<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/aylik-dergi" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 14 Apr 2026 14:26:58 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/aylik-dergi"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Diyanet Aylık dergileri Ağustos 2023 sayısı çıktı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/diyanet-aylik-dergi-agustos-2023-sayilari-cikti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/diyanet-aylik-dergi-agustos-2023-sayilari-cikti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı Diyanet Aylık Dergi, Ağustos 2023 sayıları okurla buluştu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Diyanet&nbsp;İşleri Başkanlığı Dini Yayınlar Genel Müdürlüğünce aylık olarak yayınlanan;&nbsp;Diyanet&nbsp;Aylık,&nbsp;Diyanet&nbsp;Aile, Diyanet Journal, Geçerken, Diyanet Çocuk ve Diyanet Çocuk eki Cim&nbsp;dergilerinin Ağustos&nbsp;2023&nbsp;sayıları takipçileriyle buluştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ağustos sayısında<strong>&nbsp;"Müslüman Nezaketi"</strong>&nbsp;teması ile okurlarıyla buluşan Diyanet&nbsp;Aylık Dergi; güncel dini sosyal meseleler, alanında uzman isimlerin kaleme aldığı, tefsir, hadis, fıkıh bölümleri, kültür, edebiyat, gezi yazıları, tarihi olaylar, öncü şahsiyetler, düne bugüne ve yarına dair soru ve cevaplar, hayata, insana, kültüre dair pek çok nitelikli yazı ve söyleşilerle okurların karşısına çıktı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/diyanet-aylik-dergi-agustos-2023-sayilari-cikti</guid>
      <pubDate>Thu, 03 Aug 2023 14:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/08/diyanetdergileriagustossayilari-1.jpg" type="image/jpeg" length="12239"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Diyanet Aylık Dergi Temmuz 2023 sayıları çıktı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/diyanet-aylik-dergi-temmuz-2023-sayilari-cikti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/diyanet-aylik-dergi-temmuz-2023-sayilari-cikti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı Diyanet Aylık Dergi, Temmuz 2023 sayıları okurla buluştu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Diyanet&nbsp;İşleri Başkanlığı Dini Yayınlar Genel Müdürlüğünce aylık olarak yayınlanan;&nbsp;Diyanet&nbsp;Aylık,&nbsp;Diyanet&nbsp;Aile, Geçerken, Diyanet Çocuk ve Diyanet Çocuk eki Cim&nbsp;dergilerinin Temmuz&nbsp;2023&nbsp;sayıları takipçileriyle buluştu.</p>

<p>Şubat sayısında<strong>&nbsp;"Sırat-ı Müstakim Çizgisi: İtidal"</strong>&nbsp;teması ile okurlarıyla buluşan Diyanet&nbsp;Aylık Dergi; güncel dini sosyal meseleler, alanında uzman isimlerin kaleme aldığı, tefsir, hadis, fıkıh bölümleri, kültür, edebiyat, gezi yazıları, tarihi olaylar, öncü şahsiyetler, düne bugüne ve yarına dair soru ve cevaplar, hayata, insana, kültüre dair pek çok nitelikli yazı ve söyleşilerle okurların karşısına çıktı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/diyanet-aylik-dergi-temmuz-2023-sayilari-cikti</guid>
      <pubDate>Mon, 10 Jul 2023 16:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/07/diyanetaylikdergi.jpg" type="image/jpeg" length="85252"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Afet Zamanlarında Dini Aktörlerin Toplumda Etkili Olma Yolları]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/afet-zamanlarinda-dini-aktorlerin-toplumda-etkili-olma-yollari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/afet-zamanlarinda-dini-aktorlerin-toplumda-etkili-olma-yollari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Afet zamanlarında, ahlaki davranış, dua ve ibadetler Müslümanların iyiliği, neslinin selameti, milletinin bereketi ve devletinin devamı için kritiktir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><strong>Prof. Dr. Özcan GÜNGÖR </strong></em></p>

<p style="text-align: right;"><em><strong>Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi</strong></em></p>

<p style="text-align: justify;">Ağır bir doğal afet yaşadığımız Kahramanmaraş merkezli depremlerin oluşturduğu psikososyal etkiler ve ortaya çıkaracağı sonuçlar kadar özellikle kurumlar, gruplar ve aktörlerin göstereceği etkinlik boyutlarıyla da ileride çok konuşulacaktır. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere kamu otoriteleri ve STK’lar depremde oluşan zararları telafi etmek adına pek çok önlem alırken bu önlemlerin etkinleşmesi için görev yapan aktörlerin hiç şüphesiz pozitif desteklere ihtiyaçları vardır. Bilhassa kriz zamanlarında dinî aktörlerin göstereceği doğru etkileşimler, kurumsal dinin daha sonra toplumda oynayacağı role doğrudan etki edecektir. Yer yer resmî olmayan yollardan dinî aktörlerin gösterdiği tutumlar toplumda hoş görülmemekte ve bazen de sahih din anlayışına aykırı düşebilmektedir. Bu yüzden dinî aktörlere -müftü, vaiz, imam, manevi danışman, kanaat önderi- bu dönemde etkin ve doğru rehberlik yapabilmeleri için bazı hususlara dikkat çekmek amacındayım.</p>

<h3 style="text-align: justify;"><strong>Samimi dinleme</strong></h3>

<p style="text-align: justify;">Afet anlarının ilk günlerinde psikolojik ilk yardımın gereği olarak dinî bir içerik aktarmak, tebliğ veya irşat etmek, doğrudan sorulmadıkça uygun değildir. Bu aşamada öncelikle fiziksel ihtiyaçlar ki bunların içinde samimi bir şekilde elinden tutmak, sarılmak ve dinlemek de vardır. Zaten muhataplar dinî aktörleri bilinçaltlarına işleyecek ve onların varlığından güç alacaklardır. Unutulmamalı ki depremler bütün toplumda ama özellikle depremzedelerde bir yas hâlidir ve yası tutulmayan her kaybın ve travmanın toplumsal hafızada derin izler bırakacağı ve kötü hatırlanacağı bilinmelidir. O nedenle şimdi ve daha sonra yüzyılın felaketinin yası tutulmalı, toplumun duygularını bastırmasına veya ertelemesine neden olunmamalıdır ve onlara, samimiyetle tıpkı Hz. Peygamber’in çocuğunu kaybeden kadının tepkisine rağmen onu anlayıp daha sonra onu samimi bir şekilde dinleyerek bilgilendirmesi gibi muamele edilmelidir.</p>

<h3 style="text-align: justify;"><strong>Zamanında bilgi temelli iletişim</strong></h3>

<p style="text-align: justify;">Dinî aktörlerin, deprem ve depremin oluşturduğu yıkıma ilişkin dezenformasyon, söylenti ve önleyici tedbirlere dair yanlış bilgilerin farklı ve eksik kanallardan takip edildiğinde ortaya çıkabilecek olumsuz tablo karşısında dikkatli ve konu hakkında bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Bu nedenle, dinî aktörler afet anlarında önleyici tedbirler hakkında doğru bilgiye sahip olduklarından emin olmak için kamu kurumları yetkilileri ile uyumlu ve sürekli iletişim hâlinde olmalıdırlar. Diyanet İşleri Başkanlığının depreme dönük hazırladığı broşürlerin bu konuda oldukça yerinde olduğu görülmektedir. Özellikle sosyal medya mecralarında kaynağı belli olmayan ve hatta kimi zaman art niyetli olma ihtimali olan kimselerin yaydıkları bilgilerin etkisinde kalmamaları için alınabilecek tedbirleri, ahlaki ilkeler çerçevesinde ve mümin bilinci özelinde soranlara ve nüfuz edebilecekleri kesimlere aktarmaları gerekmektedir.</p>

<h3 style="text-align: justify;"><strong>Gençlerin dinî radikallere karşı uyandırılması</strong></h3>

<p style="text-align: justify;">Bilhassa kriz dönemlerinde bireylerin ama bilhassa gençlerin marjinal iş ve gruplara yönelme tehlikeleri olabilmektedir. Bu&nbsp;yüzden ekonomik olarak zorluk çeken veya toplumun dışında kalan gençlerin bu türden zararlı gruplara katılma eğilimleri artabilecektir. Bu yönüyle radikal dinî grupların gençleri etkileme stratejilerini geliştirmek ve yeni insanlar kazanmak adına toplumsal fay hatlarıyla oynamak için depremle ortaya çıkan sorunlar çerçevesinde bir dil kullandığına dair bazı kanıtlar vardır. Bundan dolayı&nbsp;dinî aktörler, deprem bölgesi dışındakiler öncelikli olmak üzere bilhassa gençleri anlamlı bir amaç duygusu yaratmak için karşılıklı yardım ağlarında gönüllü aktif olarak katılmaya teşvik edebilirler.&nbsp; Böylelikle ümitsizlik ve belirsizliğin oluşturacağı maddi yıkım elden geldiğince maddi yardım ve manevi unsurlarla hep beraber telafi edilip alternatif uygulamaların yolları bulunmalıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3 style="text-align: justify;"><strong>"Komşuya"&nbsp;desteğe çağrı</strong></h3>

<p style="text-align: justify;">İslam dini, Müslümanları komşularına karşı nazik ve destekleyici olmaya bizzat Kuran’daki ayetlerle teşvik eder ve bunu Hz. Peygamberin hadisleriyle de pek çok defa teyit eder. Deprem yaralarını sararken gönüllü ve görevliler eliyle özellikle de en savunmasız olan ihtiyaç sahipleri ve yaşlılara yardımcı olmak için kaynaklar sağlanmalı ve fiilî olarak bu kesimlere her yörede dokunmanın yolları bulunmalıdır. Bu bağlamda Diyanet’in de içinde olduğu STK’ların ilk günlerden itibaren çocuklara, yaşlılara ve ihtiyaç sahiplerine gıda, çadır, sağlık malzemesi ve gerekli olan diğer temel ihtiyaçları sağlaması takdire şayandır. Bunun yanında daha düşük risk grubunda olan genç ve orta yaşlı kimseleri bu türden faaliyetlere katılmaya teşvik etme, organize etme ve bizzat güzel örneklerle bunu destekleme imkanları bulunmalıdır.</p>

<h3 style="text-align: justify;"><strong>Topluma sosyal hizmetin yolları bulunmalı</strong></h3>

<p style="text-align: justify;">Her şeyden önce İstanbul’da bir cami imamının gıda bankası oluşturarak halka hizmet etmesi her türlü takdirin üstünde olan doğru bir harekettir. Bunun yanında cemaatle namaz kılma imkanı yoksa da dua etme, başka yerlerde hatim okuma ve iyilik için organize olmaya mani bir durum yoktur. Bunu yaparken bilhassa daha bireysel içerikli formatlarda üretimin olması yalnızlaşan bireyi kuşatacaktır. Herkese aynı formda uygulanacak bir dinî üretimin çok kısa bir süre sonra kimseyi etkilemeyeceği unutulmamalıdır.</p>

<h3 style="text-align: justify;"><strong>Zararı engellemede kalkan</strong></h3>

<p style="text-align: justify;">İster bizzat bölgede çalışanlar isterse yardım alan, getiren herkes için toplumun vicdanında en büyük şekilde yara açan şey, yardımların israf edilmesi veya uygunsuz şekilde kullanılmasıdır. Bu durumda müminlere en büyük takipçimiz olan melekler hatırlatılmalı, “kul hakkı” üzerinde durulmalı ve bu yardımların zerresinde bile toplumu ümitsizlik ve özensizliğe sevk edecek davranışlardan uzak durulması için gayret edilmelidir. Sonuç olarak ağır bir afet, bizlere pek çok sorumluluk yüklemiş ve bilhassa dinî aktörler için Müslümanların motivasyon ve bilgi kaynaklarını doğru yerden edinmelerinin de ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bu dönemlerde dinî aktörler; toplumsal ahlak, huzur, rahat ve güvenli uygulamaları teşvik etmek için başta Kur’an’ı Kerim’den olmak üzere dinî metinlerimizde bulunan içerikleri uygun araç ve yöntemlerle üreterek toplumun felahına yönelmelidirler. Bu tür tedirgin edici zamanlarda, ahlaki davranış, dua ve ibadetler Müslümanların iyiliği, neslinin selameti, milletinin bereketi ve devletinin devamı için kritiktir.&nbsp; Geçmişte yaşanmış toplumsal kırılma, kırgınlık ve ayrışmaları bir yana bırakarak güzel ahlak sahibi müminlerce gösterilecek bu tür çabalar toplumun bütün üyeleri için artırılmalıdır.&nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/afet-zamanlarinda-dini-aktorlerin-toplumda-etkili-olma-yollari</guid>
      <pubDate>Mon, 22 May 2023 12:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/05/dergi-ozcan-gungor.jpg" type="image/jpeg" length="74891"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Köye Ve Köy Halkına Adanmış Bir Ömür Ali Vahid Üryani]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/koye-ve-koy-halkina-adanmis-bir-omur-ali-vahid-uryani</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/koye-ve-koy-halkina-adanmis-bir-omur-ali-vahid-uryani" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Dr. Mehmet BULUT</b></em></p>

<p style="text-align: right;"><em>DİB Emekli Başkanlık Müşaviri</em></p>

<p style="text-align: justify;">Dergimizin bir önceki sayısında Diyanet İşleri Başkanlığının ilk dönemlerinde köy hocalarına ve köy ahalisine yönelik mütevazı birkaç hizmetini anlatırken Başkanlıkça 1965 yılında yayımlanan <i>Köy Hocası İlmihali</i> adlı eser ve yazarı Müşavere Heyeti azalarından Ali Vahid Üryani’den de söz etmiştim. Ancak, ömrünü köylere ve köylülere adamış bir kişilik olarak o, daha fazla tanıtılmayı hak ediyor.</p>

<p style="text-align: justify;">Üryanizade Ali Vahid Efendi -ilgili kanundan sonra “Üryani” soyadını aldı- 1879’da (Hicri 1297, Rumi 1295) İstanbul’da doğdu. (Bu yazıda konuya ilişkin kayıtlardaki Rumi tarihler Miladiye çevrilerek verildi) Kilisli olduğu belirtilmektedir. Babası Hayrullah Efendi, annesi Zevkidil Hanım, eşi Fatma Mediha Hanım’dır. Çocuklarının isimleri ise bir hoştur: Fatma Zehrun, Ayşe Nezhun, Abdurrahman Haldun.</p>

<p style="text-align: justify;">Özlük dosyasındaki kayıtlara göre Üryani, İstanbul Haseki’de Evliya Mekteb-i İptidaisini ve ardından Davutpaşa Rüştiyesini bitirdi. Bayezid Camii dersiamlarından Hadimî Hasan Efendi’den okuyarak 1904’te icazetname aldı. Bu arada devam ettiği Mekteb-i Nüvvap’tan da 1902’de mezun oldu. Ayrıca özel olarak Hesap, Hendese, Tarih, Coğrafya, Jeoloji, Biyoloji, Türk ve İran Edebiyatı ile Fransızcayla ilgilendi. İleri düzeyde Arapça bilmekteydi.</p>

<p style="text-align: justify;">Üryani’nin resmî görevlerinin ağırlıklı kısmı Osmanlı devlet teşkilatı içinde ve Mekteb-i Nüvvap’tan edindiği formasyonla adli hizmetlerde geçti. İlk görevine 23 Haziran 1895’te Meşihat Sicil-i Ahval Şubesi kâtibi olarak başladı. 1903’ten 1908’e kadar sırayla Sahyun, Membuç, Hadim, Antakya, Halilürrahman Şer’i Naiplikleri; 1910’dan itibaren Eyüp Kadılığı; Canik, Cidde ve İzmit naipliği görevlerinde bulundu. 1914-1917 yıllarında Evkaf Kadılığı Müşavir-i Saniliği yaptı. 1917-1920 arasındaki görevi ise Mühallefat-ı Umumiye Kassamlığı Müşavir-i Saniliği idi. Bu arada 1916’dan 1919’a kadar Medresetü’l-Huteba’da Türkçe kitabet müderrisliği yaptı.</p>

<p style="text-align: justify;">Kassam Umum Müşaviri iken Osmanlı idaresi onu, Çanakkale Savaşlarını mahallinde görmek amacıyla Suriye, Filistin ve Lübnan’dan seçilerek gönderilen bir “İlmî Heyet”e mihmandar olarak tayin etti. Bu ziyaret, Suriye’de bulunan 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın isteği üzerine gerçekleşmişti ve devlet bu teşebbüse büyük önem atfediyordu. Bu heyette dört Arapça gazete sahibi de vardı. Mihmandar olarak Üryani’nin tercihinde onun Arapçaya olan hâkimiyetinin etkili olduğunu söyleyebiliriz. Arap İlmi Heyeti, önce İstanbul’da ağırlanmış sonra Çanakkale Cephesine götürülmüştür. Her iki ziyarette de Üryani onlara mihmandarlık etmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">Merhum Akif’in “Şu kopan fırtına” diye tanımladığı Çanakkale’de verilen cihat, heyet üyeleri kadar Üryani’yi de son derece etkilemişti. Nitekim 18-23 Ekim 1915 tarihlerini kapsayan bu seyahatte o, sadece mihmandarlık etmekle yetinmemiş, bir yazar ve bir basın mensubu olarak hayranlıkla müşahede ettiği mücahitlerin kahramanlıklarını, gazilerin metanet ve fedakârlıklarını seyahat dönüşünde kaleme aldığı <i>Çanakkale Cephesinde Duyup Düşündüklerim</i> adlı 30 sayfalık kitapçıkta dile getirmişti. Eserinde, Çanakkale cephelerinde gördüğü, duyduğu ve düşündüğü her şeyi samimi ve yoğun bir duygusallıkla anlatmıştı.</p>

<p style="text-align: justify;">Üryani 1920 sonları veya 1921 başlarında Anadolu’ya geçmiştir. Akif gibi, Akseki gibi Üryani de herkesi Kuvayı Milliye saflarında, düşmanı vatanın harim-i ismetinden söküp atmaya, vatanın istiklali için mücahedeye çağırmıştı.</p>

<p style="text-align: justify;">5 Kasım 1921’de Ankara Sultanisi Ulum-i Diniye muallimliğine, 23 Şubat 1923’te Şurayı Evkaf azalığına, 20 Aralık 1923’te de Ankara Erkek Muallim Mektebi Din Dersleri muallimliğine tayin edildi. Bu son görevdeyken 24 Kasım 1925’te birinci defa Diyanet İşleri Reisliği Hey’et-i Müşavere azalığına getirilen Ali Vahid Efendi, 22 Aralık 1932’de kendi isteğiyle emekliye sevk edildi. Emekliliğinden 5 sene sonra, yine kendi isteğiyle 18 Ocak 1937’de Heyet-i Müşavere azalığına yeniden tayin oldu. Üryani, bu görevdeyken 21 Temmuz 1940’ta Ankara Numune Hastanesinde vefat etti.</p>

<p style="text-align: justify;">Eserlerinden bazıları: <i>Köy Hatibi</i> (1911), <i>Çanakkale Cephesinde Duyup Düşündüklerim </i>(1916), <i>İbtidailerde Din Dersleri</i> (1917), <i>K</i><i>öylü İlmihali</i> (1922), <i>Hacı Bayram Veli Kürsüsünden Birinci Vaaz</i> (1926), <i>Asker İlmihali</i> (1926, 1927, 1939), <i>Türkçe Hutbeler</i> (1928), <i>Terbiye Dersleri</i> (1928, 1930), <i>Köy Hocası İlmihali</i> (1931).</p>

<p style="text-align: justify;">Üryani’nin iki eseri, vefatından sonra Başkanlıkça yayımlandı. İlk defa İstanbul’da 1931 yılında basılan <i>Köy Hocası İlmihali</i>, 1965 yılında <i>Köy Hocası İlmihali (İtikat Kısmı)</i> adıyla basıldı. (Yayın No: 112, 96 sayfa.) Bu eseri önceki yazımda kısaca tanıtmaya çalışmıştım. İkincisi ise yine daha önce <i>Câmiu’l-Künûz</i> adıyla yayınlanmış Arapça eseri, Y. Ziyaeddin Ersal tarafından tercüme edilerek <i>Câmiu’l-Künûz (Ahlaki Hadislerden Seçmeler I)</i><br />
adıyla 1960’ta yayımlandı. (Yayın No: 82, 160 sayfa.) Öte yandan onun, <i>Siyer-i Nebi</i> adlı 1200 sayfa civarındaki eseri Müşavere Heyetince 1945’te incelenerek Başkanlıkça yayınlanması faydalı olarak görülmüş ancak yayımlanamamıştır. Onun <i>Asker İlmihali</i> eseri, günümüzde de herkesin okuyup anlayabileceği sadelikte bir din dersleri kitabıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">Görüldüğü gibi o, kaleme aldığı bir kısım kitaplarının adlarında “Köy” ve “Köylü” kelimelerinin bulunmasına ihtimam göstermişti. Sadece kitapları değil, çıkardığı mevkuteler de <i>Köy Hocası</i> ve <i>Köy Hocası Gazetesi</i> adını taşımaktaydı. 1925’ten sonra basılan kitaplarında yazar adının altına “Diyanet İşleri Reisliği Hey’et-i Müşavere azasından Köy Hocası Gazetesi Sahibi” gibi ibareler koymaya özen göstermişti. Hatta Ankara’da tesis ettiği matbaaya bile Köy Hocası Gazetesi Matbaası adını vermişti.</p>

<p style="text-align: justify;">Gazetesinde ve köy halkına yönelik kitaplarında halkın rahatlıkça anlayabileceği bir anlatım ve üslup hâkimdir. Bizim din bahsinde yazıp anlattıklarımız köy ahalisi başta olmak üzere insanımız tarafından ne kadar anlaşılıyordu? Üryani yeteri kadar anlaşılmadığına kani olanlardandı ve mesaisinin ağırlıklı kısmını bu yöne tevcih etti. Denilebilir ki bu yönüyle Üryani, kendini köylüye, köy halkına adamış bir zattır; köylüye âşıktır.</p>

<p style="text-align: justify;">Burada sözünü ettiğimiz <i>Köy Hocası</i>, bilinen anlamda imamet ve hitabet hizmetlerini yürüten şahıs değil, köy halkını dinî ve dünyevi yönden aydınlatmayı, bilgilendirmeyi misyon edinmiş bir süreli yayın, bir belletendir. Yani burada köy hocalığı, mevkute aracılığıyla hatta -Eşref Edib’e kulak verirsek- derginin sahip ve yazarı Üryani tarafından yapılmaktadır. Şu var ki okuma yazma oranının çok düşük olduğu bir dönemde <i>Köy Hocası</i> da hedefine köy hocası aracılığıyla ulaşabilecekti.</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Köy Hocası</i>, Üryanizade Ali Vahid Efendi’nin kendi hususi teşebbüsüyle 1918 yılında İstanbul’da bir dergi olarak yayımlanmaya başlamış, 1920’den sonra yayınını Ankara’da sürdürmüştür. 1918-1922 yılları arasında 71 sayı olarak yayımlanmıştır. Mecmuanın bütün sayılarının başında “Köylüye dinini, dünyasını bildirerek çalışıp çabalamanın yolunu göstermektir” ibaresi yer alıyordu ki, bu ifade, mecmuanın esas amacını da ortaya koymaktaydı. Dergide köylünün işine yarayacak her türlü yazı yer alabilmişti. Din, ahlak, sağlık, sosyal, kültürel ve ekonomik hayat adı altında birçok konu okurların bilgisine sunulmuştur. Bu sebeple olmalı ki Büyük Millet Meclisi hükümetleri sırasında, Nisan 1921’de Meclis Başkanlığına verilen bir kanun teklifinde, o yıllarda yayınlarını sürdüren Köy Hocası ve Sebilürreşad dergilerinin kaza ve köylere kadar ulaştırılıp yaygınlaştırılması talep edilmişti. Sonuçsuz kalsa da teklif, halkın dinî kültürünün gelişimi noktasında bir hassasiyetin gösterilmiş olması açısından önemlidir.</p>

<p style="text-align: justify;">Arşiv belgelerinden öğrendiğimize göre Üryani, 1925’te Müşavere Heyeti azası olduktan sonra bu defa süreli yayın faaliyetini <i>Köy Hocası Gazetesi</i> adıyla sürdürmüştür. Hatta Reislikten müftülüklere gönderilen bazı tamimlerde, abone kaydetmek suretiyle bu gazeteye destek olunması istenmiştir. Ancak ben, henüz örneklerine ulaşamadım.</p>

<p style="text-align: justify;">Bir hususa daha işaret etmek istiyorum: Seçtikleri hedef kitle, yayınladıkları eserlerin konuları ve yazılarındaki üslup itibarıyla Ali Vahid Üryani ile çağdaşı Ahmet Hamdi Akseki arasında büyük benzerlik vardır. Her ikisi de Reislik mensubudur;&nbsp; her ikisi de ilmihal, asker için din dersleri, hutbe ve vaaz kitapları kaleme almışlardır. Bu hal, dönemsel olarak toplum katmanlarının ihtiyaçlarını da ortaya koymakta.</p>

<p style="text-align: justify;">Yazımın burasında, <i>Köy Hocası</i> hakkında Üryani’nin çağdaşları ve dönemin dergicileri Mehmet Akif ve Eşref Edib’in değerlendirmelerine yer vermek istiyorum.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><i>Köy Hocası</i> 1918 yılında İstanbul’da yayına başladığında Mehmed Akif, <i>Sebilürreşad </i>Dergisinde “Köy Hocası” başlığıyla bir yazı kaleme almış ve memnuniyetini dile getirmişti. Yazısında halkın her bakımdan tealisine, toplumun irşadına, uyandırılmasına olan ihtiyacı dile getirdikten, halkı ilim ve irfanla mücehhez kılarak maddi ve manevi yönden terakkisinin önemine işaret ettikten sonra sözü <i>Köy Hocas</i>ı’na getirerek o güne kadar böyle bir yayının yapılmamış olmasına hayıflanıyordu. Akif’e göre bu dergide sadece din ve ahlak konuları değil, köy halkı için lazım gelen her şey bulunuyordu. Dolayısıyla mutlaka bir yolu bulunup bu derginin sesi Anadolu’nun her tarafına ulaştırılmalıydı. İlk sayısına dayanarak dergiye ve dergiyi yayınlayan Ali Vahid Efendi’ye duyduğu hayranlığını şu sözlerle ortaya koymuştu: “İşte, kemali şükran ve hürmetle elimizde tuttuğumuz şu mübarek eser, şu <i>Köy Hocası</i> gösteriyor ki bu ümmetten henüz hayır münkati olmuş değildir. Hâlâ vatanın selametini, saadetini düşünenler ve maksad-ı mukaddesin husulü için fisebilillah uğraşanlar bulunuyor.”</p>

