<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Diyanet Haber</title>
    <link>https://www.diyanethaber.com.tr</link>
    <description>Diyanet Haber / Diyanet Sınav / Diyanet Duyuru / Diyanet Hutbe / Müftülükler / İslam Dünyası / Kültür Sanat / #Keşfet / www.diyanethaber.com.tr</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/aile-dergisi" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025 Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 14 Apr 2026 14:21:17 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/rss/aile-dergisi"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Okumak, Anlamak, Yaşamak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/okumak-anlamak-yasamak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/okumak-anlamak-yasamak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Akıllı ve sorumlu bir varlık olarak yaratılan insanın bunun bir gereği olarak bilmediği şeylerin peşine düşmemesi ve bilgisizce hareket etmemesi yine Kur'an'ın bir tavsiyesi olarak karşımıza çıkmaktadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><strong>Dr. Bayram KÖSEOĞLU<br />
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı</strong></em></p>

<p style="text-align: right;"><em><strong>قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذٖينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَؕ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ</strong></em></p>

<p style="text-align: right;"><em><strong>"De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu, ancak akıl izan sahipleri bunu anlar.”&nbsp;(Zümer, 39/9.)</strong></em></p>

<p style="text-align: justify;">Yüce Allah’ın (c.c.) insana vermiş olduğu ve onu diğer varlıklara karşı üstün kıldığı en önemli özelliklerden biri akıldır. İnsan, aklı sayesinde öğrenir, düşünür, doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü ayırt eder. Akıl ve irade sahibi olması insanı aynı zamanda sorumlu bir varlık hâline getirir. Bu durumda insan aklını kullanacak, okuyacak, öğrenecek, iradesiyle doğruyu bulacak, hakikati arayacaktır. Aklını kullanmak suretiyle bilgiye ulaşacak, elde ettiği ilimle eşyanın ve olayların hakikat ve mahiyetini kavrayıp idrak edecektir.<br />
Kur’an’da ilim kökünden türeyen kelimelerin yaklaşık 750 yerde geçmesi (Muhammed Fuad Abdülbaki, el-Mu’cemü’l-müfehres li elfazi’l-Kur’ani’l-Kerim, s. 469-481.), bilginin ve bilme faaliyetinin Kur’an mesajı bakımından önemini ortaya koymaktadır. Bilmek, anlamak, düşünmek, idrak etmek gibi anlamlara gelen fehm, şuur, taakkul ve tefekkür gibi kelimeler de dikkate alındığında Kur’an’da ilim ve idrake verilen önem daha iyi anlaşılmaktadır. (Mevlüt Erten, Kur’an’da Bilgi-Amel (Eylem) İlişkisi, Diyanet İlmi Dergi, 43/2 (2007), s. 138.)<br />
İlmin nazari ve amelî olmak üzere iki kısma ayrıldığını söyleyen Ragıp el-İsfehani’ye göre nazari bilgi, bilinenin idrakiyle kemale ulaşır; varlıkları bilmek gibi. Amelî bilgi ise ancak amelle tamam olur; ibadetler ilmi gibi. (Ragıb el-İsfahani, el-Müfredat, 343.) Bu tanım, ilmin amelî yönünü ortaya koyması açısından dikkat çekicidir. Zira ibadetler için sadece bilmek yeterli değildir. İbadet, bilginin amele yansımasıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">En güzel şekilde yaratılan insanın (Tin, 95/4.) bu üstünlüğünün bir yönü de akıllı bir varlık olmasından dolayı ilim öğrenme yeteneğine sahip olmasıdır. Hz. Âdem’in yaratılışını konu edinen ayetlerde onun yeryüzünde halife olarak yaratılacağı ifade edilirken bu sorumluluğu yerine getirebilmesi için Yüce Allah (c.c.) tarafından kendisine bütün isimlerin öğretildiği de bildirilmektedir. (Bakara, 2/30-31.) Bu hakikat, aynı zamanda bilginin sorumluluk gerektirdiğinin de ifadesidir. Aynı şekilde, bilgi ile iman arasında da sıkı bir ilişki vardır. Zira iman, taklidî ve tahkikî olmak üzere iki kısma ayrılır. Kişinin bilgiye dayanmaksızın, çevresinin etkisi ve telkiniyle iman etmesi taklidî iman iken delillere, bilgi ve araştırmaya dayanarak iman etmesi ise tahkikî imandır. Aslolan ise bir Müslümanın imanını taklitten tahkike çıkarabilmesidir. Böylece imanı güçlenecek, dışarıdan gelen saldırılar karşısında direnebilecek, sarsılmadan ayakta kalabilecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve insanlığa ilk hitap olan Alak suresinin “Oku!” emri ile başlaması, ilmin insan için önemini ifade etmesi açısından son derece manidardır. Burada emredilen okuma, basit bir okuma değildir. Zira ilim salt bir okuma değil kavrama, idrak etme ve amele yansıtma gibi çok yönlü bir faaliyettir. Kur’an ayetlerinin yanında tabiattaki ayetleri de okuması istenen insan, okuyup anlamlandırmak ve gereğince amel etmekle mükellef kılınmaktadır. Eşya ve olaylara bakmak, aralarındaki ilişkileri kavramak, varlık sebeplerini keşfetmek Kur’an’ın öngördüğü bir husustur. Kur’an, eşya ve olayları zahirî görünüşleriyle algılamayı yeterli bulmaz; onların künhüne vâkıf olunmasını ister. Zira Kur’an’da yer verilen Hz. Musa ile Hızır kıssası bize gösteriyor ki olayların gerisinde muhakkak bir hikmet vardır. (Kehf, 18/65-82.)</p>

<p style="text-align: justify;">O hâlde insan, tüm bu okumaları “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1.) ayeti gereğince, Allah’ın (c.c.) kendisine verdiği bilgi ile Allah adına yapmalıdır ki doğru okuyup anlamlandırabilsin. Temelinde iman, ihlas ve samimiyet gibi değerler olmayan bir okuma insanı hakikate ulaştıramayacaktır. Tüm bu okumaları yapıp gereğince amel edebilmenin sonucu ise tam bir kulluktur. Çünkü bilmek, sorumluluğu yani teslimiyet ve kulluğu gerektirir. Kur’an’da akıl sahiplerine yönelik yer alan hitaplar, yine “düşünmez misiniz?”, “akletmez misiniz?”, “öğüt almaz mısınız?” şeklindeki hatırlatmalar hep Allah’a (c.c.) yaraşır şekilde kulluk etmeye tembihte bulunan ifadelerdir. Bu hakikatleri okuyup anlayabilen ve gereğince kulluk edebilen insanlar, “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu, ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer, 39/9.) buyruğu üzere Allah (c.c.) nezdinde diğer insanlardan daha üstün olacaklardır. “Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (c.c.) (gereğince) korkarlar.” (Fatır, 35/28.) mealindeki ayet de ilmin sorumlulukla olan ilişkisine bir diğer örnektir.</p>

<p style="text-align: justify;">Akıllı ve sorumlu bir varlık olarak yaratılan insanın bunun bir gereği olarak bilmediği şeylerin peşine düşmemesi ve bilgisizce hareket etmemesi yine Kur’an’ın bir tavsiyesi olarak karşımıza çıkmaktadır. “İşte siz böyle kimselersiniz! Hadi hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız; fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysaki Allah, her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz.” (Âl-i İmran, 3/66.); “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra, 17/36.) mealindeki bu ve benzeri ayetler (Araf, 7/33; Hac, 22/3,8; Lokman, 31/20.) bilginin sorumluluk gerektirdiği gibi aynı zamanda bilgisizce hareket etmenin de sorumluluk gerektirdiğini öğretmektedir bizlere. İnsanın bilgisizce hareket etmemesi ve doğru bilgiye ulaşması adına kendisine ulaşan herhangi bir haberi araştırması da doğru bilgiye ulaşma yolu olarak Kur’an’da insana tavsiye edilen bir husustur. (Hucurat, 49/6.) Böylece insan hata etmekten kurtulmuş ve doğruya ulaşmış olacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;">Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber’e (s.a.s.) yönelik olarak yer alan “…’Rabbim, ilmimi artır’ de.” (Taha, 20/114.) mealindeki ilahi beyan, bilgi edinme konusunda ilahi yardımın talep edilmesine yönelik bir işarettir. İlk emri oku olan Kur’an’ın ilme, öğrenmeye, tefekkür etmeye, düşünüp ibret almaya yönelik emir ve tavsiyeleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde ortaya çıkan şudur ki bütün bunlar pratik hayata yansıdığı, gereğince yaşandığı zaman anlamlı ve değerlidir. Zira amelsiz bir ilmin meyvesiz bir ağaç gibi olduğu düşünüldüğünde davranışa yansımayan imanın, insanın ahlaki gelişimine katkısı olmayan bilginin Kur’an açısından bir önemi olmadığı ortadadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/okumak-anlamak-yasamak</guid>
      <pubDate>Sat, 10 Dec 2022 16:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2022/10/okumak_anlamak_yasamak_h28625_ce578.jpg" type="image/jpeg" length="95505"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Covıd-19’a dair merak edilenler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/covid-19a-dair-merak-edilenler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/covid-19a-dair-merak-edilenler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kovid-19'a dair en çok merak edilenler uzmanı tarafından cevaplandırıldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Büşra T. KAZAN<br />
Genetik Uzmanı<br />
Diyanet Aile Degisi<br />
Şubat 2021</em></p>

<p style="text-align: justify;">Bir anda tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs üzerinde yapılan çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor ve neredeyse her gün yeni bir çalışma sonucuna ulaşıyoruz. En çok merak edilen birkaç başlığı bilimsel verilerle beraber derledim.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Neden Covid-19’u kimi insanlar çok ağır geçiriyorken kimisi çok hafif geçiriyor?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Bu durumu etkileyen birden fazla faktör var elbette ancak Eylül 2020’de yayımlanan iki yeni çalışma, Covid-19 vakalarının neden bu denli çeşitli olduğu üzerinde etkileyici sonuçlar elde etti. Bu çalışmalarda, hastaların %10’unda “oto-antikorlar” denilen ve virüsle savaşmak yerine bağışıklık sistemine saldıran gen mutasyonları tespit edildi. Dolayısıyla Covid-19’u, bu mutasyonları taşıyan kişilerin, taşımayanlara göre çok daha ağır geçirdikleri ortaya çıktı. Çalışma yürütücüleri, koronavirüs pozitif çıkan birinin oto-antikorlar için de test edilmesini ve böylelikle oto-antikor mutasyonuna sahip kişiler pozitif çıktığı takdirde durumu ağırlaşmadan tıbbi takibe alınmasını tavsiye ediyor.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Erkekler covid-19’u daha ağır mı geçiriyor? </strong></p>

<p style="text-align: justify;">Bu iki çalışmanın önemli sonuçlarından bir diğeri, oto-antikor mutasyonu taşıyan bireylerin %94’ünün erkek hastalar olması. Koronavirüs, ırk ayırmıyor fakat kadın-erkek arasında farklılık gösterdiği yapılan çok sayıda bilimsel çalışmayla ispatlandı.<br />
Koronavirüs vakalarının ilk görüldüğü yer olan Çin’de, Covid-19 hastalarının %60’ı erkek ve ölüm oranı erkeklerde %2.8 iken kadınlarda %1.7. Yine vaka sayıları çok yüksek olan Amerika’da da erkeklerdeki ölüm oranı kadınlardakinin iki katı. İtalya’da Covid-19’dan ölenlerin yaklaşık %70’i erkek ve benzer şekilde Avrupa’daki ölüm oranlarının da %69’u erkek. Peki neden? </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Genetik açıdan baktığımızda ilk dikkat çeken durum, kadınlardaki fazladan X kromozomu. Kadınlar 46, XX; erkekler 46, XY kromozomludur. X kromozomunda bağışıklık sistemi ile alakalı genler bulunur ve kadınlarda 2 tane X kromozomu bulunması enfeksiyonlara karşı daha güçlü bir bağışıklığı beraberinde getirir. Bahsettiğim oto-antikor mutasyonu da X kromozomu üzerinde olabilir ve erkekler tek X kromozomu taşıdığı için bu mutasyondan daha fazla etkilenirken kadınlardaki 2. X kromozomunun mutasyonun etkisini azaltması mümkün. Tabii bunların kesinliğini devam eden çalışmalar sonucunda öğreneceğiz.</p>

<p style="text-align: justify;">Genlerin dışında yaşam şekli ve davranış tercihleri hayatımızın her alanında olduğu gibi Covid-19 riski açısından da oldukça önemli. Bunlardan ilki, akciğer rahatsızlıklarına sebep olan, dolayısıyla solunum sistemini hedef alan koronavirüs gibi virüslere imkân sağlayan sigara kullanımı. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya çapında erkeklerin %40’ı sigara kullanırken kadınların %9’u sigara kullanıyor. Sigara kullananların Covid-19’a yakalanma riskinin yüksek olduğu zaten biliniyor. </p>

<p style="text-align: justify;">Bununla beraber pandeminin en başından beri üzerinde durduğumuz hijyen konusu var ki istatistiki veriler, kadınların, ellerini erkeklerden daha çok yıkadığını belirtiyor. Covid-19’un erken tespitinin ve tedaviye erken başlamanın önemi vurgulanırken erkeklerin toplumsal pandemi uyarılarını kadınlar kadar ciddiye almadıkları ve doktora başvurmayı geciktirdikleri de yapılan çalışmalar sonucu elde edilenler arasında. Tüm bunlar, Covid-19’a yakalanma riskini artırırken tedaviye verilen yanıtı da düşürüyor. </p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Koronavirüse karşı vitamin takviyesi alınmalı mı?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Bir diğer merak edilen konu da vitamin takviyeleri. Özellikle kış mevsimi geldiğinde vitamin takviyesi konusu hep açılır, bir de bu sene Covid-19 gibi bir gerçek hayatımızdayken vitamin konuları daha sık gündeme geliyor hâliyle. Peki, ne biliyoruz bu takviyeler hakkında, gerçekten Covid-19’a karşı bir etkisi var mı?</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>C vitamini</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Adını duyunca gözümüzün önüne portakal gelse de kırmızıbiberde, portakaldan daha fazla C vitamini olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. C vitamini sağlıklı bir bağışıklık sistemi için olmazsa olmaz bir antioksidan, kış aylarının vazgeçilmezi. Vücudumuzda üretilmez, dolayısıyla besinlerle ya da takviyelerle almamız şart. Covid-19 gibi viral enfeksiyonlarda bağışıklık sistemimizin güçlü olması çok önemli ve C vitamini de bağışıklığımızın güçlü silahlarından biri.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>D vitamini</strong></p>

<p style="text-align: justify;">D vitamini, bağışıklık sistemini güçlendirmesiyle meşhur. Faydalı güneş ışınlarıyla beraber vücudumuzun kendi kendine de üretebildiği bu vitaminin eksikliği, ülkemizde özellikle kadınlarda çok yaygın. D vitamininin solunum enfeksiyonlarına ve Covid-19’a karşı etkili olduğu bilimsel verilerle gösterildi. Bu sebeple D vitamini “eksik” olan kişilerin takviye alması önemli. Kilit kelimemiz “eksik”in altını çiziyorum çünkü her şey gibi D vitamininin de fazlası zarar.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Çinko</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Çok önemli bir bağışıklık sistemi destekleyicisi olan çinko, özellikle solunum yolu enfeksiyonlarına karşı korur. Çinkonun Covid-19’da hastalığın süresini, semptomlarını azalttığı ve ölüm riskini düşürdüğü biliniyor.<br />
Her üç takviyede de konumuz, bağışıklık sistemine geldi çünkü Covid-19’a karşı savaşçımız, bağışıklığımız. Alacağımız bütün takviyeler de bu savaşçılarımızı güçlendirmek için gerekli.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/covid-19a-dair-merak-edilenler</guid>
      <pubDate>Wed, 10 Feb 2021 11:29:14 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2021/02/covid_19a_dair_merak_edilenler_h14095_a2e37.jpg" type="image/jpeg" length="47288"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[“Allah” ismi yerine “tanrı” kelimesini kullanmak caiz midir? ]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/allah-ismi-yerine-tanri-kelimesini-kullanmak-caiz-midir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/allah-ismi-yerine-tanri-kelimesini-kullanmak-caiz-midir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Allah” ismi yerine “tanrı” kelimesini kullanmak caiz midir? ]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Hanefi mezhebine mensup bir kimsenin bir yeri kanarsa abdest konusunda şâfii mezhebini taklit edebilir mi? </strong></p>

<p style="text-align: justify;">Herhangi bir yeri kanayan Hanefi mezhebine mensup bir kişinin, abdest almada zorluk yaşama, cuma, cenaze ve bayram namazlarına yetişememe gibi endişelerle Şâfiî mezhebini taklit etmesinde bir sakınca yoktur. Zira mezhepler arasında ihtilaf olan konularda, belli bir mezhebe bağlı kalmak zorunlu olmayıp mazerete binaen başka bir mezhebin görüşü ile de amel edilebilir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 177.)</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>“Allah” ismi yerine “tanrı” kelimesini kullanmak caiz midir? </strong></p>

<p style="text-align: justify;">“Tanrı” kelimesi, Arapça “ilah” kelimesinin karşılığıdır. “İlah” daha çok, Allah’tan başka ibadete layık görülen varlıklar için kullanılır. “Allah” kelimesi onun bizzat kendisini ifade eden özel ismidir. Bu bakımdan, kelâm âlimlerine göre “Allah” kelimesi, Cenab-ı Hakk’ın yüce zatına ve bütün kemal sıfatlarına delalet eden özel ismidir. Hiçbir dilde bu kelimenin ifade ettiği özel manayı kapsayacak bir kelime bulunmamaktadır. Öte yandan “Allah” kelimesi bütün Müslümanlar için tevhid inancını temsil eden ortak bir bağ niteliğindedir. Bu sebeple Müslümanların, ibadet ettikleri tek yaratıcılarını “Allah” diye anmaları daha doğru olur. Dolayısıyla “Allah” bu adla veya “esma-i hüsna” adı verilen 99 isminden biriyle anılmalıdır. Bununla birlikte dinimizin bildirdiği mutlak kemal sahibi, noksanlardan münezzeh olan yüce Allah’ı “tanrı” diye anmak da İslam inancına aykırı olmaz.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Abdest aldıktan sonra giyilen meste ayrıca mesh etmek gerekir mi? </strong></p>

<p style="text-align: justify;">Mestler, ayaklar yıkandıktan sonra abdestli iken giyildiğinde, tekrar abdest alınıncaya kadar üzerlerine mesh etmek gerekmez. Ancak abdesti bozulan kişi, yeni bir abdest alacağı zaman mest üzerine mesh yapar. (Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 90-91.)</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>“Mevlana” kelimesi ne anlama gelir? Allah, peygamber ve insanlar için bu ifadenin kullanılması doğru olur mu? </strong></p>

<p style="text-align: justify;">Mevlâ sözlükte; “Rab, efendi, dost, arkadaş, yardımcı, sahip ve malik, köle azat eden, azat olmuş köle, bir işi gören, idare eden” gibi birçok farklı anlamlara gelir. Allah’a izafe edildiğinde “sevme, koruma, yardım etme, tasarruf ve himayesi altında bulundurma” gibi anlamları öne çıkar. Mevlâ kelimesinde asıl olan mana, sevgi ve manevi yakınlıktır. (ibnü’l-Esîr, en-Nihâye, “vly” md.; İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, “vly” md.) Mevlâ kelimesi, Kur’an’da hem Allah için hem de insanlar için kullanılmıştır. Bu kelime, “Biliniz ki Allah sizin Mevlâ’nızdır (sahibinizdir). O ne güzel Mevlâ (sahip) ve ne güzel yardımcıdır!” (Enfal, 8/40.) ve “Sen bizim Mevlâmızsın.” (Bakara, 2/286.) ayetlerinde Allah için; “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” (Duhan, 44/41.) ayetinde ise insan için kullanılmıştır. Çeşitli hadislerde de mevlâ Allah’ın isimlerinden biri olarak zikredilmiştir; “Allah bizim Mevlâmızdır.” (Buhari, Cihâd, 14, Meğâzî, 17.) Buna göre “mevlâ” kelimesinin sonuna eklenen ve “bizim” anlamına gelen “nâ” zamiri ile birleşerek oluşan “mevlânâ” ifadesi; hem Allah hem peygamber hem de insanlar için kullanılabilir. Allah için “Mevlânâ” denildiği zaman “Rabbimiz, sahibimiz”; Peygamber veya insanlar için denildiği zaman ise “dostumuz” veya “efendimiz” anlamları kastedilmiş olur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><strong>Namazda ta’dîl-i erkânın hükmü nedir? </strong></p>

