banner199

banner103

Müselliyetü’l-Garib

Müselliyetü’l-Garib Brezilya’da İlk Müslümanlar (Brezilya Seyahatnamesi)

Makaleler 28.02.2020, 12:39
Müselliyetü’l-Garib
© Diyanet Haber
banner200

Nasıl anlatılır nasıl izah edilir bilemiyorum. Hani bal yapmak için arı kovanını terk ederde, akşama kadar o gül sen misin, o çiçek ben miyim dolaşır durur ya! Benim durumum da ona benziyor. Gerek evde gerek çalıştığım yerde asli görevlerim dışında -o da fazla meşgul etmiyor- ‘darı ambarına düşmüş tavuk’ misali masamın üstündeki ve kitaplığımdaki kitapları durmadan alıp okuyorum.

Her daim de yeni kitap alıyor, buluyor ve özenle okumaya çalışıyorum. Açlığını gidermeye çalışan açlar, susuzluğunu gidermeye çalışan susuzlar gibi yedikçe yiyor, içtikçe içiyorum. Bu açlığımın ve susuzluğumun hiç gitmemesi için de Allah’a dua ediyor ve niyazda bulunuyorum.

Bugün (25.02.2020) Bşk. Yrd. Prof. Dr. Huriye Hocayla TDV yayınları ve yayın politikası hakkında fikir alışverişinde bulunduk. Bu arada Hoca Hanım, yeni çıkan kitapları gösterirken nasıl da mutlu gözüküyordu.

Görüşme esnasında çalıp ta bakamadığım telefona cevap sadedinde amcaoğlum Bekir Bey’in odasına uğradım. Arkadaşlarıyla muhabbet ediyorlarmış. Biz girince arkadaşların bir kısmı çalışma ofislerine gittiler. Bu arada sehpanın üzerinde üç torba içinde kitaplar gördüm. Müsaade isteyerek baktım. Yabancı dilde yazılan kitaplardan biri dikkatimi çekti. Merakla baktığımı gören ilgili arkadaş, “o kitap beş dilde (Türkçe, Arapça, İspanyolca, Portekizce, İngilizce) çevirisi yapıldı. Orijinal bir kitap” dedi. Birini de ban verdi.

“Gül” hakkındaki yazımı henüz bitirmiştim. Huriye Martı Hoca’nın ‘Seçme Hadisler Güzel Ahlak’, M. Şerafettin Yaltkaya’nın ‘Dini Makalelerim’ kitaplarının yanı sıra okumakta ve yazmakta olduğum ‘Böyle Geçer ki Zaman Teoman Durali Kitabı’na da fasıla vererek çok ta hacimli olmayan ‘…Brezilya Seyahatnamesi’ kitabını okumaya başladım. Okuduktan sonra da tanıtmak istedim.

Kitap, takdim, sunuş, çevirenin önsözü ve söz başı kısımlarıyla birlikte toplam elli sekiz sayfadır. Ciltli, güzel baskılı, güzel yazılı, güzel kâğıda basılmış harika bir kitap.

Orijinal ismi “MÜSELLİYETÜ’L-GARİB” olan kitap, okunduğunda 1865’li yıllarda bir sevki tabinin insanı nerelere savurduğunu, nereleri ve kimleri gördüğünü, o tarihlerde Brezilya’da Müslümanların durumu ve algısının ne olduğunu göreceksiniz.

Kitabın yazarı yaşadığı olayı şöyle anlatıyor: ‘Ben günahkâr fakir Abdullah oğlu Abdurrahman. Aslen Bağdatlıyım. Şam-ı Şerifte yaşıyorken, kimi zorluklar, beni burayı da terk etmek zorunda bıraktı. Bir süre gurbete çıktım. Sonunda bin bir sıkıntı ve güçlükle İstanbul’a geldim. Burada imamlık göreviyle önceden tanıştığım Kaptan-ı Derya Ateş Mehmet Paşa’nın hizmetine girdim. Bir süre sonra Mehmet Paşa ölünce, Diniz Kuvvetleri’ne imam oldum.