<p style="text-align: justify;">Sözlerinin devamında derginin sahibi ve yazarı Ali Vahid Efendi’ye şükranlarını, minnettarlığını da şu sözlerle dile getirmişti: “Vatanın en büyük bir ihtiyacına vefa etmek üzere fedakârane ortaya çıkıyorlar da bu kadar mükemmel bir eser meydana koyuyorlar. Evet, her eserin kıymeti, kendisinden beklenilen maksada edeceği hizmetin derecesiyle ölçülmek lazım geleceğine nazaran <i>Köy Hocası</i> için en mükemmel eser demekte hiç tereddüt etmeyiz.” Akif, <i>Köy Hocası</i>’nın dilinin güzelliğine, fikirlerinin temizliğine, konularının güzelce seçimine hayran kaldığını belirtmekten de geri durmaz: “ Yakinen anladık ki köylülerimizce bilinmesi elzem olan hakaik, bu lisan ile pek güzel anlatılabilecek ve ancak bu lisan ile anlatılabilecek. Köylü, <i>Köy Hocası</i>’nı can kulağıyla dinleyecek, dinledikçe zevk duyacak, müstefid olacak…”</p>

<p style="text-align: justify;">Derginin 1921’de Ankara’da yayınına başlaması üzerine yine Sebilürreşad’da bu defa Eşref Edib, “Köy Hocası Geldi” başlığıyla bir yazı kaleme almıştı: “Köylülerin pek ziyade sevdikleri <i>Köy Hocası</i> Anadolu’ya geldi. Geçen haftadan itibaren rahlesi başına geçti. Köylülere dinini, dünyasını öğretmeye başladı. <i>Köy Hocası</i>’nın köylülerden başka bir derdi yoktur. Hep düşündüğü, taşındığı köylülerdir. Ne kadar da güzel söylüyor. Ne kadar da faydalı şeyler buluyor. Okudukça insan şaşıp kalıyor. Dinledikçe zevk duyuyor. O tatlı sözlerin uzayıp gitmesini istiyor…”</p>

<p style="text-align: justify;">Şöyle bitireyim yazımı:</p>

<p style="text-align: justify;">Yukarıda sözünü ettiğim makalesinde Akif merhum, Ali Vahid Efendi’nin derginin ilk sayısında çıkış amacını anlatırken kullandığı, “Halime bakmam, Hasan Dağına oduna giderim” sözüne değinerek bu sözü onun tevazuuna bağlamış, bilakis Cenabı Hakk’ın onu sırf bu hizmet için yarattığını dile getirmiş ve sözünü şöyle bağlamıştı: “Belki siz, maksad-ı hilkatinizi geç anlamış yahut vazifenize erken başlayamamış olabilirsiniz. Bunu kabul ederiz (…). Eseriniz pek vazıh bir tarzda gösteriyor ki kudretiniz de himmetiniz kadar âlidir. Sakın bu kudreti istihfaf etmeyiniz, sakın bu himmete fütur kondurmayınız. Mesleğinizde sebat ediniz, devam ediniz, yılmayınız…”</p>

<p style="text-align: justify;">Yüz yıl sonra, haddim olmayarak ve Akif’ten ödünç alarak bu öğütleri, elinizde tuttuğunuz derginin çıkışında emeği geçen herkes için ben de tekrarlıyorum. Emekleri meşkûr olsun...</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/koye-ve-koy-halkina-adanmis-bir-omur-ali-vahid-uryani</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Feb 2023 16:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/diyanetarsivi.jpg" type="image/jpeg" length="52180"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[En Sadık Yoldaş Salih Amel]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/en-sadik-yoldas-salih-amel</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/en-sadik-yoldas-salih-amel" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dünya malına aşırı bağlananları uyarmak için söylenen “Kefenin cebi yoktur.” atasözü meşhurdur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Ahmet OĞUZ</b></em></p>

<p style="text-align: right;"><em>DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı</em></p>

<p style="text-align: right;">يَتْبَعُ الْمَيِّتَ ثَلَاثَةٌ، فَيَرْجِعُ اثْنَانِ وَيَبْقَى مَعَهُ وَاحِدٌ: يَتْبَعُهُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ وَعَمَلُهُ، فَيَرْجِعُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ وَيَبْقَى عَمَلُه</p>

<p style="text-align: justify;"><em>“Ölen kişiyi (mezara kadar) üç şey takip eder; ikisi geri döner, biri onunla beraber kalır. Ailesi, malı ve ameli onu takip eder. Ailesi ve malı geri döner, ameli ise (onunla) beraber kalır.” (Buhari, Rikak, 42 [6514]; Müslim, Zühd, 5 [2960].)</em></p>

<p style="text-align: justify;">Sözlükte “iş, fiil, çalışma” gibi manalara gelen “amel” kelimesi, “gayeli olarak yapılan iş” diye tanımlanmıştır. Dinî literatürde ise “emir, tavsiye veya yasaklara konu olan, sonunda ceza veya mükâfat bulunan davranış” manasına gelmektedir. (Süleyman Uludağ, “Amel”, <i>DİA</i>, 3/13-16.) Salih amel ise Yüce Allah’a iman edip O’na ibadet ve kulluk etmek, mahlûkatın yararına faydalı işler yapmak anlamına gelmektedir. Buna göre helal ve meşru olan her iş, şayet Allah rızası gözetilerek düzgün ve sağlam yapılıyorsa salih amel olarak nitelenir. Birçok ayet ve hadiste amel kavramı ile daha çok sevap kazanmak için yapılan çeşitli ibadetler dile getirilir. Bununla birlikte salih amel kavramının daha geniş kapsamlı olduğu unutulmamalıdır. Allah (c.c.) birçok ayet-i kerimede, “iman eden ve salih amel işleyen…” şeklinde buyurarak iman etmekle salih amelde bulunmayı yan yana zikretmiştir. (Bakara, 2/25, 62, 82, 277.) Ayetlerde geçen “salih amel işleyenler” nitelemesi, başta ibadetler olmak üzere her türlü olumlu ve yararlı davranış ve işleri ifade etmektedir. Ayrıca faydalı işlere “salih amel” denildiği gibi onu işleyen kişiye de “salih insan” denilmektedir. (Hadislerle İslam, 3/35-36.)</p>

<p style="text-align: justify;">Salih amelle ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s.), “Her iyilik bir sadakadır.” (Buhari, Edeb, 33 [6021].) buyurmakla sadaka ve salih amelin kapsamını geniş tutmuş ve “Allah Teâlâ birinizin yaptığı işi en iyi şekilde yapmasından memnun kalır.” (Beyhaki, Şu‘abü’l-İman, 7/234 [4931].) ifadesiyle de yapılan işte ihlas ve samimiyetin yanında kalitenin de önemli olduğuna işaret etmiştir. İman ve salih amel aynı zamanda insanların Allah katındaki değerini gösteren iki önemli ölçüdür. Bu husus, ayet-i kerimede şöyle ifade edilmektedir: “Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. İman edip salih (iyi ve yararlı) amelde bulunanlar müstesna…” (Sebe, 34/37.) Hz. Peygamber (s.a.s.) bu mesajı şöyle özetlemektedir: “Allah (c.c.) sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34 [2564].)</p>

<p style="text-align: justify;">Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir gün Medine’nin yüksek yerlerinden olan “Âliye” bölgesinden şehre girerken pazara uğradı. İnsanlar da onun etrafında bulunuyordu. Derken küçük kulaklı ölü bir oğlağın yanından geçti, ona elini uzatıp kulağından tuttu ve şöyle buyurdu: “Hanginiz bunu bir dirheme satın almak ister?” Ashab-ı kiram, “Bir dirheme değil daha az paraya bile almayız, onu alıp da ne yapalım.” dediler! Sonra Hz. Peygamber (s.a.s.), “Bedava verilse ister misiniz?” diye sordu. Onlar, “Vallahi o diri olsa bile kulakları küçük olduğu için kusurludur. Hem biz onun ölüsünü ne yapalım?” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resulüllah (s.a.s.), “Allah’a yemin ederim ki Allah katında dünya, önünüzdeki şu ölü oğlaktan daha değersizdir.” buyurdu. (Müslim, Zühd, 2 [2957].) Dünya ve ahirette bizi kurtaracak olan yegâne sermayemiz, amelimizdir. Fâni dünya hayatımız için çalışırken ebedî yurdumuz olan ahirete yönelik kalıcı hayırlı işler yapmayı ihmal etmemeliyiz. Unutulmamalı ki dünyada mal ve mülk sahibi olmakla ona aşırı değer verip onu âdeta amaç hâline getirmek farklı şeylerdir. Elbette Müslümanın helalinden malı ve mülkü olmalı, onları Allah rızası doğrultusunda harcamalıdır. Ancak kişi zekât ve sadaka vermeye yanaşmıyor veya onları verirken âdeta eli titriyorsa bu durum, onun dünya malına aşırı değer verdiğine işaret eder. Böyle davranmanın örnek bir Müslümana yakışmayacağı aşikârdır.</p>

<p style="text-align: justify;">Dünya malına aşırı bağlananları uyarmak için söylenen “Kefenin cebi yoktur.” atasözü meşhurdur. Bu ifade, “Ne kadar zengin olursan ol, öldüğünde yanında hiçbir şey götüremeyeceksin.” anlamına gelir. Bu durum, Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) şu hadisinde ne güzel ifade edilmiştir: “Ölen kişiyi (mezara kadar) üç şey takip eder; ikisi geri döner, biri onunla beraber kalır. Ailesi, malı ve ameli onu takip eder. Ailesi ve malı geri döner, ameli ise (onunla) beraber kalır.” (Buhari, Rikak, 42 [6514]; Müslim, Zühd, 5 [2960].)</p>

<p style="text-align: justify;">Ölüm gerçeği, ders almak isteyene en büyük ibrettir. Çünkü ölüm bize dünya hayatının geçici olduğunu, sahip olduğumuz tüm varlıkların birer imtihan vesilesi olduğunu hatırlatır. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır: “Her canlı ölümü tadacaktır; yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak ancak kıyamet gününde verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılır da cennete konursa artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir.” (Âl-i İmran, 3/185.) Dolayısıyla mal, mülk, makam ve şöhret bizi aldatmamalıdır. Nitekim Yüce Allah bu konuda bizi şöyle uyarmaktadır: “Bilin ki dünya hayatı; bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir…” (Hadid, 57/20.)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Yapılan iyilikler sahibini mutlu ederken kötülükler de onu pişman edecektir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir gün ashabına şöyle buyurdu: “Her ölen mutlaka pişmanlık duyacaktır.” Ashab-ı kiram, “Niçin pişmanlık duyacak?” diye sordu. O da şöyle cevap verdi: “İyilik eden kimse hayatta iken daha çok iyilik yapmadığına pişman olacaktır. Kötülük eden kişi ise hayatta iken kötülükleri terk etmediği için pişman olacaktır.” (Tirmizi, Zühd, 58 [2403].) Dünya geçici, ahiret ise ebedî olduğuna göre her birine orada kalınacak kadar değer verilmeli ve ona göre hazırlık yapılmalıdır. Nitekim ahirete hazırlık yapılması noktasında Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a itaatsizlikten sakının. Herkes yarın (ahiret) için ne hazırladığına baksın!” (Haşr, 59/18.) Sevgili Peygamberimiz de bu konuda şöyle uyarıda bulunmaktadır: “Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise arzularına uyup bir de Allah’tan (bağışlanma) umandır.” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyame, 25 [2459].)</p>

<p style="text-align: justify;">Yazımıza Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) bir duası ile son verelim: “...Allah’ım! Beni amellerin en güzeline ve ahlakın en güzeline kavuştur. Onların en güzeline ancak sen ulaştırırsın. Beni kötü işlerden ve kötü ahlaktan muhafaza eyle. Bunlardan ancak sen koruyabilirsin.” (Nesai, İftitah, 16 [896].)</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/en-sadik-yoldas-salih-amel</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Feb 2023 16:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/sadik-yoldas.jpg" type="image/jpeg" length="49542"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnfak Ahlakı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/infak-ahlaki</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/infak-ahlaki" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dünyada insanlar arasında dengenin sağlanması, huzur ve mutluluğun devam etmesi için paylaşmak, yardımlaşmak, ikram ve infak etmek gibi değerlerin canlı tutulması elzemdir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Dr. Bayram KÖSEOĞLU</b></em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: right;"><em>DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı</em></p>

<p dir="RTL" style="text-align: justify;">مَثَلُ الَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فٖي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍؕ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلٖيمٌ</p>

<p style="text-align: justify;">"Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zat ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir." (Bakara, 2/261.)</p>

<p style="text-align: justify;">Yüce Allah, hikmeti gereği insanları farklı farklı yaratmıştır. Toplumların dilleri, renkleri, kültürleri birbirinden farklı olduğu gibi sahip oldukları kabiliyetler, maddi imkânlar itibarıyla da insanlar farklılaşmaktadırlar. Bu durumda, toplumsal bir varlık olan insanın varlığını sürdürebilmesi için diğer insanlarla bir arada yaşamasının gerekli olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah kâinata bir denge ve düzen yerleştirmiş, farklı bölge ve coğrafyalara farklı imkân ve zenginlikler lütfetmiştir. “...Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık...” (Zuhruf, 43/32.) mealindeki ayette buyrulduğu üzere bu ilahi hakikat pek çok hikmeti ihtiva etmektedir. (Matüridi, Te’vilatü Ehli’s-Sünne, 9/162-163; Zemahşeri, el-Keşşaf, 4/248-249.) Bu hakikat insanlara aynı zamanda bir sorumluluk da yüklemektedir. Dünyada insanlar arasında dengenin sağlanması, huzur ve mutluluğun devam etmesi için paylaşmak, yardımlaşmak, ikram ve infak etmek gibi değerlerin canlı tutulması elzemdir. İnsanların dünya hayatında her bakımdan aynı seviyede olamayacakları, kiminin zengin kiminin fakir olduğu gerçeğine bağlı olarak Yüce Allah’ın bir ferde, topluma, bölgeye bahşettiği nimetler ihtiyaçtan fazla ise bu fazlanın ona muhtaç olanlara aktarılması, ihtiyaç sahipleriyle paylaşılması zorunludur. Aksi hâlde, insanlar arasında sosyal, kültürel ve ekonomik farklılıklar oluşacak; bu farklılıklar istekleri doğuracak, istekler yerine getirilmediği takdirde ise öfke, düşmanlık, kin, zorbalık, savaş gibi huzur ve mutluluğu bozan olumsuzluklar baş gösterebilecektir. (Kur’an Yolu, c.1 s.419.)</p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim’de muhtaçlara yardım etmeyi, iyilikte bulunmayı, paylaşmayı tavsiye eden pek çok ayet yer alır. Bunun yanında, infak, zekât ve sadaka gibi kavramlar da yardımlaşmaya, paylaşmaya, fakirle zengin arasında bir denge kurmaya yöneliktir. Belli şartları taşıyan Müslümanların vermesi gereken zekât yanında her fırsatta gönüllü olarak sadaka vermelerini, Allah yolunda infak etmelerini tavsiye eden Kur’an, infakın nasıl yapılması gerektiğine de işaret etmekte, bu konuda bizleri irşat etmekte, infak ahlakını bizlere öğretmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Öncelikle, “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) mealindeki ayetle Kur’an insanın çalışmasının, gayret etmesinin önemine işaret eder. Ancak herhangi bir engelden dolayı çalışamayan veya gayret ettiği hâlde başaramayan kişilerin olduğu da bir gerçektir. Bu durumda, imkânı olanların ihtiyaç sahiplerine el uzatması, yardım etmesi, tasaddukta bulunması hem dinî hem insani bir sorumluluktur. Bu görevi yerine getirirken sorumlu davranmak, belli ilkelere riayet etmek de Kur’an’ın bizlere öğrettiği hususlardandır. Buna göre; ibadet maksadıyla yapılacak olan infak ve tasadduk insanların takdir ve beğenisini kazanmak için değil Allah rızası için yapılacaktır. Bu amaçla infakta bulunanların misalini, yağan bol yağmurla iki kat ürün veren bir bahçe örneğiyle anlatan Yüce Allah (Bakara, 2/265.), kendi rızası gözetilerek yapılan infakın getireceği ecir ve berekete işaret etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">İnfakta dikkat edilecek önemli hususlardan bir diğeri, yapılan iyiliğin arkasından başa kakma ve incitme gibi davranışların gelmemesidir. Yüce Allah bu konuda da bizleri uyarmaktadır. (Bakara, 2/262.) Zira bu durum, ihtiyaç sahibi olan kardeşlerimizi rencide edecek, onurlarını kıracak kötü bir davranış olduğu gibi yapılan iyilik ve yardımların ecir ve bereketini de yok edecektir. Verilen sadakaların gizli bir biçimde verilmesinin daha hayırlı olduğuna işaret eden Kur’an (Bakara, 2/271.), sadakayı alanın mahcup olmaması, sadakayı verenin ise gösterişin cazibesine kapılmaması adına önemli bir hususa vurgu yapmaktadır. Verilen malın kötüsünün değil iyisinin verilmesi de yapılan infakta dikkat edilmesi gereken önemli hususlardandır. Kendimizin beğenmeyeceği, kerhen alacağı şeyleri hayır diye vermeye kalkışmamamız gerektiği yönündeki Kur’ani tavsiye (Bakara, 2/267.) infak ahlakına dair önemli bir ilkeyi öğretmektedir bizlere. Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de israftan uzak durulmasıdır. Bizim için ihtiyaç fazlası olan bir şeye bir başkasının ihtiyaç duyabileceğini düşünerek hareket etmek, hayatın her alanında olduğu gibi harcamalarda da dengeli olmak, yine Kur’an’ın bizlere bir emridir. (İsra, 17/29.) Bir Müslümana nasıl ki cimrilik yakışmazsa israf etmek, gereksiz harcamalar yapmak, saçıp savurmak da Müslümana yakışan&nbsp; bir davranış değildir.</p>

<p style="text-align: justify;">Yapılan infakın, hayır ve iyiliklerin, verilen sadakaların dünya/ahiret hayatında büyük faydaları olduğu da konuyla ilgili bir diğer husustur. (Kur’an Yolu, c.1 s.418-419.) Zira yaptığımız hayırların kendi menfaatimize olduğunu belirten Yüce Allah, bunların karşılığının tam olarak verileceğini de müjdelemektedir. (Bakara, 2/272, 274.) Genellikle yapılan iyiliklerin sevabı bire on olduğu hâlde Allah yolunda infak etmenin sevabının yukarıda işaret edilen ayette (Bakara, 2/261.) bire yedi yüz olarak ifade edilmesi bu ibadetin önemini ve değerini gösteren, karşılığının kat kat verileceğine işaret eden çok önemli bir müjdedir. (Nesefi, Medariku’t-Tenzil, 1/216-217; Kur’an Yolu, c.1 s.420.) Her ne kadar verilen sadakaların, yapılan hayırların, görünüşte malı azalttığı düşünülse de gerçek hiç öyle değildir. Kur’an’da, Yüce Allah’ın verilen sadakaları artırdığı, bereketlendirdiği ifade edildiği üzere (Bakara, 2/276.), Allah yolunda infakta bulunan kişinin kazancının hayırlı ve bereketli olması, bize verilen imkânlara şükrümüzün bir ifadesi olması, yapılan sadaka-i cariyelerle amel defterimizin sürekli açık kalmasına vesile olması gibi hususlar dikkate alındığında bütün bunların herhangi bir maddi değerle ölçülemeyeceği ortadadır. Kur’an’da, “Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz.” (Âl-i İmran, 3/92.) buyrulduğu üzere,&nbsp; Allah’ın sevgili kulları “îsâr” duygusuyla hareket ederler, “kendileri istedikleri hâlde yiyeceği yoksula, yetime ve esire ikram ederler.” (İnsan, 76/8.) ve bunu dünyevi bir menfaat ve karşılık beklemeden sadece Allah rızası için yaparlar. (İnsan, 76/9.) Bütün bunların toplumsal birlik, beraberlik, dayanışma ve kaynaşma vesilesi olduğu ise muhakkaktır.</p>

<p style="text-align: justify;"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/infak-ahlaki</guid>
      <pubDate>Wed, 08 Feb 2023 16:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/bayram-koseoglu-11-1.jpg" type="image/jpeg" length="21296"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahlaklı Bireyin Oluşmasında Kur’an’ın Rolü]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ahlakli-bireyin-olusmasinda-kuranin-rolu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ahlakli-bireyin-olusmasinda-kuranin-rolu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kur’an ve sünnet etrafında oluşmuş ilmî birikim, Kur’an ve sünnetin anlaşılması için hayati önem taşımaktadır ve asla göz ardı edilmemelidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Doç. Dr. Adil BOR </b></em></p>

<p style="text-align: right;"><em>Tahran Din Hizmetleri Müşaviri</em></p>

<p style="text-align: justify;">Allah dünyayı insanların yaşayabilecekleri bir şekilde yarattı. Evrende bir toz zerreciği mesabesinde dahi olmayan insan, yeryüzüne halife tayin edildi. Halife kelimesi de epistemolojik olarak bu durumu ifade eden bir kavramdır. Ancak insan evrende çok küçük bir yeri kaplasa da onun sahip olduğu akıl, idrak, hayal gücü, duyguları ve arzuları, evreni aşacak ve evrene hükmedebilecek bir yapıdadır. İnsana dünyanın imarını ve ıslahını gerçekleştirme; dünyayı adalet, hakkaniyet ve emniyet çerçevesinde idare etme görevinin tevdi edilmesinin arka planında onun sahip olduğu söz konusu özellikler bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;">İnsan, fıtratı gereği hem rahmani hem de şeytani duygulara sahiptir. İnsanın iç dünyasında bu duygular arasında sürekli bir çekişme söz konusudur. Bazen hayra teşvik eden duygular galip gelirken bazen de fesada, zulme ve insanı mutsuz eden düşünce ve davranışlara sevk eden duygular etkin olmaktadır. Ancak insanın akıl ve idrak melekesi işlevsel olduğunda onun rahmani duyguları galip gelme ihtimali yüksektir. İnsan, fıtri olarak bu potansiyele sahiptir. Fakat insan, taklit, cehalet ve çevresel faktörlerden dolayı akıl ve idrak işlevselliğini kaybedebilir. Bu durumda insanı, hayra, hakikate ve fıtri değerlere teşvik eden duyguların yerine, şeytani ve nefsani arzular ön plana çıkabilmektedir. Bunun bir sonucu olarak insan tayin edildiği hilafet makamına uygun olmayan fesadı, adaletsizliği, zulmü gerçekleştirebilir. Bu da insanın akli melekesinin işlevsel olmasının önemini ortaya koymaktadır. Bundan dolayı insanın akıl ve iradesinin aktifliğine rehberlik eden bir öncüye ihtiyaç olmuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın temel amacı da insanın aklını ve duygularını kullanmada ve insanın atandığı halifelik makamının hakkını vermede kendisine rehberlik etmektir. Bu anlamda Kur’an ve sünnet, insanı düşünce ve değerler hususunda terbiye etmeyi amaçlayan ilahi bir eğitim programıdır. Şöyle ki bu programın sahibi olan Allah, insanın da dâhil olduğu bir bütün olarak varlığın asıl terbiyecisi ve ilk muallimidir. Kur’an’da bu durum, “Rabbü’l-âlemin” ifadesiyle belirtilmektedir. Rab kelimesi, yaratmak ve idare etmek anlamları yanında, terbiye etmek ve eğitmek manalarını da içermektedir. Bu anlamda insan istisna tutulursa bütün varlık ilahi terbiyeye teslim olmuştur.</p>

<p style="text-align: justify;">Tevhit, tezkiye, ümran ve ubudiyet, ilahi eğitim programının ana eksenini oluşturmaktadır. Tevhit, bütün varlığın sahibinin Allah olduğu esasına dayanmaktadır. Müslüman, bu çerçevede varlığı anlamaya çalışır. Tezkiye, insanın saygınlığına yakışmayan davranışlardan uzak durup ahlaki değerlere sahip olmasıdır. Ümran, adalet, hakkaniyet ve merhametle dünyayı imar etmektir. Ubudiyet ise Allah’a kul olmaktır. Yani Allah’a teslim olmak ve Allah’a karşı derin bir saygı duymaktır. Diğer bir ifadeyle ubudiyet, insanın, Allah’ın güzel isimleri (esma-i hüsna) çerçevesinde zihninin ve kalbinin özgürleşmesi, iradesinin ve aklının başkasına teslim edilmemesidir. Bu anlamda Kur’an ve sünnette yer alan zikir, tesbih, namaz, ahlaki ve insani değerler; bir bütün olarak emir ve nehiyler vahyin söz konusu temel amaçlarını gerçekleştirmeye yöneliktir. Diğer bir ifadeyle ubudiyet, Allah’a kul olmakla aktif bir birey olmaktır. Çünkü Allah’a kul (abd) olmak insanı pasifize eden değil, bilakis insana şahsiyet kazandırarak onu aktif bir birey hâline getiren eylemdir. Dolayısıyla insanın aklını işlevsiz kılan ve şahsiyet desenlerini yok eden bir ubudiyet anlayışı, peygamberlerin insanlara ilettiği ve öğrettiği ubudiyet anlayışına uymaz.</p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın akla gelen ilk&nbsp; özelliği hanifliktir. Haniflik, mahiyeti itibarıyla tevhit, hak, adalet, insani ve ahlaki değerlere ulaşmak için sürekli bir gayret içinde olmaktır. Bu anlamda hakikate ulaşmak için sürekli okumak, araştırmak, sorgulamak ve sentez yapmak hanifliğin özelliklerinden bazılarıdır. İlk nazil olan ayette okumanın emredilmesi fakat okuma çeşidinin belirtilmemesiyle muhatapların tenzili ve tekvini ayetleri okumada bir ayrım yapmamaları ve sürekli söz konusu ayetleri birlikte okuyarak zihin ve gönül dünyalarını zinde tutmalarının amaçlandığı söylenebilir.</p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın ilk uygulayıcısı Hz. Peygamber, önce vahyin içerdiği değerlerinin gereğini yapmıştır. Kendisinden zelle mesabesinde hatalar peyda olunca uyarılmak suretiyle düzeltilmiştir. Kur’an’da bu yönde hitap içeren ayetler ile “Rabbim beni terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı.”(Suyuti, Cami’us-Sağir, 1,12.) hadisi de buna işaret etmektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, ilahi programın model şahsiyeti olarak insanlara takdim edilmiştir. Hz. Peygamber’in yaşam tarzını soranlara Hz. Aişe’nin “Onun ahlakı Kur’an’dı.” şeklinde cevap vermesi de buna işaret etmektedir. Zira ilahi olsun beşerî olsun topluma sunulan herhangi bir düşünce veya değerin karşılık bulması, söz konusu programı yaşayan model şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz de sahabeden model şahsiyetler inşa ederek insanlara vahyin değerlerini ulaştırmaya çalıştı. Kendisinden sonra sahabe de Hz. Peygamber’den aldıkları eğitimle dünya okyanusunda boğulmak üzere olan insanlığa, vahyin kopmayan ipini uzatarak insanların imdadına yetişti. Böylelikle sahabenin gayreti ve örnek şahsiyetiyle, vahyin değerleriyle insanlık yeniden hayat buldu ve âdeta yeniden dirilmiş (el-ba’su bade’l-mevt) oldu. Hakikat ve haklı olmanın ölçüsünün güç değil adalet ve ihsan olduğu insanlara fiilî olarak gösterilmiş oldu.</p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber ve sahabeden sonra Kur’an’ın anlaşılması ve hayat ile irtibatının kurulması âlimlerin uhdesinde kaldı. Dinî yaşayış, âlimlerin bilgi düzeyleri, hayata bakışları, Kur’an ve sünnetin ihtiva ettiği değerleri yaşamalarına göre şekillendi. Bu da doğru bir İslami tasavvurun oluşması için âlimlerin bilgi düzeyleri ve davranış biçimlerinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu sebeple âlimler ve ilim talebeleri sürekli kendi bilgilerini güncellemeli, düşünce ve eylemlerinde hakikat arayışında olmaları gerekmektedir. Âlimlerin kendi zihin ve kalp dünyalarını doğru bir şekilde inşa etmeleri gerekmektedir. İdrak ve bilincini Kur’an ve sünnetin öncülüğünde oluşturmaları önem arz etmektedir.&nbsp; Bu da ancak Kur’an, sünnet ve onların etrafında oluşmuş ilmî birikimle ciddi bir ilmî yapı ile doğru iletişim kurmakla mümkün olacaktır. Kur’an ve sünnet etrafında oluşmuş ilmî birikim, Kur’an ve sünnetin anlaşılması için hayati önem taşımaktadır ve asla göz ardı edilmemelidir. Aksi takdirde İslam’ın ana damarı olan Kur’an ve sünnetten uzaklaşmak her zaman muhtemeldir. Sonuç itibarıyla İslami ve insani değerlerin, doğru bir şekilde topluma iletilmesi için öncelikle zihin ve kalpleri Kur’an ve sünnetin varlık tasavvuru, ahlaki ve insani değerleriyle şekillenmiş, düşünce olarak günümüzde yaşayan ve çağımızın farkında olan erdemli bireylerin inşasıyla mümkün olabilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ahlakli-bireyin-olusmasinda-kuranin-rolu</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Feb 2023 16:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/adil-bor.jpg" type="image/jpeg" length="91164"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dünyevileşme: Anlamın Yitirilişi yada Varlık Yoksunluğu]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/dunyevilesme-anlamin-yitirilisi-yada-varlik-yoksunlugu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/dunyevilesme-anlamin-yitirilisi-yada-varlik-yoksunlugu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dünyevileşme, tevhit düşüncesini zayıflatarak insanın, varlığın bütününe intisabını engellemeyi hedefliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Dr. Osman Nuri DEMİR</b></em></p>