<p style="text-align: justify;">Ta’dîl-i erkân, namazın rükünlerini düzgün, yerli yerinde ve düzenli yapmak demektir. Ta’dîl-i erkâna yakın anlamda kullanılan “tuma’nîne” kelimesi, yapılmakta olan rükne hakkının verildiğine kanaat getirilmesi ve yapılan işin içe sinmesi hâlini ifade eder ki ta’dîl-i erkâna riayetin sonucudur. Ta’dîl-i erkân özellikle rükûda, kavmede (rükûdan kalktıktan sonraki duruşta), secdede ve celsede (iki secde arasındaki oturuşta) söz konusu olur. Hanefî mezhebindeki kuvvetli görüşe göre, sayılan dört yerde ta’dîl-i erkân vaciptir. Diğer bazı mezheplere ve Hanefîlerden de İmam Ebû Yûsuf’a göre ise ta’dîl-i erkân farzdır. (Merğînânî, el-Hidâye, I, 204,205; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 157-158; İbn Rüşd, Bidâye, I, 135.)</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/allah-ismi-yerine-tanri-kelimesini-kullanmak-caiz-midir</guid>
      <pubDate>Wed, 10 Feb 2021 09:05:19 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2021/02/allah_ismi_yerine_tanri_kelimesini_kullanmak_caiz_midir_h14091_b76d5.jpg" type="image/jpeg" length="21502"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nurullah Genç ile Yaşamı ve Şairliği Üzerine…]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/nurullah-genc-ile-yasami-ve-sairligi-uzerine</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/nurullah-genc-ile-yasami-ve-sairligi-uzerine" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yağmurlu bir gündü ve trafik tıklım tıklımdı. Otobüsümüz 4-5 saat yolda kaldı. O mahrumiyet vakitlerinde derin bir tefekkür hâli sardı beni. O hâl üzereyken birden dilimden şu satırlar döküldü: “Sensiz ufuklarıma, yalancı bir tan düştü/ Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü/ Bir kölelik ruhuma mahkûm olunca/ Gönül yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Söyleşi</em></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>-Okulun ve elektriğin olmadığı bir köyde çocukluk günlerinizi geçirdiniz. Ruh dünyanızın oluşumunu sağlayan bu günlerden bahseder misiniz?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Erzurum’un Horasan ilçesine bağlı eski adı Pinaduz, yeni adı Dikili olan bir dağ köyünde dünyaya geldim. Bu köy, I. Dünya Savaşı’nda yerle yeksan olmuş ve dedemin, köylüleri de yanına alarak tekrardan imar ettiği bir köy. Tabiri caizse küllerinden meydana gelmiş ve geleneğini bir şekilde devam ettirmiş bir köy. Dağın yamacına kurulu köyde imkânların çok kısıtlı olması, tabiat şartlarının da çetin olması gibi olumsuzluklarının yanı sıra pek çok olumlu yanlarıyla da büyüdük. Evvela dedemin köyü yeniden imar ettikten sonra belki de Horasan’dan gelen erenlerin mirası o 200 yıllık bir irfan geleneğinin devam etmesi köyümüzün çok önemli bir unsuruydu. </p>

<p style="text-align: justify;">Medrese tahsili görmüş olan dedemin önderliğinde, köyümüzde akşam namazı sonrası konak odası olarak adlandırdığımız tüm köylünün geldiği o odada Hz. Peygamber’in hayatının anlatıldığı kitaplar, Ahmediye, Muhammediye, Battal Gazi Destanı ve Hz. Ali’nin cenknameleri okunurdu. Yatsı namazından sonra da şiir ve musiki faslı başlardı.</p>

<p style="text-align: justify;">O kış gecelerinde ünlü şairlerin divanları, Fuzuli’nin gazelleri gecelerimizi süslerdi. Ben de pek çok şiiri bu meclislerde ezberlemiştim. Bu meclislerin o zamanlar farkında olmadığım ancak yaşım ve öğrenim hayatım ilerledikçe kattıklarının önemini anladım. Dolayısıyla bir adam boyu yağan kar ve onun oluşturduğu esaret başta olmak üzere şehirle aramıza setler çeken her ne varsa aslında bizleri âdeta kültür ve medeniyet dezenformasyonundan kurtarmış. Yani pek çok engel ve olumsuzluk olarak gördüğümüz unsur bizde telafisi zor yaralara da engel olmuştu. İlk öğretimimi aldığım bu kültür hanesinde daha okula başlamadan ilkokulu bitirebilecek kadar bilgi sahibi olmuştum.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>-“Kahramanların hikâyesinde anlam kazanıyorum ben.” diyerek atıfta bulunduğunuz ve üzerinizde çok büyük emeği bulunan babanızın sizin dünyanızdaki yerini bizlerle paylaşır mısınız?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Babam benim için “O olmazsa ben dünyada ne yaparım.” dediğim kişiydi. Bu düşüncem maddi değil manevi bir kaygıydı. Çünkü o beni gönül dünyasıyla kuşatmış, sarıp sarmalamış ve kendi gönül dünyasında çok önemli bir yere oturtmuştu. Babam maneviyatın yanında maddi anlamda da bana ve kardeşlerime çok önemli dersler verirdi. Maddenin önemli olmadığını, dünyaya bel bağlanmayacağını, bu dünyanın bizim baki kalacağımız bir yer olmadığını, bu dünyanın zenginliğinin gerçek zenginlik olmadığını, bu dünya zenginliğinin bir yük olduğunu, hesabını verebileceği zenginliklerin insan için önemli olduğunu bizlere öğretirdi. Allah’ın bize takdirine şükretmenin asaletini, her şeyin hakkını verme ahlakını hep babamızdan öğrendik. Bununla birlikte muhtaç olmayacak ve rızkımızı elde edebilecek kadar çalışmamız gerektiğine dair de bizlere nasihatte bulunurdu. </p>

<p style="text-align: justify;">Ben her durum ya da olayda kavgaları yatıştıran, dedikoduyu sevmeyen o maneviyat yüklü adama bakardım. Bakalım babam ne yapıyor diye onu izlerdim. Çalışanı seven, dinine, değerlerine, maneviyatına düşkün birilerini gördüğünde sevinen bir adamdı. Bu öğretileri bize dogmatik olarak değil hep düşündürerek verirdi. Çocuklarına değer veren ve onlarla istişare eden böyle bir adam benim bu dünyadaki prototipimdi.</p>

<p style="text-align: justify;">İşte beni gönül dünyasında besleyen, büyüten bir kişiyi kaybetmenin üzüntüsü, acısı gözyaşı olup aktı gözlerimden. Babam vefat ettiği gün “Babası Ölünce Şairin” adlı bir şiir yazdım ve iki ay aralıksız her zaman ve her yerde gözlerimden yaşlar geldi. İşte o gözyaşları gönlümdeki babamı anlattı durdu iki ay boyunca. “Babalar Güzeline Mersiye” adlı şiirim de bu gözyaşlarıyla yazılmış bir şiirdir. </p>

<p style="text-align: justify;"><strong>-Şiire olan ilginiz ve merakınız nasıl başladı?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Köyümüzde kış aylarında dedemin öncülüğünde kurulan irfan meclislerinde şiirler de okunduğunu söylemiştim. O uzun gecelerin yaşandığı bir kış mevsiminde 5 ya da 6 divan biterdi. Bir dağ köyünde kurulan irfan okulunda 40’tan fazla şairin adını işitmiş, onlara ait şiirleri dinlemiştim. Hatta 10 yaşıma geldiğimde 20’den fazla şiiri ezbere bilirdim. Rahmetli babam, konak odasında misafirlere okuyacağı şiirleri şaşırmamak için önce bana okurdu. Ben babamı dinlerken o şiirler benim zihnime, gönlüme ilmek ilmek işlenirdi. Rahmetli babam, Niyazi Mısri’nin divanı ile Yunus Emre’nin divanını ezbere bilirdi. Hatta beni okula götürüp getirirken yol boylarında bu divanlardan şiirler okurdu. Ayrıca bir amcam, bu meclislerden temel alarak yetişmiş bir halk şairiydi. Şiirin bu denli etkin olduğu bir çocukluk dönemi sonrasında şiirin o büyülü dünyasına kayıtsız kalmam  pek mümkün değildi ve kalamadım da zaten.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>-“Bayrak Şairi” Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” şiirinin hikâyesine benzer liseli yıllarınıza ait bir hikâyeniz var sizin de. Bu hikâyenizi okuyucularımızla paylaşır mısınız?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Lisede okurken şiirler yazıyordum ve çeşitli bakanlıkların yaptığı yarışmalarda derecelerim oldu. Lise son sınıftayken Erzurum’da büyük çapta bir Çanakkale programı yapılacak ve her okul bu programa katılacaktı. Müdürümüz Abdurrahman Teber Bey beni yanına çağırdı, bana elliye yakın şiir ve yazı ismi bulunan bir liste verdi. Bu listedeki şiir ve yazılar diğer okullara dağıtıldığı için liste dışından bir şiir ya da yazı bulmamı ve onu okumamı söyledi. Ben de Erzurum Halk Kütüphanesinde iki gün boyunca araştırma yaptım ama bulamadım. Hocamızın kapısını çaldım, ona bulamadığımı söyleyince bana kızdı ve bir daha gönderdi. Sonrasında Sıtkı Aras adlı tanıdığımın aracılığıyla Erzurum Üniversitesindeki tarih hocalarına gittim ve listeyi gösterdim. Onlar da bu liste dışında başka bir eser yok deyince çaresizce geri döndüm. Hocamıza tekrardan “Bulamadım.” demekten utandım. Yurda gittim tarih kitabından Çanakkale Destanı’nı birkaç kez okudum. Okuduğum metinlerden yola çıkarak bir Çanakkale şiiri yazdım ama şiirin altına kendi adımı yazmaya cesaret edemedim, Ziya Osman Saba yazdım. Müdür Bey’in odasına gittim. Ziya Osman Saba’nın bir şiirini bulduğumu söyledim. Müdür Bey, şiiri görsün diye edebiyat öğretmenimizi de çağırınca ve öğretmenimiz de şiiri okuyunca şiirin Ziya Osman Saba’ya ait olmadığı ortaya çıktı. Katlanan mahcubiyetimle birlikte “Hocam, ne kadar aradıysam bulamadım. Size eli boş dönmekten utandım ve oturdum şiiri ben yazdım.” deyince Müdür Bey, bana sarıldı; okuldaki tüm dersleri tatil etti, öğretmenlerimizi ve öğrencileri konferans salonuna topladı. Salondakilere hitaben konuşma yapan Müdür Bey, beni çağırdı ve yazdığım şiirimi okumamı söyledi. Şiiri okuyunca salonda bir alkış tufanı koptu. Tören günü geldiğinde şiiri nasıl yazdığıma dair kısa bir konuşma sonrasında şiiri okudum. Bundan çok etkilenen ordu komutanı gelip bana sarıldı. Hem okuldaki hem de tören alanındaki o eşsiz mutluluğu hiç unutamam.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>-“Var edenin adıyla insanlığa nur” dizesinin önce gönlünüze oradan da satırlara düşerek başlayan, 1990 yılında Türkiye Diyanet Vakfı N'at-ı Şerif Büyük Ödülü’nü kazandıran “Yağmur” şiirinin serencamından kısaca söz eder misiniz?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Köyümüzdeki o şiir meclisleri hep naatla nihayet bulurdu. Kendisi de şair olan rahmetli Rıza  amcam naat okurdu ve o zamanlar: “Bir şair naat yazmamışsa adam olmamıştır.” derdi. Ta o zamanlardan zihnimde kalan bu söz, üniversite yıllarımda şiirlerim dergilerde yayımlanmaya başlayınca yeniden karşıma çıktı. “Ben de bir naat yazmalıyım.” düşüncesi o günlerde başladı. Elliden fazla naatı inceledim, analizini yaptım. Defalarca naat yazmayı denedim ama bir türlü yazamadım. Naat denemelerimin hepsine “Yağmur” ismini verdim. Bu naat denemelerim tam 10 yıl sürdü. “Artık ben şiir yazmayı bırakmalıyım çünkü bir naat yazamıyorum.” diye düşünmeye başladığım günlerde İstanbul’dan Erzurum’a bir yağmurlu havada yolculuk yapıyordum. Yağmurlu bir gündü ve trafik tıklım tıklımdı. Otobüsümüz 4-5 saat yolda kaldı. O mahrumiyet vakitlerinde derin bir tefekkür hâli sardı beni. O hâl üzereyken birden dilimden şu satırlar döküldü: “Sensiz ufuklarıma, yalancı bir tan düştü/ Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü/ Bir kölelik ruhuma mahkûm olunca/ Gönül yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü” Hemen otobüs biletinin arkasına yazdım. Kalbim heyecandan hızlı hızlı çarpıyordu. İçimden de: “Allah’ım herhâlde bir şeyler yazmaya başlıyorum.” dedim. Otobüs hareket etti ancak o kadar heyecanlıyım ki arada bir bileti çıkarıp o satırları tekrar tekrar okuyordum. Eve varınca da hanıma dedim ki: “Ben bir şiir yazmaya başladım, bitinceye kadar tahammül eder misin?” deyip izin istedim ve başladım çalışmaya. Çalışmam tam üç ay sürdü. Üç ay boyunca yemek ve ders için odamdan çıkıyordum. Onların dışında odamdan hiç çıkmadım. Üç ay sonunda şiir bitti. Başta ailem ve arkadaşlarımdan helallik istedim. Arkadaşlarıma aralarında olamayışımın nedenini anlattım ve “Yağmur” adlı naatımı onlara okudum. Hepsinin gözleri doldu. Sonrasında Horasan’a gittim, orada Muhammed Zeki Bayram adlı mübarek bir zat vardı. Yağmur’u ona da okuyunca: “İşte şimdi adam olmuşsun.” dedi. Bir zamanlar amcamın söylediği bu sözleri kendisinden de duyunca çok duygulandım ve ağladım.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>-Şiir, biz okuyuculara tüm hakikati öğretemeyebilir belki ama hakikate yönelik bizlere hangi kapıları aralar ve bizlere neleri keşfettirir?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Şair, kelimelerden tasarrufta bulunan bir mutasarrıftır. Tasarrufta bulunduğu kelimelerin iç âlemine birçok imge ve hakikati sığdırabilir. O kelimelerle kültür ve irfan âleminden bilgiler taşır. Bu bilgileri bir muallim edasıyla vermez. Şairin ilmi yönden derinliği olan bir kelimeyi kullanmış olması, okurun o kelimenin ardı sıra o ilme yönelimini sağlar. Bu yönelim okura ilim dünyasının kapılarını aralar. </p>

<p style="text-align: justify;">Çeşitli ilim, bilim, kültür ve irfandan da beslenen şiir, ahenkli sözün yanı sıra kendine has bir musikiyle kişinin duygu dünyasını zenginleştirir. Kendimizi başkalarının yerine koymamızı sağlayacak ahlaki bir unsura dönüştürebilecek kadar da güçlüdür şiir. O yüzden şiir seven ve yazan bir kimse, başkalarına acı vermekten çekinir, imtina eder. Şiir bir insanın varlığını ve duygularını anlamakta ona yardım eder. Şiirle uğraşan ve iç içe olan bir kimse naif bir kimse hâline gelir ve herhangi bir kimseyi incitmekten kaçınır. </p>

<p style="text-align: justify;">Şiir, aynı zamanda insanda bir şuur oluşturur. Şiirin ilmî bir yanı olduğu için şuurla yazılması gerekir. Şairin değerlerinden ve duygu dünyasından ortaya çıkan şiir, aynı zamanda okuyanda da bir şuur oluşturur. Yani şuurla yazılan ve yeni bir şuur oluşturan bir türdür. Şiirin yaygınlaştığı yerlerde bilinçlilik düzeyi yükselir. Şiirin ve sanatın yaygın olmadığı yerlerde ise bilinç ve şuur düzeyi düşer. Şiir âleminde pek üzerinde durulmuyor ama bu konu çok önemlidir.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Prof.Dr. Nurullah Genç kimdir?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Prof. Dr. Nurullah Genç, 1960 yılında Erzurum'un Horasan ilçesinde doğdu. İlkokulu, köyünde okul olmadığı için akrabalarının yanında iki ayrı köyde iki yıl üç ay okuyarak bitirdi. Ortaokul birinci sınıf için Kars'a gitti; teyzesinin yanında Merkez Ortaokuluna devam etti.</p>

<p style="text-align: justify;">Amcası köyden Horasan'a evini taşıyınca, ortaokul 2 ve 3. sınıfları onun yanında okudu ve Horasan Ortaokulundan diploma aldı. Erzurum İmam Hatip Lisesini 1979 yılında birincilikle bitirdi. 1979 yılında Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesini kazandı.</p>

<p style="text-align: justify;">1983 yılında fakülteyi bitirdi. 1984 yılında aynı fakülteye araştırma görevlisi olarak girdi. Yönetim ve Organizasyon alanında yüksek lisans yaptı. 1990'da doktor, 1995'te doçent, 2001 yılında profesör oldu. 2003 yılında Kocaeli Üniversitesine geçti ve orada yedi yıl çalıştı.</p>

<p style="text-align: justify;">1994-2013 yılları arasında kamu ve özel sektör kuruluşlarına danışmanlık hizmeti veren Genç, 2010 yılında emekli oldu ve İstanbul Ticaret Üniversitesinde çalışmaya başladı. Bölüm başkanlığı ve dekanlık görevlerinde bulundu. İstanbul Ticaret Üniversitesinin 2012-2017 Stratejik Planı'nı hazırlama kuruluna başkanlık etti.</p>

<p style="text-align: justify;">31 Aralık 2012'de Sermaye Piyasası Kuruluna üye olarak atandı. 10 Şubat 2015 tarihine kadar Sermaye Piyasası Kurulu üyesi ve başkan vekili olarak görev yaptı. 1 Mayıs 2015 tarihinde Merkez Bankası Meclis Üyesi olarak göreve başladı. Hâlen bu görevini sürdürmektedir.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/nurullah-genc-ile-yasami-ve-sairligi-uzerine</guid>
      <pubDate>Mon, 23 Nov 2020 10:22:50 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2020/11/nurullah_genc_ile_yasami_ve_sairligi_uzerine_h12947_9e270.jpg" type="image/jpeg" length="22720"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ömrün Ziyası Sönerken]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/omrun-ziyasi-sonerken</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/omrun-ziyasi-sonerken" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dolu dolu gülmek, bir ömür sevmek, düşünmek ne güzeldir oysa…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em>Öyle bir bir düşen şu güz yaprakları var ya! Cümlenin sonu ile başını bilir gibi gelir insana. Uzak bir yarın gelmiş gibi, bekleyip bekleyip ermiş gibi bir şey işte. Yaprak süzülür mü düşerken üzülür mü bilmez kimse. Bir hüzün çöreklenir yüreğe. Varmak ile yolda olmak arası bir şeydir belki ağaçtan savrulup duran yaprağın düşüşü. Ya insanınki! İnsan, varmak ile bulmak arasında döner durur ömrünce. Kâh bahara aldanır kâh kışa çağırır. Kâh yaşamak sancısı yazgısını oradan oraya savurur. Oysa ne güzeldir yaşamak. Bir papatyadan bin papatyaya ermek. Suların akışındaki kimsesizliğin kimsesini bilmek. Dolu dolu gülmek, bir ömür sevmek, düşünmek ne güzeldir oysa… İnsan bazen kulak vermelidir yüreğine. Zira topraktan geldiğini ara sıra hatırlatır insana, ağaçların ve kuşların fısıltıları. İnsan bir ağaca verdiğinde sırtını, yaşamak hevesi kuş olup gelir konar içine. Dalları, yaprakları, gövdesinin bir sonu olduğunu bilse de ağaç devam eder yaşamaya. Yaşamak, yolun sonu ile başını bilmekten çok ötedir aslında. Beşer yolda bulduğu her şeye anlam yüklerken asıl anlam yanı başından akar gider. Bazen bir ırmağın suyu bazen bir kuşun tüyü bazen gündüzün geceye evirilmesi bazen de ömrünün sonuna gelmiş bir ağacın son yaprağıdır anlamlı olan. İnsan ki anlamı anlamsızın içinde ararken kaçırdıklarını anladığında ömrün ışığı sönüvermeye yüz tutmuştur…</em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><em>Bakmadığımız yerdedir hayatın manası. Hemen kıyımızda, köşemizde, dibimizdedir ama uzağı aramak düşü yıldızlı gelir nedense. Uçuşup duran bir kelebek, yapraktan daldan mahrum bir çiçek, bildiğimiz bilmediğimiz onlarca nimet hep yakındır.  Yakın olan kıymetini yitirmemiştir ama elimizin altındadır duygusu yakını uzak kılar bize. Böylece düşlemek istercesine yola düşer, adımlarımızı hızlandırır ve yolun tüm güzelliklerini kaçırırız. Tıpkı yaprak gibi bizim alnımıza da yazılmıştır hazan rengi. Sararıp solmak, yorgun düşmek ve artık kıyıya çekilmek zamanıdır ki bu hüzün verir yüreğe. Ezcümle vaktin geldiğini, ömrün ziyasının sönmeye yüz tuttuğunu fısıldar ağaçlar kasım rüzgârlarıyla yapraklarını dökerken. İnsan yorulmuştur. Ömür geçip giderken insan yolda ne bulduğunu sorar kendine. Koskocaman bir hiçtir cevap genellikle… Oysa yolu yazsaydı kalbine, yola düstur bellediği çiçekler, ağaçlar, kuşlar hep gökyüzünün sonsuzluğuna kanat vuracaktı.  Çünkü yaşamak yolun kendisiydi… </em></p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/omrun-ziyasi-sonerken</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/omrun_ziyasi_sonerken_h8186_a722a.jpg" type="image/jpeg" length="24560"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Küçük Yaşta Bir Büyük Heyecan: Robotik Kodlama]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kucuk-yasta-bir-buyuk-heyecan-robotik-kodlama</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kucuk-yasta-bir-buyuk-heyecan-robotik-kodlama" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[BİLİYOR MUYDUNUZ?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>KÜÇÜK YAŞTA BİR BÜYÜK HEYECAN: ROBOTİK KODLAMA</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Gelişen teknoloji, değişen dünya… Hemen her gün duyduğumuz bu cümle, hayatın her alanında zuhur ediyor, çocuk oyunlarında bile. Saklambaç, elimsende, mendil kapmaca gibi sayısız nesli büyüten nice oyun, yerini “teknolojik” türevlerine bıraktı. Uzay filmlerinde gördüğümüz o “yüksek” teknoloji artık tam anlamıyla çocuk oyuncağı olmaya başladı. Çocuğunuz kendi robotunu kendisi yapsın istemez misiniz?</p>