Orada görev yaptığım sıralarda Donanmadan iki geminin Okyanus yoluyla Basra’ya gönderilmesi hususunda Padişah buyruğu çıktı. Ben de uzak ülkeleri görmek, gezmek istiyordum. Bu durum tam da isteğime uygun bir fırsat olarak göründü.

1865 yılının Eylül ayının başlarında, anılan gemilerle İstanbul’dan Basra’ya doğru yola çıktık. Ama yolculuğumuz sırasında karşılaştığımız muhtelif rüzgârlar, bizi isteğimiz dışında Güney Amerika kıyılarına, Brezilya’nın başkenti (Rio de Janeiro) sahillerine sürükledi. N. Ahmet Özalp; “Kitaplarında “yamyam” oldukları yazılı Osmanlıları görmek için akın akın limana gelen halk arasında Afrika kökenli insanlar da vardır...

Buradaki Müslümanlara, Müslüman gibi yaşama izni verilmediğinden Hıristiyan gibi görünmek   zorunda bırakılan bu insanlar, inançlarını yüzyıllar boyunca gizli biçimde sürdürmüşlerdir. İçinde bulundukları şartlardan dolayı gerçek İslam’dan uzaklaşmışlar. Öyle ki, kendini Müslüman olarak tanıtan Mağribli bir Yahudi, İslam’ın kurallarını canı istediği gibi değiştirebilmekte ve yine de bu insanları kendisine inandırabilmektedir. S.15   

Görüşmeleri esnasında İslam konusundaki bilgisini gören siyahi Müslümanlar İslam’ı öğretmesi için Abdurrahman Efendi’den ricada bulunurlar. O da Müslümanlara İslam’ın temel bilgilerini öğretmek amacıyla, gemileri terk ederek orada kalır. S.16

Bu durumu şöyle izah eder; “Brezilya’lı Müslümanşların ısrarlı istekleri üzerine, Deniz Kuvvetlerindeki imamlık görevinden ayrılarak salt Allah’ın hoşnutluğu için orada bir-kaç yıl kalarak onlara temel dini bilgileri öğretmeye çalıştım. Daha sonra Dersaadet’e dönerek (s.17) söz konusu ülkede gördüğüm kimi ilginç durum ve olayları bu kitapçıkta anlatmayı uygun buldum. Ortaya çıkan bu esere de “Müselliyetü’l-Garib” adını verdim.’ S.19

Takdim yazısını yazan Mehmet Görmez, ‘ Güney Afrika’daki Müslümanları Ebu Bekir Efendi ile birlikte anarız. Japonya’daki Müslümanları Abdürreşit Efendi ile birlikte yâd ederiz. Latin Amerika’daki Brezilya’daki Müslümanları da Abdurrahman Efendi ile birlikte zikrederiz.’ Demektedir.

Görmez Hoca, ayrıca bu kitabın ortay çıkışını da şöyle izah eder; “Latin Amerika ülkelerindeki Müslüman kardeşlerimizle ilişkilerimiz, aslında Osmanlı dönemine uzanmasına rağmen 2014 yılı içerisinde Brezilya’lı Müslümanları temsilen Başkanlığımızı ziyaret eden Şeyh Halid Takiyyüddin ile birlikte yeniden canlılık kazandı. Şeyh Takiyyüddin’nin Başkanlığımızı ziyarete gelirken İstanbul’a uğrayarak Süleymaniye kütüphanesinden Şeyh Abdurrahman el-Bağdadi’nin Brezilya Seyahatnamesi adlı eserinin bir kopyasını temşin ederek beraberinde getirmesi, ziyarette Brezilya’daki Müslüman kardeşlerimizin, kendilerini Osmanlı döneminde İstanbul’dan Brezilya’ya seyahat eden bu büyük âlime nispet ettiklerini zikretmesi, ilişkilerimize yepyeni bir boyut kazandırmıştır.” S.14

Yazar kitabında, orada yaşadıklarının dışında gelirken uğradığı şehir, kasaba ve olayları içine alan 33 başlık altında izahatta bulunmaktadır.