<p style="text-align: right;"><em>İstanbul Medeniyet Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi</em></p>

<p style="text-align: justify;">Sekülerizm (dünyevileşme), insanın dinden ve kutsaldan koparılışını simgeleyen bir kavramsallaştırma faaliyetine işaret etmektedir. Buna göre seküler insan kendisini çepeçevre kuşatan esaret zincirlerini kırmış, Tanrı’ya karşı hürriyetini kazanmış ve neticede bireysel varlık mücadelesini başarıya ulaştırmıştır. Batı ve Hristiyan medeniyeti düşünüldüğünde, belki bu türden bir kavramsallaştırma veya insanı aşkın olanın önünde görünür kılma çabaları bir derece mazur görülebilir. Çünkü Prometheus’un ve Pandora’nın çocuklarının, varisi oldukları gelenekte insan, Tanrı’ya rağmen ve ancak ona başkaldırarak kendi varlığını ispata girişebilir ve yalnızca bu yolla hak ettiği şeyleri elde edebilir. Zaten dünyevileşme kavramının ve felsefi altyapısının arka planında Batı medeniyetinin bahsi geçen tartışmalı geçmişi bulunmaktadır. Dolayısıyla dünyevileşme hem reel politik yaşanmışlığıyla hem de fikirsel hazırlık ve uygulama safahatıyla, kısacası menşei ve özü itibarıyla Batı’ya ait bir kavramdır. Kur’an böyle bir uğraşının temelinde bulunan düşünce yapısına ve ulaşacağı nihai akıbete şu ifadelerle telmihte bulunur: “Onlar, dünya hayatını ahirete tercih eden, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir; işte onlar derin bir sapkınlık içindedirler.” (İbrahim, 14/3.) Dolayısıyla İslam düşüncesi ve tevhit inancı açısından bu türden bir mücadele yersiz ve anlamsızdır. Çünkü Prometheus’un ve Pandora’nın çocuklarının aksine Âdem ve Havva’nın evlatları kendilerine esma öğretilerek (Bakara, 2/31.), bilgiyle donatılarak, yeryüzüne halife ve varis kılınarak dünyaya gönderilmişlerdir. (Bakara, 2/30.) Bu açıdan dünya Müslümanlar için ne Tanrı’ya karşı özgürlük mücadelesi yürütülecek bir alan ne de O’na rağmen ve O’ndan rol çalmaya girişerek varlıklarını ispat etme yeridir. Aksine bir imar, ıslah ve verili özellikleriyle, temiz fıtratlarıyla kendilerini gerçekleştirme ve Allah’ın, yaratılışlarına yerleştirdiği potansiyeli açığa çıkarma sahasıdır. Çünkü İslam inancına göre az önce bahsi geçen özellikler bütün insanlara doğuştan bizzat Allah tarafından bahşedilmiştir. Fakat şurası da muhakkak ki küreselleşmenin de beslemesiyle sekülerleşme, sadece içinden çıktığı ve öz evladı olduğu Batı Dünyası’nda kalmamış, İslam toplumlarına da sirayet etmeye hatta günden güne artan oranda etkisini hissettirmeye başlamıştır.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Dünyaya atılmış insan</b></p>

<p style="text-align: justify;">Dünyevileşme, insanın Allah’la bağını koparma, onu dinden ve dine ait olan her şeyden izole etme çabasına zemin oluşturmaktadır. Hâlbuki düşünsenize, Allah’la alakası kesilen, metafizik âlemle ilişkisi koparılan insan artık bu noktadan sonra ne kadar da çaresiz ve yalnızdır. İşte böyle bir insan tipolojisini teşekkül ettirmeye ve dayatmaya çalışan sekülerizm, bu sayede insanoğlunu dünyaya atılmış, kökensiz, temelsiz, öncesi ve sonrası olmayan, dünya ile sınırlı, oraya mahkûm, her türlü müdahaleye açık, sahipsiz ve savunmasız bir varlığa dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Kuşkusuz sekülerizmle aynı düşünce geleneğine mensup olup benzer felsefi altyapıdan faydalanan fikir ve düşünce akımlarının hemen tamamının nihai hedefi de insanı bu şekilde kıblesiz, pusulasız ve kimsesiz bırakarak onu her türlü etkiye ve yönlendirmeye açık hâle getirmektir. Hayal etsenize, bahsi geçen hâldeki bir insanın ufku ne kadar da karanlık hâle gelir! Onun için artık varlık ve hayat tasavvuru, varsa yoksa sadece şu daracık dünyanın ufkuyla sınırlıdır. Emelleri, düşünceleri, arzu ve hedefleri ancak bu küçücük yer kürenin çeperlerine kadar ulaşabilir, ötesine geçemez. Çünkü kendisine oradan ötesinin olmadığı fısıldanmış ve buna göre yaşaması öğütlenmiştir. Artık ondan beklenen şey hayatı hesapsızca, ölçüsüz ve düşüncesizce yaşamasıdır. İşte varlığa ve hayata böyle suni bir pencereden bakmaya mecbur edilen bir insanın nasıl bir keşmekeşin içinde olduğu tahmin bile edilemez. Anlık yaşar o, şehveti ve hazzı hayatının merkezine alır. Fakat bütün bu yönelimlerine, dünyevi amaç ve arzularını hesapsızca tatmine koyulmasına dahası bunu hayatın biricik gayesi hâline getirmesine rağmen mutsuzdur o. Yapayalnızdır, en yakınlarından, sevdiklerinden, gönül verdiklerinden bile kuşku duyar, korku içindedir. Şüphesiz böyle bir insanın içine düşürüldüğü durumun iki temel sebebi vardır. Birincisi o her ne kadar başına buyruk yaşasa ve istediği gibi hayat sürdüğünü zannetse de Yaradan’ın fıtratına kodladığı iç sesin sürekli olarak kendisine yönelttiği şu türden sorular onu asla rahat bırakmaz: “Ya Allah varsa!”, “Ya ahiret varsa!”, “Ya insan sahipsiz değilse ve kendisine verilen nihayetsiz nimetlerden dolayı hesaba çekilecekse!” İkinci sebep ise onun gerçek kalbî tatmine Allah’tan gayrı hiçbir şeyle ulaşamayacağı gerçeğinin orta yerde duruyor olmasıdır. İşte bu nedenlerle şayet insanoğlu fıtratını ters yüz ederek, iç sesini susturarak, gönlünde kaynayan yakıcı ateşten yükselen istifhamlara kulaklarını tıkayarak hakikat karşısında kör, sağır ve dilsiz taklidi yapsa da hiçbir şekilde mesut olamaz, hakiki saadeti yakalayamaz. Çünkü Allah’tan indirilenin hak olduğunu görüp bilen ve istifade eden kimse ile görmeyen, görmezlikten gelen kimse bir olamaz (Rad, 13/19.) ve gönüller ancak Allah’ın varlığını idrak ederek tam anlamıyla huzura kavuşabilir. (Rad, 13/28.)</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Dünyevileşme ne vadediyor?</b></p>

<p style="text-align: justify;">Dünyevileşme, tevhit düşüncesini zayıflatarak insanın, varlığın bütününe intisabını engellemeyi hedefliyor. Peki, insanın bu kadar hazin bir duruma düşürülmesine ve bu derecede ağır bir yükü sırtlamaya mecbur edilmesine, bunca eziyete muhatap kılınmasına karşın bütün bunlar için burada insana ne vadedilmektedir? Ne acıdır ki burada insana vadedilen; hiçlikten, boşluktan ve karanlıktan başka bir şey değildir. Çünkü dünyevileşme insana sadece “-mış gibi yaparak yaşamayı”, geçici haz ve hevesleri idealize ederek onların tatminine yönelmeyi insanlığın yegâne amacı olarak belirlemeyi vadetmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Dünyevileşme, inansa bile insana sanki Allah yokmuşçasına davranmayı, O’nu düşünmeden, plan ve programlarına karıştırmadan, hayatın olağan akışında Yüce Allah’ı ve dinî düşünceyi hatırlatan her şeyi gündeminden çıkararak yaşamayı alternatifsiz bir proje olarak sunmakta, hatta böyle bir hayat tarzını insanın en yüksek gayesi olarak sürekli bir şekilde ve farklı kanallarla insan zihnine yerleştirmenin yollarını aramaktadır. Dünyevileşme yine insana aklını kullanmamayı, aklın veriliş gayesini düşünmemeyi, vahyin ve peygamberlerin çağrılarına kulak tıkamayı, özetle ondan sanal mutluluğunu bozacağını düşündüğü bütün obje, nesne, düşünce ve öğütlerle arasına kocaman, ulaşılamaz, aşılamaz setler çekmesini, duvarlar örmesini istemektedir. Çünkü düşünen ve gerçekten hakikati keşfetmeye meyilli olan insan, bu âlemin sadece görünenden ibaret olmadığını ve Allah’tan koparılan bir kimsenin henüz dünyada iken azap üstüne azap yaşayacağını, onun daha burada iken iç dünyasını yakıp yıkan ateşlerle baş başa kalacağını anlayacaktır. Yine insan bu manada bilir ki Allah’a nispetini kaybeden kimsenin daha en baştan bizzat kendi varlığı da anlamını yitirecektir. Çünkü insanın varlığı kendinden olmadığına göre şayet Tanrı da yoksa o hâlde şimdi bugün burada bulunmamızın ne anlamı olabilir ki? Başka bir aktarımla Tanrı yoksa ne vardır ve insan neden ve niçin var olmuştur? Mezkûr sorular ve onlara vereceğimiz cevaplar da işaret etmektedir ki Allah’ın var olmadığının ya da insanın veya âlemin bir an olsun Allah Teâlâ ile irtibatının kesildiğinin düşünüldüğü her lahza insanlık için tarifsiz bir acı ve zifiri bir karanlıktır. Karanlıkları aydınlatacak ve insanı dünyevileşme hastalığından kurtaracak olan da varlığın hakiki sahibine, gerçek anlamda biricik varlık olan Yüce Allah’a iman ederek varlık ve anlam kazanmak, böylece O’nun varlık nuruyla âlemi, insanı ve insanlığı aydınlatmaktır. Zira O, göklerin ve yerin nurudur. (Nur, 24/35.) O’nun varlığının idrakiyle insanın ve bütün varlığın Allah’a nispeti sağlanacak, böylece küllî olarak âlemin ve onun bir cüzü olarak insanın varlığı anlam kazanacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Olmakla sahip olmak arasında insan&nbsp;&nbsp; </b></p>

<p style="text-align: justify;">Dünya hayatı insan türü için aslında “olma”, olgunlaşma ve kemâle ulaşma yolculuğudur. İnancımıza göre bu yolculuk dünya hayatıyla da son bulmaz. Aksine insan ölümle “olma” sürecini tamamlamaya ve bu sürecin akıbetiyle karşılaşarak semerelerini devşirmeye gider. Bu yönüyle insan ölümle son bulan değil, ölümle tamam olan bir canlıdır. Hâlbuki bu gerçek ihmal edilip insan sadece dünyaya ve dünya hayatına hasredildiği zaman o, yarım kalan, manadan sarf-ı nazar ederek maddeye odaklanan süfli bir varlığa dönüşmektedir. Gerçek şu ki insanoğlu dünyaya sırf sahip olma duygusunu doyuma ulaştırmak için gönderilmemiştir. Erich Fromm’un (1900-1980) ifadesini ödünç alarak söylersek; insan “sahip olmak”la değil, “olmak”la kemâlini bulan bir varlıktır.</p>

<p style="text-align: justify;">Dünyevileşen modern insan, olmakla sahip olmak arasında sıkıştırılıp bırakılmıştır. O artık adına “sahip olmak” denilen bir mengenenin kıskacında inleye inleye kendi olamadan, potansiyelini gerçekleştiremeden, olma yolculuğunu ıskalayarak ve kendini tüketerek hayatını idame ettirmeye çalışmaktadır. Burada nazara verilen şey sadece sahip olmaktır ve buna göre hiçbir şeyi bulunmayanın, bir şeye sahip olamayanın kendisi de bir hiçtir. Dolayısıyla dünyevileşme felsefesinde kutsalın, aşkının, ahlak ve maneviyatın bir önemi kalmamıştır. Mühim olan yalnızca ve yalnızca maddi olanı elde etmek, ulaşabildiği her şeye malik olmaktır. Oysa hakikat nazarında dünyaya sahip olma arzusu insanın insan oluşunun, kemâle ulaşma arzusunun ve “olma” yolculuğunun en büyük düşmanıdır.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Dünyevileşme, Müslüman ve denge</b></p>

<p style="text-align: justify;">Buraya kadar yazılanlardan hareketle Müslümanın dünyayı tamamen terk etmesi, meşru nimetlerden bile uzak durması gerektiği gibi bir sonuca da ulaşılmamalıdır. Aksine inancımıza göre âlem ve içindekiler Allah tarafından insanoğluna musahhar kılınmış, onun hizmetine verilmiştir. (Casiye, 45/13.) Peki, burada Müslüman özelinde insanın gözetmesi gereken denge nasıl olmalıdır ya da dünyevileşmeden dünya nimetlerinden istifade etmenin ölçüsü nedir? Kuşkusuz dengenin korunması için üç temel bilincin yerleşmiş olması gerekmektedir ki bunlar; tevhit, ihsan ve emanet bilincidir. Tevhit bilincinin bağlayıcılığı mümine bütün tasarruflarının temel çerçevesini ihsan şuuruyla oluşturabilme imkân ve ihtimali sunacaktır. Öyle ya tevhit, müminin Rabbi ile ahdinin O’na kulluk taahhüdünün; ihsan ise bu ahit ve taahhüdü hep hatırında tutup O’nun murakabesi altında bulunduğunu unutmadığının ilan ve ilamıdır. Tevhit ve ihsan bilincine kavuşan mümin için doğal olarak bağlı kalması gereken üçüncü bilinç ise emanet bilincidir. Çünkü mümin bilir ve inanır ki kendi varlığı, bedeni ve manevi nitelikleri, aldığı nefes, bastığı toprak ve üzerinde yükselen sema, ister canlı isterse cansız olsun içinde barındırdığı tüm varlıklarla birlikte bir bütün olarak âlem emanet olup mülkün gerçek sahibi ise Allah’tır. İşte bu bilince sahip olduktan sonra müminin maruf ölçülerle dünyadan ve dünya nimetlerinden istifade etmesinde bir mahzur da yoktur. Nitekim Allah Teâlâ bu husustaki dengeye işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas, 28/77.) Zaten “el-aslu fi’l-eşyâi el-ibâha” kaidesinin ifade ettiği üzere eşyada aslolan da mübahlıktır. Öyleyse insan Yaradan’ı unutmadan, O’na rağmen ve O’nu dışlayarak ve tabii ki kendisini ebedî azap ve hüsrana sürükleyecek bir isyan ve başkaldırı hareketine girişmeden, yine Allah’ın koyduğu sınırlı sayıdaki yasaklara riayet ederek dünyadan ve dünya nimetlerinden istifade edebilir ve etmelidir. Doğru ve matlup olan da budur. Aksi hâlde kendi varlığını da içinde yaşadığı âlemi de borçlu olduğu Allah’tan yüz çevirerek tamamen hevasının arzu ve yönelimlerinin emrine giren ve Allah’ın mülkünde Allah’ı hesaba katmadan yaşama gaflet ve cüreti gösteren insan, dünyada kendini de unutacak hâle gelecek ahirette de sonsuz ve telafisi mümkün olmayan bir pişmanlıkla karşı karşıya kalacaktır. Öyle ya, varlığın sahibini tanımayanın, varlık vereni unutanın kendi geçici ve mecazi varlığı bir anlam ifade eder mi ya da gerçekten onun var olduğundan, varlık kazandığından bahsedilebilir mi? Bu sebeple olsa gerek Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” (Haşr, 59/19.) Dolayısıyla insan dünyevileşerek ve Allah’ı unutarak değil ancak tevhidi benimseyip kendini Allah’a nispet ederek anılmaya değer bir varlık hâline gelebilir: “İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.” (İnsan, 76/1.)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/dunyevilesme-anlamin-yitirilisi-yada-varlik-yoksunlugu</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Feb 2023 16:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/dunyevilesme-11.jpg" type="image/jpeg" length="13056"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Emanet Şuuruyla Anlam Kazanan İnsani Varlığımız]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-suuruyla-anlam-kazanan-insani-varligimiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-suuruyla-anlam-kazanan-insani-varligimiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnanan insanlar için çocuklar, yetimler, hayvanlar, canlı ve cansız eko sistemin tamamı, tevhidin ahenkli ritmi içinde iyilik yapmanın bir vesilesi ve emanet şuurunun timsalidir. ]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Prof. Dr. Soner GÜNDÜZÖZ&nbsp; </b></em></p>

<p style="text-align: right;"><em>DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi&nbsp;&nbsp;</em></p>

<p style="text-align: justify;">Maddi ilerleme iddiasındaki insanlığın, küresel savaşlar, çevre felaketleri, gelir dağılımındaki dengesizlikler, hayvan hakları, terör olayları, yabancı düşmanlığı, göç ve mobilizasyon sorunları, biyo-etik, ötekileştirme ve salgın hastalıklar gibi problemlerle boğuşması, beşerî ilerlemenin her kademede tutarlılık oluşturmadığını düşündürmektedir. Oysaki İslam’ın “elest bezmi” olarak bilinen büyük misaka yaptığı atıf, Müslümanların iman, ahlak ve emanet şuuru açısından beslendikleri temel kaynağın, Allah (c.c.) ile yaptıkları anlaşma olduğunu ifade etmekte ve daha bu dünyaya gönderilmeden önce insanın kendi özgür iradeleriyle Yüce Yaratıcı’ya verdiği sözün, beşerî varoluş gayesinin temel zeminini oluşturduğunu göstermektedir. Bu şehadete göre emanet şuuru ve dünyevi planda risalet misakı, yani Hz. Peygamber’i örnek alarak ona uyma ideali, insanlığa farklı perspektifler sağlamaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;">Modernite, sekülerizm, küreselleşme ve tüketim gibi kavramların arakesitinde insan, Allah’a verdiği sözü unutmuş görünmektedir. Modern dünya, dinin, bilgi ve değer üretimine katkısı ve kadim dinî tradisyonların, yeni toplumsal dinamiklerde ortaya çıkan problemlerin çözümünde ne tür bir rol üstlenmesi gerektiği konusunda hâlâ kararsızdır. Bu doğrultuda modern hukuki düzenlemeler, esas olarak sübjektif haklar üzerine inşa edilmektedir. Bu ise geleneksel hukuk düzeninin aksine meşhur Hobbes prensibine geçerlilik kazandırmaktadır: “Açık ve kesin bir şekilde yasaklanmamış olan her şey mubahtır.” Bunun doğal sonucu, hukukun ve ahlakın birbirinden ayrılmasıdır. (Jürgen Habermas, <i>Küreselleşme ve Milli Devletlerin Geleceği</i>, İstanbul: Yarın Yayınları, 2018, 152.)</p>

<p style="text-align: justify;">İslam ahlakının esasları ise bu merhametsiz tavra karşılık hayâ, emanet ve rahmet üçgeninde insan hayatına sıcak bir dokunuş gerçekleştirmekte ve insanı maddi kalıplara mahkûm olmaktan kurtarmak istemektedir. Aslına bakılırsa İslam’ın çok önemsediği fıtri bir değer olarak utanma duygusunu ifade eden hayâ dinamiği, emanet ve rahmet kavramlarının özünü oluşturmakta ve “hayâdan hayata” kavramsal bir bütünlüğü de gerektirmektedir. Her dinin bir ahlak anlayışı olduğunu, İslam’ın ahlak anlayışının temelinde hayânın bulunduğunu ifade eden hadis, bu anlamda bir manifesto niteliğindedir. (Taha Abdurrahman, <i>Dînü’l-Hayâ,</i> Beyrut: el-Müessesetüʼl-Arabiyye, 2017, 201.)</p>

<p style="text-align: justify;">İslam’ın öngördüğü ilahi emanet, sadece ahlaki boyuta da özgü değildir. O, hayatın her yönüne farklı şekilde dokunmaktadır. Allah Resulü’nün, “Sizin peygamberiniz size her şeyi öğretmiştir. Hatta tuvalet adabını bile.” (Müslim, Taharet, 12.) sözü, İslam’ın bireysel ve sosyal hayatın her yönünü bu emanet şuuru ile ördüğünü ve beşerî hayatı rahmet esintileriyle kuşatmış olduğunu ihsas ettirmektedir. Maddi ilişkiler ağı ve çıkarların oluşturduğu bir sarmaldan kaynaklanan ahlaki bir tutuma nispetle bir taraftan insanın fıtratından beslenen, diğer taraftan Allah ile kurulmuş bir iletişimden doğan bu ahlaki tutum, çok daha erdemlidir.</p>