<p style="text-align: justify;">Bilgisayar, elektronik ve yazılım gibi pek çok disiplinin bir araya gelmesi ile oluşan robotik, geleceğe bugünden göz kırpıyor âdeta ve herkesten önce çocuklara hitap ediyor. Robotik kodlama, başta algoritmik düşünme, üç boyutlu tahayyül, mekanik prensiplerin öğrenilmesi gibi hedeflerin kazandırılmasını amaçlıyor. Temel eğitimlerden sonra bu kazanımlara sahip olan çocuklara ise tek bir görev düşüyor: Kendi robotlarını üretme.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>BİLİYOR MUYDUNUZ?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Robotik kodlama şimdiden geleceğin meslekleri listesinde üst sıralarda. Öyle ki başta Türkiye olmak üzere pek çok ülke, gelecek yatırımlarını bu alan üzerinde yoğunlaştırıyor.</p>

<p style="text-align: justify;">Robotik kodlama eğitimi ile birlikte anılan STEM, adını İngilizce kökenli kelimelerin baş harflerinden alıyor. Science (fen, bilim), technology (teknoloji), engineering (mühendislik) ve mathematics (matematik) disiplinlerini ihtiva eden STEM, çocuklarda çok yönlü gelişimi destekliyor.</p>

<p style="text-align: justify;">Kodlama ve robotik kodlama ile ilgili eğitimler ise sandığımızdan daha çok yakınımızda. Velilere düşen en önemli görev ise doğru bilgiyi çocuğa verebilecek kaynakları araştırmak ve onları sadece yönlendirmek.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>EN KARANLIK MADDE</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Amerika’da bulunan Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) çalışan bilim insanları, bilinen en karanlık maddeyi üretti. Nanoteknoloji alanında üretilen bu madde, insan saçından 50 bin kat daha küçük olan karbon parçalarının düzenli bir dizilimle bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Bu madde öylesine karanlık ki ışığın yüzde 99,9’unu içinde hapsedebiliyor. Tam oran vermek gerekirse %99,995. Bu yeni madde, başta uzay bilimleri olmak üzere pek çok alanda çalışmalarını sürdüren araştırmacıları şimdiden heyecanlandırmış durumda.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>KISA KISA</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Yapılan araştırmalar, hava kirliliğinin okul başarısını düşürdüğünü ortaya çıkardı. İngiltere’de yapılan bir çalışmada 2 bin 400 öğrenci incelendi. Hava kirliliğinin yoğun olduğu yerlerde yaşayan öğrencilerin notlarının %3 oranında düşük olduğu belirlendi.</p>

<p style="text-align: justify;">Türk, Amerikan, İtalyan, İspanyol, Finlandiya ve İsveçli bilim insanlarının ortaklaşa yürüttüğü bir araştırma sonucuna göre halk arasında “takıntı hastalığı” adı ile bilinen Obsesif Kompülsif Bozukluk’un (OKB) temelinde şüphe kontrolü yer alıyor. Yani şüphe, OKB’yi tetikliyor.</p>

<p style="text-align: justify;">Avrupa Uzay Ajansı, Mars’ın kuzey kutbunda devasa bir toz fırtınası gözlemledi. Bu yeni gözlem sonucunda Mars’a yapılacak insanlı ve insansız uçuşların yeniden gözden geçirilmesi planlanıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><strong>DİKKAT</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><em><strong>Sahte Fenomenler ve Siber Dolandırıcılık</strong></em></p>

<p style="text-align: justify;">Hemen her alanda karşımıza çıkan fenomenlerin sahtelerine dikkat. Başta YouTube olmak üzere pek çok video paylaşım sitesi, siber dolandırıcıların tehdidi altında. Bu yeni yöntem dolandırıcılık ile takipçi sayısı bir hayli fazla olan kanalların sahteleri/taklitleri ortaya çıkıyor. Abonelere ve takipçilere kimlik avı saldırısı düzenleyen bu dolandırıcılar, başta kişisel verileriniz olmak üzere size özel pek çok bilgiye ulaşabiliyor.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kucuk-yasta-bir-buyuk-heyecan-robotik-kodlama</guid>
      <pubDate>Wed, 11 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/kucuk_yasta_bir_buyuk_heyecan_robotik_kodlama_h8185_e9994.jpg" type="image/jpeg" length="73290"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Cabir B. Abdullah]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/cabir-b-abdullah</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/cabir-b-abdullah" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hicretten on altı yıl önce (607) Medine’de dünyaya gelen Câbir b. Abdullah, Hazrecoğulları’nın Benî Seleme kabilesinden olup Ebû Abdurrahman ve Ebû Muhammed künyeleriyle de anılır. Babası Uhud Gazvesi’nde ilk şehit düşen sahabi Abdullah b. Amr b. Harâm, annesi Resulüllah’a biat eden kadın sahabilerden Enîse bint Aneme’dir. Nübüvvetin on üçüncü yılında (622), İkinci Akabe Biatı’na babası ile birlikte katılan Câbir, burada Resulüllah ile buluşmuş ve İslam’la şereflenmiştir. Ayrıca o, yetmiş kişilik heyetin en küçük üyesidir (İbn Abdülberr, İstiâb, 114).

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><strong><em>Dr. Öğretim Üyesi Emine Demil</em></strong></span></p>

<p style="text-align: justify;">Resulüllah ile birlikte pek çok gazveye katılmıştır. Hudeybiye’de Bey’atürrıdvân’da bulunmuş ve Hz. Peygamber’in orada bulunan 1400 kişiye hitaben, “Bugün sizler yeryüzünün en hayırlı insanlarısınız.” buyurduğunu haber vermiştir (Buhârî, Meğâzî, 35). Hayatının son yıllarında bu olaydan söz ederken, “Eğer gözlerimi kaybetmemiş olsaydım altında biat ettikleri ağacı gösterirdim.” demiştir.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Câbir b. Abdullah, Resulüllah’ın özel iltifat ve ilgisine mazhar olan sahabilerden birisidir. Hz. Peygamber bir defasında onu devesinin arkasına bindirmiş, hastalandığı zaman ziyaretine gitmiş, babasının Uhud Gazvesi’ndeki şehadeti dolayısıyla üzüldüğünü görünce, onun Allah Teâlâ’nın iltifatına nail olduğunu haber vererek kendisini teselli etmiştir.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Câbir’in Hz. Peygamber’e olan yakınlığını gösteren rivayetler önemli bir yekûn tutar. Bu rivayetlerden birkaç tanesi şöyledir: Babası Abdullah, Uhud Savaşı’nda şehit düştüğünde arkasında dokuz yetim kız çocuğu ve bir miktar da borç bırakmıştı (Buhârî, Vesâyâ, 36). Bir tarafta yetim kız kardeşler, diğer tarafta babasının borcu, Câbir’i sıkıntıya sokmuştu. Câbir, Hz. Peygamber’e gelip durumu anlattı. Hurma bahçesinden elde edeceği mahsulü babasının borcuna karşılık kabul etmeleri için tacirlerle konuşmasını istedi. Fakat Resulüllah kendileriyle konuştuğu hâlde Yahudi alacaklılar ikna olmadılar. Zira mahsul, onların alacaklarını karşılamaya yetmiyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, hurmalığı onlara vermekten vazgeçip Câbir’e “Kuşluk vakti sana geleceğim.” dedi ve ayrıldı. Ertesi sabah kuşluk vakti olunca Câbir’in hurma bahçesine gitti. Bir yandan bahçede dolaşırken bir yandan da mahsulün bereketli olması için dua etti (Buhârî, İstikrâz, 8). Hasat zamanı Hz. Peygamber (s.a.s.), Câbir b. Abdullah’a hurmalarını toplayıp sınıflamasını söyledi. Sonra bereketlenmesi için hurma yığınının yanına geldi ve oraya oturdu. Resulüllah’ın bereket duasıyla Câbir bütün borçlarını ödediği hâlde hâlâ hurmaları (sanki) el değmemiş gibi durmaktaydı (Buhârî, Meğâzî, 18).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><strong>Burada şunu belirtelim ki, ticaret ve benzeri uygulamalarda söz konusu olan kefaletin “sorumluluğu paylaşma” anlamı yanında “muhtaç ve kimsesizlerin bakım ve sorumluluğunu üstlenme” anlamı da vardır. Resulüllah’ın Câbir b. Abdullah’a yardım etmesi de bu anlamda bir kefaletin sonucuydu.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Zâtürrikâ’ Gazvesi’nden dönerken Hz. Peygamber, maddi sıkıntı içinde olan Câbir’den devesini kendisine satmasını istedi. İslam tarihinde “leyletü’l-ba’îr” (deve gecesi) olarak da anılan bu hadisede Efendimiz (s.a.s.), uzun bir pazarlıktan sonra ve Medine’ye ulaşınca teslim almak şartıyla deveyi satın aldı. Gazve dönüşü Câbir deveyi kendisine getirince Resulüllah, önce borcunu ödedi ve deveyi Câbir’e hediye etti (Buhârî, Şurût, 4).</p>

<p style="text-align: justify;">Yine bu gazve dönüşünde zayıf ve yorgun devesi, Câbir b. Abdullah’ı kafileden biraz geri bırakmıştı. Durumu fark eden Resulüllah, Câbir’in yanına gitti. Ona yardım etti ve devesini yola koydu. Yolculuğun kalan kısmını beraber sürdürdüler. Sohbet sırasında Resulüllah bir ara sözü evliliğe getirdi ve henüz gençlik çağında olan bu sahabiye sordu: “Evlendin mi Câbir?”, “Evet, ey Allah’ın Resulü!” diye cevapladı Câbir. Bunun üzerine Allah Resulü: “Doğru yapmışsın, artık sen (Medine’ye) varıyorsun. Akıllı davran (eşine karşı görevini ihmal etme).” buyurdu. Medine’ye geldiklerinde ise ona maddi yardımda bulundu (Buhârî, Büyû’, 34).</p>

<p style="text-align: justify;">Câbir b. Abdullah; Resulüllah’tan, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Muâz b. Cebel, Zübeyr b. Avvâm ve diğer sahabilerden pek çok hadis rivâyet etmiştir. Muksirûn olarak da bilinen ve binden fazla hadis nakleden altı sahabiden biri olan Câbir’in 1540 rivâyeti hadis külliyatında yerini almıştır. Hz. Peygamber zamanında hadislerin sahifeler hâlinde bazı sahabiler tarafından yazıldığı bilinen bir husustur. Sahifesi olduğu belirtilen sahabilerden birisi de Câbir b. Abdullah’tır.</p>

<p style="text-align: justify;">Câbir b. Abdullah; Hicri 78, Miladi 697 yılında Medine’de vefat etmiştir. Akabe Biatı’nda bulunanların en genci olan Câbir, aynı zamanda bu biata katılıp en son vefat eden sahabidir.</p>

<p style="text-align: justify;">Allah ondan razı olsun.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/cabir-b-abdullah</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/cabir_b_abdullah_h8184_baa74.jpg" type="image/jpeg" length="71219"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Can Gövdeye Mülk Değil]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/can-govdeye-mulk-degil</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/can-govdeye-mulk-degil" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu da geçer diye avuturuz kendimizi. Elbette geçer ama temelli unutamayız derdimizi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>GÜLŞEN ÜNÜVAR</strong></em></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Her giden sıkıntının yerini yenisi alır. Müşkülünü atlatan, işte bu sondu sanır. Aslında hayat boyu sürer bu mücadele. Böyle böyle oyalanır insan hayatta. Böyle böyle sınavını verir dünyada. Sabrını ölçer çoğu zaman, başına gelen her musibet. Nasıl karşılayıp nasıl uğurladığına dikkat et. Sen sen ol, isyanlara kapılma! Sadece senin başına geliyor sanma. Herkesin sınavı ayrıdır girdiği yaşam savaşında. Seninki sana, onunki ona büyük gelir kul nazarında. Kiminin işidir yoluna girmeyen, kiminin evi. Kiminin atından arabasından yüzü gülmez, kiminin yürümeye dahi sağlığı el vermez. Kimi bir lokma ekmek için akşamı eder, kimi eskimiş mendille alın terini siler… Dedim ya, biri giderken diğeri gelir kederin. Tam hallettim dersin, sapı tersine dönüverir keserin. Bir gün rahata ererim sanırsın lakin olmaz! Dert gider amma yeri boş kalmaz. Sana düşen, çaba sarf etmektir en başta. Sabır gelir ondan sonra. Her derdin yerini yenisi alacak diye üzülmeyesin. Son sınavınla, bir öncekinden daha fazla mücadele edesin. Sıkıntılar, elbette bitmeyecek. Her meselenin ardından yenisi gelecek. İnsan ki savaşacak gücü bulabilir her şartta. Yoksa Allah verir mi hiç kaldıramayacağı yükü kuluna?</p>

<p style="text-align: justify;">Savaşmak demişken, kararını bilmek gerek çabanın bile. Ne gerek var hırs perdesine bürünmeye. Sen elinden geleni yap, gitme fazlasına. Bir sınır koymuştur Hak, kul çabasına. Her şeyi planlayıp yoluna koyamazsın. Kader denen bir yazgı var, bil ki ona karışamazsın. Bazen yanılır da insan, hata yapar. Sağlam diye gider kırılgan dala konar. Kendi gücü, emeğidir güvendiği. Çalışarak istediği yere ulaşacağını sanmaktır bildiği. Ekseriyetle de evladına yapar bunu. En iyi yerlere çıkarıp en başarılı makamlarda görmek ister onu. Evladının tahtını yapmaktır tek emeli. Geleceğini garantiye alma isteğidir bu çabanın temeli. Aslında iyi niyetli bir harekettir özünde. Ancak insan unutur bir an acizliğini de gücünü büyütür gözünde. Bir an başardım zanneder. Ona göre işleri tam da istediği gibi gider. Anne- babanın en büyük muradıdır çocuğunun mürüvveti. Oluruna bırakmaz da hep daha fazlasınadır gayreti. İşi, aşı, evi hazırdır kendine göre. Bir de yuvasını kurdu mu, değme keyfine... Bilmez ki insan, nerede başlar nerede biter haddi. Kendinde nasıl bulur, her şeyi kontrol edebilme hakkı! Diyeceğim o ki, umduğundan daha başka yazılar yazılır alnına. Atalar çıkarayım der tahta, döner dolanır gelir bahta. Sonra pişman olur, eyvah edersin. Keşke haddimi aşmayıp planlar kurmasaydım dersin.</p>

<p style="text-align: justify;">Baht, seni adresten adrese gezdirir. Bakarsın hiç ummadığın anda sana en güzel akıbeti sezdirir. Bir garibanın hayır duasıdır bazen yolunu açan. Seni en zor sınavlardan geçirip otağına bereket saçan… El üstünde tutmak lazım gelir garip gurebayı. Bir derbederin duası döndürür, gördüğün şu koskoca dünyayı. Tanrı misafiridir, buyursun gelsin ocağımıza. Kapımız açık her daim, ortak olsun rızkımıza. Bağdaş kurup otursun başköşemize. Edeceği bir teşekkür ile taht kursun gönlümüze. Sanır mısın ki yüktür bir insan diğerine. Gelip geçer misafirlik, baki kalan iyiliktir şu âleme. Kapını çalana gönül koymayasın. Ebediyen sende kalacak, başına dert açacak sanmayasın. Sen sen ol, muhtaç kişinin önünde eğil. Adam adama yük değil, can gövdeye mülk değil. Eğilmek derken, kulu kölesi olmak anlamına gelmiyor elbette bu tavsiyemiz. Her daim tevazudan yanadır zira haletiruhiyemiz. Kastımız; iyilik, vicdan, merhamet. Niyetimiz halis, niyetimiz hakikatten ibaret. Can bile emanet iken bu vücutta, gel sen insan denen varlığı angaryadan sayma. İnsan ki dünyadan geçer gider usulca. Ve usulca akar, hâlden anlayanın kalbine. Yine usulca çıkar ve gider, istenmediğine dair kanaat getirdiğinde.</p>

<p style="text-align: justify;">Az gittik uz gittik, sözümüzü çekinmeden ziyadesiyle sarf ettik. Kâh dağ tepe aştık, kâh kalıbımızdan taştık. Zannederim ki kimsenin kalbini kırmadık ve kimseden bir vebal almadık. Sözümüzü söyledik, çekildik kenara. Sanılmasın ki son verdik ince kelâma. Diyecekleri kolay kolay biter mi hiç, gönlü hoş olanın? Susması mümkün müdür, dolu testi ile muhabbete varanın? Susmasın da zaten, söz bilenin sözü. Ve daima atalara dayansın, her yarenliğin özü. Sağlamdır zira en altta bulunan tuğla. Sen üzerine koyarak genişlet ufkunu mutlaka. Sana kalan, senden öncekinin yüreğidir. Eski söz, yeni sözün direğidir. Sağlam ör ve azimle inşa et duvarını. Tam zamanında ve inançla kaldır harmanını. Eskiden güç al ama daima açık ol yeniliğe. Bir sarmaşık gibi sarıl, sana rehberlik eden direğe. Çiçek çiçek açılsın tüm sözlerin, ulaşsın gökyüzüne. Uçurtmalara takılıp buram buram yayılsın kokun, insin yeryüzüne. Bir direk de sen bırak mesela ardına. Bir ağaç da sen dik, senden önce, senin için sevdalanmış yurduna.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/can-govdeye-mulk-degil</guid>
      <pubDate>Mon, 09 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/can_govdeye_mulk_degil_h8183_aa3c9.jpg" type="image/jpeg" length="77006"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vücudun Makinesi: Metabolizma]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/vucudun-makinesi-metabolizma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/vucudun-makinesi-metabolizma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Metabolizma nedir?

