatı içinde bunu davranışıyla da göstermeye çalışır. Buna telbiye denir ve bu, <strong>hac</strong> yapan bütün müminlerin ortak parolasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu sözler, dünyanın dört bir tarafından gelen, renkleri, dilleri, ülkeleri ve kültürleri ayrı fakat hedef ve gayeleri aynı olan milyonlarca Müslüman’ın hep birlikte seslendirdikleri ortak bir ant, ortak bir paroladır ve kutsal iklimde <strong>hac</strong> boyunca sürekli yankılanır. Bir Müslüman, telbiye getirdiğinde yeryüzünün her bir tarafında, sağında ve solunda taş, ağaç, toprak ne varsa hepsinin onunla birlikte telbiye getirdiğinin bilincindedir.</p>

<p style="text-align:justify">Telbiye ile <strong>hac</strong>ı, Hz. İbrâhim’in (as) çağrısına koşmuş ve kayıtsız şartsız, kaygısız bir şekilde Allah’a teslim olduğunu haykırmış olur, "<i>Buyur Rabbim! Emrine âmâdeyim!" </i>diyerek, her ne emrolunduysa yapar, haramları terk eder, hatta ihramla birlikte bazı helâlleri de terk eder.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman, telbiyeyi <strong>hac</strong>da belli yerlerde ve zamanlarda, <strong>hac</strong>dan sonra ise hâl diliyle ve kalbiyle sürekli söyler. Kendisine hayat verecek her türlü ilâhî buyruk karşısında sürekli, "<i>Emrin olur Allah’ım!’" </i>bilinciyle hareket eder. Namaz, oruç, zekât, dürüstlük, emanet, adalet, samimiyet... Hepsi için, "<i>Emrindeyim Allah’ım! Emrine âmâdeyim!" </i>der. Mîkâttan geçen, ihrama bürünen ve ilgili yasaklara harfiyen uyan <strong>hac</strong>ı, <i>Allah’ın, insanlar için bir dayanak yaptığı saygın ev Kâbe’</i> ye varır. Zira, "<i>Orada apaçık deliller, İbrâhim’in makamı vardır. Oraya giren güvende olur."  </i>Kâbe’ye kavuşmak, vuslatı yani Allah’a (cc) kavuşmayı temsil eder.</p>

<p style="text-align:justify">Kâbe, <strong>hac</strong> ibadetinin yapıldığı mekânların merkezidir. Allah için herhangi bir mekân söz konusu olmadığı hâlde, Rabbimiz (cc) Kâbe için, "<i>Evim" </i>buyurmak suretiyle orayı şereflendirmiş, çevresini de çeşitli yasakların geçerli olduğu bir Haram bölge ilân etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kâbe, yeryüzündeki ilk ibadet yeri olmasının yanı sıra özellikle namaz ve <strong>hac</strong> ile ilgili belirli şartların yerine getirilmesi bakımından da ayrı bir öneme sahiptir. Kâbe’nin bulunduğu yöne doğru yönelmek namazın şartlarından olduğu gibi, <strong>hac</strong> ve umre ibadetinin rükünlerinden biri olan tavaf da Kâbe’nin etrafında yapılır. Ayrıca Kâbe’nin, bütün Müslümanları bir noktada toplayan, her birinin ortak yönü, müşterek istikameti olma gibi birleştirici, bütünleştirici sembolik bir anlamı da vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) Kâbe’yi tavaf ederken şöyle buyurduğu nakledilir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin ve kokun da ne güzel! Sen ne yücesin ve saygınlığın da ne yüce! Ama bu canı bu tende tutan Allah’a </i>(cc)<i> yemin ederim ki, Allah </i>(cc)<i> nezdinde malıyla, kanıyla müminin hürmeti (saygınlığı), senin hürmetinden daha büyüktür!"</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu hadis, müminin, Kâbe kadar hürmete lâyık olduğunu, müminin Kâbe kadar saygınlığının ve dokunulmazlığının bulunduğunu anlatmaktadır. Kâbe’ye kalplerini kuvvetlendirmek için gidenler, bunun ilk ve temel şartının mümin kardeşinin kalbini kırmamaktan, bu dokunulmazlığı çiğnememekten geçtiğini iyi bilmelidirler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac</strong> ibadetinin rükünlerinden biri de tavaftır; yani Kâbe-i Muazzama’nın etrafında yedi kez dönmektir. Tavaf bir nevi namazdır ve tavafta, <strong>hac</strong>ı Allah’ın (cc) huzurunda olduğunun bilinciyle, O’na (cc) yaraşan bir tazim ve muhabbet içerisinde olmalıdır. Resûlullah’ın (sas) beyanına göre, "<i>Kâbe’yi tavaf etmek, namaz kılmak gibidir. Ancak tavafta konuşabilirsiniz. Kim tavaf esnasında konuşursa sadece hayır(lı şeyler) konuşsun."  </i>Tavaf ederken, Hz. İbrâhim (as) oğlu İsmâil (as) ile Allah’ın (cc) evini nasıl dönerek inşa ettilerse, <strong>hac</strong>ı da aynı şekilde tavafla iman evini, gönül evini yeniden inşa etmelidir. Kâbe Allah’ın (cc) evi, kalpler de O’nun (cc) nazargâhıdır. <strong>Hac</strong>ı orada sürekli Kâbe’ye bakar, onun yüceliğini temaşa eder; Allah (cc) ise kulun kalbini gözetir, onu dikkate alır. Hz. Peygamber’in (sas) veciz bir şekilde ifade ettikleri gibi, "<i>Allah </i>(cc) <i>sizin şeklinize şemailinize ve mallarınıza bakmaz, kalplerinize ve amellerinize bakar."</i></p>

<p style="text-align:justify">Cemaatle kılınan farz namazlar dışında, tavaf ibadeti günün her saatinde kesintisiz devam eder. Zira Resûlullah (sas), gece ve gündüz hangi saatte olursa olsun Kâbe’yi tavaf edip namaz kılanlara engel olunmaması talimatı vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Erkeklerin tavaf yaparken Kâbe’nin etrafındaki ilk üç dönüşlerinde (şavt) daha heybetli yürümeleri (remel) ile tavafta ihramlıyken sağ omuzlarını açık bulundurmaları (ıztıba), aslında Mekke müşriklerine karşı güç ve gövde gösterisi amaçlı ortaya çıkmıştır. Mekkeli Müslümanlar hicret edince, Medine’nin havası kendilerini olumsuz etkilemiş ve biraz zayıf düşmüşlerdi. Aradan yedi yıl geçtikten sonra üç günlüğüne geldikleri umre ziyaretinde Mekkeliler tarafından bu durumları dile getirilince Hz. Peygamber (sas) ashâbına müşriklere karşı güçlü görünmelerini, onların oturduğu tarafa dolandıklarında daha çalımlı ve güçlü yürümelerini emretmiş ve onlar da bunu yapmıştı. İbn Abbâs’a (ra) göre, başlangıçta tavaf esnasında Kureyşlilere gövde gösterisi için yapılan remel (heybetli yürüyüş), Hz. Peygamber’in (sas) Veda <strong>hac</strong>cında, tavafın ilk üç şavtında yapmasıyla sünnet olmuştur. Nitekim bir defasında Hz. Ömer (ra), <i>"Biz neden hâlâ bu remele devam ediyoruz ki? Çünkü vaktiyle biz, onunla (bizim zayıf düştüğümüzü söyleyen) müşriklere karşı güç gösterisi yapardık, (güçlü) görünmek isterdik. Halbuki Yüce Allah (cc) onları helâk etmiştir."</i> demiş ancak hemen ardından, <i>"Ama biz, Hz. Peygamber’in (sas) yapmış olduğu bir şeyi terk etmek istemeyiz."</i> diye eklemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Tavafın başlama noktasını göstermek gibi pratik bir faydası da bulunan <strong>Hac</strong>erülesved (Kara Taş) ise Rabbimizle ahdimizi yenilemenin sembolik bir işaretidir. <strong>Hac</strong>erülesved’in menşei, tarihçesi, mahiyeti ve mânevî değeri hakkında, bir kısmı sembolik anlam taşıyan çok sayıda rivayet vardır. Bu rivayetlerde umumiyetle <strong>Hac</strong>erülesved’in aslında sütten daha beyaz iken insanların günahları yüzünden karardığı, cennetten indirildiği anlatılır. Allah (cc) kıyamet günü <strong>Hac</strong>erülesved’i mahşer yerine getirecek, onun, göreceği iki gözü, konuşacağı bir dili olacak ve kendisini selâmlayanlara şahitlik yapacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Yine bazı rivayetlerde <strong>Hac</strong>erülesved’i selâmlama, Allah’a (cc) vermiş olduğu ahdi ifa etme ve Rahmân (cc) ile musâfaha gibi algılanmaktadır. Müslüman, ruhlar âleminde verdiği kulluk sözünü, amelleriyle ortaya koyduğu iman akdini, bu defa Beytullah’ta <strong>Hac</strong>erülesved’i selâmlayarak hem yineler hem güçlendirir. Burada asıl olan taşın kendisi değil, onu selâmlamanın sembolik anlamı ve Hz. Peygamber’in (sas) örnek davranışıdır. Hz. Peygamber (sas), müsaitse <strong>Hac</strong>erülesved’i öper, değilse elindeki baston ile selâmlayarak tavafa başlardı. O (sas), güçlü kuvvetli birisi olan Hz. Ömer’i (ra), zayıf bünyeli kimselere eziyet verebileceği gerekçesiyle, <strong>Hac</strong>erülesved’i öpmek için izdihama karışmaması konusunda uyarmış, eğer boş ise istilâm etmesini, aksi takdirde tehlîl ve tekbir ile geçmesini söylemişti. Nitekim bir defasında Hz. Ömer (ra) <strong>Hac</strong>erülesved’e seslenerek , <i>"Biliyorum ki sen bir taşsın. Ne zarar verirsin, ne de fayda! Eğer, Resûlullah’ın (sas) sana dokunduğunu görmeseydim sana el sürmezdim."</i> demiş ve eliyle dokunarak onu selâmlamıştır. Diğer sahâbîler de <strong>Hac</strong>erülesved’i selâmlarken, <i>"Allah’ım, sana inanarak, Kitabını ve Peygamberinin sünnetini tasdik ederek/Peygamberinin sünnetine uyarak."</i> derler ve öyle selâmlarlardı.</p>

<p style="text-align:justify">Tavaf sonrasında İbrâhim makamının yakınında iki rekât namaz kılınır. Bu namaz, Hz. Ömer’in (ra) <i>"Yâ Resûlallah! Keşke Makâm-ı İbrâhîm’i namazgâh edinsen de (orada) namaz kılsak?"</i> demesi üzerine Yüce Allah’ın (cc) indirdiği, "<i>Siz de İbrâhim’in makamından kendinize bir namaz yeri edinin!" </i> emrinin bir gereğidir. Kâbe kapısının birkaç metre karşısında yer alan Makâm-ı İbrâhîm denilen taşın, Hz. İbrâhim’in (as), oğlu Hz. İsmâil (as) ile birlikte Kâbe’yi yeniden inşa ederken üzerine basıp iskele olarak kullandığı yahut Hz. İbrâhim’in (as) insanları <strong>hac</strong>ca davet için üzerine çıktığı taş olduğu kabul edilir. Bu hatırayı yâd eden Peygamber Efendimiz (sas), Makâm-ı İbrâhîm’i kendisi ile Kâbe arasına alarak kıldığı iki rekât tavaf namazında Allah’ın (cc) birliğini, tevhidi içeren Kâfirûn ve İhlâs sûrelerini okurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Sa’yin yapıldığı, yalçın kayalarla dolu, sert ve yüksek birçok dağa nispetle hayli mütevazı iki küçük kaya tepeciği olan Safâ ve Merve, Kur’an’a göre ‘şeâirullâh’ yani ‘Allah’ın (cc) (dininin) nişaneleri’dir. Koşmak, hızlı ve canlı yürüyüş anlamına gelen ‘sa’y’, <strong>hac</strong> ve umrede Kâbe’nin doğu tarafındaki Safâ tepesinden başlayarak Merve’ye dört gidiş, Merve’den Safâ’ya doğru da üç geliştir. Sa’yin aslı, Hz. İbrâhim (as) tarafından ileride Kâbe’nin inşa edileceği mevkiye getirilerek yavrusu ile baş başa bırakılan Hz. Hacer’in, yanındaki su ve azık tükenince henüz kendisini emmekte olan oğlu Hz. İsmâil (as) için su ararken bu iki tepe arasında koşması hâdisesine dayanır. Hz. Hacer yavrusuna su bulmak için, annelik sevgisi ve şefkatiyle sağa sola koşturur. Su temin edebilecek birilerini görebilir miyim diye bu iki tepe arasında gidip gelmeye başlar. İki tepe arasındaki vadiye indiği zaman orayı koşarak geçer. Ve bu su arayışı ilâhî iradenin hemen Kâbe’nin yanı başından zemzem suyunu ikram etmesine kadar devam eder. İşte bugün yeşil ışıklı direklerle işaret edilen ve <strong>hac</strong>ıların koşar adımlarla geçtikleri yer Hz. Hacer’in koştuğu o yerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Sa’y, Hacer validemizin kızgın güneşin altında susuzluktan kıvranan biricik İsmâil’ine (as) hayat verecek suyu arayışı gibi bir arayıştır. Ve orada Hacer rolünü canlandıran <strong>hac</strong>ı, yedi defa canla başla, Hacer’deki telaşla, heyecanla arar kendi İsmâil’lerini (as) kurtaracak olan o mânâ suyunu, âb-ı hayatı. Kendi çocuklarının açlığını, susuzluğunu giderecek olan o hayat suyunu, ahlâkı, mâneviyâtı, ilmi, hayrı, hakikati ve hizmeti yeşertecek, kısaca nesillerimize hayat verecek mânevî zemzemi araştırır.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs (ra), Resûlullah’ın (sas) Beyt’i ve Safâ ile Merve arasını ancak müşriklere kendi kuvvetini göstermek için koşarak sa’y ettiğini söylemiştir. Nitekim sa’y’in her seferinde, Safâ ile Merve arasındaki engin kısma gelindiğinde, (şimdiki iki yeşil direk ve ışıklarla gösterilen kısımda) erkekler orayı daha hızlı ve canlı bir şekilde yürüyerek herveleyle geçerler. Hervele, hayat kurtaran su arayışında kararlılığın, güçlü oluşun bir göstergesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Safâ ile Merve arasındaki sa’y bitince, umre veya <strong>hac</strong> yapanlar tıraş olmak suretiyle sembolik olarak kendi bedenlerinden bir parçayı feda ederler. Bu, bir taraftan, gerektiğinde saçını değil, başını da Allah yolunda verebileceğini temsil ederken, başından dökülen her saç teli, âdeta dökülen günahları ve günahlardan arınmayı simgeler.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), "<i>Allah’ım, başlarını tıraş ettirenlere merhamet et!"</i> diye dua etmiş, sahâbeden bazıları, "Saçlarını kısaltanlara da dua etseniz ey Allah’ın Resûlü!" demişler; o da dördüncüsünde, "<i>Saçlarını kısaltanlara da."  </i>diyerek onlar için de dua etmiştir. Sahâbeden kimisi saçını tamamen kazıtmış, kimisi de saçını kısaltmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Arafat</strong>, <strong>hac</strong>cın bizzat kendisidir ve Kâbe’yi tavaftan, Safâ ile Merve arasında sa’yden sonra kalan <strong>hac</strong> görevleri, arefe gününden itibaren <strong>Arafat</strong>’ta, Müzdelife’de ve Mina’da yerine getirilir. Kelime olarak ‘<strong>Arafat</strong>’, bilme, anlama, tanıma ve güzel koku gibi mânâlar taşıyan bir kökten gelir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Arafat</strong>, <strong>hac</strong>cın bizzat kendisidir. <strong>Arafat</strong>’ta Allah Resûlü’ne (sas), <strong>Hac</strong>cı sorduklarında kısaca: "<i><strong>Hac</strong>, <strong>Arafat</strong>(ta bulunmak)tır." </i> cevabını vermiştir. Bu ifade, bizim dilimizdeki vurgu ile söylenecek olursa tıpkı, ‘<strong>Hac</strong> demek, <strong>Arafat</strong> demektir.’ gibi anlaşılmalıdır. Bu sözü yorumlayarak ve <strong>Arafat</strong>’ın sembolik mânâsını anlamaya çalışacak olursak, ‘<strong><i>Hac</i></strong><i>, <strong>Arafat</strong>’tır.</i> ’ demek, hakikati bilmek, tanımak, anlamak, kavramak demektir. Dirilişi, mahşeri, mahkeme-i kübrâ öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmek demektir. <strong>Arafat</strong>’ı idrak eden <strong>hac</strong>ı olur, <strong>Arafat</strong>’ı kavrayan marifeti bulur. <strong>Arafat</strong>, önce kendini bilme, kendini bulma deneyimidir. ‘Kendini bilen, Rabbini de bilir.’ fehvasınca, önce kendini tanıma, ardından da Rabbini tanımadır. Yunus’un dediği gibi: "İlim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir." Allah’ı (cc) unutanlar, nasıl hem kendilerini hem de Allah’ı (cc) unutmuşlarsa ve neticede âhirette de Allah (cc) tarafından unutulacaklarsa, <strong>Arafat</strong>’ta kendini ve Rabbini tanıyanlar da, mükâfat olarak Allah (cc) tarafından tanınacaklardır.</p>