<p style="text-align: justify;">Bu doğrultuda genel olarak İslam düşüncesinde Rahman ismiyle ilişkili olarak rahmet, hiyerarşik biçimde adalet, ihsan, in‘âm ve türevleri ile bağlantılıdır. Bu kavramsal şema, insandaki emanet şuurunu derinleştirmekte ve bu şuur, fiziksel gerçekliği metafizik bir idealizm kategorisine yükseltmektedir. Söz konusu şuur ile hareket eden insan, bir başka insana zarar vermek şöyle dursun, çevresindeki hiçbir canlıya zarar veremez. Hatta onun için taşın, havanın ve cansız varlıkların bu sistem içerisinde derin bir anlamı vardır. İnsan, varlıkların her birinin bir görevi olduğunu ve Allah’ın onları yokluktan varlığa çıkarmasında bir gayenin bulunduğunu idrak ettiği anda dünya farklı bir anlam kazanır. Artık Kur’an’ın, kantar kantar yığılan altın ve gümüşün fayda getirmeyeceği (Âl-i İmran, 3/14.) uyarısı zihinlerde canlanır ve yetimin, muhtaç olanın ve yolda kalmışın hakkının verilmesi gerektiği içten gelen bir duyguyla karşılık bulur. (Bakara, 2/177.) Dolayısıyla her şeyin hakkı verilmeli, her varlığa ilgi gösterilmeli, varlığın büyük bir rahmetin parçası olduğu ve evrenin kocaman bir pazıl gibi farklı unsurlarla bu rahmetin yansıması olduğu idrak edilmelidir. İnanan insanlar açısından böylesi bir rahmet bütünlüğü, derin bir sorumluluğu da gerektirir. İnsanın kendine, ailesine, eşine, çocuğuna, akrabasına komşusuna, yurduna ve çevresindeki bütün varlıklara karşı bir sorumluluğu vardır. Burada sahabeden Amr b. el-Âs ve Ebu’d-Derdâ hatırlanmalıdır. Onlar birtakım sorumluluklarını ihmal ederek sadece ibadette yoğunlaşmışlar, Allah Resulü onları bu tavırlarından dolayı uyarmış ve onlara, herkese hakkını vermelerini tavsiye etmiştir. (Buhari, 2001, Savm, 51, 55, 57.)</p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim, bir taraftan yetimlere ve ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmayı teşvik etmekte ve bunu engelleyenleri kınamakta (Maun, 107/1-3.), diğer taraftan biriktirilmiş altının, gümüşün ve servetin, hayır ve iyiliğe dönüştürülmedikçe bir faydasının olmayacağını vurgulamaktadır. (Âl-i İmran, 3/14.) Hazreti Muhammed, insanlık tarihindeki dehşetli sancının tam ortasında, her türlü kötülüğü, kan davalarını, faizcilik ve tefeciliği, kadınlara kötü muameleyi, kız çocuklarına zulmü, yetimin hakkını gaspı, insanları köleleştirmeyi ayaklarının altına aldığını ilan ederken iyilik temeline dayalı bir hayat yaşama idealini insanlara aşılamıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Allah Resulü, insan hayatının temeline aileyi yerleştirmiş, aileyi, iyiliği ve hayrı gerçekleştiren en temel sosyal birim olarak görmüştür. Çocuklar burada ihtiyaçlarını karşılayacak, ahlaki değerleri burada öğrenecek ve ideal müminler olarak sorumluluk duygusunu burada kazanacaklardır.&nbsp; Aile kurumu, tarih boyunca pek çok defa itilip kakılan kız çocuklarına yönelik haksızlıklara karşı merhametin sigortası, acımasızlıklara karşı şefkat yuvası olduğu kadar şiddete, bencilliğe ve haksızlığa da kurumsal ve sistematik bir reddiyedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber, kızı Fatıma yanına geldiğinde ayağa kalkıp onu öpüp kendi yerine oturturken sünnet-i nebeviyenin temel unsurlarından biri olarak çocuklara ve özellikle kız çocuklarına karşı ilgi ve saygıyı bize öğretmektedir. Kız çocuklarını küçük yaşta evlendirenlerin, beşik kertmesi yapanların, başlık parası uygulamaları ile kızları ticari bir meta olarak görenlerin bu nebevi tutumla bir ilgisi olabilir mi? Bunlar Peygambere nasıl ümmet olabilirler? “Namusumdur.” diyerek eşini, kızını, kız kardeşini öldürenler mi Allah Resulü’nün temsilcileridir? Okumak isteyen yavrusunu gözü yaşlı bırakıp kara bir cehalete mahkûm eden babalar mı Peygamber’in takipçileridir? İnsanların kendi yanlışlarını, dine mal etmeleri ne kadar ağır bir şeydir. Onlar bu hâlleriyle kendi nefislerini tanrı edinmekte ve din diye pazarlamaktadırlar. (Casiye, 45/23.) Onlar, Hz. Peygamber’in, “Anne ile çocuklarını birbirinden ayıranı, Allah kıyamet günü tüm sevdiklerinden ayırsın.” sözünün (Tirmizi, Buyû, 52.) gerçek muhataplarıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">İnsanoğlunun değeri ve saygınlığı, onu sadece maddi hayata sahip zahirî bir varlık olarak görmenin ötesinde, ona “fıtrata delalet eden bir ayet” olarak bakmayı gerektirir. Dolayısıyla insan, sadece biyolojik bir oluşum değil, aynı zamanda ahlaki potansiyeli olan saygın bir varlıktır.&nbsp; Bu doğrultuda embriyonun, içerdiği şifreli paradigmatik potansiyelinden koparılması ve varlığının salt görünen organik yapı çerçevesinde sınırlandırılması ne kadar hazinse küçük bir kız çocuğunun karanlığa terk edilmesi ve âdeta diri diri toprağa gömülürcesine esarete mahkûm edilmesi de o kadar vahimdir. Hegel diyalektiğine teşne ötekileştirme kavramı, Allah, insan ve insanlar arakesitinde bir semantik ağ oluşturan ve fiziki ve metafizik bir bütünlük içerisinde tanıklığa vurgu yapan şehadet kavramıyla aşılmalıdır. Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik, kâinatın her zerresi ile birlikte O’nun varlığına olan kolektif tanıklığa dâhil olmak ve bu ahenk içerisinde kaosa yol açmayacak bir tavır takınmakla mümkün olabilir.&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">Bu noktada, hayatta başarının tek boyutlu bir olgu olmadığı hatırdan çıkarılmamalıdır. Anne ve baba çocuğunun nasıl ki tahsil hayatında elde ettiği başarılarla mutlu oluyorsa onun ahlaki güzellikleri, mutluluğu ve ona güzel bir gelecek hazırlamak suretiyle de mutlu olur. İnsan, “Ne elini boynuna bağlayıp cimrilik et, ne de onu büsbütün açarak saçıp savur. Yoksa kınanmış ve pişman olarak oturup kalırsın. Şüphesiz Rabbin dilediğine rızkı genişletir; dilediğine de kısar. O kullarının yaptıklarından haberdardır, (onların yapıp ettiklerini) görmektedir. Siz asla fakirlik ve geçim korkusu yüzünden çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara ve size biz rızık veririz. Çocuklarınızı öldürmeniz büyük bir günahtır.” (İsra, 17/29-31.) ayetini şiar almalıdır.&nbsp; Elbette bir anne ve babanın sorumluluğu, sadece çocuğun maddi ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Çocuğun eğitimiyle ilgilenmek, ahlaklı bir insan olması için uğraşmak ve çocuğun, dinini sağlıklı bir biçimde öğrenerek ibadetini yerine getirmesi için çalışmak da anne ve babanın başlıca sorumlulukları arasındadır. Anne ve babanın ileride çocuğun bir birey ve saygın bir kişi olarak özgür iradesiyle mutlu bir yuva kurmasının önüne onu çileli bir hayata sürükleyecek bir bariyer örmek, İslami bir hareket tarzı değildir.&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">Anne ve babaların çocuklarıyla ilgili yapmaları gereken birçok görevleri vardır. Hz. Peygamber, “Hiçbir anne baba, evladına güzel terbiyeden daha üstün bir hediye veremez.” (Tirmizi, Birr, 33.) derken ahlakın ne derece büyük bir kazanım olduğunu anlatır. Allah Resulü, çocuklara güzel isim verilmesi, onların helal lokma ile beslenmesi, okutulması, yüzme ve okçuluk gibi çocuk için faydalı sporlara teşvik edilmesi, çocukların namaza ve oruca daha küçük yaştayken alıştırılması gibi konularda tavsiyelerde bulunmakta, annelere ve babalara yavrularını nasıl yetiştirecekleri konusunda bir yol haritası çizmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Kendi çocuklarımızla ilgili sorumluluklarımızın yanında yetimlere karşı da sorumluluklarımız vardır. Klasik fıkıh kaynaklarında “lakît” ve “yetim” başlıklarıyla anlatılan çocuk haklarına dair hükümler İslam dininin bu konudaki hassasiyetinin ilmî olarak da kitaplarda işlendiğini gösterir. Tarihimiz boyunca çeşitli vakıflar üzerinden bir dayanışma duygusu içinde bu hassasiyet yerine getirilmeye çalışılmıştır. “Ben kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.” (Heysemî, <i>Mecma‘u’z-Zevâid,</i> IX, s. 20.) diyen Allah Resulü’nün ümmeti olan bizler nebevi tevazu duygusunu biraz olsun özümsemiş isek eğer yetimlere ve muhtaçlara yönelik hayır yarışında yerimizi almak durumundayız. Fakirlik ve hayat mücadelesi karşısında bitap düşen Hz. Fatıma’ya ev işlerinde yardım edecek bir yardımcı ayarlanması konusunda bir devlet başkanı olarak kendisinden ricada bulunulduğunda Bedir Savaşı’nın yetimlerinin buna daha öncelikli olduğunu söylemiştir. (Ebu Davud, Harâc, Fey’ ve İmare, 19, 20.) Biz de bu peygamber ahlakına uygun olarak yetime yardım elini uzatmakla sorumluyuz.</p>

<p style="text-align: justify;">Bu merhamet anlayışı, sadece insanlarla sınırlı kalmamalı, canlı cansız tüm varlığa olan bakışımızı belirlemelidir. Hayvanlara, merhamet nazarıyla bakmak, Müslüman oluşumuzun bir gereğidir. Onlar bize varlıkları, sağladıkları imkânlar ve besinlerle destek olan yol arkadaşlarımızdır. Onlar sokakta da olsalar evcil de olsalar hepsi Rahman’ın bu ekosisteme yerleştirdiği harikulade varlıklardır. Yeryüzünün halifesi ve temsilcisi olan insan, hayvanlara acımasız davranırsa emanetini yerine getirmemiş olur. Kur’an-ı Kerim’de Bakara, Nahl, Ankebut, Neml surelerinin birtakım hayvan türlerinin adlarını taşıması bile bizim için hayvanlara karşı sorumluluk noktasında tek başına yeterli bir uyarı niteliğindedir.&nbsp; Kur’an-ı Kerim, “Allah, yeri sadece insanlar için değil, tüm canlılar için var kılmıştır.” (Rahman, 55/10.) ilkesiyle bize dünyanın sadece insana ait olmadığını, diğer canlıların da bu dünyada hakları olduğunu hatırlatmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;">Allah Resulü, “Hiçbir kişi yoktur ki bir serçeyi yahut ondan daha büyük bir canlıyı haksız yere öldürsün de Yüce Allah ona bunun hesabını sormasın.” (Nesai, Sayd, 34.) diyerek hayvanlara karşı sorumluluğumuzu dile getirmektedir. Köpeklerin ve kedilerin ayaklarını ve kuyruklarını kesenler, onları incitenler,&nbsp; kendi hayatını sürdürmekten başka bir derdi olmayan masum canlılara kastedenler,&nbsp; böyle bir Peygamber’in ümmeti olmayı hak ettiklerini düşünmekte midirler? Kur’an, bütün hayvanların Allah’ı kendi lisanıyla anan birer ümmet olduğunu (Enam, 6/38.) bize öğretmişken onları korumakla yükümlü olan bizler bu canlıları nasıl incitebiliriz?&nbsp; Allah Resulü, “Merhamet edene Rahman da merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet edin ki gökteki de size merhamet etsin.” (Ebu Davud, Edeb, 58.) buyurmak suretiyle merhamet duygusunun bir mümin için değerini anlatmıştır. “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun.” diyen Allah Resulü, İslam’ın hayvanlara yaklaşımında en temel ilke olarak “Her canlı varlığa iyilik, sevap kazanma yolunda bir fırsattır.” ilkesini bize öğretmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">İnanan insanlar için çocuklar, yetimler, hayvanlar, canlı ve cansız eko sistemin tamamı, tevhidin ahenkli ritmi içinde iyilik yapmanın bir vesilesi ve emanet şuurunun timsalidir.&nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-suuruyla-anlam-kazanan-insani-varligimiz</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Feb 2023 16:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/soner-gunduzoz-11.jpg" type="image/jpeg" length="16890"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Muhammedü’l-Emin ve Emanet]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/muhammedul-emin-ve-emanet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/muhammedul-emin-ve-emanet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir Müslüman için, dinimizin iki temel kaynağı olan Kur’an ve sünnet de bize emanettir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Prof. Dr. Selçuk COŞKUN</b></em></p>

<p style="text-align: right;"><em>Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dekanı</em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Anadolu toprakları İslam’la tanıştıktan sonra buralardaki Müslümanların günlük yaşayışları, hayata bakışları, örf ve âdetleri de İslami kültürle yani Kur’an ve sünnetin telkinleriyle yoğrulmuş, Kur’an ve sünnet, hayatlarının bir parçası olmuştur. Günümüze gelindiğinde, bazen örf ve âdetlerimizde bazen atasözlerimizde ve bazen de şiirlerimizde bu izlere rastlarız. İlk bakışta bunların dinî kaynaklarımızla bağlantısını kurmaz; hepsini sıradan örf, âdet ve gelenekler gibi algılarız. Hâlbuki biraz gerilere gidildiğinde bunların bir kısmının Kur’an’a bir kısmının da Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetine dayandığını görürüz. Bu durumun serencamına baktığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşırız: İslam dini tekâmül edip farklı coğrafyalara yayılmaya başlayınca hem Kur’an ve sünnet hem de bunlardan elde edilen özlü fikirler ve uygulamalar farklı coğrafyalara yayılmış, milyonlarca hatta milyarlarca Müslüman tarafından uygulanarak hayatın parçası hâline getirilmiştir. Nesilden nesile uygulanarak ve tekrar edilerek gelen bu uygulamalar ve sözler hayatın içerisine sinmiş, hazmedilmiş, söz konusu bölgelerin örfüne, âdetine, atasözlerine, vecizelerine karışmış, onlar içerisinde yoğrulmuş, birbirinin ayrılmaz parçası hâline gelmiştir. Böylece ortak bir Müslüman kültür oluşmuştur.</p>

<p style="text-align: justify;">Yukarıda işaret edilen husus ülkemiz için de geçerlidir. Kültürümüzü şekillendiren birçok anlayış, uygulama ve kavram, Kur’an’a ve sünnete dayanır. Bunlardan biri de günlük hayatta dilimizden düşürmediğimiz “emanet” terimi ve buna dayanan anlayışlardır. “Emaneti ehline vermek”, “emanete ihanet etmemek”, “emin adam” gibi kullanımlar yine hayattaki birinin “can” için “emaneti taşıyoruz” ifadesi, vefat eden için “emaneti teslim etti” ifadesi, günlük hayatta kullanılan “Allah’a emanet olun”, “dünyada emanetçiyiz” gibi sözler bu durumu göstermektedir. Hatta atasözleri arasında yer alan; “emanete hıyanet olmaz”, “emanet ata binen tez iner”, “kurda kuzu emanet edilmez” şeklindeki kullanımlar İslami bir kavram olan “emanet”in kültürümüze ne derece sirayet ettiğini göstermektedir. Özetle, bütün bu kullanımlar; Kur’an’da ve hadislerde geçen “emanet” kavramının sosyal bünyemizin ayrılmaz bir parçası hâline geldiğini, kılcal damarlarımıza kadar işlediğini gösterir.</p>

<p style="text-align: justify;">Asıl itibarıyla Arapça olan emanet terimi; “güvenmek, korku ve endişeden emin olmak, güvenilir olmak” ve “güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak tevdi edilen şey” anlamına gelir. Bu kelime, Kur’an-ı Kerim’de de birçok ayette geçmektedir. (Bakara, 2/283; Ahzab, 33/72; Âl-i İmran, 3/75, Nisa, 4/58, Müminun, 23/8; Mearic, 70/32.) Kur’an ve sünnet birlikte değerlendirildiğinde, genel olarak bir Müslümanın hayattaki her şeye emanet gözüyle bakmasının gerektiği anlaşılmaktadır. Bu kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan emanet kavramıyla ilgili her şeye burada değinmek mümkün olmamakla birlikte bir fikir vermesi açısından hadislerde geçen bazı noktalara temas etmek yerinde olacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Muhammedü’l-Emin</b></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber’in (s.a.s.) daha peygamber olmadan önceki en önemli vasfı “emin olmak” idi. Onun için Cahiliyye toplumunda bile ona “Muhammedü’l-Emin (Güvenilir olan Muhammed)” denilirdi. Şüphesiz toplumdaki bu algı, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bir ömür boyu göstermiş olduğu emanete riayet tarzındaki davranışlarının sonucuydu. Öyle ki yeniden inşa edilen Kâbe’nin kıymetli bir taşı olan Haceru’l-Esved’i yerine koymak için bile onun uygulamasına rıza gösterilmiş ve büyük bir iç karışıklık önlenmişti. Bütün bunlar daha o peygamber olmazdan önce gerçekleşmişti. Aslında kendisi de insanların ona güvendiğini, itimat ettiğini biliyordu ve farkındaydı. Hatta nübüvvetin ilk yıllarında, ara sıra buna işaret ediyordu. Bir defasında, “En yakın akrabanı uyar...” (Şuara, 26/214.) ayeti inince Resulüllah (s.a.s.) Safa tepesine çıkmış ardından şöyle seslenmişti: “Ne dersiniz, size şu dağın arkasından ‘(sizinle savaşmak üzere düşman) atlılar geliyor!’ diye bir haber versem bana inanır mıydınız?” diye sormuş, onlar da; “Biz senin hiç yalan söylediğini görmedik.” demişlerdi...” (Buhari, Tefsir, Leheb, 1.) Hatta Hirakl bile kendisine gelen heyete sorduğu sorularla onun bu özelliklere sahip olduğunu anlamış ve Ebu Süfyan’a şöyle demişti: “Onun namaz kılmayı, doğru dürüst olmayı, iffetli olmayı, ahde vefa göstermeyi ve emaneti sahibine tevdi etmeyi istediğini iddia ettin. İşte bunlar, bir peygamberin vasıflarıdır.” (Buhari, Şehadat, 28.)</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Emanete hıyanet edilmez </b></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber (s.a.s.), emanete hıyanet etmeyi münafıklık alametleri arasında saymıştır. (Buhari, İman, 24; Şehadat, 28; Müslim, İman, 107, 108.) Buna ilaveten, emanete hıyanet eden kişiye hıyanetle karşılık vermeyi de yasaklamıştır. (Ebu Davud, Büyû, 79; Tirmizi, Büyû, 38.) Enes b. Malik şöyle demiştir: “Allah’ın Peygamberi (s.a.s.) bize hutbe verdiği zaman mutlaka şöyle buyururdu: Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, III, 134.) Zira Hz. Peygamber, “Bir kişinin kalbinde aynı anda iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz.” buyurmuştur. (Ahmed b. Hanbel, II, 349.)</p>

<p style="text-align: justify;">Bir gün Hz. Peygamber’e, “Ey Allah’ın Resulü, İslam(a inananlar)ın hangisi daha faziletlidir?” diye sordular. O da “Dilinden ve elinden (gelecek kötülükler konusunda) Müslümanların emin oldukları kimse!” buyurdu. (Buhari, İman, 5.) Bulunduğu mertebeye nasıl ulaştığı sorulan Hz. Lokman (a.s.) şu cevabı vermişti: “Doğru sözlülükle, emaneti ehline teslim etmekle ve kendimi ilgilendirmeyen konularla meşgul olmamakla!” (Muvatta, Kelam, 7.)</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Emanete riayet cenneti garanti eder</b></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bana kendi adınıza altı şeyin güvencesini verin, ben de size cennetin güvencesini vereyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin, söz verdiğinizde sözünüzü tutun, size (bir şey) emanet edildiğinde ona riayet edin, iffetinizi koruyun, gözlerinizi (bakılması yasak olandan) sakının ve ellerinizi (haramdan) çekin. ” (Ahmed b. Hanbel, V, 323.)</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Verilen görev ve yetki emanettir</b></p>

<p style="text-align: justify;">Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s.), vergi memurluğu görevi isteyen Ebu Zerr el-Gıfari’ye: “Bu iş bir emanettir; emanet, üstesinden gelemeyen kimse için kıyamet gününde zillet ve perişanlık doğurur.” buyurmuştur. (Müslim, İmare, 16.) Bunun gibi hayatın başka alanlarındaki görev ve yetkiler de emanet olarak değerlendirilmelidir. Bazı kişilerin özel hayatlarına muttali olan meslek erbabı da sahip oldukları özel bilgileri kimseyle paylaşmamalıdır. Bu bilgiler, “emanet” olarak görülmeli ve emanete asla ihanet edilmemelidir.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Başkasına ulaştırılmak üzere bırakılan her şey emanettir</b></p>

<p style="text-align: justify;">Çocukluğunu Peygamberimizin (s.a.s.) yanında geçiren Numan b. Beşir’in (r.a.) anlattığına göre, Hz. Peygamber’e Taif’ten bir miktar üzüm hediye edilmişti. Hz. Peygamber, Numan’ı çağırarak “Şu salkımı al da annene götür.” demişti. Numan ise üzümü annesine götürmeden önce yiyip bitirmişti. Birkaç gün sonra Hz. Peygamber, “Üzüm salkımı ne oldu, onu annene ulaştırdın mı?” diye sormuş, Numan; “Hayır.” diye cevap verince Resulüllah ona “ğuder” (vefasız) demişti. (İbn Mace, Et’ıme, 61.) Elbette Allah Resulü (s.a.s.) Numan’ı vefasızlık ile yaftalamak istememişti. O, bu tavrı ile küçük bir emanetin teslimi konusunda bile her yaştan insanın titiz davranması gerektiğini vurgulamıştı. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir defasında da şöyle buyurmuştur: “Sana bir şey emanet eden kişiye emanetini (hakkıyla koruyarak) iade et. Sana hainlik edene sen hainlik etme.” (Tirmizi, Büyû, 38; Ebu Davud, İcare, 79.) Hz. Ömer ise bir kişiyi şu açıdan değerlendirmemizi bize tavsiye eder: “Bir kimsenin ne namazına ne de orucuna bakın. Konuştuğunda doğru söylüyor mu, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete riayet ediyor mu, dünyalık meselelerle uğraştığında helali haramı gözetiyor mu, siz ona bakın.” (Beyhaki, Şuabü’l-İman, IV, 230.)</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Söz emanettir</b></p>

<p style="text-align: justify;">Peygamber Efendimizin (s.a.s.) belirttiğine göre, sohbette konuşulan sözler de bir emanettir. Dolayısıyla başka ortamlarda anlatılması, özel bir sohbet anında anlatılanların orada bulunmayanlara da taşınarak yayılması doğru değildir. Hz. Peygamber, hangi konuşmanın özel konuşma kapsamına gireceğini şu şekilde tanımlamıştır: “Bir kişi bir söz söyleyip sonra da (kimsenin duymadığından emin olmak için) etrafına bakınırsa o söz emanettir.” (Ebu Davud, Edeb, 32.) O hâlde üçüncü şahısların işitmemesi için özen gösterilen konuşmalar emanet olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Emanete riayet için işi ehline vermek gerekir </b></p>

<p style="text-align: justify;">İşlerin düzgün yürütülebilmesi için her işin ehil kimselere verilmesi ve o kimselerin de sorumluluk duygusuyla hareket ederek işinin hakkını vermesi gerekir. Zira her iş, o işi yapan kimseye tevdi edilmiş bir emanettir. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şöyle ifade edilir: “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisa, 4/58.) Bir gün Hz. Peygamber, ashabını etrafına toplamış sohbet ediyor, onlara nasihatlerde bulunuyordu. Bu sırada bir bedevi çıkageldi ve “Kıyamet ne zaman (kopacak)?” diye sordu. Hz. Peygamber sözünü kesmeden konuşmasına devam etti. Oradakilerden biri, “Resulüllah bedevinin ne dediğini işitti fakat sorusundan hoşlanmadı.” dedi. Bir başkası ise “Belki de (soruyu) işitmedi.” dedi. Nihayet Sevgili Peygamberimiz sözünü bitirince; “Kıyameti soran nerede?” buyurdu. Bedevi, “İşte benim!” dedi. Bunun üzerine Allah Resulü, “Emanet zayi edildiği vakit kıyameti bekle!” buyurdu. Bedevi, “Onun zayi edilmesi nasıl olur?” diye sorunca Hz. Peygamber, “İş, ehil olmayan kimseye verildiğinde kıyameti bekle.” buyurdu. (Buhari, İlim, 2; Rikak, 35.)</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Eşler de emanettir</b></p>

<p style="text-align: justify;">Resulüllah’ın (s.a.s.) Veda Hutbesi’nde müminlere bıraktığı son nasihatlerinden birisi, “kadınlar hakkında Allah’tan sakınmaları gerektiği” olmuştur. Çünkü kocaları, “Onları Allah’ın bir emaneti olarak almışlar ve Allah’ın adıyla (nikâh kıyarak) onları kendilerine helal kılmışlardır.” (Müslim, Hac, 147.) Öyleyse, eşler de birer emanet olarak görülmelidir.</p>

<p style="text-align: justify;">Velhasıl emanet; hayatın her alanını kuşatan, hayatta ne varsa onlarla ilgili veya ilişkili olan bir değerdir. Bu cümleden olarak; mal, can, eş, evlat, söz, vazife, din hepsi birer emanettir. Bir Müslüman için, dinimizin iki temel kaynağı olan Kur’an ve sünnet de bize emanettir. Rabbimizden ve Efendimizden (s.a.s.) bize kadar gelen bu emanetlere de riayet etmemiz, ihanet etmememiz, onları korumamız, yaşamak ve yaşatmak için elimizden geleni yapmamız da omuzlarımıza yüklenmiş birer emanettir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/muhammedul-emin-ve-emanet</guid>
      <pubDate>Sat, 04 Feb 2023 15:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/selcuk-coskun.jpg" type="image/jpeg" length="26905"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Emanet Ahlakı]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-ahlaki</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-ahlaki" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Müminlerin kardeşlik hukukuna riayet etmek ve toplumsal sorumluluklarımızı yerine getirmek, emanet ahlakının bir gereğidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Dr. Mehmet Ali ÇALGAN</b></em></p>

<p style="text-align: right;"><em>Adıyaman Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi</em></p>