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>Büşra Akyol</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>Diyetisyen</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Vücudun işleyişi için gerekli kimyasal değişimleri kapsayan süreç olarak tanımlanan metabolizma, insan organizmasını ayakta tutan bir makine gibidir. İşleyişinde bir aksaklık olursa tüm sistem bundan etkilenecektir. Metabolizma, anabolizma (yapım işleri) ve katabolizma (yıkım işleri) olarak ikiye ayrılır. Tüm bu yapım ve yıkım işlemlerinin doğru ve birbiriyle uyum içinde olması gerekir.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Özellikle diyet sohbetlerinde adını sıkça duyduğumuz metabolizma hızı en basit tanımı ile vücudumuzun çalışması için gerekli minimum enerji miktarıdır. Metabolizmanız hızlı ise kilo vermeniz daha kolay olabilir, aksi durumda kilo verme ve sağlıklı vücut işleyişi konusunda biraz zorlanabilirsiniz.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Metabolizma hızı nasıl hesaplanır?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Vücudun dinlenme hâlinde harcadığı enerjiye “bazal (dinlenme) metabolizma hızı” denir. Bu enerjinin kullanılmasında en büyük payı olanlar, %29 ile karaciğer, %19 ile beyin ve %18 ile iskelet kaslarıdır. Bazal metabolizma hızının bilinmesi, kalori ihtiyacını belirlemek ve kilo kontrolünü sağlamak için çok önemlidir.</p>

<p style="text-align: justify;">Bazal metabolizma hızı, direkt (bireyin fiziksel aktivite karşılığı verdiği ısı) ve indirekt (oksijen tüketimi sonrası karbondioksit üretimi) kalorimetre yöntemleri ile ölçülür. Çıkan sonuç bize bazal metabolizma hızını verir. Direkt ve indirekt kalorimetre yöntemleri, zor ve zaman alan uygulamalardandır. Bunların dışında hesaplama için pek çok farklı bilimsel formül de geliştirilmiştir. Daha pratik olduğu için klinikte bireyin durumuna bağlı olarak bu formüllerden biri seçilerek kullanılır.</p>

<p style="text-align: justify;">Bazal metabolizma hızına kişinin fiziksel aktivite katsayısı da eklenerek günlük alması gereken enerji gereksinimi belirlenir. Diyet, günlük enerji gereksinimine göre düzenlenir.</p>

<p style="text-align: justify;">Dünya Sağlık Örgütü pratik bazal metabolizma enerjisi hesaplama formülü:</p>

<p style="text-align: justify;">Erkekler için = İdeal Ağırlık (kg) X 24 x 1 kkal</p>

<p style="text-align: justify;">Kadınlar için = İdeal Ağırlık (kg) X 24 x 0,95 kkal</p>

<p style="text-align: justify;">Bu formülden çıkan sonuç fiziksel aktivite kat sayısı ile çarpılır (1.1 çok hafif aktif, 1.2 orta düzeyde aktif, 1.3 aktif gibi bireyin klinik durumuna bağlı diyetisyen tarafından belirlenen katsayılar). Böylece günlük alınması gereken enerji miktarı bulunmuş olur.</p>

<p style="text-align: justify;">Metabolizma hızı nelere bağlıdır?</p>

<p style="text-align: justify;">Herkesin DNA’sı nasıl kendine özgü ise metabolizması da kendine özeldir ve bazı özelliklere göre değişip etkilenebilmektedir. Bunlar; genetik, cinsiyet, yaş, gebelik, kas ve yağ dokusu oranları, vücut yüzeyi, büyüme, hormonlar, uyku, ateş, çevre sıcaklığı, mevsim, menstruasyon (regl) durumu olarak sıralanabilir.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Metabolizma neden yavaşlar?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Yaşınız ilerledikçe metabolizma hızınız da yavaşlar.</p>

<p style="text-align: justify;">Çok düşük kalorili diyetler ve detoks programları kısa sürede fazla kilo vermeyi vadetse de metabolizmayı yavaşlattığı için sonunda fazlası ile o kilolar size dönecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Bazal metabolizma hızının altında beslenmek metabolizmanızı yavaşlatır.</p>

<p style="text-align: justify;">Yaz aylarında yani sıcak havalarda metabolizma daha hızlıyken havaların soğuduğu kış mevsiminde yavaşlar.</p>

<p style="text-align: justify;">Vücut yağ/kas oranında yağ galip geliyorsa yani olması gerekenden fazla yağlı bir vücudunuz varsa metabolizma hızınız düşük olacaktır.</p>

<p style="text-align: justify;">Hormonal sebepler; tiroit, böbrek üstü ve hipofiz bezlerinin işleyişindeki aksaklık ile hormonlarınızın üretiminin bozulması metabolizma hızını etkiler.</p>

<p style="text-align: justify;">Düzensiz ve fazla uyumak, yanlış ilaç kullanımı da metabolizmanızı yavaşlatabilir.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Metabolizma nasıl hızlandırılır?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Sağlıklı ve düzenli beslenin: Düzenli bir hayat ve bununla birlikte sağlıklı beslenmek metabolizmanıza vereceğiniz en güzel hediyelerden biridir.</p>

<p style="text-align: justify;">Uzun süre aç kalmayın: Uzun süre vücudu aç bırakmak, metabolizma hızını düşürür; ana öğünler arasında acıkıyorsanız beklemeyin, başta meyve ve süt/yoğurt olmak üzere sağlıklı besinlerle bir ara öğün yapın.</p>

<p style="text-align: justify;">Kahvaltıyı ihmal etmeyin: Sabahın erken saatlerinde yapılan kaliteli bir kahvaltı, uyku sonrası yeni güne hazırlanmış metabolizmanızı olumlu etkileyecektir.</p>

<p style="text-align: justify;">Günde en az 8-10 bardak su tüketin ve bunu saatlere ayırın: Her saat başı 1 su bardağı su tüketebilirsiniz.</p>

<p style="text-align: justify;">Düzenli yürüyüş ve egzersiz yapın: Vücudunuz, fazla yağları yakmak için yeterli oksijene ihtiyaç duyar. Haftada en az 150 dk. orta tempoda (konuşabilecek ama şarkı söyleyemeyecek tempo) yürüyüş yapın. Düzenli egzersiz ve yürüyüş, metabolizmanın hızlanması ve buna bağlı beden sağlığının korunması için elzemdir.</p>

<p style="text-align: justify;">Sağlıklı beslenmenin temelde olduğu düzenli bir yaşam ile metabolizmanızı canlandırın ve daha sağlıklı olma yolunda vücudunuza yardım edin.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/vucudun-makinesi-metabolizma</guid>
      <pubDate>Sun, 08 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/vucudun_makinesi_metabolizma_h8182_b352a.jpg" type="image/jpeg" length="64238"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Peygamberimize Adanmış Dizeler]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberimize-adanmis-dizeler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberimize-adanmis-dizeler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Klasik Türk edebiyatının belirgin özelliklerinden biri de tema olarak dinî kültüre yer vermesi, İslami öğelerin her dem edebi türler içerisinde yer bulmasıdır. Kaleme alınan mensur ya da manzum eserlerde dinî konular terennüm edilmiştir.

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>Zeynep Demir</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Necip milletimizin Hz. Muhammed’e (s.a.s.) duyduğu sevgi ve hürmet, sanatın diğer bütün dallarında olduğu gibi edebiyatımızda da makes bulmuş, Türk edebiyatında kalem oynatan yüzlerce şair, Hz. Peygamber’in şefaatine de mazhar olmak arzusuyla naatlar yazmışlardır.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber için kaleme alınan şiirlere naat adının verilmesi, onun gönüllerdeki yerinin her dem taze olduğunun göstergesidir. Naat, anlam itibariyle bir kimsede bulunan özellikleri nesir formunda dile getirmektir. Peygamberler, devlet büyükleri, dört halife için yazılan şiirler naat geleneği içinde telakki edilmiştir. Fakat kültürümüzde bu kelimenin sahip olduğu anlam Hz. Peygamber’e has kılınmış, onun üstün vasıflarını anlatan şiirler naat olarak isimlendirilmiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">Arap edebiyatında ise Hz. Muhammed (s.a.s.) için kaleme alınan şiirlere “medhiye” denilir. Burada isimlendirme yapılırken hassas bir düşüncenin, incelikli bir nezaketin hâkim olduğunu görürüz. Zira bir insanın vefatından sonra onun meziyetlerini anlatmak için yazılan şiirlere ağıt, mersiye gibi isimler verilirken Peygamber Efendimiz için yazılanlara naat yahut medhiye denilmesi onun sünnetinin daima örnek alınması gerektiği, hayatla bağlantılı olduğu telakkisini uyandırır.</p>

<p style="text-align: justify;">Kalem erbabını naat yazmaya sevk eden amillerin başında hiç şüphesiz Peygamber sevgisi ve onun şefaatine nail olabilme arzusu gelmektedir. Naatlar, Peygamber övgüsü ile vücut bulurlar. Zira her mümin, gönlü Hz. Muhammed (s.a.s.) muhabbetiyle dolu bir âşık, Peygamber Efendimiz de hakiki maşuktur. Şair, kalemini onun mübarek vasıflarını anlatmak için eline alır ve böylelikle ona bağlılığına kalemini de şahit tutar.</p>

<p style="text-align: justify;">Edipleri naat yazma konusunda teşvik eden bir diğer amil, İslam dinini yayma ve sevdirme arzularıdır. Bu çaba Müslüman şairlerin yazınlarını beslemiş, özellikle Yaradan’a ve O’nun Habibine dikkatlerini yoğunlaştırmıştır. Bu bağlamda da peygamberle ilgili edebî eserler literatürde kendine oldukça geniş bir yer açmış, doğudan Hz. Peygamber (s.a.s.) için yazılan naatlar ise müstakil bir form olarak edebiyat havzasının içinde bir alan oluşturmuştur.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İlk naat örneğinin Asrısaadet'te kaleme alındığı ve A’şa’ya (Meymün b. Kays ö.629?) ait olduğu söylenir. “Şuara’ü’n-Nebl” olarak tanınan Abdullah b. Revaha (ö. 629), Ka’b b. Malik (ö. 670),  Hassan b. Sabit (ö. 680?) ile Amir b. Sinan (İbnü’l-Ekva, ö. 628) ve Abdullah bin Abbas (ö. 687-8) Arap edebiyatının ilk naat şairleridir.”1 </strong></p>

<p style="text-align: justify;">İslam coğrafyasında en bilinen naat ise Mısırlı sufi ve şair Muhammed b. Saîd el-Bûsîrî’nin Hz. Peygamber için yazdığı Kasîdetü’l-bürde’dir. On bölümden oluşan kaside, nesîb bölümüyle başlar. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mübarek yaşamı doğumundan itibaren övgü ile anlatılır. Peygamber’in (s.a.s.) üstün vasıfları sıralanır. Yine onun dilinden öğrenilen ilahi kelamın faziletlerine değinilir. Kaside, dua ve niyaz bölümleriyle nihayete erer. İslâm dünyasında Kasîdetü’l-bürde kadar meşhur olmuş, üzerine şerhler yazılmış, özel gün ve gecelerde okunmuş bir başka kaside yoktur.2</p>

<p style="text-align: justify;">Türk edebiyatında ise ilk naat örneği, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’inde yer alır. Mevlana’nın dilinden farsça, Yunus’un dilinden Türkçe dökülen mısralar, okuyanların gönlüne işler. Ardından nice şair bu geleneği günümüze dek taşır. Edip Ahmet Yükneki’nin Atabetü'l-Hakayik ve Ahmet Yesevi’nin Divan-ı Hikmet adlı eserlerini de bu türün uzağında düşünemeyiz. Ahmet Yesevi Divan-ı Hikmet’inde bütün yazınını Allah, Peygamber ve insan sevgisi üzerine inşa eder. Onun için Hz. Peygamber’i (s.a.s.) sevmek, hakiki manada onu tanımak ve sünnetine uymakla mümkündür. Bu nedenle her fırsatta kalemini kullanarak insanları ona uymaya, sünnetini yaşamaya çağırır.</p>

<p style="text-align: justify;">Divan edebiyatında naat, divan sahipleri ediplerin eserlerinde tevhid ve münacaattan sonra gelir. İçeriğinde genel olarak ayet ve hadisler ışığında Peygamber’in (s.a.s.) isim ve sıfatları, onun fiziksel özelliklerinin yanı sıra üstün ahlakı anlatılır. Bu anlatılarda siyer bilgilerine de geniş olarak yer verildiği görülür. Peygamber’in (s.a.s.) hicreti, verdiği mücadele de etkili bir şekilde işlenir. Bütün bu değinilerin merkezinde yer alan ise Peygamber’e duyulan sevgi ve özlemdir.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Divan edebiyatı havzasında naat türünün meşhur örneklerine baktığımızda Fuzuli’nin Su Kasidesi’ni ve Galib’in “Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammedsin efendim, Haktan bize sultan-ı mü’eyyedsin efendim” beyitiyle zihinlerimizde yer edinmiş naatını anmadan geçemeyiz.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Fuzuli, Peygamber’e duyduğu aşktaki inceliği ve deruni anlamları kasidesinde çok güzel bir şekilde yansıtmıştır. Peygamber sevgisini lirik bir tarzda dile getirmiş, ona bağlılığını aşikâr etmiştir. Konu Peygamber olunca divan şiirini besleyen aşk hakiki hüviyetine kavuşmuştur. Öyle ki Fuzuli gönlünde Peygamber’e duyduğu derin sevgiden dolayı yanan ateşe gözyaşlarının fayda vermeyeceğiyle başlar söze:</p>

<p style="text-align: justify;">“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su</p>

<p style="text-align: justify;">Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su”</p>

<p style="text-align: justify;">Tanzimat sonrası Türk şiirinde naat geleneği güçlü bir şekilde varlığını sürdürmeye devam eder. Ziya Paşa, Muallim Naci, Recaizâde Mahmut Ekrem, Hüseyin Siret, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya naat yazan güçlü kalemlerdir. Bu dönemde naat, muhteva açısından geleneksel anlayışa bağlı kalsa da biçim yönünden değişime uğramıştır. Dil ve üslup olarak yeni bir kimlikle okurun karşısına çıkmıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">Özellikle Arif Nihat Asya’nın “Seccaden kumlardı…” diye başlayan naatı büyük ilgi görmüş, duru Türkçesiyle dimağlara nakşolmuştur. Asya’nın dizelerinde o, “düşkünlerin kanadı”, “yoksulların sahibi”, “Abdullah'ın yetimi”, “Âmine’nin emaneti”, “Hadîce’nin koncası”, “Âişe’nin gülü”, “ümmetin gözbebeği”dir.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>O, müminin kalbine öylesine sirayet etmiştir ki, onun adı ancak güzelliklerle anılır. Nice sanatkâr ondan aldığı ilhamla sanatlarını icra eder.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Yeni Türk edebiyatında, geleneksel form ve temalardan uzaklaşılsa da naat her zaman şairlerin kaleminde ayrı bir yer tutmuş, biçimsel manada büyük bir değişim gösterse dahi Peygamber’i (s.a.s.) şiirle sevmek Türk ediplerinin vazgeçilmezi olmuştur. Turgut Uyar, Erdem Beyazıt, İsmet Özel, Bahattin Karakoç, Nurullah Genç, Ali Ulvi Kurucu, Yaman Dede, Hüsrev Hatemi, M. Akif İnan, Bestami Yazgan ve niceleri… Naat geleneğini yeni form ve biçimlerde sürdüren çağdaş şairlerden sadece birkaçı.</p>

<p style="text-align: justify;">Şairlerin gönlünden kopup gelen naatlar yalnızca edebî bir gelenek içinde kalmamış, hattatların elinde görsel bir şölene, müzehhiplerin fırçalarıyla bezenerek ise birer serlevhaya dönüşmüştür. Musikişinasların sazlarında notaya bürünmüş, hanendelerin dilinde terennüm edilmiştir. Öyle ki cami ve tekkelerde bu türün kıymetli örnekleri her dem okunarak Müslümanların kalbine dokunmuştur.</p>

<p style="text-align: justify;"><em>Vicdanlar, sakat çıkmadan,</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Ya MUHAMMED, yarına;</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>İyiliklerle gel, güzelliklerle gel</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Adem oğullarına!</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Yüreklerden taşsın</em></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><em>Yine, imanlar!</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Itri, bestelesin Tekbir’ini;</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Evliya okusun Kur’an’lar!</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Ve Kur’an’ı göz nuruyla çoğaltsın</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Kayışzade Osman’lar!</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Naatını Galip yazsın,</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Mevlid’ini Süleyman’lar!</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Geri gelsin Sinan’lar!</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Çarpılsın, hakikat niyetine</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Cenaze namazı kıldıranlar!</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Gel, Ey MUHAMMED, bahardır.</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Dudaklar ardında saklı</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Aminlerimiz vardır! ..</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Hacdan döner gibi gel;</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Mirac’dan iner gibi gel;</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Bekliyoruz yıllardır!</em></p>

<p style="text-align: justify;"><em>Arif Nihat Asya</em></p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/peygamberimize-adanmis-dizeler</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/peygamberimize_adanmis_dizeler_h8181_21ad5.jpg" type="image/jpeg" length="83005"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hadislerle Kadın, Düşler Adası, İnsan Olmak]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hadislerle-kadin-dusler-adasi-insan-olmak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hadislerle-kadin-dusler-adasi-insan-olmak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Muhammed (s.a.s.) zihinlerde kökleşmiş olan yanlış kanaatleri söküp atmak için uğraştığı risalet hayatı boyunca kadını himaye etmiş, koruyup kollamış, onun nefes almasını ve bir insan olarak varlığında taşıdığı değerin fark edilmesini arzu etmiştir. Terazinin dengesini bir tarafın lehine bozarak diğer tarafı mağdur etmeye izin vermemiştir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>Kemal Koçer</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Hadislerle Kadın</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Allah (c.c.), insanları bir erkek ve dişiden yaratmış birbirlerine veli/dost kılmıştır. Irk, dil ve renk açısından birbirlerine herhangi bir üstünlükleri olmayan insanların Allah katında cinsiyet açısından da bir üstünlükleri yoktur. Bu gerçek çeşitli ayetlerle sabit olsa da insanlık tarihi kadın haklarının ihlal edildiği nice olaya şahitlik etmiştir. Kadınlar kimi zaman uğursuzluk sebebi sayılmış, kimi zaman bir meta olarak görülmüştür. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaşadığı toplumda da kadının özgün bir kimliği yoktu. Kız çocuk dünyaya geldiğinde aile büyük bir üzüntü yaşar, ondan kurtulmanın çareleri aranırdı. Evlendiğinde erkek çocuk dünyaya getirene kadar kadının evde varlığı kabul görmezdi. Adetli kadın kirli sayılır, sofraya oturmasına müsaade edilmez, elinden bir şey yenilmez kıyafetine bile dokunulmazdı. Buna karşın Allah, “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim.” (Âl-i İmrân,3/195) buyurarak kadın ve erkeği bir ayrım olmaksızın kullukta denk kılmıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">Hz. Muhammed (s.a.s.) zihinlerde kökleşmiş olan yanlış kanaatleri söküp atmak için uğraştığı risalet hayatı boyunca kadını himaye etmiş, koruyup kollamış, onun nefes almasını ve bir insan olarak varlığında taşıdığı değerin fark edilmesini arzu etmiştir. Terazinin dengesini bir tarafın lehine bozarak diğer tarafı mağdur etmeye izin vermemiştir.</p>

<p style="text-align: justify;">Bütün dünyada kadın merkeze alınarak yapılan çeşitli tartışmaların arttığını göz önüne aldığımızda bugün Hz. Peygamber’in örnekliğine daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kadın ile ilgili tavsiye ve uygulamalarını bizlere sunan Hadislerle Kadın kitabı, Hadislerle İslam külliyatından derlenerek yayımlandı. Kitap, sekiz başlıktan oluşuyor. “Kadın: Saygın ve Kıymetli Birey”; “Kadının Sosyal Hayattaki Konumu ve Sorumluluğu”; “Anne Olarak Kadın: Sevgi Kucağı, Şefkat Bucağı”; “Kadının İbadeti: Özel Hâllerde Özel Sınırlar”  bu başlıklardan sadece bir kaçı. Kadınlar için huzur ve güvenin kaynağı olan dinimizin tavsiyelerini ihtiva eden kitap okurların istifadesini bekliyor.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>DÜŞLER ADASI</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Gökyüzünde bulutların arasında bir Düşler Adası varmış. Mis kokulu çiçeklerle süslü toprakları, şırıl şırıl akan nehirleri olan bu adada çocukları çok seven, onlara iyilik yapmak isteyen sevimli kuşlar yaşarmış. Bu sevimli kuşların en bilgilisi Bilgekanat’mış. Diğer kuşlar bilmediklerini Bilgekanat’a sorup öğrenirler ve onun öğütlerinden yararlanırlarmış. Bilgekanat bir gün “Hazine Sandığımızdaki Altın Öğütler’den bütün çocuklara vermeliyiz.” demiş. Altın Öğüt’ler Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.s.) güzel sözleriymiş ve kuşlar bu güzel öğütleri çocuklara ulaştırmak için yuvalarından ayrılmışlar…</p>

<p style="text-align: justify;">Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları arasından okurlarla buluşan Düşler Adası, Zeynep Demirtaş Eren’in kaleme aldığı beş yaş ve üzeri çocuklar için hazırlanmış, boyamalı bir hikâye kitabı. Besmelekuşu, Temizkanat, Hoşkanat, Pıtırcık, Cankuş ve Sabırkuşu başta olmak üzere sevimli kuşlar, çocuklara Hz. Muhammed’in (s.a.s.) 40 hadisini eğlenceli bir dille anlatıyorlar. Keyifli okumalar…</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İnsan Olmak</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Bizler türlü özelliklerle ve duygularla bezeli karmaşık bir yapıya sahibiz, ayrıca bütün farklılıklara karşın diğer insanlarla bir arada yaşamak durumunda olan sosyal varlıklarız. Kimi zaman öyle durumlarla karşılaşıyoruz ki iletişim hâlinde olduğumuz kişiyi ya da kendimizi anlamakta güçlük çekiyor, yaptıklarımıza bir mana veremiyoruz. Oysaki insan davranışları belirli bir etki ve bireysel isteklerin sonucunda oluşmaktadır. Davranışları ve birey olarak insanları sosyal ilişkiler içinde daha iyi tanımak büyük oranda davranışların gerisindeki dinamik güçleri sezmeye bağlıdır. İnsanın ve davranışlarının anlaşılması için uzmanlar geçmiş kuramları kendi deneyimleriyle harmanlayarak yorumlar yapmış ve bunu gerek akademik düzeyde gerekse toplumun geneline hitap edecek şekilde kaleme almışlardır. Psikoterapist Engin Geçtan, İnsan Olmak isimli çalışması, var olduğu günden beri anlam arayışı içinde olan bireyin özünde ve çevresindeki bilinmeyenlerinin sayısını azaltma çabasıyla kaleme alınan, oldukça anlaşılır bir kitap. On üç alt başlıktan mürekkep eserde Birey ve Toplum, Ana- Baba ve Çocuk, Öfke ve Düşmanlık, Kaygı, Sorumluluktan Kaçış, Nevrotik Kısırdöngü başlıklardan birkaçı. Kitap, zıtlıkları özünde barındıran insanı daha yakından tanımak isteyen okurlara tavsiye olunur.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hadislerle-kadin-dusler-adasi-insan-olmak</guid>
      <pubDate>Fri, 06 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/hadislerle_kadin_dusler_adasi_insan_olmak_h8180_0dd18.jpg" type="image/jpeg" length="40448"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çeşm-i Cihan Amasra, Topkapı Sarayı’nda]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/cesm-i-cihan-amasra-topkapi-sarayinda</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/cesm-i-cihan-amasra-topkapi-sarayinda" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Amasra denilince bölgeyi 1460 yılında Cenevizlilerden alarak Osmanlı topraklarına katan Fatih Sultan Mehmet’in Lalasına söylediği o meşhur sözler geliyor akla: “Lala Lala! Çeşm-i cihan bu mu ola.”