<p style="text-align:justify">Arefe günü, en bereketli zaman ile en mübarek mekân birleşir ve kutsal <strong>Arafat</strong> iklimi ortaya çıkar. <strong>Arafat</strong>, tıpkı Rahmet Elçisi (sas) gibi yüzünü Kâbe’ye çevirip, sırtını Rahmet Dağı’nın eteklerine verip, İlâhî rahmete nail olabilme arayışıdır. <strong>Arafat</strong>’ta mümin, haşir ve hesaba çekiliş sahnesini temsilî bir şekilde yaşayarak sorumluluğun ve hesaba çekilmenin idrakine varır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Arafat</strong>’ta vakfeye durulur. ‘Vakfe’, duruş, bekleyiş demektir. <strong>Arafat</strong> vakfesi, insanın kıyamet günü Allah’ın huzurunda bekleyişini hatırlatır. Vakfe, <strong>Arafat</strong> meydanında heyecanla, korku ve ümit arası bir bekleyiştir. O, müminin, Rabbinin huzurunda imanla, sebatla, umutla gerçekleştirdiği bilinçli bir duruştur. Vakfe, inananların hesaba çekilmeden evvel nefisleriyle hesaplaşmasıdır. Âdeta âhiretteki büyük mahkeme öncesi yapılan bir duruşmadır. Bütün Müslümanların kardeş olduklarını, Hz. İbrâhim’in (as) milleti üzere tek bir din ve millet olduklarını, yekvücut olduklarını ispatlayan soylu bir duruştur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), <strong>Arafat</strong>’a varınca öğleden önce meşhur Veda Hutbesi’nden bir kısmını burada dillendirmiştir. Veda Hutbesi, Müslümanlar için bir çeşit haklar beyannamesi niteliğindedir. Hz. Peygamber (sas), o gün, yüz bin kişiye hitap etmiş ve hutbesinde hem kendi duruşunun hem de Müslümanların duruşlarının nasıl olması gerektiğini ilân etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü, <strong>Arafat</strong>’ta öğle ile ikindi namazlarını Mescid-i Nemire’de öğle vaktinde birleştirerek kıldıktan sonra devesine binerek vakfe yeri olan Cebelü’r-Rahme’ye gitmiş, orada devesinin sırtını kayalıklara vermiş, kıbleye yönelmiş ve güneşin batışına kadar dua ederek vakfesini yapmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Arafat</strong>’ta vakfe, bütün dünya Müslümanlarını temsilen gelen heyetlerin oluşturduğu dünyada eşi benzeri görülmeyen bir zirvedir. Sadece halkı Müslüman olan ülkelerden gelenlerin değil, diğer ülkelerde yaşayan Müslümanların da katıldığı dünya Müslümanlarının yekvücut oldukları bir kongredir. Bu kongrede gönüllerin tanışması, ruhların uzlaşması vardır. Dilleri, tenleri, ırkları, renkleri, kültürleri ve coğrafyaları farklı olmasına rağmen, inançları, duyguları, dertleri, dilekleri ve duaları aynı olan milyonların yürekleri ve içten yakarışları vardır vakfede.</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın (cc) arefe gününden başka kullarını cehennemden daha fazla azat ettiği hiçbir gün yoktur. Gerçekten Yüce Allah (cc) o gün meleklere, "<i>Şu toza toprağa karışmış kullarıma bir bakın!"</i> "<i>Bunlar ne istiyorlar?" </i> diyerek <strong>Arafat</strong>’taki <strong>hac</strong>ılarla övünür. Allah Resûlü (sas), "<i>Duaların en faziletlisi arefe günü yapılan duadır."</i> der ve şöyle buyurur: "<i>Şeytan, arefe günü görüldüğünden daha hor ve hakir, daha zelil ve öfkeli hiçbir zaman görülmemiştir. Bunun sebebi de onun, rahmetin indirilişini, Allah’ın büyük günahları affedişini görmesidir."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac</strong>ıların <strong>Arafat</strong>’tan sonraki durağı Meş’ar-i Harâm’dır. ‘Meş’ar’, şiar ve şuur yeri/zamanıdır. <strong>Hac</strong>ı orada beklenen bilinç düzeyine, hakikat şiarına erişecektir. "<i><strong>Arafat</strong>’tan akın edince Meş’ar-i Harâm’da Allah’ı anın."</i>  âyetinde geçen Meş’ar-i Harâm tabiri, <strong>hac</strong> menâsikinden bir kısmının yerine getirildiği <strong>Arafat</strong> ile Mina arasındaki bölgeyi ifade etmektedir. Bu âyette ‘akın edince’ diye çevrilen ‘ifâda’ tabiri, bir nehrin taşmasını, sel sularının coşkulu bir şekilde akmasını ifade eder. <strong>Arafat</strong> vakfesini yerine getirmenin sevinci ile <strong>hac</strong>ıların coşkulu bir tarzda âdeta bir insan seli gibi akması âyette böyle ifade edilmiştir. "<i>O’nu, size gösterdiği biçimde anın."  </i>şeklinde ikinci kez zikrin emredilmesinden, bu bölgenin Allah’ın (cc) zikredileceği bir mekân olduğu anlaşılmaktadır. Gece yarısından itibaren yapılmaya başlayan ve sabah namazı sonrasına kadar devam eden buradaki vakfenin, zikir için en uygun zaman dilimlerinden biri olduğu şüphesizdir.</p>

<p style="text-align:justify">Müzdelife, Haram bölgesi içinde <strong>Arafat</strong> ile Mina arasında kalan bir yerin adıdır. Akşamdan sonra <strong>hac</strong>ıların peş peşe gelip orada toplanmaları ve topluca Allah’a (cc) yakararak Mina’ya yaklaşmaları sebebiyle bu adı almıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) <strong>Arafat</strong>’tan ayrıldıktan sonra akşam namazını geciktirerek, yatsı namazının vakti girdikten sonra ikisini birlikte burada kıldı. Geceyi istirahatla geçirdikten sonra, sabah namazının peşinden buradaki vakfesini yaptı. Allah Resûlü (sas), kıbleye karşı dönerek tekbir, tehlil ve kelime-i tevhidlerle Allah’a (cc) dua etmiş ve Müzdelife’nin tamamını vakfe yapılacak yer olarak ilân etmişti. Yolda ertesi gün girişecekleri temsilî savaşta şeytana atmak üzere Müzdelife’de Fadl b. Abbâs’a (ra) yedi taş toplatmıştı. Eline aldığı küçük taşları göstererek, ashâbına böyle taşlar atmalarını tavsiye etmiş, evvelki milletlerin dinde aşırılıkları sebebiyle helâk olduklarını hatırlatarak dinde aşırılıktan sakınmalarını emretmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Müzdelife’den ayrıldıktan sonra, Muhassir vadisi sağda kalacak şekilde hızlıca Mina’ya geçilir. Muhassir bölgesi, Kâbe’yi yıkmak üzere gelen Ebrehe’nin fil ordusunun Ebâbîl kuşlarının attığı taşlarla hüsrana uğratıldığı yerdir. Oradan geçerken, "Fil sûresinde anlatıldığı gibi, küçücük taşlar, güçlü Ebrehe ordusunun planını nasıl boşa çıkarmışsa, Cemerât’ta atılacak taşlar da, şeytanın insana karşı kurduğu tuzakları boşa çıkarmalı!" diye düşünmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">‘Mina’, aşırı istek, arzu demektir. Mina, Hz. İbrâhim (as) ile oğlu Hz. İsmâil’in (as), Allah’a (cc) olan aşklarının sınandığı yerdir. Bu sınavda Hz. İbrâhim (cc) âhir ömründe kendisine verilen biricik oğlunu Allah (cc) için kurban etmek; İsmâil (as) ise, bu uğurda canını vermek gibi çok ciddi bir sınavdan geçmiştir. Hz. İbrâhim (as) durumu oğluna açar ve görüşünü sorar. Hz. İsmâil’in (as) cevabı kısa ve nettir: <i>"Babacığım, sana emredileni yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın."</i> Bu cevap üzerine Hz. İbrâhim (as), sevgili oğlunu Allah (cc) yolunda kurban etmeye karar verir ve Mina yolunu tutar. Allah’ı (cc) her şeyden, herkesten daha çok sevdiğini, Allah’a (cc) olan aşkını ispat etmek üzere çıkar yola. Ancak peygamber de olsa sonuçta bir insan ve baba olan, hem de baba olabilmek için neredeyse tam bir asır bekleyen Hz. İbrâhim’in (cc) karşısına o esnada şeytan çıkar. Bu kez, bir tarafta Allah’ın (cc) emri, diğer tarafta şeytanın vesvesesi vardır. Ve İbrâhimî kararlılık ağır basar. Hz. İbrâhim (cc), tercihini Allah (cc) sevgisinden, ebedî aşktan yana kullanmış, kendisini Allah’a (cc) yaklaştıran yolda karşısına çıkan şeytanı bugün taşlamanın yapıldığı yerlerde defalarca taşlamıştır. Neticede baba-oğul ikisi de Allah’ın (cc) emrine teslim olmuşlar ve bu ağır sınavı kazanmışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında Hz. İbrâhim (cc) ve oğlunun sınavıyla, bugün bizim sınavlarımız pek farklı değildir. Ancak İbrâhimî tavır takınmanın çok zor olduğunda şüphe yoktur. Bu zorlu sınavda diğer sevgiler ağır basıyorsa burada yapılacak şey, Allah’tan (cc) istiğfar dilemektir. Nitekim âyette de Allah’tan (cc) bağışlanma dilenmesi emredilmektedir. Mina’da bu emri yerine getirip, kalbini Allah (cc) aşkıyla doldurduktan sonra, şeytanla yapacağı savaş öncesinde <strong>hac</strong>ı, Mina’da mağfiret miğferini giyer ve şeytanı taşlamak üzere Hz. İbrâhim’in (cc) onunla mücadele ettiği savaş alanına gider.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac</strong>da kesilen kurbanlar, Allah’a (cc) yaklaşma çabasının göstergesidir. <strong>Hac</strong> esnasında kesilen kurbanlık hayvanlar, Kur’an’da, <i>’Allah’ın nişaneleri’</i> olarak anılır. Burada asıl ve önemli olan, kesilen hayvanların bedenleri değil, onların sembolik anlamıdır. Bu nedenledir ki Yüce Allah (cc), "<i>Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Ama O’na sizin takvanız ulaşır." </i> buyurur. Allah (cc) için kesilen bu kurbanların kanları, kurban sahibinden de günahların dökülmesini ve diğer bütün <strong>hac</strong> menâsiki ile birlikte <i>’kirlerin giderilmesini’</i>  sembolize eder.</p>

<p style="text-align:justify">‘Hedy’ denilen <strong>hac</strong> kurbanı, <strong>hac</strong>ca gelen müminin sırf Allah için malından vazgeçebildiğinin ifadesidir. İhramda bir otu dahi koparmak yasak iken, Allah’a (cc) bağlılığın, fedakârlığın bir göstergesi olarak bayramda canlı hayvanlar kurban edilmektedir. Özellikle kurban etlerinin tamamının yoksul İslâm ülkelerine gönderildiği günümüzde, <strong>hac</strong>ının hiç tanımadığı Müslüman kardeşlerine verdiği destek ve sosyal dayanışma <strong>hac</strong>cın en hikmetli yönlerinden birini oluşturmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Kurban, aynı zamanda <strong>hac</strong> görevlerini yerine getirebilmenin şükrünü eda etmek demektir. <strong>Hac</strong>ı, Allah (cc) için kurban keserken, bunun Hz. İbrâhim’den (as) kalma bir sünnet olduğunu, Allah (cc) yolunda en sevilen yavrunun kurban edilmesinden bir bedel olduğunu tefekkür etmelidir. Allah’ın (cc) verdiği mal ve evlâtların, Allah (cc) yolunda engel değil, tam tersine kendisini Allah’a (cc) yaklaştıracak birer vesile olduğunu düşünmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Kurban Bayramı günlerinde getirilen tekbirlere ‘Teşrik Tekbirleri’ denir. Câhiliye döneminde, kesilen kurban etleri kızgın kayalara serilmek suretiyle güneşte kurutulduğu için ‘teşrik’ denilmiştir. Böylece <strong>hac</strong>ılar, <strong>hac</strong>ca gelirken nasıl takva azığıyla geliyorsa, Mina’dan da geriye yine takva azığı götürmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac</strong>ıların kurban bayramı günlerinde Mina’da yerine getirdikleri <strong>hac</strong> menâsikinden biri de ‘şeytan taşlama’dır. Taşlama, Cemerât veya Cimâr denilen üç ayrı mahalde yapılır ve Hz. İbrâhim’e (as) engel olmaya çalışan şeytanı kovmak amacıyla ona taş atılmasını sembolize eder. Rivayete göre bir peygamber olarak Hz. İbrâhim’e (as) şeytan gözükmüş ve o da Rabbi ile arasına girmek isteyen, kendisini engellemeye çalışan şeytanı taşlamıştır. "<i><strong>Hac</strong> menâsikinizi (benden) alın!" </i> buyuran Allah Resûlü (sas) de, bunu bizzat yapmış ve insanlara öğretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Taşlama, bir anlamda şeytana karşı girişilen mücadeleyi sembolize eder. <strong>Hac</strong>ı, attığı her bir taşı, aslında nefsine, şehvetine ve şeytana karşı fırlatır. Kendisini çeşitli hatalara, günahlara sürükleyen bu farklı cepheleri bir bir yok etmeye çalışır. Sahip olduğu her şeyi Allah (cc) uğrunda feda etme yolunda, şeytan karşısına nerelerden çıkıyorsa, hangi silahları ve cepheleri kullanıyorsa oraları bertaraf etmelidir. Gurur, kibir, mal, mülk, makam, mevki, rütbe, şan, şöhret, benlik, gençlik, güzellik, evlilik, çoluk çocuk... Kulluğun ve sorumluluğun önünde engel olan şeyler her ne ise...</p>

<p style="text-align:justify">Cemerât’ta sembolik olarak ilk gün yedi, sonraki günler kırk dokuz veya yetmiş taş atar. Bu, kesretten (çokluktan) kinayedir; yani burada önemli olan taşların sayısının çokluğu değil, taşların ifade ettiği mânevî ve sembolik anlamdır. Mümin artık şeytana karşı sürekli teyakkuz hâlinde olmalı, yüzlerce defa karşısına çıksa da ona fırlatacağı binlerce taşı olmalıdır. Artık öteden beri tekrarladığı, "Taşlanmış şeytanın şerrinden Allah’a (cc) sığınırım!" şeklindeki ‘istiâze’ yani ‘eûzü çekmeyi’ sadece sözüyle değil, daha bilinçli bir şekilde özüyle yapmalıdır. Kimden kime sığındığını fark etmelidir. ‘Racîm’ olan şeytandan, ‘Rahîm’ olan Allah’a (cc) sığındığını kavramalıdır. Şayet bunu kavrayamaz ve sadece sembolde, şekilde takılır kalır da, taşlamanın anlam ve hikmetini idrak edemezse şeytanı taşladığı vehmiyle bir kez daha aldanır, o kadar! Çünkü şeytan orada, dışarıda bir yerde değil, Hz. Peygamber’in (sas) benzetişiyle, "<i>kanın damarlarda dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Arafat</strong>’ta bilgiye, Meş’ar’da bilince, Mina’da sevgiye ve Cemerât’ta zafere kavuşan <strong>hac</strong>ı, kurban hedyi (hediyesi) ile takvaya, takva ile de Allah’a (cc) ulaşmaktadır. <strong>Hac</strong> boyunca sabır, savaş, şükür ve zafer yaşanmaktadır ve şeytana karşı yapılan savaşta elde edilen zafer kutlanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hulâsa ihram, tavaf, sa’y, vakfe, şeytan taşlama gibi kendine özgü çeşitli görevlerle/menâsikle <strong>hac</strong>, baştan sona sembollerle dolu ibadetlerden oluşur. Buradaki her bir sembolik davranışın belli bir anlamı ve mümini eğitici ve bilinçlendirici bir yönü vardır. Fakat neticede Hz. Peygamber’in (sas) buyurduğu üzere: "<i>Kâbe’yi tavaf, Safâ ile Merve arasında yapılan sa’y ve şeytan taşlama işi (dünya kelâmı konuşmak veya gafletle geçirmek için değil) ancak Allah’ın (adının) anılmasını sağlamak içindir."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac</strong> ibadetinin son noktasını 'Ziyaret Tavafı’ oluşturur. Nefsine, şehvetine ve şeytana karşı giriştiği sembolik savaşını kazanan muzaffer bir askerin, gelip komutanına zaferini müjdelemesi gibi, Kâbe’ye gelen <strong>hac</strong>ı da Allah’ın (cc) huzuruna çıkarak bütün görevleri yerine getirdiğini bildirir. <strong>Arafat</strong>’ta mahşeri yaşamış ve marifete erişmiş, Mina’da malıyla, canıyla, bütün varlığıyla Allah’ın yolunda olduğunu göstermiş bir insan olarak, hayatının geri kalan kısmında da sürekli bu hâlde olacağını Ziyaret Tavafı’nda bütün içtenliğiyle tekrar ifade eder. Kâbe’nin huzurunda Allah’a (cc) kâlû belâda verdiği ‘kul olma’ sözünü tutacağına dair tekrar söz verir.</p>

