<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/hadislerle-islam" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Mon, 20 Jul 2026 19:19:17 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/hadislerle-islam"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Vefakarlık: Kadirşinaslık]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/vefakarlik-kadirsinaslik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/vefakarlik-kadirsinaslik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber’in (sas) eş, anne, baba, kardeş yanında arkadaş ve dostlarına karşı gösterdiği vefakarlık örnekleri de dillere destan olmuştur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ: أُهْدِيَ لِلنَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عِنَبٌ مِنَ الطَّائِفِ. فَدَعَانِى فَقَالَ: ‘خُذْ هَذَا الْعُنْقُودَ فَأَبْلِغْهُ أُمَّكَ’ فَأَكَلْتُهُ قَبْلَ أَنْ أُبْلِغَهُ إِيَّاهَا. فَلَمَّا كَانَ بَعْدَ لَيَالٍ قَالَ لِى: "مَا فَعَلَ الْعُنْقُودُ؟ هَلْ أَبْلَغْتَهُ أُمَّكَ؟’ قُلْتُ: لاَ. قَالَ فَسَمَّانِى غُدَرَ</p>

<p style="text-align:justify">Nu’mân b. Beşîr (ra) anlatıyor: "Peygamber’e (sas) Tâif’ten bir miktar üzüm hediye edilmişti. O (sas) da beni çağırarak, "<i>Şu salkımı al da annene götür."</i> dedi. Ama ben üzümü anneme götürmeden önce yedim. Birkaç gün sonra Resûlullah (sas) bana, "<i>Üzüm salkımı ne oldu, onu annene ulaştırdın mı?"</i> diye sordu. Ben de, "Hayır." dedim." Nu’mân (ra), bu olay nedeniyle Resûlullah’ın (sas) kendisini ‘ğuder’ (vefasız) diye isimlendirdiğini söylemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">(İM3368 İbn Mâce, Et’ıme, 61)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَر:َ…وَإِنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "إِنَّ أَبَرَّ الْبِرِّ صِلَةُ الْوَلَدِ أَهْلَ وُدِّ أَبِيهِ</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Ömer’in (ra) işittiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>İyiliklerin en güzeli, evlâdın baba dostlarını ziyaret etmesidir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6513 Müslim, Birr, 11)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "لِكُلِّ غَادِرٍ لِوَاءٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُعْرَفُ بِه</p>

<p style="text-align:justify">Enes’ten (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kıyamet gününde her vefasızın, vefasızlığının göstergesi olarak bir sancağı olacaktır..."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M4536 Müslim, Cihâd ve siyer, 14)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَائِشَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا) قَالَتْ: مَا غِرْتُ عَلَى أَحَدٍ مِنْ نِسَاءِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) مَا غِرْتُ عَلَى خَدِيجَةَ وَمَا رَأَيْتُهَا، وَلَكِنْ كَانَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يُكْثِرُ ذِكْرَهَا، وَرُبَّمَا ذَبَحَ الشَّاةَ، ثُمَّ يُقَطِّعُهَا أَعْضَاءً، ثُمَّ يَبْعَثُهَا فِى صَدَائِقِ خَدِيجَةَ، فَرُبَّمَا قُلْتُ لَهُ: كَأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ فِى الدُّنْيَا امْرَأَةٌ إِلاَّ خَدِيجَةُ، فَيَقُولُ: "إِنَّهَا كَانَتْ وَكَانَتْ، وَكَانَ لِى مِنْهَا وَلَدٌ</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe (ra) anlatıyor: "Ben Peygamber’in (sas) eşlerinden hiçbirini, Hatice’yi (ra) kıskandığım kadar kıskanmadım. Oysaki ben Hatice’yi (ra) (benden önce vefat ettiği için) görmemiştim. Ancak Peygamber (sas) ondan çok bahsederdi. Bazen bir koyun keser, onu parçalara ayırır, sonra da Hatice’nin (ra) dostlarına gönderirdi. Bazen ben, "Sanki yeryüzünde Hatice’den (ra) başka kadın yok!" diyerek serzenişte bulunurdum da Allah Resûlü (sas), "<i>Hatice şöyle idi, Hatice böyle idi. Üstelik ondan benim çocuklarım var." </i>derdi.</p>

<p style="text-align:justify">(B3818 Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 20)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) peygamberliğinin dokuzuncu yılının sonlarına doğru önce amcası Ebû Tâlib’i, kısa bir süre sonra da biricik eşi Hz. Hatice’yi (ra) kaybetti. Ebû Tâlib ve Hz. Hatice’nin (ra) peş peşe vefat etmeleri Hz. Peygamber (sas) için katlanılması zor acılara sebep oldu. İnsanlar arasında yalnız kaldığını hissetti. Bir süre evinden çıkmadı, hiç kimseyle görüşmedi. Yaşadığı birçok sıkıntının yanında bir de kendisine kol kanat geren mümtaz iki şahsiyetin yokluğu acılarını biraz daha artırdı. Hem içinde bulunduğu sıkıntılı konumdan kurtulmak hem de dini daha özgür bir ortamda tebliğ edebilmek için yeni beldeler aradı. Çünkü Mekke’de İslâm’a davet adına yapılması gerekenleri yapmış, Mekke’deki İslâm daveti kilitlenme sürecine girmişti. İslâm’a davet için yeni beldelere açılmak gerekiyordu. Üstelik yaşanılan sıkıntılar, eziyet ve işkenceler de dayanılmaz bir hâl almıştı. Bu noktada Tâif’in önemli bir işleve sahip olabileceğini düşündü. Eğer Tâif İslâm davetinin merkezi hâline getirilebilirse Hz. Peygamber (sas), göz ardı edilemeyecek bir açılım imkânına sahip olacaktı. Zira Tâif, Mekke eşrafının çok sıkı ilişkiler içerisinde olduğu bir şehirdi. Hemen hepsinin Tâif’te yazlık evleri, büyük mülkleri vardı. Eğer Tâif İslâm davetinin üssü hâline getirilebilirse Mekke’nin ileri gelenleri bundan ekonomik mânâda büyük darbe alacaklar ve zarara uğrayacaklardı.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) Tâif’in yolunu tuttu. Tâif, yürüyerek Mekke’ye iki günlük mesafedeydi. Yanında evlâtlığı Zeyd’le (ra) beraber gizlice Tâife ulaştı. Tâif’te bir ay kadar kaldı. Ahlâf kabilesiyle birçok kere görüştü. Onların İslâm’ı kabul etmelerini istedi. Ancak Ahlâf kabilesinin eşrafı Kureyşlilerden çekindikleri için daveti kabul etmediler. Hatta Hz. Peygamber’e (sas) karşı küstahça bir tavır takındılar. Kureyş’in onu korumayacağını anladıkları zaman, daha da küstahlaştılar ve Kureyş’in yakınlığını kazanabilmek için ondan şehirlerini hemen terk etmesini istediler. Onu aşağıladılar, onunla alay ettiler ve şehri terk etmek üzere olan Hz. Peygamber’i (sas) yolun iki yanına dizilmiş köle ve çocuklara taşlattılar. Resûlullah (sas) da, Zeyd (ra) de yaralandı. Neticede bir bağa sığındılar, orada bir gölgelikte nefeslenip soluk aldılar. Derken iki kutlu yolcu yolculuklarına devam edip, Mekke’ye yaklaştılar. Ama ne yazık ki Mekke’ye giremediler. Resûlullah’ın (sas) Tâif’ten kovulmuş bir şekilde yeniden Mekke’ye girmesi de pek mümkün değildi. Ebû Leheb’in liderliğindeki Hâşimoğulları da zaten kendisine eskisi gibi sahip çıkmıyordu. Ama başka bir çaresi de yoktu. Mekke’den başka gidebileceği hiçbir yer kalmamıştı. Mekke’ye mutlaka girmeliydi ama bu nasıl olacaktı. Zeyd’le (ra) beraber Mekke yakınlarındaki bir dağda üç gün kaldılar. Evlâtlığı Zeyd (ra), Mekke’ye bir türlü giremeyen ama gidecek başka hiçbir yeri de olmayan Kutlu Elçi’nin (sas) durumuna çok üzülüyordu. Onun bu üzüntüsünü gören Allah Resûlü (sas) ona dedi ki: "<i>Ey Zeyd! Şüphen olmasın ki Allah (cc) bu gördüğün duruma bir çıkış yolu gösterecektir. Muhakkak ki Allah (cc) dininin yardımcısı ve Peygamberinin </i>(sas)<i> destekçisidir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) dağda kaldığı üç gün boyunca boş durmadı. Mekke’ye girmek için bir kabilenin himayesini kabul etmesinin gerektiğini çok iyi biliyordu. Bunun için Zeyd’i (ra) gizlice Mekke’ye gönderip kendisini himaye edebilecek bazı kişilerle görüşmesini temin etti. Himaye teklifini daha önce de Müslümanlara karşı uygulanan boykotun kaldırılmasında önemli bir rolü olan Nevfeloğulları’nın lideri Mut’im b. Adî kabul etti. Mut’im vakit kaybetmeden oğullarına ve akrabalarına silahlanmalarını emretti. Hz. Peygamber (sas) Mekke’ye sessiz, sakin, korkmuş, sinmiş biri olarak girmek istemedi. Bunun yerine Nevfeloğulları’nın himayesinde doğruca Kâbe’ye gitti. Mekke eşrafının gözü önünde Kâbe’yi tavaf etti, namaz kıldı, uzun uzun dua etti ve sonra evine gitti. Allah Resûlü’nü (sas) koruyan savaşçıların başındaki Mut’im b. Adî, Allah Resûlü’nün (sas) Kâbe’de Allah’a (cc) bağlılığının tezahürünü izleyen Mekke’nin ileri gelenlerine dönerek Muhammed’i (sas) himayesine aldığını, herkesin himaye hukukuna riayet etmesi gerektiğini, himaye hukukuna riayet etmeyenlerle soyunun bütün fertlerinin sonuna kadar savaşacağını ilân etti.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) Mekke’den gizlice ayrılmış, Tâif’ten taşlanarak kovulmuş, evsiz barksız, yurtsuz kalmıştı. Hatta dağda üç gün konaklamış, doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı şehre Mekke’ye girememişti. Ama Allah (cc) ona öyle bir kapı açtı ki hem de bir müşrikin desteği ve himayesiyle Mekke’ye alnı açık, başı dik olarak girdi. Hz. Peygamber (sas) kendisini bu zor anında himayesine alan, kol kanat geren, onu himaye uğruna canını ve soyunu bile tehlikeye atan Mut’im b. Adî’i hiçbir zaman unutmadı. Hatta hicretten kısa bir süre sonra vefat eden Mut’im için Bedir Savaşı sonrası esir edilen Mekkeli müşrikleri işaret ederek, "<i>Eğer Mut’im b. Adî sağ olsaydı, sonra şu kokuşmuş kişiler hakkında konuşup onları bağışlamamı isteseydi hiç şüphesiz ben bunları Mut’im’(in hatırı) için serbest bırakırdım." </i> buyurmuştur. Bu örnekte de işaret edildiği gibi Allah Resûlü (sas) kendisine yapılan iyiliği hiçbir zaman unutmaz, iyilik yapanlara karşı da hep gönlünde vefa duygusunu yaşatırdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Vefakârlığı bir erdem olarak öğreten ve yaşatan Sevgili Peygamberimiz (sas) çevresindekilere küçük yaştan itibaren vefakâr davranmanın önemini aşılamıştır. Çocukluğunu Peygamberimizin (sas) yanında geçiren Nu’mân b. Beşîr’in (ra) anlattığına göre, Hz. Peygamber’e (sas) Tâif’ten bir miktar üzüm hediye edilmişti. Hz. Peygamber (sas) Nu’mân’ı çağırarak, "<i>Şu salkımı al da annene götür." </i> demişti. Nu’mân ise üzümü annesine götürmeden önce yiyip bitirmişti. Birkaç gün sonra Resûl-i Ekrem (sas) ona, "<i>Üzüm salkımı ne oldu, onu annene ulaştırdın mı?" </i>diye sormuş; Nu’mân, "Hayır." diye cevap verince de, Resûl-i Ekrem (sas) ona ‘ğuder’ (vefasız) ismini vermişti. Elbette Allah Resûlü (sas) Nu’mân’ı vefasızlık ile yaftalamak istememişti. O (sas), bu tavrı ile küçük bir emanetin teslimi konusunda bile her yaştan insanın titiz davranması gerektiğini göstermişti.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), anne ve babaya karşı vefaya ayrı bir önem vermiştir. Bir keresinde uzun bir yolculuğun ardından kendisiyle birlikte cihada katılmak maksadıyla yanına gelen ve "Anne babamı ardımdan ağlar bırakıp sana geldim yâ Resûlullah!" diyen bir gence, "<i>Onların yanına geri dön ve ikisini de nasıl ağlattıysan öylece güldür!"  </i> buyurmuştur. Zira anne baba, evlâtlarına yıllarca verdikleri emeğin karşılığında vefayı hak etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Anne babaya karşı bu şekilde vefa hissiyatına sahip olan Sevgili Peygamberimiz (sas), baba dostuna bile vefanın önemine vurgu yapmıştır. Bir keresinde Abdullah b. Ömer (ra), Mekke yolunda bir bedevî ile karşılaşır, ona selâm verir, binmekte olduğu eşeğe onu bindirir, başındaki sarığı da ona giydirir. Bu manzaraya şahit olan Abdullah b. Dînar, İbn Ömer’e (ra), "Allah (cc) hayrını versin, bunlar bedevîdir. Basit şeyler onları mutlu eder." der. Abdullah b. Ömer (ra) ona şu şekilde cevap verir: "Bunun babası, babam Ömer b. Hattâb’ın (ra) dostu idi. Ben Resûlullah’ın (sas) şöyle dediğini işittim: "<i>İyiliklerin en güzeli, evlâdın, baba dostlarını ziyaret etmesidir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Baba dostuna veya ailesine yapılacak olan ikram ve iltifatı en önemli ahlâkî erdemlerden biri olarak değerlendiren Hz. Peygamber (sas) bunu açıkça teşvik etmiş, vefasızlıktan da sakındırmıştır. Zira o, câhiliye döneminde Araplar arasında yaygın olan bir âdete atıfta bulunarak, "<i>Kıyamet gününde her vefasızın, vefasızlığının bir göstergesi olarak bir sancağı olacaktır..." </i> buyurmuştur. Arapların ahdine vefa gösteren kimseleri beyaz bir bayrak, vefasızlık gösterenleri ise kınanması için siyah bir bayrak ile ilân etmelerine benzer şekilde, vefasızlar da kıyamet günü bir işaretle teşhir edilecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Anne babaya vefanın önemini bu şekilde altını çizerek anlatan Hz. Peygamber (sas) kendisine ilk defa sütanneliği yapıp ara sıra kendisini emziren Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe’ye karşı gönlünün derinliklerinde sevgi beslemiş, ona karşı hep minnet duygusu taşımıştır. Süveybe sık sık Efendimizi (sas) ziyarete gelir, Allah Resûlü (sas) de ona hep izzet ve ikramda bulunurdu. Peygamberimiz (sas), Hz. Hatice (ra) ile evlendikten sonra Hz. Hatice (ra) de Süveybe’ye hürmet ve ikramda bulunmuştur. Efendimizin (sas) Medine’ye hicretinden sonra Ebû Leheb tarafından azat edilen Süveybe’ye Hz. Peygamber (sas), Hayber’in fethinden sonra ölünceye kadar bakmış, onun bütün ihtiyaçlarını karşılamıştır. Süveybe’nin vefat haberi kendisine ulaşınca da ikram etmek için yakınlarını soruşturup, araştırmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">En küçük iyiliklere karşı bile vefa gerektiğine vurgu yapan Allah Resûlü (sas), iyi ve kötü günde beraber olan, hüznü ve sevinçleri birlikte yaşayan eşlerin ve aile fertlerinin birbirlerine karşı vefakârlığına özel bir vurgu yapmış ve kendisi bunun en güzel örneklerini sergilemiştir. İlk eşi ve altı çocuğunun annesi olan Hz. Hatice annemizi hayatı boyunca hiç gönlünden çıkarmayan Sevgili Peygamberimiz (sas), onun vefatından sonra da onu hatırlatan herkese karşı, gönlünde Hatice’ye (ra) beslediği vefa duygusuyla hareket etmiştir. Bir gün Sevgili Peygamberimiz (sas), Hz. Âişe (ra) ile beraberken huzur-ı saadetlerine ihtiyar bir hanım geldi. Allah Resûlü (sas) ona adını sordu. O, "Cessâme el-Müzenî" diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sas) ‘çirkin’ anlamına gelen bu adı, ‘güzel’ anlamındaki yeni bir isimle değiştirerek, "<i>Hayır, senin adın ‘Cessâme’ değil, Hassâne el-Müzenî’dir."  </i>buyurdu. Sonra da ihtiyar kadına hâlini hatırını sordu, pek çok iltifatlarda bulundu. (Ona karşı olan ilgi ve alâkasından Hz Peygamber’in (sas) onu önceden tanıdığı belliydi.) Yaşlı hanım gittikten sonra Allah Resûlü’nün (sas) yaşlı kadına karşı olan ihtiram, ilgi ve alâkası dikkatinden kaçmayan Hz. Âişe (ra) merak ederek, "Bu yaşlı hanım kimdi ya Resûlallah?" diye sordu. O (sas) da, "<i>Hatice’nin (ra) arkadaşı olup onun sağlığında bize gelip giderdi. Kuşkusuz ahde güzel bir şekilde vefa göstermek imandandır."</i>  buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas) eşinin hatırasını canlandıran her şeye karşı vefa duygusuyla yaklaşmıştır. Nitekim Mekkeliler Bedir’de Müslümanların eline geçen esirlerine fidye olmak üzere birtakım mallar göndermeye başlayınca, Hz. Peygamber’in (sas) kızı Zeyneb (ra) de kocası Ebu’l-Âs’ın fidyesi olmak üzere bir miktar mal gönderdi. Bu mallar içerisinde Hatice validemizin kızı Zeyneb’i (ra) evlendirirken ona düğün hediyesi olarak taktığı kendine ait bir gerdanlık da vardı. Resûlullah (sas) hem biricik eşinin hem de kızının hatıralarını üzerinde taşıyan bu gerdanlığı görünce çok üzüldü ve Müslümanlara, "<i>Uygun görürseniz Zeyneb’in (ra) esirini serbest bırakın ve Zeyneb’e (ra) ait olan şu gerdanlığı da kendisine iade edin."</i> dedi. Onlar da Allah Resûlü’nün (sas) bu teklifini kabul ettiler. Hz. Hatice (ra) gibi bir eşe Kutlu Elçi (sas) nasıl vefasızlık yapabilirdi ki. Mekke’deki en zor yıllarını onunla beraber yaşamış, bütün zorluklara onunla beraber göğüs germişti. Hz. Peygamber (sas) o limanda sükûn bulmuş ve onun desteğiyle dimdik ayakta durmuştu. O, asaleti, fedakârlığı ve vefakârlığıyla hep Efendimizin (sas) yanında yer almıştı. Ona dört kız, iki oğlan, altı çocuk vermişti. Elbette vefa peygamberi bu kutlu hanımefendiyi unutamazdı. Unutamadı da. Vefatından sonra dahi ona bağlılığı, ona duyduğu vefa borcu, çok daha genç ve güzel olan hanımı Âişe (ra) validemizi bile kıskandırmıştır. Nitekim Hz. Âişe’nin (ra) şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben Peygamber’in (sas) eşlerinden hiçbirini, Hatice’yi (ra) kıskandığım kadar kıskanmadım. Oysaki ben Hatice’yi (ra) (benden önce vefat ettiği için) görmemiştim. Ancak Peygamber (sas) ondan çok bahsederdi. Bazen bir koyun keser, onu parçalara ayırır, sonra da Hatice’nin dostlarına gönderirdi. Bazen ben, "Sanki yeryüzünde Hatice’den başka kadın yok!" diyerek serzenişte bulunurdum da Allah Resûlü (sas), "<i>Hatice (ra) şöyle idi, Hatice böyle idi. Üstelik ondan benim çocuklarım var."</i> derdi.</p>

<p style="text-align:justify">Anne, baba, eş ve onların dostlarına karşı son derece vefakâr davranan Allah Resûlü (sas) sütannesine ve onun ailesine karşı da vefakârlığın en güzel örneklerini vermiştir. Sütkardeşi Şeyma’ya karşı sergilediği şu tavır hiçbir Müslüman’ın bigâne kalamayacağı cinstendir. Çünkü sevdiklerinin yakınlarına vefakârlık bir erdemdir: Huneyn Savaşı’nda Hevâzinliler bozguna uğrayıp kaçmaya başladığında Allah Resûlü (sas) onları takip eden Müslümanlara, daha önce Müslümanlara karşı kötülüğü dokunan savaş suçlularının kaçıp kurtulmalarına fırsat vermemelerini emretmişti. Müslümanlar bu suçluları yakınları ile birlikte esir edip Resûlullah’ın (sas) huzuruna getirirken duydukları öfkenin sonucunda sert davranmışlardı. Ancak söz konusu grubun içerisinde Hz. Peygamber’in (sas) sütkardeşi Şeyma da bulunmaktaydı. Kendilerine yapılan davranıştan rahatsız olan Şeyma, "Bilin ki, ben Efendinizin (sas) sütkardeşiyim!" diyerek onları yumuşatmaya çalıştı. Huzura getirilen Şeyma , "Yâ Muhammed! Ben, senin sütkardeşinim!" deyince Efendimiz (sas), "<i>Bunu neyle ispatlarsın?"</i> diye sordu. Şeyma, "Omuzumda bulunan diş iziyle ki, onu sen ısırmıştın!" dedi. İzi gören Kâinatın Efendisi (sas), sütkardeşi Şeyma’yı tanıdı. Şeyma kendisinden yaş olarak büyük olduğu için çocukluğunda onunla ilgilenmiş, onu kucağına almıştı. Kendisiyle Sa’doğulları yurdunda koşuştukları, oynadıkları, gezdikleri Şeyma idi bu! Sözü edilen diş izi de o dönemden kalma bir hatıra idi.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan kadrini çok iyi bilen kâinatın serveri, sütkardeşi olan bu çocukluk arkadaşını ridâsını sererek üzerine oturttu. Bir anda o çocukluk günleri hafızasında canlandı. Gözleri dolu dolu oldu. Sonra da sütanne ve babasını sordu. Şeyma, onların ikisinin de çoktan ölüp gittiklerini söyledi. Daha sonra Şeyma’ya, "<i>İstersen sevgi ve saygı görerek yanımda otur, istersen faydalanacağın bazı mallar verip seni kavmin ve kabilenin yanına göndereyim."</i> dedi. Şeyma’nın cevabı şu oldu, "Sen bana mal verip beni kavmimin yanına gönder!" O sırada Müslüman olan Şeyma’ya Peygamberimiz (sas), bir erkek bir de kadın köle verdi, sonra da Ci’râne mevkiine gidip beklemesini söyledi.</p>

<p style="text-align:justify">Tâif dönüşünde sütkardeşi Şeyma, Hz. Peygamber’in (sas) yanına geldi. Onu görünce Hz. Peygamber (sas) çok sevindi ve onu hoş karşıladı. Oturması için ridâsını serip yer gösterdi. Hz. Peygamber’in (sas) gözleri doldu ve ağlamaya başladı. Ashâbından biri, "Ağlıyor musun yâ Resûlallah?" dediğinde, "<i>Evet ona düşkünlüğümden ve başına gelenlerden dolayı ağlıyorum."  </i>dedi ve ilâve etti: "<i>Sizden birinin Uhud kadar altını olsa ve süt emzirmesi karşılığında sütünü emdiği kişiye onu verse, yine de onun hakkını ödemiş olmaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) sütanne olarak Hz. Halîme’ye verildiğinde şüphesiz sütün bedeli de verilmişti. Ancak Hz. Peygamber’in (sas) vefa duygusu, yıllar sonra anneyle değil kızıyla karşılaştığında onu ağlatacak kadar coşacak, dolayısıyla ona izzet ve ikramda bulunacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) eş, anne, baba, kardeş yanında arkadaş ve dostlarına karşı gösterdiği vefakârlık örnekleri de dillere destan olmuştur. Bir gün Hz. Ebû Bekir (ra), diz kapağı görülecek şekilde elbisesinin eteğini toplayarak telaşla Allah Resûlü’ne (sas) geldi. Onu bu hâlde gören Hz. Peygamber (sas) bir sıkıntısı olduğunu anladı. Hz. Ebû Bekir (sas) selâm verdi ve "Yâ Resûlallah! Hattâb oğlu Ömer’le (ra) tartıştık. Ben biraz ileri gittim. Ancak sonra pişman oldum, Ömer’den (ra) özür diledim fakat kabul etmedi. Ben de sana geldim." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) üç kere, "<i>Allah (cc) seni bağışlasın Ebû Bekir!"  </i>dedi. Hz. Ebû Bekir’in (ra) özrünü kabul etmeyen Hz. Ömer (ra) de pişman oldu ve onun evine gitti. Evde olmadığını öğrenince de Peygamber Efendimizin (sas) huzuruna geldi ve selâm verdi. Hz. Ebû Bekir (ra) de o esnada mescitte idi. Ancak Hz. Peygamber’in (sas) ona karşı tavrı değişikti. Bunu fark eden Hz. Ebû Bekir (ra) endişelendi, dizleri üzerine çöktü ve "Yâ Resûlallah! Vallahi, ben ileri gittim." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) orada bulunan herkese hitaben, "<i>Şüphesiz ki Allah (cc), beni size peygamber göndermişti. Bunu size tebliğ ettiğimde hepiniz bana, "Yalan söyledin." demiştiniz. Ebû Bekir ise, "Doğru söyledin." demiş ve bana canı ve malı ile yâr ve yardımcı olmuştu." </i> buyurdu. Sonra Resûlullah (sas) iki kere, "<i>Şimdi sizler dostumu bana bırakırsınız değil mi?" </i> buyurdu. Bunu işiten ashâb, Hz. Peygamber’in (sas) hatırı için Hz. Ebû Bekir’e (sas) özel bir saygı göstermeye başladı ve bir daha onu hiç kimse incitmedi.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas), dosta yapılan iyiliğe bizzat ve en güzel şekilde karşılık vermeyi de vefanın gereği olarak addederdi. Allah Resûlü’nün (sas) bu algısı şu hadisede çok açık bir şekilde tezahür etmektedir. Hz. Peygamber (sas) ve ona inananlar, müşrikler tarafından Mekke’de ablukaya alınmış, zor ve sıkıntılı anlar yaşıyorlardı. Sıkıntı içerisindeki Müslümanlara Hz. Peygamber (sas), Habeş kralı olan Necâşî’nin ülkesine gitmelerini tavsiye eder. Peygamberimizin (sas) tavsiyesine uyan dostları, o büyük kralın yurduna hicret ederler. Müslüman misafirlerinden etkilenen ve Peygamber Efendimizin (sas) Hz. İsa (as) tarafından müjdelenen elçi olduğuna şehâdet getiren Necâşî, Allah Resûlü’ne (sas) duyduğu sevgiyi, "<i>Üzerimdeki hükümdarlık görevi olmasaydı gider ayakkabılarını taşırdım."</i> diyerek ifade eder. Halkı da kendilerine hicret eden Müslümanlara misafirperverlik gösterir. İşte bu zor zamanların hamisi ve gönül dostu Necâşî’nin gönderdiği heyet bir gün Hz. Peygamber’i (sas) ziyarete gelmiştir. Efendimiz (sas) kalkıp kendisi onlara hizmet etmeye başlar. Bunu gören ashâbı, "Bırak, senin yerine biz yaparız." derler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) duygularını şu şekilde ifade eder: "<i>Onlar benim ashâbıma iyilik yaptılar, ben de bizzat onlara iyilik yapmak istiyorum."</i>  Zira gelen heyete yapılacak olan ikram ve iltifat, onların şahsında bizzat devlet başkanı olan Necâşî’ye iltifat olacaktır. Hz. Peygamber (sas) onlarla bizzat ilgilenerek zor zamanda kendisine ve ashâbına yapılan iyiliğe ne kadar değer verdiğini göstermiş ve vefakârlığın en güzel örneğini sergilemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) davası uğrunda şehit olanların geride bıraktıkları çoluk çocuklarına ve yakınlarına da büyük bir şefkat ve merhamet göstermiş, onlara sahip çıkmış, böylece onlara karşı da vefakârlığını sergilemiştir. Medine’de kendi evinden sonra en çok Ümmü Süleym’in evine gittiğini gören sahâbe-i kirâm ona bunun sebebini sormuşlar, Allah Resûlü (sas) de, "<i>Ben ona merhamet ediyorum çünkü onun kardeşi (Bi’r-i Maûne’de) benim yanımda öldürüldü."</i> demiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’a davet noktasında Mekkelilerin kendisini dinlemeye yanaşmamaları üzerine Resûlullah (sas) çevre kabilelerle ilişkiler kurmaya onlara İslâm Dini’ni anlatmaya çalışır. Bu yolda birçok çabası da sonuçsuz kalır. Bu yıllar Allah Resûlü’nün (sas) ve ona gönülden bağlanan Müslümanların en sıkıntılı günleridir. Yeni dini anlatmak için çaldığı bütün kapılar bir bir yüzüne kapanır. Hemen hemen bu çabalarının hiçbirinden sonuç alamaz. Ta ki hac görevini ifa etmek için Mekke’ye gelen yetmiş Medineliyle karşılaşıncaya kadar. Onlarla Akabe denilen Mekke yakınlarındaki bir yerde buluşmak üzere sözleşirler. Yetmiş civarında Medineli Müslüman ne pahasına olursa olsun onunla buluşmaya ona kucak açmaya karar vermişlerdir artık. Buluşma yerine gelip Hz. Peygamber’i (sas) beklemeye başlarlar. Nihayetinde Allah Resûlü (sas) yanında amcası Abbâs (ra) ile birlikte gelir. Biraz Kur’an okur, Allah’a (cc) dua eder ve onlardan kendisini, çoluk çocuklarını korudukları gibi koruyacaklarına dair söz alır. Daha sonra Medineli heyetin içerisinde bulunan Ebu’l-Heysem b. Teyyihân’ın söze girerek, "Ey Allah’ın Resûlü bizimle senin kavmin arasında anlaşma var. Biz bu şekilde sana söz verince anlaşmayı ortadan kaldırıyoruz. Biz sana biat edip söz verdikten sonra Allah (cc) sana tekrar kavmine dönecek güç ve kuvveti verirse senin onlara dönüp bizi bırakmandan endişe ederiz." demesi üzerine Sevgili Peygamberimiz (sas) gülümsedi ve ona şu cevabı verdi: "<i>Kanınız kanım, mezarlığınız mezarımdır. Ben sizdenim, siz de bendensiniz. Düşmanlarınız düşmanım, dostlarınız dostumdur."</i></p>

<p style="text-align:justify">Aynen böyle oldu. Tarih Allah Resûlü’nün (sas) sözüne sadık kaldığına, kendisine kucak açanlara karşı hiçbir zaman vefakârlıktan ayrılmadığına, kendisine yapılan iyiliği asla unutmadığına şahitlik etti. Bir gün Mekke’yle beraber bütün Arap yarımadasına hâkim olmasına rağmen doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Mekke’ye geri dönmedi. Söz verdiği gibi vefat edinceye kadar hep Medine’de ikamet etti. Orada vefat etti ve oraya defnedildi. </p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/vefakarlik-kadirsinaslik-1</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Jul 2026 09:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/vefakarlik-kadirsinaslik.jpg" type="image/jpeg" length="56706"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Niyet ve Davranış: Ameller Niyetlere Göredir]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/niyet-ve-davranis-ameller-niyetlere-goredir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/niyet-ve-davranis-ameller-niyetlere-goredir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Ameller niyetlere göredir" hadisini nasıl anlamalıyız? Allah'ın (cc) güzel davranışları kabul etmesinin iki şartı nedir? İnsan zihnine gelen kötü şeylerden sorumlu mudur?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّةِ، وَإِنَّمَا لاِمْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَتَزَوَّجُهَا، فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْه</p>

<p style="text-align:justify">Ömer b. Hattâb’ın (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"<strong>Amel</strong>ler <strong>niyet</strong>e göredir. Herkes sadece <strong>niyet</strong>inin karşılığını alır. Kim Allah (cc) ve Resûlü (sas) için hicret ederse, hicreti Allah (cc) ve Resûlü’nedir (sas). Kim de erişeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadından dolayı hicret ederse, onun hicreti de hicretine sebep olan şeyedir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M4927 Müslim, İmâre, 155; B1 Buhârî, Bedü’l’vahy, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) … ثُمَّ قَالَ: "إِنَّ اللَّهَ لاَ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلاَّ مَا كَانَ لَهُ خَالِصًا وَابْتُغِيَ بِهِ وَجْهُهُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin (ra) naklettiğine göre, bir adam Hz. Peygamber’e (sas) geldi (ve bazı sorular sordu)... Sonra Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Allah (cc) sadece samimi bir şekilde ve kendi rızası gözetilerek yapılan <strong>amel</strong>leri kabul eder."</i></p>

<p style="text-align:justify">(N3142 Nesâî, Cihâd, 24)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Allah (cc) sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, bilakis kalplerinize ve <strong>amel</strong>lerinize bakar."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6543 Müslim, Birr, 34)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "قَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: إِذَا هَمَّ عَبْدِى بِحَسَنَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبْتُهَا لَهُ حَسَنَةً، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا عَشْرَ حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِمِائَةِ ضِعْفٍ، وَإِذَا هَمَّ بِسَيِّئَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا لَمْ أَكْتُبْهَا عَلَيْهِ، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا سَيِّئَةً وَاحِدَةً.’</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>İzzet ve celâl sahibi Allah (cc) şöyle buyurdu: "Kulum iyi bir iş yapmaya <strong>niyet</strong> eder de yapmazsa ona bir iyilik (sevabı) yazarım. Ama onu yaparsa on kattan yedi yüz kata kadar iyilik (sevabı) yazarım. Eğer (kulum) bir kötülük yapmaya <strong>niyet</strong> eder de yapmazsa onu (bir günah olarak) yazmam. Fakat onu yaparsa ona bir kötülük (günahı) yazarım."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M335 Müslim, Îmân, 204; B6491 Buhârî, Rikâk, 31)</p>

<p>***</p>

<p>Allah’ın Elçisi (sas) yaklaşık on üç sene devam eden Mekke döneminde Kureyşlileri putlara tapmaktan vazgeçirmeye ve Allah’ın (cc) birliğini kabul etmeye çağırmıştı. Buna karşın Kureyş’in ileri gelenleri, onu küçümseyerek ve ona hakaret ederek karşılık vermişlerdi. İslâmiyet’in gün geçtikçe Mekke’de yayılmasıyla müşriklerin Müslümanlara karşı tavrı ve baskıları da sertleşmiş ve işkenceye dönüşmüştü. Böyle bir ortamda İslâm’ı tebliğ edemeyeceğini anlayan Resûlullah (sas), İslâm davetini Mekke dışına taşımayı düşündü. Hicret emri üzerine de Müslümanlar o güne kadar elde ettikleri bütün varlıklarını, hatta bazıları aralarında kan bağı olan yakın akrabalarını Mekke’de bırakarak önce Habeşistan’a sonra da Medine’ye hicret ettiler. Öyle ki, "<i>...Kim Allah’a (cc) ve Peygamberine (sas) hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah’a (cc) düşer. Allah (cc), çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir." </i> âyetinde işaret edildiği üzere, bu uğurda yola çıkıp Medine’ye ulaşmadan vefat edenler de vardı.</p>

<p>Ancak hicret edenler arasında tamamen farklı bir amaç için Medine’ye gelen birisi dikkat çekti. Bu kişi Medine’ye hicretin faziletini elde etmek için gelmemişti. Onun Medine’ye geliş gayesi âşık olduğu Ümmü Kays diye bilinen bir kadınla evlenebilmekti. Zira âşık olduğu kadın Müslüman bir hanımdı ve diğer sahâbîlerle birlikte Hz. Peygamber’in (sas) çağrısı üzerine hicret etmiş; Mekke’de evlenme teklifini kabul etmemişti. Söz konusu gizli <strong>niyet</strong>inden dolayı bu şahıs daha sonraları ‘Ümmü Kays muhaciri’ diye anılmıştı.</p>

<p>Bu olay üzerine Hz. Peygamber (sas), "<i><strong>Amel</strong>ler <strong>niyet</strong>lere göredir. Herkes sadece <strong>niyet</strong>inin karşılığını alır. Kim Allah (cc) ve Resûlü </i>(sas)<i> için hicret ederse, hicreti Allah (cc) ve Resûlü’nedir (sas). Kim de erişeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadından dolayı hicret ederse hicreti, hicretine sebep olan şeyedir." </i> buyurdu. Böylece Hz. Peygamber (sas), insan fiillerinin Allah (cc) katındaki değerinin ve sonsuz âlem için karşılığının öncelikle <strong>niyet</strong>e göre belirleneceğine dikkat çekmiştir. Ayrıca sadece dünyevî maksatlarla yapılan işlerin sonucunun da elde edilebileceğini, ancak bunların âhirette bir karşılığının bulunmayacağını belirtmiştir. Mekke’nin fethinden sonra dile getirdiği, "<i>Fetihten sonra hicret yoktur. Fakat cihad ve <strong>niyet</strong> vardır..." </i> hadisiyle de artık Medine’ye hicrete gerek kalmadığını, ancak İslâm’ı Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) arzu ettiği şekilde yaşayabilmeleri için Müslümanların daima iyiye yönelik salih <strong>niyet</strong> beslemelerini, gayret içerisinde olmalarını, cihad etmelerini istemiştir.</p>

<p><strong>Niyet</strong>te asıl olan ve Allah’ın (cc) da itibar ettiği, dil ile ifade edilen değil kalpte sabit olandır. Sonsuz ilmi sayesinde kalplerde gizli olanları da dillerin söze döktüklerini de bilen Yüce Allah (cc), hem ibadetlerde hem de diğer davranışlarımızda samimi olmamızı, kalbimizdeki ile dilimizdekinin tutarlı olmasını ister. Peygamber Efendimiz (sas) de ihlâsla yapılan ibadetleri övmüş, arkasında samimi bir <strong>niyet</strong> bulunmayan, gösteriş, şöhret, çıkar ve riya amacıyla yapılan davranışları asla tasvip etmemiştir. Resûl-i Ekrem (sas), bir hadisinde ibadetlerde <strong>niyet</strong>in ne derece önemli olduğunu anlatırken, kahraman denilmesi için savaşan askerin, cömert denilmesi için fakirlere yardımda bulunan kimsenin ve âlim denilmesi için ilim tahsil eden kişinin yaptıklarının Allah (cc) katında hiçbir kıymeti olmadığını, hatta ibadeti Rabbin (cc) rızasını kazanma dışında başka <strong>niyet</strong>lerle yaptıkları için cezalandırılacaklarını ifade etmiştir. Rabbimiz (cc) kendi rızası dışında farklı gayelerle güzel işler yapanları, "<i>Ey iman edenler! Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın..."</i>  buyurarak uyarmıştır. Peygamberimiz (sas) de Allah’ın (cc) güzel davranışları kabul etmesini şu iki şarta bağlamıştır: "<i>Allah (cc) sadece samimi bir şekilde ve kendi rızası gözetilerek yapılan <strong>amel</strong>leri kabul eder."</i></p>

<p>İnançlı insan bazı sıkıntılı durumlarda, kalbindeki <strong>niyet</strong> samimi olmakla beraber, dili ile bunu söyleyemeyebilir ya da aksini söylemek zorunda kalabilir. Bu gerçek, meşhur sahâbî Ammâr b. Yâsir’in (cc) yaşadığı imanını koruma mücadelesinde görülmektedir. Anne ve babası müşrikler tarafından şehit edilen meşhur sahâbînin, müşriklerin işkence ve baskılarına dayanmaya takati kalmamıştı. Yine zulme uğradığı bir günde sırf bu işkencelerden kurtulmak maksadıyla zalim inkârcıların arzusuna uyarak müşriklerin ve putların lehinde konuşmak zorunda kaldı. Müşriklerin elinden kurtulur kurtulmaz da büyük bir endişeyle Resûl-i Ekrem’in (sas) yanına gelerek başından geçenleri anlattı. Hz. Peygamber (sas) ona bu sözleri söylerken kalbinde neler hissettiğini sordu. Ammâr (ra) da, "Kalbimi iman ile huzura ermiş buluyorum." deyince, Hz. Peygamber (sas) yine işkenceye uğrarsa aynı sözleri söylemesinde bir sakınca bulunmadığını ifade etti. Bunun üzerine, "<i>Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hâriç, inandıktan sonra Allah’ı (cc) inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan (cc) gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır." </i> âyeti nâzil oldu. Hatta bir başka âyette, kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeyi savuşturabilmek için söyleyeceği bâtıl sözlerin dahi müminin imanına zarar vermeyeceği ifade edilmiştir. Çünkü Allah (cc), insan fiillerini görünüşleriyle değil yapılışlarındaki <strong>niyet</strong>lerle birlikte değerlendirmektedir.</p>

<p>Kalpteki inanç ve <strong>niyet</strong> esastır. Bu ilkeye Hz. Peygamber (sas), "<i>Allah (cc) sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, bilakis kalplerinize ve <strong>amel</strong>lerinize bakar." </i> ifadesiyle dikkat çekmiştir. Bu hadiste Allah’ın (cc) kalp ve <strong>amel</strong>i peş peşe zikretmesi, bizi dış görünüşümüz ile değil, kalbimizdeki irade ve <strong>niyet</strong>le bir araya gelen teşebbüs ve eylemimizle değerlendirdiğini göstermektedir.</p>

<p>Yüce Allah (cc) insanların kalplerine, <strong>niyet</strong>lerine ve onları gerçekleştirmedeki azim ve kararlılıklarına bakar. Kişi, <strong>niyet</strong>i istikametinde bir iş veya davranışı gerçekleştirmeye kast etmişse, Yüce Allah (cc) onun bu teşebbüsünü mutlaka dikkate alır. Rahmet Elçisi (sas) bu konuyu örnek bir hikâyeyle şöyle anlatır: "<i>İsrâiloğulları’nın içinde doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu adam pişman oldu ve kendisi için bir tevbe yolu olup olmadığını sormak için bir rahibin yanına gitti. Rahipten olumsuz cevap alınca onu da öldürdü. Yüz kişiyi öldürmenin pişmanlığını yaşayan katil, tevbe için yol aramaya devam etti. Danıştığı âlim bir zât onun için tevbe kapısının açık olduğunu söyledikten sonra şunları ekledi: "Seninle tevben arasına kim girebilir! Şöyle şöyle bir yere git. Orada Allah’a (cc) ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a (cc) ibadet et. Kendi topraklarına da dönme. Çünkü orası (seni suça sevk eden) kötü bir yerdir."</i>  <i>Adam köye doğru yola koyuldu ve yolun yarısına geldiğinde öldü. Azap ve rahmet melekleri adamın durumu hakkında tartıştılar. Ardından Allah’ın (cc) emriyle melekler adamın gitmek istediği köye mi yoksa geldiği yere mi yakın olduğunu ölçtüler. Adam köye daha yakın çıkınca Allah (cc) onu affetti." </i> Şüphesiz bu temsilî anlatıda geçen adamın haktan yana tercihi ile <strong>niyet</strong>, azim ve teşebbüsü, Yaratan’ın (cc) affına vesile olmuş ve kurtuluşa ermesini sağlamıştır.</p>

<p>Resûl-i Ekrem’in (sas), "<i>Birbirine kılıç çeken iki Müslüman’dan, öldüren de öldürülen de cehennemdedir." </i> hadisi de aynı şekilde yorumlanmaktadır. Hz. Peygamber’in (sas) bu sözünü duyan sahâbeden Ebû Bekre (ra), ona şöyle sormuştu: "Ey Allah’ın Elçisi! Öldüreni anladım, peki ölen neden cehenneme giriyor?" Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas), "<i>Çünkü o da arkadaşını öldürmeye azmetmişti." </i> şeklinde karşılık verdi. Burada ölen kişinin de azaba müstahak olmasının sebebi, onun da arkadaşını öldürmeye kalkışmasıydı. O, işlemek istediği fiili yapamasa da tutumu <strong>niyet</strong>ten öteye geçmiş, azim ve kasta, hatta fiilî teşebbüse dönüşmüştü.</p>

<p>Peygamberimiz (sas), "<i>Müminin <strong>niyet</strong>i, <strong>amel</strong>inden daha hayırlıdır." </i> buyurmuştur. İyi bir <strong>niyet</strong>e dayanmayan <strong>amel</strong> ne kadar faydalı ve güzel olsa da kişinin Allah (cc) katındaki değerini artırmaz. <strong>Amel</strong>siz <strong>niyet</strong> ise kişiye sevap kazandırabilir. Nitekim Allah Resûlü (sas) salih <strong>amel</strong>ler yapmak istedikleri hâlde imkânsızlıkları ya da mazeretleri nedeniyle yapamayanların, o <strong>amel</strong>leri yapmış gibi sevap alacağını müjdelemiştir. O (sas), bir savaş esnasında, "<i>Medine’de bize katılamayan öyle kimseler kaldı ki geçtiğimiz her dağ yolu ve vadide onlar da bizlerle beraberdi. Mazeretleri onların (bizimle gelmelerine) engel oldu." </i> buyurmuştur. Allah’ın (cc), tüm kalbi ile içten ve samimi bir şekilde ‘şehit olayım’ diye kendisine yalvaran kişiyi —yatağında da ölse— şehitlerin makamına çıkarması da fiile dönüşmese bile içten ve samimi <strong>niyet</strong>in kıymetini göstermek için kâfidir. Dolayısıyla dinimizde halis <strong>niyet</strong>in, samimi bir gayret kadar değerli olduğu; bir iş için gönülden verilen doğru kararın ya da zihinden geçirilen iyi planın en az o işi gerçekleştirmek kadar anlam taşıdığı unutulmamalıdır.</p>

<p><strong>Niyet</strong>-<strong>amel</strong> ilişkisini Hz. Peygamber (sas) döneminde yaşanan şu olay daha net bir şekilde ortaya koymaktadır: Bedir ehlinden olan Yezid b. Ahnes (ra), bir miktar parayla mescide gelmiş ve insanlara dağıtması için onları bir adama vermişti. Bu esnada babası gibi Bedir ashâbı arasında olan oğlu Ma’n b. Yezid de mescide gelmişti. Söz konusu kimse de bu parayı ona verdi. Yezid bu durumu fark edince, ‘"Vallahi sana vermek istememiştim." diyerek oğlundaki parayı geri almak istedi. Ma’n ise vermeyeceğini söyleyince tartıştılar. Durumu Hz. Peygamber’e (sas) ilettiklerinde O (sas), şöyle karar verdi: "<i>Ey Yezid! <strong>Niyet</strong> ettiğin üzere verdiğin sadakanın sevabı senindir. Ey Ma’n! Aldığın para da senindir."</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hz. Peygamber (sas), "<i>Dile getirmedikçe veya fiiliyata dökmedikçe Allah (cc), ümmetimi akıllarından geçirdikleri hususlarda sorumlu tutmamıştır." </i> buyurarak insanın zihnine gelen veya nefsinde hissettiği vesvese türü gelip geçici duygulardan ve olumsuz düşüncelerden sorumlu olmadığını açıklamıştı. Nitekim şeytanın insanın içine attığı ve hiç kimsenin kurtulamayacağı bu şeyler sorumluluk kapsamında değildir. Hatta bir keresinde bazı sahâbîler Resûlullah’a (sas) gelerek, "Bazen söylemesi bile bize çok ağır gelecek şeyler içimizden geçiyor." dediklerinde Hz. Peygamber (sas), "<i>İşte bu imanın en açık şeklidir." </i> buyurmuştur. </p>

<p>Hz. Peygamber’in (sas) yukarıdaki hadisinde <i>’akıllarından geçirdikleri’</i>  ifadesi ile kastettiği şey, teşebbüs ve kast safhasına gelmeyen, sadece akıldan geçen olumsuz düşüncelerdir. Ayrıca Resûlullah (sas), bir kimsenin <strong>niyet</strong> edip kararlılık sergilediği olumlu düşüncelerinden dolayı sevap kazanabildiği hâlde olumsuz düşünceleri yüzünden günaha girmediğini şöyle ifade etmiştir: "<i>İzzet ve celâl sahibi Allah (cc) şöyle buyurdu: "Kulum iyi bir iş yapmaya <strong>niyet</strong> eder de yapmazsa ona bir iyilik (sevabı) yazarım. Ama onu yaparsa on kattan yedi yüz kata kadar iyilik (sevabı) yazarım. Eğer (kulum) bir kötülük yapmaya <strong>niyet</strong> eder de yapmazsa onu (bir günah olarak) yazmam. Fakat onu yaparsa ona bir kötülük (günahı) yazarım."</i> Başka bir rivayette Hz. Peygamber (sas), yukarıda geçen kutsî hadisi bildirdikten sonra, "<i>Kim (Allah (cc) huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar." </i> âyetini okumuştur.</p>

<p>Allah, kullarının <strong>amel</strong>lerini yazmakla görevli meleklerine şöyle buyurur: "<i>Kulum bir kötülük yapmak istediğinde, onu eyleme dökene kadar yazmayın. Eğer onu işlerse o zaman onu aynen olduğu gibi yazın. Eğer onu benim için terk ederse, ona bir sevap yazın..."</i> Kötü düşüncenin eyleme dökülmediği sürece yazılmaması, onun günah olmadığını gösterir. Kötülüğü terk etmeye sevap yazılması ise elbette kulun bu kötülüğü işlemeye fırsat bulamaması, gücü yetmemesi ya da engellenmesi gibi durumlara değil, sırf Allah’ın (cc) hoşnutluğunu gözeterek, takva gereği aklından geçen kötülüğü fiiliyata dökmekten vazgeçmesi durumuna işaret etmektedir. Görüldüğü gibi Yüce Allah’ın (cc) rahmeti ve kötülüğün engellenmesindeki teşviki bu hadiste açıkça ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>İnsanlara, canlılara ve eşyaya iyimser bakmak, onlar hakkında pozitif düşüncelere sahip olmak, hüsn-i zan beslemek, hüsn-i <strong>niyet</strong> taşımak, Müslüman ahlâkındandır. İyi düşünmek, iyi <strong>niyet</strong>li olmak insana hem dünya hem de âhirette huzur ve saadet getirir. <strong>Niyet</strong>in temizliği, samimiliği ve ona yüklenen anlam ölçüsünde yararlı davranışlar ve salih <strong>amel</strong>ler değer kazanır. Davranışlarında her zaman âhireti tercih eden Hz. Peygamber (sas), Müslümanların da fiillerinde geçici ve kısa olan dünyayı değil, sonsuz ve gerçek hayatı düşünmelerini arzular. Bununla birlikte O (sas), <strong>amel</strong>lerin sayısının değil, niteliğinin önemli olduğunu öğretirken, <strong>niyet</strong>te de hiçbir dünyevî karşılık gözetilmeden sadece Allah’ın (cc) hoşnutluğunun esas alınması gerektiğini şöyle vurgular: "<i>Kim Allah (cc) için sever, Allah (cc) için nefret eder, Allah (cc) için verir, Allah (cc) için engel olursa, imanı kemale ermiştir."</i></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/niyet-ve-davranis-ameller-niyetlere-goredir-1</guid>
      <pubDate>Sun, 19 Jul 2026 16:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/niyet-ve-davranis-ameller-niyetlere-goredir.jpg" type="image/jpeg" length="76275"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hasbilik: Her Durumda Allah'ın (cc) Rızasını Gözetmek]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hasbilik-her-durumda-allahin-cc-rizasini-gozetmek-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hasbilik-her-durumda-allahin-cc-rizasini-gozetmek-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hasbilik nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"فَكَتَبَتْ عَائِشَةُ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) إِلَى مُعَاوِيَةَ: سَلاَمٌ عَلَيْكَ أَمَّا بَعْدُ فَإِنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "مَنِ الْتَمَسَ رِضَاءَ اللَّهِ بِسَخَطِ النَّاسِ كَفَاهُ اللَّهُ مُؤْنَةَ النَّاسِ، وَمَنِ الْتَمَسَ رِضَاءَ النَّاسِ بِسَخَطِ اللَّهِ وَكَلَهُ اللَّهُ إِلَى النَّاسِ</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(Muâviye’nin kendisinden tavsiye talep etmesi üzerine) Hz. Âişe (ra) Muâviye’ye şöyle bir mektup yazdı:</p>

<p style="text-align:justify">"Allah’ın (cc) selâmı üzerine olsun. Ben Resûlullah’ı (sas) şöyle buyururken işittim: "<i>Kim, (bir konuda) insanlar kendisine buğzetse dahi, (o konuda) Allah’ın (cc) rızasını ararsa, Allah (cc) da insanların vereceği sıkıntıdan onu kurtarır. Kim de Allah’ın (cc) hoşnut olmayacağı (bir konuda) insanların beğenisini elde etmek isterse, Allah (cc) onu o insanlar(ın insafın)a terk eder.’’</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2414 Tirmizî, Zühd, 64)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ:...فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "...إِنَّ اللَّهَ لاَ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلاَّ مَا كَانَ لَهُ خَالِصًا وَابْتُغِيَ بِهِ وَجْهُهُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin (ra) naklettiğine göre Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>...Allah (cc) ancak samimiyetle ve kendi rızası gözetilerek yapılan işleri kabul eder."</i></p>

<p style="text-align:justify">(N3142 Nesâî, Cihâd, 24)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: الصَّوْمُ لِى، وَأَنَا أَجْزِى بِهِ، يَدَعُ شَهْوَتَهُ وَأَكْلَهُ وَشُرْبَهُ مِنْ أَجْلِى</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Yüce Allah (cc) buyuruyor ki, "Oruç benim içindir. Onun mükâfatını ben veririm. (Çünkü oruç tutan kimse) nefsî arzularını, yemeyi ve içmeyi sadece benim için terk ediyor..."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B7492 Buhârî, Tevhîd, 35)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى أُمَامَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهُ قَالَ: "مَنْ أَحَبَّ لِلَّهِ، وَأَبْغَضَ لِلَّهِ، وَأَعْطَى لِلَّهِ، وَمَنَعَ لِلَّهِ، فَقَدِ اسْتَكْمَلَ الْإِيمَانَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Ümâme’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Kim Allah (cc) için sever, Allah (cc) için nefret eder, Allah (cc) için verir, Allah (cc) için (kötülüklere) engel olursa, imanını kemale erdirmiş olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4681 Ebû Dâvûd, Sünne, 15)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِذَا أَصَابَتْ أَحَدَكُمْ مُصِيبَةٌ فَلْيَقُلْ: إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ، اللَّهُمَّ! عِنْدَكَ أَحْتَسِبُ مُصِيبَتِى فَآجِرْنِى فِيهَا وَأَبْدِلْ لِى خَيْرًا مِنْهَا</p>

<p style="text-align:justify">Ümmü Seleme’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Birinizin başına bir musibet/acı bir şey geldiği zaman, "Biz Allah’a (cc) aidiz ve biz O’na (cc) döneceğiz. Allah’ım! Başıma gelen musibetin/acının mükâfatını senden bekliyorum, bundan dolayı bana ecir ihsan et, benim için onu daha hayırlısıyla değiştir." desin."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D3119 Ebû Dâvûd, Cenâiz, 17-18; M2127 Müslim, Cenâiz, 4</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın (cc) sevgisine mazhar olmaktan daha güzel bir şey olabilir mi! Bir insanın, Allah’ın (cc) sevgisini elde etmesini sağlayan ulvî duygu ve davranış nedir ve bu nasıl elde edilir? Allah Resûlü’nün (sas) dilinde bu üstün duygu ve davranış, ‘hasbîlik’ten başka bir şey değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) şöyle anlatıyor: "<i>Adamın biri, başka bir köyde yaşayan kardeşini ziyaret etmek için bir gün evinden çıktı, yola koyuldu. Derken Yüce Allah (cc) onun yoluna bir melek çıkardı. Melek, "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Adam, "Falancayı ziyarete." diye cevapladı. Melek, "Yakının olduğu için mi?" diye sordu. Adam, "Hayır." deyince, melek, "Peki, ona bir iyilik borcun mu var?" diye sordu. Adam yine, "Hayır." dedi. Melek, "O hâlde ona niye gidiyorsun?" diye sorunca adam, "Ben onu, izzet ve celâl sahibi Allah (cc) için seviyorum da ondan.’’ diye cevap verdi. Bunun üzerine melek şöyle dedi: "Ben, o kişiyi Allah (cc) için sevmenden dolayı, izzet ve celâl sahibi Allah’ın (cc) da seni sevdiğini (bildirmek üzere) Allah’ın (cc) (gönderdiği) bir elçisiyim."</i></p>

<p style="text-align:justify">"Güzel davranışlarda dünyevî bir karşılık beklemeden, sadece Allah (cc) rızasını gözetmek." mânâsına gelen hasbîlik, zor ve sıkıntılı durumlarda Allah’ın (cc) kendisine yardımcı olarak kâfi geleceğini bilmek, bu bilinçle gösterilen sabır karşılığında Allah’ın (cc) ecrini ummak demektir. Başka bir ifadeyle ‘hasbîlik’, her türlü şahsî çıkar ve menfaatten uzak durulması, her işin, gönüllü olarak ve yalnız Allah (cc) için, O’nun (cc) hoşnutluğunun elde edilmesi için yapılmasıdır. Buna göre gerçek anlamda hasbî olan bir mümin, Allah (cc) için en büyük fedakârlığı göstermeye hazırdır. Müminin Allah (cc) yolunda feda edebileceği en kıymetli varlığı şüphesiz ki canıdır. Hz. Âişe’nin (ra) yeğeni olan Urve b. Zübeyr’in (ra), zorlu Tebük günü şiddetli sıcağa rağmen Allah Resûlu’nün (sas) talimatı üzerine hiç tereddüt etmeden Şam’a doğru yola çıkan müminlere ‘hisbe ehli’ demesi bundandır. Bu yüzdendir ki Hz. Ömer (ra), şehidi, "canını Allah (cc) yolunda feda eden kimse (ihtesebe)" olarak tanımlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Sırf Allah Teâlâ’nın (cc) rızasını gözeten ve O’nun (cc) hoşnut olduğu amellere yönelen bir Müslüman, çevresine şirin görünme kaygısı taşımaz. Hatta bazı insanlar hoşlanmasa da o, Allah’ın (cc) hoşnutluğunu esas alır. Bu durumda Cenâb-ı Hak (cc) elbette onu zor durumda bırakmaz. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Kim (bir konuda) insanlar kendisine buğzetse dahi, (o konuda) Allah’ın (cc) rızasını ararsa, Allah (cc) da insanların vereceği sıkıntıdan onu kurtarır. Kim de Allah’ın (cc) hoşnut olmayacağı (bir konuda) insanların beğenisini elde etmek isterse, Allah (cc) onu o insanlar(ın insafın)a terk eder."</i>  buyurmaktadır. Unutmamak gerekir ki Allah (cc) rızası için bir şey yapanı insanlar da sever ve metheder. İnsanların bu iltifatı ise mümine cenneti dünyadayken müjdeleyen bir mükâfattır.</p>

<p style="text-align:justify">Birçok âyet ve hadiste, "<i>dini Allah’a (cc) has kılarak (ihlâs ile) kulluk yapılması"</i>  yani ibadet ve amellerin gösterişten, riyadan uzak tutulması emredildiğine göre, hasbî davranan için en büyük karşılık cennet ve nimetlerinden önce Rabbin rızasıdır. Bir hadiste, "<i>Niyeti olmayanın ameli nasıl makbul değilse, burada Allah (cc) rızası için olmayan (karşılığı Allah’tan (cc) beklenmeyen) amelin de sevabı yoktur." </i> buyrulmaktadır. Allah’ın (cc) rızasının her şeyden üstün olduğu Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: "<i>Allah (cc), mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler </i>vaad <i>etti. Allah’ın (cc) rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş budur." </i> Buna mukabil, Allah’ın (cc) hoşnutluğunun gözetilmemesinin hazin sonunu yine O’nun (cc) âyetlerinden okuyalım: "<i>Allah’ın (cc) hoşnutluğunu gözetenle Allah’ın (cc) gazabına uğrayan bir olur mu hiç? Sonuncusunun yeri cehennemdir. Cehennem ise, ne kötü bir varış yeridir."</i></p>