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>Özgür Demir</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Amasra’nın muhteşem güzellikteki koylarını görünce bölgeyi cihanın göz bebeği olarak adlandırmamak kabil değil. Şöyle bir tepeden bakınca o masmavi ipil ipil koyları, hem mecazen hem de fiziki olarak dünyanın göz bebeğine benzetiyorsunuz.  İlçe, Bartın’ın dik yamaçlarını Karadeniz’in mavisiyle buluşturan bir yarımada ve iki ada üzerine kurulmuş.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Bartın merkezden yaklaşık 17 km uzaklıkta olan ilçeye dağ yollarından geçerek ulaşıyorsunuz. Bu sırada Karadeniz’in o temiz havasını, çam ormanlarının reçine saçan kokularını ciğerlerinize çekmeyi ihmal etmeyin. Eğer biraz şanslıysanız bulutların dağların zirveleriyle buluştuğu o eşsiz manzaralarla da karşılaşabilirsiniz. Yol boyunca sağınızda solunuzda yükselen sık ormanlar, sizi şehrin gürültüsünden ve asık yüzlü beton yüzünden uzaklaştırıp doğanın dinginliğine buyur edecek. Virajlı yolları aşıp Amasra’ya yaklaşırken şehir ayaklarınızın altında uzanıyor. Şehrin kuşbakışı görüntüsünü kaçırmamanızı tavsiye ederiz.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Amasra, Hititlerden Fenikelilere pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış bir kent. Roma İmparatorluğu’nun ticari merkezlerinden biri olmuş. İmparatorluk ikiye ayrılınca Bizans yönetimi de bölgeye hak ettiği değeri vermiş.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Şehrin ilk yerleşimcileri bilinmese de tarihi antik çağlara kadar uzanıyor. Şehrin antik çağdaki adı Sesamos. Sesamos “susam diyarı” anlamına geliyor. Geçmişte bölgenin susam çiçekleriyle bezeli olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Bartın’ın bu güzide ilçesine Cenovalıların “Çiçekli Kale” dediklerini de hatırlamak gerek. Efsaneye göre şehri susam ve nergis çiçeklerine meftun Neleus kurmuş ve bölgeye de bu adı uygun görmüş. Cenova izlerini taşıyan dar sokaklarını adımlarken gözünüze çarpan tabelalarda bu isme sıkça rastlamanız mümkün.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Amasra adı ise M.Ö. 3. yüzyılda kenti yöneten kadın lider Amastris’ten mülhem. Amastris bir Pers prensesi. Perslerin Amasra’da ne işi var demeyin. Bölge, zengin orman kaynakları ve sahip olduğu limanlarıyla deniz ticaretinin merkezlerinden biri. Hâl böyle olunca da Perslerden Roma İmparatorluğu’na, Cenevizlilerden Osmanlı’ya pek çok büyük devlet, bölgeyi yurt edinmiş.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">İlçenin turizm açısından değer kazanması oldukça yakın. 1940’lı yıllarda bölgeye ilk olarak yerli turistler rağbet gösteriyor. Özellikle günübirlik ziyaretlere imkân tanıması, ulaşım kolaylığı; gençlerin ve hafta sonunu değerlendirmek isteyenlerin rotasını Amasra’ya çeviriyor.  Bölge, yerli turistlerin yanı sıra yabancı turistlerin de uğrak yeri. Burada özellikle Uzak Doğu’lu misafirlerin varlığı dikkat çekici.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Tarihî yarımadanın birbirinden güzel koyları görülmeye değer. Karadeniz’in turkuaz renkli suları Amasra’nın yeşiliyle buluştuğunda sizi harika bir manzara bekliyor.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Gün, şehrin batısında doğarken güneş ışıkları suyun yüzünde aksediyor. Göz kamaştırıcı bu ışık dansını ıskalayanlar için bu defa soluğu diğer koyda alıp gün batarken ufku kızıla boyayan manzarayı yakalamak mümkün. Doğudaki koyda dalgalar o kadar güçlü ki dalgakıranları aşıp köpük köpük yükselen suları görebiliyorsunuz. Batı koyunda ise sular daha müzmin ve sakin.</p>

<p style="text-align: justify;">Her iki koyun plaj olarak kullanıldığının altını çizelim. Yaz aylarında turist akınına uğrayan kent, havaların soğumasıyla biraz daha sakinleşiyor.</p>

<p style="text-align: justify;">Eğer amacınız doğal güzelliklerini seyretmek ve tarihî yapıları temaşa etmekse sonbahar aylarını tercih etmenizde fayda var. Konaklamak için öğretmenevini tercih edecekseniz haftalar öncesinden yerinizi ayırtmanız gerekli fakat son dakikacılardansanız merak etmeyin; otel ve pansiyon açısından zengin olan Amasra, sizi kendine yakışır şekilde ağırlayacaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><strong>Amasra Kalesi</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Kale dediysek şehre hâkim bir tepeden bakan ve heybetiyle yerleşim alanını kuşatan bir yapı gelmesin aklınıza. Amasra Kalesi, bütün mütevazılığıyla koyların arasında boylu boyunca uzanıyor. Kale, iki ana yapıdan oluşuyor. Bunlardan biri “Kemere” denilen bir köprüyle Amasra’ya bağlanan Boztepe’deki Sormagir Kalesi, diğeri Amasra’daki Zindan Kalesi’dir. Kalenin her iki koya açılan iki büyük kapısı mevcut. Kuzeydoğu ucunda Büyükliman Kapısı, batısında Küçükliman (Antik) Kapısı var. Ayrıca güneyinde bir de Zindan Kapısı bulunmakta. Günümüzde kale şehrin içinde sıkışmış, diğer yapılarla hemhâl olmuş durumda. Kalenin çevresindeki tarihî yapılar da görülmeye değer.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Fatih Camii</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Bizans döneminden kalma bir kiliseyken bölgenin Osmanlı topraklarına katılmasıyla birlikte 15. yüzyılda camiye çevrilmiş. Camide okunan hutbeler sırasında kılıç hakkı geleneğinin devam ettirilmesi de notlarımız arasında. Ziyaretinizi cuma gününe denk getirebilir ve tarihi yüzyıllar öncesine uzanan bu geleneğe sizler de şahit olabilirsiniz. </p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ağlayan Ağaç</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Biraz yokuş çıkmayı göze alabilirseniz, “Ağlayan Ağaç” Amasra’nın alametifarikalarından biri olarak sizi bekliyor. Bahar aylarından bünyesinde topladığı nemi damla damla geri sunan bu servi ağacı, insanda ağlıyor izlenimi uyandırdığından sebep bu adı almış.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Amasra Müzesi</strong></p>

<p style="text-align: justify;">1982 yılında faaliyete geçen müzede antik çağlardan geç dönem Osmanlı eserlerine kadar pek çok tarihî eseri görmeniz mümkün. Yapı, 1884 yılında Deniz Lisesi olarak inşa edilmiş, 1976’da ise Kültür Bakanlığına devredilmiş. 1955’ten itibaren derlenen ve o dönemde henüz bir müze olmadığı için belediye binasında sergilenen eserler, Deniz Lisesinin restorasyonunun ardından bu binaya taşınmış. Şehrin merkezinde yer alan müzeyi, pazartesileri hariç makul bir giriş ücretiyle rahatlıkla gezebilirsiniz.</p>

<p style="text-align: justify;">Müzede dört adet sergi salonu mevcut. Arkeolojik ve etnografik eserlerin sergilendiği salonların dışında, denizdeki batıklardan çıkartılan tarihî eserler denizaltı atmosferinin oluşturulduğu bir salonda sergileniyor.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Çekiciler Çarşısı</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Çekicilik, bir tür ahşap oyma sanatı. Geçmişi Fenikelilere kadar uzanan bu sanat, Amasra da hâlen canlı. Özellikle mutfak eşyaları yapımında Amasralı çekici ustaları hünerlerini sergiliyorlar. Amasra Çekiciler Sokağı, dar ve uzun bir koridor görünümünde. Sizi iki yandan kuşatan hediyelik eşya dükkânları renkli bir manzara sunuyor.</p>

<p style="text-align: justify;">Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Amasralıların ıhlamur ve şimşir ağaçlarından yaptıkları mutfak eşyalarıyla geçimlerini sağladıklarından bahseder. Şimşir kaşıkların bugün dahi mutfaktaki yeri herkesin malumu. Fakat günümüzde kontrolsüz ağaç kesiminin verdiği zararlardan ötürü şimşir ağacı koruma altına alınan ağaç türlerinden. Hediyelik dükkânları gezerken bu ayrıntıyı bilmekte fayda var.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Kuş Kayası Yol Anıtı</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Amasra’ya 3-4 km mesafede bulunan bu anıta kırk basamaklı bir merdiveni aşarak ulaşıyorsunuz. Roma dönemine ait yol anıtı, şimdilerde merkezden yola çıkarak yapacağınız doğa yürüyüşü ile ulaşabileceğiniz mesafede. Zira yapılan tüneller bu eski antik yolu ikiye bölmüş durumda. M.S. 50’li yıllarda tamamlanmış anıt, Roma imparatoru Tiberius Claudius Cermonious zamanında Bitinya-Pontus valiliğine atanan Galius Julius Aguilla tarafından imparatorun anısına yaptırılmış. Romalı askerlerin dinlenme ve su ihtiyaçlarını giderme amacıyla yapılan bir rekreasyon alanı. Anıtta, kayaya oyulmuş bir kartal figürü ve asker heykeli mevcut. Anıtın üzerinde iki de kitabe bulunuyor.</p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Topkapı Sarayı’nda</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="color:#a9a9a9;"><em><strong>Yahya Kemal</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;">“Bazı yerler vardır ki ruh eser” derler. Topkapı Sarayı’nda bir gün geçiren insan, bu sözün kuvvetini derinden derine duyar. Son iki buçuk senenin üzüntülü günlerinden bir kaçını Topkapı Sarayı’nın odalarında; sofalarında; bahçelerinde geçirdim. Her ziyâretimde rûhum bu saraydan, soğuk bir demir kızgın bir ateşten nasıl çıkarsa öyle çıktı.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Topkapı Sarayı kâtiplerinden Dârülfünûn mezunu genç arkadaşım Lütfü Bey orada milli hâtıralarımıza dindârâne bir vazife ile nigehbandır. Orada bir odası var. Eski şairlerin divanlarî ile vak’a-nüvislerin kitapları arasında eski günlerimizi yaşıyor.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">(…)</p>

<p style="text-align: justify;">Bu sarayın esrarına onun irşâdı ile sülk ettim. Ekser sarayları, muayyen bir devirde, muayyen bir bânî için, muayyen bir mimar kurmuş. Yalnız bir devri ihsâs eden yekpâre bir kütledir. Topkapı Sarayı yekpâre değil, hatta bir bina bile değil; devir devir; parça parça, eklene eklene vücut buluş. Bir odadan bir odaya geçerken bir ahd-ı saltanat’dan öteki ahd-ı saltanat’a geçiliyor. Her padişahın bir odası var. Her biri bir padişahın canlı bir tasviri gibi. O kadar ki hakiki bir tasvir böyle bir resim kudretini gösteremez. Cihangir Selim-i Evvel’in odası o kadar küçük ve sade ki uzun seferlerinin birinde konduğu fakîrâne bir han odasını andırıyor. Zannediyorsunuz ki eyerlenmiş atı yanı başındaki kapıda beklemektedir. Büyük bir padişah kısa bir istirahatten sonra hemen çıkıp gidecek.</p>

<p style="text-align: justify;">(…)</p>

<p style="text-align: justify;">Bir odadan bir odaya geçerek, konuşa konuşa gezerken, rehberim Lütfü Bey dedi ki: “Hemen her gün iki saatimi bu harem odalarında geçiriyorum. Lâkin yalnız kalamıyorum. Çünkü evham basıyor.” Harem’den çıktıktan sonra iki bahçeyi de geçerek Revan Köşkü’ne girdikti. Bu köşk tam mânâsiyle bir Müslüman Türk sarayını andırıyor. Güzel, lâkin eskikliği hiç mahsûs değil. Harem ruhundan ârî. Meclisleri de muhârebeleri gibi erkekçe geçmiş olan Murâd-ı Râbi’nin bir timsali.</p>

<p style="text-align: justify;">Revan Köşkü’nde gezerken kulağıma derinden bir Kur’an sesi geldi. Birden bire İslâm mimârisini tam mânâsiyle gördüm. Çünkü İslâm mimarisinin içine bir rûh gibi muhakkak rahle başında bir Kur’an sesi lâzım. O ses olmadığı zaman bu mimari kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfü Bey’e söyledim. Ve bu Kur’an sesinin nereden geldiğini sordum.</p>

<p style="text-align: justify;">"Hırka-i Saâdet Dairesi’nden dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye yaklaştım. Baktım; yeşil, yemyeşil rûhanî yeşil bir daire, pencereye arkasını çevirmiş bir hâfız, öteki âleme dalmış bir rûhun istirahatiyle okuyor; diğer bir hâfız da gözlerini yummuş bir köşede tesbihini çekerek bekliyor.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Rehberim Lütfü Bey’e sordum, Hırka-i Saâdet’de ne zamanlar bu hatim indirilir? Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki "Her gün! Her saat! Dörtyüz seneden beri geceli gündüzlü bilfâsıla..."</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Hayretten gözlerim kapanmış dinliyordum. Lütfü Bey biraz mâlumat verdi: "Yavuz Sultan Selim hilafetin alâmâtı [belirtileri] olan Hırka-i Şerîf, Sened-i Şerîf ve diğer Emânât-ı Mübareke’yi [kutlu emanetleri] Mısır’dan İstanbul‘a hatimler indirterek getirmiş; İstanbul’a vardığı gece, Saray’da yüksek bir mevkie yerleştirmiş; mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makaamı harıl harıl inşa ederlerken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece geceli gündüzlü Kur’an okunması için bir vazife tertip ederek kırkıncısı bizzat kendi olmak üzere kırk hâfız tayin eylemiş. İşte o günden bu âna kadar bu dâirede bir saniye tevakkuf [ara vermeden] etmeksizin Kur’an okunuyor. Bu hâfızlar el’an [şu sırada] kırk kişidir. Dâima ikişer nöbetleşe vazifelerini ifâ ederler. Bugün de bu iki hâfızın nöbeti" dedi.</p>

<p style="text-align: justify;">Bu gece, bu saat, ben burada bu satırları yazarken Hırka-i Saâdet Dairesi’nde Kur’an okunuyor! Siz bu saat benim bu satırlarımı okurken Hırka-i Saâdet Dâiresi’nde Kur’an okunuyor! Tam dört yüz seneden beri de böyle fasılasız okunmuş.</p>

<p style="text-align: justify;">O günden beri bu düşünce bir saat rakkası gibi hâfızamda sallanıyor. O günden beri Hilâfetin Türk kalbinde ne kadar derin bir temeli olduğunu duydum. Hilâfet makarrı olan İstanbul’da böyle bir makaamın yanında dört asırdır durmamış bir Kur’an sesi olduğunu bilmezdim. Nice Türkler, hatta nice İstanbullular bilmezler. Bu sarayın içinde dört yüz seneden beri olmuş ihtilâller, hali’ler; kıtâller bu Kur’an sesini bir an susturamamış. Bu hâdiseyi idrâk ettikten sonra İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz? Bu şüpheyi halleder gibi oldum.</p>

<p style="text-align: justify;">Aziz İstanbul kitabından alıntılanmıştır.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/cesm-i-cihan-amasra-topkapi-sarayinda</guid>
      <pubDate>Thu, 05 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/cesm_i_cihan_amasra_topkapi_sarayinda_h8179_9ef99.jpg" type="image/jpeg" length="85210"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Geçti Bor’un, Bir inci, Osmanlıca...]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/gecti-borun-bir-inci-osmanlica</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/gecti-borun-bir-inci-osmanlica" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Ey iman edenler; Allah'a karşı gelmekten sakının ve Peygamber’ine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Hadîd, 57/28)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#a9a9a9;"><em><strong>Mehmet Han</strong></em></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><strong>Dağarcık</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Geçti Bor’un Pazarı</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Bor, Niğde’ye on üç kilometre uzaklıkta bulunan bir ilçedir. Eskiden beri, pazarı ile meşhurdur. Bu pazar çok kalabalık olur, herkes her türlü malını satar ve aradığını bulabilir. Bu meşhur pazar, salı günü kurulur; bir gün sonra da Niğde’nin pazarı gelirdi.</p>

<p style="text-align: justify;">Vaktiyle bir salı günü pazara gelmekte olan bir köylü, kasabaya yaklaşırken su başında biraz dinlenip eşeğini de otlatmak ister. Eşeği, uzunca bir iple ağaca bağlar. Kendisi de başka bir ağacın altına oturur. Sabahleyin erken kalktığı için oracıkta uyuyakalır. Uyandığı zaman, güneşin epeyce tepeye dikildiğini görüp hemen eşeğine atlar ve yola çıkar. Fakat pazar dağılmıştır. İşini bitirip köye dönmekte olan köylüler bu hâli görünce:</p>

<p style="text-align: justify;">“Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye!” derler.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>BİR İNCİ</strong></p>

<p style="text-align: justify;">“Tarihimizin büyüklüğü bizim için hem kuvvet hem zaaf kaynağı olmaktadır. Derme çatma bir millet olmadığımız için bazı aydın çevrelerin bütün yürek karartıcı sefaletine rağmen, gururumuz ayakta kalıyor ve gelecek için büyük ümitler besleyebiliyoruz. Dün büyük olduğumuz gibi yarın da büyük olabileceğimizi düşünüyoruz. Karşılaştığımız bütün buhranı sükûnetle ve ağırbaşlılıkla ele almayı biliyoruz çünkü geçmişte bu türlü durumlarla karşılaştığımızı ve hepsinin de aynı ağırbaşlılıkla üstesinden geldiğimizi biliyoruz.”</p>

<p style="text-align: justify;">Erol Güngör</p>

<p style="text-align: justify;">Osmanlıca</p>

<p style="text-align: justify;">Yaradılmış cümle oldu şâduman</p>

<p style="text-align: justify;">Gam gidüp âlem yeniden buldu cân</p>

<p style="text-align: justify;">Cümle zerrât-ı cihân idüp nidâ/ sadâ</p>

<p style="text-align: justify;">Çağrışuben didiler kim merhabâ</p>

<p style="text-align: justify;">Süleyman Çelebi</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>KISSADAN HİSSE</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><em><strong>Sebat Eden Başarıya Ulaşır</strong></em></p>