<p style="text-align:justify">Kendisinden istenen görevi başarıyla yerine getirmenin sevinci, şükrü ve bunun Allah (cc) nezdinde mebrûr ve makbul bir <strong>hac</strong> olması dua ve niyazları vardır <strong>hac</strong>ının dilinde ve gönlünde. Ziyaret Tavafı’yla <strong>hac</strong> tamamlandığı için, bu tavaf âdeta bir mühür mesabesindedir. Günlerdir devam eden, iman, itaat, teslimiyet, ahlâk ve ibadetin her türlüsünün hem gönül hem dille, hem eylem hem bedenle ispat edilmeye çalışıldığı çok yönlü bir programın son noktasıdır Ziyaret Tavafı. <strong>Hac</strong>ı, "<i>Annesinin kendisini dünyaya getirdiği günkü gibi"  masum ve saf vaziyette </i>günahlarından arınmış olma ümidi ile son yakarışlarını yapar Kâbe’nin etrafında.</p>

<p style="text-align:justify">Her fâninin ömrünün bitişi gibi, Allah’ın (cc) kendisine verdiği bu mukaddes iklimdeki günlerin de sonuna gelinir. <strong>Hac</strong>ının memleketine dönmeden evvel Kâbe ile vedalaşmak üzere yapacağı tavafa ‘Veda (Sader) Tavafı’ denilir. Her vedada hüzün vardır. Birkaç günlük ‘Rahmân’ın misafirliği’ sona ermiş ve huzurdan ayrılmanın zamanı gelip çatmıştır. <strong>Hac</strong>ının kalbi, birkaç hafta önce Kâbe’ye kavuşmanın heyecanı ile çarparken, şimdi bu mukaddes mekândan ayrılmanın hüznü ile burkulmaya başlar. <strong>Hac</strong>ı şunları düşünür bu veda tavafında: Acaba Kâbe-i Muazzama’ya bir kez daha kavuşmak nasip olacak mı? Dünyada Kâbe’ye kavuşma imkânı veren Allah’ın acaba cennet ve cemâline kavuşmak mümkün olacak mı? Acaba Kâbe ile gerçekleşen geçici ve sembolik vuslat, âhirette gerçek ve ebedî vuslata dönüşecek mi? İşte bu duygu ve düşüncelerle, endişe ile ümit arasında Kâbe’ye veda eder. Günlerdir gözüyle gördüğü Beytullah’ı, bundan sonraki hayatında gönlüyle görmek, <strong>hac</strong> esnasında edindiği tecrübeyi gönül bağıyla sürdürmek üzere veda eder.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/haccetmek-hac-arafattir-1</guid>
      <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/haccetmek-hac-arafattir.jpg" type="image/jpeg" length="72579"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Özürlülük ve İbadetler: Gücü Nispetinde Sorumlu Olmak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ozurluluk-ve-ibadetler-gucu-nispetinde-sorumlu-olmak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ozurluluk-ve-ibadetler-gucu-nispetinde-sorumlu-olmak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İslam dini, özür sahiplerine ibadetlerini yerine getirmede ne tür kolaylıklar sağlamıştır? Bayanlar özel durumlarında hangi ibadetleri yerine getiremezler?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: كَانَتْ بِى بَوَاسِيرُ فَسَأَلْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنِ الصَّلاَةِ. فَقَالَ: "صَلِّ قَائِمًا، فَإِنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَقَاعِدًا، فَإِنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَعَلَى جَنْبٍ<br />
<br />
İmrân b. Husayn (ra) diyor ki: "Basur hastalığım vardı. Bu sebeple Hz. Peygamber’e (sas) gelerek nasıl namaz kılacağımı sordum. Hz. Peygamber (sas) şu cevabı verdi:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Namazı ayakta kıl, buna gücün yetmezse oturarak kıl, buna da gücün yetmezse yan üstü yatarak kıl."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B1117 Buhârî, Taksîru’s-salât, 19)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فِى سَفَرٍ فَرَأَى رَجُلاً قَدِ اجْتَمَعَ النَّاسُ عَلَيْهِ، وَقَدْ ظُلِّلَ عَلَيْهِ، فَقَالَ: ‘مَا لَهُ.’ قَالُوا: رَجُلٌ صَائِمٌ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "لَيْسَ الْبِرُّ أَنْ تَصُومُوا فِى السَّفَرِ</p>

<p style="text-align:justify">Câbir b. Abdullah (ra) anlatıyor: Bir yolculuk esnasında Resûlullah (sas), insanların etrafına toplanarak gölgelendirdikleri bir adam gördü ve "<i>Neyi var?"</i> diye sordu. Etrafındakiler, "O, oruçlu." deyince Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: "<i>(Zorlanmanız yahut zarar görmeniz hâlinde) yolculukta oruç tutmanız iyilik (fazilet) değildir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M2612 Müslim, Sıyâm, 92)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: رَخَّصَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) لِلْحُبْلَى الَّتِى تَخَافُ عَلَى نَفْسِهَا أَنْ تُفْطِرَ وَلِلْمُرْضِعِ الَّتِى تَخَافُ عَلَى وَلَدِهَا</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik (ra) diyor ki, "Resûlullah (sas) kendisine zarar gelmesinden korkan hâmile kadın ile çocuğunun zarar görmesinden endişe eden emzikli kadın için Ramazan orucunu tutmama ruhsatı vermiştir."</p>

<p style="text-align:justify">(İM1668 İbn Mâce, Sıyâm, 12)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :"إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ أَنْ تُؤْتَى رُخَصُهُ، كَمَا يَكْرَهُ أَنْ تُؤْتَى مَعْصِيَتُهُ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Allah (cc), yasaklarının işlenmesinden nasıl hoşlanmazsa, (tanıdığı) ruhsatların uygulanmasından da o kadar hoşnut olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(HM5866 İbn Hanbel, II, 108)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى مُوسَى قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) إِذَا بَعَثَ أَحَدًا مِنْ أَصْحَابِهِ فِى بَعْضِ أَمْرِهِ قَالَ: ‘بَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا، وَيَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Musa’dan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) ashâbından birini bir iş için gönderdiğinde şöyle derdi: "<i>Müjdeleyin nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M4525 Müslim, Cihâd ve siyer, 6)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) bir gün kendisine indirilen Kur’an âyetlerini yazması için vahiy kâtiplerinden Zeyd b. Sâbit’i (ra) yanına çağırmıştı. Bunu duyan Zeyd (ra), yazı için eline aldığı bir kürek kemiğiyle Resûlullah’ın (sas) yanına geldi. Hz. Peygamber (sas), Nisâ sûresinin 95. âyetini yazdıracaktı. "<i>Müminlerden oturanlarla Allah (cc) yolunda cihad edenler bir olmaz." </i> demişti ki âmâ sahâbî Abdullah b. Ümmü Mektûm (ra) çıkageldi. Allah Resûlü’nün (sas) sözlerini işitmişti ve bu nedenle yüreğini derin bir hüzün kaplamıştı. Dilinden dökülen şu sözler üzüntüsünü ve çaresizliğini ifade etmeye yetiyordu: "Yâ Resûlallah! Vallahi, eğer gücüm yetseydi ben de mutlaka cihada katılırdım." İbn Ümmü Mektûm’un (ra) iman dolu bu sözcüklerin ardından vahyin ağırlığı tekrar Allah Resûlü’nün (sas) üzerine çöktü. Zira kulunun taşıyamayacağı yükü ona asla yüklemeyen Allah Teâlâ (cc), "<i><strong>özür</strong> sahipleri müstesna" </i> ifadesini Elçisi’ne (sas) vahyetmişti.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanı yaratan Allah (cc), onu en iyi tanıyan ve dolayısıyla onun sınırlarını en iyi bilendir. Ve O (cc), her şeye kadir olduğu gibi kuluna gücünün yetmeyeceği bir vazifeyi vermeyecek kadar da âdildir. Çünkü O (cc), Rahmân ve Rahîm’dir. Hayatın her ânında insanlara karşı şefkatli ve merhametli olan Yüce Yaratıcı (cc), kullarına birtakım sorumluluklar yüklerken elbette onları donattığı özellikleri en iyi bilendir. Bu nedenle onlara çekemeyecekleri bir yükü asla yüklememiştir. Zihinsel engelli kimseleri sorumluluktan tamamen muaf tutarken, "<i>Âmâya güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur."</i>  âyetiyle bedensel engellilik gibi uzun süreli ya da hastalık gibi daha kısa süreli engeller nedeniyle dinin bazı gereklerini yerine getiremeyen kimseleri bu nedenle günahkâr saymayacağını bildirmiştir. Zira O, kulları için kolaylığı diler, onların zorluk çekmelerini istemez ve "<i>Rabbim, bize çekemeyeceğimiz yükü yükleme!" </i> diye dua eden kullarına icabet eder.</p>