<p style="text-align: justify;">Büyük bir inanç ve ahlak buhranı yaşadığımız bu çağda, bir güven toplumu tesisi için ihtiyaç duyduğumuz faziletlerin başında hiç şüphesiz emanet gelmektedir. Bir Müslüman çevresine güven telkin etmeli, üstlendiği mesuliyetlerin şuurunda olmalı ve bu yükümlülükleri hakkıyla yerine getirmelidir. Emanet erdemi, güvenilir olmak ve sorumluluk duygusu taşımakla yakından ilgilidir. Bize güven duyularak verilen maddi ve manevi her türlü sorumluluğu hakkıyla yerine getirmek, emanet faziletinin özünü oluşturmaktadır. Nitekim “emanetin, edası ve muhafazası gerekli olan her hak”, şeklindeki özlü tarifi bu kavramı daha iyi anlamamıza yardımcı olmaktadır. (Münavi, Feyzu’l-kadir, 1/223.) Oldukça geniş bir mana dünyasına sahip olan emanet kavramının kapsamına öncelikle Rabbimizin bizim üzerimizdeki hakları, diğer bir ifadeyle Rabbimize karşı sorumluluklarımız girmektedir. Nitekim insanın taşıdığı en büyük emanet işte bu kulluk emanetidir. Aynı şekilde bedenimiz, ailemiz, sahip olduğumuz ilim, bize bırakılan eşya ve paylaşılan sırlar, üstlendiğimiz vazifeler ve toplumsal bağlar hep emanet kapsamındadır. Mesela, sahip olduğumuz ehliyet ve liyakat sebebiyle bize duyulan güvene binaen üstlendiğimiz bir vazifeyi yüksek bir sorumluluk duygusu taşıyarak ve işin hakkını tam olarak vererek yapmak emanet ahlakının bir gereğidir. Bu şekilde hareket eden bireyler sayesinde toplumsal güvene dayanan sosyal sermaye güçlenecek ve iktisadi kalkınmaya da büyük bir katkı sağlanacaktır. Bu bağlamda “Emanet zenginliktir.” (Kudai, Müsnedu’ş-Şihab, 1/44.) hadisi bir yandan dürüst bir insanın iç huzurunu ve kalp zenginliğini yansıtırken diğer yandan dürüstlüğün ve sorumluluğun getirdiği maddi kazanca da işaret etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Peygamber kıssalarında emanet </b></p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim’de anlatılan peygamber kıssalarında, emanet erdemine dikkat çekilmektedir. Hz. Yusuf (a.s.), evinde kalmasına izin veren ve kendisine ikramda bulunan Mısır azizinin hanımının uygunsuz teklifini “Hâşâ, Allah’a sığınırım! Kocan benim velinimetimdir, bana iyilik edip evini açtı. Gerçek şu ki zalimler iflah olmaz!” (Yusuf, 12/23.) diyerek kabul etmemiş ve böylece kendisine duyulan güveni boşa çıkarmamıştır. Hz. Yusuf, seneler sonra masum olduğu anlaşıldığında “Bu, Aziz’in, yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve Allah’ın, hainlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını bilmesi içindi.” (Yusuf, 12/52.) sözleriyle emanet konusundaki hassasiyetini dile getirmiştir. Hz. Yusuf kendisine güvenilir olduğunu söyleyen hükümdara “Beni ülkenin hazinelerine tayin et! Çünkü ben çok iyi korurum ve bu işi bilirim.” (Yusuf, 12/55.) demiş, böylece talep ettiği hazine bakanlığı vazifesi için bir yandan ehil olduğuna diğer yandan güvenilir olduğuna dikkat çekmiştir. Görüldüğü üzere, Hz. Yusuf gerek misafir kaldığı evin hanımı gerekse yönetimini üstlendiği hazinenin malları konusunda iffetli davranarak bizlere emanet faziletinin müşahhas misallerini göstermiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Musa’nın (a.s.), Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Hz. Şuayb’ın (a.s.) kızlarına yardım kıssasında da yine emanet faziletinin tezahürünü görmek mümkündür. Hz. Musa, kızlara yardımcı olarak koyunlarını sulamış, kızlar da babalarına onun yardımını haber vermiş ve onu emanet hasletinden dolayı çalıştırmasını teklif etmişlerdir: “Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır.” (Kasas, 28/26.) Görüldüğü üzere, istihdam edilecek kişide aranan iki özellik emanet erdeminin iki yönü olan güçlü (işinin ehli) ve güvenilir olmadır.</p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim’de diğer peygamberlerin ortak bir özelliği olarak emanet sıfatına dikkat çekilmesi anlamlıdır. Mesela Hz. Hud’un, kavmine, “Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben size öğüt veren güvenilir biriyim.” (Araf, 7/68.) diyerek güvenilirliğini vurgulaması önemlidir. Benzer şekilde Şuara suresinde Hz. Nuh, Hud, Salih, Lut ve Şuayb peygamberlerin, kavimlerine, “Muhakkak ki ben sizin için güvenilir bir elçiyim.” (Şuara, 26/107, 125, 143, 162, 178.) demeleri emanet ahlakının toplum nezdinde önemine açıkça işaret etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Emanet ve iman münasebeti</b></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim’de yaklaşık kırk ayet-i kerimede emanet ve sıdk erdemlerinin imanla sıkı irtibatına işaret edilmesi büyük önem arz etmektedir. (<i>Kur’an ve Sünnette İman-Ahlak Bütünlüğü</i>, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2021, 240-257.) Kur’an’da iki ayrı yerde kâmil müminlerin sıfatları zikredilirken emanet ve ahitlerine riayet etmelerinden bahsedilmesi manidardır. (Müminun, 23/8; Mearic, 70/32.) “Hiç kuşku yok ki Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz.” (Mümin, 40/28.) ayeti ise emanet ahlakının yitirilmesinin hidayetten mahrumiyetle cezalandırıldığını göstermektedir. Başka ayetlerde de verilen sözlerin tutulmaması neticesinde lanete uğrama ve kalplerin katılaşması gibi durumlardan söz edilmektedir. (Maide, 5/13; Tevbe, 9/77.) Kıyamet günündeki hesaba inanmamanın kişiyi ticarette dürüst davranmamaya sevk ettiğine işaret eden ayet-i kerimeler de (Mutaffifin, 83/1-4.) konumuzla yakından alakalıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">Emanet iman münasebeti, hadislerde de son derece kuvvetli bir şekilde ortaya konmuştur. Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.), “Emaneti olmayanın imanı, ahde vefası olmayanın dini yoktur.” (İbn Hanbel, III, 134.) sözü, bu yakın irtibatı gayet açık bir biçimde göstermektedir. Hadis şârihlerinden Tîbî’ye göre emanetin manası dikkate alındığında bu hadis-i şerifi şöyle anlamak gerekir: “Yüce Allah’ın ve kulların haklarını eda etmeyen şahsın ne imanı ne de dini vardır.” (Münavi, Feyzu’l-kadir, 6/381.) Elbette burada kâmil manada bir imandan bahsedilmektedir. Yine, “Mümin insanların can ve malları hakkında emin oldukları kişidir.” (Tirmizi, İman, 12.) nebevi beyanı müminin tarifini emanet vasfı üzerinden vererek bu faziletin merkezî konumunu vurgulamaktadır. Öte yandan, verilen sözü tutmama, emanete hıyanet etme, yalan söz söyleme gibi münafığın alametlerinin (Buhari, İman, 24, Şehadat, 28; Müslim, İman, 107, 108.) hepsinin emanetin yokluğuyla alakalı olması da iman emanet ilişkisinin ne kadar güçlü olduğunu ispatlamaktadır. Resulüllah (s.a.s.) üç defa “Vallahi iman etmemiştir.” diyerek ashabının dikkatini çektikten sonra bahsettiği kişinin komşusunun şerrinden emin olmadığı kimse olduğunu beyan etmiştir. Sahih-i Müslim’de İman bölümünde “Bazı kalplerden emanet ve imanın kaldırılması” konulu bir hadisin bulunduğu bâba böyle bir başlığın verilmesi de yine iman emanet bütünlüğünü göstermesi açısından mühimdir. Yine, “Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, İman, 164.) şeklindeki nebevi düstur hıyanetle imanın asla bağdaşmayacağını çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Emanetin zıddı olan hıyanet, bir mümine öylesine yakışmayan bir haslettir ki Sevgili Peygamberimizin verdiği bilgiye göre bu eylemin ticari, idari ve içtimai hayatta çeşitli şekillerde tezahürlerinin akıbeti oldukça ağırdır. Bu akıbet Yüce Allah’ın kıyamette bu haslete sahip insanlarla konuşmaması, onlara hasım olması, rahmet nazarıyla bakmaması, buğzetmesi (sevgisini onlardan esirgemesi), acı bir azap hazırlaması, gazap ve lanet etmesi, onları temizlememesi ve sevmemesidir. (Buhari, Müsakat, 5, 11; Ahkâm, 48; Büyû, 106; İtisâm, 5; Müslim, İman, 106, 107; Nesai, Zekât, 77.) Dürüst olmayan insanların oruç gibi ibadetlerinin kabul edilmemesi de (Buhari, Savm, 8.) yine konunun ciddiyetini açıkça ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Büyük emanet</b></p>

<p style="text-align: justify;">“Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi.”&nbsp; (Ahzab, 33/72.) ayet-i kerimesi, insanın üstlendiği büyük emanete, en büyük ve öncelikli sorumluluğuna, Yüce Yaradan’a karşı yükümlülüğüne işaret etmektedir. “İnsana tevdi edilen yükümlülük kabiliyeti çok değerli bir emanettir, iyi muhafaza edildiği, hakkı verildiği takdirde insan, onun sayesinde eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en değerlisi ve şereflisi) olur; hakkını veremezse, sermayeyi kötüye kullanırsa, şeytana uyarsa aşağıların aşağısına yuvarlanır.” (Kur’an Yolu, 4/406.) İnsanın Rabbine karşı üstlendiği bu büyük emanetin gereği; samimi bir mesuliyet duygusu içerisinde Rabbinin istediği tarzda bir hayat sürdürmek ve Yüce Allah’ın koyduğu sınırlara riayet etmektir.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Birer emanet olarak vazifelerimiz</b></p>

<p style="text-align: justify;">“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 4/58.) ayet-i kerimesinde vazifelerin ehil ve layık olan insanlara tevdi edilmesi gereği özellikle vurgulanmıştır. Nitekim Mekke fethedilince Kâbe’nin anahtarının Hz. Abbas’ın talebine rağmen eskiden beri bu görevi yapan Osman b. Talha’ya teslim edilmesi hadisesi bu ayetin nüzulüyle alakalıdır. (Müslim, Hac, 390.) “Kişinin kullanıp sahibine iade etmek üzere aldığı eşya emanet olduğu gibi devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları da birer emanettir. Bütün bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır.” (Kur’an Yolu, 2/81.) Bu ayet-i kerime, vazifelerin bir emanet olarak görülmesi gerektiğini belirterek bizleri üstlendiğimiz görevlere karşı sorumluluk bilinci sahibi olmaya ve bu görevlerin hakkını layıkıyla vermeye davet etmektedir. Aynı şekilde, Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) kendisinden görev isteyen bir sahabiye “Bu iş bir emanettir; emanet, üstesinden gelemeyen kimse için kıyamet gününde zillet ve perişanlık doğurur.” (Müslim, İmare, 16.) buyurması da vazifelerin birer emanet olduğunu bizlere tembih etmektedir. Ayrıca Peygamber Efendimiz, emanetin zayi olmasını işlerin ehline verilmemesi olarak açıklamış ve bu durumu kıyametin yaklaşmasının önemli bir işareti olarak haber vermiştir. İşlerin ehliyet ve liyakat kıstasına göre verildiği, ehil insanların mesuliyet duygusuyla hareket ederek görevlerini başarıyla eda ettiği bir toplumun gerek maddi gerek manevi olarak kalkınacağı ise izahtan varestedir. Beyhaki, imanın şubelerini geniş bir şekilde incelemek maksadıyla telif ettiği <i>Şuabu’l-İman</i> isimli eserinde, emanet konusunun kapsamına bir işin yapılırken sağlam ve güzel yapılmasına dair hadisleri de dâhil ederek emanetin bu önemli boyutuna dikkatleri çekmiştir. Peygamber Efendimiz, risalet görevini büyük bir emanet olarak görmüş ve bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmeye çalışmıştır. Hayatının sonlarında sahabeye “(Size dini tam anlamıyla) Tebliğ ettim mi?” diye tekrar ederek sorması onun bu emanete riayet etmedeki hassasiyetini göstermektedir. Elbette Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) bu duyarlılığı biz Müslümanlar için üstlendiğimiz işleri en iyi şekilde yapmada çok güzel bir örneklik teşkil etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Emanet ahlakının diğer boyutları</b></p>

<p style="text-align: justify;">İnsan, bedeninin de emanet olduğunu bilerek kendisinin maddi ve manevi yönden ihtiyaçlarını karşılamakla sorumludur. Bir sonraki adımda aile emanetinin mesuliyeti söz konusudur. “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim 66/6.); “Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, kişiye günah olarak yeter.” (Ebu Davud, Zekât, 45.) gibi ayet ve hadisler bu önemli sorumluluk alanına işaret etmektedir. Bir sonraki halka akraba ve komşulardır. Daha sonra kişinin topluma karşı sorumlulukları gelir. Özellikle toplumun zayıf kesimi, muhtaçlar, yetimler, kimsesizlerin bizim üzerimizde büyük hakları olduğu unutulmamalıdır. Müminlerin kardeşlik hukukuna riayet etmek ve toplumsal sorumluluklarımızı yerine getirmek, emanet ahlakının bir gereğidir. Son olarak canlı ve cansız diğer varlıklara da emanet gözüyle bakmak gerekmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Yüce Rabbimizden bizi emanet ehli olan ve doğrulara doğruluklarının fayda vereceği günde O’nun (cc) rızasını kazanmanın mutluluğunu yaşayan ve kurtuluşa eren kullarından eylemesini dileriz.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/emanet-ahlaki</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Feb 2023 15:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/02/emanet-ahlaki-11.jpg" type="image/jpeg" length="13876"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hak Hacısı Olabilmek]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hak-hacisi-olabilmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hak-hacisi-olabilmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Orta Anadolu’da gül kokan bir ilçede hacdan dönen Ömer’i ziyaret edenler günden güne azalıyordu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Faruk TURHAN</b></em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: right;"><em>DİB Başkanlık Vaizi</em></p>

<p style="text-align: justify;">Ziyaretlerin iyice seyrekleştiği bir günde, yaşı seksene dayanmış, beli bükük, yaşadığı sıkıntılar yüzündeki kırışıklıklara yansımış bir gönül insanı olan Selahattin Amca, merkez caminin imamı Hüseyin Hoca’yla çıkageldiler. Selahattin Amca, gönül insanı ve Hz. Peygamber sevdalısı biriydi. Hazreti Peygamber’in adı anıldığında gözlerinden şıpır şıpır yaşlar dökülürdü. Selahattin Amca’nın olduğu, durduğu, bulunduğu yere bir maneviyat kokusu sinerdi.</p>

<p style="text-align: justify;">Elindeki bastonla, zorlana zorlana Ömer’in birinci kattaki evine vardı ve kapıyı çaldı. Kapıya çıkan Ömer, Selahattin Amca’yı karşısında görünce mahcup bir edayla içeri buyur etti. Bu mahcubiyetin kaynağı, Selahattin Amca’nın ileri yaşına rağmen evine gelme zahmetine girmesiydi.</p>

<p style="text-align: justify;">Selahattin Amca’yı içeri buyur eden Ömer, “Hoş geldin.” dedikten sonra, “Neden zahmet ettin amcam, buralara kadar yoruldun? Biz sana gelirdik.” deyince Selahattin Amca, “Guzum! Sen mübarek topraklardan geldin. Hacı, kimsenin ayağına gitmez, hacının ayağına gidilir.” dedi.</p>

<p style="text-align: justify;">Selahattin Amca, elini öpmeye yeltenen Ömer’e müsaade etmedi. Ardından Ömer’in avuç içlerini ve göz kapaklarını öptü. “Guzum! Bu gözler Kâbe’yi, Ravza’yı gördü. Bu eller Kâbe’ye dokundu. Bu gözler ve eller öpülmez mi!” dedi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ömer, şok hâlindeydi. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemeden hemen içeri koşuverdi. Zemzem, hurma ve hacdan getirdiği hediyeleri ikram etti. Zemzemi sağ eliyle alıp ayağa kalkan Selahattin Amca kıbleye yöneldi. İçinden bir şeyler mırıldanırken zemzemi üç yudumda içti. Sonra fincanın içinde kalan zemzemi de yüzüne sürdü.</p>

<p style="text-align: justify;">Teberrüken bir hurma ve parmağına uygun bir yüzük aldıktan sonra yerine oturan Selahattin Amca, yürekten bir “ah” çekti. Yıllar önce binbir cefayla yaptığı hac yolculuğu ve genç yaşta şehit olan torunu Hamza aklına geldi. Gözleri doldu. Elinde buruşturduğu mendiliyle gözyaşlarını silerken titrek ve hasret dolu bir edayla “Allah kabul etsin guzum.” diyebildi.&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">Sonra da sözüne şöyle devam etti: “Ömerim, Beytullah aşkı, Hz. Peygamber’in sevdası yüreğime düşünce duramadım. Kıt kanaat geçindiğim bir zamanda hacca gitmek benim için lüks sayılabilirdi. Zaten üzerime de farz değildi. Öyle diyordu hocalarımız. Ama aşk bu, sevda bu! Birinin yüreğine düştü mü onu hiç kimse tutamaz. Hacca gitmek için gece gündüz çalıştım. Bin lira biriktirdim. Dönene kadar aileme yetecek kadar para da bıraktım. Üzerimde hakkı olanlarla, üzerlerinde hakkım olanlarla helalleştim, hâlleştim. Param ancak hacca gitmeye yetiyordu. Hacca giderken herkesin verdiği hac yemeğini de veremedim. ‘Bismillah’ dedim, yola koyuldum. Otobüsle yolculuk, meşakkatli olduğu kadar muhabbetli ve bereketliydi. Konya, Urfa, Bağdat ve Mekke. Her bir yer maneviyat ve aşk dolu. Mevlana, Halil İbrahim Makamı, İmam-ı Azam, Abdülkadir Geylani, Kerbela derken nihayet Beytullah’a varıverdik. Gözlerim pınar, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi… Koştum Kâbe’ye sürdüm yüzümü, ağladım ağladım. Kavuşmuştum Kâbe’me, Beytullahıma…&nbsp; Sevinç gözyaşlarıydı bunlar.”</p>

<p style="text-align: justify;">Gözleri dolarak yaptığı haccı anlatan Selahattin Amca’yı dinleyen Ömer’in de gözleri dolmuştu, sanki birlikte hac yapıyorlardı. O mübarek yerleri birlikte ziyaret ediyorlar gibiydi. Ömer, Selahattin Amca’nın sözünü kesmek istemiyor; coşkun akan bir ırmak gibi konuşan Selahattin Amca’yı dinledikçe kendisi de hâlden hâle geçiyordu.</p>

<p style="text-align: justify;">Kendi haccıyla onun yaptığı haccı kıyaslıyor, çekilen sıkıntıların ve zorlukların aslında yapılan haccın etkisini ve dinî hayata yaptığı katkısını daha da kaliteli bir hâle dönüştürdüğünü düşünüyordu.</p>

<p style="text-align: justify;">Selahattin Amca karayoluyla gittiği hacda, yolda parasını kaybetmiş, dönecek parayı bulmak için kimseye el açmamıştı. Hac mevsiminde, bir yandan aşkla, heyecanla ibadetini yaparken diğer yandan da dönüş parasını kazanmak için yük taşımış, hamallık yapmıştı.</p>

<p style="text-align: justify;">Saatlerce konuşsa bıkmadan usanmadan dinlenecek bu güzel sohbeti, namaz vaktinin yaklaştığını hatırlatan Hüseyin Hoca kesmişti. Hüseyin Hoca da gözü yaşlı bir derviş gibiydi. Birkaç yılda bir umrecilerle birlikte umreye gider, dönüşte daha da güzel bir insan olarak gelirdi. Ancak Selahattin Amca, esas söyleyeceğini söylememişti. “Dur hele Hocam! Şunu da söyleyeyim de öyle müsaade alalım.” dedi</p>

<p style="text-align: justify;">Ve Ömer’in kulağına küpe olacak, manevi hayatının vazgeçilmez bir öğüdünü söylüyordu: “Ömer’im, güzel guzum! Canım evladım. Hiç unutma ki hacı üç türlüdür. Birinci kısım, hacda hiç durmadan yemek yer, otelden çıkmaz. Buralara ne için geldiğinin şuurunda değildir. Boş gider, boş döner. İkincisi de otelden çarşı pazar dolaşmak için çıkar. İşi gücü al sattır. O da niye gittiğinin şuurunda değildir. Boş gider, dünyalıklarla dolu döner. Üçüncü tür hacı ise ‘Hak hacısı’ dediğim hacı türüdür. Hakk’ın emri olan haccı, hakkıyla yerine getirendir. Harem’den çıkmaz. Kalbi ve kalıbı hep oradadır. İbadetlerini şuurla yerine getirir, kimseyi de incitmez. Kötü söz söylemez, kötü iş nedir bilmez. Aşkla gider şuurla döner. Anasından doğduğu gibi tertemiz döner. Dolu gider, taşmış olarak gelir. Ondan taşan şeyler çevresini de ihya eder. Hacdaki hâlini ölene kadar devam ettirir. Hak üzere yaşar ve bu hâl üzere ölür. Hakkı ikame eder, Hakk’ın hatırını her şeyden üstte tutar. Kul hakkına hele de kamu hakkına çok dikkat eder. Gerçek hacı, Hak hacısıdır, Hak hacısı olmak lazım!”</p>

<p style="text-align: justify;">Hep birlikte camiye giderken Selahattin Amca’nın hikmet yüklü sözleri âdeta Ömer’i sarsmıştı. Ömer’in zihninde Selahattin Amca’nın sözleri yankılanıp duruyordu: “Hak hacısı olmak lazım guzum!”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hak-hacisi-olabilmek</guid>
      <pubDate>Fri, 27 Jan 2023 16:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/hak-hacisi-11.jpg" type="image/jpeg" length="15560"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zorlanan İnsan ve Dini Manevi Başa Çıkma]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zorlanan-insan-ve-dini-manevi-basa-cikma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zorlanan-insan-ve-dini-manevi-basa-cikma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yaşanan zorluklar, içimizdeki potansiyeli izhar edebilmek için gereklidir, adeta demirin ateşte dövülerek çelik halini alması gibi. ]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Prof. Dr. Asım YAPICI</b></em></p>

<p style="text-align: right;"><em>Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi</em></p>

<p style="text-align: justify;"><i>&nbsp;</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Az Seçilen Yol</i> isimli kitabına “Hayat zordur.” söylemiyle başlar Scott Peck. Gerçekten hayat, zaman zaman insanı yoracak ve bunaltacak kadar zorluklar içerir. Bu durumu ifade edebilmek için “psikolojik ya da ruhsal zorlanma”, “yoğun stres altında kalma”, “kaygı hâli” ve “zorlanan insan” şeklinde dillendirilen kavramlar geliştirilmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte şu hususu peşinen itiraf edelim: Zaten zor olan hayatta zorlanan insanın izini sürmek ve buradan psikolojik ve dinî manevi çıkarımlar yapmak sanıldığı kadar kolay değildir. Zorlanan insanı anlayabilmek için onun yaşadığı acı ve travmayı âdeta o kişinin şartlarında hissedebilmek gerekir. Ancak bu pek mümkün değil gibi. Zira her insan biricik olduğu gibi onun yaşadığı her acı ve travmatik hadise de biriciktir. Daha açık bir ifadeyle hayatın zorlukları karşısında zorlanma durumu kişiden kişiye değişebildiği gibi ortama, şartlara ve bağlama göre de farklılık gösterebilir. Ahmet ya da Fatma için baş edilmesi zor olan bir husus, Yusuf ya da Betül için hiç de zor olmayabilir. Üç hafta önce kaygı ile bunalım yaşatan hadiseler, üç hafta sonra tebessümle karşılanabilir. Bir de istenmeyen olaylar üst üste gelirse daha farklı tepkiler söz konusu olabilir.</p>

<p style="text-align: justify;">Tam da bu noktada dört temel soru çıkıyor karşımıza:</p>

<p style="text-align: justify;">1) İnsan, neden ve nasıl zorlanır?</p>

<p style="text-align: justify;">2) Zorlanan insan, acaba kendisinde stres oluşturan kaynakları nasıl algılamakta ve anlamlandırmaktadır?</p>

<p style="text-align: justify;">3) Zorlandığı durumlarla başa çıkabilmekte midir?</p>

<p style="text-align: justify;">4) Şayet başa çıkıyorsa bu nasıl gerçekleşmektedir?</p>

<p style="text-align: justify;">Başarısızlık yaşamak, ölümcül bir hastalığa yakalanmak, iflas etmek; eş, evlat ve ebeveyn gibi sevilen kişilerin ansızın vefatına şahit olmak, doğuştan ya da sonradan engelli olmak yahut engelli bir çocuğa sahip olmak gibi olgular kişinin üstesinden gelmekte zorlandığı yaşam olaylarıdır. Keza doğal felaketler (yel ve sel felaketleri, grizu patlamaları, depremler), salgın hastalıklar, terörist eylemler ve savaşlar da bu bağlamda insanı zorlayan hadiselerdir.&nbsp; Bir de göreli yoksunluk denen bir husus var; bireyi zorlayan, sıkıştıran ve umutsuzluğa sevk eden. Göreli yoksunluk hâli, kişinin kendisini başkalarıyla kıyaslayarak mutsuz, huzursuz ve yetersiz hissettiği durumlarda daha fazla hissedilir. Bu da bireyi, ruhsal bakımdan sıkıştıran ve örseleyen bir olgudur. Kuşkusuz insanı zorlayan hadiseler bunlarla sınırlı değil. Geleceğe yönelik karamsarlık içeren bir haber duymak, yüz yüze ya da gıyaben kendisine yönelik olumsuz ithamlara maruz kalmak da insanın dengesini alt üst edebilir. Şunu da ilave edelim: Fiziksel acılar, belirsizlik içeren hâller ve geleceğin daha kötü olacağına yönelik düşünceler, bireyi ziyadesiyle yıpratıcı bir yapı ve muhteva kazanabilmekte. Burada sıralanan bütün hadiseler ve deneyimler temelde stres oluşturan yaşam olayları kategorisinde değerlendirilebilir. Bahsi geçen bütün bu hadiseleri “ilişkisel sorunlar”, “kayıplar” ve “yaşamsal tehdit algısı” şeklinde üç maddede özetlemek mümkün.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">İnsanların “kişilik yapısı”, “dayanma gücü/metanet düzeyi”, “sosyal destek algısı”, “inanca adanmışlığı” ve “inancından destek alma potansiyeli” farklıdır. Burada bahsi geçen farklılıklar, zor yaşam olayları karşısında insanın nasıl bir tavır takınacağını, dahası sorunlarının üstesinden nasıl geleceğini belirlemede işlevseldir.</p>

<p style="text-align: justify;">Psikolojik bakımdan kırılgan ve zayıf kişilik yapısına sahip olanlar, yaşadığı ve gözlemlediği olumsuz hayat olaylarıyla baş etmekte zorlanabilir. Zira onlar, ziyadesiyle korunaksızdır ruhsal bakımdan. Tersine psikolojik sağlamlık düzeyleri yüksek olanlar, bu bağlamda sabırlı ve metanetli bireyler, kolayca yıkılıp dağılmazlar. Bu tip insanlar; üzülebilir, ağlayabilir, bocalama yaşayabilir, hatta psikolojik dengelerini kaybederek sendeleyebilir fakat kısa sürede toparlanarak gündelik hayatlarına devam ederler. İşte burada bireyin kişilik yapısı ve psikolojik sağlamlık konusu temel bir unsur olarak ortaya çıkmakta.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Zorlanan insana, çevresinin sunduğu sosyal destek hem “Yalnız değilsin.” mesajı verir hem de alternatif çözüm yollarını gösterir. Yapılan bilimsel çalışmalar fiziksel ve ruhsal rahatsızlıkların üstesinden gelmede sosyal desteğin merkezî bir öneme sahip olduğunu göstermekte.&nbsp; Aristo’dan Farabi’ye hemen her düşünür, insanın doğası gereği içtimai (sosyal) bir varlık olduğunu vurgular. Çalışmayı, temas kurmayı ve mücadele etmeyi yani hayatın içinde olmayı içeren sosyallik, insanların maddi ve manevi anlamda birbirine omuz vermesini, başkalarının dertleriyle dertlenmeyi gerektirir. Dahası, insanların birbirlerine içlerini dökerek rahatlamasını (katarsis), nihayet olumsuz hadiselerin farklı bir bakış açısıyla algılanmasını beraberinde getirir.</p>

<p style="text-align: justify;">Anlaşılacağı üzere sosyal destek ziyadesiyle güç ve kuvvet vermektedir zorlanan insana. Nitekim Hz. Peygamber’in gerek ilk vahiy geldiği zaman gerekse inkıta-ı vahiy sürecinde yaşadıklarını anlama ve anlamlandırmada başta eşi Hz. Hatice olmak üzere sosyal çevresinin ona açıkça destek sunduğunu görüyoruz.</p>

<p style="text-align: justify;">Şu hususu da vurgulayalım: “Ahlaki olgunluk” denilen durum, özünde başkalarına verebileceğimiz her türlü “sosyal destek” ile yakından ilişkili.&nbsp; Burada sadece destek alan açısından değil destek veren açısından da ziyadesiyle kıymetli bir tutum ve davranış söz konusu. Destek alan, yaşadığı zorlanımlı hadiselerin üstesinden gelme hususunda ilave bir kuvvet elde ederken destek veren de ahlaki bakımdan daha iyi bir düzeye gelmekte.</p>

<p style="text-align: justify;">Zorlanan birey, inançlarından ve değerlerinden içsel destek alamazsa sadece dıştan sunulan sosyal destek onun sorunlarıyla, kaygılarıyla ve örselenmişlikleriyle başa çıkmada yeterli olmayabilir. İşte bu noktada bireyin Allah tasavvuru, kader algısı ve imtihan düşüncesiyle birlikte sabır, metanet, tevekkül ve rıza hâli devreye girmekte. Dua ve ibadet davranışlarını da hassaten anmak gerekir.</p>