<p style="text-align: justify;">Murat’ın tek hayali çok ünlü bir judocu olmaktır. Fakat ailesi onun okul başarısını olumsuz etkileyecek bir uğraşı olsun istemez. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu Murat sol kolunu kaybeder. Ailesi moralinin bozuk olduğunu görünce ona bir judo hocası tutar. Hoca ilk derste Murat’a karşısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterir. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi çalışırlar.</p>

<p style="text-align: justify;">Murat bir gün hocasına “Hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek.” der. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyler. Murat o kadar hızlanır ki bu hareketle hocasına üstünlük sağlayacak duruma gelir. Bir gün hoca elinde bir kâğıtla gelir. Kâğıtta Murat’ın gençler karate müsabakasına katılabileceği yazmaktadır. Murat çok şaşırır “Hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum, kesin kaybederim.” der. Hocası ise “Sen sadece bildiğini yap.” cevabını verir. Murat’ın müsabakaya katılacağını duyanların büyük bir kısmı başarısız olacağını düşünür. Hatta bunu Murat’ın yüzüne söyleyenler de olur. Ümitsizliğe kapılsa da çalışmalarına ara vermeyen Murat, tek hareketle finale kadar yükselir, son rakibini de yenerek şampiyon olur.</p>

<p style="text-align: justify;">Sevinçle hocasının yanına koşar ve “Hocam nasıl olur, anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum.” der. Hocası çocuğa bakar ve der ki “Senin yaptığın hareket bu spordaki en zor hareketlerden biridir ve bunun bir tek savunması vardır: O da rakibin sol kolunu tutmak.”</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>BİR AYET</strong></p>

<p style="text-align: justify;">“Ey iman edenler; Allah'a karşı gelmekten sakının ve Peygamber’ine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Hadîd, 57/28)</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>BİR HADİS</strong></p>

<p style="text-align: justify;">“Dikkat edin! Yalancılıktan kaçının. Çünkü ister ciddi olsun, isterse şaka yollu olsun yalan söylemek Müslüman’a yakışmaz. Sakın kimse yerine getirmeyeceği bir şeyi küçük yaştaki çocuğuna (bile) vaat etmesin (bu davranış da yalancılığa girer).” (İbn Mâce, Sünnet, 7)</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Esma-I Hüsna</strong></p>

<p style="text-align: justify;">el-Kerîm: Yarattıklarına sebepsiz ve karşılıksız nimet veren, bağışta bulunan, tövbe edenleri affeden, eksikliklerden münezzeh, işleri övülmeye layık, şeref ve fazilet sahibi olan…</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/gecti-borun-bir-inci-osmanlica</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/gecti_borun_bir_inci_osmanlica_h8178_691ac.jpg" type="image/jpeg" length="46146"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Karanlığın Teslim Alamadığı Işık: Cemil Meriç]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/karanligin-teslim-alamadigi-isik-cemil-meric</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/karanligin-teslim-alamadigi-isik-cemil-meric" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cemil Meriç, Jurnal’inde  kendini “Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.” şeklinde tarif eder. Fikir işçiliği onun yaşamının bir parçası değil bütünüdür.

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>Sema Bayar</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Meriç, Türk düşüncesinin hür kalelerinden biri olarak Doğu’yu savunurken, Batı’yla hesaplaşırken, Türkiye’nin zihinsel kodları etrafında kazılar yaparken daima sadık kaldığı bir şey vardır: Fikir namusu.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Cemil Meriç’in asıl adı Hüseyin Cemil’dir. Balkan savaşlarında Dimetoka’dan Antakya’ya göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1916 yılında Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde dünyaya gelir. Babası hâkim Mahmut Niyazi Bey’dir. İlk ve ortaokulu Fransız mandası altındaki Antakya’da, liseyi ve üniversiteyi ise İstanbul’da tamamlar. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olan Meriç, Elazığ ve İstanbul’da Fransızca öğretmenliği yapar. Daha sonra İstanbul Üniversitesine geçen Meriç, yabancı diller ve sosyoloji bölümlerinde dersler verir.</p>

<p style="text-align: justify;">Cemil Meriç, küçük yaşlardan itibaren görme problemi yaşamıştır. Görme yetisinin gittikçe zayıflaması üzerine 1954 yılında geçirdiği göz ameliyatları da ona çare olmaz. 1955 yılında Fransa’ya giderek burada da bir dizi ameliyat olmasına karşın ışığını kaybeder. O günden, vefat edeceği 1987 yılına kadar okuma ve yazma hayatı ailesinin, dostlarının ve öğrencilerinin yardımıyla devam etmiş, yazılarını dikte yöntemiyle yazdırmıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">Sessiz, sakin bir çocukluk geçirmiştir Cemil Meriç. İlk yazısını Antakya’da neşredilen Yeni Gün gazetesinde 1933 yılında yayımlar. O günden sonra Doğu ve Batı düşünce dünyası üzerine sonu gelmez okuma, düşünme ve yazma yolculuğu başlar. Meriç, özgün bir sestir. Dili sayesinde Batılı metinlerin pek çoğunu kendi dillerinden okuyup değerlendirebiliyordur. Ne yaparsa tutkuyla yapar.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>1953 yılından sonra bir dönem ara verdiği yazı hayatına 1960’ların ortalarında yeniden başlar. Dönem, Çığır, Yeni İnsan ve Hisar dergilerinde yazılarına devam eder. Onu Türkiye’de geniş kesimlere tanıtan eseri, 1974 yılında yayımlanan Bu Ülke’sidir.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Meriç, düşünce ufkunu bulmuştur. Türk Edebiyatı, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Pınar, Köprü, Gerçek, Hareket, Millî Eğitim ve Kültür dergilerinde; Orta Doğu, Yeni Devir gazetelerinde yazıları yayımlanır. Bu dönem, onun entelektüel anlamda en verimli yıllarıdır. Ayrıca “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi” ve “Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi”ne maddeler yazan Meriç, Türkiye Millî Kültür Vakfı, Türkiye Yazarlar Birliği gibi kuruluşlar tarafından düşünce ve inceleme dallarında ödüller almıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">Cemil Meriç, kitaplığına sığınır, kitaplığından beslenir ve kitaplığında üretir. Kitaplığından bahsederken, “bu kitapları bütün dünya nimetlerinden” vazgeçerek bir araya getirdiğini söyler.</p>

<p style="text-align: justify;">Gözlerini kaybetmişti ama kitaplar sayesinde ışıksız kalmamıştır. Düşünceyi insanlığın evrensel mirası olarak görür. Doğu ve Batı’nın beynin iki yarım küresini temsil ettiğini, birindeki ilim ve fennin diğerindeki irfan ve ruhla birleştirilmesi gerektiğini savunan Meriç, hayatı boyunca düşüncenin slogan düzeyine indirgenmesine itiraz eder. İdeolojik sloganlara mesafelidir.</p>

<p style="text-align: justify;">Cemil Meriç, kimi zaman bazı ideolojilere yakın dursa da eserlerinden anlaşılacağı üzere hakikatten başka ideoloji tanımamıştır. Aksine o, “izm”lerin idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri olduğunu savunmuştur. Her ideoloji her fikir aslında bir kalıbı da beraberinde getirir. Fakat Cemil Meriç’in çıktığı fırtınalı yolculuk, herhangi bir kalıbı kaldıracak türden bir yolculuk değildir.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>O, Batı’yla hesaplaşırken Batı’nın kılcal damarlarına nüfuz etmiş, orada bulduklarıyla sözünün kıvamını belirlemiştir. Hint düşüncesine karşı ciddiyeti, Cemil Meriç’in ilim hassasiyetini ortaya koyması bakımından eşsiz bir çalışmadır.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Doğu’da olsun Batı’da olsun, hakikat tekelciliği yapanlara kulak asmayan Meriç, Türk düşünce hayatının kesintiye uğramasına, Batı karşısında yaşanan aşağılık kompleksinin neden olduğunu söyler.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Cemil Meriç, üslup sahibi bir yazardır. Türkçenin savrulma yaşadığı yıllarda o, kullandığı imparatorluk dilinin hakkını vermiş, düşüncelerini ortaya koyarken dilin ve tarihin kanatlarını ardına kadar açmıştır.</p>

<p style="text-align: justify;">Meriç, Türk aydınındaki Batılılaşma hastalığına dikkat çekmiştir. Onu, Eflatun’un meşhur mağara alegorisindeki gölgeleri ışık zanneden insanlara benzetmiştir. Özellikle kendi toplumuyla kavgalı olanlara karşı sesini yükseltmekten imtina etmemiştir: “Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır."</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/karanligin-teslim-alamadigi-isik-cemil-meric</guid>
      <pubDate>Tue, 03 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/karanligin_teslim_alamadigi_isik_cemil_meric_h8177_f475c.jpg" type="image/jpeg" length="43428"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Küçük Köy Camilerinin Kuytu Serinliği, “Aradığınız Kişiye Ulaşılamıyor”]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/kucuk-koy-camilerinin-kuytu-serinligi-aradiginiz-kisiye-ulasilamiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/kucuk-koy-camilerinin-kuytu-serinligi-aradiginiz-kisiye-ulasilamiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tanpınar’ın bu dizelerinden haberdar mıydılar bilemiyorum ama şiirde anlatılan huzur ve sükûnu içlerinde yaşadıkları yüzlerinden okunuyordu.

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#a9a9a9;"><em><strong>Abdurrahman Alkan</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Yahya Kemal’in “Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları/ Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları” sükûnetinde oturuyorlardı şadırvanda.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Bizi uzaktan görünce, yüzlerinde “Kim bunlar acaba?” tedirginliği dolaştı bir süre. Yanlarına yaklaşınca sevindiler. “Ve aleyküm selam.”  dedi içlerinden en yaşlı olanı, insanı kucaklayan bir sesle. Kaynaşma çabuk oldu. Küçük köy camiinin şadırvanında bir öğle sonu ikindi ezanını bekleyen üç beş yaşlı amcaydılar.</p>

<p style="text-align: justify;">Yaşlılar, gençleri camide görünce neden sevinirler acaba? Belki bir imrenme… Bazısı camiye gelmeyen çocuklarını düşünür bazısı da bu mekânlardan uzakta geçen kendi gençliğini düşünüp hayıflanır belki.</p>

<p style="text-align: justify;">Caminin etrafını usta işi bir taş duvar çevreliyor. Duvarın iç tarafına dikilen selvi kavakları uzamış ve caminin boyunu aşmış neredeyse. Ilık yaz rüzgârı, yaprakların ahenkli seslerini getiriyor şadırvana. Hafif bir musiki gibi. Yaz gibi işte; biraz savruk biraz uçarı ama daha çok geçici…</p>

<p style="text-align: justify;">İstanbul ya da Bursa camilerinde görülen ve göklere yükselen “serin serviler” yok Anadolu’daki bu mütevazı köy camiinin bahçesinde. Onun yerine tek katlı caminin etrafını saran selvi kavakları var.</p>

<p style="text-align: justify;">Küçüklüğümde, köy camilerinin bahçelerine neden hep selvi kavağının dikildiğini anlayamazdım. Sonra anladım ki, kavak faydalı bir ağaçtır. Gölgelik eder, korunaklık eder, fazla naz etmeden büyür, göklere ser verir ve zamanı geldiğinde kesilir; caminin ihtiyaçları karşılanır. Mesela, eskiyen halılar yenilenir ya da minarenin şerefesi onarılır. Faydalı ve mütevazı bir ağaçtır kavak.</p>

<p style="text-align: justify;">Abdest alıp küçük camiye yöneliyoruz. Camiye girdiğimiz anda dışarının sıcağına inat bir ahşap serinliği okşuyor yüzümüzü. Bir huzur adacığı sanki. “Hayyalelfelah”ın maddi bir cilvesi gibi. Uhrevi dünyaya serin bir çağrı gibi. Dünyanın hayhuyundan çekip alan münzevi düşlere çağıran bir serinlik… “Bırak şu dünya telaşını, ruhunu yormaya değmez.” diyen bir çağrı. Uzun secdelere davet eden bir nida...</p>

<p style="text-align: justify;">İnsan, şu küçük caminin serinliğinde kendini maneviyata verebilir. Eskimeyen ve ölmeyen kitapların dünyasında kaybolabilir. Şu caminin bitişiğinde nohut oda bakla sofa bir evim, üç beş adım bir bahçem olsun yeter, buracıkta yaşayıp ölebilirim, diyebilir.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ses sistemine gerek duyulmayacak kadar mütevazı bir cami. Üst kat çardak. Kadınlara ayrılmış olmalı. Tahta merdivenlerden yer yer gıcırtılar geliyor. Yaz ramazanlarında kılınan tatlı teravihlerin hatıraları ve çocukların haylaz gülüşmeleri sinmiş sanki içeriye.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Hayatın hızlı akışının durduğunu, uzaklarda kaldığını hissettiren bir sükûnet var küçük camide. Yalnız bir ses var içeride; duvardaki Serkisof saatin tik takları. Bu ritmik sesler, insana zamanın adım adım yürüdüğünü hissettiriyor.  Saatin tik taklarında zaman, sanki elle tutulur gözler görülür bir hâle bürünüyor. Uzansanız dokunuvereceksiniz sanki.</p>

<p style="text-align: justify;">Şehirde daralan ruhlarınızı dinlendirmek için tabiata kaçabilirsiniz bir hafta sonu; çoluk çocuk hep beraber ya da eş dostla belki. Çocuklar çimenlerin üzerinde top oynarken bir ağacın gölgesinde kilim üzerinde namaz kılmak güzeldir. Tabiatın zikrine dâhil olursunuz. Kuş cıvıltılarına eşlik edersiniz.  Ama köyün kiremit çatılı küçük camisine gitmek daha güzeldir. Şadırvanda oturan yaşlı amcalar sizi görünce mutlu olacaklardır. Küçük, münzevi camiyi şenlendirmiş olursunuz. Kim bilir, kıldığınız namazın üzerine bir de Hakk’tan bir pirifâni gibi duran camiyi ziyaret sevabı kazanırsınız. Bundan da önemlisi küçük caminin manevi serinliği ruhunuza iyi gelir ve sizler fani dünyanın karmaşasından bir süreliğine uzaklaşır ve uhrevileşirsiniz.</p>

<p style="text-align: justify;">Ayrılırken kıt imkânlarını bir araya getirmekle kalmayıp bizzat inşaatında çalışarak bu şirin camiyi yaptırdıkları için köy ahalisine ve muhtemelen çevre köylerdeki camileri de yapan ustaya bir hayır dua okuyunuz. Ulaşacaktır mutlaka.</p>

<p style="text-align: justify;">Küçük cami, ayrıldığınız zaman biraz mahzunlaşacak ama yine bir gün gelirler umuduyla münzevi sükûnetine tekrar bürünecek. Sizin de hatıralarınızda hoş bir öğle sonu kıldığınız namaz ve küçük köy camisinin kuytu serinliği kalacak.</p>

<p style="text-align: justify;">Buna değmez mi?</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>"Aradığınız Kişiye Ulaşılamıyor”</strong></p>

<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>Dr. Şerife Nihal Zeybek</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Haberleşme araçlarındaki değişimden konuşalım biraz. İrdeleyelim bakalım neler oldu seneler içinde. Öyle çok eskilere, telgrafın tellerine, “Alo santral, bana şu numarayı bağlayın”a kadar gitmeyeceğiz. Çoğumuzun gördüğü bildiği kadarından bahsedeceğiz.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Eskiden çevirmeli telefonlar vardı, çok da eskiden bahsetmiyorum aslında. Ama bir anda ortadan kalktılar sanki. Üstüne dantel serilen, arayacağınız numaranın rakamlarını parmaklarınızı o küçük halkalara dolayarak çevirdiğiniz telefonlardan bahsediyorum. “Zıırrr” diye çalardı. Hayır hayır, şimdiki akıllı telefonda benzerinin yapılmaya çalışıldığı nostaljik zil sesi değil, baya titreye titrete “zıırrr” diye çalardı. Canın isterse açma bakalım telefonu, camları vitrinleri zangır zangır sallar hafazanallah! Hadi meşgule ver veya sesini kıs! Yoktu işte öyle lüksler. Hele ki arayanın kim olduğu tam bir sırdı. Bilmeye, tahmin etmeye imkân yok. Ta ki ahizeyi kaldırıp konuşmaya başlayana dek. Doğruya doğru pek bir heyecanlı oluyordu ama. Şimdi ne sıkıcı, arayanın ismini, numarasını görüp ona göre ses tonunu ayarlayabilir, modern hayatın dayatması olan maskelerinden uygun olanı hemencecik takabilirsin.</p>

<p style="text-align: justify;">Günümüzde telefonlar her çeşit çalıyor. İster klasik müzik orkestrasının özel bir eseri, ister Karadeniz horonunun kıpır kıpır melodisi zil sesi olabilir. Çoğu kez başkasının telefonu çalınca anlamıyoruz; “Bu müzik de nereden geliyor ki?” diye düşünüp sağa sola bakınıyoruz. Hatta arayan kişiye özel zil sesi ayarlama imkânı da var. Böylece ekranda arayan kişinin ismini görmeden önce zil sesinden teşhis edebiliyoruz.</p>

<p style="text-align: justify;">Ne diyorduk, çevirmeli tuşu olan telefon diyorduk. Öyle çok yaşlı da sayılmam ama yine de bizzat kullanmışlığım vardır şu an “vinteyç kafe”lerde hoş bir aksesuar olarak sergilenen, fotoğraflarda güzel bir fon olmaktan öteye gidemeyen o telefonları. İşte o telefonlarla birini aramak emek istiyordu. Nasıl mı? Öncelikle arayacağınız telefon numarasını bir deftere yazmanız gerekiyordu. Bunun için her evde sayfaları çevirmekten yıpranmış, genellikle dışı ciltli, evin demirbaşı niteliğinde bir telefon defteri olurdu. Sahi nereye gitti onlar? Umarım geri dönüşüme gitmiştir de bir işe yaramıştır.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Yakınların numarası ise ezbere bilinirdi. En az üç beş numara olurdu zihinlerde. Şimdi ise bazıları kendi telefon numarasını bile bilmiyor. Ne de olsa her şey bizden akıllı (!) olan telefonumuzda kayıtlı. Peki, bu konforun kötü yanları yok mu acaba? Uzmanlar alzheimer ve bunama vakalarındaki artışın akıllı cihazlarla daha da arttığını söylüyor. Çünkü zihnimizde kayıt tutmuyoruz, bir şeyleri hatırlamaya çalışmıyoruz, beynimize jimnastik yaptırmıyoruz. O da “İşlemeyen demir pas tutar” hesabı, pas tutmaya başlıyor.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Çok daha ilginç bir şey söyleyeyim mi? Eskiden evin orta yerinde bir adet telefon olurdu ve aradığımız kişiye ulaşırdık. Şimdi herkesin cebinde en az bir telefon var. Çarşıda pazarda, okulda konferansta, tiyatroda sinemada, konu komşuda hep yanımızda telefon!  Her evde kişi sayısınca telefon mevcut ama “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor!” diye anonslar duyuyoruz sıkça. Yok şarjım bitti, yok paketim bitti, yok burada çekmiyor…</p>

<p style="text-align: justify;">Eskiden, ev telefonunun vazgeçilmez olduğu zamanlarda yani, görüşülen saniyeye göre ücretlendirme olurdu. Hatta şehir dışını arayınca bayağı bir artardı fiyat. Yine de insanlar konuşurdu. Şimdi çoğu kişinin telefonunda paket karşılığı dakika yüklü, buna rağmen konuşma yerine mesajlaşma tercih ediliyor. Mesaj ile kendini ifade etmek zor olduğundan ve yanlış anlaşılmaların sıkça yaşandığından olsa gerek “emoji” icat oldu. Çeşit çeşit, renk renk semboller türedi. Peki, bunlar, gerçek insan sesini ne kadar yansıtabilir? Heyecandan, üzüntüden veya endişeden titreyen sesin karşı tarafa hissettirdiğini ne kadar hissettirebilir?</p>

<p style="text-align: justify;">Amacımız “Eski çok güzeldi, şimdiki ise kötü.” demek değil. Sadece manzarayı sunmak istedik. İçinde yaşadığımız hayata biraz uzaktan bakalım dedik. Herkes kendi karar versin, telefondaki bu değişim hayatımıza olumlu mu yoksa olumsuz anlamda mı etki etti? Artıları eksileri neler oldu? Geçmişi nostaljik bir mutlulukla ansak da yeni teknolojinin kolaylaştırıcı imkânlar sunduğu bir gerçek. Sözün özü şu ki, makinalar aletler zamanla değişir, gelişir. Ama insanın ruhu, gönlü hep aynıdır. Hep vefadan, sevgiden yanadır, ilgi alâkadan yanadır. Bunu çıkış noktası yaparsak hangi makinayı kullandığımızın önemi kalmaz. Öyleyse siz de bugün eski bir arkadaşınızı arayın veya mesaj yazın ya da emoji gönderin. Belki de mektup yollamak istersiniz kim bilir?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/kucuk-koy-camilerinin-kuytu-serinligi-aradiginiz-kisiye-ulasilamiyor</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/kucuk_koy_camilerinin_kuytu_serinligi_aradiginiz_kisiye_ulasilamiyor_h8176_a0846.jpg" type="image/jpeg" length="72047"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Modern Sığınak Sosyal Medya]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/modern-siginak-sosyal-medya</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/modern-siginak-sosyal-medya" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dikkat! Bu bir hafta sonu illüzyonudur.