<p style="text-align:justify">Hastalık, insanı zayıf düşüren bir durum olduğu için İslâm dini bunu bir mazeret kabul etmiş ve hastaların ibadetlerini yerine getirmeleri için bazı kolaylıklar sunmuştur. Peygamberimiz (sas) sağlık problemleri olan kimselerin durumunu mutlaka dikkate almış, kişinin ibadetleri yerine getirmek için sağlığını düşünmeksizin canını tehlikeye atacak derecede kendini zorlamasına müsaade etmemiştir. Nitekim Resûlullah (sas) gusletmesi gereken yaralı durumdaki birinin yarasının üzerine meshetmek suretiyle vücudunun geri kalan kısmını yıkamasının yeterli olacağını söylemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), kendisine gelerek hasta olduğunu bildiren ve bu durumda ibadetlerini nasıl eda edeceğini soran kimselere hem bedenlerini zorlamayacak hem de ibadetlerini aksatmayacak şekilde yol göstermiştir. Sahâbeden basur hastalığına yakalanan İmrân b. Husayn’ın (ea) namazlarını nasıl kılacağını sorması üzerine, "<i>Namazı ayakta kıl, buna gücün yetmezse oturarak kıl, buna da gücün yetmezse yan üstü yatarak kıl." </i> buyurmuştur. Kendisi de hastalandığı zamanlarda ruhsatı tercih ederek insanlara bu konuda örneklik etmiştir. Bu doğrultuda, attan düşerek sağ yanını incittiğinde oturarak imamlık yapmış, vefatıyla sonuçlanan hastalığında namazlarının çoğunu oturarak kılmış ve ashâbına da oturarak imamlık yapmıştır. Ayrıca imamlık yapan kimselere namaz kıldırırken cemaat içinde hasta, yaşlı ve zayıf kimseler olabileceğini hatırlatarak namazı çok uzun tutmamalarını öğütlemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hastalara abdest ve namaz konularında olduğu gibi oruç ibadetinde de rahatlatıcı çözümler sunulmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de, "<i>Sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah (cc) sizin için kolaylık ister, zorluk istemez</i>." âyetiyle Ramazan ayında hasta olup da oruç tutamayanların sonradan tutabileceği belirtilmiş, iyileşme şansı olmayan kimseler için de oruç yerine ‘fidye’ verme kolaylığı sağlanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm dininde bedenen sağlıklı olmayı gerektiren hac ibadetinin yerine getirilmesi de mazeret sahibi kimseler için kolaylaştırılmıştır. Hz. Peygamber (sas), rahatsızlığından dolayı hacda zorlanan Ümmü Seleme’ye (ra) insanların arkalarından giderek binek üzerinde tavaf edebileceğini söylemiş, haccın farz olduğu sıralarda babası yaşlılıktan dolayı âciz düşmüş bir kadına da babasının yerine vekâleten hac yapabileceğini bildirmiştir. Ayrıca, "<i>Haccı ve umreyi Allah (cc) için tam yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa; oruç, sadaka, kurban cinsinden biri üzere fidye gerekir." </i> âyetiyle, bir rahatsızlığı nedeniyle hacda bazı görevlerini yerine getiremeyen kimselerin oruç tutmak, sadaka vermek ya da kurban kesmek suretiyle bu eksikliklerini giderebilecekleri ifade edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Medine’den haccetmek üzere yola çıkan Hz. Peygamber (sas) ve ashâbı Mekke’ye altı mil uzaklıktaki Serif mevkiine geldiklerinde Hz. Âişe (ra) âdet görmüş ve hac vazifesini yapamayacağı düşüncesiyle ağlamaya başlamıştı. Onun bu durumunu gören Allah Resûlü (sas), bunun Allah (cc) tarafından belirlenen bir yazgı olduğunu söyleyerek onu teselli etmiş ve Kâbe’yi tavaf dışında hacıların yaptığı tüm uygulamaları yapabileceğini söylemiştir. İslâm, ibadetlerde hanımların özel durumlarını göz önünde tutmuştur. Hanım sahâbîlerin uygulamalarına ve müminlerin annesi Hz. Âişe’nin (ra) ifadelerine göre, âdetli hanımlar namaz ve oruç ibadetlerini yerine getirmezler. Âdet hâlinde tutulmayan oruçların daha sonra tamamlanması gerekli görülürken, kılınmayan namazların ise kaza edilmesi istenmemiştir. Loğusalık hâlinde olan kadınlar da aynı şekilde muamele görmüş, anne ve bebek sağlığı düşünülerek hamile ve emziren hanımlara oruç tutmama ruhsatı verilmiş, tutamadıkları oruçları daha sonra tutmalarına müsaade edilmiştir. Hanımların özel durumlarıyla alâkalı bu tür ruhsatlar Hz. Peygamber’in talimatları doğrultusunda ‘dinde kolaylık’ prensibi göz önünde bulundurularak uygulanagelmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’e (sas) gelerek devamlı kanaması olduğunu, ibadetler hususunda nasıl davranması gerektiğini soran Ebû Hubeyş’in kızı Fâtıma’ya (ra) Allah Resûlü (sas), "<i>Normalde âdet gördüğün günler gelince namaz kılmayı terk et. Sonra yıkan ve namaza başla."</i>  diyerek yol göstermiştir. Fıkıhta ‘istihâze’ diye bilinen devamlı kanama hâli, kadınların maruz kaldığı bir rahatsızlık durumu olup âdetten farklıdır. Hz. Peygamber bunun bir damar kanaması olduğunu söyleyerek böyle bir rahatsızlığı olan kişinin her namaz vakti için ayrıca abdest almak suretiyle sağlıklı bir insanın yaptığı namaz ve oruç gibi tüm ibadetlerini yerine getirebileceğini belirtmiştir. Dolayısıyla âdet günleri sona erdiği hâlde kanaması bitmeyen bir kadın, âdetinin bitiminde mutlaka gusül abdesti almalıdır. <strong>Özür</strong> kanaması gören kadının eşiyle birlikte olmasına da müsaade edilmiştir. Böyle özrü olan bir hanımın Kur’an okuması, mescide girmesi ve tavaf etmesi de bu müsaade kapsamındadır. Devam eden burun kanaması ve idrar tutamama gibi abdeste mâni olan bir durumun sürekliliği söz konusu olduğunda da aynı hüküm geçerlidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bedensel engellilik, hastalık, yolculuk ve yaşlılık gibi durumların dışında çeşitli hâricî etkenlerden doğabilecek mazeretler de ibadetlerin edasında dikkate alınmıştır. Elverişsiz doğa şartları, düşman korkusu, vahşi hayvan tehlikesi veya esaret gibi durumlarda inananlara kolaylık sağlanmıştır. Allah Resûlü’nün (sas) hayatında bunun örneklerini görmek mümkündür. Örneğin Hz. Peygamber (sas) ve ashâbı bir yolculuk esnasında dar bir vadiden geçiyorlardı. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun neden olduğu çamurla kısa sürede her yer bataklığa dönüşmüştü. Kimse bineğinden inemiyordu. Derken namaz vakti geldi. Müezzin ezan okuyunca Allah Resûlü (sas) bineğiyle cemaatin önüne geçerek binekten inmeden namaz kıldırdı. Secdelerde rükûlardan daha fazla eğildiği göze çarpıyordu. Bu şekilde hava şartlarını göz önünde bulundurarak hareket eden Hz. Peygamber (sas), bir sabah namazında aşırı soğuk olduğu için ashâba cemaate katılmayabileceklerini duyurmuş; sefere çıktığı zamanlarda hava yağmurlu, soğuk veya rüzgârlı ise ashâbına cemaate gelmemelerini, namazlarını bulundukları yerlerde kılmalarını emretmiştir. Ayrıca bir seriyyeye gönderdiği sahâbîlerin, dönüşlerinde kendisine gelerek aşırı soğuk sebebiyle maruz kaldıkları sıkıntılardan şikâyet etmeleri üzerine, sarık ve mestler üzerine meshedebileceklerini bildirmiştir. Sıcağın çok şiddetli olduğu bir günde de öğle ezanını okumaya hazırlanan müezzine engel olarak serinliği beklemesini istemiş ve "<i>Sıcak şiddetli olduğunda namazı serinliğe bırakınız."  </i>buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Dinimizde her ne kadar mazereti olan kimseye büyük kolaylıklar sağlanmışsa da kişinin bunlardan faydalanmadan önce vicdanına danışarak mazeretinin kendisini ne derece etkilediğini sorması ve böylece bir iç değerlendirme yapması gerekir. Zira mazeretinin durumunu ancak kendisi en iyi şekilde takdir edebilir. Hayatî tehlike ya da sağlığın kötüleşmesi gibi ciddi gelişmeler yaşanmayacaksa ibadeti mümkün olduğunca normal şartlarına göre eda etmek ve verilen ruhsatları suistimal etmemek önemlidir. Bu tutum, ilmi, gizli ve aşikâr her şeyi kuşatan Yüce Yaratan’a (cc) karşı samimi duruşun bir ifadesidir. Çünkü kulluk bilincine erişen bir Müslüman, Rabbine karşı olan tüm görevlerini, O’nun (cc) rızasını kazanma arzusuyla ve gücü nispetinde en güzel şekilde yerine getirir. Bu nedenle Resûlullah (sas), âmâ oluşu, evinin mescide uzaklığı ve kendisini mescide getirecek birinin bulunmayışı sebebiyle namazlarını evde kılmak için izin isteyen İbn Ümmü Mektûm’a (cc), "<i>Ezan sesini duyuyor musun?"  </i>diye sormuş, "Evet" cevabını alınca cemaate katılmaması için kendisine ruhsat veremeyeceğini söylemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm kolaylık dinidir. Bu özelliği sayesinde her zamana ve her mekâna hitap edebilmektedir. Kişiler birtakım ibadetleri yerine getirmekle yükümlü tutulurken, hayatın gerçekleri göz ardı edilmemiş, her özel durum için mutlaka bir alternatif sunularak dinin işlevselliği korunmuştur. Meselâ, suyun olmadığı yerde teyemmüm vardır, ayakların yıkanmasında zorluk bulunan yerde mestlerin üzerine mesh ve yaralarda sargının üzerine mesh vardır, zor durumlarda, yapılması esas olan azimetlerle beraber, ruhsatlar vardır. Ve Allah Resûlü (sas), "<i>Allah, yasaklarının işlenmesinden nasıl hoşlanmazsa, (tanıdığı) ruhsatların uygulanmasından da o kadar hoşnut olur."</i>  buyurur. Zaruret durumları için özel hükümler konulmuştur. Örneğin açlıktan ölmek üzere olan kişinin, başka imkânı yoksa aslen haram olan domuz etini ölmeyecek kadar yemesinde sakınca yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili eşi Hz. Âişe’nin (ra), "Resûlullah iki şey arasında tercih yapmak zorunda kaldığında kolay olanını tercih ederdi." sözleriyle belirttiği üzere, hayatı zorlaştırmak yerine dinen bir sakıncası olmadığı sürece kolaylıktan yana olan Allah Resûlü’nün (sas), her namazdan önce dişleri temizlemek ve her namaz için abdest almak gibi ümmetine ağır geleceğini düşündüğü bazı işlerin yapılmasını emretmekten kaçındığı bilinmektedir. Bir gün ashâbına yatsı namazını vakit iyice ilerlemişken kıldıran Resûlullah (sas) şu sözleri söylemiştir: "<i>Eğer zayıfın zayıflığı, hastanın hastalığı ve ihtiyaç sahibinin ihtiyaç hâli olmasaydı bu namazı (sürekli) gece yarısına kadar geciktirirdim."</i></p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan Allah (cc) emretmediği hâlde birtakım şeyleri kendilerine âdet edinerek sonunda bunların bir mecburiyet hâline gelmesine yani farz kılınmasına yol açan, dolayısıyla kendi kendilerine zorluk çıkaran geçmiş kavimlerin bu hâllerine dikkat çeken Hz. Peygamber (sas), ümmetinin de aynı hataya düşeceğinden endişe etmiştir. Bu nedenle Duhâ namazını kılmak gibi yapmaktan zevk duyduğu bazı ibadetleri bazen bilerek terk etmiş ve kendisi gibi gece namazı kılmak isteyen sahâbîlere de şöyle öğüt vermiştir<i>: "Gücünüzün yeteceği kadar işi (ibadeti) üzerinize alın. Çünkü sizler (ibadetten) usanıp bıkarsınız da Allah (cc) (sevap vermekten) bıkmaz. Allah (cc) katında amellerin en hayırlısı az da olsa devamlı olandır."</i>  Ashâbından herhangi birini bir göreve gönderdiği zaman onlara, "<i>Müjdeleyin nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın." </i> tavsiyesinde bulunan Rahmet Peygamberi (sas), şu uyarısıyla bütün çağlara seslenmiştir: "<i>Din kolaydır. Bir kişi takatinin üstünde ibadete kalkışırsa din karşısında âciz kalır. Bunun için aşırıya kaçmayın, dosdoğru yolu tutun ve (salih amellerden alacağınız mükâfattan ötürü) sevinin."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ozurluluk-ve-ibadetler-gucu-nispetinde-sorumlu-olmak-1</guid>
      <pubDate>Fri, 08 May 2026 10:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/ozurluluk-ve-ibadetler.jpg" type="image/jpeg" length="40643"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kabe: Allah'ın Evi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kabe-allahin-evi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kabe-allahin-evi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeryüzündeki ilk mabet olan Kabe, ilk olarak ne zaman inşa edilmiştir? Hakem olayı nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ أُمِّى صَفِيَّةَ بِنْتِ شَيْبَةَ قَالَتْ سَمِعْتُ الْأَسْلَمِيَّةَ تَقُولُ: قُلْتُ لِعُثْمَانَ: مَا قَالَ لَكَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) حِينَ دَعَاكَ؟ قَالَ: ‘إِنِّى نَسِيتُ أَنْ آمُرَكَ أَنْ تُخَمِّرَ الْقَرْنَيْنِ فَإِنَّهُ لَيْسَ يَنْبَغِى أَنْ يَكُونَ فِى الْبَيْتِ شَيْءٌ يَشْغَلُ الْمُصَلِّى</p>

<p>Safiyye bnt. Şeybe’nin (ra) işittiğine göre, el-Eslemiyye (ra) şunları anlatmıştır:</p>

<p>"Osman'a (ra), "Seni çağırdığında Resûlullah (sas) ne dedi?" dedim. (Bunun üzerine Osman b. Talha (ra) Resûlullah’ın (sas) şöyle söylediğini nakletti): ’<i>(<strong>Kâbe</strong></i>’<i>nin içinde gördüğüm, şirk döneminden kalan) iki boynuzu kaldırmanı sana emretmeyi unutmuşum. (Onları kaldır.) Zira <strong>Kâbe</strong></i>’<i>de namaz kılanı meşgul edecek bir şeyin bulunması uygun değildir." "</i></p>

<p>(D2030 Ebû Dâvûd, Menâsik, 93)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِي شُرَيْحٍ أَنَّهُ قَالَ لِعَمْرِو بْنِ سَعِيدٍ –وَهُوَ يَبْعَثُ الْبُعُوثَ إِلَى مَكَّةَ– ائْذَنْ لِى أَيُّهَا الْأَمِيرُ! أُحَدِّثْكَ قَوْلاً قَامَ بِهِ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) الْغَدَ مِنْ يَوْمِ الْفَتْحِ، سَمِعَتْهُ أُذُنَايَ وَوَعَاهُ قَلْبِى، وَأَبْصَرَتْهُ عَيْنَايَ، حِينَ تَكَلَّمَ بِهِ، حَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ: ‘إِنَّ مَكَّةَ حَرَّمَهَا اللَّهُ، وَلَمْ يُحَرِّمْهَا النَّاسُ، فَلاَ يَحِلُّ لاِمْرِئٍ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ أَنْ يَسْفِكَ بِهَا دَمًا، وَلاَ  يَعْضِدَ بِهَا شَجَرَةً</p>

<p>Ebû Şureyh (ra), Mekke’ye asker göndermeye hazırlanmakta olan Amr b. Saîd’e şöyle demiştir: ‘Ey Emir! Bana izin ver Mekke’nin fethinden sonraki gün, bizzat kendi kulağımla işittiğim, ezberlediğim ve gözlerimle gördüğüm Hz. Peygamber’in söylediği bir sözünü sana aktarayım. (Resûlullah (sas)) konuşurken Allah’a (cc) hamd ve senâ etti. Ardından şöyle buyurdu: "<i>Mekke</i>’<i>yi Allah (cc) haram (saygın/dokunulmaz) kıldı, insanlar haram kılmadı. Allah</i>’<i>a (cc) ve âhiret gününe iman eden kimse için orada kan dökmek ve ağaç kesmek helâl olmaz…</i> "</p>

<p>(B104 Buhârî, İlim, 37)</p>

<p>***</p>

<p>...حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَمْرٍو قَالَ: رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَطُوفُ بِالْكَعْبَةِ وَيَقُولُ: ‘مَا أَطْيَبَكِ وَأَطْيَبَ رِيحَكِ مَا أَعْظَمَكِ وَأَعْظَمَ حُرْمَتَكِ</p>

<p>Abdullah b. Amr (ra) anlatıyor: "Resûlullah’ı (sas) <strong>Kâbe</strong>’yi tavaf ederken gördüm. O şöyle diyordu: "<i>(Ey <strong>Kâbe</strong>)! Sen ne güzelsin ve kokun da ne güzel! Sen ne yücesin ve saygınlığın da ne yüce!.." " </i></p>

<p>(İM3932 İbn Mâce, Fiten, 2)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrâhim (as), Hacer’le evlenmiş; ondan İsmâil (as) adını verdikleri bir çocuğu dünyaya gelmişti. Hz. İbrâhim (as), Hacer’i ve oğlu İsmâil’i (as) alıp Mekke’ye, bugün <strong>Kâbe</strong>’nin ve zemzem kuyusunun bulunduğu yerin biraz yukarısında yer alan büyük bir ağacın altına getirdi. O günlerde bu bölgede su bulunmadığından kimse yaşamıyordu. İçi hurma dolu bir bohça, su dolu bir kırba ve emzikli bir çocukla oraya bırakılan Hacer, yanlarından uzaklaşıp giden Hz. İbrâhim’e (as) seslendi: "Yâ İbrâhim! Ne insan ne de başka bir şey olan bu vadide bizi bırakıp nereye gidiyorsun?" Bu sözleri tekrarlayıp durdu Hacer. Ancak Hz. İbrâhim (as) geriye dönüp cevap vermedi. Nihayet Hacer, "Sana bunu emreden Allah (cc) mı?" diye sordu. Buna cevaben Hz. İbrâhim (as), "Evet (Allah (cc) emretti)." diye karşılık verdi. Aldığı cevap ile ikna olan Hacer, "öyleyse Allah (cc) bizim yok olup gitmemize izin vermeyecektir." dedi ve çocuğunun yanına geri döndü. Hacer ve oğlu İsmâil’den ayrılan İbrâhim (as), onlardan gözle görülemeyecek kadar uzaklaştı. Seniyye mevkiine gelince, yüzünü bugünkü <strong>Kâbe</strong>’nin bulunduğu noktaya dönen Hz. İbrâhim (as), ellerini kaldırdı ve şu duayı yaptı: "<i>Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (<strong>Kâbe</strong></i>’<i>nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler."</i></p>

<p style="text-align:justify">Aradan geçen zaman içinde oğlu İsmâil ile birlikte kalan Hacer’in kırbasındaki su tükendi. Suya ihtiyaç duyan Hacer, daha sonra Allah’ın (cc) nişaneleri yani yeryüzündeki sembolleri olarak nitelenecek olan etrafındaki iki yüksek tepe yani Safâ ile Merve arasında çaresiz bir şekilde su aramaya başladı. Safâ tepesine çıktı; sonra vadiye yöneldi ve birilerini görme ümidiyle ufukları süzdü. Fakat hiç kimseyi göremiyordu. Bu defa Safâ tepesinden indi. Ayağına dolaşmasın diye elbisesinin eteğini toplayarak telaşla yürüdü, vadiyi geçti ve Merve mevkiine geldi. Orada da biraz durdu ve "bir kimse görebilir miyim?" diye baktı. Fakat hiç kimseyi göremedi. Hacer bu suretle (Safâ ile Merve arasında) yedi defa gitti, geldi. Su bulmak için çırpınan Hacer, bir ses işitti. Sese kulak verdi; ardından da, "Sesini işittirdin; eğer yapabileceksen bize yardım et." dedi. Bu esnada zemzem suyunun bulunduğu yerde bir melek göründü. Melek topuğuyla yahut kanadıyla yeri kazıyordu. Nihayet su göründü. çıkan zemzem suyundan içen Hacer, oğlu İsmâil’e de içirdi. Suyu bir yandan avuçlarıyla kırbasına dolduruyor, bir yandan da zayi olmasın diye bir çukur kazıyordu. Bu durumu gören melek, Hacer’e, "<i>Telef oluruz diye korkmayın; işte şurası Allah</i>’<i>ın (cc) evidir. Onu bu çocukla babası inşa edecektir. Allah (cc), İbrâhim (as) ailesini zayi etmez."</i> dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Aradan yıllar geçmiş; İsmâil (as) büyümüş ve Cürhüm kabilesinden bir kızla evlenmişti. Hz. İbrâhim (as), onları ziyarete geldiğinde evde İsmâil (as) yoktu. Kendisini karşılayan İsmâil’in eşine, oğlunun nerede olduğunu ve ne yiyip içtiklerini sordu. Gelini, İsmâil’in ava gittiğini, kendilerinin et yiyip zemzem suyundan içtiklerini söyledi. Bunun üzerine Hz. İbrâhim (as), "Allah’ım! Yiyecek ve içeceklerine bereket ver." diye dua etti. İşte bu duaya atıfta bulunan Peygamberimiz (sas), "<i>İbrâhim</i>’<i>in (as) duası nedeniyle Mekke</i>’<i>nin yiyecek ve içeceklerinde bereket vardır."</i> açıklamasında bulunmuştur. Avdaki oğlu İsmâil’i (as) göremeyen Hz. İbrâhim (as), geri döndü. Ziyaret amacıyla tekrar geldiğinde, zemzem kuyusunun arka tarafında oklarını tamir eden İsmâil (as) ile karşılaşan Hz. İbrâhim (as), "Ey İsmâil, Rabbin kendisi için bir ev inşa etmemi bana emretti." dedi. Hz. İsmâil (as), "O hâlde Rabbinin emrini yerine getir." diye karşılık verdi babasına. Hz. İbrâhim (as), "Ancak Allah (cc) senin de bu işte bana yardım etmeni emir buyurdu." dedi. Bunun üzerine Hz. İsmâil (as), "öyleyse yardım ederim." dedi. Hz. İbrâhim (as), yüksekçe olan yeri göstererek, "Allah işte buraya bir ev inşa etmemi emretti." dedi. Zira Rabbi ona, <strong>Kâbe</strong>’nin yerini göstermişti.</p>

