Medyanın Münbit Arazisi: Din

İnsanoğlunun aşkın merkezle irtibatının neticesi din ile birey ve toplumla doğrudan iletişim kurmanın günümüzdeki hâkim mecrası medya arasındaki ilişkide zaman zaman metafizik boyutun fizik âleme indirgenme çabalarından kaynaklanan bazı olumsuz yan etkiler müşahede edilmektedir. Bu ikili ilişkide bizleri karşılayan etki alanı geniş kavramların başında ise istismar gelmektedir. O halde son zamanlarda din ve onunla bağlantılı unsurlarla aynı cümle içinde sıkça adı geçen istismar gerçeğini derinlemesine tahlil etmek faydalı olacaktır. Ortaya konulan bir emek karşılığında fayda elde etme içeriği taşıyan bu ifadede “vesile” ve “maksat” merkezli iki kutuplu bir boyut tebarüz etmektedir. Buna göre, bir ideale ulaşma hususunda müspet sonuç elde etmek isteniyorsa hem vesilenin hem de maksadın müspet olması gerekmektedir. Aksi takdirde bu alanlardan herhangi birinde menfi bir yaklaşım söz konusu olduğunda netice de menfi olacaktır. Bu mukaddimeden hükme doğru yol alacak olursak, günümüzdeki medyanın nihai amacı, kapitalist düzen içinde varlığını yine kapitalle ikame etmek olduğuna göre, vizyona arz edilen dinî öğelerin istismara kapı aralamak için kullanıldığını belirtmek hakkı teslim edilmesi gereken bir analizdir. Çünkü seküler yayıncılığı ilke edinen ve kapitalizmin var ettiği moda kültürü dolaşıma sokan medyanın, doğrudan din hizmeti sunduğunu söylemek mümkün değildir. Ayrıca modernitenin, kendisine ait varlık alanı oluşturmasıyla dini perdelediğini ve sonrasında aynı kaynaktan beslenen medyanın din realitesini tekrardan görünür kıldığını düşündüğümüzde, ortada tamamen menfaate dayalı paradoksal bir ilişki ağı göze çarpmaktadır. Böylelikle, varlık gayesi din ile taban tabana zıt olan medyanın bu muhkem olguyu vizyona konu etmesinin altında yatan asıl gerçeğin, daha fazlasını kazanarak rekabetten galip ayrılma düşüncesi olduğu netlik kazanmaktadır. Bu itibarla, zikredilen dünyevi gaye üzerine sektör oluşturarak önemli bir pazar inşa eden medyanın farklı bir matematiğinin olduğunun, sanıldığının aksine yeşil yahut kırmızı gibi bir renginin bulunmadığının altını çizmek gerekir.

Bu noktadan hareketle ifade edelim ki, bugün medyada din etiketi taşıyan tüm ürünler saman alevi etkisi yaratan, uzun soluklu olmayan, günübirlik, kolaycı bir anlayışın hegemonyası altındadır. İdeale ulaşmada aslolanın devamlılık olduğunu göz ardı eden ve tüketim üzerine kurgulanan medya, maddeci düzenin ihyası adına pragmatik bakış açısıyla her dönem için yarayışlı yeni mecralar keşfetmektedir. Dolayısıyla bu durum, temel motivasyonu reyting ve reklam olan medyanın kendi diliyle bariz bir “devamlılık hatası” barındırmaktadır. Bu açıdan, sezonluk dinî içeriklerin bir daha vizyona çıkarılmamak üzere rutubetli arşivlerde saklandığı önemli bir tespit olarak karşımızda durmaktadır. Bu da popüler rüzgârların yönünü tayin ettiği, ilgi görüp alkış alma üzerine kurulu bu sistemin, maksadın hasbî olmaması sebebiyle din adına ortaya konan her şeyi öğüttüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca dinî motifleri dünyevi çıkarları için kullanabilen medyanın spor, magazin, haber ve diğer eğlence içeren yapımlara yaklaşımı analiz edildiğinde, dinî yayınların bunlara göre albenisi olmayan, ikincil planda kalan ucuz prodüksiyonlar olarak varlık gösterdiği müşahede edilmektedir. Bu tespit de medyanın, aynı zamanda çifte standartlı bir anlayışa sahip olduğunun açık göstergesidir.