<p style="text-align:justify">İnananları en yüce mertebeye, Allah’ın (cc) rızasına ulaştıran hasbîlik, insanları Allah’a (cc) davet uğrunda büyük sıkıntılara maruz kalan birçok peygamberin dilinde en değerli ifadesini bulmuştur: "<i>Buna (tebliğ görevime) karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir (cc)."</i>  Yine Rahmet Elçisi’ne (sas), "<i>Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah (cc) içindir."</i>  demeyi telkin eden ilâhî öğüt de hasbîliğin en güzel özetidir.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçek anlamda hasbî olan insan, hem toplum içinde, hem de yalnız başına kaldığı zamanlarda her işinde ilâhî rızayı dikkate alır ve Allah Resûlü’nün (sas) şu sözünü düstur edinir: "<i>...Allah (cc) ancak samimiyetle ve kendi rızası gözetilerek yapılan işleri kabul eder."</i>  Nitekim Sevgili Peygamberimiz (sas), bu çerçevede, sadece sürüsüyle ve tabiatla baş başa olduğu hâlde namazını ihmal etmeyip güzelce eda eden bir çobanın mazhar olduğu ilâhî iltifatı şöyle dile getirmektedir: "<i>Rabbiniz der ki; "Şu kuluma bir bakın! Sırf benden sakınarak ezanını okuyup namazını kılıyor, ben de onu affettim ve cennetime koydum.’’</i>  Allah Resûlü (sas) bir başka hadisinde de, "<i>Müslüman bir kul Allah’ın (sas) rızasını umarak namaz kılarsa, tıpkı ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi günahları dökülür." </i> buyurmaktadır. Sadece "Allah (cc) için" olduktan sonra, namazın kendisi gibi, uğruna atılan adımlar da büyük bir ecir kaynağıdır. Yeter ki bu adımlar ilâhî rızayı kazanma amacıyla atılsın. Übey b. Kâ’b (ra), evi Mescid-i Nebî’ye uzak olmasına rağmen Resûlullah (sas) ile birlikte kılınan hiçbir namazı kaçırmayan ensardan bir zâtın durumuna üzüldüklerini ve bu yüzden sıcak havalarda ve karanlıkta mescide rahat gelebilmesi için bir merkep satın almasını tavsiye ettiklerini söyler. Adamın, "Vallahi, evimin mescide yakın olmasını istemem!" karşılığını vermesi üzerine Übey b. Kâ’b (ra) durumu Hz. Peygamber’e (sas) iletir. Medineli sahâbî, Resûlullah’a (sas) evinin mescide yakın olmasını istemediğini söylerken şu gerekçeyi dile getirir: "Mescide giderken ve ailemin yanına dönerken attığım her adım karşılığında Allah’tan (cc) ecir ve sevap umuyorum." Bunun üzerine Nebî (sas), "<i>Allah (cc) bütün bunları sana verdi.</i> <i>Hakikaten, hesap ettiğin (Allah’tan (cc) umduğun) şey senindir." </i> buyurur. Gerçekten de hasbî olunduktan sonra her amelin Allah (cc) katında bir karşılığı vardır. Peygamberimizin (sas) müjdesine göre, müminin, karşılığını sadece Allah’tan (cc) bekleyerek yaptığı bir hasta ziyareti onu cehennemden fersah fersah uzaklaştırırken, bakmakla yükümlü olduğu ailesi için sevabını Allah’tan (cc) umarak yaptığı harcamalar, kendisi için birer ‘sadaka’ olarak değerlendirilecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazı ibadetler vardır ki onlarda gösterişe mahal yoktur. Hasbîliğin en bariz şekilde ifadesini bulduğu bu ibadetlerin başında oruç gelmektedir. Zira oruçlunun, tenhada bir bardak su içmesine veya gizlice gidip bir şeyler yemesine kimse engel olamaz. Ancak o, aç da kalsa susuz da kalsa buna sırf Rabbi (cc) için katlanır. Burada gösterişe yol açabilecek bir husus da yoktur. Çünkü oruçlunun ne kadar aç ve susuz olduğunu sadece Allah (cc) bilir. Bu yüzdendir ki, Yüce Allah (cc), "<i>Oruç benim içindir. Onun mükâfatını ben veririm. (Çünkü oruç tutan kimse) nefsî arzularını, yemeyi ve içmeyi sırf benim için terk eder..."</i>  buyurmaktadır. Ayrıca Hz. Resûl (sas), "<i>Her kim inanarak ve karşılığını Allah’tan (cc) bekleyerek (ihtisâben) Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır."</i>  buyurarak oruçluyu müjdelemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Başta namaz ve oruç olmak üzere her ibadetin ‘kulluk bilinciyle’ yerine getirilmesi hasbîlik esasına dayanır. Ancak bazı amellerde hasbîliğin önemi daha da artmaktadır. Örneğin Peygamber Efendimiz (sas), sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek derecede yardımlaşma hususunda gizliliğe riayet edenleri Allah Teâlâ’nın (cc) mükâfatlandıracağını bildirmektedir. Resûlullah’ın (sas) verdiği bu mesaj, hayırda yarışın, zaman zaman ‘isim yapma’ ve ‘etiket’ yarışına dönüştüğü günümüzde ayrı bir önem arz etmektedir. </p>

<p style="text-align:justify">Reklam ve rant kaygısı taşıyan hayırların, sözde hayır sahibine mânevî açıdan neler kaybettireceğini açıklamaya gerek yoktur. Şu hâlde gerçekten iyilik yapmak isteyen birisi, bunu hiç kimseye duyurmadan yapmanın yollarını pekâlâ bulabilir. Tıpkı ensardan bazı hayırsever Müslümanların Medine’de Peygamber’in (sas) rahle-i tedrisinde eğitim gören Suffe ashâbı için bahçelerinden topladıkları hurmaları getirip Mescid-i Nebî’nin duvarına asmaları örneğinde olduğu gibi, Allah (cc) rızası için muhtaçlara yardım etmek isteyenler, topluma ifşa etmeden bunu yapmanın yollarını aramalıdır. Elbette açık da olsa gizli de olsa yapılan hayırların karşılığı Allah (cc) katındadır. Hasbî olmak, her şeyden önce içten olmayı gerektirdiğine göre ticarî veya siyasî gayelerle, dünyevî amaçlarla yapılan hayırların Allah (cc) nezdinde bir değerinin olmayacağı açıktır. İyi niyetli bazı hayırseverlerin, yaptıkları hayırları, reklam amacı taşımaksızın topluma duyurmasında ise, iyiliğe teşvik edici bir unsur olması bakımından bir sakınca olmadığını da burada belirtmekte yarar vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman’ın yerine getirdiği ibadetlerin Allah (cc) nezdinde bir değer ifade etmesi, bir başka deyişle ‘sevabı hak etmesi’ elbette hasbî olmasına bağlıdır. Hasbîlik, ibadetlerimizin veya ahlâkî davranışlarımızın yanında duygularımızda da esas almamız gereken bir tutumdur. Zaten hasbî olma duygusuna sahip bir mümin, her fırsatta Allah’ın (cc) hoşnutluğunu elde etmek için fırsat kollar. Allah’ın (cc) sevgisini kazanmayı temel gaye edindiğinden ve sergilediği güzel davranışlar sırf ‘Allah (cc) için’ olduğundan, iman onun için bir huzur kaynağı olur. Bu yüzdendir ki, Allah’ın (cc) adını anarak isteyen kimseye vermeyi Müslümanlara tavsiye eden Sevgili Resûlü (sas), "<i>Kim Allah (cc) için sever, Allah (cc) için nefret eder, Allah (cc) için verir, Allah (cc) için (bir kötülüğe) engel olursa, imanını kemale erdirmiş olur."</i>  buyurmuştur. O hâlde verdiğinde de vermediğinde de sadece Rabbin rızasını gözetenler, olgun bir imana sahip olabilecek; mümin, sevgisini de nefretini de Allah’ın (cc) rızasına göre şekillendirdiğinde inancın lezzetini tadabilecektir. Bu nedenle hasbî olanlar, insanları severken dünyevî bir menfaat veya karşılık beklemezler. Zira Nebî’nin (sas) ifadesiyle: "<i>İman, bir kişiyi soylu biri olmasa dahi sadece Allah (cc) için sevebilmektir."  </i>Mümin bunu yapabildiği takdirde tıpkı sıcak bir yaz gününde susuz kalmış kişinin suya hasret olması gibi iman sevgisini kalbinde hisseder. Onlar, bu tutumlarının karşılığı olarak dünyadayken elde ettikleri imanın lezzeti yanında âhirette de peygamberler ve şehitlerle birlikte olacaklardır. Efendimiz (sas) bu kimselerden şöyle bahseder: "<i>Onlar, kimsesiz ve farklı kabilelerden olan bazı kişilerdir ki, aralarında yakın akrabalık durumu olmadığı hâlde birbirlerini Allah (cc) için severler, birbirlerine samimi/dürüst davranırlar."</i></p>

<p style="text-align:justify">Yalnızca Allah’ın (cc) sevgisini kazanmak üzere salih amel işlemeyi veya ibadetlerde sadece O’nun (cc) hoşnutluğunu elde etme niyetini ifade eden hasbîliğin bir başka boyutu da müminin zorluklar karşısındaki duruşunda kendini gösterir. Şöyle ki hasbî olan mümin, bir musibetle karşı karşıya kaldığında bunun bir imtihan olduğunu ve Allah’ın (cc) bilgisi ve takdiri dâhilinde gerçekleştiğini, buna sabrettiği takdirde de ödüllendirileceğini bilir. Bu durumda hasbîlik, sabrı, kuru bir teslimiyetten çıkarıp erdemli bir duruşa dönüştüren duygudur. Diğer bir ifadeyle hasbîlik, Allah (cc) katında bir karşılığı olduğunu bilerek sabretmektir. İlâhî imtihan gereği açlık, korku, can ve mal kaybı gibi çeşitli sıkıntılara maruz kalıp gösterdikleri sabır karşılığında cennetle müjdelenen müminlere rahmet kapılarını açan şey, başlarına bir bela ve musibet geldiğinde, "<i>Biz Allah’a (cc) aidiz, yine O’na (cc) döneceğiz."</i> diyerek Yüce Yaratıcı’nın (cc) takdirinin her şeyin üstünde olduğunu kabul etmeleridir. Nitekim Nebî (sas) bir musibetle karşılaşan mümine bu âyeti okuduktan sonra şu duayı yapmasını öğütlemiştir: "<i>...Allah’ım! başıma gelen musibetin/acının mükâfatını senden bekliyorum, bundan dolayı bana ecir ihsan et, benim için onu daha hayırlısıyla değiştir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Müslüman, hastalık ve ölüm gibi hayatın acı ve hüzün verici gerçekleriyle karşılaştığında sabrederek ve hasbî bir tutum sergileyerek hem inancını muhafaza eder, hem de acılarına karşı daha dirençli olur. Rahmet Peygamberi (sas), kendisine birini göndererek oğlunun ölmek üzere olduğunu haber veren kızı Zeyneb’e (ra), bir aracı vasıtasıyla şu nasihatte bulunmuştu: "<i>Allah’ın (cc) aldığı da verdiği de O’nundur. O’nun (cc) nezdinde her şeyin süresi belirlenmiştir. (Kızıma) söyle, sabretsin ve bu sabrının Allah (cc) katında bir karşılığı olduğunu bilsin."</i>  Yüce Allah (cc) kulunun zorluklar karşısındaki bu hasbî tutumunu âhirette elbette karşılıksız bırakmayacaktır. Allah Resûlü (sas) tam da bu noktada, yakalandığı veba hastalığına hasbî bir ruh hâliyle sabrederken vefat eden müminin şehit sevabı alacağını belirtmiş, ailesinden en sevdiği kişilerden birini kaybettikten sonra buna sabrederek ecrini Allah’tan (cc) isteyen kişinin ve görme yeteneğini yitirdikten sonra Allah (cc) katında bir karşılığı olduğunu bilerek bu duruma sabreden mümin kulların cennetle mükâfatlandırılacağını ifade etmiştir. Nitekim bir gün Allah Resûlü (sas), Enes b. Mâlik (ra) ile birlikte gözlerinden aşırı derecede rahatsız olan Medineli sahâbî Zeyd b. Erkam’ı (ra) ziyaret eder. Resûlullah (sas), gözlerinden şikayet etmekte olan Zeyd’e (ra), "<i>Gözlerine bir şey olursa ne yaparsın?"</i> diye sorar. Zeyd (ra), "Karşılığını Allah’tan (cc) umarak sabrederim." cevabını verir. Bunun üzerine Efendimiz (sas), böyle davrandığı takdirde, günahsız olarak Rabbine (cc) kavuşacağını Zeyd’e (ra) müjdeler.</p>

<p style="text-align:justify">Hâsılı, bütün insanlar nihayetinde Allah’a (cc) döneceklerine göre, mümin insan, hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmış olarak O’na (cc) kavuşmayı ümit etmelidir. Müslüman, hayatı boyunca huzurlu bir şekilde Rahmân’a (cc) kavuşmanın hesaplarını yapmalı ve davranışlarının ‘Allah (cc) için’ olmasını prensip hâline getirmelidir. İnsanları severken de onlara iyilik yaparken de kısacası bütün güzel duygu ve davranışlarında maddî bir karşılık elde etme veya birilerine şirin görünme kaygısı taşımamalıdır. Yaptığı hiçbir iyiliğin boşa gitmeyeceğinin bilincinde olan mümin, hastalık, ölüm gibi musibetlerle karşı karşıya kaldığı zor anlarda göstereceği sabrın da Allah (cc) katında mükâfatının olacağını unutmamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hasbilik-her-durumda-allahin-cc-rizasini-gozetmek-1</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 09:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/hasbilik-her-durumda-allahin-rizasini-gozetmek.jpg" type="image/jpeg" length="29902"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kardeşlik Hukuku: Müminler Kardeştirler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kardeslik-hukuku-muminler-kardestirler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kardeslik-hukuku-muminler-kardestirler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kıyamet gününde Allah’a (cc) olan yakınlıkları nedeniyle peygamberlerin ve şehitlerin onlara gıpta edeceği kişiler kimlerdir? İnsanların en şerlisi kimdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "…حَسْبُ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"…Müslüman kardeşini küçük görmesi kişiye kötülük olarak yeter."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4882 Ebû Dâvûd, Edeb, 35)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ</p>

<p style="text-align:justify">Enes’ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Sizden biri, kendisi için istediğini (Müslüman) kardeşi için de istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B13 Buhârî, Îmân,7)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِى الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَمَنْ سَتَرَ عَلَى مُسْلِمٍ سَتَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِى الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَاللَّهُ فِى عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِى عَوْنِ أَخِيهِ"</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Kim bir Müslüman’ın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah (cc) da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah (cc) da dünya ve âhirette onun işlerini kolaylaştırır. Kim bir Müslüman’ın ayıbını örterse, Allah (cc) da dünya ve âhirette onun ayıplarını örter. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah (cc) da onun yardımcısı olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4946 Ebû Dâvûd, Edeb, 60)</p>

<p>***</p>

<p>عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِى تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى.’</p>

<p style="text-align:justify">Nu’mân b. Beşîr’in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6586 Müslim, Birr, 66)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ، فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ، وَلاَ تَحَسَّسُوا، وَلاَ تَجَسَّسُوا، وَلاَ تَنَافَسُوا، وَلاَ تَحَاسَدُوا، وَلاَ تَبَاغَضُوا، وَلاَ تَدَابَرُوا، وَكُونُوا، عِبَادَ اللَّهِ! إِخْوَانًا"</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Zandan sakının! Zira zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın. Birbirinizin özel hâllerini araştırmayın. Birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize kin beslemeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6536 Müslim, Birr, 28)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün ashâbıyla birlikte otururken Hz. Peygamber’in (sas) mübarek ağzından şu sözler dökülür: "<i>Allah’ın (cc) şehit ya da peygamber olmayan öyle kulları vardır ki kıyamet gününde Allah’a (cc) olan yakınlıkları nedeniyle peygamberler ve şehitler onlara gıpta ederler."  </i>Bu sözü işiten sahâbîler bir anda kulak kesilip merakla sorarlar: "Kim bunlar, yâ Resûlallah?" Ashâbın dikkatini toplayan Allah Resûlü (sas) şu açıklamayı yapar: "<i>Bunlar, akrabalık ya da aralarında dönüp dolaşan bir maldan kaynaklanan çıkarları olmaksızın, sırf Allah (cc) için birbirlerini seven insanlardır. Onların yüzlerinde bir nur vardır ve onlar hidayet üzeredirler. İnsanlar telaşa düştüklerinde onlar korkuya kapılmazlar, insanlar hayıflanırken onlar üzülmezler."</i> Allah Resûlü (sas) bu sözlerinin ardından, "<i>Haberiniz olsun, Allah’ın (cc) sevgili kullarına korku yok. Onlar üzülecek de değillerdir." </i> âyetini okur. Elbette, "<i>Benim rızam için birbirini sevenler nerede! Sığınacak hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, ben onları arşımın gölgesinde ferahlatacağım."</i>  muştusundan haberdar olan ve bunu hayatları boyunca ilke edinmiş olan Müslümanlar, bekledikleri o günde tasalanmayacaktır. Zira onlar, imanın en güçlü tutamağı olan, Allah (cc) için sevmeyi ve Allah için buğuz etmeyi başarmışlardır. Onlar, Allah (cc) için birbirlerini sevdiklerinden dolayı bir araya gelirler ve bu hâl üzere dağılırlar.</p>

<p style="text-align:justify">Mal, makam, akrabalık ya da başka bir ortak yönden ziyade, kişilerin sahip olduğu güzel ahlâk, iyi huy gibi özellikler nedeniyle oluşan sevgi, Allah (cc) için olan sevgidir. Müminlerin birbirleriyle ilişkilerini de bu sevgi şekillendirmelidir. Ancak Allah (cc) için olan sevgi, O’nun (cc) rızasına muhalif, yani haksızlıklar ya da gayri ahlâkî davranışlar ortaya çıktığında, ona karşı gösterilecek tepkiyi ve tavrı da içinde barındırmaktadır. Bu nedenle, sevdiği insanlar tarafından yapılan haksızlık ve çirkinliklere ses çıkarmayan, ona karşı çıkmayan, hoşnutsuzluğunu ortaya koymayan kişinin sevgisinin Allah (cc) için olmadığı belirtilmektedir. Dolayısıyla sözü ve söylemi aşarak, gerçek ilişkileri belirleyen ve şekillendiren, böylece toplumda emir bi’l-ma’rûf ve nehiy ani’l-münker görevinin ifasını sağlayan sevgi ve buğuz, Allah (cc) için olduğu takdirde, kişiyi cennete götürecek ana sermayedir.</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Zerr’in (ra) de içinde bulunduğu bir topluluğa uğrayan Hz. Peygamber (sas), bir vesileyle onlara şu soruyu sorar: "<i>Allah’a (cc) en sevimli gelen amel nedir?"  </i>İnsanlar saymaya başlar; bazıları namaz, bazıları zekât, bazıları da, cihad diye cevaplandırır Allah Resûlü’nün (sas) sorusunu. Efendimiz (sas) şu açıklamayı yapar: "<i>Allah’a (cc) en sevimli gelen amel, Allah (cc) için olan sevgi ve Allah (cc) için olan nefrettir." </i> Bir başka konuşmasında, sevdiğini Allah (cc) için sevmeyen kimsenin imanın zevkine varamayacağını belirten Allah Resûlü (sas), Allah (cc) için olan sevgi ve nefretin, en güçlü iman bağı olduğuna dikkat çekmekte; Allah (cc) için olan sevginin, Allah (cc) tarafından sevilmeyi de sağlayacağını vurgulamaktadır. Yüce bir ahlâka sahip olan Allah Resûlü’ne (sas) ittiba etmek, ona uymak kişiye, Allah’ın (cc) sevgisini kazandıracak, Allah Teâlâ (cc) da sevdiğini asla ateşe atmayacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah (cc) için olan sevgi, Hz. Peygamber’in (sas), "<i>Tamamlamak üzere gönderildim."  </i>dediği güzel ahlâk sayesinde ortaya çıkmaktadır. Zira güzel ahlâk, yaşadığı toplumda insanı seçkin kılmakta, dolayısıyla sevgi ve kalıcı dostluklara kapı aralamaktadır. Nitekim Allah Resûlü’ne (sas), "İyilik nedir?" diye sorulduğunda, "<i>Güzel ahlâktır." </i> cevabını vermiş, dolayısıyla kişiyi cennete götürecek şey olarak nitelediği güzel ahlâkla, iyi insan ve güzel Müslüman olmak arasında ilişki kurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman’ın çevresine zarar vermesi, kötülük yapması, dolayısıyla insanların ondan uzaklaşmaları ise düşünülemez. Zira Hz. Peygamber (sas), "<i>İnsanların en şerlisi, kötülüklerinden korunmak için insanların kendisini terk ettiği kişidir."</i>  buyurmaktadır. Ebû Zerr’e (ra) yaptığı nasihatte de, "<i>Nerede olursan ol, Allah’tan (cc) kork. Kötülüğün ardından bir iyilik yap ki onu silsin ve insanlara güzel ahlâkla muamele et."</i>  tavsiyesinde bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Karşılıklı muhabbet ve merhamet üzerine kurulan bu ilişki ağında, güven esastır. Müslüman, çevresine güven vermek ve güvenilir olmak zorundadır. Zira Allah Resûlü (sas), komşularının kötülüğünden emin olmadığı, yani çevresine güven vermeyen kimsenin cennete giremeyeceğini beyan etmiş; kendisiyle ülfet edilemeyen, dostluk kurulamayan insanlarda da hayır olmadığını vurgulamıştır. Bu nedenle her Müslüman, Allah Resûlü’nün (sas) "<i>...Müslüman kardeşini küçük görmesi kişiye kötülük olarak yeter." </i> hadisini daima hatırında tutmalı, hiçbir şekilde çevresindekileri küçümsememeli, onları hakir görmemeli, güveni zedeleyecek bir davranışta bulunmamalı, haksızlık yapmamalı ve kimseye hakaret etmemelidir. Nitekim Müslüman’ın, kardeşine karşı nasıl davranması gerektiği Resûlullah’ın (sas) şu sözlerinde ifadesini bulmaktadır: "<i>Kardeşinle tartışmaya girme, onunla kırıcı şekilde şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme."  </i></p>

<p style="text-align:justify">Cennete kavuşmaya ciddi bir engel olarak zikredilen, karşılıklı muhabbetten yoksunluk, dünyada da toplumsal barış ve huzurun en büyük engeli olarak görülmektedir. Bununla birlikte, sevgide ve nefrette aşırılık ve ilkesizlik hem bireysel ve hem de toplumsal çöküşe neden olacaktır. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz (sas), "<i>Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün düşmanın olur. Nefret ettiğine de ölçülü davran, belki bir gün dostun olur."</i>  ifadesiyle, her şeyde olduğu gibi, sevgi ve nefrette de orta yolu ve ihtiyatı önermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah (cc) için sevmek kişiye huzur verir, topluma da esenlik getirir. "<i>Sizden biri, kendisi için istediğini (Müslüman) kardeşi için de istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamaz."</i>  ifadesi diğerkâmlık ve fedakârlık duygusunu ortaya çıkarmakta ve beslemektedir. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (sas) şu müjdeyi vermiştir: "<i>Kim bir Müslüman’ın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah (cc) da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah (cc) da dünya ve âhirette onun işlerini kolaylaştırır. Kim bir Müslüman’ın ayıbını örterse, Allah (cc) da dünya ve âhirette onun ayıplarını örter. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah (cc) da onun yardımcısı olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">Kendisine inananları, <i>’Müslümanlar’</i> olarak isimlendiren Yüce Rabbimiz (cc), mümin erkeklerle mümin kadınları birbirlerine dost hatta kardeş ilân etmiştir. Nitekim bu hususa, sık sık vurgu yapan Allah Resûlü (sas) ve ashâbı, hayatları boyunca kardeşliğin en güzel örneklerini takdim etmişlerdir. Onlar, dil, ırk, cinsiyet, makam veya statü açısından farklı konumlarda olmalarına rağmen, bütün Müslümanların eşit hak ve saygınlığa sahip olduklarının bilincinde idiler. Zira Allah Resûlü (sas), "<i>Müslüman’ın diğer Müslümanlarla ilişkisi, birbirine kenetlenmiş bina gibidir."</i> teşbihiyle ferdiyetçiliği ortadan kaldırmış, <i>’Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer."</i>  ifadesiyle de Müslümanlar arası ilişkinin nasıl olması gerektiğini öğretmiştir. Nitekim insanlık için bir rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü (sas), merhametle insanları kucaklamış, ve paylaşmayı öğretmiştir. Yoksul olan Ashâb-ı Suffe hakkında, "<i>Evinde iki kişilik yemeği olan, üçüncü kişiyi; dört kişilik yemeği olan ise beşinci veya altıncıyı alıp yemeğe götürsün."  </i>talimatını vermiş; birer ikişer dağıtılan Ashâb-ı Suffe’den on kişiyi de kendisi evine yemeğe götürmüştür. Kardeşleri için ashâbın yaptığı fedakârlık, sadece yemek yedirmekle sınırlı kalmamıştır. Meselâ, Medine’ye hicret eden, Abdurrahman b. Avf (ra), Hz. Peygamber (ra) tarafından ensardan Sa’d b. Rebî’nin (ra) yanına verilmiştir. Kardeşliğin ve fedakârlığın en güzel örneğini sergileyen Sa’d (ra), Abdurrahman’a (ra) malının yarısını vermeyi teklif etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman, içinde yaşadığı topluma asla kayıtsız kalamaz. Bu onun iyi bir Müslüman oluşu ve güzel ahlâklı oluşuyla ilgili bir husustur. Güzel ahlâksa, insanlara karşı güler yüzlü olmak, iyiliği yaymak ve kötülüklere engel olmak anlamına gelir. Bu nedenle Müslüman, insanlara, hatta bütün mahlûkata zarar veren her şeyi ortadan kaldıracak; insanlığın yararına olanları inşa etmek, yaşatmak ve yaygınlaştırmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Bunları sadaka bilinciyle yerine getirecektir. Zira iki kişinin arasında adaletle hükmetmek, hayvanına binmek isteyen yahut eşyasını hayvana yüklemek isteyen bir kimseye yardım etmek, bu kapsamda değerlendirilebilecek birer sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Namaza giderken atılan her bir adım sadakadır. Yoldan eziyet verici şeyleri gidermek bir sadakadır. Kısacası kişinin kendisine, insanlığa ve Rabbine (ra) karşı sadakatini gösteren her türlü davranış sadakadır.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas), "<i>Müslümanların işleriyle ilgilenmeyen kimse onlardan değildir."</i>  uyarısıyla, kişinin sosyal konulara duyarlı olmasıyla Müslüman topluma aidiyeti arasında sıkı bir ilişki kurmuştur. Çevresinde olup bitenlere karşı duyarsızlığı hiçbir şekilde Müslüman’a yakıştırmayan Allah Resûlü (sas), Müslüman’ın gücü yetiyorsa gördüğü çirkinlikleri bizzat kendisinin ortadan kaldıracağını, gücü yetmiyorsa diliyle onun yanlış olduğunu anlatacağını, buna da gücü yetmiyorsa, hoşnutsuzluğunu ifade etmesi gerektiğini vurgulamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bireysel ve toplumsal ahlâkın sürekli olarak iyileştirilmesini sağlama duyarlılığı, etkisini kişinin bizzat kendisinden başlamak suretiyle gösterecektir. Zira Yüce Rabbimiz (cc), "<i>Siz Kitab’ı okuyup durduğunuz hâlde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz?" </i> ifadesiyle, kendi yaşantısına bakmadan başkalarına nasihatte bulunan insanları açık bir şekilde kınamaktadır. Hz. Peygamber (sas) de, kendine bakmaksızın başkalarına nasihatte bulunanların ne durumda olduklarını şu teşbihle anlatmaktadır: "<i>Kıyamet günü bir adam getirilip, cehenneme atılacaktır. Bağırsakları dışarı dökülen bu adam, eşeğin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi cehennemde, bağırsaklarının etrafından dönecektir. Cehennemdekiler etrafına toplanıp, "Sen iyiliği tavsiye edip, kötülüklerden insanları uzaklaştırmaz mıydın (Bu ne hâl)?"  diye soracaklardır. Bunun üzerine o adam, "Evet. İyiliği emrederdim, ancak kendim yapmazdım; kötülüklerden insanları sakındırırdım, ancak onları kendim yapardım."  </i>açıklamasında bulunacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Merhamet etmediği sürece rahmet-i Rahmân’a (cc) kavuşamayacağını bilen Müslüman’ın, kendisiyle aynı inancı paylaşan din kardeşleriyle özel bir hukuku vardır. Onlara asla zulmetmemeli, hakaret etmemeli, yardımına ihtiyaç duyduklarında onları yalnızlığa itmemeli ve asla onları hakir görmemelidir. Buna rağmen Allah Resûlü (sas), şeytanın, Müslümanların aralarını açarak onları birbirlerine düşürmekle emeline ulaşmaya çalışacağı uyarısını yapmaktadır. Hz. Peygamber (sas) bu konudaki uyarısını şu şekilde sürdürmektedir: "<i>Zandan sakının! Zira zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın. Birbirinizin özel hâllerini araştırmayın. Birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize kin beslemeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!"</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu kardeşlik hukuku gereği Müslümanların birbirlerinin hatalarına karşı affedici olmalarını da isteyen Peygamberimiz (sas), kardeşi özür dilediği hâlde özrünü kabul etmeyen kişinin büyük bir hata işlemiş olacağını ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Birbirlerinin dostu, hatta kardeşi olarak kabul edilen, birlik ve dayanışmada kenetlenmiş bir el örneğiyle anlatılan Müslümanların, birbirlerini lânetlemeleri, öldürmeleriyle eşdeğerde görülmüş, çatışmaları durumunda her iki tarafın da cehennemlik olacağı belirtilmiş, herhangi bir nedenle aralarında kırgınlık oluşursa bunun üç günden fazla uzatılmaması tavsiye edilmiş, barışmak için elini ilk uzatanın diğerinden daha hayırlı olduğu vurgulanmıştır. Pazartesi ve perşembe günleri cennetin kapısının açılacağını, Allah’a (cc) şirk koşmayan müminlerin bağışlanacağını ancak küskünlüklerini sürdürenlerin affedilmeyeceği, müminlere zarar verenin ve onlara tuzak kuranın da lânetlendiği belirtilmiştir. Hatta genel olarak Müslümanlarla ve özel olarak da akrabalarıyla irtibatını kesmeyen kimselerin Allah (cc) katında en üstün insanlar olduğu, irtibatını kesenlerin ise en kötü durumda olduğuna dikkat çekilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah (cc), müslümanların arasındaki problemlerini adaleti gözeterek çözmelerini istemektedir. Ancak anlaşmazlık ve kargaşayı körükleyecek davranışlardan kaçınılmasına yapılan vurgular da en azından bunun kadar önemlidir. Udeyse b. Ühbân anlatmaktadır: "Ali b. Ebû Tâlib (ra) Basra’ya geldiğinde babama uğradı ve şöyle dedi: "Ey Ebû Müslim! Şu insanlara karşı bana yardım etmeyecek misin?" Ebû Müslim, "Elbette edeceğim." diye cevap verdi ve cariyesinden kılıcını çıkarmasını istedi. Cariye kılıcını çıkardığında onun tahtadan olduğu görüldü. Bunun üzerine, benim dostum senin de amcaoğlun, Müslümanlar arasında bir fitne çıkarsa tahtadan bir kılıç edinmem için benden söz aldı. "İstersen seninle birlikte (bu kılıçla) savaşa çıkarım." dedi. Hz. Ali (ra) de, "Benim ne sana ve ne de senin kılıcına ihtiyacım var." diyerek orayı terk etti."</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Müslim’in edindiği tahtadan kılıcın simgesel bir değeri vardır ve kargaşaları körükleyecek davranışlardan sakınmak gerektiğini gösterir. Ancak bu tavır sadece çatışmalar için geçerli değildir. Aksine Allah Resûlü (sas), ayrışmaya neden olacak bütün davranışlardan uzak durulmasını tembihlemiştir. Bu bağlamda kişinin, kardeşi hakkında hoşlanmayacağı şeyleri anlatmasını yasaklamış, onun ırz, namus ve şerefini koruyan kimsenin kıyamet gününde Allah (cc) tarafından korunacağını vurgulamış, kardeşinin kanının, malının ve namusunun ona haram olduğunu belirtmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Seçilip, <i>’Müslümanlar’</i> olarak isimlendirilen ve bütün insanlığa karşı bir görev yüklenen müminlerin, öncelikle iç bütünlüğünü ve huzurunu sağlayacak olan önlemler alınmış ve aralarında geçerli olan özel bir hukuk inşa edilmiştir. Buna göre, tarağın dişleri gibi eşit kabul edilen müminler birbirlerinin kardeşidirler, asla birbirlerine haksızlık yapmazlar ve birbirlerini yalnız bırakmazlar. Bu nedenle Müslüman tanımlanırken, "<i>Diğer Müslümanların, hatta bütün insanların elinden ve dilinden güven içinde olduğu kimsedir."</i>  ifadesine yer verilmektedir. Onlar birbirlerine karşı son derece merhametlidirler. Nitekim Rahmet Peygamberi (sas), "<i>Büyüklerimize hürmet göstermeyen,</i> <i>küçüklerimize de merhamet etmeyen kimse bizden değildir."</i>  demek suretiyle dimağları sarsacak kadar sert bir uyarıda bulunmaktadır. Merhamet etmeyene merhamet olunmayacağını, hatta insanlara merhamet etmeyen kimseye Allah’ın (cc) da merhamet etmeyeceğini belirtmiştir Sevgili Peygamberimiz (sas).</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), "<i>Kardeş olun."</i> çağrısında bulunduğu Müslümanların, birbirleri üzerinde özel hakları olduğunu belirtmiş; aralarındaki ülfet, sevgi ve dostluğu pekiştirecek davranışları da teşvik etmiştir. Kişinin kardeşini güler yüzle karşılamasını sadaka olarak nitelemiş, kardeşlerinden birini Allah (cc) için sevdiğinde bunu kendisine bildirmesini tavsiye etmiş, "<i>El sıkışın içinizdeki kin gitsin, birbirinize hediyeler verin sevginiz artsın ve düşmanlıklar yok olsun." </i> buyurmuştur. "<i>İman etmedikçe cennete giremezsiniz, aranızda sevgi ve muhabbeti ikame etmedikçe de iman etmiş olmazsınız."</i>  ifadeleri de Müslümanların birbirleriyle ilişkilerinin ve birbirlerine karşı vazifelerinin imanî boyutunu ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kardeslik-hukuku-muminler-kardestirler-1</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Jul 2026 10:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/kardeslik-hukuku-muminler-kardestirler.jpg" type="image/jpeg" length="36019"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Affetmek: Al-i Cenablık]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/affetmek-al-i-cenablik-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/affetmek-al-i-cenablik-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Müminin bir başkasını bağışlaması, esasen bağışlamayı çok seven Yüce Allah’ın (cc) ahlâkıyla ahlâklanmanın bir gereğidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>عَنْ أَبِى إِسْحَاقَ قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ الْجَدَلِيَّ يَقُولُ: سَأَلْتُ عَائِشَةَ عَنْ خُلُقِ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَقَالَتْ: لَمْ يَكُنْ فَاحِشًا وَلاَ مُتَفَحِّشًا وَلاَ صَخَّابًا فِى الْأَسْوَاقِ وَلاَ يَجْزِى بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ وَلَكِنْ يَعْفُو وَيَصْفَحُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû İshâk’ın (ra) işittiğine göre, Ebû Abdullah el-Cedelî (ra) şöyle demiştir:</p>

<p style="text-align:justify">"Âişe’ye (ra) Allah Resûlü’nün (sas) ahlâkını sordum. Şöyle dedi: "O (sas), kötü sözlü ve çirkin ağızlı değildi. Çarşı pazarda bağırıp çağırmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi; bilakis bağışlar ve hoşgörürdü."</p>

<p style="text-align:justify">(T2016 Tirmizî, Birr, 69)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ عَائِشَةَ قَالَت:ْ مَا انْتَقَمَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) لِنَفْسِهِ فِى شَيْءٍ يُؤْتَى إِلَيْهِ حَتَّى تُنْتَهَكَ مِنْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَيَنْتَقِمَ لِلَّهِ.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe (ra) anlatıyor: "Allah Resûlü (sas), kendisine yapılan bir şeyden dolayı şahsî olarak kimseyi cezalandırmamıştır; ancak, Allah’ın (cc) yasaklarının çiğnenmesi durumunda Allah (cc) için ceza vermiştir."</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(B6853 Buhârî, Hudûd, 42)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! كَمْ أَعْفُو عَنِ الْخَادِمِ؟ فَصَمَتَ عَنْهُ النَبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ، ثُمَّ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! كَمْ أَعْفُو عَنِ الْخَادِمِ؟ قَالَ: "كُلَّ يَوْمٍ سَبْعِينَ مَرَّةً</p>

<p>Abdullah b. Ömer’in (ra) anlattığına göre, bir adam Hz. Peygamber’e (sas) gelerek, "Ey Allah’ın Resûlü! Hizmetçiyi (işlediği bir hatadan dolayı) kaç kez affedeyim?" diye sordu. Hz. Peygamber (sas) sustu. Ardından adam, "Ey Allah’ın Resûlü! Hizmetçiyi kaç kez affedeyim?" diye tekrar sordu. Resûlullah (sas) bu sefer şöyle buyurdu: "<i>Her gün yetmiş kere."</i></p>

<p>(T1949 Tirmizî, Birr, 31; D5164 Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124)</p>

<p>***</p>

<p>"قَالَ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ: قَالَ لِى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "يَا بُنَيَّ إِنْ قَدَرْتَ أَنْ تُصْبِحَ وَتُمْسِىَ لَيْسَ فِى قَلْبِكَ غِشٌّ لِأَحَدٍ فَافْعَلْ’، ثُمَّ قَالَ لِى: ‘يَا بُنَيَّ وَذَلِكَ مِنْ سُنَّتِى وَمَنْ أَحْيَا سُنَّتِى فَقَدْ أَحَبَّنِى وَمَنْ أَحَبَّنِى كَانَ مَعِى فِى الْجَنَّةِ</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sas) bana dedi ki, "<i>Evlâdım! Eğer kalbinde hiç kimseye karşı hile olmadan sabaha ve akşama erişmeyi başarabilirsen bunu yap. İşte bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi yaşatırsa beni sevmiş olur, kim de beni severse cennette benimle birlikte olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2678 Tirmizî, İlim, 16)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "…وَمَا زَادَ اللَّهُ عَبْدًا بِعَفْوٍ إِلاَّ عِزًّا</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>…Allah (cc), affeden bir kulunun ancak şerefini artırır…"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6592 Müslim, Birr, 69)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hudeybiye Antlaşması’nı bozan Kureyşlilerle karşı karşıya gelmek artık kaçınılmaz olmuştu. Allah Resûlü (sas) Medine’deki sahâbîlerine Mekke’ye sefer için hazırlanma talimatı verdi. Düşmanın hazırlıksız yakalanması için de sefer hazırlıkları gizli tutulacaktı. Ancak bu sırada Hâtıb b. Ebû Belteâ isimli bir sahâbînin yapılan hazırlıkları Kureyşlilere bildirmek üzere bir haberciyle gizlice mektup gönderdiği öğrenildi. Haberci kısa süre içinde yakalandı ve Hâtıb, Allah Resûlü’nün (sas) huzuruna getirildi. Bir zamanlar onunla beraber Medine’ye hicret etmiş, Bedir ve Hudeybiye’de canı pahasına onun yanında mücadele etmiş olan Hâtıb, şimdi bir ihanetin eşiğindeydi. Resûl-i Ekrem (sas), niçin böyle davrandığını sordu arkadaşına. Hâtıb, Mekke’deki yakınlarını himaye edecek kimsenin olmadığını, Kureyşlileri minnettar bırakmak suretiyle akrabalarının hayatını korumayı amaçladığını söyledi. Asla dininden dönmediğini de ilâve etti sözlerine. Allah Resûlü (sas), söylediklerinin doğruluğuna inanarak onu bağışladı.</p>

<p style="text-align:justify">Daha sonra İslâm ordusu Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Müslümanlar, birkaç küçük direniş dışında ciddi bir mukavemetle karşılaşmadan şehre girmeye muvaffak oldular. Resûlullah (sas), başında siyah sarığı, devesinin üzerinde Fetih sûresini okuyarak çok sevdiği hâlde ayrılmak zorunda bırakıldığı kutlu şehir Mekke’ye giriyordu. Bu sırada kendisine bahşettiği bu büyük fetih karşısında Rabbine karşı gönlünde hissettiği derin saygının etkisiyle başını öne eğmekten kendini alamıyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Nihayet Allah Resûlü (sas) kalabalık bir grupla Mescid-i Harâm’a ulaştı. Kâbe’yi tavaf edip iki rekât namaz kıldı. Bu arada bütün Mekke halkı Kâbe’nin etrafında toplanmış, merakla onu beklemekteydi. Tavafını bitiren Nebî (sas), Kâbe kapısının eşiğinde durdu ve kapının sövelerini tuttu. Karşısında sıralanmış olan kalabalığa baktı. İnsanları İslâm’a davet etmeye başladığı günden bu yana kendisine türlü eziyetler etmiş, canına ve malına kast etmiş olan Mekkelilerin hayatı, şimdi onun iki dudağı arasından çıkacak söze bağlıydı. Artık onlardan geçmişin hesabını sormasına ve intikam almasına hiçbir şey engel olamazdı. Şöyle seslendi onlara: "<i>Ey Kureyşliler, şimdi benden size nasıl davranacağımı bekliyorsunuz?" </i> Mekkeliler başlarını önlerine eğerek cevap verdiler: "Senden iyilik bekliyoruz. Çünkü sen asil bir kardeş ve asil bir kardeş oğlusun." Resûl-i Ekrem (sas), "<i>O hâlde tıpkı Yusuf Peygamber (as) gibi ben de, "Bugün size kınama yok. Allah (cc) sizi bağışlasın. O (cc), merhametlilerin en merhametlisidir."</i> <i>diyorum." </i>dedi ve ekledi: "<i>Haydi gidin, hepiniz serbestsiniz."</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu soylu davranış karşısında kalpleri kin, nefret ve düşmanlık duygularından arınan Mekkeliler İslâm’a girmekte tereddüt etmediler. Eski düşmanlar, bağışlanmanın sevinciyle artık yeni kardeşler hâline gelmişlerdi: "<i>Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O (cc), kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (cc) bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz..."</i></p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), kendisini bir kuyunun dibinde ölüme terk eden kardeşlerini bağışlayan asil peygamber Hz. Yusuf (as) gibi kendisine ve müminlere yıllarca eziyet eden Mekkelilere af kapısını açarak kötülüğe iyilikle karşılık vermişti. Nefret sevgiye, küfür de imana dönüşünce dost düşman farkı silinip gitmişti: "<i>İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Affetmek aslında tam da böyle bir şeydir. Affetmek demek, silmek demektir. Kini silmek, intikamı silmek, hıncı silmek... Suç ve hataları bağışlamak belki onları ortadan kaldırmaz; ancak öfke ve husumeti ortadan kaldırır. Kusur ve kabahatleri affetmek belki onları unutturmaz; ama nefret ve intikamın izini siler. Tüm düşmanlarını bağışlayan Allah Resûlü’nün (sas) dahi bağışladığı hâlde yaptıklarını unutamadığı kimseler vardı. Amcası Hz. Hamza’yı (ra) şehit eden Vahşî’yi affetmiş, fakat ona mümkünse kendisiyle yüz yüze gelmek istemediğini söylemişti.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanları bağışlamak aslında ne hataları görmezden gelmek ve kabullenmek ne de gururunu ayaklar altına almak anlamına gelir. Hataları affetmek suretiyle insan esasen kötülüğe kötülük, öfkeye şiddet, kine kin eklemeyi reddeder. Nefret ve intikamı kötülere bırakır. Öfkelerinin esiri olmuş kişileri bir de kin ve nefretin ateşiyle yakmak istemez.</p>

<p style="text-align:justify">Bir defasında Hz. Âişe (ra), Allah Resûlü’ne (sas) başındaki miğferin kırıldığı, yüzünün kanlara bulandığı ve dişinin kırıldığı Uhud gününden daha sıkıntılı bir gününün olup olmadığını sormuş, Peygamberimiz (sas) de Tâif dönüşünde yaşadıklarının hayatının en ıstıraplı ve unutulmaz anları olduğunu söylemişti. Tâifliler, kendilerini İslâm’a davet için gittiğinde Allah Resûlü (sas) ile alay etmiş ve ona hakarette bulunmuşlar, hatta geçip gideceği yolun iki yanına oturarak attıkları taşlarla onu yaralamışlardı. Ellerinden kurtulduğu zaman mübarek ayaklarından kanlar akıyordu. Bir ağacın dibinde biraz dinlendikten sonra ellerini göğe kaldırarak hâlini Yüce Allah’a (cc) arz etti. Bu sırada gökte bir bulutun içinde Cebrail’i (as) gördü. Cebrail (as), Allah’ın (cc) onun duasını işittiğini, onlar hakkında ne dilerse yapması için dağlar meleğini gönderdiğini söyledi. Dağlar meleği ise Hz. Peygamber’e (sas) selâm verdikten sonra (Ebû Kubeys ile Kuaykıân adlı) iki büyük dağı zalimlerin başına geçirebileceğini bildirdi. Buna mukabil Hz. Peygamber (sas), "<i>Hayır. Bilakis ben Allah’ın (cc) onların soyundan sadece kendisine kulluk edecek bir nesil çıkarmasını ümit ederim."</i> dedi. Kavmi tarafından benzer zulümlere maruz kalan fakat yine de, "<i>Allah’ım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar."</i> diyen önceki bir peygamber gibi, Resûl-i Ekrem (sas) de Tâifliler için Allah’tan (cc) af dilemişti. O gün Resûl-i Ekrem’in (sas) onları bağışlaması on iki yıl gibi kısa bir süre içinde meyvesini verecek, Tâifliler Medine’ye bir heyet gönderip kendi istekleriyle İslâm Dini’ni kabul ettiklerini bildireceklerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Müminin bir başkasını bağışlaması, esasen bağışlamayı çok seven Yüce Allah’ın (cc) ahlâkıyla ahlâklanmanın bir gereğidir. Nasıl ki Rabbimiz (cc) adalet ve iyiliğinin bir gereği olarak kullarını bağışlıyorsa, kullar da Rablerinin bu ahlâkından nasiplenmek için elinden geleni yapmalıdırlar. Dolayısıyla Allah’ın (cc) kendisini affetmesini isteyen, kendisi de başkalarını affetmelidir. Yoksa, "<i>Allah’ın (cc) sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz?"</i> </p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de, "<i>Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a (cc) aittir. Şüphesiz O (cc), zalimleri sevmez."</i>  buyrulmuştur. Allah (cc) ‘Afüv’ ismiyle kusurları siler, ‘Ğafûr’ ismiyle günahları affeder, ‘Settâr’ ismiyle hataları örter. İnsanoğlunun başına gelen bütün musibetler kendi yaptıkları yüzünden olsa da, Rabbimiz pek çoğunu affeder. Çünkü O’nun (cc) bağışlaması bol, mağfireti sonsuzdur. Eğer yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandırmış olsaydı Allah (cc) yeryüzünde hiçbir canlı varlık bırakmazdı. Fakat O (cc), kullarına belirlenmiş bir süreye kadar mühlet verir.</p>

<p style="text-align:justify">Affetmeyi çok seven Rabbimiz (cc), kendisine şirk koşulmasının dışında tüm günahları bağışlayabilir. Bu yüzden günah işleyerek haddini aşan kullarından, kendi rahmetinden ümit kesmemelerini ister. Onları, "<i>Rahmetim gazabımı geçmiştir." </i> diye müjdeler. Kendilerine açık mucizeler gösterildiği hâlde buzağıyı tanrı edinen İsrâiloğulları’nı, Uhud Savaşı’nda şeytana aldanıp yerlerini terk eden sahâbîleri bağışlayan Allah (cc), iman edip salih amel işleyen kullarını da muhakkak affeder.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ (cc), son elçisi Hz. Muhammed’den (sas) affedici olmasını istemişti. Bu yüzden hataları bağışlamak Resûl-i Ekrem’in (sas) en belirgin vasfıydı. Resûlullah’ın (sas) nasıl bir ahlâka sahip olduğu sorulduğunda şöyle demişti Hz. Âişe (ra): "O (sas), kötü sözlü ve çirkin ağızlı değildi, çarşı pazarda bağırıp çağırmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi; bilakis bağışlar ve hoşgörürdü. Nezaketsiz davranışlar karşısında bazen hiddetlense de öfkesine hâkim olarak affı seçerdi. Affetme konusunda elinden geleni yaptıktan sonra hâlâ arzuladığı seviyeye erişemediğini düşündüğü zamanlarda ise Rabbine (cc) şöyle dua ederdi: "<i>Allah’ım! Muhammed </i>(sas)<i> ancak bir beşerdir. Her insanın öfkelendiği gibi O </i>(sas)<i> da öfkelenir. Eğer bir Müslüman’a haksız yere lanet okur, ağır konuşur, beddua edersem, bunu onun için (günahlarından) temizlenme ve rahmet vesilesi kıl."</i></p>

<p style="text-align:justify">Âişe (ra) validemizin ifadesiyle, Allah Resûlü (sas), kendisine yapılan hiçbir hususta intikam peşinde olmadı. Ama Allah’ın (cc) yasaklarının çiğnenmesi durumunda Allah (cc) için ceza verirdi Kendisinin canına kast edenleri dahi tereddütsüz bağışladı. Meselâ, Zâtu’r-Rikâ’ Seferi’nin dönüşünde bir ağacın altında dinlenirken, ağacın dalına astığı kılıcını alarak kendisini öldürmeye yeltenen Ğavres b. Hâris isimli müşrik bedevîyi hiçbir ceza vermeden salıverdi. Yine Hayber’de Yahudi bir kadının kendisini öldürmek maksadıyla hediye ettiği zehirli koyun etini yedikten sonra zehirin farkına varınca kadını bağışladı ve onu öldürmek isteyen sahâbîlerine engel oldu. Peygamberliğinin ilk yıllarında Mekke’de panayırları dolaşarak insanları İslâm’a davet ederken kendisine son derece kaba davranan ve ağır hakaretlerde bulunan Hanîfeoğulları kabilesinin lideri olan ve yıllar sonra Şam’dan memleketine dönerken Müslümanlar tarafından yakalanarak Medine’ye getirilen Yemâme reisi Sümâme b. Üsâl’i affetti. Hudeybiye Antlaşması öncesinde Mekke yakınlarında beklerken kendisini ve ashâbını öldürmek için bir sabah vakti Ten’im Dağlarından ansızın üzerlerine baskın yapan ancak maksatlarına ulaşamayıp esir alınan Mekkeli seksen kişiyi de affederek salıverdi.</p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem (sas) kendisi bağışlamayı şiar edindiği gibi, insanlara da bağışlamayı tavsiye ederdi. Bir mümin kabahatinden dolayı kardeşinden özür dilediğinde, özrünün kabul edilmemesinin büyük bir vebal olduğunu söylerdi. Zira hatasını kabul edip özür dileme cesaretini göstermek de başlı başına bir erdemdir. Bir defasında da huzuruna gelerek, "İşlediği bir suçtan dolayı hizmetçimi kaç kez affedeyim?" diye ısrarla soran bir kişiye, "<i>Her gün yetmiş kere."</i> cevabını vererek bağışlamanın sınırı olmadığını ima etmişti. Aslında Yüce Allah’ın (cc) kullarına karşı tavrı da böyledir. Peygamberimizin (sas) belirttiğine göre, bir kimse günde yetmiş kere Allah’a (cc) tevbe etse yine de ısrar etmiş sayılmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Suç sahiplerini bağışlamanın, hatta can düşmanlarını dahi Resûl-i Ekrem (sas) gibi gönül hoşluğuyla affedebilmenin elbet bir sırrı olmalıydı. Aslında Allah Resûlü (sas) bu sırrı kendisinin özel hizmetlerini yerine getiren çocuk yaştaki Enes’e (ra) fısıldayıvermişti bir gün. Şöyle demişti ona: "<i>Evlâdım! Eğer kalbinde kimseye karşı hile olmadan sabaha ve akşama erişmeyi başarabilirsen bunu yap. İşte bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi yaşatırsa beni sevmiş olur, kim de beni severse cennette benimle birlikte olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem (sas) böylece affetme erdemine götüren biricik yolu tarif etmiş oluyordu. Zira kalbinde kin ve intikam duyguları bulundurmamayı kendine ilke edinen birisi için bağışlamak hiç de zor olmasa gerektir. Çünkü düşmanlık ve intikamın olmadığı yerde sevgi ve kardeşlik egemen olacak, zamanla yıpranabilecek ilişkiler de af ile yeniden tamir edilecektir. Nitekim Peygamberimiz (sas) kendisini öldürmeye yeltenen Sümâme’yi bağışladığında Sümâme şöyle demiştir: "Ey Muhammed! Vallahi, yeryüzünde bana senin yüzünden daha sevimsiz bir yüz yoktu, şimdi ise senin yüzün bana bütün yüzlerden daha sevimli oldu. Vallahi, benim için senin dininden daha sevimsiz bir din yoktu, şimdi ise benim için bütün dinlerden daha sevimli oldu! Vallahi, benim için senin şehrinden daha sevimsiz bir şehir yoktu, şimdi ise benim için bütün şehirlerden sevimli oldu!"</p>

<p style="text-align:justify">İslâm Peygamberi bu yüzden, "<i>Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!"</i> çağrısıyla müminleri kin ve intikamdan uzak durmaya davet eder. Allah’ın (cc) en nefret ettiği insanın, husumette sınır tanımayan ve alabildiğine kindar kimse olduğunu hatırlatır. "<i>Husumeti sürdürmen sana günah olarak yeter." </i> uyarısında bulunur. Bizzat kendi adına öç almaktan uzak durarak da müminlere örnek olur.</p>

<p style="text-align:justify">Affetmek, düşmanlık ve intikamdan vazgeçmektir; ancak suç ve suçluyla mücadeleyi bırakmadan elbette. Affetmek aslında intikam arzusunu yatıştırdığı için adalete ve meşru bir cezaya imkân tanır. Öfke ve husumeti insanlardan uzaklaştırarak haksız ve adaletsiz cezalara engel olur. Diğer yandan suçun ve suçluların bağışlanması insanlar arasında iyiliğin egemen kılınması için ne kadar önemli ise, toplum düzeninin korunması ve adaletin tesisi için suçlara mukabil cezaların takdir edilmesi de o kadar hayatîdir. Zayıfların uğradığı haksızlıkların hesabını güçlülerden sormayan bir toplum, Allah (cc) katında da makbul değildir. Müminler bir haksızlığa uğradıkları zaman ona boyun eğmez, bilakis yardımlaşarak kötülüğün üstesinden gelirler.</p>

<p style="text-align:justify">Hiçbir zaman şahsı adına ceza peşinde olmayan Resûl-i Ekrem (sas) de Allah’ın (cc) yasakladığı şeyler hususunda ceza vermekten çekinmezdi. Zira af yolunu tutmakla emrolunan İslâm Peygamberi (sas), insanlar arasında adaletin tesis edilmesiyle de yükümlü idi. Tüm Mekkelileri bağışladığı fetih gününde İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlıklarıyla tanınan ve savaş suçlusu sayılabilecek olan bazı müşriklerin öldürülmesini emretmişti. Aynı şekilde İslâm’a girdikten sonra masum insanları öldürüp hırsızlık yapan ve İslâm’dan çıkan Ureyne kabilesine mensup kişilere de hak ettikleri cezayı vermişti. Ancak o kendisine arz edilen davalarda elden geldiğince bağışlayıcı olmayı teşvik eder, bağışlamada hata edilmesinin, cezalandırmada hata edilmesinden daha iyi olduğunu söylerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Mümin, bir haksızlığa uğradığında ya hukuk yoluyla suça denk bir ceza ister yahut affetme yolunu seçer. Resûlullah’ın (sas) tavsiyesi de bu yöndedir. Suça mukabil denk bir ceza vermek adalettir, ancak Kur’an, daha üstün bir çıkış yolunu da ısrarla önerir: Bağışlayarak cezadan vazgeçmek. İşte bu nokta affetme erdeminin adalet talebini geçtiği yerdir. Zira cezalandırmaktan vazgeçmek, adaleti de aşan bir erdemdir. Affetmek bu yüzden zor ve fakat yapılmaya değer bir iştir. Bu sebeple affetmek müttakilere özgü bir erdemdir; çünkü affetmek ‘takva’ya en yakın davranıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem (sas) bir haksızlığa uğrayan müminin buna misilleme yapma hakkının olmadığını söyler. Zira misilleme yapmak hem toplumda kargaşa ve düzensizlik çıkarır hem de haksızlığa uğrayan kişi suçluya kendi gördüğü zarardan daha fazlasını vermek suretiyle mazlum iken zalim durumuna düşebilir. O yüzden affetme kararı mağdurun kendisine veya yakınlarına, suçluların cezalandırılması suretiyle adaletin tahakkuku ise hukukî müesseselere verilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem (sas) içini bir sıkıntı kaplayıp gönlü daraldığında Allah’tan (cc) günahlarını bağışlamasını dilerdi. Âdeta kar ve dolu sularıyla yıkanmış bembeyaz bir elbise gibi kalbinin günah kirlerinden arınmasını isterdi. ’Günah’ anlamına gelen Arapça ‘vizr’ kelimesi aynı zamanda ‘yük’ demektir. Bu sebeple Allah (cc), kulunun günahlarını affettiğinde onun kalbinden günahı silmiş, yüreğinden yükünü almış gibidir. İnsanları affetmek de tıpkı böyledir. Affetmek bir yandan kalbimizi öfke, husumet ve intikam duygularından temizler, bir yandan da bu kötü duyguların yüreğimizi kaplayan ağır yükünü hafifletir. Sıcak, sağlıklı ve olgun bir iletişim ortamını mümkün kılar. Ayrıca affetmek insanı güçlü ve saygın kılar. Çünkü Peygamberimizin (sas) ifadesi ile: "<i>...Allah (cc), affeden bir kulunun ancak şerefini artırır..."</i></p>

<p style="text-align:justify">Ne kadar manidardır ki ‘bağışlamak’ kelimesi dilimizde ‘affetmek’ anlamına geldiği gibi, ‘karşılık gözetmeden vermek’ anlamına da gelir. ‘Bağışlamak’, bir bakıma ‘bağışta bulunmak’tır. Affetmek suretiyle insan aslında gönül dünyasını kin, nefret ve düşmanlık duygularından arındırdığı için kendisine, cezalandırmaktan vazgeçtiği için suçluya ve nihayet intikam peşinde koşmayıp huzursuzluğa sebebiyet vermediği için de topluma âdeta ‘bağışta bulunmuş’ gibidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/affetmek-al-i-cenablik-1</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Jul 2026 08:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/affetmek-ali-cenablik-1.jpg" type="image/jpeg" length="28128"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Cömertlik: Gönülden Vermek]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/comertlik-gonulden-vermek-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/comertlik-gonulden-vermek-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Peygamber Efendimiz (sas) cimri ile Allah (cc) yolunda harcama yapan kimseleri nasıl tasvir etmiştir? Cömertliğin insana kazandırdığı özellikler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَثَلُ الْبَخِيلِ وَالْمُتَصَدِّقِ مَثَلُ رَجُلَيْنِ عَلَيْهِمَا جُنَّتَانِ مِنْ حَدِيدٍ، إِذَا هَمَّ الْمُتَصَدِّقُ بِصَدَقَةٍ اتَّسَعَتْ عَلَيْهِ، حَتَّى تُعَفِّيَ أَثَرَهُ، وَإِذَا هَمَّ الْبَخِيلُ بِصَدَقَةٍ تَقَلَّصَتْ عَلَيْهِ، وَانْضَمَّتْ يَدَاهُ إِلَى تَرَاقِيهِ، وَانْقَبَضَتْ كُلُّ حَلْقَةٍ إِلَى صَاحِبَتِهَا</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Cimri ile Allah (cc) yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise (âdeta) üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M2361 Müslim, Zekât, 77)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَا مِنْ يَوْمٍ يُصْبِحُ الْعِبَادُ فِيهِ إِلاَّ مَلَكَانِ يَنْزِلاَنِ فَيَقُولُ أَحَدُهُمَا: اللَّهُمَّ أَعْطِ مُنْفِقًا خَلَفًا، وَيَقُولُ الْآخَرُ: اللَّهُمَّ أَعْطِ مُمْسِكًا تَلَفًا</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, "Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver." der. Diğeri de, "Allah’ım, malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et." der."</i></p>

<p style="text-align:justify">(B1442 Buhârî, Zekât, 27)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "…لاَ يَجْتَمِعُ الشُّحُّ وَالْإِيمَانُ فِى قَلْبِ عَبْدٍ أَبَدًا</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">(N3112 Nesâî, Cihâd, 8)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "…وَاتَّقُوا الشُّحَّ، فَإِنَّ الشُّحَّ أَهْلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ، حَمَلَهُمْ عَلَى أَنْ سَفَكُوا دِمَاءَهُمْ وَاسْتَحَلُّوا مَحَارِمَهُمْ</p>

<p style="text-align:justify">Câbir b. Abdullah’tan (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti."</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(M6576 Müslim, Birr, 56)</p>