<p style="text-align:justify">Baba-oğul birlikte Yüce Mevlâ (cc) tarafından işaret edilen yere Beytullah’ın temelini atıp duvarlarını yükseltmeye başladılar. Hz. İsmâil (as) taş getiriyor, Hz. İbrâhim (as) de örüyordu. Duvarlar iyice yükselince, Makâm-ı İbrâhîm’de bulunan taşı getirdi Hz. İsmâil (as). Hz. İbrâhim (as) de onu basamak olarak kullanıp duvarları örmeye devam etti. Bir yandan da baba-oğul dua ediyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm, <strong>Kâbe</strong>’nin inşasını ve orada yapılan duayı şu şekilde anlatmaktadır: "<i>Hani İbrâhim</i><i>, İsmâil ile birlikte Beyt</i>’<i>in (<strong>Kâbe</strong></i>’<i>nin) temellerini yükseltiyor, </i>"<i>Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin.</i>"<i> diyorlardı."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kâbe</strong>’yi yani Beyt-i Harâm’ı insanların din ve dünya hayatlarını sürdürebilmeleri için sebep kılan Yüce Mevlâ (cc), "<i>Onlar Mescid-i Harâm</i>’<i>dan (müminleri) alıkoyarken ve oranın bakımına ehil de değillerken Allah (cc) onlara ne diye azap etmesin?"</i> ifadeleriyle bu mekânın ayrıcalığına dikkatleri çekmiştir. Bununla birlikte, Mekke’yi insanların değil Allah’ın (cc) haram kıldığı, Allah’a (cc) ve âhiret gününe iman eden hiç kimsenin orada kan dökmesinin helâl olmadığı, hatta müşrikler kendileriyle savaşmadıkça orada savaşın helâl olmayacağı âyet ve hadislerde belirtilmektedir. Yüce Mevlâ (cc), İbrâhim (as) ve İsmâil (as) peygamberlere inşa ettirdiği Beyt’i, kendine nispet ederek "<i>Beytim</i> " yani "<i>Evim</i> " diye nitelendirmiş; savaş hâlinde bile oraya girenlerin güven içerisinde olacağı teminatını vermiştir. Bu ayrıcalığa sahip olan <strong>Kâbe</strong>, içerisinde bulunduğu kentin de ayrıcalıklı kabul edilmesine vesile olmuştur. Buna dikkat çekmek isteyen Ebû Şureyh (ra), Mekke’ye asker göndermeye hazırlanmakta olan Amr b. Saîd’e şöyle demiştir: "Ey Emir! Bana izin ver Mekke’nin fethinden sonraki gün, bizzat kendi kulağımla işittiğim, ezberlediğim ve gözlerimle gördüğüm Hz. Peygamber’in (sas) söylediği bir sözünü sana aktarayım. (Resûlullah (sas)) konuşurken Allah’a (cc) hamd ve senâ etti. Ardından şöyle buyurdu: "<i>Mekke</i>’<i>yi insanlar haram kılmadı. Allah (cc) haram kıldı. Allah</i>’<i>a (cc) ve âhiret gününe iman eden hiç kimse için orada kan dökmek ve ağaç kesmek helâl olmaz…</i> "</p>

<p style="text-align:justify">Yeryüzünde insanlar için kurulan ilk ibadethane olan <strong>Kâbe</strong>, Yüce Mevlâ (cc) tarafından mübarek ve hidayet kaynağı olarak takdim edilmekte, "<i>Siz de Makâm-ı İbrâhîm</i>’<i>den kendinize bir namaz yeri edinin."</i> ifadesiyle İbrâhimî gelenek sürdürülmekte, "<i>Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah</i>’<i>ın (cc) insanlar üzerinde bir hakkıdır.</i> " âyetiyle de <strong>Kâbe</strong>’nin önemine dikkatler çekilmektedir. "<i>Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atîk</i>’<i>i (<strong>Kâbe</strong></i>’<i>yi) tavaf etsinler."</i> ifadesiyle teyit edilen bu tarihsel konumun İslâm ümmeti aracılığıyla kıyamete kadar sürdürülmesi talep edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de, "<i>Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (<strong>Kâbe</strong></i>’<i>yi) tertemiz tutun."</i> uyarısıyla <strong>Kâbe</strong> hizmetlerine de değinilmektedir. <strong>Kâbe</strong>’nin yeri ve değeri, kendisine verilen isimlere de yansımıştır. Meselâ, <strong>Kâbe</strong>-i Muazzama, Beytullah, Beyt-i Atîk, Beytü’l-Harâm bunlardan bazılarıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Müslümanlar arasında çok özel bir yere sahip olan <strong>Kâbe</strong>, câhiliye döneminde bile kendisine hizmet eden kabilelere ayrıcalıklar sağlamıştır. Nitekim <strong>Kâbe</strong> hizmetlerini yürütmekte olan Kureyş, gerek ticaret hayatında ve gerekse farklı ülkelere yaptıkları seyahatlerde birtakım ayrıcalıklar elde etmiştir. Bu iltifata atıfla Yüce Allah (cc), "<i>Kureyş</i>’<i>i ısındırıp alıştırdığı için, onları kışın (Yemen</i>’<i>e) ve yazın (Şam</i>’<i>a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (<strong>Kâbe</strong></i>’<i>nin) Rabbine kulluk etsinler."</i> buyurarak Kureyşlilere çağrıda bulunmaktadır. Kureyş’in Mekke’yi ellerinde bulundurmaları ve <strong>Kâbe</strong> hizmetleri sayesinde elde ettikleri üstünlük, <strong>Kâbe</strong>’yi çıplak olarak tavaf eden câhiliye insanlarına karşı kendilerine elbiseyle tavaf yapma veya uygun gördüklerine ödünç elbise vererek örtünmelerine fırsat verme ayrıcalığı sağlamıştır. Câhiliye döneminde gerek uluslararası alanda ve gerekse Arap kabileleri arasında Kureyş’e sağlanan imtiyazların farkında olan insanlar, Kureyş sûresini daha kolay anlayacaklardır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrâhim (as) ve Hz. İsmâil’e (as) verilen, "<i>Evimi tertemiz tutun."</i> talimatıyla birlikte başlayan <strong>Kâbe</strong> hizmetleri, Hz. Peygamber’in (sas) dedelerinden Kusay b. Kilâb zamanında Kureyş’e geçmiştir. Huzâa kabilesini Mekke’den çıkaran Kusay, hacıların su ihtiyacının karşılanması, <strong>Kâbe</strong>’nin örtüsüyle ilgilenme ve anahtarlarını elinde bulundurma, <strong>Kâbe</strong>’nin bakım ve onarımı, yoksul hacılara gıda temini gibi şeref ve saygınlık ifade eden vazifeleri Kureyş’in uhdesinde toplamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlar için kurulan ilk mabet olduğu Kur’an’da açıkça ifade edilen <strong>Kâbe</strong>, rivayetlere göre, Hz. âdem (as) veya oğlu Hz. Şit (as) tarafından bina edilmiştir. Zamanla tahrip olan <strong>Kâbe</strong>’nin duvarları aşınmış, hatta bazen sel gibi doğal afetler yüzünden yerle bir olmuştur. Bu nedenle <strong>Kâbe</strong>, tarihin farklı dönemlerinde zaman zaman yeniden yapılmış veya kısmî tadilatlar görmüştür. Söz gelimi amcası Abbâs’la birlikte Hz. Peygamber’in (sas) de bilfiil çalıştığı Kureyş’in <strong>Kâbe</strong>’yi inşası, miladî 605 yılına denk gelir. <strong>Kâbe</strong>’de bulunan buhurdanlıktan sıçrayan kıvılcımdan içerideki örtü tutuşmuş, dolayısıyla çıkan yangında <strong>Kâbe</strong> tamir görmesi gerekecek şekilde tahrip olmuştu. Öte yandan <strong>Kâbe</strong>’nin içindeki Hz. İbrâhim’den (as) kalan kuyuda saklanan altın ve mücevherler, Huzâa kabilesinden Müleyh b. Amroğulları’nın azatlı kölesi Düveyk tarafından çalınmıştı. Bu nedenle Kureyşliler <strong>Kâbe</strong>’yi onarırken üzerini de tavanla örtmek istiyorlardı.</p>

<p style="text-align:justify">Kureyş’in <strong>Kâbe</strong>’yi onarmayı düşündüğü bu dönemde bir kaza meydana geldi. Söz konusu kazada Rum tüccarlardan birine ait olan inşaat malzemesi taşıyan bir gemi, şiddetli rüzgâr nedeniyle Mekke’nin Şuaybe ismi verilen limanına doğru sürüklenmiş ve karaya çarparak parçalanmıştı. Geminin karaya oturduğu ve parçalandığı haberi kendilerine ulaşınca, yanına birilerini alan Velîd b. Muğîre kaza mahalline gitti ve tahtaları satın aldı. Hazır malzemeyi bulan Kureyşliler, <strong>Kâbe</strong>’yi yıkıp yeniden inşa etme ve satın aldıkları tahtalarla da <strong>Kâbe</strong>’ye çatı yapma hususunda anlaştılar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrâhim (as) zamanında çatısız inşa edilen <strong>Kâbe</strong>’ye bir çatı yapılmış ve duvarları da yükseltilmiştir. Ancak inşaat devam ederken, bir araya gelerek <strong>Kâbe</strong>’yi onaran kabileler arasında Hacerülesved’i yerine kimin koyacağı meselesi tartışmaya sebep olmuştur. Bu şerefi elinde bulundurmak isteyen kabileler arasında çıkması muhtemel bir savaş, herkesin güvenini kazanmış olan Hz. Peygamber’in hakemliğiyle önlenmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Muhammedü’l-Emîn olarak anılan Hz. Peygamber (sas), Hacerülesved’i yerine koyma şerefinin kendilerine ait olmasını isteyen kabilelerden birini tercih etmek yerine, bir örtü istemiş ve Hacerülesved’i yere serdiği örtünün üzerine bizzat kendisi koymuştur. Ardından Kureyş’in dört kolundan birer adam istemiş, kabileleri adına Utbe b. Rebîa, Ebû Zem’a, Ebû Huzeyfe b. Muğîre ve Kays b. Adî gelmişlerdir. Peygamberimiz (sas), onlardan, örtünün birer ucunu tutarak kaldırmalarını istemiş, farklı kabilelerin temsilcileri hep birlikte Hacerülesved’i kaldırmışlar, Peygamberimiz de konulacağı yerin hizasına gelince örtünün içinden alıp onu kendi eliyle yerine yerleştirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kureyşliler Beytullah’ı yeniden yapmaya kalktıkları zaman, Ebû Huzeyfe b. Muğîre, "Ey Kureyşliler! <strong>Kâbe</strong>’nin kapısını ancak merdivenle girilecek kadar yüksek yapınız. Ona, ancak sizin istediğiniz kimseler girsin. Hoşlanmadığınız bir kişi girecek olursa ona yukarıdan ok atarsınız ve düşer. Bu, onu görenler için ibretlik bir ceza olur." demişti. Bunun üzerine <strong>Kâbe</strong>’nin içinden zeminini de bu yüksekliğe kadar, molozla doldurdular.</p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem’in (sas) de bizzat katıldığı <strong>Kâbe</strong> inşaatında malzeme yetersizliği nedeniyle Hicr, <strong>Kâbe</strong>’nin dışında bırakılmıştır. Nitekim Hz. İbrâhim’in (as) temelleri üzerinde olmasına rağmen, Kureyş’in tadilat esnasında dışarıda bıraktığı Hicr hakkında, "O, Beyt’ten midir?" diye soran Hz. Âişe’ye (ra), Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Evet (Hicr, Beyt</i>’<i>tendir)."</i> diye cevap vermiştir. Müminlerin annesi, "Neden onu Beytullah’a dâhil etmediler?" diye sorduğunda da, "<i>çünkü kavmin masrafları karşılayacak imkân bulamadı."</i> cevabını almıştır. "Neden kapısı yüksek?" diye sorduğunda ise, "<i>Kavmin istedikleri oraya girsin, istemedikleri de giremesin diye böyle yaptılar."</i> açıklamasında bulunmuştur, Hz. Peygamber (sas). Arkasından da, "<i>Yâ Âişe, kavmin câhiliye döneminden yeni çıkmış olmasaydı ve buna karşı çıkacaklarından korkmasaydım Hicr</i>’<i>i <strong>Kâbe</strong></i>’<i>ye dâhil eder, <strong>Kâbe</strong></i>’<i>nin kapısını yer hizasında yapardım.</i>"<i> </i>buyurmuştur. Bir başka rivayete göre ise Resûlullah (sas), "<i>Biri girilecek diğeri de çıkılacak iki tane de kapı yapardım."</i> diyerek <strong>Kâbe</strong> hakkında bir başka temennisini dile getirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Hz. Âişe (ra) Beytullah’ın içine girip orada namaz kılmayı arzu ettiğini söylediğinde Hz. Peygamber (sas) onu Hicr’e götürmüş, "<i>Beytullah</i>’<i>a girmek istediğin zaman, Hicr</i>’<i>de namaz kıl. Muhakkak ki, orası Beytullah</i>’<i>tan bir parçadır. Fakat senin kavmin <strong>Kâbe</strong></i>’<i>yi yaptıkları zaman, orayı Beytullah</i>’<i>tan çıkardılar."</i> buyurmuştur. Beytullah’ın Hz. İbrâhim (as) tarafından inşa edilen temeller üzerine bina edilmesini arzu eden Hz. Peygamber (sas), bir gün yerine getirilme ihtimalini düşünerek, inşaatında bizzat çalıştığı <strong>Kâbe</strong>’nin dışarıda bırakılan kısmını Hz. âişe’ye göstermiştir. Hz. Âişe’den söz konusu bilgiyi aktaran Abdullah b. Ömer (ra), Resûlullah’ın (sas) Hicr’e yakın olan iki köşeyi istilâm etmemesini, oranın İbrâhim’in (as) inşa ettiği temeller üzerine oturmamasına bağlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İmkânsızlıkları nedeniyle Kureyşlilerin <strong>Kâbe</strong>’ye dâhil etmedikleri Hicr, Abdullah b. Zübeyr (ra) tarafından Beyt’e ilâve edilmiştir. Yezid b. Muâviye zamanında Şamlılar ile mücadele esnasında <strong>Kâbe</strong> yanmış ve neredeyse tamamen tahrip olmuştu. Bununla birlikte <strong>Kâbe</strong>’nin duvarlarının yıkılıp yeniden yapılması hususunda ihtilâf meydana gelmişti. İhtilâfı gidermek isteyen Abdullah b. Zübeyr (ra), "Sizden birinin evi yansa onu yenilemedikçe rahat etmez. O hâlde Rabbinizin evine nasıl razı oluyorsunuz?" diyerek halkı yönlendirdi. İbn Zübeyr’in (ra) girişimiyle ikna olan Müslümanlar, elbirliğiyle <strong>Kâbe</strong>’nin duvarlarının kalan kısımlarını yıkıp, binayı Hz. İbrâhim’in (as) temellerini esas alarak yeniden inşa ettiler. Abdullah b. Zübeyr (ra), bu inşaat esnasında Hicr’i binaya dâhil etti. <strong>Kâbe</strong>’yi genişletme faaliyetinin yeni bir fitneye sebep olmasını engellemek amacıyla, insanları ikna edebilmek için temelin üzerini açarak Hz. İbrâhim (as) ve İsmâil (as) tarafından atılan temeli insanlara gösterdi.</p>

<p style="text-align:justify">Nitekim bu olaya şahit olan Yezid b. Rûmân , "Hz. İbrâhim’in (as) (inşa ettiği) temeldeki deve hörgüçleri gibi taşları gördüm." açıklamasında bulunmuştur. Böylece "İlk Mabet", ilk temelleri üzerinde yeniden yükselmiş, duvarlarının yüksekliği de 28 arşına çıkmıştı. Bundan sonraki tarihî süreçte Abdullah b. Zübeyr’in (ra) <strong>Kâbe</strong> üzerinde birtakım değişiklikler yaptığı, ardından Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervân’ın onayı ile bu değişiklikler üzerinde de yeniden tadilata gidilerek <strong>Kâbe</strong>’nin Kureyşliler tarafından inşa edilen aslî hâline döndürüldüğü görülmektedir. </p>

