Mabetten Medeniyete

Doç. Dr. Özcan Güngör - Mabetler, inananları inanç temelli bir gaye etrafında toplayarak “biz olma” ve “bir gruba aidiyet” bilincinin kazanılmasına katkı sağlar.

Mabetten Medeniyete

Dünyada pek çok farklı toplum biçimine ve onların medeniyetlerine rastlanılsa da büyük medeniyet kurmuş bütün milletlerin çıkış noktası kutsal bir mabedin bulunduğu şehirdir. Hakikaten yeryüzünde mabetsiz bir toplum bulmak mümkün değildir. Bu bağlamda her medeniyetin ruh kökünü yansıtan bir değerler manzumesi vardır. Bu yönüyle inanan, düşünen, imar eden ve yöneten insanın; bu motivlerine yön veren en önemli düzenleyici saik dindir desek abartmış olmayız. (Korlaelçi, 1993: 35.) İlginç bir şekilde bütün dillerde mabetlerin “Tanrı’nın evi” anlamına gelmesi insanın fıtratındaki, “özü arama serüveninin” ortaklığına işaret etmektedir. (Taşpınar, 2013.) Eliade’nin de vurguladığı gibi Antik Çağ’dan itibaren medeniyetlerin çoğunlukla mabet merkezli olarak inşa edildiği görülmektedir. (Eliade, 2003.)

özcan güngör

Mabet terimi “ibadet edilen yer”, “ibadethane” ve “ibadete mahsus bina” anlamına gelir. Bir diğer ifadeyle bir dine bağlı olanların belli zamanlarda toplu olarak veya tek başlarına ibadet etmeleri için yapılmış özel mekânı ifade etmektedir. (Güç, 2003: 276.) Medeniyet kelimesinin lügat manası kentleşmek, şehre uymak, kentli gibi ince zarif olmak, özel manası ise bütün insanlar için lazım olan hayat şekli demektir. (Kutluer, DİA: 296.)

Medeni terimi üç ayrı anlamda günümüzde kullanılmaktadır.

a) Gündelik dildeki “medeni insan” şeklinde görgülü olma, kendini kontrol etme yeteneği olan değerler manzumesi sahibi kişiler için kullanılır.
b) Gelişmiş toplumları gelişmeyenlerden ayırt etmek için kullanılır. Daha çok Batılı toplumları kast ederek kullanılan bu anlam insanlığın ulaştığı maddi birikim ve gelişmişliği ifade sadedinde kullanılır.

banner74
c) Ortak özellikler gösteren sosyal gruplar veya bunların bütünü için kullanımı söz konusudur. (Görgün, 2003: 298.)

Günümüzde yapılan kazılarda bir medeniyete ilişkin bulguların başında mabetler gelmektedir. Örneğin Urfa’daki Göbeklitepe kazılarında insanlığın ilk mabetlerinden biri tespit edilmiştir. Demek ki insan imar etmeye ve medenileşmeye başladığı ilk anda aklına bir mabet inşa etmek gelmektedir. O mabet eliyle biz medeniyet sahiplerinin duygu, düşünce ve hareket sistemleri hakkında yorumlar yapabiliyoruz. (Ülken, 1953: 13.) Bu çalışmada mabedin medeniyetle girdiği etkileşimi genelden özele doğru ele almak amacındayız. Bu amacı gerçekleştirirken modern bireyin mabetle ilişkisi/ilişkisizliği ve medeniyet iddiası hep aklımızda duracak şekilde sorunsallaştırılacaktır.