<p style="text-align: justify;">Allah’ın celal vasfını reddetmeksizin cemal vasfının öne çıktığı bir Tanrı tasavvuru, bireyi ruhsal bakımdan güçlendirir. Kaderiyye ve Cebriyye’ye savrulmayan dengeli bir kader inancı, yaşanan olumsuzlukları Allah’ın bilgi, irade ve yaratmasıyla ilişkilendirmeye zemin hazırlar.&nbsp; Allah tasavvuru ve kader inancı birleşince rahman ve rahim olan Allah’ın bizimle ilgili bir planının olduğu düşüncesi zihnimizi dönüştürmeye başlar. Evet, bir plan vardır fakat biz bu planın ne olduğunu bil(e)miyoruz.&nbsp; Zira bilgimiz sınırlı. Daha kapalı bir kapının ardında ne olduğunu kestiremeyen insan, geleceğin nasıl olacağını nereden bilebilir düşüncesi ise sekinet hâlini davet eder. Elden ne gelirse yapılmalıdır. Zira ilahi irade, zorluklardan çıkabilmeyi birtakım nedenlere bağlamıştır: Aramak, araştırmak, mücadele etmek ve hayatın içinde kalmak… “Arayanlar bulur ya da bulanlar arayanlardır.” sözü geliyor aklımıza. Tam da burada “takdire teslimiyetçi” (Allah aktif, birey pasif) ve “benlik güdümlü” (Allah pasif, birey aktif) başa çıkma stratejilerinin verimsiz olduğunu vurgulamak durumundayız. “İşbirlikçi başa çıkma”da ise (Allah aktif, birey aktif) mücadele, arayış ve üstesinden gelme denilen bir durum giriyor devreye. Hem zorlanan insana yeni bir umut ve teselli imkânı hem de yeterince çabaladıktan sonra, sonucu Allah’a havale etme (tevekkül) durumu. Nihayet başa gelene rıza gösterme… Bu süreçte sabır ve metanetin de pasif değil aktif olması lazım. Zira pasif sabır ve metanet sadece tahammül etmeyi yani katlanmayı, aktif sabır ve metanet ise mücadele ile hayata tutunmayı iktiza eder.</p>

<p style="text-align: justify;">Bireyin Allah ile ilişkisini, Allah’ın yanında ve yakınında olduğunu hissetmesini sağlamada en önemli vasıtalar ise dua ve ibadettir. “Yalnız değiliz.” duygusu ve yaşanan ana odaklanma, dua ve ibadetle iyice pekişir.&nbsp; Dahası biriken gerilimin (tansiyon) baskısından kurtularak rahatlama duygusu (katarsis) yaşanır. Şunun altını önemle çizelim: Bireyin kişilik yapısı ve inanca adanmışlık düzeyi, onun zorlandığı durumlarla başa çıkmasında nasıl bir yol ve yöntem takip edeceğini belirlemede işlevsel bir değere sahip.</p>

<p style="text-align: justify;">Yaşanan zorluklar, içimizdeki potansiyeli izhar edebilmek için gereklidir, âdeta demirin ateşte dövülerek çelik hâlini alması gibi.&nbsp; Meseleye buradan bakış, “yeniden çerçeveleme” denilen algısal farklılaşmayı yani olayı farklı bir bakış açısıyla değerlendirmeyi beraberinde getiriyor. Bilişsel davranışçılıkta bakış açısını değiştirme olarak tanımlanan bir durumla yüz yüze geliyoruz. Böyle bir değişim hâlinde inançlar bireye âdeta şunu söylüyor: Meseleye oradan değil şuradan bak. Şayet bakış değişirse olumsuz gibi görünen olayın anlamlandırılması da farklı bir boyut kazanacaktır. Esasen insanı sıkıntıya sokan olayın kendisi değil ona yüklenen anlamlardır.&nbsp; Olay aynı kalsa da yüklenen anlam değiştiği anda her şey değişmeye başlar. Zira manzara (görünen yer) noktainazara (bakış açısına) göre yeni bir hâl ve şekil kazanır. Bunun gerçekleşebilmesi için inanca adanmışlık, inançla bütünleşme, Allah ile ruhsal temas kurabilme, ibadetlere sadece bedenin değil kalbin de iştirak edebilmesi ziyadesiyle önemli. Zira ruh sağlığına iyi gelen asıl husus, neye inandığımızdan öte nasıl inandığımızdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zorlanan-insan-ve-dini-manevi-basa-cikma</guid>
      <pubDate>Thu, 26 Jan 2023 16:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/zorlanan-insan.jpg" type="image/jpeg" length="67832"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şuayp Arnavut Hz. Peygamber’e Hizmetle Geçen Bir Ömür]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/suayp-arnavut-hz-peygambere-hizmetle-gecen-bir-omur</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/suayp-arnavut-hz-peygambere-hizmetle-gecen-bir-omur" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Eserlerinden herkesin yararlandığı bir büyük üstat olmasının ötesinde, Arnavut Hoca’nın Türkiye insanı için ifade ettiği çok özel bir anlam vardır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Enbiya Yıldırım</b></em></p>

<p style="text-align: justify;">Dinî ilimlerle meşgul olan herkesin, adını bildiği ve kütüphanesinin rafında en az bir çalışmasını bulundurduğu Şuayp Arnavut, büyük kısmı hadis alanında olmak üzere 320 cildi aşan eserleriyle zamanımızın önde gelen muhaddislerinden ve muhakkiklerinden biri olarak kabul edilmeyi fazlasıyla hak etmiş büyük bir muhaddistir.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Şam’da başlayan hayat</b></p>

<p style="text-align: justify;">Hocamız, Arnavutluk İşkodra kökenli, Şahin soyadlı bir aileden gelmektedir. Ahmed Zogu’nun Arnavutluk’taki idaresinden bunalan Müslümanlardan olan babası Muharrem Bey, 1926 yılında meşhur hadis âlimi Nasıruddin Elbânî’nin babası Nuh Necati Hoca’yla birlikte ailece Şam’a hicret eder.&nbsp; Şuayp Hoca 1928 yılında burada dünyaya gelir. Babası tahsilli biri değildir ancak oğlunun dindar yetişmesi hususunda çok hassastır.&nbsp; Bu nedenle dinî sohbetlere onu da götürür.</p>

<p style="text-align: justify;">Gençlik döneminde şeri ilimlerin tahsiline başlayan Arnavut, 15 yıl sürecek öğrenim hayatı boyunca Şam’da bulunan meşhur hocalardan sarf, nahiv, belagat, edebiyat vb. alanlarda eğitim alır. Ardından fıkıh, tefsir, hadis gibi ilimlerdeki temel kitapları okur. Süleyman Gavcî Elbânî, yukarıda ismi geçen Nuh Necati Elbânî, Arif Düvecî, Edîb Kellâs ile Muhammed Salih Farfûr en çok yararlandığı üstatlarıdır. Özellikle Farfûr, yetişmesinde büyük emeği olan hocasıdır.&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Hadis ilmine yöneliş</b></p>

<p style="text-align: justify;">Fıkıh, tefsir ve hadis eğitimi döneminde Arnavut’un en çok dikkatini çeken ve muhtemelen sonraki süreçte de ilmî hayatında çok büyük etkisi olacak olan husus, hocalarının ve diğer insanların sahih olan veya olmayan hadisleri bilme noktasındaki bariz eksiklikleriydi. Büyük oranda fıkıh alanında malumat sahibiydiler ve tefsir ile hadisteki malumatları yüzeyseldi. Taklit geleneği içinde yetiştiklerinden dolayı fıkıh kitaplarında geçen bilgilere ve rivayetlere sıkıca yapışıyorlardı. Ayrıca zayıf ve mevzu hadisleri hem konuşmalarında hem de meclislerindeki fıkhi tartışmalarda kullanıyorlardı. Hatipler ve vaizler de rivayetlerin sıhhatlerine dikkat etmeyen kitaplarda gördükleri çoğu zayıf ve mevzu hadisleri rahatça aktarıyorlardı. Hâliyle öğrenciler de bu minvalde yetişiyordu. Söz konusu durum Arnavut Hoca’da, bu boşluğun doldurulması, insanların dayanaklarının sağlam olması gerektiği fikrini doğurdu.</p>

<p style="text-align: justify;">Bu düşüncenin zihnine yerleştiği zaman diliminde İslam dünyasında tahkik rüzgârı esmeye başlamıştı. Ahmed Muhammed Şakir, Râğıb et-Tabbâh, Reşit Rıza, Sââtî, Ahmed el-Ğumârî ve Nasıruddin Elbânî gibi zevatın çalışmaları büyük rağbet görüyordu. Arnavut, bundan da etkilendi.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Tahkik alanına giriş</b></p>

<p style="text-align: justify;">Şuayp Hoca, yaşı genç olmasına rağmen mevcut eksikliği tespit etmesi ile tahkik çalışmalarının etkileyiciliği bir araya gelince, ömrünü bu alana vakfetmeye karar verdi. El-Mektebu’l-İslami sahibi Züheyr Şâviş’in de teklifiyle hocası Farfûr’un riyasetinde çalıştığı Ma’hedu’l-Fethi’l-İslami’den ayrıldı ve 1959 yılında yeni yerinde işe başladı. Kader onu burada, hemşehrisi Muhammed Nasıruddin Elbânî ile Kosova’lı Abdulkadir Arnavut ile aynı ortamda buluşturdu. Zahirîye Kütüphanesi’nde kendilerine tahsis edilen bir odada üçü birlikte çalışmaları sürdürdüler.</p>

<p style="text-align: justify;">Bir süre sonra Şuayp Arnavut, Arapçaya güçlü vukufiyeti nedeniyle yayınevinin tahkik grubunun başına geçti. Artık Abdulkadir Arnavut da dâhil olmak üzere 10’u aşkın kişiden oluşan ekibin tahkik edeceği kitapları seçiyor, çalışma yöntemlerini belirliyor, yapılanları dikkatle takip ediyor, bu arada kendisi de bizzat tahkikler yapıyordu.</p>

<p style="text-align: justify;">Arnavut, el-Mektebu’l-İslami’de yaklaşık 20 yıl kaldı ve burada 72 ciltlik temel eserin tahkikine katıldı. Buradan ayrıldıktan sonra 1977’de –vefat edene kadar devam ettiği- Müessesetü’r-Risâle’ye geçti. Tahkik alanında çok büyük bir birikim sağlamıştı. Benzerlerine göre çok üst seviyedeydi. Burada da tahkik biriminin başına geçti. Ekibin çalışma yöntemlerini ve izlenecek yolu belirledi, çalışmaları başından sonuna kadar takip etti.</p>

<p style="text-align: justify;">Sonunda birçoğu gibi o da Suriye’yi terk etmek zorunda kaldı. Esasında kendisi aktif olarak siyasal hareketlerin içinde yer almıyordu ancak bir duruşu vardı. Ayrıca yaptığı iş onu sürekli olarak yurt dışıyla irtibatlı olmaya mecbur tutuyordu. Bu çerçevede oluşan olumsuzluklar Suriye’de daha fazla çalışmasına imkân tanımadı. 1982 yılında kütüphanesini bile elden çıkararak Amman’a göçtü. Müessesetü’r-Risale’nin ana çalışma merkezinin burada olması, Ürdün’ü tercihindeki temel nedenlerdendi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ürdün’e yerleşmesi hem onun hem de İslam âlemi için bereket olmuştur. Tahkik alanındaki en güzel eserlerini başka bir ifadeyle kitaplarının çoğunu burada hazırlamıştır. Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ’sı (25 cilt), İbn Balaban’ın el-İhsân fî Takrîbi Sahîhi İbn Hibbân’ı (18 cilt), İbnu’l-Vezîr el-Yemenî’nin el-Avâsım ve’l-Kavâsım’ı (9 cilt), İbnu’l-Kayyım’ın Zâdu’l-Meâd’ı (5 cilt), Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i (50 cilt), İbn Ebi’l-İz’in Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye’si (2 cilt) gibi.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Tükenmeyen azim</b></p>

<p style="text-align: justify;">Cuma günleri hariç çalıştığı büroya her sabah sekizde gelip öğleden sonra ikide ayrılan Arnavut Hoca, haftanın en az iki gününün akşamında farklı gruplarla kitap okumaları yapardı. Bunu ilmin zekâtı olarak görürdü. Bizzat gelerek veya telefon ederek kendisine ulaşanların yardım talebini de asla geri çevirmezdi. Ömrünün son zamanlarında, çalışma gücünü büyük oranda kaybetmişti ancak öğrencilerine ve kendisine müracaat edenlere evinde yardımcı olmayı sürdürdü.</p>

<p style="text-align: justify;">Bu kadar yekûn tutan kitaplar ortaya koyabilme başarısının ardındaki sır, azmi ve ekip çalışması yapmasıydı. Çalışmalarını, tahkik alanında yetiştirdiği uzmanlarla birlikte bürosunda yürütürdü. Önce üzerinde çalışılacak eser belirlenir. Ardından yeryüzündeki kütüphaneler taranarak ilgili kitabın en eski ve en sağlam nüshaları temin edilmeye çalışılırdı. Sonra bunlar aşama aşama ekibe dağıtılır ve herkes üstlendiği kısmı ciddiyetle hazırlardı.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Çalışmalarında öne çıkan hususiyetler</b></p>

<p style="text-align: justify;">Arnavut Hoca’nın tahkikleri incelendiğinde bazı yönler dikkati çeker.</p>

<p style="text-align: justify;">1-Yazma nüshaları okumadaki başarısı okuma hatalarını yok seviyesine indirmiştir. Metinlerdeki hatalı ibarelerin aslında nasıl olması gerektiğini belirtmesi de mühimdir.</p>

<p style="text-align: justify;">2-Tahkik çalışmalarının çoğunda, izaha veya tartışmaya müsait ibareler genellikle tetkik edilip ele alınmaz. Şuayp Hoca’nın tahkikleri ise farklıdır. Açıklanmaya muhtaç hususlarda okuyucuya muhtasar da olsa bilgi verir, katılmadığı meseleleri eleştirir.</p>

<p style="text-align: justify;">3-Tahric ettiği hadislerin sıhhat derecesini belirtmesi çalışmalarını farklılaştıran en önemli meziyetlerdendir. Geniş tetebbuâtı sayesinde ravileri ve rivayetleri çok iyi bilmesi ona bu imkânı vermekteydi.</p>

<p style="text-align: justify;">Şuayp Arnavut, Hanefi mezhebine müntesip olduğunu her vesileyle iftiharla söylerdi. Ancak onun Hanefiliği mukallitlik düzeyinin çok üstündeydi. Dört mezhebe ve naslara derin vukufiyeti neticesinde kendi içtihadına göre fetva verdiği durumlar oluyordu. Diğer mezheplerin görüşlerini de bu çerçevede etraflıca değerlendirirdi. İtikadi meselelerde ise ilk dönem Selef bilginlerinin yaklaşımlarını ağırlıklı olarak benimserdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><b>Ülkemiz insanına bakışı</b></p>

<p style="text-align: justify;">Eserlerinden herkesin yararlandığı bir büyük üstat olmasının ötesinde, Arnavut Hoca’nın Türkiye insanı için ifade ettiği çok özel bir anlam vardır. Çünkü geçen asrın ortalarından itibaren Türkiye’den İslami ilim tahsili için Suriye’ye gidenler Salih Farfûr ile öğrencisi Şuayp Arnavut’un öğrencileri oluyorlardı. Ürdün’e taşınmasından sonra da durum değişmedi. Kısa süreli gelenler mutlaka kendisini ziyarete giderler, uzun dönem kalanlar da derslerini takip ederlerdi. Tezleri ve diğer çalışmaları için onun engin birikiminden yararlanırlardı. Bu nedenle Ürdün’e gidip de Şuayp Hoca’dan istifade etmemiş bir ilim yolcumuz yoktur. Kaldı ki onun bize karşı çok farklı bir muhabbeti de vardı. Osmanlı dendi mi, Fatih dendi mi gözleri yaşarırdı. Büyük ecdadın torunları olmamız hasebiyle elinden gelen hizmeti yapmaya gayret ederdi. Balkanlar’ın, dedelerimiz sayesinde İslam’la müşerref olduğunu ve bu minnetin kendilerine bir görev yüklediğini söylerdi. Bu yüzden ülkemizden giden öğrencilerin ve hocaların ders alma taleplerini asla geri çevirmezdi. Pek çok öğrencisine de kitaplarından hediye eder, beraberinde kitapçılara götürdüklerine de “Siz bunları ülkenizde bulamayabilirsiniz, yetişmeniz için bu kitaplar gerekli.” diyerek satın alırdı.&nbsp; Kira yardımı yaptığı, elektrik ve su paralarını ödediği öğrencileri de az değildi. Çünkü o, dünyalığa hiç önem vermezdi. Resulüllah’ın takipçilerinin iyi yetişmesi en çok önem verdiği hususlardandı. Bu nedenle ilim yolunda infaktan geri kalmazdı.</p>

<p style="text-align: justify;">Birkaç defa Türkiye’ye gelmiş olan Hocamız, dokuz vilayette Diyanet İşleri Başkanlığının eğitim merkezleri ile İlahiyat Fakültelerinde konferanslar verdi, genç bilim insanları ile bir araya geldi. Dünyanın en tanınmış hadis âlimiyle buluşmak onlar için tarifi imkânsız bir mutluluk vesilesi oldu.</p>

<p style="text-align: justify;">Hocamız, 27 Ekim 2016 Perşembe günü 89 yaşında rahmetli oldu.&nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/suayp-arnavut-hz-peygambere-hizmetle-gecen-bir-omur</guid>
      <pubDate>Wed, 25 Jan 2023 16:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/enbiya-yildirim-11.jpg" type="image/jpeg" length="50114"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zamanın Nabzını Tutmak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/zamanin-nabzini-tutmak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/zamanin-nabzini-tutmak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şahit olmak, sorumlu olmaktır. Şahit olmak, temsil ettiği kimliğin farkında olarak bizzat hayatın içinde yer almaktır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Abdurrahman AKBAŞ</b></em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: right;"><em>DİB Başkanlık Vaizi</em></p>

<p style="text-align: justify;">İnsan, yaratılışı itibarıyla kendisine eşya üzerinde tasarruf imkânı verilen bir donanıma ve potansiyele sahiptir. Akıl, irade, duygu, sezgi, muhakeme gibi üstün özelliklerinin bir tezahürü olarak bilme, anlama, kanaat ve tutum geliştirme yetenekleri, onu yaratılmışlar arasında müstesna bir yere konumlandırır. Bu yönüyle insanın varlığı, varoluşsal zemininde ulvi bir amacın varlığına da işaret etmektedir. İnsan, elbette bu âleme bir amaç için gelmiş olmalıdır. Böyle bir gerekliliği yok saymak, her şeyden önce insana haksızlık ve onu var edene saygısızlık olacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;">İnsandan daha büyük ve güçlü varlıkların yüklenmekten imtina ettiği bir emaneti Yüce Allah, fıtri kıvamına (akıl ve irade gibi özelliklerine) binaen bir emanet olarak insana tevdi etmiştir. Kur’an-ı Kerim’deki “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir.” (Ahzab, 33/72.) ayeti, insanın yüklendiği sorumluluğun büyüklüğüne ve ağırlığına işaret etmesi bakımından dikkat çekicidir. Uhdesindeki bu ağır emanetle insan, başlangıcı belli ve sonu kesin bir sürenin sınırlı öznesi olarak şehadet âleminden her şeyin apaçık ortaya konulacağı hesap gününe (yevmün meşhûd) doğru yol almaktadır. Onun bu yoldaki varlık gayesinin temel çerçevesi, yüklendiği emanetin gereğince Yaratıcı’yı tanımak, O’na iman/ibadet etmek, aklını ve iradesini daima iyiliğin öznesi olmak için kullanmaktır. İnsanın yol boyunca söz konusu emanete riayet etme kabiliyeti olduğu gibi ihanet etme özgürlüğü de vardır. Ancak, sona ermesi an meselesi olan bu yolculuğun ardından seve isteye kabul edilecek bir menzile varabilmek için insan, taşıdığı emanetin ve yükümlü olduğu gayenin bilinciyle hareket etmek dışında bir seçeneğe sahip değildir. Çünkü o, bu yolun ardışığı olan sonsuz hayatın keyfiyetini burada, kendisine bahşedilen zamanda, bizzat kendisi belirlemektedir. Ebedî hayatın azığı olan her hasadı bu dünyada zamanla elde etmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Bu bağlamda zaman, insan için en değerli sermaye, en kıymetli imkândır. Nitekim İslam, zamanın dünyevi boyutu olan ömrün, gerçek hayat olarak nitelenen ahiretin mahiyetini belirleyecek bir fırsat alanı olarak görülmesini ve geçici olanın ebedî kazanca dönüştürülmesini istemektedir. Bu sebeple insan, korusunu bekleyen nefer misali, bu değerli sermayesini korumak ve onunla sonsuz hayatın huzur iklimini kazanmak için her an teyakkuzda olmalıdır. Geçmiş ve gelecek kaygısından kurtularak yaşadığı anı en iyi şekilde değerlendirmenin gayreti içinde (ibnu’l-vakt) olmalıdır. Kendisini gafletin, ihmalin ve ihanetin hüsrana sürükleyen girdabından uzaklaştıracak, varlık-emanet-gaye denkleminde sonsuzluğa yol almasını temin edecek kıvamda bir zaman bilinci kuşanmalıdır. Kuşkusuz böyle bir bilinç, yolun oyalayıcı nimetleri, ayartıcı güzellikleri ve aldatıcı cazibesi karşısında insana mukavemet imkânı sağlayacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;">Zaman bilinci, aslında insanın kendi varlığının idrakine ermesidir. Zira biriktirilemez,<br />
yenilenemez ve yinelenemez bir biçimde akıp giden her an, insanın özünden ve ömründen bir parçadır. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de çeşitli evrelerine yemin edilerek zamanın kıymetine dikkat çekildiğini görüyoruz. (Fecr, 89/1; Şems, 91/1-4; Leyl, 92/1; Duha, 93/1; Asr, 103/1.) Bu meyanda İnşirah suresindeki “Bir işi bitirince hemen başka bir işe koyul!” (İnşirah, 94/7.) ifadesi, atalete mahal bırakmaksızın insanın tüm zamanını kuşatan bir kulluk sorumluluğunun ifasına delalet etmektedir. Zaman hususunda farkındalık oluşturan ve onu sorumluluk ekseninde emanet bilinciyle değerlendirmenin önemine işaret eden daha pek çok ayet-i kerime (Fatır, 35/37; Müminun, 23/99-100.) ve hadis-i şerif (Buhari, Rikak, 3; Tirmizi, Zühd, 25.) vardır. Esasen namaz, oruç, zekât, hac gibi edası zamanla ilişkilendirilmiş ibadetlerin de derûnunda böyle bir hikmet barındırdığı söylenebilir. Muvakkaten emredilen tüm bu ibadetler, insana kim olduğunu, niçin var olduğunu hatırlatarak bir yandan onun benlik ve kulluk şuurunu diri tutarken diğer yandan da zaman, emanet ve sorumluluk bilincini pekiştirmektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Ne var ki günümüz dünyasının algıları kuşatan yapaylığı, varoluşu anlamlandıran değerlere karşı yabancılaşmaya yol açmıştır. Özellikle son yıllarda büyük bir ivmeyle gündelik hayatı dönüştüren teknoloji ve iletişim unsurları, insanların hakikat bilincini yaralamış; benlik, zaman ve hayat algılarında derin savrulmalara sebep olmuştur. Hızına erişilmez bir tüketim kültürünün insanların hakikat idrakini perdelediği böyle bir vasatta, hayatın bu dünya ile sınırlı olduğu yanılgısı daha da belirginleşmiş; ötesini umursamadan bütün zamanın haz ve ihtiras ekseninde harcanmasını marifet addeden bir yaklaşımın egemenliğine kapı aralanmıştır. Bugün daha fazla tüketme adına hızı hayat standardına dönüştüren modern insan, sahip olduklarının ve tükettiklerinin bile lezzetine tam anlamıyla varamadan kendisini yeni arayışlara sürükleyen çokluk yarışının rüzgârında vaktini ve ömrünü heder etmektedir. Dolayısıyla çağın bir açmazı olarak bencilliği, bireyselliği ve duyarsızlığı besleyen hazza dayalı derinliksiz bir hayat ve zaman algısı, insanlığın behemehâl kurtulması gereken bir cenderedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Zamana ve hayata dair hakikatli bir tasavvuru olanların, insanlığın bugününü ve geleceğini tehdit eden bu manzara karşısında bigâne kalması, elbette yadırganacak bir şeydir. Bilinmelidir ki bu çağın sadece duyulara hitap eden yüzeysel idrak alışkanlıkları karşısında varlığın hakikatine yönelik yeni bir farkındalık oluşturma sorumluluğu, Müslümanların uhdesindedir. Zamanın ve mekânın Rabbine iman edenlerin, varlığın aşkın boyutunu çağın idrakine sunma ve İslam’ın hayata anlam katan değerlerini yeniden insanlıkla buluşturma yükümlülüğü bulunmaktadır. Zira bugün yeryüzü, ufuktan yükselen bir umut ışığı olarak tüm zamanları kuşatan, zihinleri aydınlatan, gönüllere şifa ve ferahlık veren İslam’ın mesajlarına, ilkelerine ve değerlerine susamış vaziyettedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Bu noktada Asr suresi, ihtiva ettiği mesaj, ilke ve ölçülerle müminler için öz ve önemli bir referanstır. Bu surede Yüce Allah, “Asra (zamana) yemin olsun ki iman eden, iyi işler yapan, hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç, insan hüsrandadır.” ikazıyla hüsrandan kurtuluşun iman, amel, hak ve sebat bütünlüğü içerisinde ortaya koyulacak bir duruşla mümkün olduğunu vurgulamaktadır. Böyle bir duruşu benimsemek ve temsil etmek, kendisini, insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmetin bir ferdi olarak görenlerin iman ve kulluk sorumluluğudur. Diğer taraftan İslam’ın hakikatlerini hayata hâkim kılmak için zamanın nabzını tutup yeni bir perspektifle numune-i imtisal olacak bir duruş ortaya koymak, bütün zamanı kudret elinde tutan Yüce Allah’a verilen ahdin bir gereğidir. Kaldı ki Müslümanın karakteristik özelliği, yaşadığı zamanın şahidi olmasıdır. Bu gerçek, Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın onu “Müslüman” diye isimlendirmesinin temel gerekçesi olarak ifade edilmektedir. “Allah yolunda, gerektiği gibi cihat edin. Sizi O seçti ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi; ceddiniz İbrahim’in dininde olduğu gibi. O size hem daha önce hem de bu Kur’an’da ‘Müslümanlar’ adını verdi ki peygamber size şahitlik etsin, siz de insanlara şahitlik edesiniz.”&nbsp; (Hac, 22/78.) Şahit olmak, sorumlu olmaktır. Şahit olmak, temsil ettiği kimliğin farkında olarak bizzat hayatın içinde yer almaktır. Olup bitenler karşısında inisiyatif almak, samimi bir iman, şahsiyetli bir duruş ve güçlü bir irade ortaya koymaktır. Ve nihayetinde şahit olmak, zamanın ruhunu kavrayarak Kur’an ve sünnetten alınan ilhamla asrın idrakine rehberlik etmektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/zamanin-nabzini-tutmak</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Jan 2023 15:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/zaman-11.jpg" type="image/jpeg" length="54241"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şiirimizin Hikmet Pınarları]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/siirimizin-hikmet-pinarlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/siirimizin-hikmet-pinarlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İyi ve güzel olana teşvik ettikleri gibi yanlışa da dikkat çekme görevindedir şairler.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Dr. Halil İbrahim HAKSEVER</b></em></p>

<p style="text-align: right;"><em>Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi</em></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Çünkü sen âyîne-i kevne tecellâ eyledin</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Öz cemâlin çeşm-i âşıkdan temâşâ eyledin&nbsp; (Y. Avnî)</i></p>