<p>***</p>

<p>عن أَبِى بَكْرٍ الصِّدِّيقِ، عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ خَبٌّ وَلاَ بَخِيلٌ وَلاَ مَنَّانٌ.’</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Bekir es-Sıddîk’tan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T1963 Tirmizî, Birr, 41)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Zamanın birinde, bir adam çölde tek başına yolculuk yapıyormuş. Aniden gökyüzünden, "Filânın bahçesini sula!" diye bir ses işitmiş. Başını kaldırıp baktığında gökte sadece bir bulut görmüş. Evet, ses oradan geliyormuş. Adam hayretler içerisinde kalarak bulutu takip etmeye başlamış. Kara taşlık bir yere gelince bulut suyunu boşaltmış. Yağmur suları bir derede toplanmış ve akmaya başlamış. Bu defa adam suyu takip etmiş ve önüne bir bahçe çıkmış. Bu bahçede bir adamın elinde kürekle suyu oraya buraya çevirerek bahçeyi suladığını görmüş. Bahçeyi sulayan adama yaklaşarak, "Arkadaş, adın ne?" diye sormuş. Bahçeyi sulayan adam yolcunun buluttan duyduğu ismi telaffuz ederek, "Adımı niçin soruyorsun?" demiş. O da, "Biraz önce yağmur yağdıran bulut vardı ya..." diyerek anlatmaya başlamış: "Ben, o buluta bir kişinin senin adını söyleyerek, "Filânın bahçesini sula!" dediğini işittim. Sonra da bulutu takip ederek buraya kadar geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle böyle bir ilâhî ikrama nail oldun?’ deyince bahçe sahibi, "Madem merak ediyorsun söyleyeyim. Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap yaparım. Ürünün üçte birini dağıtırım. Üçte birini çoluk çocuğumla yerim. Üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibarettir." diye karşılık vermiş.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sas) anlattığı bu olayda, olayın kahramanının elde ettiği ürünün üçte birini dağıtması, üründen verilmesi mecburi olan bir oranı ifade etmemektedir. Bu oranın dile getirilmesi, cömertliğin mutlaka bu şekilde ve bu miktarda olması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır. Bilakis gıpta edilecek boyutta bir cömertliğe sahip olan bu olayın kahramanı, inananları daima cömertliğe teşvik eden Hz. Peygamber (sas) tarafından bir örnek olarak aktarılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Cömertlik konusunda ısrarlı tavsiyeleri olan Allah Resûlü (sas), bizzat yaşantısıyla da mümin bir insanın cömertliğinin nasıl olacağına dair eşsiz örnekler vermiştir. Ashâbının anlatımıyla O (sas), esen rüzgârdan daha cömert idi. Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise onu mutlaka verir, asla yok demezdi. Kısacası o, insanların en cömerdi idi. Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliğini esirgemez, asla bencillik yapmazdı. Meselâ, bir hanım sahâbî, bir gün kendi elleriyle ördüğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e (sas) vermiş ve "Bunu, giyesin diye ördüm." demişti. Peygamber Efendimiz (sas) hediyeyi kabul etmiş ve onu giyinip ashâbının yanına gitmişti. Allah Resûlü’nün (sas) üzerindeki hırkayı gören bir sahâbî, "Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz." demişti. İnsanların en cömerdi olan Resûl-i Ekrem (sas), "<i>Peki."</i> deyip orada biraz oturduktan sonra evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak, isteyen sahâbîye göndermişti. Bir başka sefer onun cömertliği, hayatı dünya malından ibaret gören bir Yahudiyi hayrete düşürmüş, Yahudi, onun yaptığı cömertlikleri şaşkınlıkla terennüm etmekten kendini alamamıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Evet, cömertlik paylaşmaktır. Sevgiyi, şefkati, bilgiyi, zamanı, serveti paylaşabilmektir. Kalbinde sevgiden eser olmayan, neyi paylaşabilir? Başkalarını sevmeyen, yaratılana Yaratan’dan (cc) ötürü hürmet etmeyen kişi, kime, ne verebilir? Böyle bir kişi her türlü mal ve değerin tek sahibi olmayı istemekten başka bir şey düşünmez. Hâlbuki cömertlik öylesine yüce bir erdemdir ki Yaratan’ın (cc) ikramını yaratılanlara sunabilmektir. Elindeki bir lokma ekmeği başkasıyla bölüşebilmektir.</p>

<p style="text-align:justify">En Sevgili’nin (sas) Medineli ashâbından Sâbit b. Kays (ra) ve eşi emsalsiz bir cömertlik örneği sergilemişlerdir. Onların bıraktığı cömertlik hatırası, yürekleri özveriye açan bir örnektir: Bir gün Peygamber Efendimize (sas) bir adam gelerek, "Yâ Resûlallah! Açlıktan bitap düştüm, hâlsiz kaldım." der. Resûlullah (sas) onu doyurmaları için hanımlarına haber gönderir, fakat onların saadet hanelerinde yiyecek hiçbir şey yoktur. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "<i>Bu gece şu adamı konuk edip yemek yedirerek Allah’ın </i>(cc)<i> merhametine nail olmak isteyen kimse yok mu?" </i> buyurur. Derhâl ensardan bir zât ayağa kalkar ve "Ben varım, yâ Resûlallah!" diye cevap verir. Bu zât Sâbit b. Kays’tır. Akabinde o adamı alıp evine götürür. Hanımına hitaben, "İşte bu kişi Allah Resûlü’nün (sas) konuğudur. Evde ne varsa ona ikram edelim." der. Evin hanımı, "Vallahi evimizde çocuklarımızın yiyeceğinden başka hiçbir şey yok." diyerek karşılık verir. Eşinden bu üzüntü verici cevabı alan sahâbî, eşine der ki: "O hâlde çocuklar akşam yemek istedikleri vakit onları uyut. Sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece karanlıkta karnımızı doyuruyormuş gibi yapalım ve geceyi aç geçirelim." Kadın, kocasının dediklerini yapar. Kendileri ve çocukları aç kalmıştır ama Allah Resûlü’nün (sas) emaneti olan misafirleri doymuştur. Sabah olunca misafirlerini uğurlarlar. Konuk olduğu evden ev sahiplerinin ikram ve izzetleri ile memnun olarak ayrılan misafir, doğruca Resûlullah’ın (sas) huzuruna varır. Misafiri karşısında karnı doymuş, memnun olarak gören Allah Resûlü (sas), "<i>Bu gece Allah (cc) sizin yaptığınızdan hoşnut olmuştur." </i> buyurur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu çift kendilerinin ve çocuklarının aç kalması pahasına misafirlerine ikramdan kaçınmamış, kendileri muhtaçken başkasını kendilerine tercih etmişlerdir. Böylece cömertliğin en üst mertebesi olan ‘îsâr ahlâkı’nın nadide örneklerinden birini sergilemişlerdir. Cenâb-ı Hak (cc) da bu tür bir davranışı överek, bu davranıştan memnun olduğunu ifade buyuran ve hem bu aileyi hem de onlar gibi davrananları taltif eden şu âyeti indirmiştir: "<i>Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar (ensar), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Cömertlik, karşılıksız ikram etmektir. Verilen şeyden karşılık beklenirse o, cömertlikten ziyade, ticaret olur. İkram karşılıksız olduğunda anlam kazanacak, cömertlik adını alacak ve inanan insanın benliğini dünyanın esaretinden kurtararak onu ulvîleştirip âhirette sürur vesilesi olacaktır. Hayatın zevk ve eğlenceden, şöhret ve zenginlikten ibaret olmadığını, sonsuz hayatın mutluluk kapılarını açabilmenin tek yolunun Yüce Yaratıcı’nın (cc) rızası olduğunu bilen mümin, elindeki imkânları da bunun için kullanır. Bu noktada cömert müminlerden bahseden şu âyet tüm inananlara rehber ve göz aydınlığı olacak mahiyettedir: "<i>Onlar, yiyeceği, yoksula, yetime ve esire seve seve yedirirler. (Şöyle derler:) "Biz size sırf Allah (cc) rızası için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkuyoruz."  Allah (cc) da onları o günün kötülüğünden korur, yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Cömertlik asla alın teriyle bin bir zahmetle kazanılan servetin yok olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bilakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması, bu dünyada kazandıklarıyla âhiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resûlü’nün (sas) evinde bir koyun kesilir. Âişe (ra) annemiz koyunun ön kolu hâriç etin tamamını komşularına dağıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, "<i>Koyundan ne kadar kaldı?"</i> diye sorar. Âişe (ra) validemiz ona der ki: "Koyunun şu ön kolu hâriç hiçbir şey kalmadı." Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin (sas) verdiği cevap çok anlamlıdır: "<i>(Demek ki) ön kolu hâriç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!"</i>  Mala ve servete bu açıdan bakan Allah Resûlü (sas), bütün hayatı malından mülkünden ibaret olanları, hayatlarını dünyalık uğruna harcayarak dünyalıklarını tek gaye edinenleri uyarmıştır. Bu çerçevede o (sas), kişinin gerçek malının, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdikleri olduğunu belirtmiş; hayra sarf etmeyerek, ölünceye kadar biriktirip sakladıklarının ise mirasçılarının olduğunu ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Öte yandan kişinin şan, şöhret, makam ve mevki hırsı gibi süflî duygularla tatmin olmak için malını sarf etmesi, cömertlik olarak isimlendirilemez. Nitekim Hz. Peygamber (sas) gösteriş için yapılan deve kesme yarışında boğazlanan hayvanların etlerinin yenilmesini dahi yasaklamıştır. Bu tür duyguların tatmini için yapılan harcamalar sahibi için rahmet değil, olsa olsa zahmettir. Peygamber Efendimiz (sas), Allah (cc) rızası gözetmeksizin, gösteriş için hayır ve iyilik yapan kişilerin kötü akıbetini şu örnekle açıklamıştır: "<i>Kıyamet günü huzur-ı ilâhîye zengin birisi getirilecek. Yüce Allah (cc), ona verdiği nimetleri hatırlatacak. O (cc) da, bu nimetlerin kendisine verildiğini kabul edecek. Sonra Cenâb-ı Hak (cc) soracak: "Sana verdiğim bu nimetleri nasıl kullandın?" O kişi, "Yâ Rabbi! Hiçbir eksik bırakmadan malımı nereye harcamamı istediysen oraya harcadım." diye cevap verecek. Bunun üzerine o kişiye, "Yalan söylüyorsun. Sen, malını, "Ne cömert adam!" desinler diye harcadın. Gerçekten de sana, "Ne cömert adam!’ denildi." şeklinde hitap edilecek. Sonra emir verilecek ve o kişi yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacak."</i></p>

<p style="text-align:justify">Malını hak yolunda harcamaya yönelik cömertlik, bir ayrıcalıktır. Her insana nasip olmayan ve gıpta edilecek bir erdemdir. Ancak cömertlik yapan kişi, yaptığı iyilik ve hayır için Allah (cc) rızasından başka hiçbir karşılık beklemediği gibi, ikramda bulunduğu insanların onurunu zedeleyecek davranışlardan da ısrarla kaçınmalı ve yaptığı iyiliği asla başa kakmamalıdır. Nitekim Allah Resûlü (sas) de insanlara mal verirken, onları incitmemeye ve adaletli davranmaya özel önem vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Cömertlik, insanı dünyanın geçici zevklerine dalıp âhireti unutmaktan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemekten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma isteğinin engel tanımaz ihtiraslarından koruduğu içindir ki, Peygamberimiz (sas) tarafından, muhafaza eden, güven veren ve kusurları kapatan demir bir zırha benzetilmiştir: "<i>Cimri ile Allah (cc) yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır."</i></p>

<p style="text-align:justify">Cömert kişi ikram ve ihsanda bulundukça Allah’ın (cc) rızasını kazanır. Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, "<i>Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, "Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver." der. Diğeri de, "Allah’ım, malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et."  der." </i> Cömertçe ikramda bulunan kimse, takdir edilen tutum ve davranışlarıyla bir yandan Allah’ın (cc) hoşnutluğuna, meleklerin duasına nail olurken, öte yandan da insanların sevgisini ve hayranlık duygularını kazanır. Cömertlik yolunda attığı adımlar gıpta ile izlenir. Hz. Peygamber (sas) bu durumu şu sözleriyle ifade etmektedir: "<i>Yalnızca iki kişiye gıpta edilir: Allah (cc) tarafından kendisine mal verilip de malını hak yolunda harcayan kimseye, Allah (cc) tarafından kendisine ilim verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimseye."</i></p>

<p style="text-align:justify">Cömertliği tavsiye edip, onu bir erdem olarak takdim eden Yüce Allah (cc) cömertliğin sınırlarını da belirlemiş, onun savurganlık şeklinde tezahür etmemesini istemiş, mutedil insanların övgüye lâyık tutumlarını şu âyet-i kerîmede ifade etmiştir: "<i>Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar."</i>  Nitekim Peygamberimiz (sas) de cömertliğin ölçüsünü, "<i>İsraf ve savurganlığa kaçmadan, böbürlenmeden yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz." </i> buyurarak belirlemektedir. Bu çerçevede Allah Resûlü (sas) kişinin servetinin tamamını cömertlik olarak başkalarına ikram etmesine de rıza göstermemiştir. Meselâ, servetinin tamamını bağışlamak isteyen Kâ’b b. Mâlik’i (ra), "<i>Malının bir kısmını kendine ayır, bu senin için daha hayırlıdır."</i>  diyerek uyarmış; malının tamamını vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Ebû Vakkâs’a (ra) da, yalnız üçte birini vasiyet etmesini, geri kalanını vârislerine bırakmasını tavsiye ederek, "<i>Vârislerini zengin bırakman, onları başkalarına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır." </i> buyurmuştur. Ancak ihtiyaç duyulduğunda, toplumun menfaatinin gereği olarak malın tamamının bağışlanmasını da bir erdem olarak nitelendirmiştir. Nitekim Allah Resûlü (sas) toplumsal ihtiyaçlar için malî yardım talebinde bulunduğunda, Hz. Ebû Bekir (ra) malının tamamını, Hz. Ömer (ra) ise malının yarısını bağışlamaktan çekinmemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Cömertliğin az ya da çok herhangi bir sınırı yoktur. Bir Arap atasözünde ifade edildiği gibi, "Cömertlik, mevcut olandadır." Yarım hurma da olsa herkesin mutlaka başkalarına ikram edebilecek bir şeyleri vardır. Bunu bile bulamayan kişinin, gönlünde başkalarına ikram hissi taşıması dahi cömertliktir. Cömertlik, gönülden vermektir; Servetiyle dünyaları satın alıp da mahzun gönüllere giremeyen insanların hâli, perişanlıktır. Cömertlik, gönlün, vicdanın paylaşabilme hissinden mahrum olmamasıdır. Zaten gönül paylaşabilme hissinden mahrum olduğu zaman cimriliğin kasvetine bürünmüş, bencilliğin dehlizine girmiş demektir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), ikram ederken cimri davranılmamasını, veren kişinin verdiğinde gözünün kalmamasını, sayarak ve kısarak vermemesini şu örnekle bizlere hatırlatmaktadır: Bir gün hâne-i saadete bir dilenci gelmişti. Hz. Âişe (ra) ona, "Şunu al." dedi. Fakat dilenci gitmeden önce onu çağırarak ne aldığına baktı. O esnada orada bulunan Allah Resûlü (sas), "<i>Evine senin haberin olmadan hiçbir şeyin girip çıkmasını istemiyorsun öyle mi?"  </i>dedi. Hz. Âişe (ra) de, "Evet." diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas), "<i>Ey Âişe, yavaş ol! Sayma,ve sayarak verme! Yoksa Allah (cc) da sana sayarak verir." </i> buyurarak onu uyardı.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bağlamda, Allah Resûlü (sas) müminlere şöyle seslenmektedir: "<i>Pintilikten sakının, çünkü sizden öncekiler pintilik yüzünden helâk oldular. Pintilik onları eli sıkı olmaya itti, eli sıkı oldular. Akrabayla ilgilenmemeye itti, akrabalarıyla ilgiyi kestiler. Günaha itti, günahkâr olup çıktılar." </i> Müminleri cimrilik ve daha ilerisi olarak kabul edilen pintilik hususunda bu şekilde uyaran Peygamber Efendimiz (sas), cimriliğin insanda bulunan huyların en kötüsü olduğunu söylemiş, cimriliği ‘hastalık’ olarak nitelendirmiş, kendisinin kesinlikle cimri olmadığını özellikle ifade etmiş, dualarında da, "<i>Allâhümme innî eûzü bike mine’l-buhli ve eûzü bike mine’l-cübni ve eûzü bike en erudde ilâ erzeli’l-umuri." (Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan sana sığınırım, ömrün en rezil zamanına kalmaktan sana sığınırım.) </i> şeklinde tazarruda bulunmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Evet, cimrilik hastalıktır. Kişinin sadece kendi menfaatini önemseme, egosunu tatmin etme, biriktirme, biriktirdiklerinden istifade edememe, sahip olduğu hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşamama hastalığıdır. Cimri, egoisttir. Yalnızca kendini düşünür. Fakat servetini kendisi için dahi harcayamaz. Yücelttiği malında, mülkünde, sahip olduğu eşyada arar, huzuru ve mutluluğu. Sahip olduklarının ebedî olduğunu ve kendisini sonsuzluğa taşıyacağını zanneder. Bilginin, servetin, sevginin ve zamanın başkalarına ikram edilmesini, başkalarıyla paylaşılmasını ahmaklık olarak nitelendirir. O, paylaşmanın, ikram etmenin, hediye vermenin bencillikle kararan vicdanına yapacağı olumlu etkileri göremediği gibi, karşısındakinin kalbinde açılan muhabbet, sevgi, minnet pencerelerini de göremeyecek kadar basiretten yoksundur. Yüce Yaratıcı (cc) bu kişilere şöyle seslenir: "<i>De ki: Rabbimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla cimrilik yapardınız." </i> Bu hitabıyla Cenâb-ı Hak (cc) cimrideki hasta ruh hâlini en veciz şekilde ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Mümin her şeyden önce Allah’ın (cc) rızasını arayan, her şeyden çok Allah’a (cc) güvenen ve sadece O’na (cc) boyun eğen kişidir. Cimri ise her şeyden ve herkesten çok, sahip olduklarına güvenir. Serveti onu o kadar müstağni kılar ki hiçbir şeye muhtaç olmadığını, hatta Allah’a (cc) bile ihtiyacının kalmadığını zanneder. Malını mabut edinir. "Malım, malım!" der durur. Halbuki Peygamberimizin (sas) ifadesiyle, insanın yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip âhirette karşılığını almak üzere önden gönderdiğinden başka malı mı vardır? Ne yazık ki cimri insan bu durumun farkında bile değildir. Onun bu ruh hâli, Allah’a (cc) güven duygusunu, dolayısıyla imanını zedeler. Bunun içindir ki Efendimiz, "<i>...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz." </i> buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Cimri bazen gelecek kaygısını bazen de sahip olduğu mal varlığının yitirilmesi endişesini, bozuk ruh hâlinin sebebi olarak gösterir. Hatta çoluk çocuğuna bakma yükümlülüğünü, cimriliğine ve harcama korkaklığına neden olarak sunar. Halbuki onun gönlüne bu korku, maddeyi ulvîleştiren, açgözlülüğü ve hırsı kamçılayan, fakirlik korkusunu aşılayan şeytan tarafından fısıldanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Cimrilik, insanı Allah’ın (cc) sevgisinden mahrum bırakmakta ve toplum içinde huzurun bozulmasına yol açmaktadır. Başkasını düşünmeyip etrafındaki yangına duyarsız kalan, çevresindeki iniltilere kulaklarını tıkayan, garibanlardan yüz çeviren insanlardan teşekkül edilen toplumun huzurundan elbette bahsedilemez. Devamlı biriktiren, biriktirdikçe pintileşen, dünyayı ve sonrasını biriktirdiklerinden ibaret sayan insanlardan müteşekkil bir toplumun fertleri mutlu olamaz. Bazılarının servet biriktirmek, eşyaya sahip olmak ve variyetlerini artırmak hususundaki gem vurulamaz arzuları, onların bu uğurda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu mubah görmeleri sonucunu doğurur ki bu da toplumun kıyametidir. Allah Resûlü (sas) bu noktaya şu şekilde dikkatlerimizi çekmektedir: "<i>...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti."</i></p>

<p style="text-align:justify">Dünyada Yaratan’ın (cc) ve yaratılanın sevgisinden mahrum olan cimrinin, ebedî hayatta da cennetin nimetlerine kavuşması zor olacaktır. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez." </i> Bunun aksini düşünenlere Yüce Allah (cc) şöyle hitap etmektedir: "<i>Allah’ın (cc) lütfundan kendilerine verdiklerini infakta cimrice davrananlar, bunun kendileri için hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü onların boyunlarına dolanacaktır."</i></p>

<p style="text-align:justify">Cömertlik ve cimrilik ile ilgili bütün bu mülâhazalardan sonra diyebiliriz ki İslâm dini, her işte ve durumda olduğu gibi harcama ve paylaşma konusunda da müntesiplerine itidalli olmalarını, orta yolu tutmalarını emretmiş, âyeti ile konunun çerçevesini belirlemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Müslüman, her şeyin gerçek sahibinin ve mâlikinin Yüce Allah (cc) olduğunu, O’nun (cc) mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip aldığını hatırından çıkarmamalıdır. Cömertlikle cennete uzanan yolu görebilmeli, cimrilikle Rabbinden uzaklaştığını fark edebilmeli, Allah’ın (cc), "<i>Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın." </i> âyeti ve Hz. Peygamber’in (sas) şu tasviri bu konuda ona rehber olmalıdır:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Cömert, Allah’a (cc) yakın, cennete yakın, insanlara yakın, ama cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah’tan (cc) uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, ama cehenneme yakındır. Cömert cahil, Yüce Allah (cc) katında cimri âbidden daha sevimlidir."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/comertlik-gonulden-vermek-1</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 09:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/comertlik-gonulden-vermek.jpg" type="image/jpeg" length="11001"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Haya: İslam Ahlakının Özü]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/haya-islam-ahlakinin-ozu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/haya-islam-ahlakinin-ozu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Peygamberlerin temel vasıflarından biri olan hayâ erdemi, onların gönderildikleri toplumlara ısrarla öğütledikleri bir sünnet olagelmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "İnsanlık, ilk günden beri bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri bir söz bilir: Şayet utanmıyorsan, dilediğini yap!"]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"حَدَّثَنَا أَبُو مَسْعُودٍ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ الأُولَى: إِذَا لَمْ تَسْتَحى فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Mes’ûd’un (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"İnsanlık, ilk günden beri bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri bir söz bilir: Şayet utanmıyorsan, dilediğini yap!"</i></p>

<p style="text-align:justify">(B6120 Buhârî, Edeb, 78)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "الْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً، وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الْإِيمَانِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>İ</i><i>man, yetmiş küsur parçadır. Hayâ da imandan bir parçadır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M152 Müslim, Îmân, 57)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ لِكُلِّ دِينٍ خُلُقًا. وَخُلُقُ الْإِسْلاَمِ الْحَيَاءُ</p>

<p style="text-align:justify">Enes (b. Mâlik)’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) söyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Her dinin (kendine özgü) bir ahlâkı vardır; İslâm ahlâkı(nın özü) hayâdır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(İM4181 İbn Mâce, Zühd, 17)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَا كَانَ الْفُحْشُ فِى شَيْءٍ إِلاَّ شَانَهُ، وَمَا كَانَ الْحَيَاءُ فِى شَيْءٍ إِلاَّ زَانَهُ</p>

<p style="text-align:justify">Enes (b. Mâlik)’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Arsızlık nerede ve kimde olursa olsun çirkinleştirir; hayâ ise nerede ve kimde olursa olsun zarifleştirir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T1974 Tirmizî, Birr, 47)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ سَلْمَانَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ رَبَّكُمْ تَبَارَكَ وَتَعَالَى حَيِيٌّ كَرِيمٌ يَسْتَحْيِى مِنْ عَبْدِهِ إِذَا رَفَعَ يَدَيْهِ إِلَيْهِ، أَنْ يَرُدَّهُمَا صِفْرًا</p>

<p style="text-align:justify">Selmân’dan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Şüphesiz Yüce Rabbiniz (cc) hayâ sahibi ve cömerttir. Kulu (dua etmek için) O’na (cc) ellerini kaldırdığı zaman, o elleri boş çevirmekten hayâ eder."</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(D1488 Ebû Dâvûd, Vitr, 23)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Mescid-i Nebevî’de büyük bir kalabalık vardı. Zeyneb bnt. Cahş (ra) ile dünya evine giren Allah Resûlü’nün (sas) düğün yemeğine davetliydi herkes. Kendilerine ikram edilen et ve ekmeği yiyenler oradan ayrılıyor, onların yerine yenileri geliyordu. Bütün davetliler yemeklerini bitirdiğinde Resûlullah (sas) sofranın kaldırılmasını istedi. Ancak vaktin ilerlemesine aldırış etmeyen bir grup insan evdeki sohbete devam ediyor, Allah Resûlü (sas) ile eşi Zeyneb’in (ra) yalnız kalmasına müsaade etmiyorlardı. İnsanları kırmaktan hoşlanmayan Resûlullah (sas) ise ağırdan alan bu sahâbîleri incitmek istemiyor, kâh oturup kalkarak kâh odayı terk ederek, rahatsızlığını onlara hâliyle fark ettirmeye çalışıyordu. Odasına girmek üzere geldiğinde üç kişinin hâlâ oturmakta olduğunu gördü ve onlar gidinceye dek bekledi. Herkes dağıldıktan sonra tekrar odasına gelen Allah Resûlü (sas), içeriye girer girmez, "<i>Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in </i>(sas)<i> evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i </i>(sas)<i> üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) hayâ etmektedir. Ama Allah (cc), hakkı söylemekten hayâ etmez..."</i>  diye başlayan hicap âyeti nâzil oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Sözlükte ‘utanmak, çekinmek’ anlamlarına ve Türkçede daha çok ‘ar’ kelimesiyle ifade edilen hayâ duygusu, genellikle yüzün kızarması, kişinin başını öne eğmesi, gözlerini kaçırması, şaşkın davranışlar sergilemesi gibi şekillerde dışa yansır. İnsanı kötülükten alıkoyup iyiliğe yönelten fıtrî bir ahlâk özelliği olmakla birlikte hayâ, kişinin içinde yaşadığı toplumun dinine, örf ve âdetlerine, yaşam tarzına göre şekillenir. Dolayısıyla değer yargılarının değişmesiyle hayânın toplumdan topluma, hatta bireyden bireye farklılık göstermesi mümkün olduğu gibi, değerlerin hiçe sayıldığı bir ortamda tamamen yok olması da ihtimal dâhilindedir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberlerin temel vasıflarından biri olan hayâ erdemi, onların gönderildikleri toplumlara ısrarla öğütledikleri bir sünnet olagelmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>İnsanlık, ilk günden beri bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri bir söz bilir: Şayet utanmıyorsan, dilediğini yap!"</i>  Kişi için utanç sebebi olmayan davranışların yapılmasında sakınca bulunmadığını ifade eden bu söz, aynı zamanda hayâsı olmadığı takdirde insanın kötüyü ayıracak bir ölçütü kalmayacağını, dolayısıyla dilediği gibi davranabileceğini bildiren bir uyarıdır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm dini, insanın doğasında var olan hayâ duygusunu, Allah Teâlâ’nın (cc) belirlediği ilkeler doğrultusunda şekillendirerek şahsıyla bütünleşen bir karakter özelliği hâline getirmesini ister. Böylece doğruyla yanlışı ayırt ederek Rabbinin kötü ve çirkin görüp yasakladığı söz ve fiilleri yapmaktan hayâ eden kulun, haramları terk edip helâllere sarılması, dolayısıyla dinin gereklerini yerine getirmesi daha kolay olacaktır. İşte bu nedenle Allah Resûlü (sas), "<i>İman, yetmiş küsur parçadır. Hayâ da imandan bir parçadır." </i> buyurmuş, hayâ ile imanın birbirine bağlı olduğunu, biri olmazsa diğerinin de olamayacağını ifade etmiştir. Bir defasında fazla utangaç olduğu gerekçesiyle din kardeşini azarlayan birini görünce, "<i>Onu (kendi hâline) bırak. Çünkü hayâ, imandandır."</i> demiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Her dinin (kendine özgü) bir ahlâkı vardır; İslâm ahlâkı(nın özü) hayâdır."</i>  buyuran Allah Resûlü (sas), müminlere söz ve fiillerinde hayâ üzere davranmayı emrederek, kötü söz söylemek ve gereğinden fazla konuşmak gibi edebe aykırı hâllerin münafıklara has davranışlar olduğunu bildirmiş, kendisi de davranışları ve tavrıyla inananlar için bir hayâ timsali olmuştur. Nitekim sahâbeden Ebû Saîd el-Hudrî (ra) onun bu özelliğini şöyle dile getirmiştir: "Peygamber (sas), köşesine çekilmiş genç bir kızdan daha hayâlı idi. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde biz onu yüzünden anlardık."</p>

<p style="text-align:justify">Ashâbını hayâlı olmaya teşvik eden Resûlullah (sas), "<i>Arsızlık nerede ve kimde olursa olsun çirkinleştirir; hayâ ise nerede ve kimde olursa olsun zarifleştirir."</i>  buyurmuş ve hayâ sahibi kimselerden övgüyle bahsetmiştir. Meselâ, ashâbının faziletlerinden bahsettiği bir konuşmasında Hz. Osman’ı (ra) "<i>ashâbın en hayâlısı"</i> olarak tanımlamış ve Hz. Osman (ra), asr-ı saadette, bu üstün hayâ duygusuyla şöhret bulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) "<i>Gücün yettiğince avret yerlerini kimseye göstermemeye çalış!" </i> diye nasihatte bulunduğu bir sahâbînin, yalnız kaldığı zamanlarda da avret yerlerini örtmesinin gerekli olup olmadığını sorması üzerine şöyle cevap vermiştir: "<i>Kendisinden hayâ edilip utanılmaya en lâyık olan, Allah’tır." </i> Böylece inananlara, herkesten önce Allah’tan (cc) hayâ etmek gerektiğini bildiren Hz. Peygamber (sas), O’ndan (sas) nasıl hayâ edileceğini de yine kendisi öğretmiştir. Bir gün ashâbına, "<i>Allah’tan (cc) gereği gibi, hakkıyla hayâ edin!" </i> buyurunca onlar, "Ey Allah’ın Resûlü! Elhamdülillâh biz Allah’tan (cc) hayâ ediyoruz." demişlerdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sas) şöyle açıklamıştı sözlerini: "<i>Bu, sizin anladığınız gibi değildir! Allah’tan (cc) hakkıyla hayâ etmek, baş ve başta bulunan organlarla, karın ve karnın içine aldığı organları (her türlü günah ve haramdan) korumak, ölümü ve (toprak altında) çürümeyi daima hatırlamaktır. Âhireti arzu eden, dünyanın süsünü terk eder. Kim bu şekilde davranırsa Allah’tan (cc) gereği gibi hayâ etmiş olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">Başkalarından utanan, tepkilerinden çekindiği için onların hoşlanmadığı söz ve fiilleri yapmaktan rahatsızlık duyan insanın aynı şekilde Allah’a (cc) karşı da hayâ göstermesi, rızasını kaybetmekten korktuğu için O’nun (cc) sevmediği amelleri terk etmesini gerektirir. İhsan üzere, yani Allah’ı (cc) görüyormuşçasına hareket ederek Allah’ın (cc) kendisini an be an gördüğü bilinciyle yaşayan kulun Allah’tan (cc) hayâ etmesi, onun her zaman ve mekânda takva sahibi bir mümin olmasını sağlar ki, Rahmân’ın (cc), kullarından talebi de budur. Nitekim, "<i>Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır."</i>  âyetindeki ‘takva elbisesi’ tabiriyle ‘hayâ’nın kastedildiği belirtilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), hayânın bütünüyle hayır olduğunu vurgulamıştır. Ancak insanın sorumluluklarını yerine getirmesini engelleyen, onu hakkını elde etmekten alıkoyan ve iyilik yapmaktan uzaklaştıran utanma hissi, İslâm dinindeki hayâ anlayışıyla bağdaşmaz. Zira böylesine utangaç olmak kişinin kendisine zarar verir, onu güzel ve hayırlı amelleri işlemekten mahrum kılar. Kişiyi âciz bırakan bu hâl, aslında hayâ değil çekingenliktir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) güzide ashâbı, edep ve hayânın en güzel örneklerini vererek bu hususta sonraki nesillere yol göstermişlerdir. Hayâ, onları dinin emirlerini yerine getirmekten alıkoymamış, hayırlı amellerden uzaklaştırmamıştır. Onlar, özellikle dini öğrenme konusunda büyük gayret sarf etmişler, en mahrem konularda dahi erkeğiyle kadınıyla Resûlullah’a (sas) danışmaktan geri durmamışlardır. Örneğin bir gün Allah Resûlü’ne (sas) hizmetiyle meşhur olan Enes b. Mâlik’in (ra) annesi Ümmü Süleym, Resûlullah’ın (sas) yanına gelerek, "<i>Ey Allah’ın Resûlü! Şüphesiz Allah (cc) haktan hayâ etmez. İhtilam olan bir kadının gusletmesi gerekir mi?"</i>  diye sormuştur. Allah Resûlü (sas) de hanımları sorularından dolayı ayıplamamış, mahrem konuları ayrıntılı bir şekilde cevaplamaktan da çekinmemiştir. Hanımlarla ilgili meselelerde bazen Hz. Âişe’den (ra) yardım almış, sonuçta, danışılan her meseleyi münasip bir şekilde aydınlatmıştır. Bir defasında Muâz b. Cebel’in (ra) halasının kızı olan ve kadınların sözcüsü anlamında ‘hatîbetü’n-nisâ’ lakabıyla anılan Esmâ bnt. Yezid b. Seken, Âişe (ra) validemizin de bulunduğu bir ortamda Hz. Peygamber’e (sas) gelerek hayızdan ve cünüplükten nasıl yıkanıp temizleneceğini sormuştu. Resûl-i Ekrem’in umumî açıklamaları yeterli gelmediğinde, Hz. Âişe (ra) ortama uygun bir tavırla devreye girerek soru soran hanımın anlayacağı bir dil ile ona yardımcı olmuştu.</p>

<p>Kadınların dini öğrenme hususunda gösterdikleri bu tavrı takdir eden Hz. Âişe (ra), "Şu ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Utanma duygusu onları, dinî (hükümleri) sorup öğrenmekten alıkoymuyor." demiştir. Utandıkları için bazı konuları Hz. Peygamber’e (sas) sormaktan çekinen kimseler de bir başkası vasıtasıyla bile olsa muhakkak Allah Resûlü’ne (sas) ulaşarak dinin söz konusu mesele ile ilgili hükmünü öğrenmişlerdir.</p>

<p>Hz. Peygamber (sas) hayâyı teşvik ettiği bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "<i>Allah (cc) hayâ sahibidir, ayıp ve kusurları örter. Hayâyı ve örtünmeyi sever, sizden biriniz gusledeceğinde başkalarına görünmesin (kapalı yerde yıkansın)."</i>  Başka bir hadisinde ise Allah’ın (cc) dualara muhakkak karşılık vereceğini ifade etmek üzere, "<i>Şüphesiz Yüce Rabbiniz (cc) son derece hayâ sahibi ve cömerttir. Kulu (dua etmek için) O’na (cc) ellerini kaldırdığı zaman, o elleri boş çevirmekten hayâ eder."  </i>buyurmuştur. Ayrıca müşriklerin, Kur’ân-ı Kerîm’de arı, karınca, sinek gibi küçük yaratıkların örnek olarak gösterilmesinin fesahatle yani üstün bir edebî üslûpla bağdaşmadığı yolundaki iddialarına karşı, Allah Teâlâ (cc), <i>’Şüphesiz Allah, (gerçeği açıklamak için) sivrisineği ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten hayâ etmez.’</i>  şeklinde cevap vermiştir. Allah’ın (cc) utanıp çekineceği herhangi bir varlık yoktur. Dolayısıyla, Allah’ın (cc) zâtı için kullanıldığı bu ve benzeri durumlarda hayâ, O’nun (cc) ‘kötü ve çirkin bir işi yapmayı kendisine lâyık görmemesi’ ve ‘daima iyi olanı yapması’ anlamlarını ifade eder.</p>

<p>Mümin için hayâ onu daima iyiyi ve güzeli yapmaya sevk eden ahlâkî bir erdemdir. Bu nedenle insanlık tarihi boyunca bütün ilâhî dinler söz, fiil ve davranışlarda hayâlı olmayı emretmiştir. Edep ve ahlâkın temel bir unsuru olarak hayâ, toplumumuzda da nesiller boyu üstün bir ahlâkî meziyet olarak görülmüştür. Ancak ahlâkî değerlerin giderek yozlaştığı günümüz toplumunda hayâ duygusu da eski konumunu kaybetmeye başlamıştır. Öyle ki önceleri hayâ sahibi olan kişiler övülür, değerli görülürken, şimdilerde hayâlı olmak bir utanç ve eksiklik sebebi gibi algılanır hâle gelmiştir. Edebe aykırı sözleri herkese karşı söyleyebilmek, ahlâksız davranışları alenî olarak işlemek, bazı çevrelerde, cesaretin, özgüvenin ve özgürlüğün en önemli göstergesi kabul edilmektedir. Halbuki hayâyı kaybetmek, öncelikle bireyi ‘en şerefli varlık’ olmaktan çıkararak değersizleştirir. Birlikte yaşamanın temeli olan saygıyı ortadan kaldırarak, sosyal hayatta riayet edilmesi gereken sınırları silikleştirerek toplumun bozulmasına yol açar. Nitekim dilimizde, utanç duyulması gereken hâl ve davranışları çekinmeden yapan kimseler için kullanılan ‘ar damarı çatlamış’ tabiri, hayâsızlığın insanın yaratılışını bozan bir hâl olduğuna dikkatleri çekmektedir.</p>

<p>Dolayısıyla diğer ahlâkî prensipler gibi hayâya da gereken önem verilmeli, özellikle doğruyu ve yanlışı yetiştiği çevrede öğrenen tertemiz zihinlere, asli bir değer olarak tanıtılmalı ve böylece temel eğitimdeki yerini almalıdır. Ahlâksız sözler söyleyen veya edebe aykırı davranışlarda bulunan masum çocukların bu hâllerine gülüp onları hayâsızlığa teşvik etmek yerine, onlara hayatın her anında hayânın güzelliği aşılanmalıdır. Müminler için hayânın, ahlâklı ve onurlu bir yaşamın anahtarı olmanın da ötesinde kişinin imanını yansıtan ve onu Rabbi katında değerli kılan bir vasıf olduğu unutulmamalıdır. Zira Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Hayâ imandan neşet eder, (ehl-i) iman da cennete gider. Çirkin söz ve davranış ise kabalıktan ve kötü ahlâktan neşet eder. Kötü ahlâk (sahibi olanlar) da cehenneme gider."</i></p>

<p><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/haya-islam-ahlakinin-ozu-1</guid>
      <pubDate>Sat, 04 Jul 2026 10:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/haya-islam-ahlakinin-ozu.jpg" type="image/jpeg" length="68489"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sabır: Varolma Mücadelesi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/sabir-varolma-mucadelesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/sabir-varolma-mucadelesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bela ve musibetlere karşı direnç göstermek demek olan sabır, müminlerin hayatları boyunca en çok ihtiyaç duydukları erdemlerden biridir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عن أَبِى مَالِكٍ الأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "…الصَّلاَةُ نُورٌ، وَالصَّدَقَةُ بُرْهَانٌ، وَالصَّبْرُ ضِيَاء</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Mâlik el-Eş’arî’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>…Namaz bir nurdur, sadaka bir burhandır, sabır bir ışıktır…"</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(M534 Müslim, Tahâret, 1)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: مَرَّ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) بِامْرَأَةٍ تَبْكِى عِنْدَ قَبْرٍ، فَقَالَ: "اتَّقِى اللَّهَ وَاصْبِرِى’، قَالَتْ: إِلَيْكَ عَنِّى، فَإِنَّكَ لَمْ تُصَبْ بِمُصِيبَتِى، وَلَمْ تَعْرِفْهُ. فَقِيلَ لَهَا: إِنَّهُ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) . فَأَتَتْ بَابَ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَلَمْ تَجِدْ عِنْدَهُ بَوَّابِينَ. فَقَالَتْ: لَمْ أَعْرِفْكَ. فَقَالَ: ‘إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الأُولَى</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik (ra) anlatıyor: "Hz. Peygamber (sas) bir kabrin başında ağlamakta olan bir kadına rastladı ve "<i>Allah’tan (ra) kork ve sabret."</i>  dedi. Kadın, "Git başımdan, başıma gelen musibeti sen yaşamadın!" diye cevap verdi. Hz. Peygamber’i (sas) tanımıyordu. Kendisine, onun Peygamber (sas) olduğu söylendi. Bunun üzerine kadın Hz. Peygamber’in (sas) kapısına gitti, kapıda bekleyen herhangi bir görevli de yoktu. (Peygamber’in (sas) yanına girdi ve); "Seni tanıyamadım." dedi. Peygamber Efendimiz (sas) de, "<i>Sabır, ancak (musibetin) ilk başa geldiği anda (olmalı)dır."  </i>buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(B1283 Buhârî, Cenâiz, 31; M2140 Müslim, Cenâiz, 15)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لَيْسَ الشَّدِيدُ بِالصُّرَعَةِ، إِنَّمَا الشَّدِيدُ الَّذِى يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: "<i>Güçlü kimse, insanları güreşte yenen değil, bilakis öfke anında kendisine hâkim olandır."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6643 Müslim, Birr, 107)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "الْمُؤْمِنُ الَّذِى يُخَالِطُ النَّاسَ وَيَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ أَعْظَمُ أَجْرًا مِنَ الْمُؤْمِنِ الَّذِى لاَ يُخَالِطُ النَّاسَ وَلاَ يَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"İnsanlarla bir arada yaşayan ve onların eziyetlerine sabreden mümin, insanlarla bir arada yaşamayan ve onların eziyetlerine sabretmeyen müminden daha büyük ecre nail olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(İM4032 İbn Mâce, Fiten 23; HM5022 İbn Hanbel, II, 44)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ نَاسًا مِنَ الْأَنْصَارِ سَأَلُوا رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَأَعْطَاهُمْ ثُمَّ سَأَلُوهُ فَأَعْطَاهُمْ حَتَّى إِذَا نَفِدَ مَا عِنْدَهُ قَالَ: "… مَنْ يَصْبِرْ يُصَبِّرْهُ اللَّهُ وَمَا أُعْطِيَ أَحَدٌ مِنْ عَطَاءٍ خَيْرٌ وَأَوْسَعُ مِنَ الصَّبْرِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) nakledildiğine göre, ensardan bazı kimseler Resûlullah’tan (sas) (bir şeyler) istediler. O (sas) da verdi. Sonra tekrar istediler. Allah Resûlü (sas) de yanındakiler bitinceye kadar verdi ve şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>…Kim sabrederse, Allah (cc) ona dayanma gücü verir. Kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ikram verilmemiştir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M2424 Müslim, Zekât, 124)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’ı seçtiği için Mekke’de putperestlerin fizikî baskılarına maruz kalanlardan biri de Habbâb b. Eret (ra) idi. Mesleği demircilik olan Habbâb, Hz. Muhammed’in (sas) peygamberliğini inkâr etmesi için bazen çöldeki kızgın taşlar üzerinde işkenceye tâbi tutuluyor, bazen de kor ateşte iyice ısıtılan demir parçaları sırtında soğutuluyordu. Öyle ki sırtındaki bu işkence izlerini yıllar sonra bir münasebetle halife Hz. Ömer’e (ra) gösterecekti. Habbâb’ın maruz kaldığı fizikî baskılar öyle bir hâl almıştı ki o ve aynı durumdaki birkaç sahâbî bir gün Hz. Peygamber’e (sas) gelip, "(Bu zulümden kurtulmamız için) Allah’ın (cc) yardımını istemeyecek misin, bizim için O’na (cc) dua etmeyecek misin?" diyerek yakınmışlardı. O esnada cübbesini yastık yaparak Kâbe’nin duvarına dayanmış, dinlenmekte olan Resûlullah (sas) bunları duyunca bir anda mübarek yüzleri kızarıverdi ve onlara şu telkinde bulundu: "<i>Geçmiş ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki, kemiklerinin üstündeki et ve siniri demir tarak ile taranırdı da bu (işkence) onu dininden çeviremezdi. Yine başının tam ortasına bir testere konulur, başı ikiye bölünürdü de, bu (işkence) onu dininden çeviremezdi. Allah (cc) bu dini mutlaka kemale erdirecektir. O kadar ki, bir bineği üzerinde bir kimse (yalnız başına) San’â’dan Hadramevt’e kadar, Allah’tan (cc) başka hiçbir şeyden korkmayarak yolculuk edebilecektir."</i> </p>

<p style="text-align:justify">Bela ve musibetlere karşı direnç göstermek demek olan sabır, müminlerin hayatları boyunca en çok ihtiyaç duydukları erdemlerden biridir. Her şeyden önce sabır, tam anlamıyla iman edebilmenin ve bu imanı koruyabilmenin ilk şartıdır. Sabır, İslâm’ın on üç yıl süren Mekke döneminin en bariz vasfıydı. Sabır, İslâm’ı seçen Habbâbların, Ammârların, Bilâllerin her türlü baskı ve işkencelere rağmen imanlarını koruma mücadelesiydi. Belki de bu yüzden Hz. Peygamber (sas), "İman nedir?" sorusuna, "<i>Sabırlı ve hoşgörülü olmak" </i>diyerek cevap vermişti. Bu yüzden Abdullah b. Mes’ûd (ra), sabrı "imanın yarısı" saymıştı. Hz. Ali (ra) ise sabrı, vücuttaki başa benzetmişti. Nasıl ki, başsız bir vücudun yaşaması mümkün değilse, sabır olmaksızın imanın kemale ermesi de imkânsızdı.</p>

<p style="text-align:justify">Musibetlere karşı daima sabrı tavsiye eden Peygamber Efendimiz (sas) bir gün bir kabrin başında ağlamakta olan bir kadına rastlamış ve "<i>Allah’tan (cc) kork ve sabret." </i> buyurmuştu. Hz. Peygamber’i (sas) tanımayan kadın, "Git başımdan, başıma gelen musibeti sen yaşamadın!" diye cevap vermişti. Ancak kendisine öğüt verenin Resûlullah (sas) olduğunu öğrenince özür dilemek için onun kapısına gitmişti, kapıda bekleyen herhangi bir görevli de yoktu. (Peygamber’in (sas) yanına girdi ve) "Seni tanıyamadım." dedi. Peygamber Efendimiz (sas) de, "<i>Sabır, ancak (musibetin) ilk başa geldiği anda (olmalı)dır." </i> buyurdu. Asıl olan sıkıntı ile ilk yüzleşildiği anda sabretmek, yaranın acısı daha sıcakken sabırlı davranabilmektir.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>...Namaz bir nurdur, sadaka bir burhandır, sabır bir ışıktır..."</i>  Bir bakıma sabır, hayatın çilesine karşı tahammül göstermektir. Mümin onun sayesinde doğru ile yanlışı ayırt edebilecek, günahlara karşı doğruların yanında yerini alabilecek ve imanın tadını tadabilecektir. Belki de bu yüzden Hz. Peygamber (sas), Allah’a (cc) iman edip onu tasdikten ve cihaddan sonra en üstün erdem olarak sabrı ve hoşgörüyü zikretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sas) yeğeni Abdullah b. Abbâs’ın (ra) da müminin silahı olarak nitelendirdiği sabır, elbette sadece musibetlere karşı dayanmayı ifade etmez. Allah’ın (cc) farz kıldıklarını yerine getirmek ve yasakladıklarından kaçınmak da sabır ister. Zira bir mümin, ibadetine başlamadan önce niyet ve ihlâsını koruma; ibadet esnasında Allah’tan (cc) gafil olmama, ibadetten sonra ise riyaya kapılmama hususunda sabırlı olmalıdır. Kur’ân-ı Kerîm Allah (cc) rızasını umarak sabredip, namazı dosdoğru kılıp hayırlı işler yapanlara, sabırlarına karşılık cennet vaad etmiş, dünya uğruna âhireti feda etmeyip sabredenlerin en güzel şekilde mükâfatlandırılacaklarını bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İmanın kemale ermesini sağlayacak ibadetlerin yapılabilmesi de sabra bağlıdır. Meselâ, oruçla sabır o kadar özdeşleşmişti ki, Peygamberimiz (sas) "<i>...Oruç sabrın yarısıdır..."</i> demiş, Ramazan’ı da <i>’sabır ayı’</i> olarak isimlendirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Benzer şekilde namaz da çokça sabır ve sebat gerektiren bir ibadettir. Nitekim Allah Teâlâ (cc), "<i>Sabır ve namazla Allah’tan (cc) yardım isteyin." </i> buyuruyor, Kur’an’da müminlerden ısrarla namazlarına devam etmeleri isteniyor. Yani Allah’ın (cc) rızasını arzulayanlar, ta’dîl-i erkâna riayet etme ve şeytanın ayartmasına kapılmama hususlarında sabırlı davranarak namazlarını eda etmelidirler.</p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde hac ibadeti de aslında tam anlamıyla bir sabır gösterisidir. Öyle ki, izdiham içerisinde yerine getirilen hac ibadeti esnasında her türlü sıkıntıyı göze alan hacılar birbirlerine hitap ederken "Hacı, sabır!" demeyi alışkanlık hâline getirmişlerdir. Bu durum dualar için de geçerlidir. Peygamberimiz (sas), dua eden bir müminin acele etmediği, sabredip aceleci davranmadığı müddetçe duasının kabul edileceğini haber vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın (cc) salih kulları arasına girmek isteyen Müslümanlar da sabrı ön planda tutmalıdır. Resûlullah (sas) Allah’ın (cc) rızasına ermek için sabretmekle emrolunmuştur. Sevgili Peygamberimiz (sas) hayatın her alanında sabırlı davranarak müminlere örnek olmuştur. Olgun insanın özellikleri olan zühd ve hilm gibi kavramlar da özü itibariyle sabrın bir sonucudur. Sabır, aklın ve dinin gerektirdiği şekilde nefsi zapt etmektir. Savaşta düşmana karşı direnmek ve gözü pek davranmak anlamına gelen şecaat, hayatın şatafatına dalmamayı gerektiren zühd ve öfkeyi yutup yumuşak huylu davranmayı ifade eden hilm sabra dayanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Sabrın en çok gerektiği yerlerden bir diğeri de düşman karşısında sabredebilmektir. Hz. Peygamber (sas) ashâbına, "<i>Ey İnsanlar, düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin ve Allah’tan (cc) afiyet isteyin. Eğer onlarla karşılaşırsanız sabredin..." </i> buyurmuş ve korkuya kapıldıklarında ashâbı toplayarak onlara sabırlı ve sakin olmalarını öğütlemiştir. Hz. Peygamber (sas), sırf Allah (cc) rızası için düşmandan kaçmayarak sabırla savaşanların, borç hâriç diğer günahlarının affolunacağı müjdesini vermiştir. Kur’an’da da düşman karşısında müminlerin sabırlı olmaları ve sebat göstermeleri emredilmiş ve bu esnada Allah’tan (cc) sabır dileyenler örnek olarak gösterilmiştir. Allah (cc), sabreden, takva sahibi kullarına yardımını indirecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Müminler, diğer insanlarla ilişkilerinde, hoşlarına gitmeyen, hatta zorlarına giden tatsız bir hadiseyle karşılaştıklarında hemen öfkelenmek yerine serinkanlı ve sabırlı davranmalıdırlar. Nitekim Hz. Peygamber (sas) Huneyn Savaşı’nda elde edilen ganimetleri paylaştırdığında, İslâm’a ısınmaları için uğraştığı bazı kimselere fazla mal vermişti. Bunu gören ensardan bir kişi de öfkesine hâkim olamayarak hemen, "Vallahi, Bu, adaletin gözetildiği ve Allah (cc) rızasının hedeflendiği bir paylaştırma değildir!" demişti. Bunu duyan Resûlullah’ın (sas) kızgınlıktan mübarek yüzünün rengi değiştiğinde sabretmesi gerektiğini şu cümlelerle ifade etmişti: "<i>Allah (cc) ve Resûlü </i>(sas)<i> de adaletli davranmayacaksa kim âdil olacak! Allah </i>(c)<i>, Musa’ya (as) rahmet etsin. Bundan daha fazla eziyete uğramıştı da o bunlara sabretmişti."</i> </p>

<p style="text-align:justify">Yine bir keresinde İslâm’a henüz yeni girmiş olan Akra’ b. Hâbis zemini kum ve toprakla kaplı mescitte küçük abdestini bozunca, bu görgüsüzlük karşısında sahâbîler ona derhâl müdahale etmek istemişlerdi. Fakat ashâbına daima sabrı tavsiye eden Allah Resûlü (sas), onu bırakmalarını istedikten sonra Akra’yı yanına çağırdı ve "<i>Bu ev, sadece Allah’ı (cc) zikir ve namaz için inşa edildi. Bundan dolayı burada abdest bozulmaz." </i> diyerek ona yaptığı bu işin yanlışlığını izah etti. Akra’ Hz. Peygamber’in (sas) sabırlı tavrını ve ona karşı minnet duygularını, "Anam babam ona feda olsun, Hz. Peygamber (sas) bana ne sövdü, beni ne azarladı, ne de dövdü." diyerek ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Merhamet Elçisi (sas) aynı şekilde görgüsüz ve cahil bedevîlerin kabalıklarına dahi sakin ve sabırlı bir tavırla karşılık vermişti. Bir keresinde bunlardan biri Efendimizin (sas) elbisesinden o kadar şiddetle asılmıştı ki kalın ipten dokunan ridası boynunda iz bırakmıştı. Bir yandan da, "Allah’ın (cc) sana bahşettiği mallardan bana da vermelerini emret." demişti. Hz. Peygamber (sas) ise, böylesine bir saygısızlığa bile sabretmiş ve ona istediklerinin verilmesini emretmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), sabrın tükenme noktasına geldiği anlardan biri olan öfkeden de sakınmalarını müminlere öğütlemiş, böyle bir durumda öfkelerini yenmenin faziletini her fırsatta anlatmıştı. Nitekim O (sas), "Bana tavsiyede bulun." diyen sahâbeden birine, "<i>Öfkelenme!" </i> demiş, adam defalarca aynı soruyu sormuş, Resûlullah (sas) da her defasında aynı cevabı vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Öfkelenen şahsın, karşısındakini istediği şekilde cezalandırabilecek bir konumdayken öfkesini yutup sabredebilmesi son derece önemlidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm de öfkesine hâkim olanları cennet nimetleriyle müjdelemiştir. Başka bir deyişle kızgınlık anında sabırlı olabilmek, Kur’an’ın ifadesiyle, "kötülüğü en güzel şekilde önlemek" anlamını taşır. Benzer şekilde Resûlullah (sas), "<i>Güçlü kimse, insanları güreşte yenen değil, bilakis öfke anında kendisine hâkim olandır." </i> buyurmuş, öfke anında şeytanın ayartmasından Allah’a (cc) sığınmasını tavsiye etmiştir. Muhtemelen sabretmeyi kolaylaştıracağından dolayı O (sas), öfkelenen birinin ayaktaysa oturmasını, kızgınlığı dinmediyse uzanmasını tavsiye etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Haksızlığa veya iftiraya uğrama, sözlü veya fiilî saldırılara maruz kalma gibi durumlarda kişinin haklarını savunmasının yanı sıra, sabır ve metanet içerisinde olması çok önemlidir. Kendisine atılan çirkin iftira karşısında, günlerce ağlayan Hz. Âişe’nin (ra) de sabretmekten başka çaresi yoktu. Henüz kendisinin günahsız olduğunu bildiren âyetler inmemişti ve şöyle demişti: "Vallahi aramızdaki durumu, Yusuf’un (as) babası Yakub’un (as) (o sıkıntı içinde) söylediği şu sözden (daha güzel) anlatan başka bir örnek bulamıyorum. O (as) şöyle demişti: "<i>Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek de ancak Allah’tır."</i> Gerçekten de Allah (cc) Hz. Âişe’nin (ra) tertemiz olduğunu bildiren âyetleri göndermekle ona en büyük yardımı yapmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) gerek ashâbına, gerekse genel olarak bütün ümmetine toplum içerisinde sabrı tavsiye etse de bazı durumlarda sabretmek o kadar kolay değildir. Buna rağmen Hz. Peygamber (sas), "<i>İnsanlarla bir arada yaşayan ve onların eziyetlerine sabreden mümin, insanlarla bir arada yaşamayan ve onların eziyetlerine sabretmeyen müminden daha büyük ecre nail olur." </i> buyurarak bir Müslüman’ın hoşuna gitmese de diğerlerinin tavırlarına sabretmesi gerektiğini vurgulamıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) hayatı tam anlamıyla sabırla örülmüştür. O (sas), çocukluğundan itibaren nice zorluklara göğüs germiştir. Her şeyden önce, henüz dünyaya gelmeden babasını, küçük yaşta annesini kaybetmiş, en zor zamanlarında yardımcısı olan sevgili eşi Hz. Hatice’nin (ra) ölüm acısını yaşamış ve Hz. Fâtıma (ra) hâriç bütün çocuklarını toprağa vermiştir. Ama O (sas), bütün bu musibetlere karşı hep sabretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Öte yandan Resûlullah (sas), Mekkelileri toplayıp da onları Allah’ın (cc) birliğine davet ettiği günde, en yakınlarından biri olan ve belki de ona en önce inanması beklenen amcası Ebû Leheb’in alaycı sözleriyle karşılaşmıştı. "Helâk olasıca!" diyordu Ebû Leheb, "Bizi bunun için mi topladın buraya?" Benzer şekilde müşrikler de her fırsatta Allah Resûlü’nü (sas) aşağılayan sözler söylüyorlar, onu davasından vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Hz. Peygamber (sas), belki Allah’ın (cc) birliğine inanırlar diye Tâif’e gitmiş fakat kendini bilmez insanlar tarafından taşlanmıştı. Bazı sahâbîler, Sakîf kabilesine karşı beddua etmesini istemesine rağmen Hz. Peygamber (sas) sabrederek beddua yerine, "<i>Allah’ım, Sakîf’e hidayet et."</i> duasında bulunmuştu. Nihayetinde Mekkeli müşrikler onu öldürmeye bile teşebbüs etmiş ve öz yurdundan hicret etmek zorunda bırakmıştı. Hz. Peygamber (sas), İslâm’ı tebliğden geri durmamış, yılgınlık göstermemiş, inkâr edenlerin de bir gün hidayete erecekleri umuduyla sürekli sabrı tercih etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında sabır, azim ve irade sahibi peygamberlerin yoludur. Sabır, Hz. İsmâil’in (as), kendisini kurban etmek isteyen babasına olan teslimiyeti, Yusuf’u (as) yitirmiş Yakub’un (as) "sabr-ı cemîl" tesellisi, Eyyub’un (as) yıllarca yaşadığı hastalığının tedavisidir. Hz. Peygamber’in (sas) hayat stratejisi, Mekke’de işkenceye, ablukaya, hicrete tahammül; Medine’de ise cihada, zafere ve sevgi toplumunu inşaya vesiledir.</p>

<p style="text-align:justify">Hayatın kıtlık, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi imtihanlarında sabretmek Peygamber (sas) sünnetidir. Elindekilerle yetinmesini bilen ve Allah’a (cc) tevekkülü elden bırakmayan Resûlullah (sas) zamanın zor ekonomik koşulları karşısında bizzat kendisi sabrederek ashâbına örnek olmuştur. Birbiri ardına üç gün buğday ekmeği yediği vaki olmayan Allah Resûlü (sas), çevresindekilere hayatın zorluklarına karşı sabretmelerini öğütlemiştir. Bir keresinde Resûlullah (sas) Medineli bazı Müslümanlara maddî yardımda bulunmuştu. Onlar tekrar tekrar isteyince Peygamberimiz (sas) yine vermiş fakat nihayetinde yanındaki eşyalar tükenmiş ve şöyle buyurmuştu: "<i>Şayet yanımda bir mal olsaydı onu sizden esirgeyerek yanımda tutmazdım. Ama kim iffetli olmak isterse Allah (cc) ona iffet bahşeder. Kim bunlara tenezzül etmezse Allah (cc) onu zenginleştirir. Kim sabrederse, Allah (cc) ona dayanma gücü verir. Kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ikram verilmemiştir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Netice olarak Peygamberimizin (sas) yaşadıklarından ve Müslümanlara tavsiyelerinden de anlaşıldığı gibi sabır, hayatın her alanında Müslüman’ın rehber edinmesi gereken bir erdemdir. Efendimizin (sas) ifadesiyle sabır (müminin yolunu aydınlatan) bir ışıktır. Bu itibarla Allah’a (cc) kulluk etmede, emirlerine uyup yasaklarından sakınmada ve nefsin isteklerine karşı direnmede hep sabrı ilke edinmek gerekir. Müslüman, yaşadığı felâketlere karşı sabredebilmeli, hayatın zorluklarına karşı direnebilmeli ve önüne çıkan engelleri sabırla aşabilmelidir. Şu var ki, bu engeller zannedildiği gibi sadece zorluklarla sınırlı değildir. Allah’a (cc) kullukta en büyük ve aşılması en zor engeller sadece zorluklar değil aksine bolluklardır. Bu durumda sabır, hiç bitmeyecekmiş gibi akıp giden dünya hayatının süslü ve çekici nimetlerinin cazibesi karşısında kendini kaybetmeden imanı koruyabilmek, istikamet üzere yaşamaya devam edebilmektir. Abdurrahman b. Avf’ın (ra) şu sözü bu durumu en iyi şekilde özetlemektedir:</p>

<p style="text-align:justify">"Resûlullah (sas) ile beraber zorluklarla imtihan edildik ve sabrettik. Hz. Peygamber (sas) zamanından sonra ise bollukla imtihan edildik, fakat sabredemedik."</p>

<p style="text-align:justify">Sabır, haksızlığa boyun eğmek ve tepkisiz kalmak demek değildir. Asıl sabır, dünyanın süsü, nefislerin ayartması ve bâtıl yolda olanların çokluğuna rağmen hayır yapmak, hakkı söylemek ve bu uğurda karşılaşılan zorluk ve sıkıntılara dayanmaktır. Başka bir deyişle sabır, zillete razı olup hiçbir şey yapmamak değil, bu duruma düşmemek için baştan tedbir almaktır. Örneğin cehalet zilletine düşmemek için ilim yolundaki güçlükleri göğüslemek; düşman çizmesinin altında ezilmemek için savaşın sıkıntılarına katlanmak gerçek anlamda sabırdır. Öte yandan Hz. Peygamber (sas), Müslümanlardan birinin bir kötülük gördüğünde eliyle, yapamıyorsa diliyle düzeltmesini, bu da mümkün değilse en azından kalbiyle reddetmesini istemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Lokman’ın (as) oğluna verdiği şu öğüt hepimiz için yapılmıştır: "<i>Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir."</i></p>

<p><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/sabir-varolma-mucadelesi-1</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 11:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/sabir-varolma-mucadelesi.jpg" type="image/jpeg" length="71893"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Takva: Allah'a (cc) Karşı Sorumluluk Şuuru]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/takva-allaha-cc-karsi-sorumluluk-suuru-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/takva-allaha-cc-karsi-sorumluluk-suuru-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Takva ne demektir? İnsanların en hayırlısı kimdir? İnsanların cennete ve cehenneme girmesine en çok vesile olan şeyler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِى ذَرٍّ قَالَ: قَالَ لِى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْتَ، وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا، وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Zerr’in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) ona şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Nerede olursan ol, Allah'a (cc) karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!”</i></p>