Medyadaki bahse konu parçacı ve faydacı yaklaşımın en önemli göstergelerinden biri de bu mecranın kırmızıçizgiler barındırmasıdır. Medyanın kendi düzeninin sorgulanmasına veya eleştirilmesine tahammülünün olmaması bunun en bariz göstergesidir. Bu sebeple medya, dinin hayata doğrudan temas eden belirleyici ve yaptırım gücü yüksek hükümlerinden ziyade, dramatik bir üslupla aktarılan “fezâil” bahislerine yeşil ışık yakmaktadır. Dolayısıyla bu anlayış, dinî meselelerin yalnızca cami eksenli bir yaklaşımla ele alınmasını öncelemektedir. Bu tercihle medya, dinin bireye, topluma ve hayata ciddi dokunuşları olan etkin söylemini törpüleyerek vasıf, unsur, boyut ve yansımalarına müdahalede bulunulmuş debisi düşük bir dinî söylemi ön plana çıkarmak istemektedir. Bu durumda söz konusu anlayış, dinî bilgiyi aktaran kimsenin hak-hakikat adına deklare edeceklerini kontrol altında tutmakta, muhatap kitleye de o an için geçici iyilik hali olarak ifade edilebilecek duygusal bir tecrübe yaşatmaktadır. Bugün medyanın topluma iman, ibadet ve ahlak düzleminde ideal bir perspektif çiz(e)memesinin altında yatan başat faktör budur. Bireyi pasifize eden bu bilinçli hamle, maalesef ilerleyen aşamada kişinin dinî hassasiyetini kaybetmesine zemin hazırlayarak zihin ve gönül dünyasında onulmaz yaralar açmaktadır. Fakat bu konudaki en dramatik tablo, medya eliyle dünyevileşen dinî algı ve pratiklerde vücut bulmaktadır. Nitekim bugünkü medya, kitlelerin tümüne ulaşmak için nasıl spor, magazin, din gibi bazı müstakil alanlar ihdas etmişse, aynı yöntemle yaşanan hayatı da kompartımanlara ayırarak dini, yaşamın belli bir bölümüne hasretmiş ve bireyi sekülerleştirmiştir.

Günümüzde bilgilendirme ve rehberliğin aksine, eğlendirme ve hüzünlendirme yönü ağır basan medya, zaman zaman din ile ilgili sınırlı müspet semereler ortaya koysa da din gibi girift, spesifik ve uzmanlık gerektiren bir olgunun medya eliyle öğrenimi mutlak manada mümkün değildir. Medyada dinin kamuoyuna arz edilmesiyle alakalı sözü edilen başarısızlığın temelinde ise dinin klasik yöntemle sunumundaki interaktif boyuttan, televizyon özelindeki medyanın mahrum olması yatmaktadır. Özel bir vakit tayin edip emek harcayarak dinî bilgi edinimi için uzak-yakın demeden yollara revan olan sahici kişilerle kurulan bu organik bağ, ne yazık ki bugün soğuk, donuk ve gerçekçi olmayan ekranlarda ortadan kaybolmuştur. Muhatapla araya ciddi mesafeler sokan, irşat faaliyetinden hedeflenen muhasebe, kalp huzuru, istikamet gibi müspet idealleri yok sayıp insanı mekanikleştiren bu yapı, bireyin eşya ve hadiseyi kavrama yeteneğini zayıflattığı gibi, dine ve onunla doğrudan ilintili alanlara yönelik farkındalığına da ket vurmaktadır. Zira kişinin bir bakıma dindarlığını tatmin ettiği bu aldatıcı mecra, karşı tarafa hazır bilgi kalıplarını sunan, onlar üzerinde tezekkür, tefekkür ve tedebbürü itibara almayan tek yönlü bir kurguda dizayn edilmiştir.

Sonuç olarak, asıl görevi halkı doğru bilgilendirerek ideali sunmak olan medyanın, dine dair ortaya koyduğu faydacı yaklaşımın gaye ve vakıaya dönük tezahürleri iç açıcı gözükmemektedir. Hal böyleyken din hizmetini, dinin hoca, kaynak, metodoloji ve muhatap açısından geçmişten bugüne uygulanagelen muhkem yapısına sadık kalarak icra etmek hem insanı hem Yaratıcıyı razı edecek biricik yöntem olarak belirginleşmektedir. Hakkıyla uygulandığında hayrı tüm boyutlarıyla temin edecek bu yaklaşım, kaosu dindirip taşları yerine oturtacak ve kapitalizmin verdiği sufleyle oyununu sahneleyen medyayı da bereketli gördüğü başka havzalara sondaj vurmaya sevk edecektir.

YORUM EKLE