özcan güngör

İnsanın imar sorumluluğu ve mabetler

“Sizi topraktan yaratan ve yeryüzüne yerleştirerek burayı kalkındırmakla görevlendiren O'dur.” (Hud, 11/61.) Bu ayet yeryüzünü müminler için secde edilen yer kılan Rabbimizin aynı zamanda orayı imar etme görevini de insana verdiğinin işaretidir. Bu ayetten hareketle İbn-i Haldun ünlü ‘Umran’ (İbn Haldun, 1989.) teorisini bir medeniyet kuramı olarak geliştirmiştir. Bu ayet bize en çok yaratılış gayemizi hatırlatarak, yeryüzünde bir medeniyet kurma görevini de yüklemektedir. Bu da sadece mabet inşa etmekle değil aynı zamanda insanı medenileştirerek medeniyet kurmayı salık vermektedir. Mabetleri inşa etmenin yanında esas olanın onların eliyle insanı imar etmek olduğu anlaşılmalıdır. Çünkü insanın vicdanını, ruhunu ve gönlünü imar edemediği takdirde mabette de olsa gerçek bir medeniyet inşa etme imkânı yoktur. Sahte ve yanıltıcı hakikatlere ram olmuş bir medeniyet insanının sorumluluğunu kaldırmayacağı ve bu sorumluluğun mabedi imar edenler olarak müminlerin üzerinde olduğunu hatırlatmaktadır. Bu yüzden mabetle medeniyetin, laboratuvarla seccadenin, akılla vahyin, bilimle irfanın, deneyle keşfin, rüya ile gözlemin mezc olmasından gerçek medeniyet inşa edilebilir kıvama gelecektir.

Herkes bir anlamda bireysel medeniyetini inşa ederken kalbine müracaat etmek durumundadır. Vücutta kalp ile toplumsal yaşamda mabetlerin benzer roller gördüklerini söyleyebiliriz. Günde beş vakit ezanla kalbin bütün vücudun sağlıklı yürümesi için yürüttüğü faaliyetlere benzer şekilde Medine’yi medeniyete davet eden mabetlerde olduğu gibi.

özcan güngör

İslam medeniyeti ve mabetler

Her dinin mutlaka bir mabet anlayışı vardır. Bu anlayış o dinin tanrıya, peygambere ve varlığa ilişkin ontolojik tutumlarını yansıtır bir felsefeye dayanır. İslam dininin diğer dinlerden mabet yönüyle ayrıldığı çok önemli noktalar olmakla birlikte bunlardan en kritik olanı İslam’da ibadetin sadece mabede bağlı olmadan uygun olan çarşı, pazar, ev veya yeryüzünde temiz olan herhangi bir yerde yapılabilir olmasıdır. (Buhari, Śalât, 56, Teyemmüm, 1; Müslim, Mesacid, 3, 4.)

Hz. Peygamber Mekke’de yaklaşık 13 yıllık bir süreçte insanları iman merkezli bireysel Müslümanlık temelinde eğitirken, Medine’de durum farklı olmuştur. Medine’ye göç eden insanların en temel özelliği yanlarında taşıdıkları dünyevi malzemeleri değildi, birçoğu zor şartlar altında en az yükle yola çıkmak zorunda kalmışlardı. Ancak Medine’ye götürülen, inşa edilen bireysel Müslümanlık yanında sahip oldukları düzen anlayışları ve mesleki uzmanlıklarıydı. Bu medeni özelliklerini sisteme döküp ete kemiğe büründürmek için ilk yapmaları gereken şey ise mabet inşa etmekti. Zira sistemsiz, istişaresiz, paylaşımsız ve takviye edici ruh motivasyonu olmadan insana ait yetenekler tek başına yeterli olmayacaktı. Onlar, Medineli yerli kardeşlerinin yardımıyla mabet merkezli ticari, hukuki, askerî ve siyasi bir sosyal tabaka oluşturarak medeniyet yürüyüşünün ilk sağlam hareketini başlatmışlardır. Bu yüzden medeniyete giden yolda ilk iş mabet inşa ederek toplamı görmek olmuştur.