<p style="text-align:justify">(T1987 Tirmizî, Birr, 55)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ سَمُرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "الْحَسَبُ: الْمَالُ وَالْكَرَمُ: التَّقْوَى</p>

<p style="text-align:justify">Semüre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Haseb (kişiyi halk nazarında yücelten nitelik) maldır, kerem (kişiyi Allah katında yücelten nitelik) ise takvadır.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(T3271 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ: "اللَّهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى، وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah (b. Mes’ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle derdi:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah'ım, senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği istiyorum.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6904 Müslim, Zikir, 72)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ قَالَ: لاَ أَقُولُ لَكُمْ إِلاَّ كَمَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ، قَالَ: كَانَ يَقُولُ: "...اللَّهُمَّ! آتِ نَفْسِى تَقْوَاهَا، وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا، أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلاَهَا</p>

<p style="text-align:justify">Zeyd b. Erkam (ra) şöyle demiştir: "Ben size Allah Resûlü’nün (sas) söylediğinden başka bir şey anlatmıyorum! O (sas) şöyle derdi:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"...Allah'ım (cc), nefsime takvasını ver, onu temizle, onu temizleyenlerin en hayırlısı sensin. Onun velîsi (sahibi) ve mevlâsı (efendisi) sensin..."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6906 Müslim, Zikir, 73)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ، فَقَالَ: "تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: Allah Resûlü’ne (sas) insanların cennete girmesine en çok vesile olan amelin ne olduğu soruldu. Resûlullah (sas), <i>“Allah'tan sakınmak ve güzel ahlâk.”</i> buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(T2004 Tirmizî, Birr, 62)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), genç dostlarından Muâz b. Cebel’i (cc) Yemen’e elçi olarak tayin etmişti. Uğurlarken onunla birlikte yola çıktı ve bazı tavsiyelerde bulundu. Muâz bineğinin üstünde gidiyor, Allah Resûlü (sas) de onun yanında yürüyordu. Tavsiyelerini tamamlayan Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurdu: <i>“Ey Muâz! Bu seneden sonra benimle karşılaşamayabilirsin, belki de ancak şu mescidime veya kabrime uğrarsın.”</i> Bunu duyan Muâz, Hz. Peygamber’den (sas) ayrılmanın üzüntüsüyle ağladı. Allah Resûlü (sas) ise yüzünü Medine’ye doğru çevirerek şöyle buyurdu: <i>“İnsanların benim gözümde en üstün olanları, kim olurlarsa olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar, takva sahibi olanlarıdır.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Allah’ı (cc) sevmek, O’na (cc) saygı duymak, yasaklarına düşmekten sakınmak, korunmak, O’nun (cc) rızasına nail olmayı ümit ve azabına maruz kalmaktan endişe etmektir ‘takva’. İslâm’ın en temel kavramlarındandır ve önemini Kur’ân-ı Kerîm’de aynı kökten gelen kelimelerin yer aldığı yüzlerce âyetin bulunması açıkça göstermektedir. Kur’an, iman eden ve salih amel işleyen bütün müminleri ‘müttaki’ yani takva sahibi olarak niteler. Başka bir ifadeyle, imandan sonra onun gereğini yerine getirip, iyiliklere sarılan ve kötülüklerden kaçınan herkes bu sıfatı almaya hak kazanmıştır. Onun için takva, Allah’ın (cc) insanları değerlendirmede kullandığı bir ölçüdür. Allah (cc) katında en değerliler en fazla takva sahibi olanlardır. Allah (cc) müttakiler ve güzel iş yapanlarla beraberdir. Allah (cc) müttakilerin dostudur. <i>“Allah (cc) müttakileri sever.”</i>  Cennet ve nimetleri müttakiler içindir.</p>

<p style="text-align:justify">Kıblenin değişmesinden rahatsız olanlara hitabında Cenâb-ı Hak (cc), <i>“İyiliğin, yüzlerin doğu ve batı tarafına çevrilmesinde değil; Allah'a (cc), âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inandıktan sonra, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve kölelere hoşa giden maldan harcamak, namaz kılıp zekât vermek, yapılan antlaşmalara sadık kalmak, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabretmekte olduğunu, doğru olanların ve müttakilerin” </i>bu kimseler olduğunu bildirmektedir. Bunlara ilâve olarak, ‘sözünde durmak’, ’affetmek’, ‘âdil olmak’, ’dürüst davranmak’, ’malla, canla cihad etmek’ gibi iyi işler de Kur’an’ın müttakilere nispet ettiği özellikler arasında sayılmıştır. Kısaca, imandan sonra her türlü salih ameli işlemenin müttakilerin temel vasfı olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Sürekli olarak Allah’ın (cc) gözetim ve kontrolünde olan mümin, ancak takva ile kulluk bilincine ulaşır. Allah Resûlü (sas), <i>“Nerede olursan ol, Allah'a (cc) karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!”  </i>buyururken, müminin her hâl ve şartta takvadan ayrılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Çünkü onun ifadesine göre, <i>“Ameller kap (içindeki sıvı) gibidir. Altı iyi olursa, üstü de iyi; altı bozuk olursa, üstü de bozuk olur.”</i>  Dolayısıyla insan ancak niyet ve ameliyle bir bütün olarak müttaki yani iyi insan olabilir. Duruma göre tavır değiştiren insanın varacağı nokta nifak yani iki yüzlülüktür. Bunun için Peygamber Efendimiz (sas), <i>“İslâm açıktan, iman ise kalpte (gizli) olur.” </i>buyurduktan sonra eliyle göğsüne işaret ederek üç kere,<i>“İşte takva buradadır. İşte takva buradadır.”</i>  buyurmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Nerede ve ne durumda olunursa olunsun, Allah’a (cc) karşı saygılı olmak ve O’nun (cc) emirlerini ihlâl etmekten sakınmak müttakilerin en belirgin özelliklerindendir. Hz. Peygamber’in (sas) ‘ihsan’ mertebesi olarak tarif ettiği, Allah’ı (cc) görüyormuşçasına kulluk etmek de böyle bir şeydir. Her şeyi gören, bilen, işiten ve bütün gizliliklere vâkıf olan bir Yaratıcı’ya inanmanın doğal sonucudur bu. Hangi görev ve statüde bulunursa bulunsun, sürekli Cenâb-ı Hakk’ın gözetim ve denetiminde olduğunu bilen bir müminin bilerek günah işlemesi ve günahında ısrar etmesi kolay değildir. İşte bu duyarlılık içinde olan bir müminden kimseye zarar gelmez. Gerçek dindarlardan zarar gelmeyeceği kanaati, böyle kimselerin sürekli bir nefis muhasebesi yani otokontrol içinde bulunmalarından dolayıdır. Halbuki bu duyarlılığa sahip olmayan, haram helâl ve hesap endişesi taşımayan bir kimsenin nasıl tehlikeli olabileceği, ecdadımız tarafından, "Kork Allah’tan (cc) korkmayandan!" atasözüyle veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Allah Resûlü’nün (sas), ‘insanların ilk peygamberlik öğretilerinden beri duyup idrak ettikleri bir söz’ olarak nitelendirdiği, <i>“Utanmıyorsan dilediğini yap!”</i> ifadesi de bu gerçeği dile getirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), <i>“Birbirinize haset etmeyin! (Fiyatı yükseltmek için) müşteri kızıştırmayın! Birbirinize buğuz etmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Hiçbiriniz diğerinin (gerçekleştirdiği) satış üzerine (ikinci bir) satış yapmasın! Kardeş olun ey Allah'ın kulları! Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu küçük görmez. Takva işte buradadır.” </i>diyerek üç defa göğsüne işaret etmiş ve <i>“Kişiye Müslüman kardeşini küçük görmesi kötülük olarak yeter. Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı (diğer) bir Müslümana haramdır.”</i>  buyurarak takva ile ameller arasında ilişki kurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Allah’a (cc) saygı ve itaatin ancak samimi bir sevgiyle gerçekleşebileceği şüphesizdir. Sadece korkuya dayalı bir saygı ve itaatin, insanlar nazarında olduğu gibi Cenâb-ı Hak katında da fazla değeri yoktur. Onun için İslâm dininde Allah (cc) sevgisi ve hoşnutluğu Allah (cc) korkusuna öncelenmiş, Allah’tan (cc) korkmak da "O’na (cc) karşı gelip günah işlemekten, hesap gününde yüzü kara çıkmaktan ve O’nun (cc) azabını gerektirecek bir iş yapmaktan endişe etmek." şeklinde anlaşılmıştır. İnsanı takvaya ulaştıran da, sevgiyle beraber bu sorumluluk ve endişe duyguları içerisinde olmaktır. Kullarına karşı çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan Cenâb-ı Hakk’ın muradı onları korkutmaktan çok, doğru yola sevketmek ve karşılığında cennet nimetleriyle ödüllendirmektir. O’nun (cc) bütün elçileri gibi Son Elçisi (sas) de müjdelemek (tebşîr) ve uyarmak (inzâr) görevlerini yerine getirirken insanlara karşı sevgi ve hoşgörüyle yaklaşmış, katı ve korkutucu davranarak onların kendisinden uzaklaşmalarına fırsat vermemiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Haseb (kişiyi halk nazarında yücelten nitelik) maldır, kerem (kişiyi Allah (cc) katında yücelten nitelik) ise takvadır.”</i>  diyen Allah Resûlü (sas), "<i>Öyle bir âyet biliyorum ki, eğer insanların hepsi ona sarılsalar onlara yeter.” </i>buyurduktan sonra,<i>“Kim Allah'a (cc) karşı takva bilinci içerisinde olursa Allah (cc) ona bir çıkış yolu ihsan eder.”</i>  âyetini okumuş, böylece dünya ve âhirette her türlü sıkıntı ve zorluktan kurtulmanın yolunun takvaya sarılmak olduğunu ifade etmiştir. Nitekim başka bir âyette, Cenâb-ı Hakk’ın (cc) takva sahibi kimselerin işini kolaylaştıracağı bildirilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas), Cenâb-ı Hakk’ın (cc), câhiliye döneminin kibrini ve atalarla övünme âdetini kaldırdığını ifade ettikten sonra, insanların ya müttaki mümin, ya da günahkâr kötü tabiatlı kimseler olarak niteleneceklerini, herkesin Âdem’in (as) çocukları olduğunu, onun da topraktan yaratıldığını, bazı kimselerin kavimleriyle övünmeyi bırakmadıkça cehennem kömürü olmaya devam edeceklerini ve Allah (cc) katında, burnuyla dışkı yuvarlayan mayıs böceğinden daha değersiz olacaklarını beyan ederek, insanları Allah (cc) nezdinde üstün kılan tek değer ölçüsünün takva olduğuna dikkat çekmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), En’âm sûresinin, <i>“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın (cc) yolundan ayırır. İşte takvaya ulaşmanız için Allah (cc) size bunları tavsiye etti.”</i> meâlindeki 153. âyetini ashâbına açıklarken, yere bir çizgi çizdi ve <i>“Bu, Azîz ve Celîl olan Allah'ın (cc) yoludur.”</i> buyurdu. Sağına ve soluna ikişer çizgi daha çizerek, <i>“Bunlar da şeytanın yoludur.”</i> dedi. Sonra elini ortadaki çizginin üzerine koyarak yukarıdaki âyeti okudu. Böylece Fâtiha sûresinde, bizi ulaştırması için her gün Allah’a (cc) dua ettiğimiz, <i>“sırât-ı müstakîm”</i> in (dosdoğru yolun) takvaya götürecek yol olduğunu ve amacın bu zirveye çıkmak olduğunu açıkladı.</p>

<p style="text-align:justify">Din konusunda, yani iman sahibi ve salih insan olma noktasında kişinin kendinden daha iyi durumda olana bakarak daha fazla gayret göstermesi, dünya nimetleri konusunda da kendinden daha aşağıdaki kimselere bakarak şükretmesi, Allah Resûlü’nün (sas) ifadesiyle onun Allah (cc) katında, ‘şükreden ve sabreden bir mümin’ olarak değerlendirilmesine vesile olacaktır. Ancak, din konusunda kendinden daha yetersiz kimselere bakarak, kendi iyiliklerini yeterli gören ve kendinden daha fazla dünyalığa sahip olanın elindekine tamah edip de kendi durumuna üzülen kimse, şükreden ve sabreden kul sıfatını yitirecektir. İşte takva, iyilik ve güzellikler konusunda başkalarıyla yarışarak Allah’ın (cc) dostu olma şerefine lâyık olma çabasıdır. Zira Cenâb-ı Hak (cc), iman edip müttaki olanları kendi dostu olarak nitelemiş, bunların korku ve hüzünle karşılaşmayacaklarını bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Dilimizde çok kullanılan dindarlık veya mütedeyyin olma, mümin için gereksiz bir vasıf değildir. Takva sahibi mümin zaten mütedeyyin, yani dininin gereklerini yerine getiren bir kimsedir. Ancak bu, müttaki insanın günahtan ve hatadan tamamen salim olduğu anlamına gelmez. Günahının farkında olup Allah’ın (cc) rahmetine sığınmak, hataları için af dilemek de takva sahibi müminin özelliklerindendir. Nitekim Cenâb-ı Hak (cc), "müttaki kimselerin kötülüklerini örtüp, mükâfatlarını artıracağını" beyan etmiştir. Allah Resûlü’nün (sas) yanında olduğu zaman, onun sohbetinden etkilenerek cennet ve cehennemi âdeta görür gibi olduğu hâlde, onun yanından ayrılıp ailesine ve gündelik işlerine dönünce bunları unutmayı münafıklık alâmeti sanarak endişelenen sahâbî Hanzala’ya (ra) Allah Resûlü (sas), <i>“Canımı elinde tutana yemin olsun ki, eğer benim yanımda iken yaşadığınız hâlde devamlı olsanız, melekler sizinle yatağınızda ve yollarda musâfaha ederlerdi. Halbuki ey Hanzala! (İnsanın bir hâli bir hâlini tutmaz) Bazen öyle bazen de böyle!”</i>  diyerek karşılaştığı durumun doğal olduğunu anlatmak istemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Takvayı erişilmez bir dindarlık gibi görüp, fetva ile takva arasında, yani olması gerekenle ideal olan arasında ayrım yapmak da sık karşılaşılan yanılgılardandır. Halbuki fetva ile olması gerekene hükmedilen şey, zaten dine uygun, dolayısıyla ideal olandır. Bunun ötesinde hayatı zorlaştıran, insanın takatini dikkate almaksızın maddî ve mânevî sınırları aşan bir hassasiyeti ideal olarak göstermek doğru değildir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (sas) ashâbına, daima güç yetirebilecekleri şeyleri emretmiştir. Onların, "Ey Allah’ın Resûlü (sas), biz senin gibi değiliz, Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır." demeleri üzerine de, öfkesi yüzünde görülecek şekilde, <i>“Şüphesiz en çok takva sahibi olanınız ve Allah'ı (cc) en iyi bileniniz benim.”</i>  buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın (cc) kullarından istediği de, ‘güçleri yettiğince Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınmak’ yani ittikâ etmektir.</p>

<p style="text-align:justify">Dünyaya yüz çevirip insanlardan uzaklaşarak münzevi bir hayat sürmenin daha dindarca bir tutum olduğunu düşünen pek çok insana rastlamak mümkündür. Halbuki müttaki olmakla zâhidâne bir hayat arasında önemli bir fark bulunduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Hıristiyan keşişlerinde görüldüğü gibi dünyadan tamamen el etek çekme ve toplumdan soyutlanma anlamında bir zühd, Allah Resûlü’nce (sas) tasvip edilmemiş, bu eğilimi taşıyan bazı arkadaşları da onun tarafından uyarılmıştır. Çünkü O (sas), dünyaya da âhirete de lâyık olduğu değeri veren, ashâbına da bu yolda rehberlik eden bir önderdi. Nitekim bir hadisinde, <i>“Dünyada zâhid olmak, helâl olan şeyleri (kendine) haram kılmak ve malı bir tarafa bırakıp atmak değildir. Dünyada zâhid olmanın gerçek anlamı, sahibi olduğun şeyleri Allah'ın (cc) sahip olduğu (ve vaat ettiği) şeylerden daha çok itimat edilmeye lâyık görmemen ve başına bir musibet geldiğinde —kalıcı bir musibet dahi olsa— ondan elde edeceğin sevabı daha fazla arzular olmandır.” </i> Dolayısıyla Allah’ın (cc) dostu yani velîsi olmak için, toplumdan ve Cenâb-ı Hakk’ın (cc) helâl kıldığı dünya nimetlerinden, mahrum kalmadan ailevî ve toplumsal sorumlulukları yerine getirerek iman ve salih amel ikilisine sarılma kararlılığını tercih etmek esastır. Zira Cenâb-ı Hak (cc), dostluğuna hak kazanabilmesi için kişide iman ve takvadan başka şart aramamaktadır. Çünkü Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle, <i>“Allah (cc), insanların suretlerine ve mallarına değil, kalplerine ve amellerine bakar.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) dünyadan tamamen yüz çevirerek yaşamamış, ama dünyaya da tamamen gönlünü kaptırmamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de ifade edildiği gibi "müttakiler için âhiret yurdunun daha hayırlı olduğunu" sürekli göz önünde bulundurarak, en hayırlı azık olan takvayı kendisi ve ümmeti için düstur hâline getirmiştir. Hz. Âişe’nin (ra) bildirdiğine göre o, dünyaya dair hiçbir nimete düşkünlük göstermemiş, dünyada takva sahibi olmaktan daha çok hoşlandığı bir şey de olmamıştır. Kendisine, "Bana bir amel göster ki işlediğim zaman Allah (sas) da insanlar da beni sevsin." isteğinde bulunan birisine, <i>“Dünyaya rağbet etme ki Allah (cc) seni sevsin, insanların elindekine rağbet etme ki insanlar seni sevsin.”</i>  buyurarak aşırılıklardan uzak dengeli bir hayat önerisinde bulunmuştur. Son vasiyeti olan Veda Hutbesi’nde de, Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a, kızıl tenlinin siyaha, siyahın da kızıl tenliye takva hâricinde bir üstünlüğü olmadığını belirterek kendisinden sonra da bu ölçüyü korumalarını istemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sas) Allah’tan (cc) en çok istediği şey O’nun (cc) hem kendisini hem de diğer müminleri takvaya ulaştırmasıdır. Diğer bazı faziletlerin yanı sıra Cenâb-ı Hak’tan (cc) takva sahibi olmayı da dileyerek şöyle dua etmiştir: <i>“Allah'ım, senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği istiyorum.”</i>  Yolculuğa çıkmak üzere olan birisi kendisinden hayır dua isteyince de, <i>“Allah (cc), takva ile azıklandırsın.”</i> buyurmuştur. Çünkü azığın en hayırlısı olan takva, yolcunun yanında bulunan ve harcandıkça tükenen maddî azıktan daha kalıcıdır. Bir keresinde Allah Resûlü’nü (sas) yatağında bulamayan Hz. Âişe (ra), karanlıkta el yordamıyla araştırırken onu secde hâlinde bulmuş ve şu duayı mırıldandığını işitmişti: <i>“...Allah'ım, nefsime takvasını ver, onu temizle, onu temizleyenlerin en hayırlısı sensin. Onun velîsi(sahibi) ve mevlâsı (efendisi) sensin..."</i></p>

<p style="text-align:justify">Cesur, doğru sözlü ve atılgan bir sahâbî olan Ebû Zer el-Gıfârî’nin (ra) anlattığına göre, Allah Resûlü (sas) söyleyeceklerini çok iyi kavramasını tembih ettikten sonra kendisine şu nasihatte bulunmuştur: <i>“Gizli ve açık işlerinde Allah'tan (cc) korkmanı, bir kötülük yaptığında hemen bir iyilik yapmanı, değneğin yere düşse bile kimseden bir şey istememeni, herhangi bir emaneti alıkoymamanı ve iki kişi arasında hüküm vermemeni tavsiye ederim.”</i>  Hz. Peygamber’in (sas) Ebû Zer’den (ra) yönetici olma gibi bir emaneti üstlenmemesini, hâkimlik yapmamasını ve yetim malına velî olmamasını istemesi, Ebû Zerr’i (ra) bu konularda yeterli görmemesinden kaynaklanan özel bir uyarıdır. Ancak görüldüğü üzere Hz. Peygamber (sas), bu önemli tavsiyelerin başında takvayı zikretmiş, diğer tavsiyeleri de âdeta bunun doğal bir sonucu gibi sıralamıştır. Yine ona yönelik bir dizi nasihatten önce, <i>“Sana Allah'tan (cc) sakınmanı tavsiye ederim, çünkü işin (dinin) başı budur.”</i>  buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Bir gün arkadaşlarından bir grubun yanına gelen Allah Resûlü (sas), onların, "Bugün seni hoşnut hâlde görüyoruz." demesi üzerine, <i>“Evet, elhamdülillâh.”</i> karşılığını vermiş, onların zenginlik konusunda sohbete dalmaları üzerine de, <i>“Takva sahibi bir kimse için zenginliğin sakıncası yoktur (ama) takvalı kimse için sağlık, zenginlikten; gönül hoşnutluğu da nimetlerden daha hayırlıdır.”</i>  buyurarak sahip olduğu nimetlerin hakkını ancak müttaki insanların verebileceğine işaret etmiştir. Minber üzerinde bulunduğu bir gün cemaatten biri kalkarak, "İnsanların en hayırlısı hangisidir?" diye sorunca Peygamber Efendimizin (sas) cevabı şu olmuştur: <i>“İnsanların en hayırlısı Kur'an'ı en çok okuyan, en müttaki olan, iyiliği en çok emredip kötülükten en çok sakındıran ve akrabalarına en çok ilgi gösterendir.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem’e (sas) insanların cennete girmesine en çok vesile olan şeyin ne olduğu sorulduğunda, <i>“Allah'a (cc) karşı takvalı olmak ve güzel ahlâk.”</i> buyurmuş, insanların cehenneme girmesine en çok sebep olan şeyin ne olduğu sorulduğunda ise, <i>“Ağız ve avret yeri.” </i>cevabını vermiştir. Kendisinden nasihat isteyenlere ilk önerisi takva olmuştur. Kendisinden öğüt isteyen Süleym b. Câbir el-Hüceymî’ye (ra) yaptığı şu tavsiyeler takvanın hangi incelikleri içerdiğinin de bir ifadesidir: <i>“Allah'a (cc) karşı takva sahibi ol. (Kuyudan) su çekmek isteyenin kabına kendi kovandan su boşaltman, ya da kardeşinle güler yüzle konuşman dâhil hiçbir iyiliği küçük görme. Elbiseni yere sarkıtıp sürümekten sakın. Çünkü bu kibirdendir ve Allah (cc) kibri sevmez. Eğer bir kimse sende bildiği bir kusurla seni ayıplarsa, sen onda bildiğin bir kusurla onu ayıplama. Bırak onu, yaptığının günahı ona sevabı sana olsun. Hiçbir şeye sövme.”</i> Süleym (ra), "Bundan sonra hiçbir hayvana veya insana sövmedim." demiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuç olarak takva, Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) hoşnutluğunu kazanmanın ölçütü, müttaki ise bu hoşnutluğu elde etmiş mümindir. Takva, insanın her hâlinde Allah’a (cc) karşı saygılı olması, O’na (cc) itaatsizlik etmekten sakınmasıdır. İçten gelen bu duyarlılık ile kişi, günaha dair her şeyden kendisini soyutlar ve büründüğü takva elbisesi ile her türlü kötülükten korunmuş olur. Takva elbisesine bürünmüş, tertemiz, günaha bulaşmamış, taşkınlık göstermeyen, kin ve haset beslemeyen bir kalbin ve dürüst bir dilin sahibi, insanların en faziletlisidir. Tüm bunlar dışa güzel davranışlar olarak yansır ve böylece gerçek dindarlık, şekil ve ruh birlikteliğinin sağlandığı takva ile gerçekleşmiş olur. <i>“Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün. Hep birlikte Allah'ın (cc) ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin... Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”</i>  buyuran Cenâb-ı Hak (cc), takvayı kulları için bir çıkış ve kurtuluş yolu olarak göstermiş, hesap gününde dikkate alacağı öncelikli değerin bu olduğunu bildirmiştir. Allah Teâlâ’nın (cc), <i>“İyilik ve takva üzere yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.”</i>  emrine uyan müttaki mümin, Allah’ın (cc) hesabından çekinen, kendisini ve ailesini bu dünyada kötülüklerden, âhirette cehennem azabından korumayı amaçlayarak büyük imtihanı kazanmaya aday olan bahtiyar insandır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/takva-allaha-cc-karsi-sorumluluk-suuru-1</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 09:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/takva-allaha-karsi-sorumluluk-suuru.jpg" type="image/jpeg" length="15436"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hibe: Gönüllü Bağış]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hibe-gonullu-bagis-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hibe-gonullu-bagis-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hibe ne demektir? Hibenin şekli ve sınırları nelerdir? Yapılan bağıştan geri dönülebilir mi?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ سَالِمٍ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "…مَنْ كَانَ فِى حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِى حَاجَتِه</p>

<p style="text-align:justify">Sâlim’in (ra), babası (Abdullah b. Ömer (ra)) aracılığıyla rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"…Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah (cc) da onun ihtiyacını giderir…"</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6578 Müslim, Birr, 58)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَنْ أَنْظَرَ مُعْسِرًا أَوْ وَضَعَ لَهُ، أَظَلَّهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تَحْتَ ظِلِّ عَرْشِهِ، يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلاَّ ظِلُّهُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Kim darda kalan borçluya zaman tanırsa yahut (alacağının tamamını veya bir kısmını) borçluya bağışlarsa, Allah (cc) onu, başka hiçbir gölgenin (himayenin) olmadığı kıyamet gününde kendi arşının gölgesinde (himayesinde) gölgelendirecektir</i>.<i>"</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(T1306 Tirmizî, Büyû’, 67; M7512 Müslim, Zühd, 74)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ ابْنِ عُمَرَ وَابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ يَحِلُّ لِرَجُلٍ أَنْ يُعْطِيَ عَطِيَّةً أَوْ يَهَبَ هِبَةً فَيَرْجِعَ فِيهَا إِلاَّ الْوَالِدَ فِيمَا يُعْطِى وَلَدَه</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer (ra) ve İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Bir kimsenin hediye verip veya bağışta bulunup sonra bundan vazgeçmesi helâl olmaz. Ancak babası çocuğuna verdiğini geri alabilir…"</i></p>

<p style="text-align:justify">(D3539 Ebû Dâvûd, Büyû’, (İcâre), 81)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Bir yolculuk esnasındaydı. Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah (ra), bindiği hırçın deveyi zapt edemiyordu. Deve birden hızlanıyor ve ta kafilenin önüne geçiyordu. Devenin sahibi Hz. Ömer (ra) ise, biraz da kızarak oğlunun bindiği deveyi durduruyor ve onu tekrar arka tarafa sürüyordu. Bu durumu gören Peygamber Efendimiz (sas), Hz. Ömer’e (ra), "<i>Bu hırçın deveni bana satar mısın?"  </i>buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) derhâl, "Deve senindir ey Allah’ın Resûlü (sas)." dedi. Ancak Peygamberimiz (sas) sözünü yineleyerek deveyi kendisine bedeli mukabilinde satmasını söyledi. Hz. Ömer (ra) de emre uydu ve deveyi sattı. Hz. Resûl (sas), Abdullah’a (ra) seslenerek, "<i>Ey Abdullah! Şimdi bu deve senindir. Artık ona istediğini yapabilirsin."</i>  buyurdu. Abdullah (ra) bu duruma çok sevinmişti, artık bindiği deve onundu. Hem de çok sevdiği Resûlullah’ın (sas) kendine <strong>hibe</strong> etmesiyle devenin kıymeti bir kez daha artmıştı gözünde...</p>

<p style="text-align:justify">Satın aldığı deveyi Abdullah’a (ra) <strong>hibe</strong> ederek onu sevindiren Allah Resûlü (sas), bu hâdise ile kendisine bir şey bağışlanan kişinin, o şey üzerinde tam yetki sahibi olduğunu da beyan etmişti. Peygamber Efendimiz (sas), aynı şekilde hicretin dördüncü yılında cereyan eden Zâtü’r-Rikâ’ Gazvesi’nden dönüş yolunda, Câbir b. Abdullah’ın (ra) yorgun düşen devesini kendisinden satın almak istediğini söylemiş, Medine’ye vardıktan sonra ücretini ödemiş, hemen arkasından Câbir’e (ra), "<i>Para da deve de senindir!" </i> demiş ve devesini ona <strong>hibe</strong> etmişti.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hibe</strong>, karşılığını sadece Allah’tan (cc) bekleyerek bağışta bulunmak ve Allah’ın (cc) kendisine bahşettiği nimetleri, diğer insanlarla paylaşmaktır. Kişinin değişik vesilelerle malından bir kısmını başkalarına vermesi, çeşitli adlarla anılsa da, üzerinde ısrarla durulan önemli ibadet türlerindendir. Bu, bazen zekât şeklinde mecburî olabileceği gibi bazen de kişinin kendi isteğine bırakılmış olabilmektedir. İsteğe bağlı bağışlardan biri de, kişinin malını hayatta iken karşılıksız olarak başkasına vermesi anlamına gelen <strong>hibe</strong>dir. Sadaka, hediye, atıyye, nıhle gibi ‘karşılıksız verme’ anlamına gelen bütün kavramlar <strong>hibe</strong> olarak ifade edilebileceği gibi, her birinin daha dar, özel anlamlarının olduğu da söylenebilir. Örneğin, sadaka karşılıksız olarak Allah (cc) rızası için fakir ve ihtiyaç sahiplerine verilen mal için kullanılırken, hediye daha çok muhatap ile sevgi bağı oluşturmak, toplumsal bağları güçlendirmek yahut devletlerarası ilişkiler çerçevesinde diplomatik teâmüllere uymak gibi amaçlarla verilen mallar için kullanılmaktadır. Özel ayrıntıları ifade edebilmek için ayrı ayrı kullanılan bu kavramların bazı hadis rivayetlerinde kısmen birbirinin yerine de kullanıldığı görülmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas), hem insanlar arasındaki kardeşliği en üst düzeye çıkarmak, hem de fakir ve zengin arasındaki kaynaşmayı tesis etmek için diğerkâmlık, paylaşma, ihsan, vefa gibi erdemli davranışların yanında, karşılıksız bağış yapmayı da tavsiye etmiştir. Nitekim kendisinden bir şey isteyeni asla geri çevirmemiş, yanında verebileceği bir şeyler varsa vermiş; yoksa başka zaman vereceğini söyleyerek isteyen kişinin gönlünü almıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberimizin (sas) dostları, "<i>Sevdiğiniz şeylerden Allah (cc) yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah (cc) onu bilir." </i> âyetinin gereği olarak ömürleri boyunca ‘verme’yi kendilerine şiar edinmişlerdi. Öyle ki, bu âyet indiğinde, Ebû Talha (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Rabbimiz mallarımızdan dağıtmamızı istiyor. Seni şahit tutarım ki ben Beyrûhâ adlı bahçemi Allah (cc) yolunda verdim." deyince Peygamberimiz (sas), "<i>Bu ne kârlı bir maldır! Bu ne kârlı bir maldır!" </i> diye onu takdir ettikten sonra bahçeyi onun akrabalarından fakir olan Hassân b. Sâbit ve Übey b. Kâ’b’a vermesini istemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas), maddî bakımdan rahatlatmak ve yakınlık kurmak için insanlara <strong>hibe</strong> verdiği gibi, onları İslâm’a yakınlaştırmak için de bağışta bulunabiliyordu. Bir defasında yanına gelen bir şahsa bu amaçla bir koyun sürüsü <strong>hibe</strong> etmiş ve onun kavmine ilâhî mesajı götürmesine vesile olmuştu. Aynı şekilde yeni Müslüman olan Hevâzin kabilesinin temsilcilerine savaş esirlerini <strong>hibe</strong> etmeye karar verip ashâbına da dileyenlerin esirleri <strong>hibe</strong> edebileceğini bildirmiş, böylece onların gönüllerini hoş ederek sevgilerini kazanmayı hedeflemişti.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas), çeşitli nedenlerden dolayı bir şeyler isteyenlere de mal <strong>hibe</strong> ediyordu. Bedir Savaşı’ndan sonra Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra), elinde bir kılıçla Allah Resûlü’nün (sas) yanına gelip kılıcı kendisine <strong>hibe</strong> etmesini istemişti. Ancak Hz. Peygamber (sas), "<i>Bu kılıç ne senindir, ne de benim." </i> buyurarak ganimet mallarını taksimattan önce <strong>hibe</strong> edemeyeceğini bildirmişti. Bir müddet sonra, "<i>(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler, Allah’a </i>(cc)<i> ve Resûlü’ne  </i>(sas) <i>aittir."</i>  mealindeki âyet nâzil olunca Allah Resûlü (sas), Sa’d b. Ebû Vakkâs’ı (ra) çağırıp, "<i>Sen istediğinde o kılıcı sana verme yetkisine sahip değildim, ancak şimdi bunu sana verme yetkisini aldım."</i> dedikten sonra kılıcı ona <strong>hibe</strong> etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas), boynunda iz bırakacak kadar hırçın bir tavırla gömleğini çekiştirip sonra da kendisine bir şeyler verilmesini isteyen bedevîye bile şefkatle davranmış ve gülümseyerek ona bağışta bulunulmasını emretmişti. Ancak Huneyn ganimetlerinden kendisine de verildiği hâlde defalarca bunun artırılmasını isteyen Hakîm b. Hızâm’ı itidale çağırarak, büyük bir hırs ve açgözlülükle dünya malına tamah etmenin, insanın iç dünyasında yapacağı tahribata dikkat çekmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Sağlıklı iletişim içerisindeki bireylerden oluşmuş bir toplumun sosyal sıkıntıları çözme kabiliyeti daha fazladır. Bu nedenle Allah Resûlü (sas) Müslümanları birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye çağırır, "<i>Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir."  </i>buyururdu. Çünkü gönülden yapılan bağış, bir ihtiyacı karşılamanın ötesinde, veren ve alan arasında sıcak bağlar kurulmasına vesile olarak toplumsal kaynaşmaya katkı sağlamaktaydı.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) bazen ashâbından varlıklı olanlara çağrıda bulunarak, onları kamuda ortak kullanılmak üzere <strong>hibe</strong>ye teşvik ederdi. Hz. Osman’ın (ra) Rûme Kuyusu’nu satın alarak insanların ondan ücretsiz istifade etmelerini sağlaması, bu teşviklerin maksadına ulaştığını gösteriyordu. Bazen de ihtiyaç sahibi birisinin sıkıntısının giderilmesi için <strong>hibe</strong>de bulunulmasını isteyen Allah Resûlü (sas), "<i>Kim darda kalan borçluya zaman tanırsa yahut (alacağının tamamını veya bir kısmını) borçluya bağışlarsa, Allah (cc) onu, başka hiçbir gölgenin (himayenin) olmadığı kıyamet gününde kendi arşının gölgesinde (himayesinde) gölgelendirecektir."</i>  buyuruyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), aynı zamanda <strong>hibe</strong>nin şeklini ve sınırlarını da açıklamıştır. Bu bağlamda her şeyden önce, kişinin kendi ailesini ve çocuklarını düşünmeden malının hepsini <strong>hibe</strong> etmesinin doğru bir davranış olmadığını vurgulamıştır. Aşere-i Mübeşşere’den olan Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra), hastalanmıştı. Hastalığı ağırdı ve iyileşebileceğinden ümidi yoktu. Bu hâldeyken Hz. Peygamber (sas) onu ziyaret etti ve "<i>Allah’ım, Sa’d’a şifa ver. Allah’ım, Sa’d’a şifa ver."</i> diye onun için üç defa dua etti. Sa’d b. Ebû Vakkâs (sas) hastalığının ağırlığını da göz önüne alarak, "Yâ Resûlallah! Ben servet sahibiyim. Mirasçım olarak bir kızımdan başka kimsem bulunmuyor. Bu sebeple malımın hepsini bağışlamak istiyorum, ne dersiniz?" diye sordu. Resûlullah (sas), "<i>Hayır, olmaz." </i> buyurdu. Sa’d (ra), "Üçte ikisini bağışlasam?" deyince, Resûlullah (sas), "<i>Hayır, o da olmaz."  </i>diye cevap verdi. Bu defa Sa’d (ra), "Peki yarısını bağışlasam?" dedi. Resûlullah (sas), "<i>Hayır</i>." deyince Sa’d (ra) üçte birini bağışlamak istediğini söyledi. Allah Resûlü (sas), "<i>Üçte biri olur. Aslında üçte bir de çoktur ya!" </i> buyurdu ve sonra şöyle devam etti: "<i>Ey Sa’d! Vârislerini varlıklı bırakman, onları muhtaç ve halka (sadaka için) ellerini açar bir hâlde bırakmandan şüphesiz daha hayırlıdır. Ey Sa’d! Allah (cc) rızası için sarf ettiğin her nafakanın ecrini alırsın. Hatta yemek yerken hanımının ağzına koyduğun bir lokmadan dolayı bile (sevap kazanırsın.)"</i>  Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra) bu olaydan sonra daha uzun yıllar yaşadı, dört erkek çocuk ile birçok kız evlâdı daha oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde sahâbeden Tebük savaşından geri kalıp da pişman olan ve tevbe eden Kâ’b b. Mâlik (ra) de tevbesi kabul edildikten sonra Kutlu Nebî’ye (sas) gelip, "Allah Teâlâ’nın tevbemi kabul etmesine karşılık bütün malımı Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) <strong>hibe</strong> etmek istiyorum." deyince Kutlu Nebî (sas), "<i>Hayır, malının bir kısmını kendine bırakman daha hayırlıdır."</i>  buyurmuştu. Böylece Hz. Peygamber (sas), bir yandan bağış yapmaya teşvik ederken, öte yandan bunun sınırının ne olması gerektiğini de öğretiyor, kişiyi, bağış yapmadan önce sorumlu olduğu aile bireylerini düşünmeye sevk ediyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas) Medine’ye vardığında, devesi Müslümanların o sırada namaz kılma yeri olarak seçtikleri yere çökmüştü. Burası daha evvel Es’ad b. Zürâre’nin (ra) terbiyesinde bulunan Süheyl ve Sehl adlı iki yetim çocuğa ait olup hurma kurutmak için kullanılan bir harman yeriydi. Resûlullah (sas), "<i>İnşallah burası bizim konaklayacağımız yerdir." </i> buyurduktan sonra bu iki genci davet edip, orayı mescit yapmak üzere onlardan satın almak istedi. Yetim olan bu iki genç ise satmak yerine burayı Resûlullah’a (sas) <strong>hibe</strong> etmek istediler. Fakat Allah Resûlü (sas), çocukların bu <strong>hibe</strong>sini kabul etmedi. Belirlenen bir bedel karşılığında arsayı satın aldı ve Mescid-i Nebevî’yi bu arsa üzerine bina etti.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hibe</strong>nin esas itibariyle insanlar arasında sevgi, dostluk ve yardımlaşmayı teşvik eden ve geliştiren hoş bir davranış olduğu dikkate alınarak, bu güzelliği gölgeleyecek her türlü tavırdan kaçınmak gerekir. Hele bunu tam aksi bir duruma çevirerek, yapılan <strong>hibe</strong> neticesinde bazılarının gönlünü kırmak, insanlar arasında kin ve düşmanlığa sebebiyet verecek şekilde bağışta bulunmak doğru değildir. Bu konuda sık karşılaşılan bir durum olarak, çocuklar ve aile bireyleri arasında adalet gözetilmeksizin yapılan <strong>hibe</strong>lerin yol açtığı tatsızlıklara dikkat çekilebilir. Anne ve babaların sağlıklarında çocuklarına yaptıkları <strong>hibe</strong>de, onlar arasında adalete riayet etmeleri, her şeyden önce Resûl-i Ekrem’in (sas) uygulama ve tavsiyelerinde yer alan bir husustur. O (sas), anne ve babanın, çocuklarına <strong>hibe</strong>de bulunduklarında âdil davranmaları gerektiğini; bir çocuğuna <strong>hibe</strong>de bulunup diğerlerini bundan mahrum bırakmamaları gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Nitekim sahâbeden Beşîr b. Sa’d (ra), oğlu Nu’mân’a malından bir kısmını <strong>hibe</strong> etmiş ve Peygamber Efendimizi (sas) buna şahit tutmak istemişti. Hz. Peygamber (sas) ona, "<i>Öteki çocuklarına da bunun benzerini bağışladın mı?" </i> diye sormuş, "Hayır." cevabını alması üzerine ise, "<i>Allah’tan korkun, çocuklarınız arasında adaleti gözetin!" </i> buyurarak, Beşîr’den (ra) yaptığı <strong>hibe</strong>sinden geri dönmesini istemişti. O da diğer çocuklardan ayrı olarak sadece Nu’mân’a ettiği <strong>hibe</strong>den vazgeçmişti. Bu bağlamda İslâm âlimleri de, evlâtlar arasındaki bağış ve hediyede, cinsiyet dâhil herhangi bir ayrımcılığa gidilmemesi noktasında uyarılarda bulunmuşlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ebû Bekir’in (ra), kızı Hz. Âişe’ye (ra) Gâbe denilen yerden toplanacak yirmi vesk (yaklaşık 2612 kg.) hurmayı <strong>hibe</strong> ettikten sonra, <strong>hibe</strong>sinden geri dönerken sarf ettiği sözler, onun <strong>hibe</strong>de bulunurken çocukları arasında ne kadar adaletli davrandığını gösterir: "Kızım, vallahi ölümümden sonra senin zengin olmanı herkesten daha çok isterim. Fakir olmana da çok üzülürüm. Sana toplanacak yirmi vesk hurma bağışlamıştım. Şimdiye kadar topladıkların senindir. Fakat onlar bugün vâris malı olmuştur. Senin iki erkek ve iki de kız kardeşin var. Geri kalanı, Allah’ın (cc) Kitabı’na uygun olarak aranızda paylaşın."</p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde Resûl-i Ekrem’in (sas), "<i>Şüphesiz ki Allah (cc) her hak sahibine hakkını vermiştir. Hiçbir vârise vasiyet edilemez."</i>  buyurarak, vârise vasiyette bulunulmasını yasaklamasında da akrabalar ve vârisler arasında kayırım yapılmasına engel olma; mal dağılımı ve bölüşümünde huzursuzluk ve ayrışmaya sebep olacak davranışların önüne geçme düşüncesi bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (sas), <strong>hibe</strong>nin geri alınmamasıyla ilgili bir istisna getirerek, "<i>Bir kimsenin hediye verip veya bağışta bulunup sonra bundan vazgeçmesi helâl olmaz. Ancak babası çocuğuna verdiğini geri alabilir." </i> buyurması da bu bağlamda yapılan yanlışların düzeltilmesine imkân tanıyacak bir husus olarak değerlendirilebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer taraftan eşler de birbirlerine <strong>hibe</strong>de bulunabilir, aralarındaki ilişkiyi besleyecek ve kırgınlık oluşturmayacak şekilde birbirlerine bağış ve hediye sunabilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in, "<i>Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile (cömertçe) verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle yiyin!"</i>  âyetinde kadınların kocalarından aldıkları mehri kocalarına <strong>hibe</strong> edebileceklerine işaret edilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), herhangi bir çıkar karşılığında <strong>hibe</strong> alınmasını hoş karşılamamış ve karşılığında bir çıkar gözetilerek verilen <strong>hibe</strong>nin kabul edilmemesini istemiştir. <strong>Hibe</strong>de bulunacak kişinin sadece bireyin ve toplumun menfaatini ve yaptığı <strong>hibe</strong>nin sevabını gözetmesi gerekir. Buradan hareketle bazı âlimler zekât nisabına ulaşmaması için develerinin bir kısmını <strong>hibe</strong> eden kişinin art niyet taşıdığı için hiçbir sevaba ulaşmayacağını söylemişlerdir. Yine bu cümleden olarak Allah Resûlü (sas), bir kadının, aile huzurunu bozacak şekilde kocasının razı olmayacağı <strong>hibe</strong>lerde bulunmamasını tavsiye etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Yapılan bağıştan geri dönülmesini de yasaklayan Resûlullah (sas), bağışlananın eline geçmesinden sonra, her ne sebeple olursa olsun bağışın geri alınmasının ne kadar çirkin ve kötü bir iş olduğunu anlatmak için ağır bir benzetmeye başvurmuş, <strong>hibe</strong>sinden dönen kimseyi, kusup da sonra dönerek kusmuğunu yiyen köpeğe benzetmişti. Yaptığı <strong>hibe</strong>yi bedeli mukabilinde geri almak isteyen Hz. Ömer’i (ra) de bu davranışından şiddetle menetmişti. Hz. Ömer (ra), cihad etmesi için adamın birine bir at bağışlamıştı. Daha sonra adam o atı satmak istemişti veya atın bakımını iyi yapamamıştı. Hz. Ömer de parasını verip atı geri almak istedi. Durumu Hz. Peygamber’e (sas) danıştı. Resûlullah (sas) onu bundan menederek şöyle buyurdu: "<i>O, bu atı sana bir dirheme verse dahi satın alma. Çünkü <strong>hibe</strong>sine dönen kişi, kustuğu şeyi yemeye dönen köpeğe benzer."</i> </p>

<p style="text-align:justify">Bir de Arapların umrâ, rukbâ ve süknâ şeklinde isimlendirdikleri şartlı <strong>hibe</strong> uygulamaları vardı. Onlar, bağışlayanın hayatta olması kaydına bağlı olarak verdikleri <strong>hibe</strong>ye ‘umrâ’, iki taraftan birinin ölümü hâlinde malın diğerine geçmesi şeklinde verdiklerine ‘rukbâ’, bir şahsa yaşadığı müddetçe evde oturma hakkının bağışlanmasına da ‘süknâ’ diyorlardı. İnsanlar, birbirlerine bu şekilde <strong>hibe</strong>de bulunuyorlardı. Ancak bu tür <strong>hibe</strong>ler uzun süreli olduğu için taraflardan biri vefat edince vârislerin malın kime kalacağı hususunda ihtilâfa düşme ihtimali vardı. Umrâ ve rukbâ şeklinde verilen bu <strong>hibe</strong>ler, verene ait olmaya devam edecek miydi, yoksa verilen kişinin mülkiyetine mi geçecekti?</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas) bütün malî konularda olduğu gibi bu tür uygulamalarda da şartların anlaşılır bir şekilde belirlenmesini tavsiye ediyordu. Câbir b. Abdullah (ra) tarafından nakledilen, "<i>Bu senin ve çocuklarının olsun."  şeklinde verilen umrâ, verilende sürekli kalır. Ancak, "Bu mal yaşadığın müddetçe senin olsun." denilerek verilen mal, bu kişi öldükten sonra sahibine döner." </i> hadisi bu tür <strong>hibe</strong>lerin nasıl verilmesi gerektiğini izah etmekteydi. "Hangimiz ölürse" tabirine bağlı kalınarak verilen <strong>hibe</strong> çeşidi (rukbâ), belirsizlik oluşturup vârislerin anlaşmazlığına neden olabilirdi. Dolayısıyla bu uygulamanın anlaşılabilir ve ihtilâfa neden olmayan bir hâle dönüştürülmesi gerekiyordu. Peygamber Efendimizin (sas), "<i>Rukbâ yoluyla mallarınızı birbirinize vermeyiniz. (Ancak yine) o şekilde bir mal elde eden kişi, o malın sahibidir." </i> anlamında buyurduğu birçok hadiste rukbâ suretiyle verilen bağışları hoş karşılamadığı ancak bu şekilde verilen malların sürekli bir <strong>hibe</strong> olarak kabul edilebileceğini tavsiye ettiği anlaşılmaktadır. Böylece Efendimiz (sas), rukbâ yoluyla verilen <strong>hibe</strong>lerin verilen kişiye ait olacağını belirterek belirsizliğin önüne geçmiş oluyordu. Ancak kişilerin iki tarafın ölüm şartına bağlı olmaksızın süreyi ve miktarı belirleyerek verdikleri bağışların geçerli olduğu hususu yine Peygamber Efendimizin (sas) hadislerinden anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Süknâ konusunda yaşanan bir örnek ise şöyledir: Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah’a (ra) kız kardeşi Hz. Hafsa’dan (ra) miras olarak bir ev düşmüştü. Hz. Hafsa (ra) bu evi Zeyd b. Hattâb’ın kızına ömür boyu mesken olarak kullanması (süknâ) için vermişti. Zeyd’in kızı ölünce, Abdullah b. Ömer (ra) kendisinin olduğu görüşüyle bu eve sahip olmuştur. Böylece süknâ şeklinde verilen bir malın, ücret alınmadan kullanılan bir mal gibi olduğu ve kullanan kişinin ölümü hâlinde sahibine tekrar döneceği anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuç olarak <strong>hibe</strong>; hediye, sadaka, vakıf gibi karşılığını Allah’tan bekleyerek yapılan bağışları ifade eden genel bir kavramdır. <strong>Hibe</strong>nin, bağışlayan ve bağışlanan açısından insanî ve ahlâkî bakımdan nasıl olması gerektiğini ise Peygamber Efendimizin (sas) sünneti belirlemektedir. <strong>Hibe</strong> kişinin ihtiyacına göre nakit para olabileceği gibi, kullanabileceği herhangi bir eşya veya gayri menkul de olabilir. Barınabileceği bir mesken veya sürebileceği bir arazi de olabilir. Sevabı sadece Allah’tan (cc) umularak, samimi bir şekilde ve malın iyisinden yapılan bağış aynı zamanda kişiyi ruhî olarak da olgunlaştırır. <strong>Hibe</strong>nin herhangi bir çıkar maksadıyla yahut bir yükümlülükten kaçmak için verilmesi ve <strong>hibe</strong> alanların aşırı heveskâr tutumları ise dinimizce tasvip edilmemiştir. Kişiyi ve bakmakla yükümlü olduklarını maddî olarak sıkıntıda bırakacak bir <strong>hibe</strong>nin yapılmaması önerilmiş, <strong>hibe</strong>den geri dönülmesi de uygun görülmemiştir. Bu konudaki tek istisna çocuklarına karşı adaletli olmaları gereken ebeveynin, bazı çocuklarına yaptığı <strong>hibe</strong>den dönebilmeleridir ki, bu da toplumsal kargaşaya sebebiyet vermemesi için önemlidir. Rabbinin kendisine ikram ettiklerinden <strong>hibe</strong>de bulunan ve bu davranışıyla makam, hürmet, şöhret, bakım gibi dünya menfaatlerine değil de Allah Teâlâ’nın (cc) rızasına kavuşmayı arzulayan kimse elbette şu âyetlerin bilinci ile hareket etmiş olur: "<i>Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz. Fakat kim cimrilik eder, kendini Allah’a (cc) muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa, biz de onu en zor olana kolayca iletiriz."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hibe-gonullu-bagis-1</guid>
      <pubDate>Wed, 01 Jul 2026 10:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/hibe-gonullu-bagis.jpg" type="image/jpeg" length="86355"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Saadet ve Şekavet: Mutluluk ve Mutsuzluk]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/saadet-ve-sekavet-mutluluk-ve-mutsuzluk-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/saadet-ve-sekavet-mutluluk-ve-mutsuzluk-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cahiliye döneminde saadet (mutluluk) ve şekâvet (mutsuzluk) kavramı nasıl kullanılmıştır? Hem dünyada ve hem de ahirette saadete ulaşmanın yolu nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ عَلِيٍّ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: كُنَّا فِى جَنَازَةٍ فِى بَقِيعِ الْغَرْقَدِ، فَأَتَانَا النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَقَعَدَ وَقَعَدْنَا حَوْلَهُ، وَمَعَهُ مِخْصَرَةٌ فَنَكَّسَ، فَجَعَلَ يَنْكُتُ بِمِخْصَرَتِهِ ثُمَّ قَالَ: "مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ، مَا مِنْ نَفْسٍ مَنْفُوسَةٍ إِلاَّ كُتِبَ مَكَانُهَا مِنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ، وَإِلاَّ قَدْ كُتِبَ شَقِيَّةً أَوْ سَعِيدَةً</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali (ra) anlatıyor: "Bir keresinde Medine’deki Bakî’ Kabristanı’nda bir cenazede bulunuyorduk. Peygamber (sas) yanımıza gelip oturdu. Biz de onun çevresine toplandık. Elinde bir çubuk vardı. Başını düşünceli bir şekilde aşağıya doğru eğdi ve elindeki çubukla yerde çizgiler çizmeye başladı. Sonra, "<i>Hiçbiriniz, (hatta) hiçbir canlı yoktur ki cennet ve cehennemdeki gideceği yer ile saîd (mutlu) veya şakî (bedbaht) olduğu (önceden) yazılmış olmasın."  </i>buyurdu."</p>

<p style="text-align:justify">(B1362 Buhârî, Cenâiz, 82; M6731 Müslim, Kader, 6)</p>

<p>***</p>

<p>"سَعْدٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ تَرْكُهُ اسْتِخَارَةَ اللَّهِ وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ</p>

<p style="text-align:justify">Sa’d (b. Ebû Vakkâs) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: </p>

<p style="text-align:justify"><i>"İnsanoğlu, Allah’ın (cc) kendisi için takdir ettiğine rıza gösterirse mutlu olur. Şayet, Allah’tan (cc) hayırlı olanı ummayı terk eder ve Allah’ın (cc) kendisi için takdir ettiğine kızıp, isyan ederse bedbaht olur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2151 Tirmizî, Kader, 15)</p>

<p>***</p>

<p>"حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ ثَلَاثَةٌ وَمِنْ شِقْوَةِ ابْنِ آدَمَ ثَلَاثَةٌ: مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ وَالْمَسْكَنُ الصَّالِحُ وَالْمَرْكَبُ الصَّالِحُ وَمِنْ شِقْوَةِ ابْنِ آدَمَ الْمَرْأَةُ السُّوءُ وَالْمَسْكَنُ السُّوءُ وَالْمَرْكَبُ السُّوءُ</p>

<p style="text-align:justify">İsmâil b. Muhammed’in (ra), babası aracılığı ile dedesi Sa’d b. Ebû Vakkâs’tan (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Üç şey insanoğlunun mutluluğundan, üç şey de insanoğlunun bedbahtlığındandır. İnsanoğlunun mutluluğundan olan şeyler; iyi bir eş, oturmaya müsait bir ev ve uygun bir binektir. İnsanoğlunun bedbahtlığından olan şeyler ise, kötü bir eş, kötü bir ev ve kötü bir binektir."</i></p>

<p style="text-align:justify">(HM1445 İbn Hanbel, I, 169)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ الْحَارِثِ بْنِ أَبِي يَزِيدَ قَالَ: سَمِعْتُ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ يَقُولُ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "لَا تَمَنَّوْا الْمَوْتَ فَإِنَّ هَوْلَ الْمَطْلَعِ شَدِيدٌ وَإِنَّ مِنْ السَّعَادَةِ أَنْ يَطُولَ عُمْرُ الْعَبْدِ وَيَرْزُقَهُ اللَّهُ الْإِنَابَةَ</p>

<p style="text-align:justify">Hâris b. Ebû Yezid’in (ra) naklettiğine göre, Câbir b. Abdullah (ra), Hz. Peygamber’i (sas) şöyle derken işitmiştir: "<i>Ölümü istemeyin. Zira can vermek (sekerâtü’l-mevt) çok zordur. Kişinin ömrünün uzun olması ve Allah’ın (cc) insana, tevbe ile kendisine yönelme imkânı vermesi onun için mutluluktur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(HM14618 İbn Hanbel, III, 333)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) خَطَبَ النَّاسَ يَوْمَ فَتْحِ مَكَّةَ فَقَالَ: "يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ اللَّهَ قَدْ أَذْهَبَ عَنْكُمْ عُبِّيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ وَتَعَاظُمَهَا بِآبَائِهَا فَالنَّاسُ رَجُلاَنِ رَجُلٌ بَرٌّ تَقِيٌّ كَرِيمٌ عَلَى اللَّهِ وَفَاجِرٌ شَقِيٌّ هَيِّنٌ عَلَى اللَّهِ وَالنَّاسُ بَنُو آدَمَ وَخَلَقَ اللَّهُ آدَمَ مِنْ تُرَابٍ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas), Mekke’nin fethi günü insanlara hitap ederek şöyle buyurmuştur: "<i>Ey İnsanlar! Allah (cc) sizden câhiliye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir. İnsanlar iki gruptur: İyi, takva sahibi, Allah (cc) katında değerli kişi ve günahkâr, bedbaht Allah (cc) katında değersiz kişi. İnsanlar, Âdem’in (as) çocuklarıdır ve Allah (cc), Âdem’i (as) topraktan yaratmıştır…"</i></p>

<p style="text-align:justify">(T3270 Tirmizî, Tefsîrü’l-Kur’ân, 49; D5116 Ebû Dâvûd, Edeb, 110, 111)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "لاَ يَدْخُلُ النَّارَ إِلاَّ شَقِيٌّ.’ قِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَنِ الشَّقِيُّ؟ قَالَ: ‘مَنْ لَمْ يَعْمَلْ لِلَّهِ بِطَاعَةٍ وَلَمْ يَتْرُكْ لَهُ مَعْصِيَةً</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre Resûlullah (sas), "<i>Şakî (bedbaht) dışında kimse cehennem ateşine girmez." </i> buyurmuş, "Ey Allah’ın Resûlü, şakî kimdir?" diye kendisine sorulunca da, "<i>Şakî, Allah (cc) için hiçbir taatte (ibadet ve amelde) bulunmayan ve Allah (cc) için hiçbir kötülüğü (günahı) terk etmeyen kimsedir."  </i>cevabını vermiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(İM4298 İbn Mâce, Zühd, 35; HM8578 İbn Hanbel, II, 349)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali (ra) anlatıyor: "Bir keresinde Medine’deki Bakî’ Kabristanı’nda bir cenazede bulunuyorduk. Peygamber (sas) yanımıza gelip oturdu. Biz de onun çevresine toplandık. Elinde bir çubuk vardı. Başını düşünceli bir şekilde aşağıya doğru eğdi ve elindeki çubukla yerde çizgiler çizmeye başladı. Sonra, "<i>Hiçbiriniz, (hatta) hiçbir canlı yoktur ki cennet ve cehennemdeki gideceği yer ile saîd (mutlu) veya şakî (bedbaht) olduğu (önceden) yazılmış olmasın."  </i>buyurdu. Sahâbîlerden biri, "Ey Allah’ın Resûlü! Öyleyse biz ibadeti ve ameli bırakıp yalnız kaderimize dayanmalı değil miyiz? Çünkü nasıl olsa saadet ehlinden olan kimse ona uygun işler yapacak; şekâvet ehlinden olan kimse de ona uygun işler yapacak." dedi. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü, (bilakis iyi ameller yapmak gerektiğine ve herkesin ne iş için yaratıldıysa onu kolaylıkla başaracağına işaretle), "<i>Saadet ehlinden olan kimseye saadet ehlinin ameli; şekâvet ehlinden olan kimseye de şekâvet ehlinin ameli kolaylaştırılacaktır." </i> buyurdu ve Leyl sûresinin şu âyetlerini okudu: "<i>Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah’a karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz. Fakat kim cimrilik eder, kendini Allah’a (cc) muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa biz de onu en zor olana kolayca iletiriz."</i></p>