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#a9a9a9;"><em><strong>Eda Saklı Köksal</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Harcama alışkanlıklarımızın ve hafta sonu planlarımızın başında alışveriş merkezleri geliyor. George Ritzer’in tüketim katedrali olarak adlandırdığı bu alanların yaz kış ziyaretçisi eksik olmuyor.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Peki, alışveriş merkezleri sahiden kültür inşası ve istifadesi sunan yerler mi?</p>

<p style="text-align: justify;">İstihdamın x ray’li kapısı bir yandan birçok aileye gelir sağlarken diğer yandan denetimsiz harcamaları körüklüyor. Tüket, haz al ve göster pazarlamasının anlayışı önce bizi sonra (yeterince vakit ayıramadığımız için vicdan azabı çektiğimiz) çocuklarımızı etkisi altına alıyor.</p>

<p style="text-align: justify;">Geçenlerde bir ürün değişimi için girdiğim mağazada deneme kabininden heyecanla fırlayan ve aynada kendine bakan bir kız çocuğu dikkatimi çekti. Hani bazen olur ya bakmak istemezsiniz ama istemsiz olarak manzara kendine doğru çeker sizi, tam da öyle oldu. Aynadaki kendi görüntüsünü beğenip tasdik ettikten sonra annesine dönerek, “Çok güzel oldu değil mi? (Eliyle de beğeni işaretini yaparak) tam da ‘like’ alacak şekilde yakıştı. Bence benim böyle fotoğrafımı çekip sosyal medyada paylaşmalısın anne!” dedi. “Evet, haklısın ama önce kıyafetimize uygun bir de kemer seçmeliyiz.” diye gülümseyerek onayladı annesi kızını. En fazla altı yaşında olduğunu tahmin ettiğim bu sevimli kız heyecanla reyonlara doğru koşarken şahit olduğum manzara bir alışveriş muhabbetinden fazlasıydı.</p>

<p style="text-align: justify;">Yürüyen merdivenlerde, en iyi hafta sonunu kendilerinin geçirdiğine dair sosyal medyada pozlar paylaşan annesine dönerek “Neden alışveriş merkezinde pencere yok anne!” diye sordu kendisi küçük sorusu büyük bir başka çocuk...</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Sahi neden?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Bizler neler yapıyoruz böyle? Amacımız çocukları bu denetimli serbestlik alanlarında mutlu etmek mi yoksa bir gösteriş yarışının içine doğru onları da mı sürüklemek mi?</p>

<p style="text-align: justify;">Tüketirken tükeniyoruz. Güzel bulduğumuz her ne ise daha tadını çıkarmadan teşhirine koyulmak sıradan bir eylem.  Beğenilmek ve kabullenilmek yaşamımızın merkezine kurulmuş. Nedir bizi bu hâle getiren?</p>

<p style="text-align: justify;">“Beni sevin, takip edin, bana özenin, beni yüceltirken benim gibi olamayacağınıza hayıflanın, taklit edin” mesajı veren, kendi düştüğü cendereye bizim de düşmemize neden olan sosyal medya kullanıcılarının afyonuna kapılmışız.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Dar olarak tabir ettiğimiz vakitlerde çok şey yaşıyoruz fakat kayda değer bir şey biriktiremiyoruz.</p>

<p style="text-align: justify;">“En çok sevdiğiniz şey diye sorulduğunda, markası olmayan herhangi bir şey geliyor mu aklımıza?” diyor Gökhan Özcan, Gelişigüzel Sorular’da.</p>

<p style="text-align: justify;">Hayatı anlamlı kılacak ve renklendirecek tecrübeleri sadece fiyatlandırılabilir şeylerden ibaret görmeye başladık.</p>

<p style="text-align: justify;">Eskiden insanların el becerileri en azından temel gereksinim düzeyindeydi, kendi kıyafetini yamayan, radyosunu tamir edenler vardı. Artık böyle melekelere sahip olan da yok, evladiyelik eşya da. Sonsuz doyum hissi vadeden hiçbir ürün sonsuz dayanıklılıkta değil. Bir zamanlar eşyaya bile bir sadakat varmış. Yanlış anlaşılmasın dünya malına düşkünlük değil kıymet bilme duygusu bahsedilen. </p>

<p style="text-align: justify;">Tüketimin mutluluğun anahtarı olduğuna inandırıldık. Tercihlerimizin dizginini elinde tutan kimse, düzenin anahtarı da onun elinde. İhtiyacımız olanın ne olduğuna karar vermek her geçen gün zorlaşıyor, bunu da bizim adımıza düzen üstleniyor. Çok fazla çeşit yanlış seçim yapmaya zorluyor. Bilinçsizce tüketim üretimin beslendiği kaynak olabilir ama biz mamul değil insanız, duygularımızı beslediğimiz ve onlardan beslendiğimiz sürece varız. Peki, alışveriş merkezleri bizim hangi duygumuzu besliyor?</p>

<p style="text-align: justify;">Sosyal araştırmalar alışveriş merkezlerinin yaygınlaşmasının sebeplerini şöyle sıralıyor: Harcanabilir gelirin ve kredi kartı kullanımının artışı, otomobil sayısındaki artış ve park sorunu, perakende sektöründeki üretim fazlalığı... İnsan bilimciler ise bu yaygınlaşmanın ihtiyacın ötesinde; haz alma, gösteriş, kendini kanıtlama gibi motivasyon kaynaklarından beslendiğinin altını çiziyor.</p>

<p style="text-align: justify;">Alışveriş merkezine herhangi bir sebeple girdiğinizde o hedeften sapma, diğer mağazaları da dolaşma isteğimiz ne kadar kısa sürede oluşursa AVM’nin başarısı o derece yüksek oluyor.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>AVM’ye hoş geldiniz, siz de artık pazarlama stratejisinde bir verisiniz.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Estetik mağazalar, saati olmayan dev duvarlar, birbirine karışan müzik ve indirim anonsları, tüketim için icat edilen günlerde bir çığ gibi büyüyen kalabalıklar, hipnotize olmanız için tüm enerjisini sizin için sarf ediyor.</p>

<p style="text-align: justify;">Tüketmenin oluşturduğu plasebo etkisi ile yoğun hafta içinin stresini attığımızı zannediyoruz ve belki de birçoğumuz mesaimizi böyle bir anı satın almak için dolduruyoruz.</p>

<p style="text-align: justify;">Önünde bir (karton bardak) kahve için kuyruk olunan zincir mağazalar, o karanlık ve sigara kokan balkonumsu mekânları ile bize nasıl keyif verebiliyor? Üstelik yan masa ile arada hiçbir mesafe olmaksızın ve muhabbet sesleri birbirine karışırken.</p>

<p style="text-align: justify;">O gün AVM’den çıkmış yürüyorken yolun karşısında bulunan rezidansın dev reklamlarında şöyle yazıyordu.</p>

<p style="text-align: justify;">“Burada kral sensin. Burada prenses ve prens sensin.”</p>

<p style="text-align: justify;">Sağlıklı, ideal, mutlu aileyi televizyondaki ürünle bize sunan reklamlar, masaldan çıkma figürlerle 65 katlı küçücük dairelerde bunu bize yaşatmayı da vadediyor.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/modern-siginak-sosyal-medya</guid>
      <pubDate>Sun, 01 Dec 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/modern_siginak_sosyal_medya_h8175_9e2e1.jpg" type="image/jpeg" length="88175"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çocukluğum]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/cocuklugum</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/cocuklugum" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Çocukluk bütün pişmanlıkları boşluğa düşüren bir sığınak” diyordu okuduğum bir kitapta. Öyle miydi gerçekten. İnsan en büyük nedametleri çocukluğuna sığınıp ardında bırakabiliyor muydu? Ya benim gibi çocukluğunu mutlu anılarla öremeyenler. Çocukluk deyince burnuna dezenfektan kokuları dolan, ilk oyunlarını hastane koridorlarında oynayanlar. Üstelik hasta olan ben değildim. Fakat sağlıklı çocuk olmanın bedelini ödedim yıllarca.

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>Mezeyyen yazıcı</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ağabeyim, beyaz bezlerin içinde yarı baygın, sedyenin üzerinde hızla benden uzaklaşıyor. Ona dair anılarım bu sahneyle başlıyor. Annemin uzun, upuzun ağlayışı sonra. Minik ellerimle yüzünü okşadığımı, çocuk aklımla onu teselli etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Babam, kasketini yumruğuyla sıkıyor. Dudaklarını kemirdiğini görüyorum. Yüzünü öte yana çeviriyor. Sonrası beyaz önlüklü koca koca adamlar. Bir cümle gelip zihnime yerleşiyor konuştuklarından. Oğlunuz çok hasta, iyi bakılması gerek, yoksa… Ardından bahçemize kurulan salıncak beliriyor zihnimde. Ağabeyimin, içinde büzülmüş oturduğunu yavaş ve ritmik bir şekilde uzun uzun sallandığını görüyorum. Annemin sıcak bahar günlerinde öğle yemeklerini salıncakta yedirişini. Bir türlü sıranın bana gelemeyişini.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Bir haziran gününü anımsıyorum. Elimde karnem. Heyecanım boyumdan büyük. Dördüncü sınıf olmuşum. Takdir almışım. Bahçe kapısından rüzgâr gibi geçip avluya varıyorum. Annem ortalarda gözükmüyor. Evdedir diye düşünüyorum. Hızlı hızlı çalıyorum zili. Annem karnemi görecek, aldığım takdire bakıp küçük kızıyla gurur duyacak. Sevinecek, gözlerinin için gülecek. Kapı açılıyor. Annemin gözlerinde bir soğukluk. Usulca sus işareti yapıyor. Ağabeyin evde. Karneni görmesin. Hemen götür vitrine sakla. Çıkarma sakın. Sevincime neşter vuruyor bu sözler. Adımlarım yavaşlıyor. Babam akşam usulca bir buse konduruyor yanağıma. Ceketinden çıkardığı cicili biçili bir paketi yastığımın altına iliştiriyor. Bak bu karne hediyen, diyor. Babam kahramanım oluyor o gece.</p>

<p style="text-align: justify;">Evimizi anımsıyorum. Evimiz uzun yıllar şen kahkahaların, küçük şakalaşmaların, mutlu bayram sabahlarının mekânı olmadı, olamadı. Yıllarca bitimsiz bir hınç büyüttüm içimde. Sağlıklı olmanın bedelini üzerime örtülen keder perdesiyle ödedim. Ve İbni Sina… O büyük, kasvetli hastane binası. Dar ve insanı soluksuz bırakan odalar. Serumlar, ameliyatlar... Hemşire hanım elinde iğneyle yaklaşıyor, ben hasta değilim ki diyorum, hasta olan o, bana neden iğne yapıyorsunuz. Annem kolumu tutuyor, yapmak zorundasın, diyor, o senin ağabeyin. Onun için bu kan, vermek zorundasın.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Bugün onun ölüm yıldönümü. Bugün bu evin kapısından küçük bir kız çocuğu olarak değil bir anne olarak giriyorum. Elini tuttuğum yavrum neşeyle anneannesine sarılıyor. O an dağılıyor evin matemi. Yasinler okuyup genç yaşta aramızdan ayrılan ağabeyimin ruhuna bağışlıyoruz. Oğlum misafirlere gül suyu ikram ediyor. O an ne kadar da benziyor ağabeyime. Annemin bakışlarını yakalıyorum. Oğlumu seyrediyor. Yıllar öncesine gidiyor bakışları. O an annemi affediyorum.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Canım Oğlum</p>

<p style="text-align: justify;">Ne kadar zor, bir annenin evladıyla imtihan olması. Babasız büyüyene yetim derler bizim oralarda, annesizliğin acısını çekene öksüz. Evlat acısı yaşayana bir söz diyememişler. Kelimeler kifayetsiz kalmış. Bir de benim gibi, evladı gözlerinin önünde günden güne eriyip gidenler var.</p>

<p style="text-align: justify;">Allah nasip etti, yuva sahibi oldum. Güleç yüzlü, hâl hatır bilen bir yoldaşım oldu. Çok geçmeden hanem bebek sesiyle doldu. Oğlum İsmail’i kucağıma aldım. Ardından kızım Sümeyye geldi dünyaya. İlk yıllar ne kadar güzeldi. Sonra oğlumun hastalığı kara bir bulut gibi çöktü üzerimize. Rabbim şahidimdir, isyan etmedim. Şifa kapılarını çaldım tek tek. Gün oldu gözyaşlarımı içime akıttım. Gün oldu küçük küçücük bir ihtimalin peşinden büyük şehirlerin yolunu tuttum.</p>

<p style="text-align: justify;">Ne kadar da zordu her şey. Üstelik bir evladım daha vardı. Doktorlar oğluma çok iyi bakmam gerektiğini tedavi sürecinde bağışıklık sisteminin çok zayıfladığını söylüyorlardı. Ona bir bebek gibi bakıyor, üzerine titriyorduk. Ya kızım. O ne olacaktı? Nasıl adil olabilirdim ki. Kalbim kan ağlarken kızımla nasıl gülüp eğlenebilirdim. Oğlum akranları gibi koşup oynayamazken ben kızımla parklarda bahçelerde nasıl gezebilirdim.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Kimi zaman Sümeyye’yi de hastaneye götürüyorduk. Doktorlar ondan da kan alıyor, çeşitli tetkikler yapıyorlardı. Hemşireler iğne ile geldiklerinde ağlıyordu küçük kızım. Anne ne olur diyordu, ben hasta değilim ki. O zaman kolundan tutup gitmesine engel oluyordum, yapmalısın diyordum, o senin ağabeyin, iyileşmesi için bunu yapmalıyız. Çaresiz boynunu büküyordu.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Eşim benden daha güçlüydü. Kızımla daha çok o ilgilendi. Ben hastane odalarında oğlumun başında sabahlarken o kızıma hem anne hem baba oldu. Fakat kızıma annelik yapamamanın acısını hep içimde duydum. Hele bir haziran gününü hiç unutmam. Sümeyye elinde karnesi sevinçle kapıyı çalmıştı. Takdir almıştı minik kızım. Ona usulca susmasını söyledim. Hastalığı sebebiyle okul yüzü görmeyen oğlumun karşısında o karneye bakıp sevinemezdim. Bunu oğluma yapamazdım. Şimdi o günü nedametle ansam da yapamazdım, biliyorum. O gece kuzularım uyuduktan sonra vitrine gizlediğim karneyi aldım, bir yandan bağrıma bastım bir yandan gözyaşı döktüm.</p>

<p style="text-align: justify;">Yıllar geçti. Bugün İsmail’imi toprağa vereli tam 14 yıl oluyor. Evimizde Kur’an okutuyoruz. Kızım oğluyla giriyor kapıdan. Şükürler olsun Rabbime, ona sağlıklı bir evlat bağışladı. Tatlı mı tatlı bir torunum var artık. Adı Yunus. Ne sevimli bir şey görseniz. Duadan sonra Yunus misafirlere gül suyu ikram ediyor. Gözlerim torunuma dalıyor. Bu hâliyle ne de benziyor rahmetli dayısına. O an yıllar öncesine gidiyor bakışlarım. Kızım ne olur beni affet.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/cocuklugum</guid>
      <pubDate>Sat, 30 Nov 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/cocuklugum_h8174_e8551.jpg" type="image/jpeg" length="85185"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hazan Güncesi]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/hazan-guncesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/hazan-guncesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sevgili günlük, sana ne kadar zor yazıyorum. İçimi dökmem, ruhumun mahremiyetiyle sana seslenmem ne kadar zor. Geçenlerde yaşı ilerlemiş bir yazarımız Adalet Ağaoğlu, eli kalem tutanların günlük tutmalarından bahsediyordu. “Yazarların hayata, yaşanılana, olaylara karşı farklı bir bakış açısı olabilir o nedenle mutlaka günlük tutmalılar” diyordu. Doğrusu çok haklı. Yaşadığımız dönem bizim için savaşların, yıkımların, büyük acıların yaşandığı bir çağ. Tüm yaşadıklarımızı ibretle, hayretle ve ders çıkararak bizden sonra gelecek olan nesillere bir şekilde aktarmamız gerekiyor.

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>Selvigül Kandoğmuş Şahin</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Schopenhauer, Okumak Yazmak ve Yaşamak Üzerine adlı kitabında okumanın rotasını çizmeye çalışır ve şöyle der: “Ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar; okuma zamanınızı sınırlamaya dikkat edin ve okumak için ayırdığınız zamanı da münhasıran bütün zamanların ve ülkelerin büyük kafalarının eserlerine tahsis edin, onlar insanlığın geri kalanını yukarıdan seyrederler, şöhretleri onları zaten bu hüviyetleriyle tanıtır. Okunması halinde sadece bunlar gerçekten bir şeyler öğretir ve insanı eğitir.”</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Sevgili günlük, ben de yazdıklarımızın bizi bağladığını ve geleceğe gönderilmiş anlamlı mektuplar olduklarını düşünmekteyim. Sonbaharın tabiata naif, sarı dokunuşunu, hüznünü aktarmaya çalışırken yazmaktan, okumaktan bahsediyorum. Has yazarlar, geleceğe eserleri kalacak olan yazarlar iyi okurlardır, has okurlardır aynı zamanda. O nedenle yazdıklarımıza ve okuduklarımıza dikkat etmemiz gerekiyor. Neyi, niçin, neden yazdığımız önemlidir. Belki de o nedenle günlük yazma noktasında hep geri duruyorum ve sana ara ara yazıyorum.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Nihayetinde sonbahar hüzün mevsimidir, hazandır. Ve gitmeyi, vedayı, sararıp solmayı, ebedî âleme göçü hatırlatır. Ben nedense böyle hatırlayışlarla derin ürpertiler yaşıyorum. Tabiata, doğaya, ağaçlara, sürü sürü göçmen kuşlara bu nazarla bakıyorum sevgili günlük. Tabiata bir sekînet iniyor sanki böyle zamanlarda ey günlük… Usul usul yağan eylül yağmurları, sonbaharın sararmış gazellerini ıslatırken de bazen gözlerden yaşlar akabiliyor. Sebepsiz yere hüzünleniyorsunuz. Birden sonbaharın o anlamlandıramadığınız yalnızlığıyla, garip, derin suskunluklarla ve dahi yüreğinizi savuran rüzgârlarla akşam alacalarına doğru ıslanmış gözlerle bakarken buluyorsunuz kendinizi…</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Bir gurup vakti ey günlük durgun, dingin denizi yara yara geçen bir vapurda isen bunu daha bir derinden yaşıyorsun. Akşam oluyor, gün batıyor, tül tül iniyor kızıl ışıklar İstanbul’un kalem kalem minarelerine, eşsiz siluetinin üzerine. Birazdan gün batacak, biliyorsun. Yakamozlar ışıl ışıl renk renk akıyor denize… Sen büyülenmiş bir zamana akıtıyorsun gözyaşlarınla dualarını. İşte bir martı sürüsü uzaklarda çırpınıyor, İstanbul kızıl ışıklarla yıkanırken akşam oluyor ve gün batıyor.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Sonbahar her daim tabiatın sararan yüzüyle, ağaçların çıplak dallarının yalnızlığıyla, hazanı kuşanmış kızıl yaprakların ayaklarımıza dolanmasıyla bize sonsuz yolculuğu, fâni olduğumuzu hatırlatıyor. Hele de bu mevsimlerde kayıplarımız varsa daha bir gamlanıp, karamsar demeyelim de derin bir yalnızlığın ikliminde duygusal zamanlara doğru yolcu oluyoruz. Sebepsiz yere gözlerimiz doluyor, bazen derin derin iç çekerek gurup vakitlerinde dalıp dalıp gidiyoruz..</p>

<p style="text-align: justify;">Sevgili günlük, neden sonra, beni hüznün umutlu yalnızlığında tefekküre sevkeden böyle bir mevsimi yaşadığım için şükrediyorum Rabbime. Diyorum ki Rabbim şükürler olsun sana ki; yaşadığım coğrafyada büyüleyen hâlleri ile mevsimleri yaşatıyorsun bana. İlkbaharın coşkun diriliş yüklü güzelliğini, yazın rengârenk çiçeklerle bezenmiş bir tabiatla buluşmasını, kışın beyaz örtüsünün altındaki sımsıcak hikâyeler bezeli uzun gecelerini, sonbaharın telaşlı buluşmalara benzer coşkunlukta tatlı huzurunu yaşatıyorsun… Sonra dirilişi, fani olmanın anlamlı endişesini, tüm bu mevsimlerle dönüp duran dünya içinde kul olarak korku ve ümit arasında çarpıp duran kalbimle hissettiğim için, Rabbime dualar ediyorum ey günlük.</p>

<p style="text-align: justify;">Değil mi ki dirilmek için ölmek gerekir. İşte şimdi bir sonbahar türküsü ile dalgalanan ağaçlar, dökülen yapraklar, sararan otlar bana bunu muştular gibi. Biliyorum ey günlük ilkbaharın o aydınlık güneşi taşa, toprağa, ağaca, çiçeğe, börtü böceğe değdiğinde bir düğün sevinci gibi diriliş yürüyecek tüm yaşam yüklü damarlara. İşte o zaman yeniden dirilişin bütün görkemi, hüznümüzü tatlı bir sevince taşırken kulluk bilinci ile yeniden diriliş gününe doğru yürüdüğümüzün şuurlu saatlerini coşkun yaşam sevincimizle hissedeceğiz. Değil mi ki ey günlük, tohumları çatlatan Rabbimdir. Ve buyuruyor Rabbimiz yüce kitabında:</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>“Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.”</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Her şeyin geçici olduğunu, fani bir dünyada yaşadığımızı hissettiğimiz bu sonbahar aylarında Rabbim bizleri hayırlarla kuşatsın. Eylül hüznü çağrıştırır ama muhteşem dirilişlere gebedir. O nedenle edebiyatçılara ilham olur. Şairler eylülden esinlenmiş şiirler demler zamana. Yahya Kemal’in “Hazan Bahçeleri” şiirini de bu gün sana hediye olarak bırakıyorum ey günlük...</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/hazan-guncesi</guid>
      <pubDate>Fri, 29 Nov 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/hazan_guncesi_h8173_32ad1.jpg" type="image/jpeg" length="94500"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şaka Konusunda Ciddiyim]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/saka-konusunda-ciddiyim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/saka-konusunda-ciddiyim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ufak tefek şakalar sever misiniz? “Kim sevmez ki?” demeyin, genelde şakaya maruz kalanlar sevmezler aslında, mahdut bir zaman dilimi için de olsa. Özellikle de malum türden bazı şakaların mağdurları için geçerli bu durum. Şaka yapana hava güzeldir tabi; tam gülünesi, en azından sonuç soruna evirilmediği sürece. Bir de şaka yapılanın tarafından konuya bakıvermeli.