<p style="text-align:justify">Siyasî mülâhazalarla <strong>Kâbe</strong>’nin tekrar Kureyş’in yaptığı şekle dönüştürülmesini onaylayan Abdülmelik, Hz. Peygamber’in (sas) Hz. Âişe’ye (ra) söylediği, "<i>Kavmin Allah</i>’<i>a (cc) şirk koştukları dönemi yeni terk etmiş olmasaydı, ona Hicr</i>’<i>i ilâve etmek için Beyt</i>’<i>i(n bir kısmını) yıkar ve (onu eklerdim)."</i> sözü yıllar sonra kendisine hatırlatıldığında, bundan etkilenmiş ve "Bunu <strong>Kâbe</strong>’yi yıkmadan önce işitseydim, onu Abdullah b. Zübeyr’in inşa ettiği şekilde bırakırdım." demiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Mekke’nin fethedildiği gün, Hz. Peygamber (sas) Mekke’nin en üst tarafından şehre girmişti. Yanında üsâme b. Zeyd (ra), Bilâl-i Habeşî (ra) ve <strong>Kâbe</strong>’nin hizmetçilerinden Osman b. Talha (ra) da vardı. Devesini mescidin önünde çöktürdü. Osman b. Talha’dan (ra) Beytullah’ın anahtarını istedi. Osman b. Talha (ra) gidip anahtarı getirdi ve <strong>Kâbe</strong>’yi açtı. Ancak içeride birtakım suretler ve heykeller gören Hz. Peygamber (sas) içeri girmedi. Onların yok edilmesini istedi. Söz konusu resimlerde İbrâhim (as) ve İsmâil (as) peygamberler, ellerinde fal oklarıyla resmedilmişlerdi. Bu manzarayı gören Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Allah (cc) bunu yapanları kahretsin! İbrâhim </i>(as) <i>ve İsmâil  </i>(as) <i>hiçbir zaman fal oklarıyla şans aramadılar."</i> buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Resim ve heykeller ortadan kaldırıldıktan sonra yanındakilerle birlikte içeri giren Hz. Peygamber (sas), bir müddet <strong>Kâbe</strong>’nin içinde kaldı. Her bir köşesinde dua etti. Ancak içeride namaz kılmaksızın dışarı çıktı. Hz. Peygamber’le (sas) birlikte <strong>Kâbe</strong>’ye giren üsâme b. Zeyd (ra), orada gördüklerini şöyle anlatır: "Hz. Peygamber (sas) (içeri girince) oturdu. Allah’a (cc) hamd ve senâ ettikten sonra tekbir getirdi. Kelime-i tevhidi okudu. Sonra öne doğru eğildi, göğsünü yanağını ve iki elini <strong>Kâbe</strong>’nin duvarına dayadı. Sonra tekbir getirdi, kelime-i tevhidi okudu ve dua etti. Bunu <strong>Kâbe</strong>’nin bütün köşelerinde yaptı. Sonra dışarı çıktı. <strong>Kâbe</strong>’nin kapısında iken yüzünü ona dönerek, "<i>İşte kıble, işte kıble!</i>’ buyurdu."</p>

<p style="text-align:justify">Medineli Süleymoğullarından bir hanım olan el-Eslemiyye ise şunları anlatmaktadır: "Osman’a, "Seni çağırdığında Resûlullah (sas) ne dedi?" dedim. (Bunun üzerine Osman b. Talha Resûlullah’ın (sas) şöyle söylediğini nakletti): ’<i>(<strong>Kâbe</strong></i>’<i>nin içinde gördüğüm, şirk döneminden kalan) iki boynuzu kaldırmanı sana emretmeyi unutmuşum. (Onları kaldır.) Zira <strong>Kâbe</strong></i>’<i>de namaz kılanı meşgul edecek bir şeyin bulunması uygun değildir." "</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kâbe</strong>’nin içine giren Hz. Peygamber (sas) gördükleri karşısında duyduğu kaygı ve pişmanlıktan dolayı üzüntülü bir şekilde Hz. Âişe’nin (ra) yanına gelmiş ve "<i>Ben, <strong>Kâbe</strong></i>’<i>nin içine girdim. Sonradan öğrendiklerimi başta bilseydim, oraya girmezdim. Gerçekten ümmetimi sıkıntıya sokmaktan korkuyorum."</i> buyurmuştu. Beytullah’a hayran olan ve yıllarca özlemini çeken Allah Resûlü (sas), <strong>Kâbe</strong>’yi tavaf ederken onun ihtişam ve azameti karşısında, ‘<i>(Ey <strong>Kâbe</strong>)! Sen ne güzelsin ve kokun da ne güzel! Sen ne yücesin ve saygınlığın da ne yüce!..</i> ’ ifadeleriyle de duygularını dile getirmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Mekke’nin fethinde <strong>Kâbe</strong>’nin içi putlardan temizlenmiştir. Fetihten hemen sonra gelen hac için emir tayin edilen Ebû Bekir Sıddîk (ra) aracılığıyla, bu tarihten sonra hiç kimsenin çıplak olarak <strong>Kâbe</strong>’yi tavaf edemeyeceği ilân edilmiş, dolayısıyla câhiliye dönemine ilişkin Kureyş’e ayrıcalık sağlayan çirkin bir uygulama kaldırılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlığın ilk mâbedi olan ve "Allah’ın evi" olarak isimlendirilen <strong>Kâbe</strong>, Müslümanlar için birliğin simgesi ve dirilişin kaynağı olup, mukaddestir. Nitekim bu kutsal mekâna sığınanlara dokunulmamıştır. Kıble olarak ona yönelmiş olması, kişinin Müslüman olduğunu ortaya koyan bir delil olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle <strong>Kâbe</strong>’ye gitmeye engel olanlar elim azabı hak etmişlerdir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kabe-allahin-evi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 07 May 2026 09:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/11/kabe-allahin-evi.jpg" type="image/jpeg" length="16114"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mescitler ve Camiler: Rahman'ın Evleri]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/mescitler-ve-camiler-rahmanin-evleri-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/mescitler-ve-camiler-rahmanin-evleri-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA['Mescit' ne demektir? Yeryüzünde insanlar için yapılan ilk mabet neresidir? İslam tarihinde inşa edilen ilk mescit hangisidir? Mescitlere girip-çıkarken nelere dikkat edilmelidir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “جُعِلَتْ لِيَ الْأَرْضُ مَسْجِدًا وَطَهُورًا أَيْنَمَا أَدْرَكَ رَجُلٌ مِنْ أُمَّتِى الصَّلاَةَ صَلَّى.</p>

<p>Câbir b. Abdullah'tan (ra) nakledildiğine göre Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p>“<i>Yeryüzü (toprak) benim için mescit ve temiz kılınmıştır. Ümmetimden kim nerede namaz vaktine ulaşırsa hemen orada namazını kılabilir.</i>”</p>

<p>(N737 Nesâî, Mesâcid, 42)</p>

<p>***</p>

<p>أَنَّ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ أَرَادَ بِنَاءَ الْمَسْجِدِ فَكَرِهَ النَّاسُ ذَلِكَ وَأَحَبُّوا أَنْ يَدَعَهُ عَلَى هَيْئَتِهِ فَقَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “مَنْ بَنَى مَسْجِدًا لِلَّهِ بَنَى اللَّهُ لَهُ فِى الْجَنَّةِ مِثْلَهُ.”</p>

<p>Osman b. Affân (ra), mescidi yeniden bina etmek istemiş, halk bunu hoş görmeyerek onu olduğu gibi bırakmasını istemişlerdi. Bunun üzerine Osman, “Ben Allah Resûlü'nü (sas), "<i>Her kim Allah (cc) için bir mescit bina ederse, Allah (cc) ona cennette bu mescidin benzeri (bir köşk) bina eder.</i>" buyururken işittim.” dedi.</p>

<p>(M7471 Müslim, Zühd, 44)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَا تَوَطَّنَ رَجُلٌ مُسْلِمٌ الْمَسَاجِدَ لِلصَّلاَةِ وَالذِّكْرِ إِلاَّ تَبَشْبَشَ اللَّهُ لَهُ كَمَا يَتَبَشْبَشُ أَهْلُ الْغَائِبِ بِغَائِبِهِمْ إِذَا قَدِمَ عَلَيْهِمْ.”</p>

<p>Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“<i>Müslüman bir kimse mescitleri namaz ve zikir için kendine yer-yurt edindiğinde, Allah (cc) onun bu durumuna, gurbetten dönen kişiye ailesinin sevindiği gibi sevinir.</i>”</p>

<p>(İM800 İbn Mâce, Mesâcid, 19)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: أَمَرَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) بِبِنَاءِ الْمَسَاجِدِ فِى الدُّورِ وَأَنْ تُنَظَّفَ وَتُطَيَّبَ.</p>

<p>Hz. Âişe (ra) şöyle demiştir:</p>

<p><i>“Allah Resûlü (sas) mahallelerde mescitler inşa edilmesini, buraların temiz tutulmasını ve güzel kokularla kokulandırılmasını emretti.”</i></p>

<p>(D455 Ebû Dâvûd, Salât, 13; T594 Tirmizî, Cum'a, 64)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ أَكَلَ ثُومًا أَوْ بَصَلاً، فَلْيَعْتَزِلْنَا –أَوْ لِيَعْتَزِلْ مَسْجِدَنَا–، وَلْيَقْعُدْ فِى بَيْتِهِ.”</p>

<p>Câbir b. Abdullah'ın (ra) rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>“Her kim sarımsak veya soğan yemişse bizden —ya da mescidimizden— uzak dursun ve evinde otursun.”</i></p>

<p>(B7359 Buhârî, İ'tisâm, 24)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">On üç sene süren çeşitli baskı, tehdit, işkence ve boykotlar neticesinde Hz. Peygamber (sas), aldığı ilâhî emirle, Medine'ye hicret etmiş, günlerdir büyük merakla yolu gözlenen bu kutlu elçinin (sas) gelişi hicret yurdunda bayram havası estirmişti. Öyle ki, Allah Resûlü'nü (sas) karşılama heyecanıyla kadınlar ve erkekler evlerin damlarına çıkmış, çocuklar ve hizmetçiler yollara dökülmüş, özlemle bekledikleri Resûlullah'ı (sas) bağırlarına basmışlardı. Sıcak ve coşkulu bir karşılanmanın ardından, Allah Resûlü'nün (sas) ilk işi bu yeni Müslüman yurdunda yapılacak olan mescidin yerini tayin etmek olmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Allah'ın Sevgili Elçisi (sas), hem mescidin yapılacağı mekânı hem de misafir olarak kalacağı evi belirlemek üzere devesi Kasvâ'yı serbest bıraktı ve onun, üzerine çöktüğü, hurma serip kurutulan düzlük bir alanı mescit yapımı için uygun buldu. Neccâroğulları'ndan Sehl ve Süheyl adındaki iki yetim gence ait olan bu yeri, bedelini ödemek suretiyle satın aldı. Arazi, inşaat yapımı için uygun hâle getirildi, hurma kütükleriyle kurulan kapının iki cephesine kerpiçten duvarlar örüldü, kıblesi Mescid-i Aksâ'ya doğru olan mescide giriş için üç kapı belirlendi. Sahâbe olanca gücüyle çalışıyor, Hz. Peygamber (sas) de onlara yardım ediyordu. Büyük çabalar sonucunda, Mescid-i Nebevî olarak bilinen Hz. Peygamber'in (sas) mescidi dualar ve şiirler eşliğinde tamamlanmış oldu.</p>