<p style="text-align:justify">Câhiliye döneminde saadet (mutluluk) ve şekâvet (mutsuzluk) kavramı, daha çok mutluluğu ve mutsuzluğu şans ve talihte aramak için kullanılmıştır. Mutluluk ve mutsuzluk, şans ve talih işi olarak görülmüş, şans ve talih de yıldızların ve kuşların hareketleriyle tespit edilerek sığ bir anlayışa indirgenmiştir. Günümüzde de görüldüğü gibi astroloji ve farklı dillerdeki ’talih kuşu’ ve benzeri ifadelerde geçen mutluluk ve mutsuzluk, ne insanın kendisine, ne yapıp ettiklerine ne de Yaratıcı’sına bağlanmaktadır. Nitekim ‘saadet’ kavramının kendisinden türediği ‘seade’ kelimesi, erken dönem Arapça sözlüklerde ilk anlam olarak ‘uğurlu olmak, bir şeyi uğurlu saymak, meymenetli olmak’ anlamlarında kullanılmış; bu kelimeden türeyen ‘suad’, şans ve talihi belirleyen bir yıldızın adı olmuştur. Ayrıca Araplar, şans getirip getirmemesine göre yıldızları, ‘sa’d’ kelimesini izafe ederek isimlendirmişler; ‘yevm-i sa’d ve yevm-i nahs’ deyimini de ‘bahtlı gün, bahtsız gün’ anlamında kullanmışlardır. Aynı şekilde saadetin tam karşıtı olan ‘şekâvet’ kelimesini de ‘büyük talihsizlik, bedbahtlık, sefalet, ümitsizlik, zorluk, ıstırap’ anlamlarında kullanmışlar, dolayısıyla mutsuzluğu da şans ve talihe bağlamışlardır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm’la birlikte hem Kur’an hem de Hz. Peygamber (sas), saadet ve şekâvet kavramlarının anlamında köklü bir değişiklik yapmış; mutluluğu ve mutsuzluğu şans ve talihte aramak yerine insanın kendisine ve bu dünyada yapıp ettiklerine bağlayarak Yüce Allah’la (cc) olan ilişkisine göre anlamlandırmıştır. İslâm, dünyası ve âhireti ile hayatı bir bütün olarak değerlendirmektedir. Bundan dolayı her iki kavrama dünyevî ve uhrevî olmak üzere varlığın iki boyutunu kuşatan bir anlam yüklemiştir. Saadet, hem bu dünyadaki mutluluğu hem de âhiretteki mutluluğu ifade ederken; şekâvet de hem bu dünyadaki mutsuzluğu hem de âhiretteki mutsuzluğu ifade etmektedir. Saadet kavramı açısından bakıldığında her iki âlemdeki mutluluk, kaynağı vahiy olan din tarafından yorumlanan ve yönlendirilen bir dünya hayatına bağlıdır. Nitekim İslâm’da dinin tanımı ve anlamı, hem bu dünyada hem de âhirette kişiyi mutlu kılacak ilâhî kuralların tamamı olarak belirlenmiştir. Aynı şekilde ‘dâreyn saadeti’ deyimi ve duası da dünya ve âhiret mutluluğunu anlatmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Dünya saadeti söz konusu edildiğinde, dünya hayatında dinin, aklın, bedenin, neslin ve malın korunması, İslâm’ın en büyük gayesidir. Bütün bunlar, aynı zamanda günümüz dünyasının temel insan hak ve özgürlüklerinden saydığı hususlardır. Dolayısıyla dünya saadeti ancak, bu beş temel hakkın korunduğu ve yaşatıldığı bir dünyada gerçekleşebilecektir. Bu da İslâm’ın emir ve yasaklarının fert ve toplum hayatında yaşanmasıyla sağlanabilir ki âhiret saadetinin yolu da bundan geçmektedir. Ayrıca dünya saadetinin, bilgi ve sağlam karakter gibi nefse (benliğe), sağlık ve güvenlik gibi bedene ve bu ikisinin dışında kalan ve bu ikisinin mutluluğunu artıracak servet ve benzeri hususlara ilişkin yönleri de bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Âhiret saadeti, Allah’a (cc) kendi rızasıyla teslimiyet gösteren ve bilinçli bir hayat sürerek O’nun (cc) emir ve yasaklarına itaat edenlere vaad edilen, Allah’ın (cc) rızasına nâil olma ebedî huzur ve neşesini de içinde barındıran sonsuz mutluluktur. Kur’ân-ı Kerîm, bu durumu şöyle anlatmaktadır: "<i>O gün geldiği zaman Allah’ın (cc) izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz. Onlardan mutsuz (cehennemlik) olanlar da vardır, mutlu (cennetlik) olanlar da. Mutsuz olanlara gelince; cehennemdedirler. Onların orada çok ıstıraplı bir soluyuşları ve hıçkırışları vardır. Onlar, gökler ve yerler durdukça orada ebedî olarak kalacaklardır. Ancak Rabbinin (cc) dilemesi başka. Şüphesiz Rabbin (cc) istediğini yapandır. Mutlu olanlara gelince, gökler ve yerler durdukça içinde ebedî kalmak üzere cennettedirler. Ancak Rabbinin (cc) dilemesi başka. Bu onlara ardı kesilmez bir lütuf olarak verilmiştir." </i> Buna göre asıl saadet, ebedî saadettir. O da cennettir, cemâlullahtır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da, şekâvet kelimesi çeşitli türevleriyle kullanılmış, bu kavrama ne şans ne de talih anlamı yüklenmiştir. Aksine bu kavram Allah’tan (cc) yüz çeviren ve O’nun (cc) hidayetini reddeden kimselerle ilgili olarak kullanılmıştır. Örneğin dünya zevk ve eğlencelerine dalmak suretiyle benliklerini kaybedenler şakî kimselerdir. Bu insanlar, dünya hayatlarında yapıp ettiklerinden mutlu olduklarını düşünüyor olabilirler. Gerçekte ise benliklerini kaybettikleri için farkına varamadıkları ama âhirette mutlaka farkına varacakları, tam bir bedbahtlık içindedirler. Orada onları, iç çekişlerin ve hıçkırıkların hâkim olduğu bir elem günü beklemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Aslında şekâvet kelimesi, bedbahtlığın farklı boyutlarını bünyesinde barındıran bir niteliğe sahiptir. Meselâ, şekâvet kapsamında okunabilecek kelimeler arasında yer alan ‘havf’, korku ve kaygıyı ifade ederken, ’hemm’ ve ‘hüzn’, üzüntü, mutsuzluk ve iç sıkıntısını anlatmaktadır. ’Hasret’, insanın elinden kaçırdıklarına duyduğu elem ve pişmanlığı, telâfisi imkânsız olanı görünce yaşanan ruh hâlini ifade ederken, ‘dîyk’ gönül huzursuzluğunu, şüphe ve tedirginliği anlatmaktadır. Benzer şekilde ‘gam’, dilimizde de kullanıldığı biçimde dert, keder anlamı taşımaktadır. Olumsuz çağrışıma sahip bütün bu ifadelerin şekâvete dair bedbahtlık türleri olduğunu söylemek mümkündür.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) dilinde de saadet ve şekâvet kavramının anlam dünyası, Kur’an’ınki ile örtüşmektedir. Anne tarafından Hz. Peygamber’e (sas) akraba olup ona ilk iman edenlerden biri olan Sa’d b. Ebû Vakkâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas), "<i>İnsanoğlu, Allah’ın (cc) kendisi için takdir ettiğine rıza gösterirse mutlu olur. Şayet, Allah’tan (cc) hayırlı olanı ummayı terk eder ve Allah’ın (cc) kendisi için takdir ettiğine kızıp, isyan ederse bedbaht olur." </i> buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayete göre dünya hayatında mutluluğun anahtarlarından biri, Hz. Peygamber’in (sas) dilinde "Allah’tan (cc) hayırlı olanı istemek" olarak çevirdiğimiz istihâre bilincidir. İstihâre, sadece bir rüya görmek için yatmak değil, Allah’tan hep hayırlı olanı isteme bilincine ulaşabilmektir. Bu bilinç, kişinin, "Ey Rabbim! Şayet senden istediğim şey benim için hayırlı ise onu bana nasip eyle!" diyebilme şuurudur. Buna göre istihâre, her şeyden önce Müslüman’ın hayat tarzıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Mutluluğun diğer anahtarı ise Allah’ın (cc) kaza ve kaderine rıza gösterebilme bilincidir. Yunus Emre’nin deyişiyle, "Kahrın da hoş, lütfun da hoş!"; Erzurumlu İbrâhim Hakkı’nın ifadesiyle, "Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler!" teslimiyetini sergileyebilmektir. Bela ve musibetlere sabır gösterebilmektir. Çünkü dünya imtihanı ancak bu şekilde kazanılabilir. Hz. Peygamber (sas), "<i>Sabır, musibetin başa geldiği ilk andadır." </i> buyurmuştur. Müslüman, dünya hayatında zaman zaman musibetlerle karşılaştığında, bunu asla bir bedbahtlık olarak görmez. Aksine ıstırap, sıkıntı, felâket ve musibetler, bir Müslüman’ın, faziletli davranışlar sergileyebilmesi için, Allah’a (cc) olan imanının test edildiği bir denenme sürecidir. Böyle bir ıstırap, asla şekâvet değildir. Bunun adı beladır, denenme süreci de ibtilâdır. Kur’an, bu durumu, "<i>Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele!"</i>  âyetiyle ifade etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Câhiliye döneminde Araplar, kadın, ev ve atı (bineği) uğursuz sayarlar; bunların kişiyi bereketsiz ve mutsuz kılacağına inanırlardı. Hz. Peygamber (sas), câhiliyeden gelen bu bâtıl inancı ortadan kaldırarak bu dünyadaki bütün mutlulukların en başına, kişinin iyi bir aile kurmasını getirdi. Uhud Savaşı’nda bedenini siper ederek Hz. Peygamber’i (sas) koruyan ve bu sebeple Peygamber Efendimizin (sas) kendisini, "<i>Anam babam sana feda olsun!" </i> diyerek methettiği, isminin kelime anlamı da ‘mutluluk’ olan büyük sahâbî Sa’d b. Ebû Vakkâs’tan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Üç şey insanoğlunun mutluluğundan, üç şey de insanoğlunun bedbahtlığındandır. İnsanoğlunun mutluluğundan olan şeyler; iyi bir eş, oturmaya müsait bir ev ve uygun bir binektir. İnsanoğlunun bedbahtlığından olan şeyler ise kötü bir eş, kötü bir ev ve kötü bir binektir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Hayırlı bir eşten kasıt, dindarlık, beden sağlığı, akıl, edep, güzel idare ve yaratılış güzelliği gibi niteliklerdir. Hz. Peygamber’in (sas) saadet kelimesini en çok kullandığı yerlerden birinin aile hayatı ile ilgili konular olması, onun (sas) aile mutluluğuna verdiği önemi göstermektedir. Aile mutluluğunu Kur’an, ‘göz aydınlığı’ deyimi ile anlatmaktadır. Genellikle bütün dillerde mutluluğun ilk tezahür ettiği yer, göz bebeğidir. Kur’an’da da müminlerin özellikleri anlatılırken onların, "<i>Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınanlara önder eyle!"</i>  şeklinde dua ettiklerinden söz edilmektedir. Bu âyet, kişinin Allah’tan (cc) hep hayırlı olanı istemesi gerektiğine vurgu yapmasının yanı sıra hayırlı bir eşe ve salih evlâtlara sahip olmanın, aile saadeti anlamına geldiğini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Yine Hz. Ömer’in (ra) Mekke valisi olan Nâfi’ b. Abdülhâris tarafından nakledilen bir rivayette Hz. Peygamber (sas), iyi komşuya sahip olmayı da eklemiş ve "<i>İyi bir komşu, rahat bir binek ve geniş bir ev kişinin mutluluğundandır."</i>  buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Rivayetin sonunda geçen ‘geniş ev’ tabiri ile insanın temel ihtiyaçlarından olan barınma ihtiyacına vurgu yapılmaktadır. Zira geçimin yarısı barınma ile ilgilidir. Bu sebeple ihtiyacı karşılayacak şekilde güzel bir eve sahip olmak bir mutluluk vesilesidir. Kişinin durumuna uygun bir bineğe sahip olması, onun temel ihtiyaçlarını karşılaması açısından bir mutluluk vesilesidir. Güzel ahlâklı bir komşu, kişinin güvenilir bir çevrede yaşaması açısından çok önemlidir ve bir mutluluk vesilesidir. Belki de bu durumu en güzel ‘Ev alma, komşu al’ atasözü anlatmaktadır. Hz. Peygamber (sas), yukarıdaki hadislerde özellikle hiçbir insanın hayatı boyunca kendisinden müstağni kalamayacağı hususları ifade etmiştir. Güzel bir ev, uygun bir binek ve iyi bir komşuya sahip olmak, kısacası bütün bu sayılanlar, başka bir gaye için değil, ancak ve ancak İslâm toplumunun en güzide kurumu olan ailenin huzur ve mutluluğu içindir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) hadislerine göre, tevbe etmeyi ihmal etmemesi kaydıyla uzun bir ömür sürmesi de kişiye verilmiş bir mutluluktur. Çünkü bu, kişiyi âhirette de mutlu kılacaktır. Sahâbenin büyüklerinden ve bilginlerinden olan Câbir b. Abdullah’tan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas), "<i>Ölümü istemeyin. Zira can vermek (sekerâtü’l-mevt) çok zordur. Kişinin ömrünün uzun olması ve Allah’ın (cc) insana, tevbe ile kendisine yönelme imkânı vermesi onun için mutluluktur."</i>  buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Evet, Allah’a (cc) karşı iyilik, takva ve keremle geçen bir ömür, elbette, imrenilmesi gereken bir ömürdür. Böyle bir kimse âhirette de mutlu olacaktır. Allah’a (cc) karşı isyan, bedbahtlık ve kötülüklerle geçen bir ömür de şekâvet içerisinde geçirilen bir ömürdür. Ve böyle bir kimse âhirette de bedbahtlardan olacaktır. İkinci halife Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah’ın (ra) rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sas), Mekke’nin fethi gününde insanlara şöyle bir konuşma yapmıştır: "<i>Ey İnsanlar! Allah sizden câhiliye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir. İnsanlar iki gruptur: İyi, takva sahibi, Allah (cc) katında değerli kişi ve günahkâr, bedbaht Allah (cc) katında değersiz kişi. İnsanlar, Âdem’in (cc) çocuklarıdır ve Allah (cc) Âdem’i (cc) topraktan yaratmıştır. Allah (cc) şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah (cc) katında en değerli olanınız, O’na (cc) karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah (cc) hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.’’</i>  Hz. Peygamber (sas), bu konuşmasında insanları temelde mutlu ve bedbaht olarak ikiye ayırmıştır. Kişi mümin ve müttaki ise kendi toplumu içinde olmasa bile Allah (cc) katında değerlidir. Kişi günahkâr ve bedbaht ise kendi toplumu içinde yüksek bir konumda olsa bile Allah (cc) katında değersizdir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), kimi hadislerinde saadet ve şekâveti, kişinin kaderine dayandırarak ifade etmiştir. Bu, câhiliye dönemi Araplarında var olan saadet ve şekâvetin şans ve talihe bağlı olduğu inancının yok edilmesi; bunun yerine saadet ve şekâvetin Allah’a (cc) dayandırılması, gerçek mutluluğun ve bedbahtlığın ancak Allah (cc) ile olan bir ilişki sayesinde anlamının olacağının vurgulanması açısından son derecede önemlidir. Fakih ve müfessir sahâbî Abdullah b. Mes’ûd’dan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Şüphesiz sizden birinizin oluşumu annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra benzer bir süre asılı hâlde (embriyo) olur. Sonra benzer bir süre bir parça çiğnenmiş et hâline gelir. Sonra melek gönderilir ve kendisine ruh üfürülür. Meleğe dört kelime; rızkını, ecelini, amelini ve şakî (bedbaht) yahut saîd (mutlu) olacağını yazması emredilir. Kendinden başka ilâh olmayan Allah’a (cc) yemin ederim ki sizden biriniz cennetliklerin yaptığını yapar, hatta cennetle arasında bir arşından başka mesafe kalmamışken kitap (kader) onu geçer ve cehennemliklerin yaptığını yapar da cehenneme girer. Ve yine sizden biriniz cehennemliklerin yaptığını yapar, hatta cehennemle arasında bir arşından fazla mesafe kalmamışken kitap (kader) onu geçer de cennetliklerin yaptığını yapar ve cennete girer."</i></p>

<p style="text-align:justify">Yine hadis kaynaklarımızda Abdullah b. Mes’ûd’un (ra), "Şakî (bedbaht), annesinin karnında şakî olandır. Saîd (mutlu) ise başkasından ibret alandır." dediği nakledilir. Rivayetin devamında da Hz. Peygamber’den (sas) şöyle bir hadis aktarılır: "<i>Nutfenin üzerinden kırk iki gece geçti mi, Allah (cc) ona bir melek gönderir. Melek onu şekillendirir; kulağını, gözünü, cildini, etini ve kemiklerini yaratır. Sonra, "Ey Rabbim! Erkek mi olacak, dişi mi?"  diye sorar. Rabbin (cc), dilediğini hüküm buyurur; Melek de yazar. Sonra, "Ey Rabbim! Eceli ne olacak?’ der. Rabbin, dilediğini söyler. Melek yine yazar. Sonra, "Ey Rabbim! Rızkı ne olacak?" der. Rabbin, dilediğini hükmeder. Melek yine yazar. Sonra melek elindeki sayfayı çıkartır, kendisine emredileni ne artırır ne de eksiltir."  </i>Bu hadise göre insan, daha anne karnında meydana gelirken mutluluk ve bedbahtlık potansiyeliyle oluşur. Dolayısıyla dünya hayatında kendi tercihleri ve yapıp ettikleri ile ya mutluluk potansiyelini açığa çıkarır ve mutlu olur, yahut mutsuzluk potansiyelini açığa çıkarır ve bedbaht olur. Hz. Peygamber’in (sas) saadet ve şekâveti kadere bağlaması, insanın cüz’î iradesini ve salih amellerini anlamsız hâle getirmez. Aksine Hz. Peygamber (sas), insanın ancak kendi çabasıyla mutlu olabileceğini ve Allah’ın (cc), insanın çabasına binaen amelleri kendisine kolaylaştıracağını ifade etmiştir. Neticede Hz. Peygamber’in (sas) bu konudaki hadislerinden mutluluğu sağlayacak iş, eylem ve ameller için çaba göstermeyi yok sayan bir kadercilik anlayışı çıkmaz. Çünkü Hz. Peygamber (sas), insanın mutluluğunu sağlayacak ve kolaylaştıracak yolları, bizzat kendi hayatında yaşayarak göstermiştir. Hz. Peygamber (sas), bu dünyada hep salih amel işlemeye vurgu yapmıştır. Çünkü kişinin saadet ve şekâveti amellere göre belirlenmektedir. Kur’an, "<i>İnsan için ancak çalıştığı vardır."</i>  buyurmak suretiyle hep güzel ameller işlemeye teşvik etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bedir şehitlerinden Sa’d b. Mâlik’in (ra) oğlu Sehl b. Sa’d’dan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas), "<i>Ameller ancak neticelerine göre değerlendirilir."</i>  buyurmuştur. Yine Resûlullah (sas), "<i>Şakî (bedbaht) dışında kimse cehennem ateşine girmez." </i> demiş, "Ey Allah’ın Resûlü, şakî kimdir?" diye kendisine sorulunca da, "<i>Şakî, Allah (cc) için hiçbir taatte (ibadet ve amelde) bulunmayan ve Allah (cc) için hiçbir kötülüğü (günahı) terk etmeyen kimsedir."  </i>cevabını vermiştir. Dolayısıyla kişinin bahtiyar ya da bedbaht oluşu hep Allah’a (cc) imanın ardından amellere bağlanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayetlerde geçen "her insanın cennet ve cehennemdeki yerinin belli olduğu" gerçeğine gelince bu, Allah’ın (cc) ilim sıfatı ile ilgili olup, sadece Allah (cc) katında bilinen bir durumdur. Bu konuda insanlar nezdinde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Dolayısıyla insanlar, özgür iradeleriyle Allah’a (cc) iman ettikten sonra ibadet ve hayır yolunda çalışmak gibi salih ameller yapmakla yükümlüdürler. Nitekim İbn Ömer’in (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas), "<i>Dünyada bir garip gibi, yabancı gibi hatta bir yolcu gibi ol! Kendini kabir halkından biri gibi kabul et." </i> buyurmuş, rivayetin devamında İbn Ömer (ra), hadisi rivayet eden Mücâhid’e hitaben, "Sabaha çıktığında akşama varacağım diye içinden geçirme; akşama ulaştığında da sabaha çıkacağım diye içinden geçirme. Hastalığından önce sağlığından, ölümünden önce hayatından istifade ederek hazırlık yap. Ey Allah’ın kulu! Yarın hâlinin ne olacağını bilemezsin. "  demiştir. </p>

<p style="text-align:justify">İnsanın mutluluğu elde etmesi, en başta nefsinin istek ve arzularını kontrol altına almasına bağlıdır. Ardından da bilgi ve kültür düzeyini yükseltmeli, ahlâkını güzelleştirmeli ve salih ameller yapmalıdır. Kişi, ancak bu şekilde olgunluk derecesine ulaşır ve mutluluğu elde eder. Tam aksine nefsinin istek ve arzularını kontrol altına almaz, nefsinin tutsağı hâline gelirse, böyle bir insan, Kur’an’ın ifadesiyle aşağıların aşağısına düşer ve sürekli kötülüğe davetiye çıkarır. Kur’an, böyle bir nefsi, ‘sürekli kötülüğü emreden’ anlamında ‘nefs-i emmâre’ olarak adlandırır. Artık böyle bir insan, Allah’ı (cc) unutmuştur. Allah’ı (cc) unuttuğu için kendi benliğini de unutmuştur. Sadece bedensel yetenekleri, arzuları, hırsları, dünyevî zevk ve tutkuları için yaşamaktadır. İnsanın arzu ettiği her şeye sahip olma hırsı tahmin edilenin aksine kişiye mutluluk değil mutsuzluk getirir. Zira terbiye edilmemiş bir nefis, insanın en büyük düşmanıdır. Nice kötülükler, eğitilmemiş nefislerin bitmek tükenmek bilmeyen arzu ve istekleri yüzünden işlenmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas) bir gün minbere çıkmış, hem birinci basamakta, hem ikinci basamakta, hem de üçüncü basamakta <i>’âmîn’</i> demişti. Ashâb-ı kiram, "Ey Allah’ın Resûlü! Üç kere ‘âmîn’ dediğini işittik, bunun hikmeti nedir?" diye sorunca Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştu: "<i>Birinci basamağa çıktığım zaman, Cibrîl (as) bana gelip dedi ki: Ramazan’a yetişip de günahları bağışlanmadan bu ayı bitiren kul bedbaht olsun! Ben, âmîn, dedim. Sonra dedi ki: Ana ve babasına yahut bunlardan birine kavuşan bir kulu, bunlar (anne-babası) cennete koymamışsa, o kul bedbaht olsun! Ben, âmîn, dedim. Sonra dedi ki: Yanında sen anılıp da sana salât getirmeyen bir kul bedbaht olsun! Ben buna da âmîn dedim."</i></p>

<p style="text-align:justify">Yine Hz. Peygamber (sas) Ci’râne denilen yerde Huneyn Savaşı’nda alınan ganimetleri taksim etmekte iken birden Zü’l-Huveysıra et-Temîmî adlı kişi Resûl-i Ekrem’e (sas) hitaben, "Adaletli ol!" deyince Peygamber Efendimiz (sas), ona, "<i>Eğer ben adalet etmezsem bedbaht olurum." </i> buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) bazen dualarında kötü hükümden, mutsuz olmaktan, düşmanların kendisine gülmesinden ve kötü hâlden Allah’a (cc) sığınmıştır. Bir hadisinde ise, "<i>Rahmet, ancak şakîden çıkarılıp alınır."</i>  buyurmuştur. Şekâvet sahibi kimselerden, zalimlerden şefkat ve merhamet duyguları sıyrılıp çıktığı gibi bu hâllerinin cezası olarak da Allah Teâlâ (cc) onlara gerek dünyada gerekse âhirette merhamet etmez. Cezalarını çekerler. Çünkü Allah (cc), ancak acıyıp merhamet edenlere rahmetini indirmektedir. </p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) bazı hadislerinde fitnelerden uzak kalmayı bir mutluluk olarak addetmiştir. Bedir Savaşı’nda büyük kahramanlıklar gösterdiği için ‘Resûlullah’ın süvarisi’ adıyla anılan Mikdâd b. Esved’in (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas), "<i>Şüphesiz mutlu kimse, fitnelerden uzak kalandır. Şüphesiz mutlu kimse, fitnelerden uzak kalandır. Şüphesiz mutlu kimse fitnelerden uzak kalan, bir belaya uğradığında sabredendir. (Fitneye katılana) vah yazık!"</i>  buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’i (sas) gördükten sonra iman etmek ile hiç görmeden ona iman etmek mutluluk olarak ifade edilmektedir. Enes b. Mâlik’in (ra) naklettiğine göre, Resûl-i Ekrem (sas), "<i>Ne mutlu, beni görüp de iman edenlere!" </i> buyurarak bunu bir kere söylemiş, sonra, "<i>Ne mutlu, beni görmeden iman edenlere!" </i> buyurarak bunu da yedi kere tekrarlamıştır. O hâlde hem bu dünyadaki hem de âhiretteki mutluluk, ancak imanla ve bu imana uygun amellerle kazanılabilir. Şüphesiz imanın yeri kalptir. Kalpler, ancak Allah’ı (cc) zikrederek huzur bulur. Gönül dünyasında Allah (cc) sevgisi yer etmiş bir kimsenin üzerine ilâhî bir huzur iner. Böyle bir kimse, Kur’an’ın ifadesiyle ‘huzur bulmuş nefis’ anlamında ‘nefs-i mutmainne’ mertebesine yükselir. Böyle bir nefis sahibi de hem kendisini hem de Allah’ı (cc) razı ederek O’na (cc) kul olur ve cennetine girer. Gerçekte bir Müslüman’ın hayattaki en büyük gayesi, "Allah’ım, benim maksadım senin rızanı kazanabilmektir." şuuruna ermektir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/saadet-ve-sekavet-mutluluk-ve-mutsuzluk-1</guid>
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 09:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/saadet-ve-sekavet-mutluluk-ve-mutsuzluk.jpg" type="image/jpeg" length="99113"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahde Vefa: Söze Sadakat]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ahde-vefa-soze-sadakat-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ahde-vefa-soze-sadakat-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kişi yerine getirme niyetiyle kardeşine bir söz verir ancak onu yerine getiremezse günahkar olur mu? Peygamberimizin ahde vefa ile ilgili uyarıları nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: مَا خَطَبَنَا نَبِيُّ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) إِلَّا قَالَ: "لَا إِيمَانَ لِمَنْ لَا أَمَانَةَ لَهُ، وَلَا دِينَ لِمَنْ لَا عَهْدَ لَهُ</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik (ra) şöyle demiştir: "Allah’ın (cc) Peygamberi (sas) bize hutbe verdiği zaman mutlaka şöyle buyururdu:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><i>"Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur."</i></p>

<p style="text-align:justify">(HM12410 İbn Hanbel, III, 134)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى بَكْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَنْ قَتَلَ مُعَاهِدًا فِى غَيْرِ كُنْهِهِ حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Bekre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kim bir zimmiyi (antlaşmalı bir gayri müslim vatandaşı) antlaşmalıyken öldürürse Allah (cc) ona cenneti haram kılar."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D2760 Ebû Dâvûd, Cihâd, 153)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ تُمَارِ أَخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَه</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Kardeşinle (düşmanlığa varan) tartışmaya girme, onunla (kırıcı şekilde) şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T1995 Tirmizî, Birr, 58)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِذَا وَعَدَ الرَّجُلُ أَخَاهُ وَمِنْ نِيَّتِهِ أَنْ يَفِيَ لَهُ فَلَمْ يَفِ وَلَمْ يَجِئْ لِلْمِيعَادِ فَلاَ إِثْمَ عَلَيْهِ</p>

<p style="text-align:justify">Zeyd b. Erkam’dan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Kişi yerine getirme niyetiyle kardeşine bir söz verir, ancak onu yerine getiremez ve zamanında sözünü tutamazsa günahkâr olmaz."</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4995 Ebû Dâvûd, Edeb, 82)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "اضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ، أَضْمَنْ لَكُمْ الْجَنَّةَ، اصْدُقُوا إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اؤْتُمِنْتُمْ، وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ</p>

<p style="text-align:justify">Ubâde b. Sâmit’ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Bana kendi adınıza altı şeyin güvencesini verin, ben de size cennetin güvencesini vereyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin, söz verdiğinizde sözünüzü tutun, size (bir şey) emanet edildiğinde ona riayet edin, iffetinizi koruyun, gözlerinizi (bakılması yasak olandan) sakının ve ellerinizi (haramdan) çekin."</i></p>

<p style="text-align:justify">(HM23137 İbn Hanbel, V, 323)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) ashâbından Enes b. Nadr (ra), Bedir Gazvesi’ne katılamamıştı. Buna çok üzülmüş, "Allah (cc), Resûlullah’la birlikte bir savaşta bulunmamı nasip ederse, ne yapacağımı o görecektir." diyerek duygularını ifade etmiş, ancak ileri gitmekten de çekinmişti. Aslında bu, Allah’a (cc) ve Allah (cc) adına verilmiş bir sözdü. Sonraki yıl Resûlullah’la (sas) birlikte Uhud Savaşı’na katıldı. Enes (ra) için, verdiği sözü tutmanın zamanıydı. Ayneyn Geçidi’nde konuşlandırılan okçuların yerlerini terk etmesi üzerine yaşanan kargaşada Resûlullah’ın (sas) öldüğü haberi yayıldı. Müslümanlar sağa sola kaçışmaya başladı. Bu kargaşa esnasında Enes (ra), gözünü bile kırpmadan müşriklerin üzerine yürürken Sa’d b. Muâz (ra) ile karşılaştı. Sa’d (ra), "Ey Ebû Amr! Nereye?" diye sorduğunda Enes’in (ra) cevabı, "Cennetin kokusu ne kadar hoş, Uhud’un gerisinden bu kokuyu alabiliyorum." oldu. O, korkusuzca ilerlemeye devam etti, savaştı ve şehit oldu. Öyle ki vücudu seksenden fazla yara aldı. Şehitlerin kimliklerini belirleme çalışmasından sonra, kız kardeşi Rübeyyi’, "Kardeşimi sadece parmak uçlarından tanıyabildim." demişti.</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Nadr (ra) verdiği sözü tutmuştu. Allah Teâlâ (cc), "<i>Müminler içinde Allah’a (cc) verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir, kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir." </i> âyetiyle, Enes b. Nadr (ra) gibi yiğitlere övgü yağdırmıştı.</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Allah’a (cc) verdiğiniz sözü tutun."</i>  hitabının anlamını kavrayan Müslümanlar, Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sas) verilen sözlerin, yerine getirilmeye en lâyık olan ahitler olduğunun bilincindedirler. Allah’a (cc) verilen söz, O (cc), "<i>Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" </i> diye sorduğunda, "<i>Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)." </i>şeklinde verilen cevapta yatmaktadır. Kelime-i tevhid veya kelime-i şehâdet ile yenilenen ve "kâlû belâdan beri Müslüman’ım." ifadesiyle dilimizde yer edinen bu ahit, can ile, mal ile veya maddî-mânevî türlü fedakârlıklar gerektirmektedir. Müslümanlar, bu özverinin farklı örneklerini, tarih boyunca ortaya koymuşlardır. Zira bilmektedirler ki bu söze sadakat ve ahde vefa Yüce Rabbimiz (cc) tarafından özel olarak ödüllendirilecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Verilen söz, vefayı gerektirir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas), hutbelerinde, "<i>Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur." </i> buyurmuştur. Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) verilen söz ise ayrıcalıklıdır, daha fazla hassasiyet gerektirir. Ancak sözün kime verildiğinin değil, bizzat sözün kendisinin esas olduğunu; söz verildiyse, antlaşma yapıldıysa mutlaka sözün yerine getirilmesi, antlaşmaya riayet edilmesi gerektiğini öğretir Allah Resûlü (sas) bize. Şu örnek bu öğretinin en güzel örneklerinden biridir:</p>

<p style="text-align:justify">Mekkeli müşrikler adına Süheyl b. Amr, Hz. Peygamber’le (sas) on yıllığına Hudeybiye Antlaşması’na imza atmak üzereydi. Antlaşma metni henüz hazırlanırken Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebû Cendel, ayaklarına vurulmuş pranganın zincirleriyle sıçrayarak çıkageldi Allah Resûlü’nün (sas) huzuruna. İslâm’ı kabul ettiği için prangaya vurulmuş olan Ebû Cendel, müşriklerin ellerinden kurtulup çok yakınına, Hudeybiye’ye kadar gelmiş olan Hz. Peygamber’e (sas) sığınmıştı. Ancak Hz. Peygamber’le (sas) Mekkeli müşrikler arasında imzalanmak üzere olan antlaşmada, Mekkelilerden Hz. Peygamber’e (sas) sığınanların İslâm’ı kabul etmiş olsalar dahi Mekkelilere geri verileceğine dair bir madde vardı.</p>

<p style="text-align:justify">Tarafların antlaşma üzerinde konuştukları esnada gerçekleşen bu iltica üzerine Süheyl, antlaşma gereği oğlu Ebû Cendel’in kendisine teslim edilmesini istedi. Müslüman olan Ebû Cendel, müminlere yönelerek yalvardı, kendisine işkence edildiğini söyledi. Zaten ne kadar çok işkenceye uğradığı her hâlinden belli idi. Yürekleri parçalayan bu manzara karşısında Hz. Peygamber (sas), Ebû Cendel’i babasına teslim etmek istemedi. Hatta Ebû Cendel’i kendi yanlarına aldıktan sonra antlaşmayı imzalamasını ona teklif etti. Ancak Süheyl bunu kabul etmedi. Sonunda Ebû Cendel’i müşriklere teslim eden Hz. Peygamber (sas), üzerinde anlaşmak üzere oldukları bir ahdi yerine getirdi ve Ebû Cendel’e sabretmesini tavsiye etti. Ebû Cendel’in yakarışı orada bulunan müminleri ağlattı ise de bir süre sonra durum Müslümanların lehine döndü.</p>

<p style="text-align:justify">Benzer bir olay Ebû Basîr’in başından geçmişti. Kureyş asıllı olmasına rağmen, sırf Müslüman olduğu için tutuklanan Utbe b. Esîd es-Sekafî, nâm-ı diğer Ebû Basîr, bir yolunu bulup kavminin elinden kaçtı. Medine’ye gelerek Hz. Peygamber’e (sas) sığındı. İmzalanan Hudeybiye Antlaşması’na dayanarak Ebû Basîr’in iadesini isteyen Ahnes b. Şerîk ve Ezher b. Abdiavf ez-Zührî, Resûlullah’a (sas) hitaben bir mektup yazdılar ve iki elçiyle birlikte Hz. Peygamber’e (sas) gönderdiler. Elçilerin getirdiği mektubu Übey b. Kâ’b’a (ra) okutan Hz. Peygamber, Ebû Basîr’i çağırtıp antlaşma gereğince kendisini teslim etmek zorunda olduğunu söyledi. Ebû Basîr, kendisine işkence edileceğini belirterek, Mekkelilere teslim edilmemesini rica etti Allah Resûlü’nden (sas). Bunun üzerine Hz. Peygamber’in (sas) dudaklarından tarihe yazılacak şu sözcükler döküldü: "<i>Ey Ebû Basîr! Bildiğin gibi biz bu kavme (bir söz) verdik. Dinimize göre bize, ahde vefasızlık yapmak yaraşmaz..."</i> Sonra da, Ebû Basîr’i teselli etti ve Allah’ın (cc) ona mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini belirtti.</p>

<p style="text-align:justify">Mekke’den gelenler, Ebû Basîr’i teslim alarak yola çıktılar. Yemek molası verdikleri Zü’l-Huleyfe’de Ebû Basîr, içlerinden birini oyuna getirerek kılıcını aldı ve onu öldürdü. Kendisinin de öldürüleceğini anlayan diğeri ise kaçıp Medine’ye gitti. Arkadaşının Ebû Basîr tarafından öldürüldüğünü, kendisinin de öldüreceğini söyleyerek Hz. Peygamber’e (sas) sığındı. Çok geçmeden öldürdüğü adamın kılıcını kuşanan Ebû Basîr de çıkageldi ve Hz. Peygamber’e (sas), "Ey Allah’ın Peygamberi! Allah (cc) sana ahdini yerine getirtti, beni onlara geri verdin. Sonra da Allah (cc) beni onlardan kurtardı." dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Basîr, öldürdüğü adamın eşyalarını, binitini ve kılıcını kastederek, "Yâ Resûlallah! Bunların beşte birini ayırıp al." dedi. Hz. Peygamber (sas) ise, "<i>Eğer bunun beşte birini alırsam onlarla anlaştığım konuda kendilerine verdiğim sözü yerine getirmediğimi düşünürler."</i> buyurdu. Ardından Hz. Peygamber’in (sas), <i>’Hayret! Adam, yanında birileri daha olsa harbi kızıştıracak.’ </i>dediğini işiten Ebû Basîr, yapılan antlaşma gereği Hz. Peygamber’in (sas) kendisini yeniden iade edeceğini anladı ve Medine’yi terk etti. Kureyş’in ticaret kervanlarının geçtiği, Mekke ile Şam arasında bulunan Iys mevkiine yerleşti. Kısa zamanda burası, Müslüman olarak Mekke’den kaçan fakat antlaşma gereği Hz. Peygamber’in (sas) kabul edemediği ya da Mekkelilere iade ettiği Ebû Cendel ve benzeri Müslümanların oluşturduğu bir karargâh hâline geldi.</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Basîr’in getirdiği ganimeti, dolaylı olarak da olsa, antlaşmaya muhalefet olarak değerlendiren Allah Resûlü (sas), müşriklerden kaçan kişinin sığınma talebini de kabul etmemiştir. Böylece doğrudan veya dolaylı olarak antlaşmaya aykırı davranışlardan kaçınılması gerektiğini göstermiştir. Hatta, "<i>Kim bir zimmiyi (antlaşmalı bir gayri müslim vatandaşı) antlaşmalıyken öldürürse Allah (cc) ona cenneti haram kılar."</i>  buyurmak suretiyle de, antlaşmaya muhalefet eden kişinin cehennemle cezalandırılacağına dikkatleri çekmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Ahde vefa gösterilmesi, her ne koşulda olursa olsun, lehine de olsa aleyhine de olsa verilen sözlerin tutulması, müminin ayırıcı özelliklerindendir<i>.</i> Nitekim câhiliye âdetlerinin bütün çeşitleriyle hüküm sürdüğü Mekke toplumunda, ahdine vefa göstermekte son derece hassas olan ve verdiği sözü mutlaka tutan Hz. Peygamber (sas), daha peygamber olmadan önce dahi ‘Muhammedü’l-Emîn’ (Güvenilir Muhammed) olarak şöhret kazanmış, onun bu özelliğini can düşmanları bile itiraf etmekten kendilerini alamamıştır. Henüz Müslüman olmayan Ebû Süfyân, ticaret amacıyla Şam’a gittiğinde, peygamberlik iddiasında bulunan Muhammed (sas) hakkında kendisinden bilgi almak istediğini söyleyen Rum kayseri Hirakl ile aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify">"(Hirakl), "Peygamberlik iddiasında bulunmadan evvel onu hiç yalan söylemekle itham etmiş miydiniz?" dedi. Ben, "Hayır." dedim. "Sözünde durmazlık eder mi?" dedi. "Hayır, ancak biz şimdi onunla belli bir zamana kadar anlaşmış bulunmaktayız. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz." dedim." Karşılıklı konuşmada Ebû Süfyân, arkadaşları tarafından yalanlanacağı korkusuyla gerçeğe aykırı şeyler söyleyemediğini itiraf etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Abbâs’tan (ra) gelen başka bir rivayete göre Hirakl, Ebû Süfyân’ın verdiği cevapları, "Onun, namaz kılmayı, doğru dürüst olmayı, iffetli olmayı, ahde vefa göstermeyi ve emaneti sahibine tevdi etmeyi istediğini iddia ettin." şeklinde özetlemiş, "İşte bunlar bir peygamberin vasfıdır." demek suretiyle, beklenen peygamber hakkındaki bilgisinin yanında ona olan hayranlığını da ortaya koymuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Yazılı bir antlaşma, yeminle perçinlenmiş bir vaat ya da verilmiş bir söz, şüphesiz vefayı gerektirmektedir. Açık vaat ve antlaşmaların yanında, elçilere dokunmamak, kendilerine sığınan insanları düşmana teslim etmemek gibi hususlara da sadakat şarttır. Nitekim Bedir’de esir düşen Peygamberimizin (sas) amcası Abbâs b. Abdülmuttalib’in fidyesini getirmek üzere Medine’ye gelen ve aslında Bedir’den önce Müslüman olduğu hâlde Medine’ye gelinceye kadar bunu gizleyen Ebû Râfi’, Medine’de kalmak istemiştir. Ebû Râfi’ kendi hikâyesini şöyle anlatır: "Resûlullah’a (sas), Kureyş’e geri dönmeyeceğimi söyledim. Bunun üzerine bana şöyle dedi: "<i>Ben ahdimi bozmam, elçileri de alıkoymam. Sen şimdi geri dön. Şu an düşündüğün gibi yine gelmek istersen, sonra gelirsin." </i> Bu konuşmadan sonra ben, önce Kureyşlilerin yanına geri döndüm. Ardından da Resûlullah’ın yanına geldim."</p>

<p style="text-align:justify">Kadim zamanlardan beri devletlerarası hukukta bir teamül olan ‘elçilere dokunmama’ veya ‘onları alıkoymama’ ilkesini Allah Resûlü (sas) kendi imzaladığı bir antlaşma olarak görmüştür. Dolayısıyla yanlış anlamalara yol açacak bir davranış olacağı için, Ebû Râfi’in arzu ve rızasına rağmen Medine’de kalmasına izin vermemiştir. Zira verilen sözden dönmek fâsıkların, yapılan ahitlere riayet etmek ise müminlerin en belirgin vasıflarındandır. Nitekim "<i>...Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz (veren, sözünden) sorumludur."  </i>âyeti gereği, verilen söz mesuliyet doğurmaktadır. Yine, "<i>Kardeşinle (düşmanlığa varan) tartışmaya girme, onunla (kırıcı şekilde) şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme."</i>  buyuran Hz. Peygamber (sas), söz vermenin ağır bir sorumluluk olduğunu ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Arkasında durulmayan ve gereği yerine getirilmeyen söz, Peygamberimiz (sas) tarafından kişinin üzerindeki münafıklık alâmeti olarak zikredilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Rabbimiz (cc), "<i>Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?"</i>  sorusuyla dikkatleri çekmiş, "<i>Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah (cc) katında büyük gazap gerektiren bir iştir."</i>  âyetiyle apaçık bir uyarıda bulunmuştur. Buna göre yerine getirme düşüncesi olmaksızın yapılan vaatler Allah’ın (cc) gazabına sebep olurken, yerine getirme düşüncesiyle verilen sözün —yapılamasa bile— bir sorumluluk doğurmadığını Peygamberimiz (sas) şöyle belirtmektedir: "<i>Kişi yerine getirme niyetiyle kardeşine bir söz verir, ancak onu yerine getiremez ve zamanında sözünü tutamazsa günahkâr olmaz."</i> </p>

<p style="text-align:justify">Basit menfaatler nedeniyle verdiği sözden dönenler, Allah Teâlâ (cc) tarafından, "<i>Allah’a (cc) karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların âhirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah (cc) onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır."</i>  âyet-i celîlesi ile tehdit edilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), câhiliye döneminde yapılmış olsalar bile, antlaşmalara riayet edilmesini tavsiye etmiştir. Vasiyet için de aynı durum söz konusudur. Bu nedenle Hz. Peygamber’in (sas) vefatından hemen sonra halife seçilen Hz. Ebû Bekir (ra), Bahreyn’de görevli olan Alâ b. Hadramî’nin oradan getirdiği malın yanında durup insanlara şu çağrıda bulunmuştur: "Kimin Hz. Peygamber’den (sas) bir alacağı varsa ya da kim ondan bir söz almışsa bize gelsin." Bu çağrı üzerine Câbir öne çıkarak, "Resûlullah (sas) bana şunu şunu vereceğini vaad etmişti." dedi. Resûlullah’ın (sas) vaadini yerine getirmek isteyen Hz. Ebû Bekir (ra) de üç kez avuçlarını doldurarak, ona dediği miktarı vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ömer (ra) de Ehl-i kitaba verilen sözlerin, onlarla yapılan antlaşmaların harfiyen yerine getirilmesini vasiyet etmiştir. Hz. Peygamber’in (sas) hayatında en mükemmel örneklerine şahit olduğumuz, vefakârlık ve antlaşmalara riayet hassasiyeti, zamanla İslâm ahlâkının vazgeçilmez bir özelliği hâline gelmiştir. Öyle ki Müslümanlar her hâl ve koşulda buna riayet etmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Hımyerli Süleym b. Âmir anlatmaktadır: Muâviye ile Rumlar arasında sulh antlaşması yapılmıştır. Süre bittiğinde saldırabilmek için Muâviye, ordusunu Rum diyarına doğru sevk etmek ister. Bu arada karargâha Amr b. Abese gelir. Gördükleri karşısında şaşkınlığa düşen Amr, "Allâhü ekber! Allâhü ekber! İhanet yok, ahde vefa var!" diye bağırmaya başlar. Bunu haber alan Muâviye birisini göndermek suretiyle ona, ne yapmak istediğini, bu konuda ne bildiğini ve ne düşündüğünü sordurur. Amr, şu cevabı verir: "Ben Resûlullah’ın (sas) şöyle dediğini işittim: "<i>Bir kavimle aralarında antlaşma bulunan kişi, antlaşma karşılıklı olarak bozuluncaya ya da süre doluncaya kadar, ne o antlaşmaya aykırı bir şey yapsın, ne de onu bozsun." </i> Amr’ın Allah Resûlü’nden (sas) yaptığı bu nakilden sonra Muâviye, ordusunu geri çekmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas), hile ve aldatmanın meşru görülme eğiliminin hâkim olduğu savaş hâlinde bile, "<i>Yaptığınız antlaşmaları bozmayın." </i> tavsiyesinin yanında, şartlar değişmiş olsa da yapılan antlaşmaların süresi içinde geçerliğini koruduğuna vurgu yapması anlamlıdır. Hatta antlaşmalı birini, antlaşma süresi sona ermeden öldüren kimseye Allah’ın (cc) cenneti haram kılacağını vurgulamış, sözünde durmayan kişiye, Allah’ın (cc) ismini anarak yemin ettikten sonra sözünden dönen kişiye, kıyamet gününde düşmanlık edeceğini ifade etmiş, kendisi hayatı boyunca zorlansa bile verdiği sözleri mutlak yerine getirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kime ve neden verildiği değil, bizzat sözün kendisi esastır, değerlidir ve önemlidir. Dolayısıyla sadece hukukî antlaşmalar ya da resmî sözleşmeler değil, büyük küçük, kadın erkek toplumun her ferdini ilgilendiren günlük hayata dair vaatler de bağlayıcıdır. Bu nedenle kişi, kendi çocuklarına verdiği sözü bile küçük görüp, basite alıp savuşturmamalıdır. Öte yandan Hz. Peygamber (sas), tek bir vücut gibi gördüğü müminlerden birinin verdiği sözü diğerleri için de bağlayıcı görmüştür. "<i>Statülerine bakılmaksızın bütün Müslümanların verdiği zimmet (güvence) eşittir."</i>  ifadesiyle Allah Resûlü (sas), bir taraftan hak ve sorumlulukta Müslüman bireylerin eşitliğini ortaya koyarken, diğer taraftan onların bir kimseye karşı tanıdıkları güvence konusunda ortak bir yükümlülüğe sahip olduklarını da hatırlatmaktadır. O (sas), toplumun en alt tabakasındaki bir Müslüman’ın bile sözüne riayet etmek için gayret göstermesi gerektiğini vurgulamaktadır. Hz. Peygamber’in (sas) bu konudaki duyarlılığını açıkça ortaya koyan bir olayı, niçin Bedir Muharebesi’ne katılamadığını açıklayan Huzeyfe el-Yemânî bize şöyle anlatmaktadır: "Bedir Savaşı’na şu nedenle katılamadım ki, babam Huseyl ve ben birlikte (savaşa katılmak için) yola çıkmıştık. Kureyşli müşrikler bizi yakaladılar ve "Siz Muhammed’e katılmaya mı gidiyorsunuz?" diye sorguya çektiler. "Hayır. Ona katılmaya gitmiyoruz, biz sadece Medine’ye gidiyoruz." dedik. Ve bizden Medine’ye gitsek bile Hz. Peygamber (sas) ile birlikte savaşa katılmayacağımıza dair Allah’ın (cc) adıyla söz ve yemin aldılar. Allah Resûlü’nün (sas) yanına gidip durumu ona anlattığımızda, "<i>Siz geri dönün. Biz onlara verdiğimiz sözü tutarız, onlar karşısında yardımı da Allah’tan (cc) isteriz."  </i>buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Şu da var ki, Müslümanların kendi aralarında yaptıkları ticarî antlaşmalar veya birbirlerine verdikleri sözler zaman zaman taraflardan birine mağduriyet yaşatabilmektedir. Nitekim Medine’de iki kişi, bir hurma bahçesinin meyvesi üzerinde para peşin, mal veresiye olacak şekilde anlaşmışlardı. Ancak o sene ağaçlar meyve vermedi. Ortaya çıkan zarar üzerine aralarında tartışma oldu. Problemi kendisine ilettiklerinde, Hz. Peygamber (sas) satıcıya, "<i>Onun malını neye karşılık helâl sayıyorsun? Ona ücretini geri ver."</i> şeklinde tavsiyede bulundu. Anlaşmazlığın kaynağı olan ticaret tarzını, yani henüz olgunlaşmamış hurmanın satışını yasakladı. Daha da önemlisi, "<i>Kim bir Müslüman’ın kendisiyle yaptığı alışverişten vazgeçmesine onay verirse, Allah (cc) da onun günahlarını bağışlar."</i>  buyurmak suretiyle, başka bir erdeme atıfta bulundu. Resûl-i Ekrem’in (sas) verdiği mesajın, Müslümanlar tarafından ne çabuk kavrandığını Vâsile b. Eskâ şöyle anlatmaktadır: "Allah Resûlü (sas), Tebük Gazvesi için çağrıda bulundu. Ben hemen (savaş malzemesi tedarik etmek için) ailemin yanına döndüm. Medine’ye geri geldiğimde ilk sahâbe grubu yola çıkmıştı. Ben, "Elde ettiği ganimet karşılığında bir adamı kim taşır?" diye bağırmaya başladım. Ensardan yaşlı birisi beni çağırdı. "Ganimeti bizim olmak şartıyla, birlikte bineceğimiz bir hayvan veririm. Bizimle de, yer ve içersin. Ne dersin?" dedi. Adamın yaptığı teklife, ‘Tamam.’ dedim. Bunun üzerine, "Yüce Allah (cc) yolunu açık etsin." dedi. Ben de onlarla yola çıktım. Allah (cc), (savaş sonrası) bize ganimet nasip etti ve benim hisseme de birkaç genç deve düştü. Anlaştığımız üzere develeri alıp, bineğin sahibi olan kişiye getirdim. Develere baktı ve "Bunlar kıymetli hayvanlar." dedi. Ben de, "Onlar benim sana söz verdiğim ganimetler." dedim. Bunun üzerine adam, "Ey yeğenim! Develerini al götür. Biz, sana düşen ganimet derken (mânevî kazanç gibi) başka bir şeyi kastettik." dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas), "<i>Bana kendi adınıza altı şeyin güvencesini verin, ben de size cennetin güvencesini vereyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin, söz verdiğinizde sözünüzü tutun, size (bir şey) emanet edildiğinde ona riayet edin, iffetinizi koruyun, gözlerinizi (bakılması yasak olandan) sakının ve ellerinizi (haramdan) çekin."</i>  buyurmuştur. Zira unutulmamalıdır ki verilen sözlerin tutulması, ahde vefa, antlaşmalara riayet, kişinin kurtuluşuna vesile olacağı gibi, topluma da huzur ve barış getirecektir. Allah’ın (cc) sevgisini ve insanların güvenini kazandıracak, ecri de Allah (cc) tarafından ödenecektir. Tutulmayan söz, yerine getirilmeyen vaat, şartlarına riayet edilmeyen antlaşma ise kişide nifak alâmeti olarak görülecek, ayrıca toplumsal çöküşü de hızlandıracaktır. Söze sadakat, dünyada onur ve güven, âhirette ise Yüce Allah’ın (cc) iltifatını kazandıracaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak: </strong>Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ahde-vefa-soze-sadakat-1</guid>
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 08:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/ahde-vefa-soze-sadakat.jpg" type="image/jpeg" length="92122"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Azim ve Sebat: Müminin Ayırıcı Vasfı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/azim-ve-sebat-muminin-ayirici-vasfi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/azim-ve-sebat-muminin-ayirici-vasfi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Azim ve sebatın kaynağı inançlı olmaktır. Allah’a (cc) gerçek anlamda iman eden kişi ancak inancını koruma uğruna elinden geleni yapma azmini gösterebilir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ عَائِشَةَ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) سُئِلَ: أَيُّ الْعَمَلِ أَحَبُّ إِلَى اللَّهِ؟ قَالَ: "أَدْوَمُهُ وَإِنْ قَلَّ</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah’a (sas), "Allah (cc) katında amellerin en sevimlisi hangisidir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "<i>Az da olsa devamlı olanıdır."  </i>buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">(M1828 Müslim, Müsâfirîn, 216)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَائِشَةَ أَنَّهَا قَالَتْ كَانَ لِرَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) حَصِيرٌ وَكَانَ يُحَجِّرُهُ مِنَ اللَّيْلِ فَيُصَلِّى فِيهِ فَجَعَلَ النَّاسُ يُصَلُّونَ بِصَلاَتِهِ وَيَبْسُطُهُ بِالنَّهَارِ فَثَابُوا ذَاتَ لَيْلَةٍ فَقَالَ: "يَا أَيُّهَا النَّاسُ! عَلَيْكُمْ مِنَ الأَعْمَالِ مَا تُطِيقُونَ، فَإِنَّ اللَّهَ لاَ يَمَلُّ حَتَّى تَمَلُّوا</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âişe (ra) anlatıyor: "Resûlullah’ın (sas) bir hasırı vardı, gece (mescitte) onunla kendisine özel bir yer yapar ve içerisinde namaz kılardı. İnsanlar da ona uyarak onun kıldığı namazı kılmaya başladılar. Hz. Peygamber (sas) gündüz olunca hasırı (açar ve) sererdi. Bir gece insanlar yoğun biçimde mescide doluşunca onlara şöyle dedi: "<i>Ey insanlar! Gücünüzün yeteceği amelleri yapın! Allah (cc) usanmaz ama siz usanırsınız!.."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M1827 Müslim, Müsâfirîn, 215)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ سَعْدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ حَدَّثَنِى ابْنُ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ عَنْ أَبِيهِ، كَعْبٍ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَمَثَلِ الْخَامَةِ مِنَ الزَّرْعِ، تُفِيئُهَا الرِّيحُ، وَتَصْرَعُهَا مَرَّةً وَتَعْدِلُهَا أُخْرَى، حَتَّى تَهِيج</p>

<p style="text-align:justify">Sa’d b. İbrâhim’in (ra), Kâ’b b. Mâlik’in (ra) oğlundan naklettiğine göre, Kâ’b b. Mâlik (ra) şunları söylemiştir: "Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: "<i>Mümin taze ekin gibidir. Olgunlaşıncaya kadar rüzgâr onu eğip büker; bazen yere yatırır, bazen de doğrultur (ama o kırılmaz)..."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M7094 Müslim, Sıfâtü’l-münâfikîn, 59)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ الشَّاةِ الْعَائِرَةِ بَيْنَ الْغَنَمَيْنِ، تَعِيرُ فِى هَذِهِ مَرَّةً وَفِى هَذِهِ مَرَّةً لاَ تَدْرِى أَيَّهَا تَتْبَعُ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Münafık iki sürü arasında dolaşan şaşkın bir koyun gibidir. Bir o sürüye karışır bir bu sürüye karışır, hangi sürünün peşinden gideceğini bilmez."</i></p>

<p style="text-align:justify">(N5040 Nesâî, Îmân, 31)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسٍ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يُكْثِرُ أَنْ يَقُولَ: "يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِى عَلَى دِينِكَ</p>

<p style="text-align:justify">Enes’in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) sık sık şöyle derdi: "<i>Ey kalpleri (hâlden hâle) değiştiren (Allah’ım)! Kalbimi dinin üzere sabit kıl."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T2140 Tirmizî, Kader, 7)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">"Yakın akrabalarını uyar." emri gereğince gizli davet dönemi bitmiş ve Resûlullah (sas) İslâm’ı açıktan tebliğe başlamıştı. Onun bu davetine müşriklerin ilk tepkisi kendisini yalancılıkla, mecnunlukla suçlamak ve onunla alay etmek olmuştu. Ancak zamanla Resûlullah’a (sas) tâbi olanların sayısı artmaya başlamış ve bu durum müşrikler için tahammül edilemez hâle gelmişti. Bütün düzenlerini alt üst eden bu dinin daha fazla yayılmasına engel olmak için Mekkeliler hemen harekete geçmeye karar verdiler.</p>

<p style="text-align:justify">Önce sözünü dinler ümidiyle kendilerinin de sevip saydıkları ve önem verdikleri Hz. Peygamber’in (sas) amcası Ebû Tâlib’le görüşüp yeğenine, putlarına ve kendilerine hakaret etmekten vazgeçmesi ve davet ettiği dinden dönmesi için nasihat etmesini istediler. Hz. Peygamber’i (sas) himayesinde bulunduran Ebû Tâlib durumu yeğenine anlattı, "Bana da, kendine de acı. Gücümün yetmeyeceği işleri bana yükleme!" diyerek bu davasından vazgeçmesini istedi. Resûlullah (sas), amcasının bu isteğine —kendisine yardım etmekten vazgeçeceğini düşünmesine rağmen— davasında kararlı olduğunu gösteren şu cevabı verdi: "<i>Ey amca! Allah’a (cc) yemin olsun ki bu davamı terk etmem karşılığında sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar, Allah (cc) dinini güçlendirinceye veya bu yolda canımı verinceye kadar asla bundan vazgeçmeyeceğim."  </i>Onun bu kararlılığını gören Ebû Tâlib, bildiği yolda devam etmesini ve kendisinin de ona destek olacağını söyleyerek yeğenini teselli etti.</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Tâlib’le olan bu görüşmelerinden olumlu bir sonuç alamayan müşrikler, Resûlullah’a (sas) ve Müslümanlara karşı çeşitli hakaret, eziyet ve işkenceler yapmaya başladılar. Bir defasında Resûlullah (sas) Kâbe’nin gölgesinde dinleniyordu. Müşriklerin işkencelerine maruz kalan ashâbından Habbâb b. Eret (ra) ve arkadaşları onun yanına gelerek, "Ey Allah’ın Resûlü! Bizim için Allah’tan (cc) yardım dileyemez misin? Bunların zulmünden kurtulmamız için Allah’a (cc) dua edemez misin?" demişlerdi. Bunun üzerine Resûlullah onlara davalarından vazgeçmemeleri ve sebat göstermeleri için şöyle buyurdu: "<i>Sizden önceki ümmetler içinde öyle (mazlum) kişiler vardı ki müşrikler tarafından yakalanır, onun için yerde bir çukur kazılır, o kişi o çukurun içine gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, onun başı üzerine konulurdu da başı iki kısma ayrılırdı. Bir başkasının da demir taraklar ile etinin altındaki kemiği ve sinirleri taranırdı da, bu işkenceler o mümini dininden çeviremezdi. Allah’a (cc) yemin ederim ki, bu din kesinlikle tamamlanacaktır. Öyle ki biniti üzerinde bir kimse (tek başına) San’â’dan Hadramevt’e kadar gidecek de Allah’tan (cc) başka hiçbir şeyden korkmayacaktır... Fakat sizler acele ediyorsunuz!"</i></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas) amcasına bu denli kesin cevap verebilmesinin ve ashâbını teselli için anlattığı müminlerin bu derece direnebilmelerinin nedeni imanlarındaki kararlılıktı. Bu örnekler azmin en çarpıcı örnekleridir. Ancak azim ve sebat bir tür taassup, yani körü körüne bir şeye bağlılık demek değildir. Azim, dışarıdan gelen olumsuz şartlara karşı dirençli olma ve şartların değişmesi hâlinde dahi aynı azim ve sebatı gösterebilmektir.</p>

<p style="text-align:justify">Azim ve sebatın kaynağı inançlı olmaktır. Allah’a (cc) gerçek anlamda iman eden kişi ancak inancını koruma uğruna elinden geleni yapma azmini gösterebilir. İmandaki en küçük bir zayıflık kişinin özgüvenini kaybetmesine, hatta inandığı değerlerde şüpheye düşerek gevşemesine ve hidayeti yitirmesine bile neden olabilir. Müslümanlardan istenen dünya menfaatleri ve çekilen sıkıntılar karşısında değişken tutumlar sergilemeleri değil, ebedî olan âhirete imanları gereği, azim ve sabırla özgüvenlerini korumaları ve Allah’ın (cc) rızasını kazanmaya çalışmalarıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âdem’den (as) Hz. Peygamber’e (sas) gelinceye dek Allah’ın (cc) bütün elçileri, akıl ve basiretten yoksun kimseler tarafından aynı inkâr, zulüm ve işkencelerle karşılaşmışlardır. Ancak onlar bu sıkıntılar karşısında davalarıyla ilgili herhangi bir gevşekliğe ya da ümitsizliğe kapılıp vazgeçmek yerine Rablerine sığınıp O’ndan (cc) yardım dilemişlerdir. Ateşe atılan Hz. İbrâhim’in (as) son sözü, "Allah (cc) bana yeter. O (cc) ne güzel yardımcıdır." olmuş, düşmanla karşılaşan taraftarlarının panikleyip yenildiklerini kabul etmeleri karşısında Hz. Musa (as), "<i>Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir."</i> diyerek sebat göstermiştir. Peygamberlerin kendilerine inananlarla birlikte Allah (cc) yolunda mücadele ederken takındıkları tavır Kur’an’da şöyle anlatılmıştır: "<i>Nice peygamber, arkasında Allah’a (cc) râm olmuş birçok insanla birlikte (O’nun (cc) yolunda) savaşmak zorunda kaldı. Onlar, Allah (cc) yolunda çektikleri sıkıntılardan dolayı ne korkuya kapıldılar, ne zayıf düştüler ve ne de kendilerini (düşman önünde) küçük düşürdüler. Allah (cc) sabredenleri sever."</i></p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas) de risâletini tebliğe başladığı ilk günden itibaren bu görevin son anına kadar azmini devam ettirmiştir. İki büyük destekçisi eşi Hz. Hatice (ra) ve amcası Ebû Tâlib’i (ra) kaybetmenin üzüntüsünü üzerinden atamamışken tebliğ için Tâif’e giden Resûlullah (sas), buradaki kötü karşılamaya, taşlanmasına ve ayaklarının kanlar içinde kalmasına rağmen sebatını bozmamış ve ümitsizliğe düşmemişti. Uhud’da ise yaralanması ve etrafında çok az insan kalması bile hezimet anında büyük bir kararlılıkla ashâbını toplayıp bu yenilgiyi zafere dönüştürmesine engel olamamıştı. Huneyn’de düşmanın pususu karşısında panik olan Müslümanlara Kur’an’ın ifadesiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen dar geldiği anda Allah Resûlü (sas) hem düşman üzerine yürümüş hem de ashâbına kabilelerinin isimleriyle seslenerek toparlanmalarını sağlamıştı. Yine Hz. Peygamber’in (sas) müttefik güçlere karşı giriştiği oldukça sıkıntılı geçen Hendek Savaşı’nda verilen mücadeledeki kararlı tavrı da Kur’an’da Müslümanlar için güzel bir örnek olarak sunulmuştur. Risâlet görevinde pek çok sıkıntı ve zorlukla karşılaşan Hz. Peygamber (sas), kimi zaman bu şekilde sıkıntılara katlanarak kimi zaman da değişik stratejiler belirleyerek amacına ulaşmak için mücadelesini sürdürmüştür. Bu bağlamda önce Habeşistan’a, daha sonra da Medine’ye yapılan hicretler anlamlıdır. Zira yapılan bu hicretler Müslümanlar için sıkıntılardan kaçış olmaktan ziyade davanın tamamlanması yolunda atılan stratejik birer adımdır.</p>