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#a9a9a9;"><em><strong>Dr. Hafsa Fidan Vidinli</strong></em></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;"><strong>İlkokul öğretmeni olan bir arkadaşım, geçen gün öğrencilerinden pek bir müşteki, dert yandı bana. Meğer öğrencileri, bilgisayar derslerinde ortak kullanılan sınıftaki bilgisayarların klavyelerine çim ekmiş. Arada sırada sulayıvermişler ki harflerin araları yeşersin. “Ah şu çocuklar, ah şu bir şakaları!” diye sızlanıp durdu arkadaşım. “Ama nasıl olur. Senin zihnin de şakayı seviyor!” dedim ona, ama yüzü yine de gülmedi. “Şaka konusunda ciddiyim ben!” dedi. “Nasıl yani?” dedim, “Şaka sevmez misin?”. “Şaka yapılmasını sevmem!” deyince durumu anladım. Aslında mevzu, taraf olmakla ilgili.</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Belki de pek çok kimse için genel bir tutum aslında bu, yani kendine yapılan kötü, alaycı, kerih veya beklenmedik bir davranışı sevmemek. Şakayı yapan veya seyreden tarafta isek duruma gülenlerin yakasında kalıp eğlenebiliyoruz, şaka yapılan tarafta olmak ise kimsenin tercih edeceği bir seçenek olmuyor. İyi de “men dakka dukka” demiş kadim bilgeler; “Kapıyı çalanın kapısı çalınır.”, yok yok “Çalma kapıyı çalarlar kapını.” demek daha uygun olur. Dramatik çevirisi “eden bulur, etme bulma dünyası” şeklinde olur. “Ne ekersen onu biçersin.” de bu anlamda atasözümüzdür. Romantik bir çevirisi “Gönül çalanın gönlü çalınır. Gönül çelenin gönlü çelinir.” vb. de olur. Bu çeviriler daha çok yere gider ama bir yerde durmalı. Ne demek “men dakka dukka”?</p>

<p style="text-align: justify;">Rivayet olunur ki bir halifenin bahçesinde çok sevdiği bir gül fidanı varmış. Halife, bahçıvanına bu fidana çok iyi bakmasını, açınca gülleri kendisine getirmesini emretmiş. Tabii halifenin emri üzerine, bahçıvan fidanı özenle büyütmüş. Bir sabah bakmış ki fidan açılıp gözlere şenlik veren güzel bir güle dönüşmüş. Tam halifeye haber verecekmiş ki bir de ne görsün? Bir bülbül gelip gülün yapraklarını gagalamış ve gülü mahvetmiş. Bahçıvan hem çok üzülmüş hem de halifeye ne diyeceğini düşüne düşüne yola koyulmuş. En iyisi olanı olduğu gibi anlatmak demiş ve bülbülü halifeye şikâyet etmiş. Halife bahçıvana sadece “men dakka dukka” demiş. Bahçesine dönen bahçıvan, bir süre önce gülü gagalayan bülbülü bir yılanın kaptığını görünce bunu da hemen halifeye bildirmek istemiş. Halife bahçıvanı dinlemiş ve yine cevap olarak sadece “men dakka dukka” demiş. Bahçıvan huzurdan ayrılıp bahçesine dönmüş. Günlerden bir gün bahçıvan, toprağı çapalarken bülbülü kapan yılanın ayağına dolandığını görmüş. Kendisine zarar vereceğini düşündüğü için yılanı bir hamlede öldürmüş. Bunu da halifeye bildirmiş ve aldığı cevap yine aynı olmuş; “men dakka dukka”! Gel zaman git zaman, bahçıvanın halifeye karşı bir hatası olmuş, bu hatasının bir bedeli olacağını çok iyi biliyormuş. Huzura çıkınca halife ondan bir açıklama beklemiş, bahçıvan ise ona sadece “men dakka dukka” diyebilmiş. Bunu duyan halife ise herkesin yaptığının karşılığını göreceğine inandığı için bahçıvana kötü bir ceza vermemiş, onu affetmiş.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Ben de öğretmen arkadaşımın hikâyesinin sonunu merak ettim.</strong> “Çocuklara çok kızmamışsındır umarım. Onlar daha masum yavrucaklar!” dedim. Sonra “Biz de o yaşlarda öğretmenlerimize şaka yapmak isterdik, pek beceremezdik ama!” diye lafı geveledim. Hatta bir de “Bizim şakalarımızı öğretmenlerimiz yutmazdı vallahi. “Şakaya karışanlara sözlüden zayıf not verdim, sınavlarından da puan kıracağım! Daha da ne etsem?” demez mi? İşte halife ile bahçıvanın hikâyesini anlatmanın tam da zamanı gelmişti, ona da uzun uzun anlattım bahçıvanın başından geçenleri. Arkadaşım beni dikkatle dinledi, belki fikrini değiştirir diye umutla beklemekteydim. “Ne sözlüsü ne zayıf vermesi! Tabii ki böyle deyip şaka yaptım çocuklara…” demez mi? Anlaşılan ben de şakaya gelmiştim, bundan sonraki aşamada neler yapacağımı düşünmekteyim…</p>

<p style="text-align: justify;">Şaka konusunu bu kadar ciddiyetle ele almak da şaka gibi oldu öte yandan. Sahi şaka konusunda siz de ciddi misiniz?</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/saka-konusunda-ciddiyim</guid>
      <pubDate>Thu, 28 Nov 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/saka_konusunda_ciddiyim_h8172_8c2b2.jpg" type="image/jpeg" length="94137"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Beşir Ayvazoğlu: “Öğretmenlik zor bir meslektir. Böylesi zor bir mesleği icra edecek kişilerin de bu yola baş koymuşçasına fedakâr kimseler."]]></title>
      <link>https://www.diyanethaber.com.tr/besir-ayvazoglu-ogretmenlik-zor-bir-meslektir-boylesi-zor-bir-meslegi-icra-edecek-kisilerin-de-bu-yola-bas-koymuscasina-fedakr-kimseler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.diyanethaber.com.tr/besir-ayvazoglu-ogretmenlik-zor-bir-meslektir-boylesi-zor-bir-meslegi-icra-edecek-kisilerin-de-bu-yola-bas-koymuscasina-fedakr-kimseler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Beşir Ayvazoğlu, 11 Şubat 1953 tarihinde Sivas’ın Zara ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas’ta, yükseköğrenimini Bursa’da tamamladı. 1976 yılından itibaren çeşitli liselerde edebiyat öğretmeni, TRT’de uzman, çeşitli gazete/dergilerde köşe yazarı ve yönetici olarak çalıştı. Bir ara Kültür Bakanlığı danışmanı olarak görev yaptı. Kasım 2001-Temmuz 2005 tarihleri arasında Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyeliğinde bulundu. 2005-2015 yılları arasında Türk Edebiyatı dergisini yönetti.

]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color:#808080;"><em><strong>Söyleşi: Mahir Kılınç</strong></em></span></p>

<p style="text-align: justify;">Altmış civarında yayımlanmış kitabı bulunan ve çeşitli dallarda çok sayıda ödüle de layık görülen Beşir Ayvazoğlu’nun eserlerinden bazıları şunlardır: Ömrüm Benim Bir Ateşti: Ahmet Hâşim’in Hayatı Sanatı Estetiği Dramı (2006), Büyük Ağa Tarık Buğra (2006), Bozgunda Fetih Rüyası (2006), Güller Kitabı (2006), 1924: Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi (2006), Defterimde Kırk Suret (2007), Ney’in Sırrı (2007), Floridalı Nâzım (2007), Peyami: Hayatı Sanatı Felsefesi Dramı (2008), Siretler ve Suretler (2008), Alatav’dan Şardağı’na (2008), Yahya Kemal Eve Dönen Adam (2008), Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na (2009), Divanyolu (2010), Malik Aksel: Evimizin Ressamı (2011), Kahveniz Nasıl Olsun? (2011), Geceleyin Dersaadet (2013), Ateş̧ Denizi (2013), Aşk Estetiği (2013), Yunus, Ne Hoş Demişsin (2014), He’nin İki Gözü İki Çeşme (2014), Edebiyatın Çanakkale’yle İmtihanı (2015), Saatler, Ruhlar ve Kediler (2015), Bir Ateşpare Bin Yangın (2017), Altın Kapı (2018)</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Günümüzde en çok telaffuz edilen kelimelerden biri hiç şüphesiz “değişim”.  Her şey hızla değişiyor artık. Ve bu değişimden eğitim de etkileniyor. Her geçen gün değişim içeresinde olan eğitim öğretim hayatından kısaca bahsedebilir misiniz?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Tabii, değişmeyecek tek şey değişme. Dünyanın şartları sürekli değişiyor, bilgi sürekli yenileniyor. Dolayısıyla eğitimde de çağın şartlarına uygun olarak değişme kaçınılmazdır. Değişmeyi inkâr etmek ya da yok saymak mümkün değil, ancak değişmenin rasyonel, çağın ve ülkemizin şartlarına uygun olması gerekir.</p>

<p style="text-align: justify;">Nüfusumuz sürekli artıyor, artan nüfusun eğitim ihtiyaçlarına cevap vermek zorlaşıyor ve buna bağlı olarak yeni problemler ortaya çıkıyor. Bu kadar geniş bir eğitim ağının uzun bir süre çok verimli bir şekilde çalıştırılması zordur.</p>

<p style="text-align: justify;">Türkiye çapında eğitim sistemini sadece çok iyi planlanmış programlarla, teknolojiyle donatılmış okullarla değil, çok iyi yetiştirilmiş, kendini bu mesleğe adamış öğretmenlerle desteklemiyorsanız bu problemlere çözüm bulmanız zordur. Öğretmen yetiştirmenin önemini anlatmaya çalışıyorum. Unutulmamalıdır ki öğretmenler çocuklarımızı emanet ettiğimiz, onları geleceğe hazırlayan insanlardır.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Öğretimin temel gayesi ne olmalıdır, öğretim esnasında nelere dikkat edilmelidir?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Öğretimin temel gayesi, çocuklarımızı belli ideolojilere şartlandırmak değil, ama bu ülkenin toprağına ayaklarını sağlam basan, temel değerlerimizle barışık, soru soran, sorgulayabilen, merak eden, sorumluluk duygusuna sahip insanlar yetiştirmektir.</p>

<p style="text-align: justify;">Eğitim, belirli bir ideolojinin ya da dünya görüşünün dayatıldığı yahut bir süre sonra geçerliliğini kaybedecek bilgilerin ezberletildiği sistem olmaktan çıkarılmalıdır. Çünkü bilgi değişebilir bir şey. Dolayısıyla çocuklara bilginin sürekli değişebilir olduğunu ve bu değişimi takip etmesi gerektiğini, bilgiye ulaşmanın yollarını öğretmek esastır.</p>

<p style="text-align: justify;">Daha kestirme bir ifadeyle merak duygusunu geliştirmek, eğitimin hedeflerinden biri olmalıdır. Merak etmeyen soru sormaz. İlmin, sanatın, felsefenin temelinde merak duygusu yatar.</p>

<p style="text-align: justify;">Çocuklarımıza ana dilini iyi öğreten, her yıl kelime hazinesini belli ölçüde artırarak liseyi bitirdiğinde edebiyatımızın en azından son yüzyılda yazılmış önemli eserleri okuyup anlayabilecek seviyeye getirebilen bir eğitim sistemini hedeflemek gerekir. Tabii medeni, yani şehirli olmayı öğretmek de eğitimin temel amaçlarından biri olmalıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">Her gün sokaklarda, metro, otobüs gibi toplu taşıma araçlarında vb. öyle davranışlara şahit oluyoruz ki insanların hiç eğitim almadıklarına, dolayısıyla okulların hiçbir işe yaramadığına hükmedilebilir.</p>

<p style="text-align: justify;">Son olarak estetik terbiyenin, çocukların güzel sanatlarla ilişki kurmalarını sağlayacak metotlar geliştirmenin de önemli olduğunu ifade etmek isterim.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Yıllarca öğretmenlik yapmış biri olarak eğitim öğretimin mimarı öğretmenlik sizce nedir?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Öğretmenlik zor bir meslektir. Böylesi zor bir mesleği icra edecek kişilerin de bu yola baş koymuşçasına fedakâr kimseler olmaları gerekir. Yani öğretmenlik mesleğini zorluklarını bileyerek, isteyerek seçmiş ve kendini iyi yetiştirmiş olmak çok önemli.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Mesleğini severek yapan, konusuna ve alanına hâkim olan öğretmenleri öğrenci zaten hemen fark eder. Öğretmen idealist ve öğrencileri arasında gelecek vadedenleri keşfedebilecek, onlara yeni ufuklar açarak geleceğe hazırlayacak donanıma sahip olmalıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">Eğitim öğretimin olmazsa olmazlarından biri de sabırdır; iyi öğretmen sabırlı, tahammüllü ve öz güven sahibidir. Öğrenciler, kendine güvenen öğretmenlere daha fazla saygı duyar ve onlarla rahat ilişki kurarlar. Böyle öğretmenler ve onların sözleri, tavsiyeleri ömür boyunca unutulmaz.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>İçinizdeki öğretmeni ve sürekli araştırma içinde olan öğrenciyi nasıl canlı tutuyorsunuz?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Küçük yaşlardan beri meraklı bir yapıya sahibim. Okuduğum her kitap bende merak duygusunun artmasına yol açmıştır. Kitaplara ulaşmanın çok zor olduğu dönemlerde okumaya başladı benim neslim, özellikle taşrada okuyacak kitap bulmak zordu. Bu sebeple elime geçen her kitabı, daha doğrusu basılı ne bulursam hepsini yutarcasına okur, yeni şeyler öğrenmenin heyecanını duyar, tabii biraz da cakasını satardım.</p>

<p style="text-align: justify;">Merak duygusunu sürekli canlı tuttum ve tutuyorum. Yazmak için ilgilendiğim hiçbir konunun peşini bırakmam. Yani fi tarihinde yazdığım bir kitap benim için bitmiş bir kitap değildir. O kitap daima açık bir kitaptır. Çünkü bilgi sürekli üretilen ve değişebilen bir şeydir. Bugün geçerli olan bilgi, yarın için geçerli olmayabilir. Dolayısıyla tecessüsünüz sürekli uyanık değilse, literatürü takip etmiyorsanız geride kalırsınız.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Hayatınızda ya da araştırmalarınız arasında sizce unutulmayan ya da unutulmaması gereken öğretmen kimdir ve sebebi nedir?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Mesela ben ortaokul Türkçe öğretmenimi hiç unutamıyorum. Çetrefil dil bilgisi kurallarını o kadar güzel ve anlaşılır bir şekilde anlatırdı ki inanın, hâlâ o bilgilerden istifade ediyorum.</p>

<p style="text-align: justify;">Bir merakım da resimdi, yaşımdan beklenmeyecek seviyede resimler çiziyordum. O, Türkçe öğretmeni olduğu hâlde, sınıfta dolaşırken benim yaptığım resimleri gördü ve ertesi gün resim tekniğiyle ilgili bir kitap getirdi. Şiir yazdığımı da biliyordu, başka bir gün de Şiir Sanatı isimli bir kitap tutuşturdu elime, “Bunu dikkatle oku!” dedi. Yaşar Nabi Nayır’ın şiir hakkında yazılmış önemli yazıları bir araya getirdiği bu kitap hâlâ kütüphanemde durur. Kısacası, Türkçe öğretmenimin gösterdiği ilgi yolumu açtı ve edebiyatla daha yakın ilişki kurmamı sağladı.</p>

<p style="text-align: justify;">Bu erken okumuşluğum; şiir, roman, deneme gibi türlerle tanışmama da vesile olmuş, Yahya Kemal’i de erken keşfetmemi sağlamıştır. Türk kültürünün meseleleriyle Yahya Kemal sayesinde ilgilenmeye başladım.</p>

<p style="text-align: justify;"><strong>Öğrencinin, öğretmenine yönelik vazifeleri açısından nelere dikkat etmesi gerekir?</strong></p>

<p style="text-align: justify;">Öğrenci, öncelikle öğretmenine saygı duymalı ve ondan ne kadar mümkünse o kadar yararlanmak için gayret göstermelidir. Eskiden öğrenci değil, talebe denirdi; talebe talep eden, isteyen demektir. Öğrenmek istemeyene ağzınızla kuş tutsanız bir şey öğretemezsiniz. Evet, öğrenci öğretmeninden isteyecek, daha fazlasını isteyecek.</p>

<p style="text-align: justify;">Esasen öğretmenin verimli olabilmesi aynı zamanda öğrencilerinin öğrenme arzusunun seviyesine bağlıdır.</p>

<p style="text-align: justify;">Elbette, öğretmen, öğrencilerini saygılı olmaya mecbur edecek donanıma, öz güvene ve otoriteye sahip olmak; devlet de gençliği, yani geleceğimizi emanet ettiği öğretmenlerinin itibarlarını korumalarını sağlayacak şartları sağlamak zorundadır.</p>
</p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Aile Dergisi</category>
      <guid>https://www.diyanethaber.com.tr/besir-ayvazoglu-ogretmenlik-zor-bir-meslektir-boylesi-zor-bir-meslegi-icra-edecek-kisilerin-de-bu-yola-bas-koymuscasina-fedakr-kimseler</guid>
      <pubDate>Wed, 27 Nov 2019 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://diyanethabercomtr.teimg.com/crop/1280x720/diyanethaber-com-tr/images/haberler/2019/11/besir_ayvazoglu_ogretmenlik_zor_bir_meslektir_boylesi_zor_bir_meslegi_icra_edecek_kisilerin_de_bu_yola_bas_koymuscasina_fedakr_kimseler_h8171_84050.jpg" type="image/jpeg" length="20758"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