<p style="text-align:justify">"Mescit" sözcüğü "tevazu ile eğilmek" anlamındaki secde etmek kelimesinden türeyen ve "secde edilen yer" mânâsını ifade eden bir isimdir. Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde Müslümanların ibadet mekânları "mescit" olarak anılmıştır ki, bu adlandırma oldukça manidardır. Zira Allah Resûlü (sas), <i>“Kulun, Rabbine en yakın olduğu an, secde ânıdır.”</i> sözüyle Müslümanın ibadetinde secdenin ayrıcalıklı bir yeri olduğunu bildirmiştir. Daha sonraları içinde cuma namazı kılınan ve hutbe okunan daha büyük mescitlere, cemaati bir araya toplayan mânâsında "el-mescidü'l-câmi' denilmiştir. Ülkemizde zamanla, bu tamlamanın "cami" kısmı tek başına kullanılarak yaygınlık kazanmış, "mescit" ismi ise müstakil olmayan, çok daha küçük ibadethanelere has kılınmıştır. İslâm dünyasının geri kalanı ise "mescit" ismini benimsemiş, Müslümanların en kutsal mekânları olarak bilinen Mescid-i Harâm, Mescid-i Aksâ ve Mescid-i Nebevî özel isimleriyle anılmaya devam edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem'den (as) bu yana, farklı inançlara mensup olsalar da insanlar her devirde, bir araya gelip topluca ibadet edecekleri kutsal mekânlar belirlemişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'in bildirdiği üzere yeryüzünde insanlar için yapılan ilk mabet "Mescid-i Harâm" olarak bilinen Kâbe'dir. Resûlullah (sas) da Mescid-i Harâm'dan sonra yapılan ilk mescidin Mescid-i Aksâ olduğunu haber vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm dinini tebliğle görevlendirilen Peygamber Efendimiz (sas) ilk zamanlarda Kâbe'nin yakınlarında namaz kılmaktaydı. Evinin bir bölümünü mescit olarak ayıran ilk Müslüman Ammâr b. Yâsir (ra) olup, Hz. Ebû Bekir (ra) de evinin avlusuna bir mescit yapmıştı. Ancak kişiye özel ibadet mekânları olan bu yerlerde toplu ibadet yapılmıyordu. Mekke döneminde ilk Müslümanlar için tam anlamıyla mescit vazifesi gören bina, Harem bölgesindeki Safâ tepesinde yer alan "Dâru'l-erkam" adıyla meşhur olan Erkam b. Ebu'l-Erkam'ın (ra) eviydi. Resûlullah'ın (sas) İslâm davetini devam ettirdiği ilk yıllarda inananların toplanma yeri olan, pek çok kişinin Müslüman oluşuna şahitlik eden ve bu özelliklerinden dolayı Dâru'l-İslâm ismiyle de anılan bu evde, Müslümanlar topluca namaz kılmış ve ibadet etmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yeryüzü (toprak) benim için mescit ve temiz kılınmıştır. Ümmetimden kim nerede namaz vaktine ulaşırsa hemen orada namazını kılabilir.”</i> sözleriyle toprağın namaz kılmak için uygun olduğunu bildiren Hz. Peygamber (sas), Medine'de mescit inşası tamamlanıncaya kadar namaz vakti girdiğinde, bulduğu geniş ve temiz olan her yerde namazını eda ederdi. Ancak ilk dönemlerden itibaren Müslümanların kendilerine belirli yerleri mescit edindikleri görülmektedir. Nitekim Allah Resûlü (sas) henüz hicret yolculuğunu tamamlamamışken, Medine yolundaki son durağı olan Kubâ'ya vardığında kendisinden önce gelen ilk muhacirlerin burada namaz kılacak bir yer yaptıklarını ve Ebû Huzeyfe'nin azatlı kölesi Sâlim'in (ra) imamlığında namaz kıldıklarını görmüştü. Kubâ'da kaldığı süre içerisinde kendisi de burada namaz kılan Allah Resûlü (sas) bu namazgâhı genişleterek "Kubâ Mescidi" diye bilinen mescidi inşa ettirmiştir. Medine'ye yerleştikten sonra da kimi zaman yaya kimi zaman da binekli olarak sık sık bu mescidi ziyaret etmiş ve burada namaz kılmış, sahâbeyi de burada namaz kılmaya teşvik etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kubâ'da dinlendikten sonra Medine'ye varmak üzere tekrar yola çıkan Hz. Peygamber (sas), Sâlim b. Avfoğulları'nın ikamet ettiği yere vardığında cuma namazını, Rânûnâ vadisinde daha önceden var olan bir mescitte kılmıştır. Medine'de mescit yapımı için karar kıldığı alanda ise, Medinelilerden ilk Müslüman olan kimse olduğu kabul edilen Es'ad b. Zürâre (ra) tarafından kurulmuş bir mescit vardı. Resûlullah'ın (sas) hicretinden önce Es'ad (ra) burada Müslümanlara vakit namazları ile cuma namazlarını kıldırıyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Kerîm'de, <i>“Eğer Allah (cc), bir kısım insanları diğer bir kısmı ile önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın (cc) ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi.”</i> buyuran Yüce Yaratan (cc), kendisine ibadet edilen mekânların önemine işaret etmektedir. Allah Resûlü (sas) de Müslümanların mâbedi olan mescitlerin, <i>“Allah (cc) katında en makbul mekânlar”</i> olduğunu haber vermiş ve bulunduğu yerlerde mescit yapılmasına özen göstermiştir. Sahâbeyi de bu konuda teşvik etmiş, <i>“Her kim Allah (cc) için bir mescit bina ederse, Allah (cc) ona cennette bu mescidin benzeri (bir köşk) bina eder.”</i> buyurmuştur. Bu nedenle Mescid-i Nebevî'den sonra Medine'nin içinde ve çevresinde pek çok mescit bina edilmiş, bunların çoğu yapımlarını gerçekleştiren kabilelere nispet edilmiştir. Fakat bunların içinde Hz. Peygamber'in (sas) mescidi ayrıcalığını korumuş, vakit namazları bütün mescitlerde kılınmakla beraber, ilk dönemlerde cuma namazlarında bütün müminlerin Allah Resûlü'yle (sas) buluştuğu yegâne mescit Mescid-i Nebevî olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Mescitler İslâm'ın sembolü, Müslümanların birlik ve beraberliklerinin göstergesi, onların bir bölgedeki varlık ve hâkimiyetlerinin işaretidir. Resûlullah'ın (sas), bir ordu veya akıncı birliği gönderdiğinde onlara verdiği şu talimat bunu açıkça ortaya koymaktadır: <i>“Orada bir mescit görürseniz ya da ezan sesi işitirseniz (o bölge halkından) kimseye saldırmayınız.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Birleştirici rolü olan mescitlerin, insanlar arasındaki farklılıkları ortaya koymak, ayrı bir zümre oluşturmak amacıyla inşa edilmesi, Müslümanlar arasındaki kardeşlik anlayışına aykırıdır. Nitekim inananların Hz. Peygamber'in (sas) mescidinde bir araya gelerek kenetlenmelerinden rahatsızlık duyan münafıklar bu birliği bozmak, müminler arasına ayrılık sokmak ve onların aleyhinde yapacakları zararlı faaliyetler için merkez oluşturmak amacıyla bir mescit inşa etmişlerdi. Ancak Yüce Allah (cc) Kur'ân-ı Kerîm'de "Mescid-i Dırâr" diye anılan bu mescidin hangi niyetlerle kurulduğunu Resûlü'ne (sas) bildirmiş ve şöyle buyurmuştu: <i>“Ey Peygamber! Böyle bir yere asla adımını atma. İçine adım atacağın en uygun mescit, daha ilk günden beri, Allah'tan (cc) yana takva temeli üstünde yükseltilen mescittir ki, orada arınmak isteğiyle dolup taşan kimseler vardır. Şüphesiz Allah (cc) kendini arındıranları sever.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu âyetlerin yer aldığı Tevbe sûresinin daha ilk başında Allah Teâlâ (cc) şöyle buyurmuştur:<i> “Allah'ın (cc) mescitlerini ancak Allah'a (cc) ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan (cc) başkasından korkmayan kimseler imar ederler. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.”</i> İslâm mabetlerini ancak inanmış gönüllerin imar edebileceğini bildiren bu âyet, aynı zamanda mescitleri mânevî anlamda imar etmek şeklinde de anlaşılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (sas), “Bir kimsenin mescitlere gidip gelmeyi alışkanlık edindiğini görürseniz onun imanına şahit olunuz.” sözünü bu âyetle açıklamış, mescitlere devam etmenin gereği üzerinde önemle durmuştur. Resûl-i Ekrem (sas) mescit yolunda atılan adımların sevap kazanma vesilesi olduğunu söylemiş, namaz için mescide giden bir müminin her gidiş gelişi için Cenâb-ı Hakk'ın (cc) ona cennette bir konak hazırlayacağını bildirmiştir. O (sas), zorluk ve meşakkatlere rağmen abdesti eksiksiz ve âdâbına uygun almanın, mescitlere sık gidip gelmenin ve bu yolda çokça yürümenin, bir namazdan sonra diğerini hevesle beklemenin, mânevî dereceleri yükseltip hataları sileceğini ifade etmiştir. Karanlık gecelerde mescide gidenlerden övgüyle bahsetmiş, namazı beklemek için mescitte bulunanların, bu süre içinde âdeta namazdaymış gibi sevap kazanacaklarını haber vermiştir. Allah Teâlâ'nın (cc), kalbi mescitlere bağlı olan kimseleri kıyamet günü arşın gölgesinde gölgelendireceğini müjdelemiş ve O'nun (cc), mescitlerde ibadete devam eden kullarına olan memnuniyetini, <i>“Müslüman bir kimse mescitleri namaz ve zikir için kendine yer-yurt edindiğinde, Allah (cc) onun bu durumuna, ailesinin gurbetten dönen kişiye sevindiği gibi sevinir.”</i> sözleriyle tasvir etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas) mescide gelmek isteyen kadınlara mâni olunmamasını istemiş, rahatsız olmamaları için mescidin bir kapısını onlara tahsis etmeyi uygun görmüştür. Hz. Ömer (ra) de, daha sonra erkeklerin bu kapıdan girmesini yasaklamıştır. Ayrıca namaz kılamayacak durumda olsalar dahi büyük küçük bütün kadınların bayram namazlarında namaz kılınan alanın yanına gelerek bayram coşkusunu ve bereketini paylaşmalarını tavsiye etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm dininde sadece Allah (cc) için secde edilen, yalnızca O'na (cc) dua ve ibadet edilen, özel mekânlar olan mescitler, bizzat Resûlullah (sas) tarafından "Allah'ın (cc) evleri" olarak anılmış ve böylece her mescit "Allah'ın (cc) evi" kabul edilerek Müslüman hayatının merkezine yerleşmiştir. Ancak Allah Teâlâ'nın (cc) Kur'ân-ı Kerîm'de ilk mabet olan Kâbe için "evim" ifadesini kullanması sebebiyle, Beytullah (Allah'ın (cc) evi) ismi Müslümanların kıblesi olan Kâbe'yle özdeşleşmiştir. Müslümanların kutsal mekânlar olan mescitlere girerken bu bilinçle hareket etmeleri ve mescit içerisinde bulundukları müddetçe mescit âdâbına uygun davranmaları istenmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İnananlar için en güzel örnek olan Hz. Peygamber (sas), hem hâl ve hareketleri hem de sözleriyle onlara mescit âdâbını öğretmiştir. Yeterli cemaatin olduğu yerlerde mescit yapılmasını emrettikten sonra ibadetgâh olarak belirlenen bu mekânların temiz tutulmasını ve güzel kokularla kokulandırılmasını tavsiye etmiştir. Allah'ın (cc) evleri olan mescitleri temiz tutma konusunda sahâbe de oldukça titiz davranmış; hatta İbn Abbâs (ra), yağmurlu bir günde ayaklarıyla mescidi kirletmemeleri için insanların mescide gelmeyip namazlarını bulundukları yerde eda etmelerini istemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) mescide ihlâs içinde, dualarla gelen kişi için meleklerin Allah'tan (cc) mağfiret dileyeceği ve Allah'ın (cc) da kendisine rahmet edeceği müjdesini vermiştir. Kendisi mescide girerken ve oradan ayrılırken çeşitli şekillerde Allah'a (cc) dua etmiş, ashâbına da şu tavsiyede bulunmuştur: <i>“Biriniz camiye girdiğinde "Allah'ım, bana rahmetinin kapılarını aç."</i>, çıktığında ise <i>"Allah'ım, senden senin lütfunu istiyorum."</i> <i>desin.”</i> Ayrıca Rabbinin evine giren Müslümanın, burayı selâmlama mahiyetinde “tahiyyetü"l-mescid” namazı kılmasını istemiş, hatta birinin bu namazı kılmadığını fark ettiği bir cuma günü, hutbe esnasında onu uyarmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas), mescitte bulunduğu sürece müminin vakar ve sükûnetle hareket etmesini gerekli görmüş, bu sükûneti bozacak her türlü söz ve davranıştan ashâbını men etmiştir. Örneğin mescitte kayıp ilânı yapmayı ve alışverişte bulunmayı yasaklamış, cemaate yetişmek niyetiyle bile olsa cami içinde koşuşturmayı uygun bulmamıştır. Peygamber Efendimiz (sas) mescitte başkalarını rahatsız etmemenin gereği üzerinde önemle durmuş, “Her kim sarımsak veya soğan yemişse bizden —ya da mescidimizden— uzak dursun ve evinde otursun.” buyurmuştur. Kesici ve delici aletlerle mescide girilmesini hoş görmemiş, bunlarla camiye girme zorunluluğu varsa kimseye zarar vermemek için gerekli tedbirlerin alınmasını istemiştir. Mescitte ibadet ederken bile ölçülü hareket edilmesi gerektiğini bildiren Resûl-i Ekrem (sas), kendisi itikâfta bulunduğu sırada bazı kişilerin yüksek sesle Kur'an okuduklarını işitince, “Dikkat edin! Hepiniz Rabbinize münâcât ediyorsunuz. Birbirinizi rahatsız etmeyin! Kıraatte —ya da namazda— biriniz sesini diğerinden daha fazla yükseltmesin!” buyurarak onları ikaz etmiştir. Dikkatleri dağıtmaması ve rahatsız edici olmaması için kadınların mescide gelirken koku sürünmelerini hoş karşılamamış, cemaatin birlikte, rahatça ibadet etmesi için kadınların erkeklerin arkasında saf tutmalarını uygun görmüştür. Zorunlu durumlarda mescitlerde gecelemek veya istirahat için yatmaktan ashâbını men etmemiş, kendisi de bazı zamanlarda mescitte dinlenmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) İslâm mabetlerinin inanç ve ibadet ruhunu zedeleyecek tasvirlerden arındırılmış, aşırı tezyinattan uzak, sade yapılar olmasını uygun görmüştür. Sevgili eşlerinden Ümmü Seleme'nin (ra) Habeşistan'da gördüğü bir kilisenin duvarlarındaki resimlerden bahsetmesi üzerine, <i>“Onlar öyle bir millettir ki, içlerinden iyi bir kul öldüğünde mezarının üzerine bir tapınak inşa edip, içini de bu tür resimlerle doldururlar.”</i> açıklamasını yapmış, yahudi ve hıristiyanların peygamber kabirlerini tapınağa çevirdiklerini söyleyerek bunun Allah'ın (cc) lânetine sebep olacağını bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), mescitlerin hizmetini gören, ihtiyaçlarını karşılayan kimseleri takdir etmiş, ashâbını bu yönde teşvik etmiştir. Nitekim ilk dönemlerde çok korunaklı olmayan Mescid-i Nebevî'nin gece yağan yağmurla ıslanan zeminini kapatmak üzere, eteğine topladığı çakılları yerlere döşeyen zâta, <i>“Bu (yaptığın) ne kadar güzel!”</i> diyerek memnuniyetini ifade etmiştir. Mescidin temizliğiyle ilgilenen siyahî bir kadının öldüğünü kendisine duyurmayan ashâbına sitem etmiş, kabrini ziyaret edip onun için cenaze namazı kılmak suretiyle mescide hizmet edenlere ne kadar önem verdiğini göstermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) mescitler içerisinde Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ ve Kubâ Mescidi'nin ayrıcalıklı konumda olduğuna, dolayısıyla buralarda ibadet etmenin faziletine işaret etmiştir. Bu mescitlerin, tarihimizde ve kültürümüzde ayrı bir yeri vardır. Bunların farklılığı şüphesiz ki mimarî yapılarından değil, İslâm tarihindeki önceliklerinden kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi Mescid-i Harâm'ın İbrâhim (as) peygambere, Mescid-i Aksâ'nın ise Süleyman (as) peygambere kadar uzanan geçmişi vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Kubâ Mescidi İslâm tarihinin ilk müstakil mâbedidir. Mescid-i Nebevî ise, Müslüman âleminde önemli bir mabet olmanın yanı sıra eşsiz bir ilim ve mâneviyât merkezi olma vasfıyla, kendinden sonraki bütün mescitlere örnek teşkil eden, Allah Resûlü'nün (sas) müminlere bıraktığı değerli bir mirastır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) ve onu takip eden İslâm'ın ilk dönemlerinde mescitler, dinî ve sosyal hayatın merkezi olarak ibadet haricinde de kullanılmıştır. Daha yapımı sırasında Medine Mescidi'nde, Suffe Ashâbı olarak bilinen, kendilerini ilme adamış seçkin talebeler için bir yer ayrılmıştır. Mescit içerisinde ilimle meşgul olan kimseleri görünce onları överek yanlarına oturan Allah Resûlü (sas), “Muhakkak ki ben muallim olarak gönderildim.” buyurmuş, böylece eğitim ve öğretime özel bir önem verdiğini göstermiştir. Zaman zaman sahâbenin sorularını mescitte yanıtlamış, kendisine dini öğrenmek üzere gelen bireylere ve gruplara gerekli dinî bilgiyi burada vermiştir. Kendisine gelen âyetleri mescitte okuyup açıklayarak dinin hükümlerini ve inceliklerini öğretmiş; sözleri, vaaz ve hutbeleriyle inanan gönüllere bunları yerleştirmeye çalışmıştır. Ashâbın uygun olduğu vakitleri kollayarak bu zaman dilimlerinde onlara mescitte dersler vermiş, sahâbe de onun bu tavrını devam ettirmişlerdir. Kadınların da mescitte rahatça ilim tahsil edebilmeleri için bir gününü onlara tahsis etmiştir. Ashâb mescide geldiğinde halkalar kurarak Kur'an okumuş, ilmî sohbetlerde bulunmuş ve özellikle de fıkhî konuları onlarla müzakere etmiştir. Mescidin “ilim meclisi” olma özelliği sonraki dönemlerde de devam etmiş, büyük mezhep imamları ve diğer önemli İslâm âlimleri hep bu meclislerde yetişmiş, kendileri de mescitlerde ders halkaları kurmak suretiyle ilmi yaymışlardır. Böylece Hz. Peygamber'in (sas) başlattığı ilmî faaliyetler asırlar boyu devam etmiş, mescitler İslâm âleminde canlı ilim merkezleri hâline gelmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber'in (sas) evinin yanı başında bulunması ve Müslümanların rahatça toplandıkları bir mekân olması sebebiyle Mescid-i Nebevî, devletin idare merkezi olmasının yanı sıra gerekli durumlarda sosyal, hukukî, siyasî, askerî ve malî bütün işlerin görüldüğü bir merkez niteliği taşımıştır. Bazen konuların görüşülüp karara bağlandığı bir şûra meclisi, bazen davaların çözüldüğü bir mahkeme, bazen bir misafirhane, bazen de bir hapishane gibi kullanılmıştır. Beytülmal vazifesi görmüş, kimi zaman da evsiz, muhtaç kimseler için barınma imkânı sağlamıştır. Şiirlerin okunduğu ve savaş oyunlarının sergilendiği bir mekân olarak kullanıldığı da olmuştur. Savaş için gidilen bölgelerde kurulan mescitler karargâh niteliği taşımış, bazen de yaralananlar için hastane vazifesi görmüştür.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) ve sahâbe dönemlerinden günümüze dek cami ve mescitlerin inşası bütün İslâm âleminde önemli görülmüş ve Müslümanlar, nesiller boyu farklı kültür ve medeniyetlerin ürünü olan çok çeşitli mimarî ve sanatsal özelliklere sahip muhteşem camilerle yeryüzünü donatmışlardır. Yeni kurdukları şehirlerde mescidi merkeze alan bir planlama yapmışlar; dinî mimariye önem vererek camilerin, mimarî ve tezyinat bakımından en güzel yapılar olmasına özen göstermişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Toplumsal ihtiyaç ve yönetim zorunluluğu sebebiyle önceleri farklı amaçlarla kullanılsa da zaman içinde mescitler sadece ibadet edilen ve dinî ilimler öğretilen yerler hâline getirilmiş; yukarıda sayılan sosyal, siyasal, idarî, askerî ve malî amaçlı kullanımlardan vazgeçilmiştir. Bunları yerine getiren farklı kurumların ortaya çıkmasıyla tabiî olarak mescitlere bu hususlarda gerek kalmamıştır. Osmanlı cami geleneğinde “külliye” kültürünün çekirdeğini oluşturan camiler sadece ibadete ayrılırken, bu muazzam mimarî yapının hemen bitişiğine veya çevresine eğitim ve sosyal hizmet kurumları, hamamlar, misafirhaneler, hastaneler gibi diğer unsurlar da inşa edilerek, camiye gelen insanların diğer ihtiyaçlarının da karşılandığı merkezler oluşturulmuştur. Günümüzde ise, özellikle büyük şehirlerde yapılan camiler aslî işlevine uygun olarak inşa edilmekte, diğer kişisel ve sosyal ihtiyaçlar, camilerin etrafına veya altına yapılan misafirhane ve ticarethane gibi çok amaçlı binalar vasıtasıyla giderilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İçerisinde derin bir saygı ve edeple hareket edilmesi gereken mescitler, Allah'ın (cc) evleri olduğundan huzur ve sükûnetin kaynağıdır. Kimi zaman hayatın karmaşası içinde insanların nefes almasını sağlayan ve onları mânevî yönden tatmin eden bir rahatlama yeri, kimi zaman çaresizler ve kimsesizler için bir sığınak, kimi zaman da yalnızlıktan bunalan ruhların sosyalleşmesine katkıda bulunan toplumsal bir mekândır. İslâm kardeşliğinin ve birlikteliğin sembolü olan mescitler, bir kişinin ya da zümrenin tekelinde olmadığı gibi, kadın erkek, genç yaşlı her yaştan ve her sınıftan Müslümanın rahatlıkla ziyaret edip ibadetlerini eda edebilecekleri yerlerdir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/mescitler-ve-camiler-rahmanin-evleri-1</guid>
      <pubDate>Wed, 06 May 2026 16:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/11/mescitler-ve-camiler-rahman-in-evleri_907b3.jpg" type="image/jpeg" length="60983"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zemzem: İçimi Şifa Mübarek Su]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zemzem-icimi-sifa-mubarek-su-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zemzem-icimi-sifa-mubarek-su-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zemzem kuyusu nasıl ortaya çıkmıştır? Zemzem'i diğer sulardan ayıran özellikler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>" عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: " ‘يَرْحَمُ اللَّهُ أُمَّ إِسْمَاعِيلَ لَوْلاَ أَنَّهَا عَجِلَتْ لَكَانَ زَمْزَمُ عَيْنًا مَعِينًا<br />
<br />
İbn Abbâs’ın (ra) rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>"Allah (cc), İsmâil’in (as) anasına (Hacer’e) rahmet etsin! Şayet o, (suyun etrafını çevirmede) acele etmeseydi, <strong>zemzem</strong>, akan bir pınar olurdu."</i></p>