<p style="text-align:justify">Mümin insan, iman konusundaki azim ve sebatını ibadetlerinde de devam ettirmekle yükümlüdür. Yüce Allah’ın (cc), "<i>Allah’a (cc) kulluk et ve O’na (cc) kullukta kararlı ol."</i>  emri, Hz. Peygamber’in (sas) şahsında ilkeli ve sebat içerisinde davranmak her mümin için bir hayat tarzı olarak sunmaktadır. Çünkü Allah’a (cc) kulluk, iman ve amelden oluşan bir bütündür. "<i>Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et."</i>  ve "<i>Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et."</i>  emirleri de yine onun şahsında bütün Müslümanlara ibadetlerde devamlılığı salık vermektedir. Hz. Peygamber (sas), "Allah (cc) katında amellerin en sevimlisi hangisidir?" sorusunu, "<i>Az da olsa devamlı olanıdır."</i>  şeklinde yanıtlamış, kendisi ibadetlerinde devamlılığa özen göstererek inananlara örnek olmuş ve bu yönde tavsiyelerde bulunmuştur. Bu bağlamda gecesini gündüzünü ibadetle geçiren sahâbî Abdullah b. Amr’a (ra) yaptığı tavsiyeler ibadetlerde sürekliliğin önemini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. Bir gün Allah Resûlü (sas) ona, "<i>Gündüz oruç tuttuğun, gece ibadetle meşgul olduğun kulağıma geldi, gerçekten öyle mi?"</i>  diye sordu. Abdullah b. Amr (ra), "Evet, Allah’ın Resûlü! (böyle yapıyorum)" diye cevapladı. Efendimiz (sas), "<i>Böyle yapma. Bazen oruç tut, bazen da tutma. Gece ibadet et ama uykunu da al. Çünkü vücudunun sende hakkı var, gözünün sende hakkı var, hanımının sende hakkı var, misafirlerinin sende hakkı var. Her ay üç gün oruç tutman yeterlidir. Çünkü her iyiliğe on kat sevap verilecektir. Bu da yılın tamamını oruçlu geçirmiş olmaktır." </i> buyurdu. Abdullah b. Amr (ra) gücünün kuvvetinin yerinde olduğunu daha fazlasını da yapabileceğini söylediğinde ise ona, Dâvûd Peygamber (as) gibi bir gün oruç tutup bir gün tutmamak suretiyle yılın yarısını oruçlu geçirmesini tavsiye etti. Hz. Peygamber’in (sas) bu uyarılarla dikkat çekmek istediği nokta ibadetlerde ölçülü olunması, az bile olsa devamlılığın sağlanması ve kararlı davranılmasıdır. Aksi takdirde Abdullah b. Amr’ın (ra) yaşlandığında düştüğü duruma düşmek kaçınılmaz olabilir. Gençken güç yetirebildiği bu kadar çok nafile ibadeti yaşlandığında yapamaz hâle geldiğinde Abdullah b. Amr’ın (ra), "Keşke ben, Resûlullah’ın (sas) bana göstermiş olduğu o kolaylığı kabul etseydim. Bakın işte; şimdi yaşlandım ve zayıf düştüm." diyerek hayıflandığı nakledilmektedir. Abdullah b. Amr’ın (ra) düştüğü bu duruma düşmemek ve ibadetlerde devamlılığı sağlayabilmek için de Resûlullah’ın (sas) şu tavsiyesi daima dikkate alınmalıdır: "<i>Ey insanlar! Gücünüzün yeteceği amelleri yapın! Allah (cc) usanmaz ama siz usanırsınız!"</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Azimle davranmak ve sebat göstermek, yüksek bir karakter gerektirir. Mümin insan bu karaktere sahip olmalıdır. İnsan hayatta pek çok sıkıntılarla karşılaşabileceği gibi çok rahat ve refah dönemleri de yaşayabilir. Nitekim Kur’an’da Allah’ın (cc) çeşitli vesilelerle kullarını deneyeceği ifade edilmektedir. Bu tür imtihanlara sabredenler müjdelenirken Allah’tan (cc) bir nimet geldiğinde şımararak Allah’tan (cc) yüz çevirmek de ölçüyü kaçırmak olarak nitelendirilmiş ve bu şekilde istikrarsız davrananlar eleştirilmiştir. "<i>İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken gerek otururken gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir."</i>  Müslüman kişi her iki durumda da ölçülü ve dengeli davranmalı, sıkıntılar karşısında eğilip bükülse de doğrulmayı ve olgunlaşmayı bilmeli ve azim ve sebatını kaybetmemelidir. Hz. Peygamber (sas) de müminden beklenen bu karakteri şöyle örneklendirmiştir: "<i>Mümin taze bir ekin gibidir. Olgunlaşıncaya kadar rüzgâr onu eğip büker; bazen yere yatırır, bazen de doğrultur (ama o kırılmaz)..."</i>  Allah Resûlü (sas), "<i>Münafık iki sürü arasında dolaşan şaşkın bir koyun gibidir. Bir o sürüye karışır bir bu sürüye karışır, hangi sürünün peşinden gideceğini bilmez."</i>  diyerek de sebatsızlığı ve tereddüdü münafığın özelliği olarak anlatmaktadır. Nitekim Kur’an’da da aynı şekildeki ilkesizlik ve çelişkili davranmak münafıkların ortak özelliği olarak dile getirilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Azim ve sebat, iman ve ibadetlerde olduğu kadar insanlarla ilişkilerde de Müslüman’ın en temel tutumlarından biri olmalıdır. Çünkü mümin, imanı ve ameliyle uyumlu bir hayat yaşadığı takdirde Allah’ın (cc) rızasına nail olacaktır. Gerektiğinde imanı için canını ortaya koyabilen, ibadetlerini bir ölçü içerisinde şuurla yerine getiren Müslüman’ın insanlarla ilişkilerinde de aynı derecede ölçülü ve tutarlı olması beklenir. Menfaat elde etmek amacıyla insanlarla ilişkilerinde çelişkili ve tutarsız davranışlar sergilemesi olgun bir Müslüman’a yakışmaz. Böyle bir tavır ancak münafık tavrıdır. Bu nedenledir ki Cenâb-ı Allah (cc) Hz. Peygamber’in (sas) şahsında bütün Müslümanlardan dosdoğru olmalarını istemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah (cc), Elçisi’ni (sas) sıkıntılara karşı sabırlı olmaya çağırarak teskin etmiş, zorluklar karşısında dirençli olması için kendinden önceki ulü’l-azm (azim ve sebat sahibi) peygamberler gibi sabretmesini tavsiye etmiştir. Zira sabır, istikrarı koruyabilmenin en temel yoludur. Sabır, kişinin musibetler karşısında sızlanmayıp güçlü olması, tahammül etmesi, kendisini tutması, sakin olmasıdır. İnsanın karşılaşabileceği zorluklara ve olumsuzluklara karşı dayanıklı olmayı, direnmeyi, metaneti, azmi ve cesareti ifade eder. Sabrın bu gücünden dolayı Kur’an’da Müslümanlara sabretmelerinin yanı sıra sabırda yarışmaları tavsiye edilmiştir. Müslüman inancı ve yaşantısında istikrarı elden bırakmamalı ve bunun için de Hz. Peygamber’in (sas) sık sık yaptığı gibi, "<i>Ey kalpleri (hâlden hâle) değiştiren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl." </i>diye dua etmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde azim, sebat ve sabır için Allah’tan (cc) şu dua ile yardım dilemelidir: "<i>Ey Rabbimiz! Bize zorluklara tahammül gücü (sabır) ver, adımlarımızı sağlam kıl ve hakikati inkâr eden bu topluma karşı bize yardım et!"</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/azim-ve-sebat-muminin-ayirici-vasfi-1</guid>
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 10:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/azim-ve-sebat-muminin-ayirici-vasfi-1.jpg" type="image/jpeg" length="70765"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsani Sorumluluk: Büyük Emanet]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/insani-sorumluluk-buyuk-emanet-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/insani-sorumluluk-buyuk-emanet-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kendilerinden sorumluluk kaldırılan üç grup insan hangileridir? Kulun Allah'a (cc) karşı sorumlulukları nelerdir? Kişinin bedenine karşı sorunlulukları nelerdir? Aile bireylerinin birbirlerine karşı olan sorumlulukları nelerdir? Komşuların birbirlerine karşı sorumlulukları nelerdir? Bireyin çevresindeki canlılara karşı olan sorumlulukları nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ عَلِيٍّ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثَلاَثَةٍ: عَنِ النَّائِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ، وَعَنِ الصَّبِيِّ حَتَّى يَحْتَلِمَ، وَعَنِ الْمَجْنُونِ حَتَّى يَعْقِلَ</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali’den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Üç grup insandan sorumluluk kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, buluğa erinceye kadar çocuktan ve aklı başına gelinceye delirenden.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(D4403 Ebû Dâvûd, Hudûd, 17; T1423 Tirmizî, Hudûd, 1)</p>

<p>***</p>

<p>حَدَّثَنَا زَكَرِيَّاءُ قَالَ سَمِعْتُ عَامِرًا يَقُولُ سَمِعْتُ النُّعْمَانَ بْنَ بَشِيرٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ "مَثَلُ الْقَائِمِ عَلَى حُدُودِ اللَّهِ وَالْوَاقِعِ فِيهَا كَمَثَلِ قَوْمٍ اسْتَهَمُوا عَلَى سَفِينَةٍ، فَأَصَابَ بَعْضُهُمْ أَعْلاَهَا وَبَعْضُهُمْ أَسْفَلَهَا، فَكَانَ الَّذِينَ فِى أَسْفَلِهَا إِذَا اسْتَقَوْا مِنَ الْمَاءِ مَرُّوا عَلَى مَنْ فَوْقَهُمْ فَقَالُوا لَوْ أَنَّا خَرَقْنَا فِى نَصِيبِنَا خَرْقًا، وَلَمْ نُؤْذِ مَنْ فَوْقَنَا. فَإِنْ "يَتْرُكُوهُمْ وَمَا أَرَادُوا هَلَكُوا جَمِيعًا، وَإِنْ أَخَذُوا عَلَى أَيْدِيهِمْ نَجَوْا وَنَجَوْا جَمِيعًا</p>

<p style="text-align:justify">Nu’man b. Beşîr’den (ra) nakledildiğine göre Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<i>“</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Allah Teâlâ'nın koymuş olduğu sınırlara uygun yaşayanlar ile bu sınırları ihlâl eden kimselerin durumu, bir gemiye binmiş, gemi içerisindeki yerleri kura ile belirlenmiş iki grup insanın durumuna benzer; Bunlardan bir kısmı geminin alt tarafında, bir kısmı da üst tarafında yolculuk etmeye hak kazanmıştır. Alt kattakiler (su ihtiyaçlarını karşılamak için) üsttekilerin yanına giderler. (Bir süre sonra), "(Sudan) nasibimizi almak için (geminin altından) bir delik açsak da yukarıdakileri rahatsız etmesek." derler. Eğer yukarıda bulunanlar aşağıdakilerin isteklerini yapmalarına izin verirlerse gemidekiler hep birlikte helâk olur. Fakat onlara engel olurlarsa hem onlar hem de kendileri kurtulur.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(B2493 Buhârî, Şirket, 6)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُضَيِّعَ مَنْ يَقُوتُ</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Amr’ın (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, kişiye günah olarak yeter.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(D1692 Ebû Dâvûd, Zekât, 45)</p>

<p>***</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) : أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُول: "كُلُّكُمْ رَاعٍ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، فَالْإِمَامُ رَاعٍ، وَهْوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالرَّجُلُ فِى أَهْلِهِ رَاعٍ وَهْوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالْمَرْأَةُ فِى بَيْتِ زَوْجِهَا رَاعِيَةٌ وَهْيَ مَسْئُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا، وَالْخَادِمُ فِى مَالِ سَيِّدِهِ ﴿رَاعٍ﴾، وَهْوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Ömer’in (ra) işittiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Hepiniz sorumlusunuz ve hepiniz yönettiklerinizden mesulsünüz. Devlet başkanı bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Evin beyi bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Evin hanımı da bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Hizmetçi de efendisinin malı üzerinde bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(B2409 Buhârî, İstikrâz, 20)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِى تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى</p>

<p style="text-align:justify">Nu’mân b. Beşîr’in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6586 Müslim, Birr, 66)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), câhiliye karanlığındaki kalplere iman nurunu yerleştirmek için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Bir yandan hâl ve hareketleriyle getirdiği hidayeti yaşayarak sunarken bir yandan da üstün hitabet yeteneğiyle ilâhî mesajı en hikmetli kelimelere döküyordu. Bir gün insan ve toplum için hayatî bir önem taşıyan ‘sorumluluk’ duygusunu ashâbına şu örnekle anlatmıştı:<i>“Allah Teâlâ'nın (cc) koymuş olduğu sınırlara uygun yaşayanlar ile bu sınırları ihlâl eden kimselerin durumu, bir gemiye binmiş, gemi içerisindeki yerleri kura ile belirlenmiş iki grup insanın durumuna benzer; Bunlardan bir kısmı geminin alt tarafında, bir kısmı da üst tarafında yolculuk etmeye hak kazanmıştır. Alt kattakiler (su ihtiyaçlarını karşılamak için) üsttekilerin yanına giderler. (Bir süre sonra) "(Sudan) nasibimizi almak için (geminin altından) bir delik açsak da yukarıdakileri rahatsız etmesek" derler.”</i> Allah Resûlü (sas), sözlerine bu gemide bulunan bütün insanların huzur içerisinde yaşamalarının yoluna işaret ederek devam etti: <i>“Eğer yukarıda bulunanlar aşağıdakilerin isteklerini yapmalarına izin verirlerse gemidekiler hep birlikte helâk olur. Fakat onlara engel olurlarsa hem onlar hem de kendileri kurtulur.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü’nün (sas) gemi hadisindeki benzetmesiyle insanlara aktardığı ‘sorumluluk bilinci’, esasında tüm varlıklardan farklı donanıma sahip olarak yaratılan insana has bir duygudur. Zira insanı eşsiz güzellikte yaratan Yüce Allah (cc) ona şeref vermiş ve onu yarattıklarının pek çoğundan üstün kılmış, çeşitli nimetlerle rızıklandırmış, kâinatı onun hizmetine vermiştir. Yüce Yaratan (cc), diğer canlılardan farklı olarak ‘akıl’ ve ‘irade’ vermek suretiyle insanı, çeşitli kabiliyetlerle donatmış; ona, verdiği kararı uygulayabilme özgürlüğünü sunmuştur. Bütün bunları bahşettikten sonra, <i>“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?”</i> diyerek ona dünya hayatında sorumsuz bırakılmayacağını bildirmiş, kendisine çeşitli görevler yüklemiştir. Koyduğu düzen içinde huzurla yaşaması için ona doğru yolu göstererek bazı sınırlar koymuş, emir ve yasaklar belirlemiştir. İnsan da göklerin, yerin ve heybetli dağların dahi üstlenmekten çekindiği ‘emanet’i, yani Allah’a (cc) kul olma sorumluluğunu akıllı, irade sahibi, düşünen, gören ve işiten bir varlık olarak kabul etmiştir. Böylece Allah’a (cc) bir anlamda söz vererek sözünü yerine getirmekle yükümlü olan sorumlu bir varlık, yani ‘mükellef’ olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Sorumluluk, insan hayatına yön veren, onu amaçsız yaşamaktan kurtaran bir rehberdir. Sadece duyguya dayalı bir iç ses değil, aynı zamanda bir düşünme faaliyeti ve bilinç düzeyidir. Dolayısıyla her ne kadar sorumluluk duygusu insanın fıtratında varsa da bunun körelmesi ya da geliştirilmesi insanın elindedir. Sorumluluk duygusu gelişmiş kişiler ellerindeki nimetlerle birlikte bazı vazifeleri de yüklendiklerinin, kazandıkları birtakım hakların yanında sorumluluklar taşıdıklarının farkında olur ve bunları ifâ ettikçe huzur ve saadete ererken, yerine getirmedikleri her görev onları derin bir huzursuzluğa sevk eder.</p>

<p style="text-align:justify">Fıtrat dini olan İslâm, insanı sorumlu bir varlık olarak kabul ederken öncelikle ona yerine getirmesi gereken görevlerin bildirilmesini zorunlu görmüş ve bunun mümkün olmadığı durumlarda insanlardan sorumluluğu kaldırmıştır. <i>“Her nefis, kazandığına (amellerine) karşılık bir rehindir.”</i>  buyurarak kullarına ‘sorumlu’ olduklarını hatırlatan Allah Teâlâ (cc), dinini, beklentilerini, emir ve yasaklarını bildiren bir peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyeceğini bildirmiştir. Çünkü bilgi sorumluluk gerektirir, bilmeyenin sorumluluğu yalnızca kendisine verilen imkânlar ölçüsünde araştırıp öğrenmektir. Bilginin varlığı ise akılla olur. Bu nedenle, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Üç grup insandan sorumluluk kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, buluğa erinceye kadar çocuktan ve aklı başına gelinceye kadar delirenden.”</i>  Nebevî ahlâkla yetişen sahâbenin de uygulamalarında bu prensibi gözettiği görülmektedir. Nitekim Hz. Ömer’in (sas) halifeliği zamanında Şam’da bir kimse zina ettiğini beyan etmiş ve kendisine bunun haram olduğu bildirilince şaşırmıştı. Bunun üzerine Şam valisi Saîd b. Müseyyeb, Hz. Ömer’e (ra) bu adamın durumunu sormak üzere bir mektup gönderdi. Hz. Ömer, "Eğer Allah’ın (cc) zinayı haram kıldığını bilerek bu suçu işlemişse ona ceza uygulayın, bilmiyorsa haram olduğunu ona bildirin ve suçunu tekrar ederse onu cezalandırın." diye cevap vermişti.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ’nın (cc) akıl ve irade sahibi kullarına yüklediği sorumluluklar ancak onların güçlerinin yettiği kadardır. Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiği üzere, kullarını en iyi tanıyan ve onların zorluk çekmelerine razı olmayan Yüce Yaratan (cc), unutarak ya da hatayla yaptığı günahlardan dolayı onları sorumlu tutmamış, kalplerinden geçirdikleri kötü düşünceleri fiile dönüştürmedikleri takdirde onları affedeceğini söylemiştir. Allah Teâlâ (cc), zor durumda kalan kullarına haram olan şeylerden ihtiyaçlarını giderecek miktarda kullanmalarına izin vermiştir. Kullarından söz verip de güç yetiremediği için bu sözü tutamayanı mazur görmüş, ve onlara şu duayı öğretmiştir: <i>“Ey Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme!”</i>  Allah Resûlü (sas) de Allah’a (cc) iman ve dinin emirlerini yerine getirme hususunda kendisine biat eden Medineli kadınlara güçlerinin yettiği konularda bağlılık yemini etmelerini salık vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İstisnai ve zorunlu bazı durumlar hâricinde insan, sorumluluğu sürekli olan bir varlıktır ve onun sorumlulukları kendisini yaratan Rabbinden (cc) başlar. İnsanın ilk ve en büyük sorumluluğu Rabbine (cc) karşıdır. Allah Teâlâ’nın (cc), "<i>İşte bu Kur'an; kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın (cc) ancak tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir.”</i>  sözleriyle ortaya koyduğu üzere bu sorumluluk, kulun kendisini yaratan Rabbinin varlığını ve birliğini kabul ederek O’na (cc) ortak koşmadan inanmasıdır. İnancının gereği olan yaşam tarzını benimsemesi, Allah Teâlâ’nın (cc) koyduğu sınırları koruması, emir ve yasaklarına riayet etmesi; dahası bütün bunları kuru bir mecburiyet duygusuyla değil samimi bir mesuliyet hissiyle, yerine getirmesidir. Rabbini ve O’na (cc) olan sorumluluklarını daima hatırında tutması, bu şuurla yaşamasıdır. Bu bilinçle yaşadığı zaman elde edeceği mükâfat ise Allah Resûlü (sas) tarafından şu şekilde bildirilmektedir:</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas) bir gün Muâz b. Cebel (ra) ile binek üzerinde yolculuk yapmaktaydı. Yol arkadaşına, <i>“Allah'ın (cc) kulları üzerindeki hakkı nedir, bilir misin?”</i> diye sordu. Muâz b. Cebel (ra), 'Allah (cc) ve Resûlü (sas) daha iyi bilir." diyerek karşılık verdi. Hz. Peygamber (sas), <i>“Allah'ın (cc) kulları üzerindeki hakkı, insanların O'na (cc) kulluk etmeleri ve hiçbir şeyi O'na (cc) ortak koşmamalarıdır.”</i>  buyurdu. Sonra devam etti ve şöyle dedi: <i>“Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah (cc) üzerinde hakkı nedir, bilir misin?”</i>  Muâz (ra) yine sözü ona bırakınca Allah Resûlü (sas), <i>“Allah'ın (cc) onlara azap etmemesidir.” </i>buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Bir defasında da Cebrail’in (as) bir insan suretinde gelerek sorduğu, ‘İhsan nedir?’ sorusuna Resûlullah’ın (sas)  verdiği, <i>“İhsan, Allah'ı (cc) görüyormuşçasına O'na (cc) kulluk etmendir. Sen O'nu (cc) göremesen de O (cc), seni görmektedir.”</i>  cevabı, Allah’a (cc) olan sorumluluk bilincini yaşatmanın sırrını özetlemektedir. Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinciyle yaşamak, kişinin Allah’tan (cc) geldiğinin, O’na (cc) ait olduğunun ve nihayetinde O’na (cc) döneceğinin farkında olmasıdır. Ne zaman ve nerede olursa olsun her şeyi gören, duyan ve bilen Allah’ın (cc) kendisiyle beraber olduğunu hatırında tutmasıdır. Bu bilinçle hayatına yön vermesi, attığı her adımı bu şuurla atması ve tüm amellerini bu idrakle yapmasıdır. O’nun (cc) dilediği gibi bir kul olarak yaşayıp razı olacağı şekilde O’na (cc) kavuşmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Oldukça geniş olan sorumluluk alanı öncelikle kişinin kendisinden başlar. İnsan, bedeninin ve ruhunun ihtiyacını karşılayarak kendisine gereken özeni göstermekle yükümlüdür. Sevgili Peygamberimiz (sas), ashâbına da gerekli gördüğü durumlarda bu yükümlülüğü hatırlatmıştır. Nitekim sahâbeden Abdullah b. Amr (ra), Allah’a (cc) daha yakın olma arzusuyla her gün oruç tutmaya çalışıyor, gecelerini de namaz kılarak geçiriyordu. Bu hâlinden haberdar olduğunda Allah Resûlü (sas) ona şunları söyledi: <i>“Ey Abdullah b. Amr, duydum ki gündüzleri oruç tutup geceleri namaz kılıyormuşsun. Sakın böyle yapma. Çünkü bedeninin senin üzerinde hakkı vardır, gözlerinin senin üzerinde hakkı vardır ve eşinin de senin üzerinde hakkı vardır.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Rabbine karşı sorumlu olan insan, O’nun (cc) emaneti olan bedenine karşı da sorumludur. Bu nedenle bedenine iyi bakmalı, onun yeme, içme, dinlenme gibi ihtiyaçlarını zamanında görmeli ve sağlığına dikkat etmelidir. Aynı şekilde mânevî ihtiyaçlarının olduğunu unutmamalı, ruh sağlığını da korumalıdır. Ruh sağlığının temini öncelikle Allah’a (cc) ortak koşmadan, tam bir teslimiyetle inanmayı gerektirir. Çünkü gönüller ancak yaratılışının doğasına uygun olan İslâm ile ve Allah’ı (cc) anmakla huzur bulur. Hayatının devamı, kendisinden istenen amelleri yerine getirebilmesi ve zamanı geldiğinde de emanetini sağlıkla teslim edebilmesi, kişinin bedenen ve ruhen sağlıklı bir yaşam sürmesiyle mümkündür. Bunlara özen gösteren kişi, yaşamı için vazgeçilmez olan aklını, dinini, malını ve şerefini koruma sorumluluğunu da yerine getirmiş olur.</p>

<p style="text-align:justify">Kendine karşı görevlerini yerine getiren insan, diğer sorumlulukları da yüklenmeye hazır hâle gelir. <i>“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”</i>  âyeti gereği, ailesinin hem bugününü hem de geleceğini düşünmek Müslüman’ın diğer sorumluluk alanını oluşturur. Kişinin en yakın çevresini oluşturan aile, toplumu meydana getiren en küçük birim ve eğitimin başladığı yer olması bakımından da önemlidir. Sağlıklı ve huzurlu bir toplum ancak böyle bir ortamda yetişen bireylerden ve bu bireylerin oluşturduğu ailelerden meydana gelir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), <i>“Sizin en hayırlınız ailesine karşı en hayırlı olanınızdır.”</i>  buyurarak hayırlı bir insan olmanın aileye karşı tutumla alâkalı olduğunu ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sorumluluklar, sahip olunan haklarla ilişkili olduğundan, bu iki kavram birlikte düşünülmeli ve hakların sorumlulukları doğurduğu dikkate alınmalıdır. Zira insanların birbirleri üzerindeki hakları onların karşılıklı sorumluluk alanlarını oluşturmaktadır. Bu durum aile için de geçerlidir. Aile içinde her ferdin belli rolleri ve bu rollere uygun maddî ve mânevî hak ve sorumlulukları vardır. <i>“Sizin hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır.” </i>diyerek eşlerin birbirleri üzerinde hakkı olduğunu bildiren Allah Resûlü (sas) bu haklara saygı gösterilmesini istemiş, hanımların daha hassas yaratılışta olduğuna dikkat çekerek onlara iyi davranmayı tavsiye etmiştir. Birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermek, mutluluklarını, hüzünlerini paylaşmak, zorlukları birlikte göğüslemek suretiyle her konuda birbirine destek olan eşler, sevgi ve saygı çerçevesinde muhabbet dolu bir aile ortamı oluşturur ve kendileri üzerinde hakkı olan çocuklarını bu nezih ortamda yetiştirirler. Onların eğitim, barınma, giyim ve yeme-içme gibi maddî ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra onlara güzel ahlâk aşılama, duygusal ve ruhsal destek sunma, dini sevdirme, kulluğu öğretme gibi mânevî sorumluluklar da yüklenirler. Zira dinimizde her ne kadar sorumluluğun bireyselliği esas olsa da, anne ve baba bulûğ çağına ermemiş çocuklarının yaşantısından sorumlu tutulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Kişinin sorumluluklarının önemli bir bölümü anne ve babasıyla ilgilidir. Zira kendilerinin her türlü ihtiyacıyla ilgilenerek daima onlara rahat bir hayat sunma gayretinde olan ebeveynler, çocuklarının üzerinde en çok emeği olan insanlardır. Bu nedenledir ki Allah Teâlâ (cc), Kur’ân-ı Kerîm’de kendisine hiçbir şekilde ortak koşulmamasını emrettikten hemen sonra anne babaya iyilik edilmesini istemiştir. Resûl-i Ekrem’e (sas) gelerek iyi muamele görmeyi en çok kimin hak ettiğini soran adama Allah Resûlü (sas) üç defa, <i>“Annen.”</i> cevabını vermiş, <i>“Sonra baban, sonra da (sırasıyla) sana en yakın olanlardır.” </i>diyerek insanın öncelikle anne ve babasına karşı sorumlu olduğunu hatırlatmıştır. Kişi, kendisini dünyaya getiren, şefkatle besleyip büyüten, nazını çeken ve onu türlü zorluklara katlanarak yetiştiren ebeveynine karşı daima saygılı olmalı, onlara iyi davranmalı, kendilerine değer verdiğini her fırsatta belli etmelidir. Özellikle yaşlanıp ilgiye çok daha muhtaç hâle geldiklerinde kendilerine hassas davranmalı, onları asla incitmemelidir. Allah Teâlâ’nın (cc) bu konudaki emri gayet açıktır: <i>“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "öf!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (sas), Yüce Yaratan’ın (cc) rızasının anne babayı hoşnut etmekten geçtiğini bildirmiştir. Evlâdın maddî anlamda da ebeveynini koruması ve onları kimseye muhtaç etmemesi gerekir. Zira kişi, eşi ve çocuklarına olduğu gibi anne ve babasına bakmakla da yükümlüdür. <i>“Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, kişiye günah olarak yeter.”</i>  sözleriyle müminleri uyaran Rahmet Elçisi (sas), putperest olan annesinin kendisini görmek isteğiyle yanına geldiğini söyleyen Hz. Ebû Bekir’in (ra) kızı Esmâ’ya onunla ilgilenmesi gerektiğini bildirerek farklı din ya da inançlara mensup olmalarının anne babaya olan bu sorumluluğu düşürmeyeceğine dikkat çekmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ (cc), akrabalık bağlarının canlı tutulmasına özen gösterilmesini istemiş, pek çok âyette bu konunun önemine işaret etmiştir. Öyle ki akrabalık ilişkilerini devam ettirenle ilişkilerini sürdüreceğini, onları ihmal edenle de ilişkisini keseceğini, ayrıca dünya ve âhirette kendisini cezalandıracağını bildirmiştir. Akrabalık ilişkilerine özen göstermesiyle bilinen Hz. Peygamber (sas) de sıla-i rahîmin gereği üzerinde önemle durmuş, bu ilişkileri canlı tutmanın aile içinde sevginin artıp malın çoğalmasına ve ömrün bereketlenmesine vesile olduğunu ifade etmiştir. İnsanlığın bu güzide rehberi, <i>“Veren el üstündür. Vermeye, geçimini sağlamakla yükümlü olduğun kimselerden başla. Annene, babana, kız ve erkek kardeşlerine yardım et, sonra yakınlık durumuna göre devam et.”</i> buyurmuştur. Böylece mânevî paylaşımların yanı sıra maddî yardımlarda da akrabalara öncelik verilmesi gerektiğini bildirmiştir. Nitekim kişinin işlediği suçun diyetini verme ya da öldüğünde borçlarını ödeme sorumluluğu onun en yakınları olan akrabalarına aittir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın sorumlu olduğu alanlardan biri de içinde yaşadığı toplumdur.<i>“Müminler ancak kardeştirler.”</i>  âyetiyle ifade edildiği üzere toplum, insanın en geniş ailesidir. Bu ailede yaşayan insanın toplumun tüm bireylerine karşı ayrı ayrı sorumlulukları vardır. Kan bağı olan kişilerin ardından insan, her an yanı başında hazır bulunan komşularına karşı sorumludur. Zira kişinin sevincinin de üzüntüsünün de ilk şahitleri olan komşular aynı zamanda bir sıkıntı ya da ihtiyaç hâlinde varılacak ilk kapılardır. </p>

<p style="text-align:justify">Allah Resûlü (sas), <i>“Komşusunun, şerrinden emin olmadığı kimse cennete giremez.”</i>  uyarısıyla, herkese olduğu gibi Müslüman’ın en yakınındaki komşularına güven vermesinin önemine işaret etmiştir. Zira sevgi ve saygıya dayalı bir ilişkinin temini için güven şarttır. Bu güveni sağladıktan sonra, bir ihtiyacı olup olmadığını sorarak hatta hayatın acı tatlı anlarını birlikte paylaşarak komşuluk ilişkilerini yaşatmak gerekir. <i>“Yanı başındaki komşusu açken tok yatan kimse, iman etmemiştir.”</i> diyen Allah Resûlü (sas), Müslümanlara komşuyu gözetme sorumluluğunu yüklerken, <i>“Kim Allah"a ve âhiret gününe iman ederse komşusuna iyilik etsin!”</i>  buyurarak bu önemli vazifenin imanın gereklerinden olduğunu hatırlatmıştır. Hatta Cenâb-ı Hakk’ın bu konudaki hassasiyetini ifade etmek üzere, <i>“Cebrail bana komşu hakkına saygı göstermeyi o kadar çok tavsiye etti ki komşunun komşuya mirasçı kılınacağını zannettim.”</i> buyurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">En yakınından en uzağına bütün komşularıyla iyi ilişkiler kurmakla görevli olan bireyler, toplumun zayıf kesimini oluşturan yetimler, öksüzler, kimsesizler ve muhtaç durumda olanların yeme içme, barınma gibi fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak; eğitim imkânları sağlamak ve psikolojik destek sunmak suretiyle onları topluma kazandırmakla yükümlüdür. Zira bu kişiler toplum için birer emanet olduğundan özenle korunmaya ve bakılmaya muhtaçtır. Kur’ân-ı Kerîm’de öksüz ve yetimlerin hakkına dikkat edilmesi gerektiği vurgulanmış, onların mallarını haksız yere almak yasaklanmış ve böyle davrananlara ağır cezalar öngörülmüştür. Nitekim Allah Resûlü (sas) de henüz reşit olmamış yetimlerin mallarının korunup gözetilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Öksüz ve yetimlerin mallarını yemenin helâk edici şeylerden olduğunu bildiren Resûlullah (sas), şefkate en çok ihtiyacı olan bu yavruların başını okşayana dokunduğu saç teli sayısınca iyilik yazıldığını müjdelemiş ve bu şekilde yetimlere iyilik yapanlarla kendisinin cennette yan yana bulunacağını bildirmiştir. Böylece Sevgili Peygamberimiz (sas), gönülleri yaralı bu kimselere eksikliğini duydukları sevgi ve merhamet gibi duygularla yaklaşmak gerektiğini vurgulamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Öksüz ve yetimleri gözetmenin yanı sıra toplumdaki diğer ihtiyaç sahipleri de unutulmamalıdır. Nitekim Allah Teâlâ (cc), mallarda muhtaç ve yoksul durumda olanlar için hak olduğunu bildirerek, muhtaç durumda olanlara yapılan harcamanın, bir anlamda onlara kendi haklarını iade etmek olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca muhtaç kimselerin yardımına koşmak, Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci içerisinde yaşayan müminlerin özellikleri arasında sayılmıştır. Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci en fazla olan Resûlullah (sas), peygamber olmadan önce olduğu gibi sonrasında da topluma karşı sorumluluklarını en güzel şekilde yerine getiren bir örnek olmuştur. Müslüman kardeşinin ihtiyacını karşılayan ve onun yanında olanın mükâfatının Allah (cc) tarafından fazlasıyla karşılanacağını bildiren Allah Resûlü (sas), ihtiyaç sahiplerine yardım edenlerin âhirette mükâfatlandırılacağını müjdelemiştir. Ayrıca dul kadınların ve fakirlerin nafakası için çalışan kişinin Allah (cc) yolunda savaşan mücahid ya da gecelerini ibadetle gündüzlerini oruçla geçiren kimse gibi olduğunu söylemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Ne kadar sorumluluk sahibi olursa olsun, kişinin bireysel olarak yapabilecekleri sınırlıdır. Toplumsal sorumlulukların tamamını kendi başına yerine getirmesi mümkün değildir. Bu nedenle insanlar toplumsal dayanışma ve işbirliği içerisinde huzurlu bir toplum için birlikte çaba sarf etmelidirler. Allah’ın (cc) yeryüzündeki halifesi konumunda olan insanoğlu, Rabbinin kendisine sunduğu hayatı yine O’nun (cc) razı olacağı şekilde imar etmek ve yönetmekle görevlidir. Bu görev gereği toplumu oluşturan her birey, kurulan düzende üzerine düşeni en güzel şekilde yapmak durumundadır. Allah Resûlü (sas), herkesin bulunduğu mevkide görevlerinin olduğunu bildirerek, sorumluluk paylaşımının her düzeyde gerçekleşmesi gerektiğini şu şekilde dile getirmiştir: <i>“Hepiniz sorumlusunuz ve hepiniz yönettiklerinizden mesulsünüz. Devlet başkanı bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Evin beyi bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Evin hanımı da bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Hizmetçi de efendisinin malı üzerinde bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Sağlıklı ve huzurlu bir toplumun teşekkülü ancak sorumluluklarının farkında olup bunları yerine getirme çabasında olan bireylerle mümkündür ki, bu sıfatları taşıyan ‘örnek bir toplum’ oluşturmak Müslümanların yükümlülükleri arasındadır. Nitekim Allah Teâlâ (cc), <i>“Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber (sas) de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi mutedil bir ümmet kıldık.”</i>  buyurmuş ve<i>“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a (cc) inanırsınız.”</i>  âyetiyle de Müslüman ümmete sorumluluklarını bildirmiştir. Örnek toplumun oluşması için her iş, bu işe lâyık olan kimseye verilerek adalete riayet edilmeli ve herkes işini iyi yapmalıdır. Hz. Peygamber’in (sas) inanmayanlar için aşırı derecede üzüntü duyması ve hayata veda ederken ashâbına, <i>“(Size dini tam anlamıyla) Tebliğ ettim mi?”</i> diye ısrarla sorması onun ‘Allah’ın Elçisi (sas)’ olarak bu görevindeki hassasiyetini ve sorumluluk şuurunu göstermektedir. Bu bilinçle yaşayarak insanlara örnek olan Peygamberimiz (sas), kendisine verilen görevi hakkıyla yerine getiren kimseleri övmüştür.</p>

<p style="text-align:justify">İdeal bir toplumun oluşması insanların birlik, beraberlik ve dayanışmanın hâkim kılındığı sağlam bir mânevî yapı içerisinde bulunmalarına bağlıdır. Bu da ancak beşerî ilişkilerin canlı tutulduğu, mânevî değerlerin önemini koruduğu ve ‘Müslüman’ adına yaraşır şekilde, karşılıklı güven esasına dayanan bir toplum oluşturmakla mümkündür. Allah Resûlü’nün (sas) misafiri ağırlamak, iyi ve güzel söz söylemek, komşuya ikramda bulunmak gibi sıradan görünen birtakım fiillerin imanın gereği olduğunu bildirmesinin amacı, toplumsal ilişkilerin sağlıklı bir şekilde devamını sağlamaktır. Bu doğrultuda affetmek, kimse için kin beslememek, küskünleri barıştırmak, hediyeleşmek gibi insanlar arasında sevgi ve beraberliği artıracak davranışlar teşvik eden Resûlullah (sas), Müslümanların kıskançlık, dargınlık, birbirine sırt çevirme gibi birliği bozacak her türlü davranıştan uzak kalarak kardeş olmalarını istemiştir. Zira İslâm toplumunu oluşturan üyelerin bir binanın taşları gibi sıkı sıkıya bağlı olması gerektiğini ifade eden Allah Resûlü (sas), Müslümanları şöyle tasvir etmektedir: <i>“Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Bu inanca sahip olan Müslüman bir yandan kendi hayatını düzenlerken bir yandan da çevresinde olup bitenleri takip eder. İyi ya da kötü, yaşanan her olaydan toplumun tamamının etkileneceğini bilir. Bu yüzden kendisinin iyiliği kadar toplumun da iyiliğini düşünür, kendi mutluluğu için çalıştığı kadar etrafındakiler için de çalışır. Hz. Peygamber’in (sas) gemi benzetmesindeki uyarısını hatırlayarak bencilliğinden sıyrılır ve gördüğü eksiklikleri gidermeye, yanlışları düzeltmeye çalışır. Zira inanan kimse çevresindeki olumsuzluklar karşısında duyarsız kalamaz. İnsanı yaratan, dolayısıyla onun hataya olan meylini en iyi bilen Allah Teâlâ (cc), iyiliği emredip kötülüğe engel olma sorumluluğu üzerinde ısrarla durmuş, geçmiş ümmetlerin bu sorumluluğu yerine getirmediklerinden dolayı helâk olduklarını belirterek Müslümanlara şu tavsiyede bulunmuştur: <i>“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun.”</i>  Allah Resûlü (sas) de bu konuda titiz davranmış ve şöyle buyurmuştur: <i>“Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse onu hemen eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin, ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle tavır koysun. Bu ise, en azından yapılması gerekendir.”</i>  İşte bütün bunlar, kişinin sorumluluk alanının ne kadar geniş olduğunu göstermekte, yanlış olana müdahale etmenin de insanın yükümlülükleri arasında bulunduğunu bildirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bireyin Rabbinden başlayarak kendisine, aile ve akrabasına, topluma karşı genişleyen sorumluluk halkası diğer canlılar ve içinde yaşadığı cansız çevre ile tamamlanır. İnsan, çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için emrine verilen hayvanlara karşı merhametli olmalıdır. Hayvanlarla ilişkilerde, hangi amaç için kullanılırsa kullanılsın onları ürkütmemek ve onlara eziyet etmemek temel ilkedir. Hz. Peygamber’in (sas), bir köpeğe su vermesinden dolayı günahkâr bir kimsenin Allah’ın (cc) affına mazhar olacağını söylemesi, bir kediyi hapsederek ölene dek aç bırakan kişinin ise cehenneme gireceğini bildirmesi bu prensibin gereğidir. Hayvanlara iyi davranmayı teşvik eden Resûlullah (sas), <i>“Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah'tan (cc) korkunuz. Onlara (binmeye) elverişli hâllerinde bininiz ve onları (yenmeye) elverişli hâllerinde yiyiniz.”</i>  buyurmuş, onların doğasına aykırı şekilde kullanılmasını ve sırf eğlenme maksadıyla hedef yapılmasını da yasaklamıştır. Kendisine, "Yâ Resûlallah, hayvanlara iyilik etmede de bizim için ecir var mı?" şeklinde yöneltilen soruya, <i>“Her canlıya iyilik için ecir vardır.”</i>  diye cevap vererek tüm canlılara karşı merhametli davranma sorumluluğunu hatırlatmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Sorumluluğun diğer yönünü insanın içinde yaşadığı tabiata karşı görevleri oluşturur. Bitkiler, hayvanlar ve diğer canlılarla ortak yaşam alanı olan tabiatta mevcut dengeyi korumak da insanın yükümlülükleri arasındadır. Nitekim Allah Teâlâ (cc), söz konusu dengeyi korumak konusunda insanları uyarmaktadır: <i>“O (Allah) </i>(cc)<i> göğü yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” </i> Bunun için insan, kendisi kadar diğer canlıların, hatta sonraki nesillerin de kullanma hakkı olan tabiatın kaynaklarını ölçülü kullanmak durumundadır. Bu doğrultuda Allah Resûlü (sas) akan bir nehirden abdest alırken dahi israf edilmemesini tavsiye etmiştir. Medine’yi ‘Harem bölge’ (sit alanı) ilân ederek burada avlanmayı ve ağaç kesmeyi yasaklamış, ashâbını ağaç dikmeye teşvik etmiştir. Ayrıca çevrenin temiz tutulmasına büyük önem vermiş, özellikle canlıların yaşam kaynağı olan su kaynaklarının kirletilmemesi gerektiğini vurgulayarak insanın çevresine karşı sorumlulukları üzerinde durmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Sorumluluk bilincine sahip olan bir mümin, diğer insanlardan farklı olarak, yukarıda bahsedilen tüm görevleri ifa ettiği takdirde vicdanen rahatlamanın yanı sıra, Rabbinin rızasına erişeceğini; aksi hâlde ise huzursuzluğun yanı sıra ihmallerinin dünyevî ve uhrevî neticelerine katlanmak zorunda olduğunu bilir. İnanan insan, inancının gereğini yerine getirmekle ve günü geldiğinde hesap vermekle yükümlü olduğunun bilincindedir. Zira her sorumluluk hesap vermeyi gerektirir. Her insan günü geldiğinde yükümlülüklerini hakkıyla yerine getirip getirmediğinden sorgulanacak, bunun karşılığında mükâfat veya cezayla karşılaşacaktır. Çünkü Allah Teâlâ’nın (cc), <i>“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik." demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”</i>  âyetinde bildirdiği üzere Müslüman olmak şehâdet getirmekten ibaret değildir. ‘Müslüman’ adını taşımak, dinin gerektirdiği yükümlülüklerin bilincinde olmak suretiyle dille söyleneni kalbe yerleştirmeyi ve bu doğrultuda yaşamayı gerektirir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/insani-sorumluluk-buyuk-emanet-1</guid>
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 11:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/insani-sorumluluk-buyuk-emanet.jpg" type="image/jpeg" length="37569"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İffet: Öz Saygı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/iffet-oz-saygi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/iffet-oz-saygi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İffet nedir? İffetli olmak sadece 'namusu korumak' mıdır? İffetli olmanın gerekleri nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "ثَلاَثَةٌ؛ حَقٌّ عَلَى اللَّهِ عَوْنُهُمُ: الْمُجَاهِدُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ، وَالْمُكَاتَبُ الَّذِى يُرِيدُ الأَدَاءَ، وَالنَّاكِحُ الَّذِى يُرِيدُ الْعَفَافَ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Üç gruba Allah’ın (cc) yardım etmesi haktır: Allah (cc) yolunda cihad eden kişiye, (hürriyetini kazanmak için belirlenmiş parayı) ödemeye çalışan köleye, iffetli olabilmek için evlenene."</i></p>

<p style="text-align:justify">(T1655 Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 20)</p>

<p>***</p>

<p>عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ؛ أَنَّ نَاسًا مِنَ الْأَنْصَارِ سَأَلُوا رَسُعَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ؛ أَنَّ نَاسًا مِنَ الْأَنْصَارِ سَأَلُوا رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَأَعْطَاهُمْ، ثُمَّ سَأَلُوهُ فَأَعْطَاهُمْ، حَتَّى إِذَا نَفِدَ مَا عِنْدَهُ قَالَ: "مَا يَكُنْ عِنْدِى مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ أَدَّخِرَهُ عَنْكُمْ، وَمَنْ يَسْتَعْفِفْ يُعِفَّهُ اللَّهُ، وَمَنْ يَسْتَغْنِ يُغْنِهِ اللَّهُ، وَمَنْ يَصْبِرْ يُصَبِّرْهُ اللَّهُ، وَمَا أُعْطِيَ أَحَدٌ مِنْ عَطَاءٍ خَيْرٌ وَأَوْسَعُ مِنَ "الصَّبْرِ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) nakledildiğine göre, ensardan bazı kimseler Resûlullah’tan (sas) (bir şeyler) istediler. O (sas) da verdi. Sonra tekrar istediler. Allah Resûlü (sas) de yanındakiler bitinceye kadar verdi ve şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify">"<i>Yanımda bulunan hiçbir malı sizden saklayacak değilim. Kim iffetli olmayı dilerse, Allah (cc) onu iffetli kılar. Kim müstağni olursa (aza kanaat edip insanlardan bir şey istemezse), Allah (cc) onu zengin kılar. Kim de sabrederse, Allah (cc) ona sabır ihsan eder. Kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ikram verilmemiştir."</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(M2424 Müslim, Zekât, 124)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ ابْنِ عُمَرَ وَعَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَنْ طَلَبَ حَقًّا فَلْيَطْلُبْهُ فِى عَفَافٍ وَافٍ، أَوْ غَيْرِ وَافٍ</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ömer (ra) ve Hz. Âişe’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Hakkını talep eden kişi bunu tam olarak alsa da alamasa da iffetli bir şekilde istesin."</i></p>

<p style="text-align:justify">(İM2421 İbn Mâce, Sadakât, 15)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ عَبْدَهُ الْمُؤْمِنَ، الْفَقِيرَ الْمُتَعَفِّفَ أَبَا الْعِيَالِ</p>

<p style="text-align:justify">İmrân b. Husayn’nın (ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Allah, yoksul (olmasına rağmen) iffetli, çoluk çocuk sahibi mümin kulunu sever."</i></p>

<p style="text-align:justify">(İM4121 İbn Mâce, Zühd, 5)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ: "اللَّهُمَّ! إِنِّى أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى، وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah (b. Mes’ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle derdi:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve zenginlik dilerim."</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6904 Müslim, Zikir, 72)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) ile uzun süre birlikte olup ona hizmette bulunma şerefine eren meşhur sahâbîlerden Ebû Zer (ra) yine bir gün onunla beraberdi. Allah Resûlü (sas) binitine binerek arkasına da Ebû Zerr’i (ra) oturtmuş ve sohbete başlamıştı. Ebû Zerr’e (ra) birtakım sorular soruyor, Ebû Zer (ra) de Allah Resûlü’nün (sas) daha iyi bileceğini söyleyerek onun açıklamalarına kulak veriyordu. Resûlullah’ın (sas) sorularından biri şöyleydi: "<i>Ebû Zer, yatağından kalkıp mescide gidemeyecek, mescide gidip de yatağına dönmeye takatin kalmayacak kadar aşırı bir açlığa maruz kalırsan ne yaparsın?"  </i>Bu soru üzerine Ebû Zer (ra) yine Hz. Peygamber’in (sas) kanaatini öğrenmek için, "Allah (cc) ve Resûlü (sas) daha iyi bilir." diye cevap verince Resûlullah (sas) da ona, "<i>Bu durumda dahi iffetli olman gerekir." </i> buyurdu. Böylece Müslüman’ın en sıkıntılı zamanlarda bile, iffetini koruyup başkalarına el açmaması veya haram kazançlara göz dikmemesi gerektiğini bildirdi.</p>

<p style="text-align:justify">Sözlükte, ‘harama yaklaşmamak, helâl olmayan söz ve fillerden kaçınmak’ mânâsına gelen ‘iffet’; kişinin yeme, içme ve cinsellik konularında nefsin aşırı arzularını dizginleyerek dengeli ve ölçülü davranmasını, dinin belirlediği çerçevede hareket etmesini ifade eden ahlâkî bir terimdir. Nefsanî arzulara aşırı düşkünlüğü ifade eden ‘şereh’ ile bu arzulardan tamamen uzaklaşma anlamındaki ‘humûd’un ortasında yer alan ‘iffet’; hikmet, şecaat (cesaret) ve adaletle birlikte İslâm ahlâk felsefesindeki ‘dört temel fazilet’i oluşturur. Gazâlî, <i>İhyâ</i> isimli eserinde hayâ, sabır, arzuları dizginlemek, dürüstlük, kanaat, ağırbaşlılık, nezaket, güzel yaşayış, Allah korkusu, düzenlilik, cömertlik, eli açıklık, diğerkâmlık, âli cenaplık, yardımseverlik, bağışlama ve hoşgörü gibi erdemlerin iffetin alt kolları olduğunu söylemiştir. Ondan çok daha önce meşhur yedi kıraat âliminden biri olan Ebû Amr b. Alâ ise câhiliye döneminde ‘cömertlik, ağırbaşlılık, yumuşak huyluluk, sabır, tevazu ve düşünerek ölçülü hareket etme’ sıfatlarının asalet ölçüsü olduğunu bildirdikten sonra İslâmiyet’te bu vasıfların tamamının ‘iffet’ kapsamında değerlendirildiğini dile getirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İffet kelimesinin ‘cinsel konularda ahlâk kurallarına bağlılık’ şeklindeki kullanımı yaygınlaşmış olduğundan ‘iffetli olmak’ günümüz toplumunda, yalnızca namusu korumak şeklinde anlaşılmaktadır. Ancak yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere, İslâm ahlâkında iffet, bu anlamla birlikte birçok güzel hasleti içine alan üst bir erdem olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm’de, kendilerini Allah (cc) yoluna adamış muhtaç kimselere yardım yapılması istenirken bu kimseler şöyle tanıtılmıştır: "<i>Bilmeyen, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar insanlardan arsızca (bir şey) istemezler."</i>  Bu âyeti açıklayan Hz. Peygamber (sas) de, "<i>Yoksul, insanların etrafında dolaşıp da bir veya iki lokma ya da bir veya iki hurma ile baştan savılan (dilenci) değildir. Hakiki yoksul, ihtiyacını karşılayacak kadar geliri olmadığı hâlde, durumu bilinmediği için yardım edilmeyen ve kendisi de insanlardan istemekten hayâ eden (iffetli) kimsedir."</i>  buyurarak başkalarına el açmaktan çekinmenin iffetin yani afif olmanın bir göstergesi olduğunu ifade etmiştir. Ensardan bazı kimselerin kendisine gelerek mal istemesi üzerine elindeki mallar tükenene kadar onların isteklerine karşılık veren Allah Resûlü (sas), vereceği bir şey kalmayınca onlara şöyle demiştir: "<i>Yanımda bulunan hiçbir malı sizden saklayacak değilim. Kim iffetli/afif olmayı dilerse, Allah (cc) onu iffetli kılar. Kim müstağni olursa (aza kanaat edip insanlardan bir şey istemezse), Allah (cc) onu zengin kılar. Kim de sabrederse, Allah (cc) ona sabır ihsan eder. Kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ikram verilmemiştir."</i>  Diğer bir âyette yetimi himaye eden kimselere, "<i>Zengin olan (veli), iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da (ihtiyaç ve emeğine) uygun olarak yesin."</i>  uyarısı yapılarak hâli vakti yerinde olan velîlerin yetimlerin malına göz dikmemeleri gerektiği, iffetli olmanın bunu gerektirdiği belirtilmiştir. Dolayısıyla kişinin mal mülk konularında ölçülü ve kanaatkâr olması, muhtaç durumda olsa bile insanlardan istemekten ve haksız kazançtan sakınması iffetin kapsamına girer.</p>

<p style="text-align:justify">İffetli olmanın diğer bir gereği namusu korumaktır. Allah Teâlâ (cc) evlenme imkânı bulamayanların evleninceye kadar iffetli olmalarını isterken bu hususu vurgulamış, yaşlı kadınların tesettür konusunda daha rahat davranabileceklerini ifade ettikten sonra, iffetli davranmalarının daha hayırlı olacağını söyleyerek tesettüre riayet etmeyi iffet kapsamında zikretmiştir. Allah Resûlü (sas) de evli olup da iffetini muhafaza eden kişinin cenneti hak edenlerden olduğunu ifade etmiş, iffeti için evlenmeye gayret edenleri ise şöyle müjdelemiştir: "<i>Üç gruba Allah’ın (cc) yardım etmesi haktır: Allah yolunda cihad eden kişiye, (hürriyetini kazanmak için belirlenmiş parayı) ödemeye çalışan köleye, iffetli olabilmek için evlenene."</i></p>

<p style="text-align:justify">Nefsine hâkim olmak iffetin bir diğer boyutudur. Bir gün Übey b. Kâ’b (ra) mescitte bir adamın yakasına yapışmış, borcunu istiyordu. Bu sırada mescide giren Allah Resûlü (sas), namazını kılıp ihtiyacını giderdikten sonra geri geldiğinde Übey’in (ra) hâlâ aynı vaziyette olduğunu görünce şöyle dedi: "<i>Hakkını talep eden kişi bunu tam olarak alsa da alamasa da iffetli/afif bir şekilde istesin."</i>  Resûlullah’ın (sas) sözlerini duyan Übey’in (ra) kafası karışmıştı. O'nun (sas) yanına gelerek, "İffet nedir?" diye sordu. Resûl-i Ekrem (sas) de ona şöyle cevap verdi: "<i>Ona (kardeşine) hakaret etmeden, onu zorlamadan, ona çirkin söz söylemeden ve ona eziyet etmeden istemektir!"</i>  Dolayısıyla Allah Resûlü (sas), hakkını arayan kişinin iffetli olmasını isterken onun edep sınırlarını aşmaması gerektiğine dikkat çekmiştir. Böylece ölçülü davranma ve nefsi her durumda aşırılıklardan koruyabilmenin iffete uygun olduğunu beyan etmiştir. Müminlerin ölen kimselerin cesetlerini parçalama gibi aşırılıklardan uzak olup, savaşırken dahi iffetli olduklarını belirtmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Âyet ve hadislerden anlaşılacağı üzere; başkalarına el açmaktan hayâ etmek, maddî konularda kanaatkâr davranarak hakkı olmayana tamah etmemek, namusu korumak, nefsine yenik düşmemek iffetli olmanın gereklerindendir. Dinimiz İslâm, iffeti müminin karakterine yerleştirmek ister. Zira kıskançlığa ve bencil tutkulara meyilli olan nefis, iffet erdemiyle bezendiğinde, akıl ve dinin hoş görmediği şeyleri yapmaktan hayâ eder, kötülüğü ve çirkinliği kendine yakıştıramadığı için bu tür hoş olmayan durumlardan kendini uzak tutar ve saflığını korumaya gayret eder. Dolayısıyla müminin insanlar arasındaki saygınlığını ifade eden iffet, kişinin kendine duyduğu saygıyı da temsil eder.</p>

<p style="text-align:justify">Nefsin en üstün melekelerle donanmış hâli’ni ifade eden ‘mürüvvet’e erişmenin temel şartlarından biri olarak iffet, dinin yetiştirmek istediği kâmil insanın vazgeçilmez bir vasfını oluşturur. Zulümden sakınmak dolayısıyla hakkı gözetmek; elini, dilini, gözünü, ırz ve namusunu koruyup zinaya yaklaşmamak, taşkınlığı terk edip mutedil olmak, nefsine hâkim olmak, sabrederek öfkesini kontrol etmek gibi dinin üzerinde önemle durduğu pek çok emir ve yasak, kişiye ‘iffet’ erdemini kazandırmaya yöneliktir. İlâhî kelâmda, çirkin sözler ve fiiller için kullanılan ‘fahşâ’, ’fâhişe’ ve çoğulu ‘fevâhiş’ kelimeleri, daha genel olarak başta zina olmak üzere edep, hayâ ve iffete aykırı her türlü söz ve davranışı ifade etmekte olup bu bağlamda her türlü hayâsızlık, edep ve iffete aykırı söz ve davranışlar Kur’ân-ı Kerîm’de yasaklanır. Diğer taraftan hayâ, iffet ve edepli olmak ise ısrarla teşvik edilmiştir. Allah Teâlâ (cc), inanan erkeklerden ve kadınlardan gözlerini haramdan sakınmalarını ve iffetli olmalarını istemiş, kulak, göz ve kalbin dahi fiillerinden sorumlu tutulacağını haber vermiştir. Kötülüğün açığına da gizlisine de yaklaşmamayı tavsiye etmiş, nefsini kötülüklerden arındıranların kurtuluşa ereceğini bildirmiş, müminlerin, ufak tefek kusurlar işleseler de büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınan kimseler olduğunu ifade etmiştir. Hz. Peygamber (sas) de kötü huylu küfürbaz kimseleri cehennemlikler arasında zikretmiş, diline ve cinsel arzularına hâkim olan kişinin cenneti hak edeceğini söylemiştir. <i>’Zinakâr, zina ederken mümin olarak zina etmez. Hırsız, çalarken mümin olarak çalmaz. Sarhoş da şarabı içerken, mümin olarak içmez.’</i>  sözüyle Allah Resûlü (sas), bu tür iffete aykırı davranışların mümine yaraşmayacağına dikkatleri çekerek iffetin imandan olduğunu vurgulamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İmanla olan sıkı ilişkisi sebebiyle iffet, başlangıçtan itibaren, inanç esasları ve diğer bazı ibadetlerle birlikte İslâm’ın temel prensipleri arasında yer alan çok önemli ahlâkî bir meziyet olmuştur. Nitekim İslâmiyet’in ilk yıllarında Habeşistan’a göç eden müminlerden Ca’fer b. Ebû Tâlib (ra), kral Necâşî’ye Allah Resûlü’nü (sas) tanıtırken onun iffetli bir kişiliğe sahip olduğunu, haramlardan ve her türlü çirkinlikten kaçınmayı, iffetli kadınlara iftira etmeyi yasakladığını vurgulamıştır. Hicretin altıncı yılında, Mekke’nin önde gelen müşriklerinden Ebû Süfyân’ın, İslâm’ı tanıtırken öncelikli olarak kullandığı ifadeler de, inanmayanların zihninde dahi iffetin Müslümanlığın temel şartlarından biri olduğunu ortaya koymaktadır. Allah Resûlü’nün (sas) İslâm’a davet mektubunu alan Bizans kralı Heraklius, ticaret yapmak üzere Şam’a gelen Ebû Süfyân’dan, kendi kavminden olan bu kişi ve getirdiği din hakkında bilgi istemiştir. Ebû Süfyân, Hz. Muhammed’in (sas) üstün ahlâkıyla bilinen biri olduğunu kaydettikten sonra, "O (sas) bize namaz kılmayı, zekât vermeyi, akraba ile ilgilenmeyi ve iffetli olmayı emrediyor." demiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İnananlardan iffetli olmalarını isteyen Allah Resûlü (sas), iffetli davranış sergileyenleri övmüş ve onları Rabbin rızasına erişmekle müjdelemiştir. "<i>Allah (cc), yoksul (olmasına rağmen) iffetli, çoluk çocuk sahibi mümin kulunu sever."</i>  buyurmuş, Kur’an’dan Hz. Musa’nın (as) kıssasını okurken onun, Şuayb Peygamber’in (as) yanında ücretli çalıştığı sekiz-on yıl boyunca iffetini koruduğuna dikkat çekmiştir. İffetli kimselerin cennete girecek ilk üç grup arasında yer alacaklarını bildirmiş, gücü yettiği hâlde Allah (cc) rızasını gözeterek harama yaklaşmayan kimselerin ayrıca mükâfatlandırılacaklarını müjdelemiştir. Zira onun haber verdiği üzere, hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah’ın (cc) kendi arşının gölgesine alacağı yedi sınıf insandan biri, mevki sahibi güzel bir kadının beraber olma isteğine/gayri meşru davetine, "Ben Allah’tan (cc) korkarım." diyerek yaklaşmayan kişidir. Burada dikkat çeken husus, iffetin, kişinin Allah’ın (cc) rızasına ulaşmak amacıyla, iradesini kullanarak ulaşabileceği bir meziyet olduğudur. Başka seçeneği olmadığı için iffetli davranış sergileyen kişinin bu davranışı da güzel olmakla birlikte, İslâmî gelenekte ‘erdemli’ kabul edilmemiştir. "<i>Ameller, ancak niyetlere göredir."</i>  Dolayısıyla iffetli olmak, kişinin Rabbinin (cc) rızasını kazanmak adına bilinçli olarak, gayret sarf edilerek elde edilen bir vasıf olduğunda anlamlı ve değerlidir. Böyle olduğunda iffetin kişiyi Rabbinin rızasına eriştireceği aşikârdır. Nitekim zühd konusundaki rivayetleriyle meşhur olmuş güvenilir âlimlerden Ahmed b. Ebu’l-Havârî, ilk sûfîlerden sayılan hocası Ebû Süleyman ed-Dârânî’ye, "Muhabbet ehli Allah’ın (cc) sevgisini ne ile kazandı?" diye sorduğunda gelen yanıt kısa ve net olmuştur: "İffetle ve kanaatkârlıkla."</p>