Hz. Muhammed (s.a.s.), Muaz bin Cebel (r.a)’i Yemen’e gönderirken ona ilk tembihlerinden biri de orada önce bir mescit inşa etmesidir. O da bu tavsiyeye uyarak halen ayakta olan Taiz’de bir mescit inşa etmiştir. Amr b. As tarafından fethedilen Mısır’da Hz. Ömer’in emriyle eski şehir yerine yeni bir merkez olarak Fustat’ı inşa ederek bir cami yapmıştır. Emeviler döneminin sembol eserleri hep camiler olmuş adeta camilerin verdiği ruhla yeni medeniyet her bir köşeye taşınmıştır. Örneğin Şam Emeviye, Halep Emeviye ve Kudüs’teki Mescidi Aksa bunlardandır. Abbasi’ler döneminde bilhassa dine yeni giren Türkler için inşa edilen Samerra şehrindeki Ulu Camii aynı ruhun dışavurumudur. Yine Mısır’ın sembollerinden el-Ezher Üniversitesi tamamen cami etrafında oluşmuş bir mabet üniversitesidir. Selçukluların daha ilk başlardan itibaren örneğin Diyarbakır’da kurdukları devasa Ulu Cami vb. (Uğurluel, 2013.) Osmanlı’nın fethettiği beldelerde ilk iş olarak cami inşa etmesi mabet merkezli bir medeniyetin tarihte birbirini modelleyerek geliştiren izleridir.

Çağımızda medeniyete bilhassa İslam medeniyetine savaş açanlar ilk önce mabetleri yıkmaya başlamaktadırlar. Bosna, Şam ve Kabil vs. bunun örnekleriyle doludur. Mabet üzerinden bir medeniyete ruh veren yapılar hedef alınarak kökler silinmeye ve düşmanlığın zirvesi sergilenmeye çalışılmaktadır.

özcan güngör

Mabetler ve Türk-İslam medeniyeti

Türk-İslam kültüründe mabetler hiçbir zaman tek boyutlu düşünülmemiş, aksine insanı toptan saran bir medeniyetin en temel yapı taşı olarak planlanmıştır. Külliye tarzında inşa edilen mabetlerle gündelik yaşam, hukuki düzen, eğitim sistemi ve akademya aynı mekânda cami etrafında şekillenerek âdeta mabedin rehberliğinde ve sükûnunda aynı zamanda bir medeniyet inşa edilmiştir. Bursa’daki Yeşil Cami ve etrafındaki imarethane iyi bir örnek olabilir. Ankara savaşından sonra Osmanlı yıkıldı denilirken bu cami görkemli bir şekilde inşa edilerek halka tekrar yeni bir heyecan kazandırılmaya çalışılmıştır. Bir de caminin giriş bölümü devlet işlerine, iç kısım ibadete ayrılmış. Girişin üstünde ise padişahın ailesiyle kaldığı odalar, yanda aşhane, cami içinde medrese yapılmıştır. Bir medeniyet için temel olan şeyler bir mabette toplanmıştır. Halkın irfanının yanı sıra külliyeler, sosyal yardımlaşma müesseselerinin de yeraldığı büyük ve sistemli medeniyet pınarları olarak işlevler gördüğü bilinmektedir. Son zamanlarda benzer sosyal faaliyetlerin icra edilebileceği mabetlerin inşa edilmeye çalışılması da aynı ruhun devamı niteliğinde ve medeniyet köklerinin yeniden yeşermesinden başka bir şey değildir. Aslında bu kültürün ilham aldığı uygulama Medine’de Hz. Peygamber eliyle inşa edilen ve pek çok faaliyetin bizzat yürütüldüğü Mescid-i Nebevi’dir. Benzer şekilde Mevlana metaforuyla pergelin sabit ayağı mabet etrafında yerleşirken gündelik ihtiyaçlar, siyasal anlayışlar, hukuki problemler ve eğitim kurumları onun çevresinde ana eksenden ayrılmadan vücut bulmaya başlamış ve asırlarca bu model geliştirilerek Anadolu’daki pek çok medrese ve külliyede devam ettirilmiştir.