<p>(B3362 Buhârî, Enbiyâ, 9)</p>

<p>***</p>

<p>"قَالَ أَبُو ذَرٍّ... قَالَ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّهَا مُبَارَكَةٌ إِنَّهَا طَعَامُ طُعْمٍ</p>

<p>Ebû Zerr’in (ra) rivayet ettiğine göre... Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"O (<strong>zemzem</strong>) gerçekten mübarektir, o gerçekten doyurucu bir gıdadır."</i></p>

<p>(HM21858 İbn Hanbel, V, 174; M6359 Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 132)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ جَابِرٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَاءُ زَمْزَمَ لِمَا شُرِبَ لَهُ</p>

<p>Câbir (b. Abdullah) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i><strong>Zemzem</strong> suyu ne amaçla içilirse ona yarar sağlar."</i></p>

<p>(HM14910 İbn Hanbel, III, 357; İM3062 İbn Mâce, Menâsik, 78)</p>

<p>***</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrâhim (as), eşi Hacer ile emzikteki oğlu İsmâil’i (as) Filistin’den getirip Mekke’ye yerleştirmişti. Bu ıssız vadide henüz ne Kâbe vardı, ne de etrafında başka birileri yaşardı. Allah’ın (cc) dostu İbrâhim (as), Rabbinden aldığı emir gereği onları dualarla O’na (cc) emanet ederek dönüp gitmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Hacer’in kırbasındaki su çok geçmeden tükendi. Suyun bitmesiyle, Hacer’in sütü de kesilecekti. Bu ise, bebek İsmâil (as) için ölüm demekti. Bunu görmekte gecikmeyen anne telaş içinde arayışa koyuldu. Önce en yakınındaki Safâ tepesine çıktı. Bir kimse görebilir miyim diye vadiye baktı, fakat kimseyi göremedi. Bu defa vadiyi geçip Merve’ye geldi. Orada da biraz durdu, herhangi birini görebilir miyim diye etrafı süzdü. Fakat görünürde hiç kimse yoktu. Hacer gittikçe artan bu endişeli hâliyle Safâ ile Merve arasında yedi defa gidip geldi. Merve üzerine son çıkışında ansızın bir ses işitti. "Sus, iyice dinle!" dedi kendi kendisine. Sonra dikkat kesildi ve o sesi tekrar işitti. Sesin geldiği tarafa bakıp şöyle seslendi: "(Sesin sahibi!) Sesini bana duyurdun. Eğer imkânın varsa, bize yardım et!" Böyle der demez şimdiki <strong>Zemzem</strong> kuyusunun bulunduğu yerde bir melek yani Cebrail (as) göründü. Topuğu veya kanadıyla toprağı kazıp <strong>zemzem</strong> suyunu meydana çıkardı. Hacer, bir taraftan taşıp zayi olmasın diye eliyle suyun etrafını çevirip havuz hâline getiriyor, bir taraftan da kırbasını doldurmaya çalışıyordu. Su ise alındıkça, yeniden fışkırıyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Bu tabloyu anlatan Peygamberimiz (sas), "<i>Allah (cc), İsmâil’in (as) anasına (Hacer’e) rahmet etsin! Şayet o, (suyun etrafını çevirmede) acele etmeseydi, <strong>zemzem</strong>, akan bir pınar olurdu." </i>buyurmuştu. Hacer bu sudan (kana kana) içti ve çocuğunu tekrar emzirdi.</p>

<p style="text-align:justify">Mekke’ye yerleşip Hacer’e komşu olan Cürhümlüler, bilâhare Mekke’yi terk ederken <strong>Zemzem</strong> kuyusunu kapatıp gittiler. Zaman içerisinde tamamen körelip kaybolan <strong>Zemzem</strong> kuyusunu yeniden açmak ise Mekke reisliği döneminde Peygamberimizin (sas) dedesi Abdülmuttalib’e nasip oldu. Abdülmuttalib, gördüğü bir rüya üzerine kuyunun yerini buldu. Kâbe civarındaki bu kuyuyu, Kureyş’in karşı koymasına rağmen özel mülkiyetine geçirdi ve hacılara su dağıtma (sikâye) görevini de üstlendi.</p>

<p style="text-align:justify">‘<strong>Zemzem</strong>’ kelimesi, atların burunlarından çıkardığı ses ve yerken içerken alçak sesle konuşmak gibi anlamlarının yanı sıra, bol, bereketli, doyurucu ve kaynağı zengin su mânâsına gelmektedir. Bu mübarek su, bazısı câhiliye döneminden gelme, çoğu ise rivayetlerdeki nitelemelerden alınma bereket, şifâ, nâfia (faydalı), büşrâ (müjde), sâfiyye (temiz), mürviyye (susuzluğu giderici) gibi birçok isimle anılır.</p>

<p style="text-align:justify">Müslümanlar nazarında <strong>zemzem</strong>, diğer sulardan farklı ve ayrıcalıklıdır. Kutsal görülmemekle birlikte, onun bereketli ve nitelikli bir su olduğu konusunda İslâm’ın ilk günlerinden bu yana genel bir kabul vardır. Allah’ın (cc) Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmâil’e (as), onları vesile kılarak da tüm inanmışlara ihsan ettiği suyun adıdır <strong>zemzem</strong>.</p>

<p style="text-align:justify">Kâbe’nin yirmi metre kadar doğusunda, Makâm-ı İbrâhîm’e yakın bir yerde bulunan kuyu, günümüzde tavaf alanının altında kalmaktadır. Bir buçuk metre genişliğinde olan <strong>Zemzem</strong> kuyusundan binlerce yıldır milyonlarca metreküp su çekilmekte, kaynağı ise hâlâ tam olarak bilinmemektedir. <strong>Zemzem</strong> kuyusu, yakınlarında bulunan irili ufaklı diğer kuyulardan mineral oranı dengesi ve kalitesi bakımından oldukça farklılık arz etmektedir. Kuyuya, çok bol miktarda su gelmektedir. Mucizevî bir şekilde, ne kadar su çekiliyorsa o kadar su vermeye devam etmektedir. Bilim adamlarına göre, <strong>zemzem</strong> suyunun uzun sürede bitme ihtimali söz konusu değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Çeşitli rivayetlerde <strong>zemzem</strong>in doyurucu ve şifa verici özelliklerinden söz edilir. Hz. Peygamber’in (sas) risâletini işiten Gıfâr kabilesinden Ebû Zer (ra), Mekke’ye gelir. Sadece onu sorduğundan dolayı Mekkelilerden bayılıncaya dek dayak yer Ebû Zer (ra). Kalktığında <strong>Zemzem</strong>’e giderek kıpkırmızı olan elbisesindeki kanı yıkar ve suyundan içer. Nihayet bir gece Allah Resûlü (sas) ile karşılaşır. Onu İslâm selâmı ile ilk selâmlayan Ebû Zer (ra) olur ve Kutlu Elçi (sas) ile tanışır. Ve aralarında şu konuşma geçer: Allah Resûlü (sas) sorar: "<i>Ne zamandan beri buradasın?"</i></p>

<p style="text-align:justify">"Tam otuz günden beri buradayım."</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Peki, seni kim doyuruyordu?"</i></p>

<p style="text-align:justify">"<strong>Zemzem</strong> suyundan başka yiyeceğim yoktu. Fakat karnımın kıvrımları kaybolacak kadar kilo aldım. Açlık da hissetmiyorum."</p>

<p style="text-align:justify"><i>"O (<strong>zemzem</strong>) gerçekten mübarektir, o gerçekten doyurucu bir gıdadır."</i></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) yaşadığı belirtilen bazı olağanüstü hâllerde <strong>zemzem</strong> suyunun zikri çok sık geçer. Kalbinin temizlenmesi ve mânevî kirlerden arınması onunla olmuştur. Nitekim bazı rivayetlerde anlatıldığına göre, Peygamber Efendimiz (sas) uyku ile uyanıklık arasındayken Kâbe’nin yanında, içinde <strong>zemzem</strong> suyu bulunan altın bir leğen getirilir. Sonra karnının altına kadar göğsü yarılır. Kalbi çıkarılır ve <strong>zemzem</strong> suyu ile yıkandıktan sonra tekrar yerine konulur. Sonra iman ve hikmetle doldurulur. Ardından Cibrîl (as) elinden tutup onu dünya semasına doğru çıkarır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) Mekke’deyken içmeye doyamadığı, oradan uzak kaldığı günlerde de özlemini çektiği bir sudur <strong>zemzem</strong>. Hayatının son yıllarında Hz. Peygamber’in (sas) Mekke’den <strong>zemzem</strong> suyu getirttiği rivayet edilir. Mekke’deki Süheyl b. Amr’a bir mektup yazarak, mektubu alır almaz kendisine, Medine’ye <strong>zemzem</strong> göndermesini ister. Süheyl de, derhâl iki kap dolusu <strong>zemzem</strong> gönderir Medine’ye, Kutlu Elçi’ye (sas).</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah’ın (sas) <strong>zemzem</strong>i yanında taşıdığını haber veren Hz. Âişe (ra), kendisi de hac günlerinde <strong>zemzem</strong>i yanında bulundururdu. Allah Resûlü’nün (sas), Veda haccındaki şu uygulaması, onun <strong>zemzem</strong>e olan ilgisini gösterir: Bayramın ilk günü Kâbe’deki tavafını tamamladıktan sonra <strong>zemzem</strong> sâkiliği yapan Abdülmuttaliboğulları’nın yanlarına gider ve onlara, "<i>Ey Abdülmuttaliboğulları! Su çekin! Su çekmeniz hususunda insanların (bunu bir hac görevi zannedip, izdiham oluşturarak) size galip gelmesi (ihtimali) olmasa, sizinle beraber ben de su çekerdim."</i> buyurur. Onlar da kendisine bir kova su takdim eder ve Resûlullah (sas) bu sudan içer.</p>

<p style="text-align:justify">Bazı rivayetler Peygamberimizin (sas) o kovadan ayakta olduğu hâlde <strong>zemzem</strong> içtiğini haber verirken, bazı rivayetler ise, <strong>zemzem</strong> suyundan içerken onun (sas) deve üzerinde bulunduğunu anlatır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zemzem</strong>in aynı zamanda şifa verici bir tarafı olduğu, ateşi düşürdüğü de rivayet edilir. Mekke’de ateşli bir hastalığa yakalanan Ebû Cemre el-Dubeî’ye İbn Abbâs (ra), "Sendeki bu hastalığı <strong>zemzem</strong> suyu ile serinlet! Çünkü Resûlullah (sas), "<i>Yüksek ateş, cehennemin şiddetli sıcağından bir parçadır. Siz onu su ile (yahut <strong>zemzem</strong> suyu ile) serinletin!" </i> buyurdu." der.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) zaman zaman <strong>Zemzem</strong> Kuyusu’nun içine düşen veya içinde bulunan canlı cansız zararlı şeylerin çıkarılıp temizlenmesini de istemiştir. Son yıllarda da modern teknolojiden yararlanılmakta ve <strong>zemzem</strong> suyu güneş ışınlarıyla dezenfekte edilmektedir. Günümüzde <strong>zemzem</strong>, camla kaplı elli tonluk depolarda toplanarak, önce karbon ve kum filtrelerinden, daha sonra da ultraviyole ışın filtresinden geçirilerek dezenfekte edilmekte ve yirmi litrelik gün ışığı geçirmeyen damacanalara/termoslara el değmeden doldurulmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Mübarek sayılan <strong>zemzem</strong>i içmenin de belli bir âdâbı vardır. Nitekim <strong>zemzem</strong> kuyusundan geldiğini söyleyen bir şahıs ile İbn Abbâs (ra) arasında şöyle bir konuşma geçer: </p>

<p style="text-align:justify">"<strong>Zemzem</strong>den lâyıkıyla içtin mi?"</p>

<p style="text-align:justify">"Bu nasıl olur?"</p>

<p style="text-align:justify">"<strong>Zemzem</strong> içerken Kâbe’ye (kıbleye) yönel, Allah’ın (cc) ismini an, üç nefeste ondan kana kana iç. <strong>Zemzem</strong> suyunu böylece içtikten sonra Yüce Allah’a (cc) hamd et. Çünkü Resûlullah (sas), "<i>Bizimle münafıklar arasındaki ayırt edici fark, onların <strong>zemzem</strong>den kana kana içememeleridir."</i> buyurdu."</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zemzem</strong> içen mümin, bir taraftan bazı dualar ederken, bir taraftan da kalbinden hayırlı dilek ve temennilerde bulunur. <strong>Zemzem</strong> içerken, "<i>(Allâhümme) innî es’elüke ‘ilmen nâfian ve rizkan vâsian ve şifâen min külli dâin." (Allah’ım! Senden yararlı ilim, bol rızık ve her dert için şifa istiyorum.)</i> diye dua edilir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas), "<i><strong>Zemzem</strong> suyu ne amaçla içilirse ona yarar sağlar." </i>hadisini dikkate alan nice kıymetli insan, <strong>zemzem</strong> içerken ettikleri dualara özen göstermişlerdir. Söz gelimi Hz. Ömer (ra) ve Horasanlı büyük âlim Abdullah b. Mübârek, ‘kıyamette susuzluk çekmemek’ için dua ederek <strong>zemzem</strong>i yudumlarken, İbn Abbâs (ra), "yararlı ilim, bol rızık ve her türlü hastalığa şifa elde edebilmek" için duada bulunmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Kâbe’yi tavaf eden kişi, gönül evi olan kalbini takva ile yükseltir. Kalbindeki mânevî kirleri yıkar, yok eder ve <strong>zemzem</strong> suyuna gelir. Orada bu mübarek su ile midesini temizler. Vicdanı takva kararını duyuncaya, ruhu onunla doyuncaya kadar içer. O kutlu beldede, arınmaya ve korunmaya çalışır, kalbini iman ve hikmetle doldurmaya gayret eder.</p>

<p style="text-align:justify">Hac ve umrede Safâ ile Merve arasında yapılan hızlı yürüyüş (sa’y), Hz. Hacer’in biricik yavrusuna su arayışının canlandırılmasıdır. Ve <strong>zemzem</strong>, İsmâil'lere Cebrail’in Kâbe’nin yanı başından fışkırttığı ilâhî bir ikramdır. İsmâil'lere hayat bahşedecek, o ıssız vadiye can ve bereket verecek mübarek suyun adıdır. O gün, âb-ı hayatı zeminden çıkaran Cibrîl, asırlar sonra İsmâil’in torunu Muhammed Mustafa’ya (sas) semadan indirecektir o hayat veren suyu, o kutlu düsturu...</p>

<p style="text-align:justify">Hacılarımızın ikram ettiği bu güzel hediye, "ölüm döşeğinde içebilsin" diye kimilerince saklanır... Kimi onu, "yerinde içebilme temennileriyle" içer; kimi de, "hastalandığında şifa olsun" diye saklamayı seçer. Bazıları, "<strong>zemzem</strong>den sonra boğazından bir daha haram lokma geçmemesi kararlılığıyla", bazıları da "hüsn-i hâtime yani güzel bir son iştiyakıyla" yudumlar. Kimileri ise dünyada <strong>zemzem</strong>i bahşeden Rabbinden (cc), cennette de Kevser’i lütfetmesi niyazlarıyla..</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zemzem-icimi-sifa-mubarek-su-1</guid>
      <pubDate>Mon, 04 May 2026 09:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/zemzem-icimi-sifa-mubarek-su.jpg" type="image/jpeg" length="79245"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