<p style="text-align:justify">Asırlardır İslâm geleneğinde yüce bir ahlâkî değer olarak yerini koruyan iffet erdemi, diğer ahlâkî ilkeler gibi kaybolmaya yüz tutmuş gibidir. Kültürümüzde yaygın olarak kullanılan ‘Afife’ ve ‘İffet’ gibi manidar isimlere ise artık hiç rastlanmamaktadır. Zira bireysel özgürlük adına sınır tanımayan ve bütün değerleri hiçe sayan çağcıl zihniyet, kuralsız ve ölçüsüz yaşamaya müsaade etmeyen iffeti dışlamayı öngörmektedir. Halbuki bu şekilde yaşamak kişiyi özgürleştirmez, bilakis nefsinin kölesi olarak yaşamaya mahkûm eder. Nefsinin istekleri doğrultusunda yaşayan insanı durduracak hiçbir şey yoktur. Geçici hazlarla tatmin olamayacağı için mutluluğu bir orada bir burada arayarak geçer bütün hayatı. Ahlâkî ve ruhî bakımdan çöküntüye uğrayan, iç huzuru yakalayamayan bu kişi, toplumun bekasını da tehlikeye sokar. Bu tür kişilerden meydana gelen bir toplumun sağlıklı olamayacağı da açıktır. Zira herkesin sınırsızca kendi çıkarları peşinde koştuğu bir ortamda hak, adalet, hoşgörü, güven ve dayanışma gibi toplumu ayakta tutacak temel ilkelerden bahsedilemez. Allah Resûlü (sas), "<i>Allah (cc) bir toplumun bekasını ve gelişmesini dilerse onları hoşgörü ve iffetle rızıklandırır."</i>  sözüyle bu gerçeği ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm ahlâkında ‘iffetli olmak’ bizâtihi özgürleşmek olarak görülmüştür. Çünkü iffet, nefsinin baskılarından kurtulan kişinin şahsiyetli bir kişilik kazanmasını ifade eder. Ona sağlıklı ve huzurlu, özgür ve saygın bir yaşantı sunar. Bu nedenle pek çok ahlâkî güzelliği içinde barındıran iffet erdemi, dinimizde imanın kemali için zorunlu görülmüş, Allah Resûlü’nün (sas) dualarında iman ve ihlâsla birlikte yer almıştır:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve (gönül) zenginliği dilerim."</i> </p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak</strong>: Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/iffet-oz-saygi-1</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 09:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/iffet-oz-saygi.jpg" type="image/jpeg" length="75079"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Huşu: Allah'ın (cc) Azametini Hissetmek]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/husu-allahin-cc-azametini-hissetmek-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/husu-allahin-cc-azametini-hissetmek-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Huşû ne demektir? Huşu ile namaz kılabilmek için yapılması gerekenler nelerdir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify">"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.”</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">(M6543 Müslim, Birr, 34)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">عَنْ هِشَامِ بْنِ إِسْحَاقَ وَهُوَ ابْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ كِنَانَةَ، عَنْ أَبِيهِ قَالَ أَرْسَلَنِى الْوَلِيدُ بْنُ عُقْبَةَ وَهُوَ أَمِيرُ الْمَدِينَةِ إِلَى ابْنِ عَبَّاسٍ أَسْأَلُهُ، عَنِ اسْتِسْقَاءِ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَأَتَيْتُهُ فَقَالَ: إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) خَرَجَ مُتَبَذِّلاً مُتَوَاضِعًا مُتَضَرِّعًا حَتَّى أَتَى الْمُصَلَّى فَلَمْ يَخْطُبْ خُطْبَتَكُمْ هَذِهِ، وَلَكِنْ لَمْ يَزَلْ فِى الدُّعَاءِ وَالتَّضَرُّعِ وَالتَّكْبِيرِ، وَصَلَّى رَكْعَتَيْنِ كَمَا كَانَ يُصَلِّى فِى الْعِيدِ.</p>

<p style="text-align:justify">Abdullah b. Kinâne’nin oğlu Hişâm b. İshâk’ın (ra) naklettiğine göre, babası şöyle demiştir: "Medine valisi Velîd b. Ukbe beni, Resûlullah’ın (sas) yağmur duası hakkında bilgi edinmem için İbn Abbâs’a (ra) göndermişti. Ona gittim, bana şunları anlattı: Resûlullah (sas) gösterişsiz kıyafetler içinde, mütevazı ve yalvarır bir tavırla yağmur duasına çıktı. Namaz kılınan geniş alana geldi. Sizin yaptığınız bu hutbe gibi hutbe irad etmedi. Ancak aralık vermeksizin dua, yakarış ve tekbire devam etti. Sonra bayramda kıldırdığı gibi iki rekât namaz kıldırdı."</p>

<p style="text-align:justify">(T558 Tirmizî, Cum’a, 43; N1507 Nesâî, İstiskâ, 3)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِى طَالِبٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ)… فَإِذَا رَكَعَ قَالَ: "اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ خَشَعَ لَكَ سَمْعِى وَبَصَرِى وَمُخِّى وَعِظَامِى وَعَصَبِى</p>

<p style="text-align:justify">Ali b. Ebû Tâlib’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) namazda rükûa eğildiği zaman şöyle derdi: <i>“Allah'ım, yalnız senin önünde eğildim, yalnız sana inandım, yalnız sana teslim oldum. Kulağım, gözüm, iliklerim, kemiklerim ve sinirlerim yalnız sana karşı huşû hâlindedir.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(T3421 Tirmizî, Deavât, 32; D760 Ebû Dâvûd, Salât, 118-119)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنِ الْفَضْلِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "الصَّلاَةُ مَثْنَى مَثْنَى، تَشَهَّدُ فِى كُلِّ رَكْعَتَيْنِ، وَتَخَشُّعٌ وَتَضَرُّعٌ وَتَمَسْكُن</p>

<p style="text-align:justify">Fadl b. Abbâs’tan (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Namazlar ikişer ikişer kılınır. Her iki rekâtta teşehhüd (tahiyyât) okursun, huşû içinde davranırsın, yakarırsın, boyun bükersin...”</i></p>

<p style="text-align:justify">(T385 Tirmizî, Salât, 166; HM1799 İbn Hanbel, I, 211)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">"عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ قَالَ: لاَ أَقُولُ لَكُمْ إِلاَّ كَمَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ، كَانَ يَقُولُ: "…اللَّهُمَّ! إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ، وَمِنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ، وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ، وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا</p>

<p style="text-align:justify">Zeyd b. Erkam (ra) şöyle demiştir: "Ben size Allah Resûlü’nün (sas) söylediğinden başka bir şey anlatmıyorum! O (sas) şöyle derdi: <i>"…Allah'ım, fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım."</i> </p>

<p style="text-align:justify">(M6906 Müslim, Zikir, 73; N5540 Nesâî, İstiâze, 65)</p>

<p style="text-align:justify">***</p>

<p style="text-align:justify">Vahiy kâtiplerinden Hanzala el-Üseyyidî (ra) bir gün Medine’de dolaşıyordu. Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (ra) ile karşılaştı. Hâlini hatırını soran Hz. Ebû Bekir’e (ra), "Hanzala münafık oldu!" karşılığını verdi. Hz. Ebû Bekir (ra), "Fesübhânallâh! Ne diyorsun!" deyince Hanzala içini dökmeye başladı: "Allah Resûlü’nün (sas) yanındayken, O (sas) bize cenneti, cehennemi o kadar canlı bir şekilde hatırlatıyor ki sanki gözlerimizle görmüş gibi oluyoruz. Efendimizin (sas) yanından ayrıldıktan sonra hanımlarla, çocuklarla, iş güçle uğraşmaktan (onun anlattıklarını) unutuveriyoruz." Hz. Ebû Bekir (ra), "Allah (cc) biliyor ya, biz de bu durumu yaşıyoruz." dedi. Aynı dertten muzdarip bu iki sahâbî, hâllerini bildirmek üzere Allah Resûlü’nün (sas) yanına gittiler. Hanzala (ra), kendisinden duyduğu şüpheyi, "Münafık oldum." diyerek bu kez Peygamberimizin (sas) huzurunda dile getirdi. Efendimiz (sas), <i>“Bu da ne demek oluyor?”</i> diye sorunca Hanzala (ra), Hz. Ebû Bekir’e (ra) söylediklerini tekrarladı: "Ey Allah’ın Resûlü! Senin yanındayken bize cennet ve cehennemi öyle anlatıyorsun ki sanki gözümüzle görüyoruz. Yanından ayrılınca hanımlarla, çocuklarla, iş güçle uğraşmaktan (anlattıklarını) unutuveriyoruz." Bunun üzerine Resûl-i Zîşân (sas), <i>“Bu canı bu tende tutan Allah'a (cc) yemin ederim ki, benim yanımdaki ve ibadet ederkenki hâliniz sürekli devam edecek olsaydı, melekler evlerinizde, yollarınızda karşınıza çıkıp sizinle selâmlaşır, elinizi sıkarlardı. Gel gör ki, yâ Hanzala! (İnsan bu!) Bazen öyle, bazen böyle!”</i>  Efendimiz (bu son sözünü) üç defa tekrarladı.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas), ashâbıyla birlikte bulunduğu ortamlarda huşû zirveye ulaşıyordu. Ashâbı Allah Resûlü’nü (sas) öyle bir vakar ve sükûnetle dinliyorlardı ki onları görenler, sanki başlarında ürkütüp kaçırmaktan korktukları kuşlar var sanırdı. Allah Resûlü (sas), bu huşû hâlinin ve hissettikleri derin duyguların onun yanından ayrıldıklarında yok olduğunu söyleyerek endişelenen ashâbına hem huşûun mükâfatını bildirmiş hem de bu hâli sürekli muhafaza etmenin zorluğuna işaret etmişti. Zira sürekli Allah’ı (cc) anmasına rağmen kendisinin dahi zaman zaman kalbinin perdelendiği oluyor ve hemen O’na (cc) istiğfarda bulunarak bu durumu telâfi etmeye çalışıyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Sessiz ve sakin durmak, tevazu göstermek, boyun eğmek gibi anlamları olan ‘huşû’ kavramı, insanın Cenâb-ı Hakk’ın (cc) huzurunda tevazu ve teslimiyet içerisinde bulunmasını, kalben ve bedenen O’na (cc) hürmet ve itaat ederek boyun eğmesini ifade etmektedir. Huşû insanın Allah’a (cc) imanının ve O’na (cc) eşsiz bağlılığının yalnızca kalp ile değil aynı zamanda saygı, edep ve vakar dolu bir duruş sergileyerek de ifade edilmesidir. Kur’an’da müminlerin en temel özellikleri arasında zikredilen kavramlardan olan huşû, âyetlerde tevazu, saygı duyma, boyun eğme, çaresizlik, seslerin kısılması, gözlerin yere eğilmesi gibi anlamlarda kullanılmış ve insanın Rabbine (cc) olan derin saygısının hâl diliyle gösterilmesi, kalbindeki teslimiyetin bedenine yansıması olarak anlaşılmıştır. Öte yandan huşû, yalnız insanın değil, tüm yeryüzünün âlemlerin Rabbine (cc) boyun eğmesi anlamında da kullanılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm, sahâbîlere ve onların şahsında bütün müminlere huşû içinde olmaları gerektiğini yani Allah’a (cc) karşı tam bir saygı ve teslimiyet içerisinde kulluk etme yükümlülüklerini şu ifadelerle hatırlatmıştır: <i>“İman edenlerin Allah'ı (cc) anma ve O'ndan (cc) inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm, her birinde vurgu farklı olsa da huşûu genel olarak, Allah’ın (cc) büyüklüğü karşısında yaratılmışların âcizliğini ifade ederken zikreder. Örneğin Zekeriyya (as) ve ailesinin umarak ve korkarak Allah’a (cc) dua ettiğini söyledikten sonra onların huşû sahibi yani Rablerine karşı derin saygı duyan kimseler olduklarını belirtir.</p>

<p style="text-align:justify">Huşûun özünde, ibadet ederken tazimle Allah’a (cc) yönelmek, bir diğer ifadeyle O’na (cc) itaat ve teslimiyete odaklanmak vardır. Bu yüzden Allah Resûlü (sas), <i>“Allah (cc) sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” </i>buyurmuştur. Özellikle namaz ve hac gibi bedenen yerine getirilen ibadetler huşû ile eda edildiğinde, kalbi huzur ve sükûnet kaplar. Mümin için o ibadetlerdeki birtakım bedenî zahmetler rahmete dönüşür. Kur’an’ın ifadesiyle namazın, kalplerinde huşû olmayanlara ağır gelmesi bu yüzdendir. Ayrıca Kur’an’da kurtuluşa eren müminlerin ilk özelliği olarak onların namazlarında huşû içerisinde olmalarının zikredilmesi de son derece önemlidir.</p>

<p style="text-align:justify">Her olayda sürekli Allah’ı (cc) hatırlayarak huşû içerisinde hareket etmek Peygamber Efendimizin (sas) en belirgin vasıflarından biriydi. Hatta onu görenler, oturuşundaki huşûu fark edip bundan etkilenirlerdi. Özellikle Rabbine yakarışı esnasında huşûu iyice belirginleşir ve herkes tarafından anlaşılabilirdi. Nitekim İbn Abbâs’ın (cc) anlattığına göre, Allah Resûlü (sas), toprağın bir damla yağmura hasret kaldığı bir zamanda yağmur duasına çıktığında, gösterişsiz elbiseler giymiş, mütevazı ve yalvarır bir vaziyette aralık vermeksizin dua, yakarış ve tekbire devam etmişti. Çünkü Yaratan’ın (cc) karşısında insanın sadece bir kul olduğunu idrak etmesi duanın özüydü ve duaların da gönülden yapılması gerekiyordu. Bu nedenle Allah Teâlâ (cc), peygamberlerin korku ve ümitle dua edip kendisine karşı huşû ile hareket ettiklerini bildiriyor ve Kur’an’daki kıssalarına bakıldığında bu vasfın tüm peygamberlerin ortak özelliği olduğu anlaşılıyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), başta namaz olmak üzere bütün ibadetlerinde de huşû ile hareket ediyordu. O (cc), kulluk bilinciyle, sırf <i>“şükreden bir kul olabilmek için”</i>  Rabbinin huzurunda duruyor, özenle kıldığı namazlarında uzun uzun kıyamda, rükûda ve secdede bulunuyor, Rabbine dua ediyordu. Allah Resûlü (sas), her bir bölümünde ihlâsla Rabbine yakardığı namazlarının rükû kısmında O’na (cc) duyduğu huşûu şöyle dile getiriyordu: <i>“Allah'ım, yalnız senin önünde eğildim, yalnız sana inandım, yalnız sana teslim oldum. Kulağım, gözüm, iliklerim, kemiklerim ve sinirlerim yalnız sana karşı huşû hâlindedir.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Sahâbîlerden Resûl-i Ekrem’i (sas) namaz kılarken görenler, bazen onun ağladığına şahit oluyorlardı. Allah Resûlü (sas), Müslümanlara da namazlarını huşû ile kılmalarını öğütlüyor, Cenâb-ı Hakk’ın (cc) huzurunda olmanın gerektirdiği hürmet ve tevazua engel olacak davranışları yasaklıyordu. İslâm’ın ilk yıllarında dinî bilgileri az olan Müslümanlar cemaatle namaz kılarken saflarını tam olarak düzenleyemiyor, hatta namazda konuşuyor ve yanlarındaki arkadaşlarına sorular soruyorlardı. Bunun üzerine, <i>“Allah'a (cc) saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.”</i>  âyeti nâzil olmuş ve Müslümanların namazlarında konuşmamaları bildirilmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Namaz, zevkle dinlediği ezandan abdeste, kıyamdan tahiyyât ve tesbihâta kadar Müslüman’ın huşû hâlinin doruk noktasına ulaştığı bir ibadettir. Hz. Peygamber’in (sas) amcasının oğlu olan Fadl b. Abbâs’ın (ra) naklettiği bir hadiste Allah Resûlü (sas), <i>“Namazlar ikişer ikişer kılınır. Her iki rekâtta teşehhüd (tahiyyât) okursun, huşû içinde davranırsın, yakarırsın, boyun bükersin...”</i>  derken, namazın tam bir huşû hâli olduğunu vurgulamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Elbette namazı başından sonuna kadar tam bir huşû içinde kılmak kolay değildir. Zira Müslüman, Allah’a (cc) en yakın olduğu bu zaman diliminde kul olma bilincine ermişken, ezelî düşmanı şeytan boş durmayacak, çeşitli vesveselerle onun huşû hâlini zedelemeye çalışacaktır. Resûlullah (sas) bu durumu şöyle tasvir etmektedir: <i>“Ezan okunduğunda şeytan (bu sesi işitmemek için) hızlı bir şekilde yellenerek kaçar. Ezan bittikten sonra geri gelir. Kâmet getirilmeye başlayınca tekrar kaçar. Kâmet bitirilince tekrar geri döner. Namaz kılan insan ile kalbi arasına girmeye (ona vesvese vermeye) çalışır. "Şu meseleyi de hatırla, bu meseleyi de hatırla..." der. Sonunda namaz kılan üç rekât mı kıldı, dört mü, bilemez hâle gelir. Kişi üç rekât mı yoksa dört mü kıldığını bilemediğinde sehiv secdesi yapsın.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Namazda şeytanın vesveselerini tamamen engellemek mümkün olmamakla birlikte etkisini asgarî düzeye indirmek pekâlâ mümkündür. Bunun için de namaz kılacak kişinin öncelikle bedensel, ruhsal ve zihinsel açıdan ibadete hazır olması gerekir. Örneğin cemaate yetişeyim diye koşturan ve nefes nefese kalarak namaza duran kişinin huşû ile namaza başlayacağı düşünülemez. Bu yüzdendir ki Allah Resûlü (sas) ashâbına, ezan okunduğunda namaza sakince ve vakar içerisinde gitmelerini, acele etmemelerini tavsiye etmiştir. Ayrıca uyuklayarak namaz kılınmasını doğru bulmayan Resûl-i Ekrem (sas), namaza durulduktan sonra da sağa sola bakılmamasını yani etrafla ilgilenilmemesini istemiş, her bir bakışın, şeytanın namazdan koparıp götürdüğü bir parça olduğunu söylemiştir. Rükû ve secdelerin eksiksiz olarak yapılmasını istemesi, hatta aksine davranışları bir nevi hırsızlık olarak nitelendirmesi ve tuvalet ihtiyacı varken veya yemek hazırken namaza durulmamasını öğütlemesi de ibadet esnasında huşûa engel olabilecek durumlara önceden müdahale etmeye yöneliktir. Bu bağlamda ibadete düşkünlüğüyle bilinen Medineli sahâbî Ebu’d-Derdâ’dan (ra), namaz kılacak birinin önce ihtiyaçlarını giderip kalbini dünyevî kaygılardan boşaltması gerektiği rivayet edilirken, Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah’ın (ra), yemek ortaya konduktan sonra, namaz vakti girmiş olsa bile, cemaate katılmadığı hatta yerken aynı anda imamın kıraat sesini duyduğu nakledilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bunların yanında namaz kılınacak fizikî ortam da namazın huşûuna etki eden önemli bir unsurdur. Peygamber Efendimizin (sas) bu hususta da gayet hassas davrandığını görüyoruz. Nitekim bir defasında O (sas), namazda dikkatini dağıttığı gerekçesiyle eşi Hz. Âişe’den (ra) duvara astığı resimli çarşafı kaldırmasını istemiş, bir keresinde de üzerinde resim bulunan bir kıyafetle namaz kıldıktan sonra, bu kıyafetteki resimlerin kendisini namazından alıkoyduğunu söylemiş ve sade bir kıyafeti tercih etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’ân-ı Kerîm, Allah’a (cc) teslimiyete odaklanmış bir ruh hâliyle, huşû içerisinde namazlarına devam edenleri müjdeler, onların kurtuluşa eren gerçek müminler olduğunu belirtir. Hz. Peygamber (sas) de, namazı huşû içerisinde eda etme hakkında şöyle buyurur: <i>“Müslüman bir kimse, farz namazın vakti girdiğinde, o namaz için güzel bir biçimde abdest alır, huşû içinde olur ve rükû ederse (namaz kılarsa), büyük günah işlemedikçe o namaz önceki günahlarına kefaret olur. Bu her zaman böyledir.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Her ne kadar namazla birlikte akla gelse de huşû sadece namazda ulaşılan bir hâl değildir. Ramazan ayında özellikle sahur ve iftar saatleri, kutsal toprakları ziyaret edenler için özellikle tavaf ve vakfe anları, huşûun en derinden hissedildiği zaman dilimleridir. Huşû, Müslüman’ın duasında, tesbihâtında, tefekkür ve tezekküründe, tevbe ve istiğfarında, kısacası Rabbi (cc) ile her buluşmasında koruması gereken en değerli hâllerdendir.</p>

<p style="text-align:justify">Huşûun mekânı kalptir, huşû kalpte filizlendikten sonra bütün bedene yansır ve insanın konuşmasını, yemesini-içmesini, yürüyüşünü, giyinişini, ibadetini kısacası bütün hâl ve tavırlarını etkiler. Ancak bazen huşûu andıran duruşların sadece görüntüden ibaret olabileceği de unutulmamalıdır. Zaman zaman insanlar, mütevazı görünerek başkalarının gözünde değer kazanmayı, ibadet esnasında huşû içinde bir görüntü sergileyerek hayranlık uyandırmayı isteyebilir. Bu durumu ‘nifak huşûu’ şeklinde niteleyen meşhur sahâbî Ebu’d-Derdâ (ra), "Bu tür bir nifaktan Allah’a (cc) sığının!" diyerek çevresindekileri uyarmış, onlar, ‘Nifak huşûu nedir?’ diye sorunca da, "Kalp huşû duymadığı hâlde vücudun huşû duyar görünmesidir." şeklinde cevap vermiştir. Hz. Ömer (ra) de boynunu eğmiş bir adam gördüğünde, "Ey adam, kaldır kafanı! Huşû boyunda değil, kalptedir." diyerek onu sert bir şekilde uyarmıştır. Tâbiûn neslinin önde gelen âlimlerinden Hasan-ı Basrî (ra) ise, kafasına sarığını geçirip cübbesine bürünen ve mütevazı bir tavırla başını hiç yukarı kaldırmayan birini görünce ondaki gizli kibri sezmiş ve bu tür bir davranışı, "Kalbin huşûu değil, elbisenin huşûu!" şeklinde vasıflandırmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçekten Allah (cc) karşısında ürpermediği hâlde halkın gözünde zâhid görünebilmek için huşû örtüsüne bürünmek özellikle ibadetler söz konusu olduğunda son derece tehlikelidir. Meselâ, namazı, sadece insanların gördükleri zamanlarda güzel bir şekilde kılmak, Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle ‘gizli şirk’tir. Nitekim namazlarını ciddiye almayarak yalnızca gösteriş için kılanlar Kur’an tarafından da eleştirilmişlerdir. Allah’a (cc) hakkıyla ibadet eden kul, hem insanların gözü önünde hem de gözlerden uzak mekânlarda namazını huşû içinde kılan kişidir. Gösteriş için oruç tutmak ve bağışta bulunmak da aynı şekilde kınanmıştır. Bu sebeple sahâbîler kalplerinin gösteriş arzusuna kapılması sonucu huşûlarını yitirmekten, nihayetinde amellerinin boşa gitmesinden son derece korkmuşlardır. Resûlullah’ın (sas) terbiyesinde yetişen altın neslin insanları gerek ibadetlerinde gerekse günlük yaşantılarında Allah’a (cc) karşı mütevazı, saygılı ve edepli duruşlarını korumaya gayret göstermişlerdir. Onlar kulluk bilinci içerisinde Allah’a (cc) boyun eğerek yüceleceklerinin farkında olmuşlardır. Bu yüzden Abdullah b. Mes’ûd (ra), "Kim Allah (cc) için huşûundan dolayı tevazu gösterirse, Allah (cc) onu kıyamet gününde yüceltir. Her kim kibrinden dolayı böbürlenirse Allah (cc) da onu kıyamet gününde alçaltır." demiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın (cc) kendisine mülk ve zenginlik verdiği Hz. Süleyman’ın (as) huşûundan dolayı başını semaya kaldırmaması Müslümanlar için güzel bir örnektir. Hz. Âişe’nin (ra) naklettiğine göre, Peygamberimiz (sas) de Kâbe’ye girdiğinde çıkıncaya dek huşû içinde başını yukarı kaldırmamıştır. Arap olmayan bir grubun gelerek önünde saygıyla eğilmeleri üzerine Selmân-ı Fârisî (ra), kendisinin sadece bir kul olduğunu onlara hatırlatırcasına hemen başını eğip, "Ben, Allah’a (cc) boyun eğdim." demiştir. Aynı şekilde Kûfe şehrinin değerli âlimlerinden biri olan Ebu’l-Bahterî (ra) ve arkadaşları da birinin kendilerini övdüğünü duyar ve gurur hissederlerse omuzlarını indirir ve "Ben Allah’a (cc) boyun eğdim." derlerdi.</p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem’in (sas) ve onu örnek alan kıymetli şahsiyetlerin huşû ile hayatlarını anlamlı kılma gayretlerine dair örnekler sayılamayacak kadar çoktur. En genel anlamda Allah’a (cc) gönülden teslimiyetin bir ifadesi olan huşû hâlinin bir Müslüman’ın karakterine tam olarak yerleşmesi, onun mütevazı ve ağırbaşlı olmasıyla yakından ilgilidir. Hz. Peygamber (sas), her yaştan insanın Allah (cc) ile sağlıklı bir bağ kurarken huşûdan yardım almasını tavsiye etmiş, meselâ, yetişkinlere göre daha dinamik ve gösterişli olmalarından dolayı olsa gerek, gençlerin böbürlenmeyip Allah’a (cc) karşı huşû içinde hareket etmelerini istemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kişinin zihnen, bedenen, kalben hulâsa bütün varlığıyla Rabbine yönelerek O’na (cc) boyun eğmesini ifade eden huşû, mümin olmanın en belirgin özelliğidir. Bu özellik inananların bütün düşüncelerine, ibadetlerine, amellerine yansır. Elbette kişi ibadet ederek, Allah’ı (cc) anarak, Kur’an okuyarak huşûun tadına varabilir. Ancak huşû, sadece ibadetlere mahsus olmayıp hayatın her anında Allah’ın (cc) huzurunda Müslüman’ın takınması gereken bir kulluk tavrını ve edebi ifade eder. Bu hâli muhafaza etmek için insanın her an Rabbinin huzurunda olduğunun bilincini taşıması ve ‘ihsan’ yani "Sen O’nu (cc) görmesen de O’nun (cc) seni gördüğünü bilerek Allah’ı (cc) görüyormuşçasına kulluk etme" şuurunu hayatın her anında canlı tutması gerekir. Dünyada bunu gerçekleştirebilen kullarına Cenâb-ı Hak (cc) âhirette mağfiret ve çeşitli mükâfatlar vaad etmektedir. Peygamber Efendimiz (sas) de Müslümanların huşû hâlini bir ömre yaymalarını arzulamış ve kendisi de şöyle dua etmiştir: "...<i>Allah'ım, fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım."</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/husu-allahin-cc-azametini-hissetmek-1</guid>
      <pubDate>Wed, 24 Jun 2026 13:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/husu-allahin-azametini-hissetmek.jpg" type="image/jpeg" length="68699"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İhlas: Allah (cc) İçin Samimiyet]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ihlas-allah-cc-icin-samimiyet-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ihlas-allah-cc-icin-samimiyet-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ihlas nedir? Cenab-ı Allah (cc) hangi amelleri kabul etmez? Gizli şirk nedir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِى أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ:…فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : …"إِنَّ اللَّهَ لاَ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلاَّ مَا كَانَ لَهُ خَالِصًا وَابْتُغِيَ بِهِ وَجْهُهُ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin (ra) naklettiğine göre Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>…“Allah (cc), ancak samimiyetle sadece kendisi için ve rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(N3142 Nesâî, Cihâd, 24)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ تَمِيمٍ الدَّارِيِّ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "الدِّينُ النَّصِيحَةُ’ قُلْنَا: لِمَنْ؟ قَالَ: "لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِم</p>

<p style="text-align:justify">Temîm ed-Dârî (ra) anlatıyor: "Hz. Peygamber (sas), <i>"Din samimiyettir."</i> buyurdu. Biz, "Kime karşı (samimiyet)?" deyince, <i>"Allah'a (cc), Kitabı'na, Resûlü'ne (sas), Müslümanların idarecilerine ve bütün Müslümanlara."</i> buyurdu."</p>

<p style="text-align:justify">(M196 Müslim, Îmân, 95)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ قَالَ: سَمِعْتُ نَبِيَّ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ:...فِى دُبُرِ صَلاَتِهِ:"...اللَّهُمَّ! رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَيْءٍ، اجْعَلْنِى مُخْلِصًا لَكَ وَأَهْلِى فِى كُلِّ سَاعَةٍ فِى الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ...</p>

<p style="text-align:justify">Zeyd b. Erkam (ra), Hz. Peygamber’in (sas)... namazının ardından şöyle dua ettiğini nakletmiştir: <i>“...Allah'ım! Ey Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Beni ve ailemi dünya ve âhirette her an sana ihlâsla bağlı kıl. Ey yücelik ve ikram sahibi!...”</i></p>

<p style="text-align:justify">(D1508 Ebû Dâvûd, Vitr, 25)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ</p>

<p style="text-align:justify">Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Allah (cc) sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(M6543 Müslim, Birr, 34)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَنْ فَارَقَ الدُّنْيَا عَلَى الْإِخْلاَصِ لِلَّهِ وَحْدَهُ، وَعِبَادَتِهِ لاَ شَرِيكَ لَهُ، وَإِقَامِ الصَّلاَةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، مَاتَ وَاللَّهُ عَنْهُ رَاضٍ</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“Kim hiçbir ortağı olmayan, tek olan Allah'a (cc) ihlâsla ibadet ederek, namazı dosdoğru kılarak, zekâtı vererek dünyadan ayrılırsa, Allah (cc) kendisinden razı olduğu hâlde ölmüş olur.”</i></p>

<p style="text-align:justify">(İM70 İbn Mâce, Sünnet, 9)</p>

<p>***</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sas), <i>“Sen bendensin, ben de senden!”</i> diyerek övdüğü sahâbî Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin (ra) anlattığına göre, bir adam Peygamberimize (sas) gelerek, "Şöhret ve kazanç (ganimet) elde etmek için savaşan kimse hakkında ne dersin?" diye sordu. Resûlullah (sas), <i>“Onun için hiçbir şey yoktur.”</i> dedi. Adam sorusunu üç defa tekrarladı. Allah Resûlü (sas) de her defasında, <i>“Onun için hiçbir şey yoktur.”</i> diyerek böyle bir adamın mükâfat elde edemeyeceğini belirtti ve ardından şöyle buyurdu: <i>“Allah (cc), ancak samimiyetle sadece kendisi için ve rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimizin (sas) ifadesinden de anlaşılacağı üzere, ‘iş, davranış ve ibadetleri gösteriş ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah (cc) için yapmak’ mânâsına gelen ihlâs, Kur’an’da peygamberlerin başlıca nitelikleri arasında sayılmış ve âyetlerde ihlâslı kimselerden övgüyle söz edilmiştir. Sözlükte, saf, katışıksız, arı ve duru olmak gibi anlamları öne çıkan ‘ihlâs’ kavramı bazı âyetlerde, <i>“muhlisîne lehü'd-dîn” </i>yani <i>“dini yalnızca Allah'a (cc) has kılmak”</i> şeklinde ifade edilmiş ve bununla inancın, kulluğun ve itaatin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a (cc) özgü kılınması gerektiği vurgulanmıştır. Bu anlamıyla ihlâs, inançta samimi olmak, yani kullukta Allah’a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Çünkü her kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapmalı ve Rabbine kullukta O’na (cc) hiçbir şeyi ortak koşmamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah’a (cc) ortak koşularak yapılan ibadetin hiçbir faydası yoktur. Her namazda, her rekâtta okuduğumuz, <i>“Yalnızca sana ibadet eder, yalnızca senden yardım dileriz.”</i>  âyeti de sadece Allah’a (cc) kulluk edilmesi gerektiğini beyan etmektedir. Onun için Cenâb-ı Hak (cc) Resûlü’ne (sas), <i>“Sen dini yalnız Allah'a (cc) has kılarak O'na (cc) kulluk et.”</i>  diyerek, kendi ulûhiyetini ve dininde hiçbir ortaklığa yer olmadığını açıkça belirtmiştir. Nitekim Allah Resûlü’nün (sas) dilinden dinlediğimiz bir kudsî hadiste şöyle buyrulmaktadır: <i>“Yüce Allah (cc): "Ben şirk konusunda kendisine ortak koşulanların en uzak (ve yüce) olanıyım. Her kim bir amel işler de benimle birlikte başkasını ona ortak ederse onu şirkiyle baş başa bırakırım." buyurdu.”</i></p>

<p style="text-align:justify">İhlâsın zıddı ‘riya’ ve ‘süm’a’dır. Riya, bir işi Allah (cc) rızası için değil gösteriş için yapmak, süm’a ise yapılan bir iyiliği, övünme ve çıkar amacıyla başkalarına duyurmaya çalışmaktır. İçine riya karışmış olan amellerin, üzerinde az bir toprak bulunan ve şiddetli bir yağmurla cascavlak kalan kaya misali, riyakârların da amellerinin Allah (cc) katında hiçbir işe yaramayacağı Kur’an’da açıkça belirtilmiştir. Resûl-i Ekrem de ibadeti Allah’tan (cc) başkası için yapmanın şirk olduğunu ifade etmiştir. Allah’a (cc) kullukta O’nun (cc) rızasının yanına başka amaçlar eklemek bir nevi şirk görüntüsü verdiği için ihlâsın zıddı olan riya’ya ‘gizli şirk’ (şirk-i hafî) de denilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. İsa’nın (as) ifadesiyle ihlâs, bir işi, hiçbir insanın övgüsünü beklemeden yapmaktır. Dolayısıyla Allah’tan (cc) başkası adına, başkasının gözüne girmek veya gönlünü kazanmak için yani Allah’a (cc) başka birini ortak kılarak yapılan ibadetin bir faydası yoktur. Zira Rabbimizin (sas) böyle bir kulluk gösterisine ihtiyacı yoktur. Ameller ancak ihlâsla ve Allah’ın (cc) rızası gözetilerek yapıldığında bir değer taşır.</p>

<p style="text-align:justify">Din, özü itibariyle ihlâs ve samimiyetten ibarettir. Dolayısıyla samimiyetin olmadığı yerde dinden veya dindarlıktan söz edilemez. Kutlu Nebî (sas) dinin samimiyetten ibaret olduğunu, <i>“Din, samimiyettir.”</i> sözüyle ifade etmiş, bununla neyi kastettiğini daha açık bir şekilde anlatması için, "Kime karşı?" diye sorulduğunda ise samimiyetin, <i>“Allah'a (cc), Kitabı'na, Resûlü'ne </i>(sas)<i>, Müslümanların idarecilerine ve bütün Müslümanlara”</i> gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir. Üstelik çeşitli vesilelerle aldığı biatlerde kendisine bağlılık yemini edenlerden, <i>“bütün Müslümanlara içtenlikle ve samimi davranmaya”</i> söz vermelerini istemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Böylece inanan insan, Allah’a (cc) iman ve kulluk, Kur’an’a tâbi olma, Hz. Peygamber’i (sas) örnek alma, yöneticilere karşı hakkı söyleme ve toplumsal görevlerini yerine getirme, sınıf ve statü farkı gözetmeksizin bütün Müslümanların ve hatta bütün insanların haklarına riayet etme gibi konularda ciddi bir samimiyet sınavına tâbi tutulmaktadır. Bu sınavın zorluğunu iyi bilen Allah Resûlü (sas), namazlarının ardından, <i>“...Allah'ım! Ey Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Beni ve ailemi dünya ve âhirette her an sana ihlâsla bağlı kıl. Ey yücelik ve ikram sahibi!..”</i> duasıyla Cenâb-ı Hakk’a (cc) niyazda bulunmuştur. O'nun (sas) yakın arkadaşları da gösteriş ve dünyevî çıkar gözetilerek yapılan amellerin âhirette işe yaramayacağını bildikleri için O’nun (sas) gibi ihlâs ve samimiyetle hareket etmişlerdir. Bu yüzden Hz. Ömer (ra), "Allah’ım! Amelimin hepsini salih ve sadece senin rızana has kılınmış eyle ve amelime hiçbir şeyi ortak etme." diye dua etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgili Peygamberimiz (sas), pek çok hadisinde ihlâsın önemine işaret etmiş ve insanları ihlâslı ve samimi olmaya çağırmıştır. Bunun için de öncelikle niyetin halis olması gerektiğini, amellerin ancak niyetlere göre değer kazanacağını bildirmiş, <i>“Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır.”</i>  buyurarak niyetin önemine işaret etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir savaş sonrası payına düşen ganimeti Hz. Peygamber’e (sas) getiren bir bedevî, "Ben bunun için sana uymadım. (Okuyla boynunu göstererek) Buradan vurularak şehit olup cennete gitmek için sana uydum." diyerek ganimeti geri vermişti. Bir süre sonra savaşta şehit olup isteğine kavuşan bedevî hakkında Resûlullah (sas), <i>“O (ra), Allah'a (cc) verdiği sözü tuttu, Allah (cc) da ona (dilediğini vererek) sözünü tuttu.” </i>buyurarak hiçbir dünyevî karşılık beklemeden halis bir iman ve samimi bir niyetle yapılan amelin Allah (cc) katındaki değerine dikkat çekmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanların Allah (cc) katındaki kıymeti, dış görünüşlerine ve mal varlıklarına göre değil niyetlerinin samimiyetine ve işledikleri amellere göredir. Bu konuda Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmaktadır: <i>“Allah (cc) sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.”</i>  Niyetin samimiyeti, ihlâslı amelle, kalbin temizliği de dışa yansıyan samimi tutum ve davranışlarla belli olur. Amelin onaylamadığı bir kalp temizliği ve iyi niyet iddiası samimiyetten ve inandırıcılıktan uzaktır. Hayatı ve ölümü, hangimizin daha iyi amel yapacağını sınamak için yarattığını bildiren Cenâb-ı Hakk’ın (cc) bireysel ve toplumsal alanda sonucu görülmeyen soyut bir kalp temizliği iddiasına değer vermeyeceği açıktır.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm, iyi niyet ve samimi tutuma verdiği önemden dolayı, niyet etmesine rağmen mazereti sebebiyle yerine getiremediği amelin sevabından bile kişiyi mahrum bırakmamıştır. Sevgili Peygamberimizin (sas) şu hadisi buna işaret etmektedir: <i>“Her kim şehit olmayı Allah'tan (cc) samimiyetle isterse, yatağında ölse bile Allah (cc) onu şehitlerin derecesine ulaştırır.”</i> </p>

<p style="text-align:justify">Bu konuya açıklık getiren diğer bir rivayete göre Resûlullah (sas), Tebük Savaşı dönüşü Medine’ye yaklaştığında, mazeretleri sebebiyle savaşa katılamayanları kastederek, <i>“Vallahi, siz Medine'de öyle bir topluluk bıraktınız ki onlar sizin yürüdüğünüz bütün yollarda, sarf ettiğiniz her malda ve geçtiğiniz her vadide sizinle (ecirde) beraberdiler.”</i> buyurmuştur. Ashâb, "Ey Allah’ın Resûlü! Onlar Medine’de oldukları hâlde nasıl bizimle beraber olurlar?" deyince Hz. Peygamber (sas), <i>“Onları mazeretleri alıkoydu.”</i> demiştir. Hz. Peygamber’in (sas) işaret ettiği kimseler, samimiyetle bu savaşa iştirak etmek istemişler fakat mazeretleri sebebiyle katılamamışlardı. İşte bu konudaki samimi niyetleri, onlara katılamadıkları savaşın sevabını kazandırmıştı. </p>

<p style="text-align:justify">İhlâs ve samimiyet, sadece ibadetlerimizde değil insanlarla olan ilişkilerimizde de son derece önemlidir. Müminin en önemli vasfı olan güvenilirlik ancak içten ve samimi davranışlarla sağlanabilir. Aile ve akraba ortamında, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinde, iş ve ticaret hayatında, kısacası hayatımızın her alanında, insanlara karşı samimi davranmak en büyük ahlâkî erdemlerdendir. Bu erdemi kazanmanın en kısa yolu da her işimizde Allah (cc) rızasını ön planda tutmak ve O’nun (cc) her an bizi görüp gözettiğini aklımızdan çıkarmamaktır. İnsanları değerlendirmemizde ve eşyaya bakışımızda bu yaklaşım esas olursa, dünyevî çıkar ve hırsların körüklediği birçok olumsuzluk kolayca bertaraf edilebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah (cc), müşriklerin samimiyetsiz tutumunu bize hatırlatarak onların denizde dalgaya yakalandıklarında ölüm korkusuyla içten bir inançla yalnız Allah’a (cc) yalvarıp yakardıklarını, karaya salimen çıktıklarında ise bu samimiyetten uzaklaşıp hemen Allah’a (cc) ortak koştuklarını bildirmekte ve onların bu ikiyüzlü davranışlarının sonucunu yakında görecekleri uyarısında bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İşte Allah’a (cc) ortak koşanlardan birisi iken, bu âyetlerin anlattığına benzer bir tecrübeyi yaşadıktan sonra Allah’a (cc) ihlâsla yönelen ve böylece kurtuluşa eren kimselerden biri de İkrime b. Ebû Cehil’dir. Hz. Peygamber (sas) Mekke’yi fethedince, İslâm’ın azılı düşmanlarından olan İkrime canını kurtarmak için bir gemiye binerek kaçmıştı. Bir ara gemi fırtınaya yakalanınca gemidekilerin hepsi birden, "İhlâslı (ve samimi) olun. Şu anda (putlarınızın ve) ilâhlarınızın hiçbirisinin size faydası olmaz." demişlerdi. Bunun üzerine İkrime, "Vallahi, eğer beni denizde ihlâs (ile Allah’a (cc) bağlanmak) dışında bir şey kurtaramazsa karada da bundan başkası beni kurtaramaz. Allah’ım! Sana söz veriyorum. Eğer beni şu anda içinde bulunduğum tehlikeden kurtarırsan, Muhammed’e (sas) gidip onun eline sarılacağım. Onu affedici ve ikram sahibi olarak bulacağımı ümit ediyorum.’ demişti. İkrime samimiyetle yaptığı bu duanın karşılığını almış ve Allah (cc) onu fırtınadan kurtararak karaya ulaşmasını sağlamıştı. O da verdiği sözü tutarak, Resûlullah’a (sas) gelmiş ve Müslüman olmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Ashâbına niyet ve amelde samimiyetin, sadece Allah’ın (cc) hoşnutluğunu dileyerek bir işi yapmanın önemini anlatırken Hz. Peygamber’in (sas) zikrettiği bir olay son derece dikkat çekicidir: Geçmiş zamanlarda yağmurdan kaçarak mağaraya sığınan üç kişi, bir kayanın yuvarlanıp mağaranın ağzını kapatması üzerine çaresiz kalmışlar ve sadece Allah (cc) rızası için yaptıkları iyi amelleri zikrederek Cenâb-ı Hakk’a (cc) yalvarmışlar. Bu samimi yakarışları sonucunda Allah (cc) da onları içine düştükleri zor durumdan kurtarmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu üç kişiden çobanlık yaparak geçimini sağlayan birincisi, yaşlı ana babasına gösterdiği saygıyı, yaptığı hizmeti anlatmış ve çoluk çocuğundan önce onların ihtiyaçlarını karşıladığını söylemiştir. Hatta bir gün onları uyandırmamak için elinde süt kabıyla başuçlarında sabaha kadar beklediğini ve bunu sırf Allah (cc) rızası için yaptığını anlatarak kendilerini buradan kurtarması için Allah’a (cc) dua etmiş, bunun üzerine kaya biraz aralanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İkinci şahıs, bir dar zamanında kendisine muhtaç olmasını fırsat bilerek amcasının çok sevdiği kızıyla birlikte olmak istemiş, o da yüz dinar getirirse buna razı olacağını söylemiştir. Çalışıp yüz dinarı kazanan genç, amcasının kızıyla birlikte olacağı sırada onun, "Ey Allah’ın (cc) kulu, Allah’tan (cc) kork! (Nikâh olmadan) benimle birlikte olma." demesi üzerine bundan vazgeçmiş ve bu olayı naklettikten sonra, "Allah’ım! Şüphesiz bilmektesin ki bunu sırf senin rızan için yaptım." diyerek bunun hatırına mağaranın kapısının açılması için dua etmiştir. Bunun üzerine mağaranın ağzı biraz daha açılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Üçüncü kişi de belli bir miktar pirinç karşılığında tuttuğu işçinin takdim edilen ücreti almadan gitmesi üzerine o pirinci her sene ekip yetiştirerek karşılığında bir sürü sığır alıp çoban tuttuğunu anlatmış, daha sonra ücretini almaya gelen işçiye sürüyü ve çobanını alıp götürmesini söylemiştir. Şaşkınlık içinde kalan işçi sürüyü ve çobanı alıp gitmiş, olayı anlatan şahıs da, "Allah’ım! Sen de biliyorsun ki ben bunu sadece senin rızan için yaptım." diyerek mağaranın açılması için Allah’a (cc) yalvarmıştır. Bunun üzerine Allah (cc) kayanın açılmasını ve onların mağaradan kurtulmalarını sağlamıştır. Kısacası iyi niyet ve ihlâsla işledikleri ameller, onların âhirette olduğu gibi dünyada da kurtuluşlarına vesile olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">İhlâs ve samimiyete gölge düşüren en büyük illet, riya ve gösteriş olduğu için özellikle nafile ibadetlerin gizli yapılması tavsiye edilmiş, bu sayede kimsenin olmadığı yerde Allah (cc) ile samimi bir bağ kurulması ve takdirin sadece O’ndan (cc) beklenmesi hedeflenmiştir. Hz. Peygamber (sas), bu duyarlılığı gösterip ibadetini gizli yapan kimsenin daha sonra ettiği ibadet öğrenilse bile hem amelini gizlediği için gizlilik sevabı hem de işlediği amelin kendi sevabını kazanacağını bildirmiştir. Aynı şekilde verdiği sadakayı kimse bilmesin diye gizli veren, geceleyin gizlice kalkıp Allah’a (cc) yalvaran, savaşta tek başına kalmasına rağmen Allah (cc) yolunda cesurca savaşan kimselerin Allah’ın (cc) sevgisine mazhar olacaklarını ifade etmiştir. Peygamber Efendimiz (sas) gizliliğe ve dolayısıyla ihlâsa daha yakın olduğu için gece namazını teşvik etmiş ve farz namazlardan sonra en değerli namazın gece namazı olduğunu bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İbadetlerin az veya çok olması değil, ihlâsla yapılmış olması önemlidir. Onun için Hz. Ali (ra), "Amelin az olup olmamasını değil, makbul olmasını önemseyin." uyarısında bulunmuştur. Zira amelin kabulü, büyük ölçüde ihlâsla yapılmış olmasına bağlıdır. Hz. Peygamber’in (sas) Yemen’e gönderdiği genç sahâbîsi Muâz b. Cebel (ra), kendisine tavsiyede bulunmasını isteyince Allah’ın Elçisi (cc), <i>“İnancında samimi (ihlâslı) ol. O zaman sana az amel de yeter.”</i> buyurarak ihlâs ve samimiyetin önemine dikkat çekmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Kurtuluşa erenlerden olmak için Allah’ın (cc) rızasını elde etmek, bunun için de ihlâslı olmak gerekir. Allah Resûlü (sas), ameli ihlâsla sırf Allah (cc) rızası için işleyen kimsenin kalbinin hile ve aldatma duygularından arınacağını ve ecri yalnızca Allah’tan (cc) umularak yapılan amellerin geçmiş günahların bağışlanmasına vesile olacağını bildirmiştir. Ayrıca O (sas), Rabbimizin rızasına ulaşmanın yolunu şöyle açıklamıştır: <i>“Kim hiçbir ortağı olmayan, tek olan Allah'a (cc) ihlâsla ibadet ederek, namazı dosdoğru kılarak, zekâtı vererek dünyadan ayrılırsa, Allah (cc) kendisinden razı olduğu hâlde ölmüş olur.”</i></p>

<p style="text-align:justify">İşte, Necidli Dımâm b. Sa’lebe (ra) de bu samimiyetiyle cenneti hak edenlerden biriydi. Hicretin beşinci yılında kabilesinin elçisi olarak Medine’ye gelen Dımâm (ra), Resûlullah’a (sas) namaz, oruç ve zekât gibi İslâm’ın temel prensiplerini sormuş, Hz. Peygamber (sas) de ona bu prensipleri anlatmıştı. Bunun üzerine Müslüman olan Dımâm (ra), "Sana ikramda bulunan Allah’a (cc) yemin ederim ki nafile ibadet yapmayacağım. Fakat Allah’ın (cc) bana farz kıldığı ibadetlerden de hiçbir şeyi eksik bırakmayacağım." demiş, Allah Resûlü (sas) onun ardından, <i>“Eğer sözüne sadık kalırsa kurtuluşa ermiş/cennete girmiştir.”</i> buyurmuştu. Kabilesine dönen Dımâm (ra) onları İslâm’a davet edince, onlar kadınıyla erkeğiyle hep birlikte bu daveti kabul edip Müslüman olmuşlardı. Böylece Dımâm (ra), hem kendisini hem de kabilesini şirkin karanlığından tevhidin aydınlığına çıkarmış oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in (sas), <i>“...Kıyamet gününde şefaatimle en fazla mesut olacak kişi, tüm kalbiyle veya gönülden "Lâ ilâhe illâllâh" (Allah'tan (cc) başka ilâh yoktur.) diyen kişidir.”</i>  hadisi, ihlâs konusunda söylenebileceklerin özü olsa gerektir. İnanç, ibadet ve iyiliklerin Allah katında değer kazanması, yani insanın gerçek anlamda ‘kul’ olması, ihlâs ve samimiyete bağlıdır. Samimi olmayan ameller, dışı süslü ama içi kof davranışlar, içtenlikten uzak ve art niyetli sözler, insanın Allah (cc) katında olduğu kadar diğer insanlar nazarında da değer kaybetmesine sebep olur. Her konuda dürüst, tutarlı ve samimi bir tutum içinde olmak mümin olmanın ayrılmaz vasfı iken, riyakârlık ve ikiyüzlülük imanla bağdaşmayan hâllerdir. Kur’ân-ı Kerîm’in inanç ve amelde ikiyüzlü davranan münafıklara cehennemin en alt tabakasını müstahak görmesi bu açıdan anlamlıdır. İkiyüzlü davranarak, gösteriş yaparak insanları aldatmak mümkün olsa bile her şeyin iç yüzünü bilen Yüce Yaratıcı’yı (cc) kandırmak mümkün değildir. Velhâsıl ihlâs, Yaratıcısına gizli açık hiçbir şeyi ortak etmeyen samimi bir imandır. İhlâs, dünyevî bir karşılık beklemeden sırf Allah (cc) rızası için yapılan bir kulluktur. İhlâs, Allah’a (cc) karşı olduğu gibi insanlara, canlı cansız bütün varlıklara karşı da gösterilen samimiyettir. İhlâs, nifak ve ikiyüzlülükten uzak bir kalp safiyetidir. İhlâs, Allah (cc) rızasına göre programlanan akıl ve kalbin ivazsız, garazsız amelidir. İhlâs, olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi de olmaktır. Ve Allah’ın (cc) azabından sadece ihlâslı kulları kurtulacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ihlas-allah-cc-icin-samimiyet-1</guid>
      <pubDate>Tue, 23 Jun 2026 09:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/ihlas-allah-icin-samimiyet.jpg" type="image/jpeg" length="41060"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Güzel Ahlak: İslam'ın Özü]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/guzel-ahlak-islamin-ozu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/guzel-ahlak-islamin-ozu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İslam ahlakının en belirgin özellikleri nelerdir? Ahlak ile ibadet arasında nasıl bir ilişki vardır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ صَالِحَ الْأَخْلَاقِ</p>

<p>Ebû Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"Ben, (başka değil, sadece) (iyi), <strong>güzel ahlâk</strong>ı tamamlamak (uygulamak) için gönderildim."</i></p>

<p>(HM8939 İbn Hanbel, II, 381)</p>

<p>***</p>

<p>"...عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِى طَالِبٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ، أَنَّهُ كَانَ إِذَا قَامَ إِلَى الصَّلاَةِ قَالَ:"‘... وَاهْدِنِى لِأَحْسَنِ الأَخْلاَقِ، لاَ يَهْدِى لِأَحْسَنِهَا إِلاَّ أَنْتَ، وَاصْرِفْ عَنِّى سَيِّئَهَا، لاَ يَصْرِفُ عَنِّى سَيِّئَهَا إِلاَّ أَنْتَ</p>

<p>Ali b. Ebû Tâlib’den (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sas) namaza kalktığında şöyle dua ederdi:</p>

<p>"<i>...(Allah’ım!) Beni <strong>güzel ahlâk</strong>a eriştir. Senden başka <strong>güzel ahlâk</strong>a eriştirecek yoktur. Kötü ahlâkı benden uzaklaştır. Senden başka kötü ahlâkı benden uzaklaştıracak yoktur!.."</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>(M1812 Müslim, Müsâfirîn, 201)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "أَكْمَلُ الْمُؤْمِنِينَ إِيمَانًا أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا</p>

<p>Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlâk bakımından en güzel olanıdır."</i></p>

<p>(D4682 Ebû Dâvûd, Sünnet, 15)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى ذَرٍّ قَالَ: قَالَ لِى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْتَ، وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا، وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ</p>

<p>Ebû Zerr’in (ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) ona şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"Nerede olursan ol, Allah’a (cc) karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da <strong>güzel ahlâk</strong>a uygun biçimde davran!"</i></p>

<p>(T1987 Tirmizî, Birr, 55)</p>

<p>***</p>

<p>"حَدَّثَنَا أَيُّوبُ بْنُ مُوسَى عَنْ أَبِيهِ، عَنْ جَدِّهِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أَدَبٍ حَسَنٍ</p>

<p>Eyyûb b. Musa’nın (ra), babası aracılığıyla dedesinden naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"Hiçbir baba, evlâdına güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermemiştir."</i></p>

<p>(T1952 Tirmizî, Birr, 33)</p>

<p>***</p>

<p style="text-align:justify">610 yılının Ramazan ayıydı. Bir süredir alışkanlık hâline getirdiği üzere yine Hira mağarasına çekildiği bir gün Muhammed el-Emîn (sas), vahiy meleği Cebrail (as) ile karşılaşmış ve ilk vahiy tecrübesini yaşamıştı. Bu heyecan ve telaşla yüreği titreyerek, hemen evine, sevgili eşi Hz. Hatice’nin (ra) yanına dönmüş ve başından geçenleri ona anlatmıştı. "<i>Kendimden korktum."</i> demişti ona. O'nun (sas) bu endişeli hâline karşılık Hz. Hatice (ra) oldukça sakindi. Çünkü onun gibi yüksek ahlâkî meziyetlere sahip bir insanın başına gelen bu olayın kötü bir şey olacağına asla ihtimal vermiyordu. Bu nedenle eşini, "Öyle deme. Allah’a (cc) yemin ederim ki Allah (cc) hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabayı gözetirsin; muhtaç olanların bakımını üstlenirsin; aç ve açıkta olanı koruyup, kollarsın; misafire ikram edersin ve musibete maruz kalanlara yardım edersin." sözleriyle teselli etti. Hz. Hatice’nin (ra) saydığı bütün bu hususiyetleri ile sevgili eşi Muhammed (sas), ahlâkî değerlerin önemini yitirdiği câhiliye gibi bir dönemde dahi eşine ender rastlanacak karakterde bir insandı.</p>

<p style="text-align:justify">Hira dönüşü Hz. Hatice’nin (ra) Allah Resûlü’ne (sas) sarf ettiği bu teselli cümleleri, âdeta Allah Teâlâ’nın (cc) Elçisi’nin (sas) ahlâkına övgüyle şahitlik ettiği, "<i>Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin."</i>  âyetinin tefsiri niteliğindeydi. İlk inen sûrelerden biri olan Kalem sûresinin bu âyeti, Hz. Peygamber’in (sas) nübüvvet görevinden önce de yüksek bir ahlâka sahip olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Resûlullah (sas), peygamberlikle görevlendirilmeden önce ahlâkı ile toplumda temayüz etmiş, güven kazanmış ve ‘Muhammed el-Emîn’ (Güvenilir Muhammed) nitelemesine lâyık görülmüş bir insandı. <strong>Güzel ahlâk</strong>ı hâkim kılma onun peygamber olarak gönderiliş sebeplerinden biriydi. Hz. Peygamber (sas), hiç yoktan bir <strong>güzel ahlâk</strong> manzumesi düzenlemek ya da ahlâk kuralları ‘tespit etmek’ için değil, kendisinden önceki peygamberler zincirinin insanlığa öğrettiği <strong>güzel ahlâk</strong>ı ‘tamamlamak’ için gönderilmişti. Nitekim O (sas), "<i>Ben, (başka değil, sadece) (iyi), <strong>güzel ahlâk</strong>ı tamamlamak (uygulamak) için gönderildim."</i>  buyurarak, toplumda var olan ancak zamanla küllenmiş, yok olmuş ya da bozulmuş değerlerin diriltilmesi veya yerine yenisinin getirilmesi görevini üstlendiğini ifade etmişti. Aslında bütün peygamberler aynı sorumlulukla gönderilmişlerdi. Bununla birlikte Allah Resûlü (sas), kendisinin tamamlayıcılık ve uygulayıcılık vasfını şöyle dile getirmişti: "<i>Benim ve benden önceki peygamberlerin durumu, bir ev inşa eden kimseye benzer. O kimse evi güzelce yapıp mükemmel hâle getirmiş fakat bir köşede sadece bir tuğla yeri boş kalmıştır. İnsanlar bu evi dolaşırlar, ona hayran olurlar ve şöyle derler: "Keşke şu tuğla da yerine konulmuş olsaydı." İşte ben, o (yeri boş bırakılan) tuğlayım; ben peygamberlerin sonuncusuyum."</i></p>

<p style="text-align:justify">Bir defasında Enes b. Mâlik’in (ra) amcasının oğlu Sa’d b. Hişâm Medine’ye geldiğinde, Hz. Âişe’den (ra) kendisine Resûlullah’ın ahlâkını anlatmasını istemişti. Âişe (ra), "Sen Kur’an okuyorsun değil mi?" diye sorunca Sa’d, "Evet." cevabını verdi. Bunun üzerine müminlerin annesi, "İşte Hz. Peygamber’in ahlâkı (sas) Kur’an idi." dedi. Bazı rivayetlerde Hz. Âişe’nin (ra), bu sözünün ardından, "<i>Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin."</i> âyetini ya da Mü’minûn sûresinin ilk dokuz âyetini okuduğu belirtilmiştir. Zira Kur’an’ı bizzat tebliğ eden ve yaşayan Hz. Peygamber (sas), onun öngördüğü ahlâkı hayatı boyunca en ideal düzeyde temsil etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Enes b. Mâlik’in (sas) ifade ettiği üzere, Resûlullah (sas) ahlâk bakımından insanların en güzeli idi. Bununla birlikte Hz. Peygamber (sas), ahlâkını daha da güzelleştirmeye gayret ederek kötü ahlâktan Allah’a (cc) sığınırdı. O’nun (cc) namaza kalktığında yaptığı dua da bu amacını gerçekleştirmeye yönelikti: "<i>...(Allah’ım!) Beni <strong>güzel ahlâk</strong>a eriştir. Senden başka <strong>güzel ahlâk</strong>a eriştirecek yoktur. Kötü ahlâkı benden uzaklaştır. Senden başka kötü ahlâkı benden uzaklaştıracak yoktur!.."</i></p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah (sas), ashâbını da her fırsatta <strong>güzel ahlâk</strong>lı olmaya, bunun için çabalamaya teşvik etmişti. Nitekim Hz. Peygamber (sas), Ubâde b. Sâmit (ra) ile beraber bir grup Medineli kendisine biat etmeye geldiklerinde onlardan Allah’a (cc) şirk koşmamanın yanı sıra hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, iftira etmemek gibi ahlâkî konularda da söz almıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas) Muâz b. Cebel’i (ra) Yemen’e vali olarak gönderirken ise, "<i>Ey Muâz b. Cebel! İnsanlara <strong>güzel ahlâk</strong>la muamele et." </i> tavsiyesinde bulunmuştu. Ashâb-ı güzîn, Peygamberimizin (sas) örnekliğini ve tavsiyelerini öylesine içselleştirmişlerdi ki O'nun (sas) vefatından sonra, "O (sas) olsaydı nasıl yapardı ve ne söylerdi?" sorusunu her durumda kendilerine sormuşlar ve böylece Peygamber’in (sas) ahlâk ve edebini yaşatmaya çalışmışlardı. </p>