<p style="text-align: justify;">İslam inanç ve kültürüyle şekillenen klasik şiirimiz, hayatın her nevi duygu ve hayalleriyle dolu olduğu gibi fikir ve düşüncenin de her türlüsüyle mezcolmuştur. Tasavvuf ve felsefenin de ürettiği kelime ve kavramlarla düşüncelerine derinlik katan şairler, insanlara yol gösteren, bilgi veren, hayatı yorumlayan sayısız beyitler ibda etmişlerdir. Adına “hikmet” denilen mana dünyasına tercüman olan bu tür beyitler, şiirimize ayrı bir renk ve tat katmıştır. Dil ve edebiyatımızın henüz İslam ile buluştuğu çağlarda milletimize ışık saçan erlerden Ahmed Yesevi, söylediği iman dolu manzum sözlerine “hikmet” adını vermişti. Böylece Türk şiiri hikmetle tanışmış, söze derinlik ve zenginlik katan tılsım daha çok o deryadan akmaya başlamıştır. Zamanla hikmete aşina olan edebiyatımızda “hikemî şiir” denilen bir mektep oluşmuş, bu düşünce ve söylem tarzı ile meşhur şairlerimiz yetişmiştir. Esasen, “aşk” ile beslenen hiçbir divan şairi de hikmet denizinden içmeden eline kalem almamıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">Geniş bir mana çerçevesi olan hikmet, “Kur’an, sünnet, din, anlayış, ilim, amel, doğru söz, hüküm, peygamberlik” vs. anlamları içerir. Kelimeye felsefi ve metafizik düşünce nispet eden âlimler de olmuştur. (İlhan Kutluer, DİA, c. 17, s. 503.) Peygamber Efendimizin hadislerinde de hikmet, “Kur’an’ın doğru anlaşılması ve yorumlanması” şeklinde özetlenen bir manada kullanılmıştır. Tarihî dönemlerde felsefe ağırlıklı mana çeşitliliği kazanan kavram, insanları hayra ve fazilete yönelten özlü sözler ve düşünceler anlamında da kullanılarak edebiyat metinlerine girmiş, şairlerin dilinde estetik bir söyleyişle “hayırlı” misyonunu icra etmiştir. Şairler bu kavramı, yaşanmış hayat tecrübelerine de dayalı olarak bütün mana genişliğiyle kullanmışlar; doğru ve faydalı olan hangi bilgi ve düşünce biliyorlarsa bunu şiir kalıbında insanların hizmetine sunmuşlardır.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Divan şiirinin hikmetlileri</b></p>

<p style="text-align: justify;">Hüner meydanında her biri farklı bir eda arayışında olan şairler, estetik ve mana yönü güçlü söyleyiş peşindedirler. Kimisi daha yoğun kimisi biraz daha latif hikmet avcıları olarak söze revnak katmışlar, edebiyat tarihinde iz bırakacak “hikmet pınarları” inşa etmişlerdir. Zihni ve gönlü doyuran beyitler, divanlardan taşarak bizlere ulaşmıştır. Bilgi, irfan, öğüt, biraz da irşat içerikli manalarla dolu bu beyitler, insanlara faydalı bir şeyler söyleme niyetiyle kaleme alınmış; muhtemelen dinimizin “marufu emr münkerden nehy” hükmünün (Araf, 7/157.) gereği olarak da düşünülmüşlerdir. Bunların kimisi nasihat üslubuyla okuyucuyu Kur’ani, tasavvufi kavrayışa yöneltir:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Minber-i şâh üzre çıkmış va‘z eder murğ-ı çemen</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Selsebîl âyâtını tefsîr eder enhâra bak (Adlî)</i></p>

<p style="text-align: justify;">Şairin sanatkâr zihni, okuyucuyu, tabiatı ibretle temaşa etmeye ve bundan ders almaya çağırıyor. Ağaç minberine çıkıp ötüşüyle sanki vaaz eden kuşa, akışıyla cennet sularını anlatan nehirlere bakmamızı söyleyen şairin dili, Kur’an-ı Kerim’de, insanları yaratılan varlıklara bakıp ibret almaya çağıran ayetlerdeki hikmetli üslubu hatırlatmaktadır. Benzer bir hikmetli söyleyişi, öncekinden çok sonra gelen bir diğer şairde görüyoruz:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Aç gözün kesretde vahdet zevkin eyle yâre bak</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Kalbini sâf eyleyüp âyîne-i dîdâre bak (Hayalî)</i></p>

<p style="text-align: justify;">“Dünyalık varlıklara gönül vermeyip bunlarda tecelli eden hakiki sevgiliyi zevkle seyret. Onun cemal aynasına bakarak kalbini temizle.” diyen şair, insanları O’na yöneltmeye, kesret âlemindeki vahdetin sırrını çözmeye çağırır.</p>

<p style="text-align: justify;">Aslında gördüğümüz şu âlem baştan başa hikmet sırlarıyla doludur. Şairlerin feryadı ise bunu anlayamayan idraksiz cahiller sebebiyledir:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Kitâb-ı kâinât esrâr-ı hikmetle lebâlebdir</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Şikâyet cehlden feryâd<br />
bî-idrâklerdendir (Nabi)</i></p>

<p style="text-align: justify;">Üslubunu öğütle bezeyen bir diğeri de dünyada yaşamaktan amacın, makam sahibi olup şöhret kazanmak değil marifet elde etmek olduğunu, o zaman tam bir adam olunacağını söyler:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Nev’iyâ lâzım değil olmak filân ibn-i filân</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Ma’rifet kesb eyle tâ bir âdem ol âdem gibi </i></p>

<p style="text-align: justify;">Çeşitli duygu dalgaları arasında insana ilahi hakikatleri hatırlatan şairler, topluma karşı bir misyonun icracısıdırlar. Bu icrada bazen hissiyat bazen fikriyat galiptir. Onlar insanlara dünyanın geçiciliğini unutmamak gerektiğini, sahip olduklarımızla övünmememizi, ecel nöbeti geldiğinde bir dakika gecikmeyeceğini hatırlatırlar:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Öğünme kendimin deyü bu âsiyâ ki mevt</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Etmez çü nevbetin gele aslâ dakîka fevt (Cinânî)</i></p>

<p style="text-align: justify;">Şairlerin insana dair tespitleri, topluma ait gözlemlerini de yansıtır. Kişilerin manevi değerleri kalplerinin temizliğine bağlıdır. İç güzellikle dış güzellik arasında irtibat kuran şair, İslam ahlakında yeri olan bu gerçeği kevnî âlemden bir misalle anlatır. Kişinin gönül saflığı, güzel ahlakı yüzüne yansır. Tıpkı gündüzün hâlinin seher vaktinde belli olduğu gibi:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Rûyundan olur sînesinin safveti zâhir</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Ma‘lûm olur ahvâli nehârın seherinden (Nabi)</i></p>

<p style="text-align: justify;">Allah’ın kullarına hoş davranmayı İslam ahlakının gereği olarak gören şairler, bunu en veciz ifadeye dökme arzusundadırlar. Mahlûkatı incitenlerin kendilerinin de bundan zarar göreceğini uyarıcı bir dille şu beyit ne güzel belirtir:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Halkı rencîde eden âlemde</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Kendi rencîde olur son demde (Ş. Yahya)</i></p>

<p style="text-align: justify;">Dinî hakikatleri kendi üsluplarına döken bu söz ustaları, yaşanan hayatta bazen aksi görülse bile değerli olanın Hak katında belli olduğunu bilirler. İnsanlar arasında zelil/aşağılık görülen kimilerinin O’nun nezdinde makbul olabileceğini söyleyen şair, bu gerçeği, ayakaltında çiğnenen ayakkabıyı camide herkesin “el üstünde” tutması misaliyle belirtir. Camide ayakkabının başka bir sebeple yukarıda tutulması bile sanatkârın güzel ve faydalı bir söz söylemesine vesile olmuştur:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Zillet erbâbı olur nezd-i İlâhîde kabûl</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Halk câmi‘de el üzre götürür pâpûşun (Nabi) </i></p>

<p style="text-align: justify;">Dünyalık kazançlarla insanoğlunun şımardığı, kibre kapıldığı, eskiden beri çok görülmüştür. Gösteriş merakının yanlış olduğunu, asıl değer ve faziletin manevi olgunlukta görüleceğini bilen bir başkası da tam bunu söylemiş; sanki belli bir kişi üzerinden herkese ahlak dersi vermeye çalışmıştır:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Libâs-ı nev-be-nevle ey olan ârâyişe mâ’il</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Kemâlinden haber ver kimse senden ihtişâm almaz<br />
(Ragıp Paşa)</i></p>

<p style="text-align: justify;">İnsanın dünyadaki varlık sebebini sorgulayan, sorumluluğunu ve fâniliğini hatırlatan beyitler serapa hikmet içeriklidir. Şairler, bu faydalı bilgileri söze döken sanatkârlardır. Nitekim şairimiz de benzetme yaparak ölünce toprak altına giren bedenimizi, ecel karıncasının harmandaki buğdayı yemesi gibi yiyip gıdalanacağını belirterek bu “acı” gerçeği bize hatırlatır:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Kût edinmişdir bizi mûr-ı ecel erzen gibi</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Kim taşır zîr-i zemîne dâne-i hırmen gibi (Derûnî)</i></p>

<p style="text-align: justify;">En sıradan bilgiyi bile üsluplaştırarak hikmetle bezeyen ve okuyucusuna sunan söz ustaları, dinî açıdan da hayırlı bir iş yapmış sayılmalıdır. Beyitlerin kimisi “derinden” gider, kimisi de kolay bir söyleyişle bu temel hakikati fısıldar kulaklarımıza:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Cenneti almak olmaz akça ile</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Girmek olmaz behişte rüşvet ile (Fuzuli)</i></p>

<p style="text-align: justify;">Bu ebedî hakikatin hatırlatılmasından kim müstağni kalabilir ki? Hayatta bazen herkesin bildiği gerçekleri, söyleyişi güzel ustaların dile getirmesine ihtiyaç duymaz mıyız? Vaktiyle divan şairlerinin yaptığı da budur aslında. Usta şair Fuzuli, meşhur kasidesinde hayatın fâniliğini, mevsimlik açan ve klasik şiirimizin düğüm noktalarından olan gül üzerinden çok güzel belirtir. Gülün, bahar mevsiminde gönüllere ferahlık vererek diğer çiçeklerin en önünde, varlığındaki hikmeti göstermek için açtığını söyler. İnsanlar anlayabilse onun her yaprağının toprak altında yatanların ahvalinden haberler verdiğini belirttiği yorum ve yakıştırması, hakikate hiç de uzak bir niteleme değil, aksine fânilere bir ders ve hikmet hatırlatmasıdır:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Geldi ol dem kim ola ızhâr-ı hikmet kılmağa</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>İnşirâh-ı sadr ile sadr-ı saf-ı ezhâr gül</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Bir zebân-ı hâldir her yaprağı fehm itseler</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Perdedâr-ı hâk olanlardan verir ahbâr gül</i></p>

<p style="text-align: justify;">Şaire göre, toprağın üstünde güzel görünüm ve kokusuyla gönüller açan gülün vakti gelince solup yok olması, insanoğluna mahşerdeki dirilişle ile ilgili derin mesajlar taşır. (İnsanlara güzel şeyler söylemek için ha bire vesile arayan kadim şairlerimize aşk olsun!)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">İyi ve güzel olana teşvik ettikleri gibi yanlışa da dikkat çekme görevindedir şairler. Bazı beyitlerin “bahtı açık” olmalı ki emsallerinden daha fazla bilinir ve okunurlar. Manzumenin “berceste” vasfını kazanması, söyleyişindeki başarı ve zımnında taşıdığı mana ile ilgili olmalı. Böyle bir beyitte şair, dünyayı kötülüklerin değil âlimlerin dalkavukluğunun harap edeceğini söylemiş. Yanılmış mı acaba?</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Meşhûrdur ki fısk ile olmaz cihân harâb</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Eyler anı müdâhene-i âlimân harâb (İzzet Molla)</i></p>

<p style="text-align: justify;">Sözü, şiirimizi ilk kez hikmetle buluşturan üstat Yesevi’den nakille bitirelim. O der ki; “Allah’ın adını an ki gözlerinden kanlı gözyaşları aksın. Hikmetli söyle, sözlerinden inciler damlasın. Her bastığın yerden güller bitsin, yetişsin. Güle bakarsan o ağaçtan güller açılıp bostan olur”:</p>

<p style="text-align: justify;"><i>Zikrin aytgıl kanlar aksun közlerindin</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Hikmet aytgıl dürler tamsun sözlerindin</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Güller onsun her bir baskan izlerindin</i></p>

<p style="text-align: justify;"><i>Güle baksan gül açılıp bostan bolur.</i></p>

<p style="text-align: justify;">Ne dersiniz, daima hikmetli sözler dinleyip konuşmak gerekmez mi?</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/siirimizin-hikmet-pinarlari</guid>
      <pubDate>Tue, 24 Jan 2023 15:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/siir.jpg" type="image/jpeg" length="75312"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mısmıl]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/mismil</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/mismil" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu yazı okunaklıysa, anlatım bozukluğu yoksa, özneyle yüklem uyuşuyorsa, meramımı anlatmışsam, sözü sündürmemişsem, mısmıldır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><b>Mehmet AYCI</b></em></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">Bu yazı okunaklıysa, anlatım bozukluğu yoksa, özneyle yüklem uyuşuyorsa, meramımı anlatmışsam, sözü sündürmemişsem, mısmıldır. Yoksa Allah korusun…</p>

<p style="text-align: justify;">Ne güzel kelime “mısmıl”: Yunus Emre’den bu yana kullanıyoruz. Yunus Emre, “Dur, bir kelime icat edeyim.” demedi ya, kuşkusuz ondan önce helali, temizi, iyi yapılanı, yerli yerinde ve dahi yerli yerince olanı anlatmak için kullanılıyordu.</p>

<p style="text-align: justify;">Hiçbir kelimenin “tam anlamıyla” zıt anlamlısı olmadığı gibi eş anlamlısı da yoktur. Bazı kelimeler, bazı kelimelerin bazı anlamları yerine kullanılır: Mısmıl da öyle! Bir şey mısmılsa, gönlünüz rahat olsun. Değilse onda bir murdarlık vardır.</p>

<p style="text-align: justify;">Yemeğin tuzunu, biberini, yenmeyecek kadar fazla mı kaçırdınız? O, mısmıl değildir. Yemeği yaparken kullandığınız malzemeyi israf etmediyseniz o mısmıldır. Yemeği kıvamında pişirdiyseniz mısmıldır.</p>

<p style="text-align: justify;">Kurt keçiyi boğdu diyelim, yetişip Allah adını anarak canlıyken kestiyseniz mısmıldır. Yoksa mısmıl değildir.</p>

<p style="text-align: justify;">“Tam da öyle!” anlamı da verir mısmıl. Bir rüzgârın esmesi, bir yağmurun yağması, bir sıcağın bastırması da çağırır kelimeyi: Mısmıl sıcak!</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Tabiat kendi hâlinde ve kendi hâlince mısmıldır! Suya atık mı karıştı, ortalık çöpten geçilmiyor mu, ara ki mısmılı bulasın.</p>

<p style="text-align: justify;">Mısmıl, başına oturulacak sofrayı da konuk olarak gidilecek konağı da seçer.&nbsp; “Ekmeği yenir.” dediğiniz kişinin ekmeği de evi de kendisi de mısmıldır.</p>

<p style="text-align: justify;">“Temyiz” ve “tezkiye” çağrışımı şahsi olduğu kadar içtimaidir de kelimenin.</p>

<p style="text-align: justify;">Birini kurtarmaya gidiyorsanız, bir hak arayışında bulunuyorsanız, mısmıl bir eylemde bulunuyorsunuz demektir. “Hak” mısmıllığı, tabiatı gereğidir.</p>

<p style="text-align: justify;">Düşen çocuğu kaldırmanız, toplu taşıma araçlarında yaşlılara, gebelere, hastalara yerinizi vermeniz, ayağınıza dolanan bir köpeği sevmeniz, bir çiçeği sulamanız, bir ıhlamur ağacını kucaklayıp ne güzel kokuyorsun demeniz, mısmılın yaşama sevincine tekabül eden anlamlarıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">Tatlı bir kelimedir mısmıl: Dilinizi acıtmaz, yüzünüzü ekşitmez, buruşturmaz.</p>

<p style="text-align: justify;">Mısmılı kullanmıyorsak bir öykümüzde, şiirimizde, yazımızda, gündelik konuşmamızda, mısmıldan bir şey eksilmez, biz farkında değilizdir. Kelime kaybetmez, biz kaybederiz.</p>

<p style="text-align: justify;">Arınanlar ancak mısmıl olurlar.</p>

<p style="text-align: justify;">Vicdanına ve kalbinin sesine ayarlı yaşayanlar mısmıldırlar.</p>

<p style="text-align: justify;">Madem mısmıla dair üç beş cümle kurduk, Yunus Emre’nin kullandığından bahsettik kelimeyi, konuyu şairin “mısmıl” dizesiyle bağlayalım:</p>

<p style="text-align: justify;">“Yedi deniz ve dört ırmak seni mısmıl eylemeye</p>

<p style="text-align: justify;">Çünkü işin o Hak ile olmadıysa kaldın ırak”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/mismil</guid>
      <pubDate>Mon, 23 Jan 2023 15:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/mismil-11.jpg" type="image/jpeg" length="53865"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ümmü’l-Kitap Fatiha Suresi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/ummul-kitap-fatiha-suresi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/ummul-kitap-fatiha-suresi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Fatiha suresi, bize Allah’ı en belirgin özellikleriyle tanıtmakta, sağlam bir imanla ona yönelmemizin, yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı sorumluluk duygusuyla hareket etmemizin dinin ve dindarlığın temeli olduğunu vurgulamaktadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><b>Dr. Faruk GÖRGÜLÜ</b></p>

<p style="text-align: right;">DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim; Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) aracılığıyla gönderdiği ilahi kitaptır. O, insanlık için bir hidayet rehberi, dünyada ve ahirette huzur ve mutluluğun anahtarı, kurtuluşumuzun yol haritasıdır. Bu ilahi mesaj, Allah’ın insana lütfettiği hayat nimetinin O’nun rızası doğrultusunda nasıl yaşanacağını gösteren ulvi bir kılavuzdur. Kur’an, öncelikli olarak müminler ve muttakiler; daha geniş çerçevede ise tüm insanlık için bir rahmet ve hidayet vesilesidir. Yaklaşık 23 yılda peyderpey nazil olan Kur’an, 114 sureden oluşmaktadır. Bunların ilki “Fatiha”, sonuncusu ise “Nas” suresidir. Bir seri hâlinde kaleme alınacak bu yazı dizisinde Fatiha’dan başlayarak Nas suresine kadar bütün surelerin nüzul, içerik ve fazileti açısından tanıtımı yapılacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın tertibi bakımından ilk suresi olan Fatiha, 7 ayet olup Hz. Peygamber’in risaletinin ilk yıllarında Mekke’de indirilmiştir. Ayrıca bu sure Kur’an’ın, bir bütün olarak tamamı bir defada indirilen ilk suresidir. Mushaf’ta birinci, nüzul sırasında beşinci sure olan Fatiha’nın indiriliş sebebiyle ilgili tefsir kaynaklarımızda özel bir olay zikredilmemiştir. Fatiha suresi Kur’an’ın hem bir mukaddimesi/girişi hem de özeti mahiyetindedir. Zira Kur’an’ın tamamı özlü olarak Fatiha suresinde yer almaktadır. Söz konusu sure ilahi Kitabın tüm amaçlarını; içerdiği mana, bilgi ve hükümleri bir özet hâlinde kapsamaktadır. Dolayısıyla Fatiha suresini okumak, özet olarak Kur’an’ın tamamını okumak gibidir. Fatiha suresi aynı zamanda namaz suresidir. Allah Resulü’nün “Fatiha’yı okumayanın namazı yoktur.” (Buhari, Ezan, 95.) hadisinin gereği olarak farz kılındığı günden beri namazlarda okunmaya başlanmıştır. Her mümin, farz ve nafile olarak kıldığı namazların tüm rekâtlarında bu sureyi okuyarak Rabbine yakınlaşmayı murat eder. Sünnetlerle birlikte her gün beş vakit namaz kılan kişi tam 40 kez bu sureyi tekrar etmekte, onu âdeta kalbine nakşeylemektedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Fatiha suresinin otuza yakın isminden söz edilir. Bu durum, onun değer ve öneminin de bir göstergesidir. Bu isimlerin en yaygın olanı ise “Fatiha” ismidir. “Fatiha” açmak, bir şeyi genişletmek, sıkıntıya düşene yardım etmek, yol göstermek, meşakkati gidermek, başlamak anlamındaki “fetih” kökünden türemiş bir isim olduğu gibi (İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, “Fetehe”, 2/536 vd) bir şeyin evveli başlangıcı manasında da kullanılır. Dolayısıyla Fâtihatü’l-kitap tamlamasının kısaltılmış şekli olan Fatiha, Kur’an’ın ilk suresi, onu açan ve bir bakıma onun önsözü olduğu için bu ismi almıştır. Ayrıca Kur’an’ın tertibinde, okunuşunda, yazılışında ve namazdaki kıraatinde ilk sure oluşu itibarıyla bu isim verilmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">Fatiha suresine, her türlü övgü Allah’a mahsustur anlamına gelen “Elhamdü lillâh” ile başladığı için “el-Hamd”, Kur’an’ın mukaddimesi ve özeti mahiyetinde olması hasebiyle “Ümmü’l-Kur’an” (Kur’an’ın anası) ve “el-Esas” (Kur’an’ın esası); yedi ayetten oluştuğu ve namazın her rekâtında okunduğu için “Seb’u’l-Mesânî”; kitabın aslı, esası, özü, temeli olduğu için “Ümmü’l-Kitap”, namazda bölünmeden tamamının okunması, ayrıca hidayet isteyenlere yeterli olması anlamında “el-Vâfiye”; namazda sadece Fatiha okunularak yetinilebildiği için “el-Kâfiye”; Allah’a nasıl şükredilip dua edileceğini öğretmesi sebebiyle “Şükür” ve “Dua” suresi; her namazda okunduğu için “Salât” (namaz) suresi; manevi ve kalbî hastalıklara, dertlere deva olduğu için “eş-Şifa”; arşın hazinelerinden bir hazine olduğu için “el-Kenz” gibi isimler verilmiştir. (Suyûtî, el-İtkân fî ulûmi’l-Kur’an, 1/70; Hadislerde geçen isimleri için bkz. Buhari, Tefsir, 1, Ezan, 109; Tirmizi, Salât, 183.)</p>

<p style="text-align: justify;">Fatiha suresi güzel bir dua örneği olarak Müslümanın günlük hayatının ayrılmaz bir parçasıdır. Söz konusu surenin önemi, hem Kur’an’da hem de hadislerde vurgulanmıştır. Nitekim bir ayette “Kuşkusuz sana tekrar tekrar okunandan (ayetlerden) yedisini ve yüce Kur’an’ı verdik.” (Hicr, 15/87.) buyrulmaktadır. Farklı yorumlar olmakla birlikte çoğunluğun görüşüne göre bu ayette, Kur’an’la birlikte tekrarlanan yedi (seb‘an mine’l-mesânî) ifadesiyle “Fatiha suresi” kastedilmiştir. Söz konusu surenin bu şekilde anılması, yedi ayetten oluşması; namazlarda tekrar tekrar (her bir rekâtta) okunması; her okunuşta bir de zammı sure ilave edilerek bir nevi ikilenmesi; surenin, ilki Allah Teâlâ’ya hamd ve senâ, ikincisi dua ve niyaz olmak üzere iki bölümlü olması gibi sebeplerle izah edilmiştir. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, 3/369.)</p>

<p style="text-align: justify;">Fatiha suresinin önemini anlatan bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.s.), Ebu Said el-Mualla’ya şöyle demiştir: “Sana öyle bir sure öğreteceğim ki o, Kur’an’daki surelerin en büyüğüdür. Bu sure, ‘Elhamdü lillahi Rabbi’l-âlemin’ diye başlayan Fatiha suresidir. O tekrarlanan yedi ve bana verilen yüce Kur’an’dır.” (Buhari, Fezâilü’l-Kur’an, 9.) Bunun yanında Fatiha’nın Tevrat ve İncil’de bir benzerinin bulunmadığı (Tirmizi, Fezâilü’l-Kur’an, 1.), Bakara suresinin son ayetleri ile birlikte “iki nur” diye anıldığı ve geçmişte hiçbir peygambere benzerinin verilmediği (Nesai, İftitah, 25.), şifa niyetiyle okunduğunda etkisinin görüleceğine dair (Buhari, Tıp, 33-39.) hadisler vardır.</p>

<p style="text-align: justify;">Fatiha suresini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde surede üç temel hususun ön plana çıktığını görürüz. Bunlar yaratan (Allah),&nbsp; yaratılan (insan) ve bu ikisi arasındaki ilişki yani hidayet ve sırat-ı müstakimdir. Bu sure, Allah ile kul arasında bir nevi sözleşme olarak da nitelendirilebilir. Müslüman, Fatiha’yı her okuyuşunda Allah’la manevi olarak irtibat kurmuş, O’na zikir, şükür ve hamd görevlerini yerine getirmiş, dua ve niyazda bulunmuş olur. Nitekim Hz. Peygamber’in bir kudsi hadiste haber verdiğine göre Allah Teâlâ, namazı (Fatiha’yı) kendisi ile kulu arasında ikiye bölmüş, ilk bölümü kendisine ait kılmış, kulun isteklerini beyan ettiği ikinci kısmı ise kuluna tahsis etmiş ve buradaki isteklerinin ona verileceğini müjdelemiştir. (Müslim, Salat, 38.) Dolayısıyla Fatiha suresi, namaz kılan mümin ile Allah arasında âdeta bir konuşma niteliğindedir.</p>

<p style="text-align: justify;">Fatiha’nın başında yer alan besmele; Cenab-ı Hakk’ın özel ismi olan Allah lafzını ve O’nun Rubûbiyyet sıfatlarından sayılan “Rahman” ve “Rahim” gibi iki yüce ismini ihtiva eden surenin ilk ayetidir. Her iki isim, Rabbimizin rahmet ve merhametinin enginliğini ifade eder. Söz konusu sure, besmelenin ardından her türlü övgü ve yüceltmenin âlemlerin Rabbi Allah’a mahsus olduğunu ifade eden ayetle başlar. Bu ayet aynı zamanda Kur’an’ın temel hedefi olan tevhidin bir hülasasıdır. Surenin bütünü bundan sonra neredeyse hamd öğretisine tahsis edilmiş; Allah’a hamdin, imanın, ibadet ve duanın nasıl olması gerektiği vurgulanmıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">Cenab-ı Hakk’ın engin rahmet ve merhametini ve O’nun sonsuz kudretini belirten hamd ve sena ayetlerinden sonra “Biz ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet; Nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, dalâlete sapmışların yoluna da değil!” ayetleri gelir. Bu ayetler, iman eden insana hidayetin ve ibadetin önemini, ebedî nimetin elde ediliş yöntemini bildirmektedir. Huzurunda durularak ibadet edilmeye ve kendisinden yardım istenmeye layık olan tek varlığın sadece Yüce Allah olduğu belirtilmekte, kulun, kendisini sırat-i müstakim denilen doğru yola iletmesini Rabbinden istemesi gerektiği vurgulanmaktadır.</p>