Onlardan bir kaç tanesine değinerek geri kalanını meraklı okuyuculara bırakmak istiyorum. Bu konuya girmeden bir iki hususa açıklık getireyim. Kitaptaki bahsi geçen başlıklarda etraflıca açıklama beklenmemelidir. Az ve öz yazılmış. Ancak okuyucu oradan hareketle kendisi bazı yorumlarda bulunabilir.

Diğer bir husus, o iki gemi nasıl bir gemi ki, Basra’ya/Irak gideceği yerde Brezilya/Rio de Janeiro’ya gidiyor/sürükleniyor. Çünkü mesafe çok uzun. Bu yazıyı kalem alırken acaba yazar Basra’ya değil de başka bir yere mi gidiyordu da yanlışlıkla Basra yazdı diye düşünmeden edemedim. Zira bilgisayardan dünya haritasını açtım ve baktım. İstanbul’dan Basra’ya giderken Brezilya’ya sürüklenerek de olsa gidebilmek için Ak Deniz’den Süveyş Kanalını ki, o zaman kanalın açılmadığını düşünüyorum. Gene Ak Deniz’den Cebeli Tarık boğazını geçerek Kuzey Atlantik Okyanusundan Brezilya’ya gitmesi/sürüklenmesi gerekir… Kısaca haritaya bakınca bu durumun çok garip geldiğini söylemeliyim. Gerçi ne söylersek söyleyelim gerçek olan oraya gidilmiş olmasıdır.

Bazı konu başlıklarına gelecek olursak; ‘Kumandanın Korku ve Endişesi’ Şeyh Abdurrahman Efendi ile gemi kaptanı üç gün boyunca burada kalıp kalmama koşunda tartışırlar. Kaptan ülkeler arası sıkıntı çıkacağı endişesiyle müsaade etmek istemez. Fakat Müslümanların durumunu görünce de farzı aynın ihlali olacağını düşünerek müsaade etmemenin de manevi sorumluluk olacağını düşünür.

‘Müslümanlar Kumandandan Bir Adam İstiyorlar’ Kumandanın yanına girdiler: “Biz şimdiye kadar dünyada mevcut beyaz insanların tümünün Hıristiyan ve yalınız siyahîlerin Müslüman olduğunu sanıyorduk. Sizleri görünce diğer ülkelerde de Müslümanlar olduğunu anladık. Bundan dolayı çok memnun olduk.” Diyerek kendilerine İslam’ı öğretecek bir adam bırakılmasını rica ettiler.  Siyahîleri dinleyen kaptan Şeyh’i kalıp kalmama konusunda muhayyer bırakır. O da kalmaya karar verir. S.24,25,26   

İlginç bir hatıra; bir gün mahcup birisi Şeyh’in yanına gelir. “Efendim, fakir olduğum için parayı temin edememiştim. Şimdi ise tamam ettim. Artık Müslüman olabilirim.” Abdurrahman Efendi; ‘Ne parası’ diye sorduğunda Ahmet ismini alan Yahudi/Müslüman bizim Müslüman olabilmemiz için kendine yirmi altın verilmesi gerektiğini söylemiş…

Bunun yanlışlığını anlattıktan sonra bir anda on dokuz bin kişi Müslüman oldu. Müslüman olanların, kimi denize, rüzgâra ve şeytana, kimileri de güneşe, aya, yıldıza ve daha başka şeylere tapıyorlardı. Tüm bu çalışmaları yaparken de Hıristiyanların dikkatini çekmek için özel gayret ediyordum. Özellikle öğle ve ikindi namazlarını evlerinde kılıyorlardı. S.28

Nasıl oruç tuttuklarını (31), evliklerinin nasıl olduğunu (46), sahteden Müslüman olup Ahmet İsmini alan tercüman Yahudi’nin dinimizi nasıl tahrif ettiğini (32) Amerikan yetkililerinin nasıl olduğunu kitabı okuduğunuzda öğreneceksiniz.  

Kısaca yazdıklarım ve yazamadıklarımla çok ilginç hadiselerin anlatıldığı bu kitabı, başta din görevlilerimiz olmak üzere herkesin okunmasını hararetle tavsiye ederim.

Kaynak: Diyanet Haber
Yorumlar (0)