<p style="text-align:justify">Şüphesiz câhiliye döneminde de çeşitli ahlâkî erdemler ve bir ahlâk anlayışı mevcuttu. Cömertlik, güvenilirlik, doğru sözlülük, misafirperverlik, dayanışma ve yardımlaşma gibi erdemler, o dönemde ahlâk anlamına gelen ‘mürüvvet’ kapsamında değerlendiriliyordu. Fakat Kur’an’ın öngördüğü ahlâk çok daha farklıydı. Ataların gelenekleri ve kabileciliğe dayalı câhiliye ahlâkına karşılık Kur’an bir ve tek olan Allah’ın (cc) rızasını gözeten tevhide dayalı bir ahlâk anlayışı getirmişti. Kur’an ahlâkını diğer ahlâk sistemlerinden ayırt eden yönleri ise âhiret inancına dayalı olması ve evrensel ilkeler getirmesiydi. Buna göre ahlâk, kişinin yalnızca insanlarla ilişkilerinde değil, Rabbiyle, diğer canlılarla ve çevresi ile ilişkilerinde de var olan ve dikkat edilmesi gereken bir niteliktir. Nitekim İslâm’ın nihaî gayesi ahlâklı insanlardan oluşan ahlâklı bir birey ve toplum, onlardan da ahlâklı bir dünya meydana getirmektir. İslâm ahlâkı, zikredilen bütün bu özellikleri ile insanı hep daha iyiye ve daha güzele yönlendiren canlı bir yapı sergilemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm ahlâkının en belirgin yönleri, ‘hasbîlik’ yani hiçbir çıkar kaygısı olmadan sırf Allah (cc) rızasını gözetmek ve ‘ihsan’ yani kendisi Allah’ı (cc) görmese de her an Allah’ın (cc) onu gördüğünün bilincinde olmak ve ona göre davranmaktır. Bu, İslâm’da ahlâk ve iman arasında sıkı bir ilişki olduğu anlamına gelmektedir. Allah Teâlâ (cc), "Rabbimiz Allah’tır." deyip de dosdoğru olanları cennetle müjdelemiştir. Resûlullah (sas) da, "<i>Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlâk bakımından en güzel olanıdır."</i>  buyurarak iman ve ahlâk birlikteliğine vurgu yapmıştır. Ayrıca ahlâkı en güzel olanların, en hayırlı insanlar ve kendisine en sevgili kimseler olduğunu ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm ahlâkında vicdan da göz ardı edilmemiştir. Şuurlu, iman sahibi bir kimse, vicdanına danışarak iyi ve kötüyü birbirinden ayırt edebilir. Çünkü iyilik/sevap, kalbin kendisiyle huzur ve sükûn bulduğu; kötülük/günah ise kalbi huzursuz eden şeydir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "<i>İyilik <strong>güzel ahlâk</strong>tır. Kötülük ise içini huzursuz eden ve başkalarının bilmesini istemediğin şeydir." </i> buyurmuştur. Ancak insanın fıtratı gereği yanıldığı ve hata ettiği zamanlar olabilmektedir. Böyle bir durumda Allah Resûlü (sas) şunu tavsiye etmektedir: "<i>Nerede olursan ol, Allah’a (cc) karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da <strong>güzel ahlâk</strong>a uygun biçimde davran!"</i>  Çünkü Allah Teâlâ’nın (cc) buyurduğu üzere, yapılan hayır ve hasenat, kötülükleri gidermektedir. </p>

<p style="text-align:justify">Allah (cc), insana hem kötülük duygusunu hem de takvasını (kötülükten sakınmayı) ilham etmiştir. Dolayısıyla insanın yaratılışından sahip olduğu bir meleke olarak ahlâk, iyi ya da kötü yönde değiştirilmeye müsait bir konumdadır. Cenâb-ı Hak (cc) tarafından iyi, güzel, temiz görülen davranışlar <strong>güzel ahlâk</strong>; kötü, çirkin ve pis addedilen fiiller ise kötü ahlâk kapsamında değerlendirilmiştir. Ve bu ahlâkî davranışlar, sonuçları itibariyle cennetle mükâfatlandırılma ya da cehennemle cezalandırılma şeklinde uhrevî müeyyidelere bağlanmıştır. Yüce Allah (cc), âhirete iyilik getirene ondan daha hayırlısının, kötülük getirene ise ancak işlediğinin cezasının verileceğini bildirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (sas), "<i>Kıyamet günü müminin mizanında <strong>güzel ahlâk</strong>tan daha ağır bir şey yoktur. Muhakkak ki Allah (cc) söz ve fiilleri çirkin kimselere son derece öfkelenir." </i> buyurmuş, ahlâkını güzelleştiren kimseye cennetin en yüksek makamından bir köşk verileceğine kefil olduğunu belirtmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">İslâm ahlâkında önem verilen bir diğer husus da istikamet’tir. Ahlâkın özümsenmesi, niyet ve eylem birlikteliği ile gerçekleşir. Davranışlar tek başına değil ancak niyetle, kalple uyumlu olduğu sürece değer ifade etmektedir. Zira, "<i>Ameller ancak niyetlere göre değer kazanır..."</i>  Allah (cc), <i>’Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah (cc) katında büyük bir nefretle karşılanır." </i> buyurarak inananları bu hususta uyarmaktadır. Peygamberimiz (sas) de, "<i>Kulun kalbi doğru oluncaya kadar imanı dosdoğru olmaz. Dili doğru oluncaya kadar da kalbi dosdoğru olmaz. Komşusunun kendisinden bir kötülük gelmeyeceğine emin olmadığı kimse de cennete giremez."</i>  buyurarak aynı şekilde müminin ahlâkî tutarlılığa sahip olması gerektiğine dikkat çekmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Ahlâkla ibadetler arasında da sıkı bir ilişki vardır. İbadet, Allah’a (cc) karşı bir görev olmakla birlikte kişiyi ahlâkî açıdan geliştirmeye yardımcı olmaktadır. Bu yüzdendir ki Kur’an’da namazın her türlü hayâsızlık ve kötülükten alıkoyma özelliğine vurgu yapılmıştır. Aksi takdirde kişinin ibadeti, ahlâkını güzelleştirmeye vesile olmuyorsa çelişkili bir durum söz konusudur. Nitekim Allah Resûlü (sas), namazı, orucu ve sadakasının çokluğuyla anıldığı hâlde komşularını diliyle inciten bir kadın hakkında kendisine sorulduğunda, onun cehennemde olacağını söylemiştir. İman, ibadetler ve ahlâk arasındaki bu denge ve birliktelik göstermektedir ki ahlâklı olmak, tek kelimeyle her şeyde tevhidi bulma çabasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Ahlâkla yakından ilgili diğer bir kavram ‘edep’tir. "Ziyafete davet, iyi tutum, nezaket" gibi anlamlara gelen edep, başta insan ilişkileri olmak üzere kişinin bireysel ve toplumsal hayatını düzenleyen birtakım kurallardır. Bu kurallar doğrudan ahlâkî davranışları ilgilendirmeyen başka konuları da kapsamakla birlikte, özellikle pratik ahlâkla yakından ilişkilidir. Bu çerçevede edep kurallarına uymak ve onları uygulamak, aynı zamanda ahlâklı olmanın bir gereği olarak düşünülmüştür. Çünkü edep kurallarının temelinde de insanı ahlâken güzelleştirme, olgunlaştırma gayesi vardır. Allah Resûlü’nün (sas) güzide ashâbı arasında yer alan Abdullah b. Mes’ûd (ra), edep ve ahlâk ilkelerinin kaynağı olarak Kur’an’ı, yine edep kökünden gelen, ‘me’dübetullâh’ yani, ‘Allah’ın (cc) ziyafet sofrası’ diye nitelendirmiş ve "<i>O’nun (cc) ziyafet sofrasından gücünüz yettiğince öğrenin (istifade edin)!" </i> demiştir. Başka bir sözünde ise her terbiye verenin, verdiği terbiyenin edinilmesini arzu ettiğini, Allah’ın (cc) terbiyesinin de Kur’an olduğunu ifade etmiştir. Nitekim mümin, Kur’an’ı hakkıyla yaşantısına geçirdiği ölçüde ahlâklı ve edepli olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber (sas), ahlâkın olduğu kadar edebin de kaynağıdır. Mevlânâ’nın dediği gibi: "Âyet âyet bütün Kur’an’ın mânâsı edeptir." Allah Resûlü (sas) de her hâliyle edep timsalidir.</p>

<p style="text-align:justify">Küçük yaşta verilen eğitim ve terbiyenin kalıcılığı herkesçe bilinen bir gerçektir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "<i>Çocuklarınıza ikram ediniz ve onlara güzel terbiye veriniz." </i> buyurmuş, "<i>Hiçbir baba, evlâdına güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermemiştir."</i>  diyerek çocuk terbiyesine verdiği önemi vurgulamıştır. Kendisi de tuvalet temizliği ve âdâbı gibi bir konuda bile ashâbıyla bir baba kadar yakından ilgilenmiş, onları her zaman her yerde edebi gözetmeye teşvik etmiştir. Çünkü insanı diğer canlılardan ayıran, yaratılmışların en şereflisi yapan şey edeptir. Edebin insana değer katan bu yönü özellikle Müslümanların yeni kültürlerle tanışmasından sonra oldukça önem kazanmış, bir insanı kültürlü ve görgülü kılan özelliklerin toplamına ‘edep’ denilir olmuştur. Böylece ‘edîb’ olabilmek, yani yüksek bir kültüre ulaşmak için dil ve edebiyat bilgisi başta olmak üzere tarih, nesep, menkıbe ve âdâb-ı muâşeret gibi bilgilerin öğrenilmesi gerekli görülmüştür.</p>

<p style="text-align:justify">Edep, insanlarla ilişkilerinden ibadetlerine kadar müminin günlük hayatında her alanı kuşatan, böylece bireysel ve toplumsal hayatın bütün detaylarını tanzim eden bir işlev görür. Bu çerçevede yeme içme, giyim kuşam, yatıp kalkma, eve girip çıkma, büyük küçük bütün insanlarla ilişkiler, konuşma, camiye gitme, namaz, oruç ve sadaka gibi her davranışın, her ibadetin âdâbı vardır. Meselâ, her işe Allah’ın (cc) adını anarak başlamak, yemeği sağ elle ve önünden yemek, bir şey içtiğinde kabın içine solumamak, başkasının evine izinsiz girmemek, selâmı yaymak, selâma daha güzeli veya aynıyla karşılık vermek, küçüklere merhamet, büyüklere saygı göstermek, insanların kusurlarını araştıran değil, örten olmak, namazı huşû içerisinde kılmak, kötü söz ve fiilleri terk etmek, sadakayı başa kakmadan, gönül kırmadan temiz ve güzel şeylerden vermek bunlardan bazılarıdır. Bunların hepsi Müslüman’ın zihnini inşa ederek ona şahsiyet kazandıran davranışlardır. Edebe riayet etmek, nefsi terbiye edip ahlâkı güzelleştirdiği gibi hem Allah’ın rızasını, hem de toplumun sevgisi ve takdirini kazanmaya vesiledir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynak:</strong> Diyanet Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/guzel-ahlak-islamin-ozu-1</guid>
      <pubDate>Sun, 21 Jun 2026 17:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2022/12/guzel-ahlak-islamin-ozu.jpg" type="image/jpeg" length="42739"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Merhamet: Varlığın İlahi Mayası]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/merhamet-varligin-ilahi-mayasi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/merhamet-varligin-ilahi-mayasi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İslam dininin merhamete verdiği önem nedir? İman ile merhamet arasında nasıl bir ilişki vardır?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِى تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ، مَثَلُ الْجَسَدِ، إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ، تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى</p>

<p>Nu’mân b. Beşîr’in (ra) naklettiğine göre Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>“Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.”</i></p>

<p>(M6586 Müslim, Birr, 66; B6011 Buhârî, Edeb, 27)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو يَبْلُغُ بِهِ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمَانُ ارْحَمُوا أَهْلَ الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِى السَّمَاءِ</p>

<p>Abdullah b. Amr (ra), Hz. Peygamber’e (sas) nispet ederek şunu nakletmiştir:</p>

<p><i>“Merhametliler (var ya!)... Rahmân (cc), işte onlara merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündeki(ler) de size merhamet etsin.”</i></p>

<p>(D4941 Ebû Dâvûd, Edeb, 58; T1924 Tirmizî, Birr, 16)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا الْقَاسِمِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "لاَ تُنْزَعُ الرَّحْمَةُ إِلاَّ مِنْ شَقِيٍّ</p>

<p>Ebû Hüreyre (ra) diyor ki: "Ebu’l-Kâsım’ı (Hz. Peygamber’i) (sav) şöyle derken işittim: <i>“Yalnızca şakî (bedbaht) olan kimse merhametten yoksun bırakılır.”</i></p>

<p>(T1923 Tirmizî, Birr, 16; D4942 Ebû Dâvûd, Edeb, 58)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ جَرِيرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "لاَ يَرْحَمُ اللَّهُ مَنْ لاَ يَرْحَمُ النَّاسَ</p>

<p>Cerîr b. Abdullah’ın (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: <i>“İnsanlara merhamet etmeyene Allah (cc) da merhamet etmez.”</i></p>

<p>(B7376 Buhârî, Tevhîd, 2; M6030 Müslim, Fedâil, 66)</p>

<p>***</p>

<p>"أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "جَعَلَ اللَّهُ الرَّحْمَةَ مِائَةَ جُزْءٍ فَأَمْسَكَ عِنْدَهُ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ جُزْءًا، وَأَنْزَلَ فِى الْأَرْضِ جُزْءًا وَاحِدًا، فَمِنْ ذَلِكَ الْجُزْءِ يَتَرَاحَمُ الْخَلْقُ، حَتَّى تَرْفَعَ الْفَرَسُ حَافِرَهَا عَنْ وَلَدِهَا خَشْيَةَ أَنْ تُصِيبَهُ</p>

<p>Ebû Hüreyre’nin (ra) işittiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>“Allah (cc) rahmeti yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz parçasını yanında tuttu, bir parçasını ise yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça (rahmet) sayesinde bütün mahlûklar birbirlerine merhametli davranırlar. Hatta kısrak (yavrusunu emzirirken) basıp da ona zarar verme korkusuyla ayağını (bu rahmetin eseriyle) kaldırır.”</i></p>

<p>(B6000 Buhârî, Edeb,19)</p>

<p>***</p>

<p>Hz. Peygamber (sas) Hz. Hatice (ra) ile evlenmiş ve bu evlilikten ilk kızı Zeyneb dünyaya gelmişti. Evlenme çağına gelince Hz. Peygamber (sas) onu, teyzesinin oğlu Ebu’l-Âs ile evlendirmişti. Hz. Peygamber’in (sas) Medine’ye hicretinden bir süre sonra kızı da hicret etmişti. Bir gün çocuklarından birisinin ağır bir şekilde hastalanması üzerine Zeyneb, babasına, torununun çok hasta olduğunu, acilen gelmesini söyleyerek haber yollamıştı. Muhtemelen o sırada çok önemli bir işle meşgul olan Allah’ın Resûlü (sas) ona selâm gönderip, <i>“Allah'ın (cc) aldığı ve verdiği her şey kendisine aittir. Her şey Allah (cc) katında takdir edilmiştir. Sen sabırlı ol ve mükâfatını Allah'tan (cc) bekle.” </i>diye tavsiyede bulunmuştu. Fakat bebeğin durumu ağırlaşınca, babasını yanında görmek isteyen Zeyneb mutlaka gelmesini isteyerek bir daha haber göndermiş, Hz. Peygamber (sas) de kızını kırmayarak beraberindekilerle birlikte onun evine gitmişti. Can çekişmekte olan çocuğu şefkat ve merhametle kucağına alan Rahmet Peygamberi (sas), gözyaşı dökmeye başlamıştı. Yanındaki arkadaşlarından Sa’d b. Ubâde (ra), "Bu (gözyaşı) da nedir yâ Resûlallah?" diyerek hayretini gizleyememişti. Bunun üzerine şefkatli Nebî (sas), <i>“Bu gözyaşı, Allah'ın (cc), dilediği kullarının kalplerine yerleştirdiği bir rahmettir. Allah (cc), kullarından sadece merhametli olanlara merhamet eder.”</i>  buyurmuştu.</p>

<p>Merhamet, esirgemek ve şefkat etmektir; acımak ve insaflı davranmaktır; kalp inceliği ve gönül yumuşaklığıdır. Merhamet, Allah’ın (cc) Rahmân isminin bir yansımasıdır.</p>

<p>Bütün varlıklar, Allah’ın (cc) engin rahmetiyle çepeçevre kuşatılmış, yokluktan varlığa çıkışları, ilk yaratılışları Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın (cc) rahmetinin tecellisi ile olmuştur. Allah (sas), <i>"sınırsız ve sonsuz rahmet ve merhamet sahibi"</i> anlamında, <i>"Rahmân ve Rahîm"</i> dir. O (cc),<i>“Rahmetim gazabımı geçti.”</i>  buyurarak, merhametinin celâlinden önde geldiğini açıkça bildirir. Yüce Rabbimiz (cc), zâtına ilke edindiği bu rahmet ile yarattığı tüm canlılara acır, şefkatle muamele eder ve nimetler vererek ihsanda bulunur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Allah’ın (cc) rahmetinin ne kadar derin, şefkatinin ne denli nihayetsiz olduğuna dikkat çekmek isteyen Resûlullah’ın (sas), bunu, annenin yavrusuna karşı merhameti ile örneklendirmesi dikkat çekicidir. Nitekim (bir gazve sonrası), Resûlullah’a (sas) bir grup esir getirildi. İçlerinden bir kadın telaş içinde esirler arasında yavrusunu arıyordu. Sonunda bir çocuk buldu ve onu kucaklayıp bağrına bastıktan sonra emzirmeye başladı. Durumu gören Hz. Peygamber (sas) yanındakilere, <i>“Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına inanır mısınız?”</i> diye sordu. Onlar da, "Hayır." diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamber (sas), <i>“Bilin ki, Allah'ın (cc) kullarına olan rahmeti, bu kadının çocuğuna olan şefkat ve merhametinden çok daha fazladır.”</i>  buyurdu.</p>

<p>İnsanlığın en mükemmel ferdi olan Hz. Peygamber’in (sas) en belirgin özelliği, onun Merhamet ve Şefkat Peygamberi (sas) olmasıdır. İnsanların onun etrafında toplanmalarına sebep de yine bu duygudur. Merhameti var eden Allah (cc), Peygamberini (sas) merhamet duygusu ile bezemiş, müminlerin de bu meziyetle süslenmelerini ve şefkati birbirlerine tavsiye etmelerini emretmiştir.</p>

<p>Kur’an ahlâkını benimseyen ve Resûlullah’ın (sas) örnek kişiliği ile kendi tavır ve davranışlarına yön veren müminler, birbirlerine karşı merhametli olmalıdır. Peygamberimizin (sas) anlatımıyla <i>“Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.”</i> </p>

<p>İman ile merhamet arasında doğrudan bir ilişki vardır. Allah’a (cc) imanı olan kişi, Allah’ın (cc) yarattıklarına karşı merhamet duygusu besler. Merhametli olmak dar bir alanla sınırlı değildir. Hz. Peygamber (sas), Allah’ın (cc), ancak merhamete değer veren kullarının kalbine merhameti koyacağını hatırlatınca sahâbîler, "Ey Allah’ın Elçisi (sas), hepimiz birbirimize karşı merhametliyiz." demişlerdir. Halbuki Hz. Peygamber (sas), buradaki merhametten maksadın, sadece kişinin arkadaşlarına olan merhameti olmayıp bilakis bütün insanlara karşı gösterilmesi gereken merhamet olduğunu ifade etmiştir.</p>

<p>Yine şefkatli Nebî (sas), <i>“...Yeryüzündekilere merhamet edin ki, Allah </i>(sas) <i>da size merhamet etsin.”</i>  buyurarak, merhametin kapsamının çok geniş olduğunu ifade etmiştir. Bu itibarla merhamet duygusunu, insanlara, müminlere, iyi kimselere veya fakirlere gösterilen merhamet diye kayıtlamamıştır. İnsan, yeryüzündekilere merhamet etmekle Allah’ın (cc) rahmetine nail olma noktasında kendisi için yatırım yapmış olmaktadır. Mahlûkata karşı merhamet, kalbin rikkati ve inceliğidir. Kalpteki bu yumuşaklık ise imanın alâmetidir. Öyleyse kim bu hassasiyet ve incelikten nasipsiz ise, o bahtsız ve bedhahtır.</p>

<p>Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (sas), <i>“Merhametliler (var ya!)... Rahmân (cc), işte onlara merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündeki(ler) de size merhamet etsin.”</i>  uyarısıyla, rahmetin merhametle beslendiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla Allah’ın (cc) rahmetine lâyık olmak isteyen kimse, şefkat ve merhameti bir yaşam biçimi olarak benimsemelidir. Ancak Allah’ın (cc) sınırlarını ihlâl edenlere ve yasaklarını çiğneyenlere acıyarak cezalarını vermemek, Allah’ın (cc) istediği bir merhamet değildir. Bu sebeple merhametin miktarı ve ne zaman, kime karşı gösterileceği çok mühimdir. Zira azgına şefkat göstermek, onu başkalarının hakkına tecavüze teşvik edecek ve bu merhametten maraz doğmasına neden olabilecektir.</p>

<p>Öte yandan Allah’ın (cc) insanların kalplerine koymuş olduğu merhamet sermayesi değerlendirilmezse ya da yerli yerinde kullanılmazsa, sonu zarar ve ziyan ile bitecek bir ticarete dönüşebilir. Hz. Peygamber (sas), Allah’ın (cc) bir insanı helâk etmek istediğinde, ondan, önce utanma duygusunu, sonra güvenilirliği, peşinden de merhameti aldığını söylemekte; kalbinden merhameti alınan bir kimsenin ise Allah’ın (cc) rahmetinden mahrum kalacağını bildirmektedir. Nitekim bir seferinde çok sevdiği torunlarını öperken Peygamberimizi (sas) gören bir bedevînin, "Biz çocuklarımızı öpüp okşamayız." demesi üzerine Allah Resûlü’nün (sas) verdiği cevap, calib-i dikkattir: <i>“Allah (cc), senin kalbinden merhameti çekip almışsa ben senin için ne yapabilirim ki!”</i>  Aynı şekilde Peygamberimiz (sas), <i>“Yalnızca şakî (bedbaht) olan kimse merhametten yoksun bırakılır.</i> ’ buyururken de gönlündeki merhamet damarını kurutanların gün gelip bu nimetten mahrum bırakılacağına dikkat çekmektedir.</p>

<p>Şayet insan bu uyarılara kulak tıkayıp merhametini kullanmakta cimrilik ederse, kendisine de merhamet edilmez. Hz. Peygamber (sas), Allah’ın (cc) merhametine mazhar olma yolunun, bu duyguyu yerli yerinde kullanmaktan geçtiğini net bir şekilde ifade etmiştir: <i>“İnsanlara merhamet etmeyene Allah (cc) da merhamet etmez.”</i> </p>

<p>İnsanlar arasında merhametin timsali ise, annelerdir. Annelerdeki merhamet, Allah’ın (cc) rahmetinin en somut tezahürüdür. Şu hikâyede anlatılan olay, anne şefkatini ne güzel yansıtmaktadır. Rivayete göre iki kadın ve oğulları bir aradayken bir kurt gelerek ikisinden birinin oğlunu kapıp götürür. Kadınlar birbirlerini işaret edip, "Kurt senin çocuğunu götürdü." diyerek tartışırlar. Olayı Hz. Dâvûd’a (as) anlatırlar ve O (as), büyük kadının çocuğunun götürüldüğüne hükmeder. Onun yanından ayrıldıktan sonra Hz. Süleyman’a (as) başvururlar. Onları dinleyen Süleyman (as), "Bir bıçak getirin çocuğu iki parçaya bölüp aranızda taksim edeceğim." deyince, gerçek anne olan küçük kadın, "Yapma, Allah (cc) sana merhamet etsin, çocuk onun olsun." der. Kadının bu şekilde şefkat göstermesinden gerçek annenin küçük kadın olduğunu anlayan Süleyman (as) çocuğu ona verir. Çünkü gerçekten hiçbir anne, çocuğunun acı çekmesine razı olamaz, bir annenin yavrusuna karşı kalbinde taşıdığı merhamet ve şefkat, sökülüp alınamaz.</p>

<p>İnsanlığa merhameti öğreten Hz. Peygamber’in (sas) şefkati sadece insanlarla ya da kendisine tâbi olan müminlerle sınırlı değildi. O (sas), hayvanlara karşı davranışlarında da merhamet dolu olup bunu her fırsatta ashâbına da tavsiye ederdi.</p>

<p>Bir seferinde Rahmet Peygamberi (sas), Medineli Müslümanlardan birinin bahçesine girdi. Oradaki bir deve, onu görünce inledi ve gözlerinden yaşlar akıttı. Nebî (sas) deveye yaklaşarak başının arka/üst tarafını okşamaya başlayınca hayvan sakinleşti. Peygamberimiz (sas) devenin sahibinin kim olduğunu sordu, ensardan bir genç de onun kendisinde ait olduğunu söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas), o gence nasihatte bulunarak şöyle dedi: <i>“Allah'ın (cc) sana verdiği bu deve hakkında Allah'tan (cc) korkmuyor musun? Deve bana şikâyette bulundu. O bana senin kendisini aç bıraktığını ve fazla çalıştırarak yorduğunu şikâyet etti.”</i> </p>

<p>Hz. Peygamber’in (sas) anlattığına göre, bir adam da bir köpeğe acıması sebebiyle Allah’ın (cc) mağfiretine nail olmuştu. Yolculuk sırasında susayan ve bir kuyuya inip su içen adam, çıktığında susuzluktan toprağı yalayan bir köpek görmüştü. Ona karşı merhametli davranarak tekrar kuyuya inmiş, pabucuna doldurduğu suyu çıkarıp köpeğe içirmişti. Rahmeti sonsuz olan Yüce Allah (cc), adamın bu davranışını beğenmiş ve onu bağışlamıştı. Sahâbîler bu garip hadiseyi Hz. Peygamber’den (sas) işitince merak ederek sormuşlardı, "Hayvanları sulayınca da sevaba erişir miyiz?" Resûlullah (sas), <i>“Elbette, her hayat sahibini sulama karşılığında size ecir vardır.” </i>buyurmuştu.</p>

<p>Yine bir seferde Hz. Peygamber (sas), karınca yuvasını ateşe verip yakanları, <i>“Ateşle azap etmek, ancak ateşin Rabbine (cc) mahsustur.”</i>  şeklinde ağır bir cümle ile uyarmıştır. Buradan hareketle, anız yakarken börtü böceğin de insafsızca yakılmasının, Efendimizin asla tasvip etmeyeceği bir merhametsizlik örneği olduğunu söyleyebiliriz.</p>

<p>Resûlullah’ın (sas) bildirdiği üzere, <i>“Allah (cc), rahmeti yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz parçasını yanında alıkoydu, bir parçasını ise yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça (rahmet) sebebiyle bütün mahlûklar birbirlerine merhametli davranırlar. Hatta kısrak (yavrusunu emzirirken) basıp da zarar verme korkusuyla (bu rahmetin eseriyle) ayağını kaldırır.”</i>  Bütün mahlûkat birbirlerine bu sayede merhamet eder, vahşi hayvanlar ve kuşlar birbirlerine bu yüzden acırlar.</p>

<p>Allah’ın (cc), kâinata, yeryüzüne ve insana engin bir merhametle muamele ettiği unutulmamalıdır. İnsanın rahmeti kendisine ilke edinmesi gerektiği ise son derece açıktır. Çünkü merhamet ve şefkat, insanı asıl merhamet sahibi olan Allah’a (cc) yaklaştırmakta ve O’na (cc) dost yapmaktadır. O hâlde gayesi Allah’a (cc) yaklaşmak olanın yolu, merhametli ve şefkatli olmaktan geçer. Dolayısıyla her mümin, cennete giden yolun merhametli olmaktan geçtiğini bilmelidir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/merhamet-varligin-ilahi-mayasi-1</guid>
      <pubDate>Fri, 19 Jun 2026 09:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/merhamet-varligin-ilahi-mayasi.jpg" type="image/jpeg" length="54023"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sevap ve Günah: Amellerin Karşılığı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/sevap-ve-gunah-amellerin-karsiligi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/sevap-ve-gunah-amellerin-karsiligi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İyilik ve kötülük nedir? Sevap ve günah nedir? Allah'ın (cc) bağışlamadığı tek günah hangisidir?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>"عَنْ وَابِصَةَ بْنِ مَعْبَدٍ الْأَسَدِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ لِوَابِصَةَ:… "الْبِرُّ مَا اطْمَأَنَّتْ إِلَيْهِ النَّفْسُ وَاطْمَأَنَّ إِلَيْهِ الْقَلْبُ، وَالْإِثْمُ مَا حَاكَ فِى النَّفْسِ وَتَرَدَّدَ فِى الصَّدْرِ وَإِنْ أَفْتَاكَ النَّاسُ وَأَفْتَوْكَ</p>

<p>Esed kabilesine mensup Vâbisa b. Ma’bed (ra), Resûlullah’ın (sas) kendisine şöyle dediğini nakletmiştir:</p>

<p><i>"… İyilik, gönlü huzura kavuşturan ve içe sinen şeydir; kötülük ise, insanlar sana fetva verseler (onaylasalar) bile, gönlü(nü) huzursuz eden ve iç(in)de bir kuşku bırakan şeydir."</i></p>

<p>(DM2561 Dârimî, Büyû’, 2)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِذَا أَحْسَنَ أَحَدُكُمْ إِسْلاَمَهُ، فَكُلُّ حَسَنَةٍ يَعْمَلُهَا تُكْتَبُ لَهُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا إِلَى سَبْعِمِائَةِ ضِعْفٍ، وَكُلُّ سَيِّئَةٍ يَعْمَلُهَا تُكْتَبُ لَه بِمِثْلِهَا</p>

<p>Ebû Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "<i>Biriniz İslâm’ı güzelce yaşadığında, yapacağı her bir iyiliğe karşılık on mislinden yedi yüz katına kadar (<strong>sevap</strong>) yazılır; yapacağı her bir kötülüğe ise ancak bir misli (<strong>günah</strong>) yazılır."</i></p>

<p>(B42 Buhârî, Îmân, 31)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنِ الْمُنْذِرِ بْنِ جَرِيرٍ عَنْ أَبِيهِ قَالَ:...فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَنْ سَنَّ فِى الْإِسْلاَمِ سُنَّةً حَسَنَةً فَلَهُ أَجْرُهَا وَأَجْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا بَعْدَهُ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْءٌ وَمَنْ سَنَّ فِى الْإِسْلاَمِ سُنَّةً سَيِّئَةً كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْءٌ</p>

<p>Münzir b. Cerîr’in (ra), babası (Cerîr b. Abdullah (ra)) yoluyla naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:</p>

<p><i>"Kim İslâm’da güzel bir davranışa öncülük ederse hem (kendi yaptığının) sevabını, hem de kendisinden sonra o işi yapanların <strong>sevap</strong>larını alır. Üstelik onların <strong>sevap</strong>larından da bir şey eksilmez. Kim de İslâm’da kötü bir davranışa ön ayak olursa, hem kendi <strong>günah</strong>ını, hem de kendisinden sonra onu yapanların <strong>günah</strong>ını alır. Yine onların <strong>günah</strong>ından da bir şey eksilmez."</i></p>

<p>(M2351 Müslim, Zekât, 69)</p>

<p>***</p>

<p>"عَنْ أَبِى ذَرٍّ قَالَ: قَالَ لِى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُ مَا كُنْتَ وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ</p>

<p>Ebû Zer (ra) diyor ki: "Allah Resûlü (sas) bana şöyle dedi:</p>

<p><i>"Nerede olursan ol, Allah’a (cc) karşı gelmekten sakın. Bir kötülüğün arkasından hemen iyilik yap ki onu yok etsin. Bir de insanlara güzel ahlâkla davran!""</i></p>

<p>(T1987 Tirmizî, Birr, 55)</p>

<p>***</p>

<p>Hz. Peygamber (sas) ile bir arada yaşayan sahâbîler, istedikleri zaman gidip ona soru sorabiliyorlardı. Ancak o dönemde İslâm’ı kabul eden herkes, Peygamber’in (sas) yakın ashâbı kadar şanslı değildi. Hicretin dokuzuncu senesinde, kabilesinden on kişilik bir heyetle Medine’ye gelip Müslüman olan Vâbisa b. Ma’bed el-Esedî (ra) de bunlardan biriydi. O, Medine’nin yerlisi değildi ve Peygamber Efendimizden (sas) İslâm ile ilgili gerekli hususları öğrenip memleketine geri dönecekti. Medine’de kalacağı süre zarfında sorumluluklarını, nelerin <strong>sevap</strong> nelerin <strong>günah</strong> olduğunu öğrenip dönmek istiyordu. Bu amaçla, doğru Resûlullah’a (sas) gitti. Ne var ki, Hz. Peygamber’in (sas) etrafında oldukça kalabalık bir cemaat vardı. Ancak Vâbisa (ra) kararlıydı. Oradakileri kızdırmak pahasına da olsa, kalabalığı yararak ilerlemeye ve ‘yanı başında olmaktan en çok mutluluk duyacağım insan’ diyerek niteleyeceği Sevgililer Sevgilisi’ne (sas) yaklaşmaya çalıştı. Vâbisa’nın (ra) bu telaşını takip eden Nebî (sas), "<i>Yaklaş ey Vâbisa! Yaklaş ey Vâbisa!"</i> dedi. Bunun üzerine dizi dizine değecek kadar yakınına gelen Vâbisa (ra) henüz sorusunu sormadan Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "<i>Bana iyilik ve kötülüğün (<strong>sevap</strong> ve <strong>günah</strong>ın) ne olduğunu sormaya mı geldin?" " </i>Evet" dedi Vâbisa (ra). Elleriyle Vâbisa’nın (ra) göğsüne dokunan Resûl-i Ekrem (sas):"<i>Kendine danış ey Vâbisa! İyilik, gönlü huzura kavuşturan ve içe sinen şeydir; kötülük ise, insanlar sana fetva verseler (onaylasalar) bile, gönlü(nü) huzursuz eden ve iç(in)de bir kuşku bırakan şeydir."</i>  buyurdu.</p>

<p>Aynı soruyu on sekizinde İslâm’la şereflenen ve Allah’ın Resûlü’ne (sas) daha fazla soru sorup daha çok şey öğrenmek amacıyla bir yılını Medine’de geçiren Nevvâs b. Sem’ân (ra) da sormuştu. Onun aldığı cevap da Vâbisa’nınkinden pek farklı değildi: "<i>İyilik, güzel ahlâktır; kötülük ise, vicdanını rahatsız eden ve insanların bilmesini istemediğin şeydir."</i></p>

<p>İlk İslâm toplumunun iyilik ve kötülük gibi evrensel nitelikli kavramlardan ve bunların içeriğinden habersiz oldukları düşünülemez. Ancak onlar İslâm’la birlikte bu kavramların uhrevî boyutuyla tanışmışlar, iyinin ‘<strong>sevap</strong>’, kötünün ise ‘<strong>günah</strong>’ olduğunu öğrenmişlerdi. Aslında bulûğ çağına ermiş ve akıllı olan her insan, iyi ve kötüyü birbirinden ayırt edebilir. Zira Yüce Yaratan (cc) kötülük duygusunu ve bundan sakınma erdemini insan fıtratına ilham etmiştir. İnsana düşen, Rabbinden gelen bu ilhamla, tertemiz olan fıtratını<a href="[removed]showdipnot(5340);"><sup> </sup></a> <strong>günah</strong>lardan koruyup doğru davranışlara yönelmektir. Bununla birlikte âhiret inancıyla yeni tanışmış ve onu benimsemiş ilk Müslümanlar arasında hangi davranışların <strong>sevap</strong> kazandıracağı, hangilerinin de <strong>günah</strong>a yol açacağı özel bir ilgi ve merak konusu olmuştu.</p>

<p>Sergiledikleri güzel davranışların asla zayi olmayacağını, karşılığının kesintisiz bir şekilde verileceğini, bu davranışları sayesinde ebedî cennet yurdunda sayısız rızıklarla donatılacaklarını öğrenen sahâbîler, Allah Resûlü’ne (sas) sık sık "Hangi ameller daha iyidir?", "Allah’ın (cc) en çok hoşuna giden davranışlar hangileridir?" gibi sorular yöneltiyorlardı. Resûl-i Ekrem (sas) de muhatabının içinde bulunduğu duruma ve ihtiyacına göre bu sorulara farklı cevaplar veriyordu. Onun (sas) dilinde en hayırlı veya Allah’ın (cc) en çok hoşuna giden davranış, şartlara ve muhataplara göre değişken bir nitelik arzederek, bazen Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) iman ile Allah (cc) yolunda cihad etmek, bazen cihadla emrolunmayan hanımlar için ‘cihadın en hayırlısı’ dediği makbul bir hac, bazen vaktinde kılınan namaz ve ana babaya iyi davranmak, bazen de oruç ibadeti olabilmekteydi.</p>

<p>Allah (cc) katında mükâfatlandırılacak davranışların sınırı yoktur. <strong>Sevap</strong>, davranışlarımızın Allah (cc) nezdinde hüsn-i kabul görmesi olduğuna göre, esasında davranışı sevaba dönüştüren onun niceliği değil, niteliğidir. Ameli sevaba çeviren şey öncelikle niyettir. Söz konusu niyet ise, Allah’ın (cc) sevgisini ve rızasını elde etmek dışında hiçbir amaç gözetmemektir. Bu bakımdan diyebiliriz ki, hiçbir iyilik küçük görülmemelidir. Basit gibi görünmekle beraber geçmiş <strong>günah</strong>ların silinmesine vesile olan nice davranış vardır. Bazen susuzluktan dili sarkmış ve ölmek üzere olan bir köpeğe iki yudum hayat suyu temin etmek, bazen gelip geçene rahatsızlık veren yoldaki bir taşı, çerçöpü alıp kenara koyuvermek ebedî mutluluğun kapılarını açmaya vesiledir. Allah (cc) rızası için bir hasta ziyareti, meleğin, "<i>İyi ettin! Attığın adımlar hayırlı olsun, cennette bir yerin yuvan olsun."</i>  muştusuyla karşılık bulabilir. Ve bazen tatlı bir söz, cehennem ateşini söndürebilir, bir güler yüz, <strong>sevap</strong> hanesine artı olarak kaydedilebilir. Bu bakımdan Allah Resûlü’nün (sas), "<i>Hiçbir iyiliği küçümseme."</i>  şeklindeki öğüdü anlamlıdır.</p>

<p>Allah (cc) rızası dışında yapılan ameller makbul olmadığı için <strong>sevap</strong> işleme niyeti olmaksızın birtakım dünyevî çıkarlar gözetilerek yapılan iyiliklerin sevaba dönüşmesi mümkün değildir. Gerçekleştirilen eyleme <strong>sevap</strong> yahut <strong>günah</strong> sıfatını kazandıran, dolayısıyla da <strong>günah</strong> boyutunda kişiye sorumluluk yükleyen etkenlerden biri de niyetin yanı sıra kişinin iradesidir. Zira Allah hiç kimseyi gücünün yetmediği şeyle sorumlu tutmamıştır. Dolayısıyla yanılma, unutma ve zorlama gibi kişinin iradesi dışındaki hâllerde vukû bulan yanlış ve kötü davranışlar mazur görülmüştür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>"Yaptığınız her iyiliğin karşılığını Allah (cc) katında bulursunuz." </i> buyuran Allah (cc), aynı zamanda bu karşılığın kat kat olacağını, buna karşın yapılan kötülüklere ise sadece misliyle karşılık verileceğini buyurmaktadır. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz (sas) de, "<i>Biriniz İslâm’ı güzelce yaşadığında, yapacağı her bir iyiliğe karşılık on mislinden yedi yüz katına kadar (<strong>sevap</strong>) yazılır; yapacağı her bir kötülüğe ise ancak bir misli (<strong>günah</strong>) yazılır."</i>  buyurmuştur. Ayrıca Peygamberimizin (sas) ifade ettiği üzere, inanan bir kul eyleme geçirmediği kötü niyet ve planlarından ötürü cezaya çarptırılmayacak, kötü niyetini gerçekleştirdiği vakit ise ancak misliyle cezalandırılacaktır. Bunun yanında Rahmân’ın (cc) hoşnutluğunu kazanmak için kulun hayırlı bir işe sadece niyet etmesi bile yeterlidir. Bu niyetini bir de eyleme dönüştürdü mü artık o iyilik çok daha fazlasıyla karşılık bulacaktır. Zira Rabbimizin (cc) ikramı ve ihsanı sınırsızdır. Şu hâlde bir hurma deyip geçmemeli, helâl kazançtan olması kaydıyla kulun samimi niyetlerle sadaka olarak verdiği bir tanecik hurmanın sevabının, Rahman’ın (cc) nezdinde kat kat artırılacağı unutulmamalıdır.</p>

<p>Medine’de bir öğle vaktiydi. Ashâb her zamanki gibi Mescid-i Nebevî’de toplanmış, namaz vaktini beklemekteydi. Derken, yalın ayaklı bazı insanlar geldi. Üstlerinde doğru dürüst giyecekleri yoktu. Kaba yün abalarını başlarına geçirivermişlerdi. Mudar kabilesine mensup olan bu adamlar, kılıçlarını kuşanmış bir vaziyette mescide girdiler. Ne kadar muhtaç oldukları her hâllerinden belliydi. Onların bu durumunu görür görmez Rahmet Elçisi’nin (sas) yüzü değişiverdi. İçeri girip çıktıktan sonra Bilâl’e (ra) ezan okumasını emir buyurdu. Allah Resûlü (sas) namazdan sonra bir konuşma yaptı. Allah’a (cc) hamd ve senâ ettikten sonra konuşmasına, "<i>Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize (cc) karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a (cc) karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah (cc), üzerinizde bir gözetleyicidir."</i>  âyetiyle başladı. Ardından Haşr sûresinin 18. âyetini okudu: "<i>Ey inananlar! Allah’tan (cc) sakının ve herkes yarın (âhiret) için neler hazırladığına bir baksın!" </i> Sözüne devamla, "<i>Herkes altın ve gümüş paralarından, elbisesinden, buğdayından ve hurmasından bir avuç, hatta yarım hurma da olsa sadaka versin!" </i> buyurarak mescitteki ashâbını bu fakirlere yardım etmeye çağırdı. Bunun üzerine ensardan bir zât, taşımakta güçlük çektiği bir torbayla mescide girdi. Sonra diğerleri onu takip etti, herkes imkânı nispetinde ne bulduysa getirmişti. Neticede mescidin ortasında iki kocaman yiyecek ve giyecek öbeği oluştu. Bu manzara karşısında sevinçten yüzü parlayan Kutlu Nebî (sas), hayırlı bir işe öncülük etmenin âhiret yurduna getirisini, şu cümlelerle müjdeledi:</p>

<p><i>"Kim İslâm’da güzel bir davranışa öncülük ederse hem (kendi yaptığının) sevabını, hem de kendisinden sonra o işi yapanların <strong>sevap</strong>larını alır. Üstelik onların <strong>sevap</strong>larından da bir şey eksilmez. Kim de İslâm’da kötü bir davranışa ön ayak olursa, hem kendi <strong>günah</strong>ını, hem de kendisinden sonra onu yapanların <strong>günah</strong>ını alır. Yine onların <strong>günah</strong>ından da bir şey eksilmez."</i></p>

<p>Allah Resûlü’nün (sas) teşvik edici konuşmasında dile getirdiği, "<i>...Herkes yarına (âhirete) neler hazırladığına bir baksın."</i>  âyeti, sahâbîlerin üzerinde o kadar kuvvetli bir tesir meydana getirmiş olmalı ki, onlar, bu yoksul grubun ihtiyaçlarını gidermek için seferber olmuşlar ve âdeta bir yarış içine girmişlerdi. Onların Mescid-i Nebevî’de Mudarlı yoksullar için biriktirdikleri yiyecek ve giyecekler gerçekte âhirete götürmek üzere biriktirdikleri azığın bir parçasıydı. Orada birikenlerin âhirette ilâhî bir lütufla, ödülle karşılık bulacağını biliyorlardı. Bunun için yarışmaya değerdi. Bu yarışın özelliği herkesin kazançlı çıkmasıydı. En kazançlı olan ise yarışı başlatan, yani hayra, iyiliğe öncülük edendi.</p>

<p>Bir kötülüğe öncülük edenin <strong>günah</strong> bakımından durumu da aslında bundan farksızdır. Allah Resûlü (sas), bu durumda olan kişilerin akıbetini Kâbil örneğiyle inananlara anlatmıştır: "<i>Bir can haksız yere öldürüldüğünde onun kanından/<strong>günah</strong>ından Âdem’in (as) ilk oğluna (Kabil’e) mutlaka bir pay düşer! Çünkü öldürme âdetini ilk kez başlatan odur."</i>  Kötülük etmek, kötülükte işbirliği yapmak, kötüye ve kötülüğe göz yummak dinî olduğu kadar insanî açıdan da kabul edilir davranışlar değildir. Sahâbîlerin Hz. Peygamber’e (sas) en büyük <strong>günah</strong>ın ne olduğunu sormaları, iyilik kadar kötülük konusunda da hassas olduklarını göstermektedir. Allah Resûlü (sas) bu sorulara cevap verirken, Allah’a (cc) şirk koşmanın <strong>günah</strong>ların en büyüğü olduğunu söyledikten sonra, anne babaya karşı saygısız ve kötü davranmak, yalancı şahitlik, haksız yere adam öldürmek, fakirlik endişesi ile çocuğunun canına kıymak ve komşunun eşi ile zina etmek gibi kötülükleri sıralamıştır. Kötülüklerin bir zincir gibi birbirini tamamladığı ve umursanmadığında çığ gibi büyüdüğü düşünülürse, Hz. Peygamber’in (sas) ‘<strong>günah</strong>ları küçümsememeleri yönünde müminleri uyarması’ daha iyi anlaşılacaktır. Abdullah b. Mes’ûd (ra) da şöyle demiştir: "<i>Mümin kimse <strong>günah</strong>larını, üzerine düşüverecek bir dağ gibi büyük görür. Fâcir/<strong>günah</strong>kâr kişi de <strong>günah</strong>larını, burnu üzerine konan ve kovalayınca kaçacak bir sinek gibi görür."</i></p>

<p>Mümin, yaptığı iyiliklerin ve kötülüklerin karşılığını sadece Allah’tan (cc) alacağını, bunun yerinin de esasen âhiret hayatı olduğunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır. Ancak bu, kulun bazen bu dünyada da ödüllendirilmeyeceği veya birtakım sıkıntılarla karşılaşmayacağı şeklinde anlaşılmamalıdır. Nitekim hadislerde, "başkasına iyilik etmek ve akrabayı ziyaret etmek veya bunun tam aksine birine haksızlık etmek ve akrabalarla ilişkileri koparmak" gibi bazı davranışların <strong>sevap</strong> ve <strong>günah</strong>ının âhirete ertelenmeyeceğinden söz edilmektedir. <strong>Günah</strong>ın, kalbi karartacağını, rızıktan mahrum bırakacağını, çoğalması hâlinde kişinin helâkine sebep olacağını söyleyen Allah Resûlü (sas), işlenen kötülüklerin dünya hayatındaki yansımalarına işaret etmiştir. Kaldı ki, Kur’ân-ı Kerîm’de Allah (cc), inandıktan sonra iyi davranışlar ortaya koyan kullara, cennet nimetleri yanında huzurlu bir dünya hayatı da vaad etmektedir. Aynı şekilde O, inkâr eden kullarına hem dünyada hem de âhirette azap olunacaklarını haber vermiştir. Ancak her hâlükârda inanan insan, yaptığı iyilikler karşılığında dünyalık bir beklenti içinde olmamalıdır. Müslüman kişinin, işlediği <strong>sevap</strong> ve <strong>günah</strong>a ilk tepkisi Nebî’nin (sas) şu duasındaki gibi olmalıdır: "<i>Allah’ım, beni güzel bir iş yaptıkları zaman mutlu olan, <strong>günah</strong> işledikleri zaman da bağışlanma dileyen kullarından eyle</i>.<i>"</i></p>

<p>Öte yandan mümin, yaptığı hatayı düzeltmenin, işlediği <strong>günah</strong>ı temizlemenin, kusurunun bedelini bu dünyada ödemenin gayreti içinde olmalıdır. Allah Resûlü (sas) ile sık sık bir araya gelen sahâbîler arasında da zaman zaman <strong>günah</strong>a bulaşanlar olmuyor değildi. Ancak onlar işledikleri <strong>günah</strong>ın altında o kadar eziliyorlardı ki, daha fazla dayanamayıp, "Helâk oldum ey Allah’ın Elçisi!" diyerek Resûl-i Ekrem’in (sas) karşısına çıkıyor ve yüz kızartıcı da olsa işledikleri <strong>günah</strong>ı itiraf etmekten çekinmiyorlardı. Yaptıklarının cezasını âhirette çekmektense, dünyada verilecek her türlü cezaya razı oluyorladı. "<i>Nerede olursan ol, Allah’a (cc) karşı gelmekten sakın. Bir kötülüğün arkasından hemen iyilik yap ki onu yok etsin. Bir de insanlara güzel ahlâkla davran!</i> " buyuran Kutlu Elçi’nin (sas) bu samimi ve dürüst insanların dertlerine nasıl çözüm bulacağını anlamak güç olmasa gerek. Bir Ramazan günü, "Helâk oldum!" feryadıyla Hz. Peygamber’e (sas) gelen bir sahâbî, oruçluyken hanımıyla ilişkiye girdiğini itiraf ederken, cezası ne ise bir an evvel çekip <strong>günah</strong> yükünden kurtulmak istiyordu. Allah Resûlü (sas) de ona, zıhâr kefareti hükmünün aynısını yani bir köle azat etmesini, buna imkânı yoksa art arda iki ay oruç tutmasını, buna da gücü yetmezse altmış fakiri doyurmasını uygun görmüştü. Sahâbeden Ebu’l-Yeser (ra) isimli bir zâtın bir başkasının hanımına uygunsuz davrandığını itiraf etmesi üzerine ise şu âyet inmişti: "<i>Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (<strong>günah</strong>ları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır</i>." Allah Resûlü (sas), kendisine gelerek pişmanlığını ifade eden Ebu’l-Yeser’e (ra), nâzil olan âyeti okuduktan sonra bu tavsiyenin <strong>günah</strong> işleyen bütün müminler için geçerli olduğunu bildirmişti. Zira Allah (cc), Kur’ân-ı Kerîm’de, dosdoğru kılınan namazın kişiyi her türlü kötülükten ve hayâsızlıktan alıkoyacağını beyan etmektedir. Yine Peygamber Efendimiz (sas), inananlara, büyük <strong>günah</strong>lardan kaçındıkları takdirde beş vakit namazın, kılınan cuma namazları ile tutulan Ramazan oruçlarının bunlar arasında işlenen <strong>günah</strong>lara kefaret olacağı müjdesini vermiş, orucun tıpkı bir kalkan gibi insanı <strong>günah</strong>lardan koruduğuna dikkat çekmiştir.</p>

<p>Kendi itiraf ve istekleriyle had cezası tatbik edilenlerin çektikleri cezalar, işledikleri <strong>günah</strong>ın kefareti sayılmış olsa da <strong>günah</strong> kirlerinden tam anlamıyla kurtulabilmek ancak kişinin <strong>günah</strong>ından samimi bir şekilde pişmanlık duyarak tevbe etmesi ve durumunu düzeltmesiyle mümkündür. Zira Rahmân olan Allah’ın (cc) merhameti her şeyi kuşatır ve O (cc), merhamet etmeyi kendi zâtına farz kılmıştır. "<i><strong>Günah</strong>tan tevbe eden, hiç <strong>günah</strong>ı olmayan kimse gibidir."</i>  buyuran Peygamber Efendimiz (sas), tevbenin, <strong>günah</strong>tan kararan gönülleri nasıl temizlediğini şu güzel örnekle ifade etmiştir: "<i>Kul bir hata işlerse kalbine siyah bir nokta konulur. Şayet o <strong>günah</strong>tan el çeker, bağışlanma diler, tevbe edip Allah’a (cc) dönerse kalbi cilalanır. Eğer tekrar aynı hatayı işlerse siyah nokta artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar."</i></p>

<p>Böylece tevbe edenleri <strong>günah</strong>larından arındıran Yüce Allah (cc), bir yandan da, dünya hayatında karşılaşılan musibetleri inanan kulunun affı için bir vesile kılar. Öyle ki, müminin yorgunluğu da hastalığı da, üzüntüsü de sıkıntısı da, vücuduna batan bir dikene varıncaya kadar kendisine eziyet veren her şey, işlediği <strong>günah</strong>lara kefaret sayılır. Resûlullah’ın (sas) ifadesiyle Allah (cc), ağacın yapraklarının dökülmesi gibi, bu sıkıntılarla mümin kulunun <strong>günah</strong>larını döker.</p>

<p>Ancak Rahmân (cc) olan Rabbimizin bu engin merhametine güvenip helâl-haram konusunda gevşek davranmaktan kaçınmak gerekir. Zira bir mümin her şeyden önce, Allah Resûlü’nün (sas) yaptığı gibi, <strong>günah</strong>lardan ve kötü amellerden uzak durmaya özen göstermelidir. Nitekim Sevgili annemiz Hz. Âişe’nin (ra) bildirdiğine göre Peygamberimiz (sas), iki işten birini tercih etmek durumunda kaldığında, <strong>günah</strong> olmadığı takdirde kolay olanını seçer; <strong>günah</strong> olması hâlinde ise, ondan en uzak duran kimse olurdu. Elinden geldiğince kötüden sakınmak ve sakındırmak, ‘takva’ dediğimiz, Allah’a (cc) karşı sorumluluğunun bilincinde olma hâlinin bir gereğidir. Yüce Allah (cc), kullarına kötülüğün açığına da gizlisine de yaklaşmamalarını emretmiş, <strong>günah</strong>lardan uzak durmayı öğütleyerek koymuş olduğu sınırlara riayet edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Dolayısıyla bilinçli bir mümin, sadece <strong>günah</strong>lardan değil, <strong>günah</strong>a götüren yollardan da uzak durmayı kendine düstur edinir.</p>

<p>Elbette yaratılışı gereği insanın hiç kötülük işlememesi, melekler gibi <strong>günah</strong>sız ve masum olması imkânsızdır. Nefsi ile mücadelesinin yanı sıra insanı sürekli kötü amellere teşvik eden bir de şeytan vardır. Sevgili Peygamberimizin (sas) şu sözleri Yüce Allah’ın (cc) da insandan tamamen <strong>günah</strong>sız olmasını beklemediğini göstermektedir: "<i>Canım elinde olana yemin olsun ki, siz <strong>günah</strong> işlememiş olsanız, Allah (cc) sizi ortadan kaldırır da, <strong>günah</strong> işleyen bir topluluk getirirdi. Onlar Allah’tan (cc) bağışlanma dilerler, O (cc) da kendilerini affederdi."</i>  Kur’an’da, "<i>Allah’ın (cc) <strong>günah</strong>kâr kimseyi sevmediği" </i> söylenirken, <strong>günah</strong>ı önemsemeyen, alenî olarak işleyip etrafına da yayan, kötülüğü alışkanlık hâline getirerek ısrarla tekrarlayan, hatadan sonra pişmanlık duymayan kimseler kastedilmektedir. Mümine yakışan ise, bütün bu olumsuz tavırlardan uzak durmak ve <strong>günah</strong> işlediğinde bunu açığa vurup diğer insanlara kötü örnek olmak yerine <strong>günah</strong>ını saklı tutarak Rahmân’dan (cc) af dilemektir. Zira Allah (cc) kendisine karşı gelmekten sakınan kullarını tarif ederken, "<i>Onlar, çirkin bir iş yaptıkları yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı (cc) hatırlayıp hemen <strong>günah</strong>larının bağışlanmasını isteyenler —ki Allah’tan (cc) başka <strong>günah</strong>ları kim bağışlar?— ve bile bile işledikleri (<strong>günah</strong>) üzerinde ısrar etmeyenlerdir."</i>  buyurmaktadır. Unutulmamalıdır ki, küçük <strong>günah</strong>larda ısrar etmek büyük <strong>günah</strong>lara kapı açmak demektir.</p>

<p>Yapılan tevbenin kabul olmasının ve <strong>günah</strong>ların affedilmesinin en önemli şartı ise, işlenen hatanın büyük <strong>günah</strong>lardan olmamasıdır. Bununla ilgili olarak Yüce Allah (cc) Kur’an’da, "<i>Eğer size yasaklanan (<strong>günah</strong>)ların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük <strong>günah</strong>larınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız."</i>  buyurmuştur. Daha önce de zikrettiğimiz üzere, Allah’a (cc) şirk koşmak, anne-babaya karşı saygısız ve hayırsız davranmak, insan öldürmek, yalan söylemek, yalancı şahitlik yapmak ve açlık korkusuyla evlâdını öldürmek büyük <strong>günah</strong> olarak nitelendirilmiş ve bunları işleyenlerin büyük cezaya çarptırılacağı bildirilmiştir. Bununla birlikte Allah’a (cc) şirk koşmak dışındaki <strong>günah</strong>ları Cenâb-ı Allah (cc) dilerse bağışlar. Nitekim Kur’an’da da, "<i>Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki <strong>günah</strong>ları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a (cc) ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür."</i>  buyrulmaktadır.</p>

<p>Kul hakkını ilgilendiren <strong>günah</strong>lar için ise, kişinin öncelikle haksızlık ettiği kişiden helâllik alması gerekmektedir. Dinimizde kul hakkı o derece önemsenmiştir ki, Hz. Peygamber (sas), Allah’a (cc) karşı görevlerini yaptığı hâlde kul hakkı kapsamındaki <strong>günah</strong>larla Allah’ın (cc) huzuruna gelecek olan kişiyi gerçek anlamda iflas etmiş insan olarak tanımlamış ve şöyle buyurmuştur: "<i>Ümmetim içinde asıl müflis, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekâtla(rıyla) beraber gelir. Ama dünyada iken şuna sövmüş, buna iftira atmış; ötekinin malını yemiş; berikinin kanını dökmüş; diğerini de dövmüştür. (İhlal ettiği bu hakların karşılığı olarak) onun iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse, onların <strong>günah</strong>larından alınarak bunun üzerine yüklenir; sonra da cehenneme atılır."</i></p>

<p>Gerek Kur’an’da gerekse hadislerde <strong>sevap</strong> ve <strong>günah</strong>a yol açan davranışlar çok değişik kavramlarla ifadesini bulmaktadır. ‘Hasene/seyyie’, ‘tayyib-habîs’, ‘hayır-şer’, ‘hasen-kabîh’, ‘birr-ism’ bunların belli başlılarıdır. Bu kavramlarla ifade edilen iyi ve kötü mefhumu konusunda âyet ve hadisler bize yol göstermektedir. Dolayısıyla iyi ve kötünün, <strong>sevap</strong> ve <strong>günah</strong>ın belirlenmesinde temel ölçüt Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) bu konularla ilgili açık beyanları ve ortaya koydukları ilkelerdir. Bunların yanı sıra diğer bir ölçü ise kişinin aklı ve vicdanıdır. Bireysel vicdan kadar kamu vicdanı da önemli bir ölçüttür. İslâm hukuk geleneğinde ‘örf’ olarak adlandırılan kavram da esasen her türlü ön yargılardan arınmış şaibesiz aklın yani akl-ı selimin reddetmediği ve insanlar arasında genel kabule şayan olmuş şeyleri ifade eder. Bu bağlamda fakih sahâbî Abdullah b. Mes’ûd’un (ra) da ifade ettiği gibi, "Müslümanların iyi ve hoş gördükleri hususlar Allah (cc) katında da iyidir; Müslümanların kötü ve çirkin olduğuna karar verdikleri şeyler yani genel ahlâkî değerlere ters düşen tutum ve davranışlar ise Allah (cc) katında da kötüdür." O hâlde gerek bireysel gerekse toplumsal konulara ilişkin, "Bu <strong>günah</strong> mıdır? Şu <strong>sevap</strong> mıdır?" gibi gündelik tartışmalarda yahut en azından şüpheli durumlarda, Kur’an’ın âyetlerine, Resûl’ün (sas) hadislerine ve yine onun tavsiyesine uyup kalbe, vicdana danışmak kadar kamu ortak vicdanının sesine kulak vermek de gerekir.</p>

<p>Vâbisa’nın (ra), Nevvâs’ın (ra), <strong>sevap</strong> ve <strong>günah</strong> kazandıracak davranışların neler olduğunu Peygamberimize (sas) soran diğer sahâbîlerin endişesi ortaktı: Allah’ın (cc) hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmak, ebedî âlemde sonsuz huzura ve sınırsız nimetlere kavuşmak. Günümüz Müslüman toplumunda bu endişenin neredeyse kaybolduğunu görmekteyiz. Bu kaygıyı yeniden canlandırmak ise sevabı <strong>günah</strong>ı, helâli haramı, iyiyi kötüyü, tayyibi habisi, vb. temel kavramları toplumsal yapımızın merkezine taşımamızla mümkün olacaktır. Bireylerin öncelikle kendilerini kontrol ederek sevaba odaklanmış ve <strong>günah</strong>a sırtını dönmüş bir hayat için çabaladıkları toplum, elbette huzura ve güvene kavuşacaktır.</p>

<p><strong>Kaynak:</strong> Hadislerle İslam</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hadislerle İslam</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/sevap-ve-gunah-amellerin-karsiligi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 09:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/sevap-ve-gunah-amellerin-karsiligi.jpg" type="image/jpeg" length="66031"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