<p style="text-align: justify;">İnsan ömür yolculuğunda zaman zaman istikametini kaybedip ayağı sürçebilir, yapıp ettikleriyle Allah’ın rızasının dışına çıkan eylemlerde bulunabilir. Nedamet duyup geri dönmediğinde hak yoldan sapmış, bu nedenle Allah’ın gazabına maruz kalmış kişilerin yoluna kayabilir. İşte “Bizi doğru yola ilet!” ifadeleriyle başlayan dua cümleleri tam da burada kişinin imdadına yetişir. Bu büyük tehlike karşısında aczinin ve kendi kendine yeterli olmadığının bilinciyle âlemlerin Rabbi olan Allah’a sığınır ve hidayetiyle kendisini desteklemesi için O’na dua ve niyazda bulunur.</p>

<p style="text-align: justify;">Gerçek manada mümin olmak, kişinin Allah’a gönülden teslim olmasına ve bütün varlığıyla bunu ikrar etmesine bağlıdır. Böyle bir anlayışla Fatiha suresini okuyan her mümin, Allah’a kul olduğunu ikrar ettikten sonra yaratıcısı ile kendisi arasında hiçbir aracı bulunmadan doğrudan O’na yönelir. Doğruluk ve dürüstlük yolunda Allah’ın lütfuna nail olmuş iyilerin izini takip ederek ilerlerken gazaba uğramışların, yolunu şaşırmış ve sapmışların durumuna düşmemek için Allah’tan hidayet ve yardım ister. İnsanların ahiretteki durumlarını, bu dünyadaki inanç ve amellerine göre belirleyecek olan sadece Allah’ın şaşmaz adaletidir.&nbsp; Bu nedenle yalnızca O’na ibadet etmek ve O’ndan yardım dilemek gerekir. (Emin Işık, Fatiha Suresi, DİA, 12/253.)</p>

<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan Fatiha’da geçen ifadeler çoğul sîgasıyla zikredilmiştir. Bu da Müslümanlar için toplumsal dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu gösterir.&nbsp; Bu durum aynı zamanda Müslümanların ümmet şuuruyla, birlik ve beraberlik içinde sırat-i müstakim üzere hareket etmeleri gereğini de ortaya koyar. Bu amaca yönelik olarak cemaatle kılınan namazda imamın kıraatinin aynı zamanda cemaatin kıraati yerine geçmesi, Fatiha’daki bu kuşatıcı anlam ve ifade özelliğinden dolayıdır. Bu nedenle söz konusu surede bütün müminlerin bir bütün teşkil ettiklerine, “sen, ben değil, biz varız” ilkesi doğrultusunda hareket etmelerine, fert ve toplum arasındaki dengeyi korumalarının gerekliliğine işaret edilmektedir. Burada “biz”i oluşturan bağ, iman ve İslam kardeşliği bağıdır, bir ve tek olan Allah’a kulluktur. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, 1/62.)</p>

<p style="text-align: justify;">Özetle ifade edecek olursak Fatiha suresi, bize Allah’ı en belirgin özellikleriyle tanıtmakta, sağlam bir imanla ona yönelmemizin, yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı sorumluluk duygusuyla hareket etmemizin dinin ve dindarlığın temeli olduğunu vurgulamaktadır. Kur’an’ın özü olan bu surenin, insanoğlunun yaratıcısıyla ve diğer insanlarla uyum içinde yaşamasını temin şeklindeki evrensel hedefi gerçekleştirme gayesi dikkate alındığında, onun bir mümin için ne kadar büyük bir kıymet taşıdığı çok daha iyi anlaşılır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/ummul-kitap-fatiha-suresi</guid>
      <pubDate>Sat, 21 Jan 2023 15:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/faruk-gorgulu-11.jpg" type="image/jpeg" length="41933"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hayat Bizden Ne İster?]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hayat-bizden-ne-ister</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hayat-bizden-ne-ister" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hayat bir denge üzerine dizayn edilerek yaratılmıştır. Cenab-ı Allah bizden dengeyi kurup ölçüyü bozmamamızı, bilhassa dünya ve ahiret dengesini iyi kurmamızı istiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><b>Mesut AKDAĞ</b></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: right;">Ankara Etimesgut Güzelkent Mimar Sinan Camii İmam Hatibi</p>

<p style="text-align: justify;">Güneş her gün doğar, hayat tekrar dün kaldığı yerden devam eder. Yaşanan güzelliklerin devamı, aksaklıkların da düzeltilmesi için yeni günde, yeni bir başlangıca adım atılır. Yeni güne, yeni bir hayata başlarken kimi nefesler sönerken yeni canlar hayata gözlerini açar. Bazı kötülüklerin izleri silinir, bazılarının da yaraları deşildikçe deşilir, yeni gün merhem olmak için bu yaraların üzerine serilir. Yeni başlangıçlar ve sonlar için güneş, hayata can katmak üzere her sabah doğar. Bu yeni gün, içinde neler saklıyor neler. Bunları yaşadıkça görürüz.</p>

<p style="text-align: justify;">Bir soru aklıma geliyor. Yukarıdaki saydıklarımız neden oluyor? Kimileri hüzün yaşarken kimileri sevinç yaşıyor. Yeni umutlar doğarken bazı umutlar ölüyor. Yeni canlar hayat bulurken bazı canlar hayata veda ediyor. Bunlar hep yaşanan gün içinde aynı anda oluyor. Herhâlde bu soruya verebileceğimiz cevabı her zaman danıştığımız en büyük rehberimiz olan Kur’an’a bakarak bulabileceğiz. “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir. Otlar ve ağaçlar (Allah’a) boyun eğerler.<br />
Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu. Ölçüde haddi aşmayın. Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik tutmayın.” (Rahman, 55/5-9.), “Gerçekten biz her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.” (Kamer, 54/49.) ayetlerinde her şeyin bir denge üzerine kurulu olduğu bildirilmektedir. Doğada her şey tam bir denge üzerine kurulmuştur. Yağmur bile yağdığı yere bu dengeyi korumak için belli bir ölçüde yani tam ihtiyacı karşılayacak kadar yağar. “Biz gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.” (Müminun, 23/18.)</p>

<p style="text-align: justify;">Hayatı daima diri ve canlı tutan, hayatı yaşanır kılan en büyük etken dengedir. İyilik ve kötülük, sevinç ve hüzün, ölüm ve can, hepsi birlikte dengede yani bir uyum ve ahenk içinde devam edecek ki hayatın anlamı ve manası anlaşılsın ve hayattan lezzet alınsın.</p>

<p style="text-align: justify;">Allah, her şeyi bir denge üzerine yaratmıştır. “O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.” (Furkan, 25/2.) Sonsuz kudret sahibi Allah, var olan ne varsa en mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Bu mükemmellik tüm varlıkların birbirleriyle uyum içinde hareket etmeleridir. Allah, yarattığı varlıklarının, uyumu devam ettirebilmeleri ve iletişim hâlinde olmaları için dengeyi kurmuştur. Bu sebeple ne gece ne de gündüz, ne yaz ne de kış birbirlerini geçmektedir. Gece ve gündüz, yaz ve kış sırasıyla gelip gitmektedirler.</p>

<p style="text-align: justify;">Denge kelimesinin manalarına baktığımızda şunları görmekteyiz: “Bir nesnenin veya bir insanın devrilmeden durma hâli, muvazene. Ekonomik hayatın uyumlu düzeni. Birbirini ortadan kaldıran güçlerin sonucu olan durma hâli. Zihinsel ve duygusal uyum, istikrar…” Bu manalar içinde insanı ilgilendiren ve insanın hem kendisi ile hem insan ve diğer varlıklarla hem de dünya ile uyumlu olarak yaşamasını sağlayacak manası, “zihinsel ve duygusal uyum, istikrarı” ele alacağız. Bir kişinin çevresiyle barışık yaşaması için ilk önce kendisi ile barışık olması, kendisini sevmesi ve kendi içindeki dengeyi kurması lazım gelir. Kişi kendi içindeki dengeyi kurması için ilk önce kendisinin dünyaya gönderiliş gayesini bilmelidir. Bu gayenin Allah’ı bilmek, tanımak ve O’na iman edip kulluk vazifelerini yapmak olduğunu bilmelidir. Dünyanın ve her şeyin insan için ve insanın tüm varlıkların merkezinde olduğunu ve insan olmadığında evrenin hiçbir hükmünün kalmayacağını anlamalıdır. Kısacası kişi kendi iç âlemi ile çevresi arasında manevi bir bağ kurup o bağı sağlam ilişkilerle kuvvetlendirmeli, bunu da kendi ruhu ile dış dünya arasındaki dengeyi koruyarak yapmalıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">“Hey şey zıddı ile kaimdir. (bilinmektedir ve varlığını devam ettirmektedir)” sözü dünyanın bir denge üzerinde olduğunu gösteren delillerden biridir. Sıcaklık kavramını anlamamız için soğuğun olması gerekir. Kısayı ölçmemiz için uzunluğun olması gerekir. Güzeli, karşıtı olan çirkinlikle severiz. İki zıtlık arasındaki ilişki dengedir. Bu zıtlıklar arasındaki dengeyi muhafaza edip zıtlıklar arasında muvazeneli, dengeli bir şekilde yaşadığımız takdirde bizden iyisi olmaz. Bu zıtlıklar arasındaki denge ise kötü hâldeyken sabır, iyi hâldeyken şükür, kötü hâldeyken iyiliği düşünüp bir gün iyiliğe kavuşacağımıza inanarak o kötü hâlin durumuna ve şartlarına göre hareket etmektir.</p>

<p style="text-align: justify;">İnsan bu hayatta huzur, saadet ister. Bu mutluluğu da ancak kendinde ve dünyadaki dengeyi kurabilirse kazanabilir. En başta bu denge bize bulunduğumuz hâlin devamlı olmayacağını, gündüzün, yazın, baharın devamlı olmadığı gibi ister neşe olsun ister hüzün olsun mutlaka bir gün geçeceğine inanmamızı sağlar. Bilhassa musibet anlarında nasıl gece gündüz oluyorsa, biz gecede iken diğer yerler gündüzü yaşıyorsa başkalarının yaşadığı saadetler mutlaka bir gün bize de gelecektir inancı ile hüzünlerimiz sevince dönüşür.</p>

<p style="text-align: justify;">Evet, hayat bir denge üzerine dizayn edilerek yaratılmıştır. Cenab-ı Allah bizden dengeyi kurup ölçüyü bozmamamızı, bilhassa dünya ve ahiret dengesini iyi kurmamızı istiyor. Peygamberimiz (s.a.s.), “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış, yarın ölecekmiş gibi de ahirete çalış.” (Camiu’s-Sagir, II/12, Hadis No:1201.) hadis-i şerifi ile hakiki dengeyi nasıl kuracağımızı bize öğretmektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hayat-bizden-ne-ister</guid>
      <pubDate>Sat, 21 Jan 2023 15:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/mesut-akdag-11.jpg" type="image/jpeg" length="46423"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kaygan Zemin Üzerine Müslümanlık İnşası]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kaygan-zemin-uzerine-muslumanlik-insasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kaygan-zemin-uzerine-muslumanlik-insasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Müslüman, dindarlığını bir paye olarak sunmaz, insanların gözüne sokmaya çalışmaz. Kaliteli insan olmaya gayret eder.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><b>Kerim Alptekin</b></p>

<p style="text-align: right;">Ordu Altınordu Yemişli Mahallesi Hasanbey Camii İmam Hatibi</p>

<p style="text-align: justify;">Zemin kavramını, içinde bulunulan çok yönlü, çok boyutlu şartlar için kullandığımı ifade edeyim. Hızına yetişemediğimiz, şekilden şekle giren dünyanın yorgun insanları olarak şaşkınlık ve kötümserlik arasında gidip geliyoruz. Sürekli dipten gelen akıntının ayaklarımızın altını oynattığını hissediyor fakat bir şey yapamıyoruz. Durmak bilmeyen hareketlilikten toplumun her kesimi gibi dindarlar da nasibini alıyor. Bu durumda payına düşen kısmın ne kadar sorun ürettiğinin, ne kadar tahribat veya başkalaşma yaptığının dökümünü çıkarmamız gerekiyor. Zira dindar kitleleri şekillendiren çok farklı dinamiklere gözümüzü kapattığımızda dindarlık temsillerinin hangi pozisyonlara evrilebileceğini, hangi görüntülerle ekrana gireceğini kestirmek zorlaşabilir. O hâlde bizi bu anlamda körleşmeden kurtaracak, yaşadığımız değişimleri anlayabileceğimiz bir çözümlemeye ihtiyacımız var. Zira hayatın kaçınılmaz gerçekliği olan değişim gibi dinamik kavramın bize söylediği şudur; durağan olan bir şey yoktur.</p>

<p style="text-align: justify;">Mevcut durumun neticesinde sürekli yenilenen dış etkenler yüzünden bir anlam kayması, sabitlenememe, bağlanamama gibi sorunlar ortaya çıktı. Mesela sosyal medya, yeni dindarlık tiplerinin geliştiği zemin hâline geldi. Dijital dünyanın ürettiği teknolojiler rakip bir kültür oluşturdu. Değişmemesi gereken sabiteleri yerinden oynattı. Teknolojinin nesnesi hâline gelen insanın, bu yeni kültürün çelişkilerini, farklı formlarıyla ortaya çıkardığı karmaşık sıkıntılarını, trajedilerini aşma iradesi olmalı. Ama nasıl? Sosyolog Zyngmunt Bauman, A<i>kışkan Modernite</i> adlı kitabında akışkanlık kavramını, modern dönemi betimlemek için kullanıyor.&nbsp; “Akışkanlar çok kolay yer değiştirir; akarlar, damlarlar, dökülürler, taşarlar, fışkırırlar, sızarlar, püskürürler, süzülürler. Katıların aksine, akışkanların hareketini durdurmak kolay değildir. Bazı engellerin etrafında dolaşırlar, bazılarını<br />
içlerinde eritirler.” Bauman, her taraftan kuşatılan insanların inançlarını, değerlerini, katı olan yanlarını açığa çıkarmakta zorlanacağını ima ediyor. Bu kuşatma psikolojisine teslim olmuş bireylerin itikatlarını, ibadetlerini teslimiyet, bağlanma, odaklanma, duygusuyla hayatına taşımasının kolay olmayacağı ortadadır.</p>

<p style="text-align: justify;">Ülkemiz açısından sosyoekonomik ve sosyokültürel değişim, 1950’lerden sonraki hızlı şehirleşme ile başlamış, küresel kapitalizmin tüketim kültürüne eklemlenmesiyle ivme kazanmıştır. Kademeli olarak muhafazakâr dindarlıkta geleneksel kalıplar yerine kent hayatının içinde seküler, modern yorumlara geçiş başladı. Mekânsal modernliğin simgesi kabul edilen kentlerin getirdiği yeni durumların neticesinde dindarlık farklı kalıplarda şekillendi. Modern şehirlerde yaşayan insanlar için dindarlık muhtelif seçeneklerden birisi oldu. Bu büyük bir kırılma noktasıdır. Devamında gösterişçi dindarlık, burjuva dindarlığı, geleneksel halk dindarlığı, kent dindarlığı, akılcı bireyselleşmiş dindarlık gibi çoğullaşan mikro dindarlıklar ortaya çıktı. Fakat tüm bu adlandırmalar dindarlığın dışarıdan görünen zahirî boyutudur. Dış kabuğu veya elbisesidir. Aslolan özünden beslenen bir kimliğe, şahsiyete bürünmesidir. Müslüman, dindarlığını bir paye olarak sunmaz, insanların gözüne sokmaya çalışmaz. Kaliteli insan olmaya gayret eder.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Tam zamanlı dindarlık</b></p>

<p style="text-align: justify;">Dindarlık kavramı göreceli bir kavramdır. Yani neye göre, kime göre ne kadar dindar olunabilir? Bunun ölçüleri nelerdir? Kestirmesi zordur. Bu yazıda dindarlık kavramını, vahyin insan hayatına nüfuz etme derecesi anlamında kullanıyorum. Zira Müslüman olmanın beklenen bazı sonuçları vardır. <i>Kendine Yardım</i> adlı kitabıyla bilinen Samuel Smiles, “Sözde ve harekette doğruluk, karakterin belkemiğidir.” der. Bir tarafta sözle ifade edilen yoğun dinî söylemler diğer yanda amelde sekülerlik. Sözde zengin ama bildiklerini hayata taşımada fukaralık. Bu ikilemin varacağı yer, Müslüman zihninin, karakterinin parçalanmasıdır. Bu parçalanma hâli ile Müslümanın; ilahi sıfatları kendinde, kimliğinde, kişiliğinde göstermesi mümkün olmayacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;">Meseleyi biraz irdeleyerek devam edelim. Neden hayatımızın bütününde görüntü ile içeriğin buluştuğu tam zamanlı dindarlık bilinciyle var olamıyoruz? Defalarca tekrarlanan ibadetlerin, dindar kimlikle bağdaşmayan davranışları engelleyememesinin bir izahı olmalı. Veyahut hayatı aleladelikten kurtarmak olan ibadetlerin monotonlaşmasını, sıradanlaşmasını açıklayacak bilgiye ihtiyacımız yok mu? Yüce kitabımızın mekanik ve ezberci davranışa müsaade etmediğini biliyoruz. Her daim diri bir idrak ve aktif çalışan akla vurgu yapıyor. Yapmayacağımız şeyleri söylemememiz konusunda bizleri uyarıyor. Sadece inandık demenin yeterli olmadığını, bunun sınanmayı da gerektirdiğini söylüyor (Ankebut, 29/2.) İnandığı hâlde ibadetler konusunda gevşek olanların iç dünyalarında yaşadıkları gelgitlerin, önceliklerin, içsel ve dışsal sebeplerini bilmemiz gerekir. Bunun için toplumsal özelliklerin kültürel ve ekonomik koşulların iyi analiz edilmesi lazım. Hayatın akışına teslim olmadan yaşayabilenler, her işinde olduğu gibi ibadetlerinde de farklılıklarını hissettirirler. Nereden baktığımız da önemli. Hangi ilke bizim için öncelikli ise hayatımız o ilkenin ağırlığını ve izini taşır. Müslüman birey için ibadetlerde nihai gaye güzel ahlak sahibi olmak olduğuna göre ilkelerimizin canlılığına göz atmamız gerekecektir. Tabii “ahlakla” ayağa kalkma niyetimiz varsa!</p>

<p style="text-align: justify;">Bugün içinde bulunduğumuz koşullar mevcut ibadet anlayışımızı da başka bir karaktere büründürüyor. Yeni tip dindarlıkların türemesi de bunun göstergesi.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Okülersentrik (göz merkezci)</b><b> modern zamanların inanç ve ibadete etkisi</b></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">İnsanoğlunun evrildiği tarihsel süreci şöyle sıralayabiliriz: Önce masalların, menkıbelerin, efsanelerin, destanların, ağıtların olduğu sözlü kültür vardı. Sonra sözün gücünü yazıya kaptırdığı dönem yaşandı, bugün ise görsel kültürün her ikisinin üzerindeki iktidarı söz konusu. Âdeta dilin sustuğu, görüntünün konuştuğu bir iletişim şekli oluştu. Artık birbirini anlamanın yolu göstergelerden geçiyor. Üstelik her anı paylaşmak sosyalleşmek için gerekli görülüyor. Oysa mahrem sosyalleşme üzerine düşünülmeli.</p>

<p style="text-align: justify;">Okülersentrik dönemin iman, ibadet ve dindarlığa yönelik yan etkileri üzerine düşünmemiz gerekiyor.&nbsp; İslam Can ve Ejder Ulutaş, bir duyu sosyolojisi çalışması olan <i>Teşhir Toplumu</i> adlı kitapta teşhir toplumunun karakteristik özelliklerini özetle şöyle açıklıyorlar: “Bugünün bilim dünyası, duyular arasında kurduğu hiyerarşik yapılanmada görme duyusunu zirveye çıkarmıştır. Kamusal alanda göz kulaktan daha belirleyicidir, en merkezî organ konumundadır. Görünmeyenin bir harbiyesi, kıymeti yoktur. Sadece görünenle amel edilir. Hakikatin işitme üzerinden inşa edilmesi geçmişte kalmıştır. Etrafımızın her türlü resim, ekran ve reklamlarla kuşatılması bunun somut örneğidir. Bu, göz referanslı modern dünyada görmenin hegomanyasıdır. Oysa sözün imgeler üzerinden iletişim gücü vardır. Görünenin arkasını da hesaba katar. İmaj ise imgenin görünen kısmıdır, sentetiktir. İmgeyi tüm çıplaklığıyla değil, bazen gizleyerek bazen de olduğundan fazlasını göstererek görünen hakkında tereddüt uyandırır. Teşhir toplumu, bir kültür değişmesiyle bedenleşmektedir. Teşhir, her şeyin sergi değeriyle ölçülmesidir. Teşhirciler için dünyanın her yeri bir sahnedir. Sokaklar, caddeler, sosyal medya, dijital platformlar… Teşhir, utanç duygusunun yitirilmesidir. Böylece voyörozim (dikizcilik) kültürü mahremiyeti sürgüne göndermiştir.” Hakikatin bilgisine, bir Müslüman, “İşittik, itaat ettik.” (Nur, 24/51.) yani duydum kabullendim teslimiyetiyle ulaşır. Batı kültüründe ise hakikatin bilgisi direkt gördüğüyle bağlantılıdır. Bu temel ontolojik bakışın yansıması sonucu İslam toplumlarında söz kendini edebiyat ve müzik üzerinden ifade etmiş, Batı kültüründe ise daha çok heykel ve resim gibi sanatlar üzerinden eşyanın, hakikatin bilgisi anlatılmaya çalışılmıştır.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">Neticede insanın ontolojik zeminde yeniden tanımlanması söz konusudur. Cemil Meriç, din bir bilgi meselesi değildir, aşk meselesidir, diyor. Görünenle yetinmenin yerine görünmeyenin varlığını hissetmek, peşine düşmektir, şeklinde aşk ile açıklıyor. Aşk, gizli bir hazine olan yaratıcıya duyulan muhabbettir. Görmek, anlamak için yeterli değildir. Eşyaya nüfuz edebilmenin yolu gören gözün arkasındaki derinliklerde saklıdır.&nbsp; Artık tüm yatırımlarımızı vitrinimize yapıyoruz. İbadetlerimiz de bu vitrinin bir köşesinde yerini alıyor. Gösterime girdiği andan itibaren vitrinin teşhirciliğinde anlamını, ruhunu yitiriyor. İbadetler de şekilci anlayışla ne kadar izleniyorsak hayatın o kadar anlamlı olduğu hissiyatının kuşatması altındadır. İsrafın binbir çeşidinin sergilendiği merasimler,&nbsp; aldığı kurbanın resmini sosyal medyada paylaşan, Kâbe’nin önünde selfi çekerek sizin dualarınızı burada zikrettim diyen, orucunu bulunduğu şehrin ünlü restoranında açtığını gösteren teşhirci karakterlerle sık sık karşılaşıyoruz. İslam’ın ilke ve değerlerinin araçsallaştırıldığı bu vasatın Müslümanı götüreceği yer ruhsal tatminsizliktir, boşluktur.</p>

<p style="text-align: justify;"><b>Ekonomi inanç ilişkisi</b></p>

<p style="text-align: justify;">Modernleşme sürecinin etkisiyle hızlanan akışkan zaman, insanın ilişkilerini, yaşam tarzlarını muğlaklaştıran özel bir yapıya sahip. Bu dönemin temel karakteri ekonomik alanla metafizik olanın iç içe geçmesidir. Her ekonomik gelişmenin dindarları da dönüştürmesidir. Ekonominin, yaşamın, maneviyatın niteliğini etkilemesi kaçınılmaz bir gerçekliğe işaret ediyor. Toplumsal kurumların diğerleriyle teması olduğundan din ile ekonomi arasındaki derin bağlar, mütedeyyin kitleyi de şekillendiriyor. Dindar kesimin dini yaşama pratiklerine sirayet eden bu yeni dönemin en belirgin özelliği, dinin temel ibadetlerini yerine getirmek yerine daha kolay kabul edilebilir olan kapitalist ve seküler nimetlerin tercih edilmesidir. Bu da doğal olarak dindar insanlarda zihinsel ve ruhsal parçalanmayı, bir ikilem içerisine girmeyi getiriyor. Örneğin ibadet eden kimsenin aynı zamanda harama, günaha kolayca yönelmesi gibi… Yönelişini de çeşitli mazeretler, gerekçeler, yorumlar üzerinden meşrulaştırması. “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” (Bakara, 2/85.) sorusu âdeta dinin genelinden kopan ama içindeki imandan kopamayan bir Müslüman tipini muhatap alıyor. Diğer yandan tüketimin dünyasına teslim olmuş moda ve eşya fetişizminden Müslümanlar da payını alıyor.&nbsp; O zaman tüm mesele dünya ile kurduğumuz ilişkide odaklanıyor. Dünya nimetlerinden yararlanalım, mahrum kalmayalım derken nimetlerin içinde sarhoş oluyorsak din ve inanç meselelerini paranteze alıyorsak bırakmamız gereken tüketim alışkanlıklarımız var demektir.&nbsp;</p>

<p style="text-align: justify;">İsmet Özel, “Dünyaya alışan, şiir yazamaz.” demişti. Konumuzla bağdaştırırsak dünyaya alışan, ibadetin ruhunu yakalayamaz. Ya da sloganik bir ifadeyle dünyayı cebinden kavrayan, dindarlığını derinden yaşayamaz.&nbsp; Ekonomik şartların kötüye gitmesi veya tersine iyileşmesi karşısında birey için iki boyutlu durum söz konusu. Genelde dindarlığı, özelde ise bütün ibadetlerdeki huzuru, huşuyu zamanında eda etmeyi baskılıyor.</p>

<p style="text-align: justify;">Erıch From, <i>Sahip Olmak ya da Olmak</i> kitabında, modern toplumlarda yüzeydeki dinin arkasında büyüyen ve toplumun karakter yapısında yer eden bir gizli dinin (endüstriyel din) tanımını şöyle yapıyor: “Bu yeni din, insanları, kendi elleriyle yaratmış oldukları ekonominin ve makinelerin kölesi hâline sokmaktadır. Ve bu, gerçek dinin özü ile taban tabana zıttır.” Yeni bir sosyal karakterin ortaya çıkmasına sebep olan bu gerçeği artık Doğu-Batı ayrımı yapmaksızın tüm toplumlarda görebiliyoruz. O hâlde ayakta kalabilmek için muhtaç olduğumuz şey her durum ve şartta iç dünyamızı dinin değişmez prensipleriyle beslemektir. Dış dünyayı da tüm yönleriyle anlamaktır. Bu sayede teslimiyeti ve temsiliyeti tüm yalınlığıyla gösterebiliriz.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aylık Dergi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kaygan-zemin-uzerine-muslumanlik-insasi</guid>
      <pubDate>Thu, 19 Jan 2023 15:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/uploads/2023/01/kerim-alptekin.jpg" type="image/jpeg" length="43529"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