Denilebilir ki bir medeniyetin ayak izini sürmeye mabetler üzerinden başlanabilir. Çünkü insanlar kendilerinde olan maddi ve manevi güzellikleri en ölümsüz yerde sergilemek isterler. Bu yüzden mabetlerde yaratıcısına yaklaşmaya çalışan insanlar yüreğinden zihnine, zihninden ellerine, ellerinden de taşa, ağaca, cama, seramiğe medeniyet işlemişlerdir. (Akçayılmaz, 2009.) Eğer bu medeniyet İslam medeniyeti ise mimaride ilk önce yapının bizatihi kendisi ön planda değildir. Bunun yerine ilk önce insan ruhunu okşayan ve ona derinlik kazandıran âdeta teskin ve mizan veren hâliyle kendini inşa eden aklı nazara verir. Bu âdeta İslam medeniyetine kazınan kendisini değil ancak yaratanı ve bu yaratanın verdiği aklı mükemmel kullanan sanatkâr yoluyla yine Rabbi hatırlatan bir tavırla mimari inşa edilmiştir. Bu incelik bizim medeniyetimizin mabetleri olan Selimiye’den Süleymaniye’ye, Mihrimah Sultan’dan Yenicami’ye kadar ecdat mabetlerinin hemen tamamında görülebilecek bir estetik bakıştır. Ayrıca bu camilerde günümüzde bile etrafındaki evlerin daha mütevazı yapılışı mabetleri daha heybetli bir şekilde Allah’ı hatırlatırcasına nazara verilmesi amacındandır.

Bir milletin zihinsel haritasını, inançlarını, hayat felsefesini ve varlığa yüklediği manayı anlamak için onların inşa ettiği şehirlere bakmak gerekmektedir. Çünkü medeniyetler önce şehirlerde vücut bulur, ifade edildiği üzere medeniyet kavramı bile şehri çağrıştır anlama sahiptir. Hatta günümüzde medeniyet yerine zaman zaman kullanılan “uygarlık” kelimesi de şehirli Türklere izafeten Uygurlar’dan mülhem kabul edilmektedir. Ruh güzelliği ve estetik algısı kemale ermeyen insanların inşa ettiği gecekondumsu mabetlerin son zamanlarda hızla yerlerini yeni mabetlere bıraktığını görmek de gelecek adına ümit vericidir. Aslında o muhteşem mabet medeniyetini kurmuş bir milletin ahfadı olarak, ülkemizin göç sonrası şehirleşen nüfusunun ilk önce kendi ihtiyaçları ve benlik algısı istikametinde inşa ettiği gecekondu benzeri mabetlerin, gelişen ve eğitim düzeyi artarak İslamileşen insanımızın medenileşmesi sonucu mabet algısı ve ihtiyacı da değişmiştir. Bir süreç olarak medeniyetimizi yansıtacak türden ince estetiği ve duyguyu verecek mabetlerin gelişerek yapılacağı beklentimiz arasındadır.

Bir anlamda mabetle ortaya konan mimari ruh anlayışı inançların dışa vurumudur. Genellikle mabetlerdeki estetik, sadelik ve insanı kavrayan ruhla medeniyetimizdeki yükselişlerin paralel gittiğini de vurgulamak gerekir. Tanpınar’ın Beş Şehir eserindeki değindiği şehirlerin tamamında camiler ana figür olması yanında, onun ifadesiyle bir “ruh medeniyeti”, bir “iç âlem medeniyeti” olan Osmanlı Devleti’nde, medeniyetin göstergesi olarak şehir mimarisi başta olmak üzere her sahada tevhidin yansımaları ve ibadetin bireye kazandırdığı dış ruhun yansımaları görülmektedir. Çünkü insanın inancı, idrakinin kendisine yansıttığı hakikat üzerinden inşa edilir. Oysa çağımızda adeta insani benliği dışa vuran, insana korku ve güvensizliği aynı anda telkin eden, insan kibrinin dışavurum olarak devasa gökdelenler kendilerini öne çıkararak medeniyet algılarının da bencil ve sadece kendi kapitalist anlayışın sonucu olarak kar amaçlı şekillendiğini gösterir niteliktedir. İslam mabetlerinde kubbe sistemi bir yönüyle medeniyet algımızdaki inceliği de ortaya çıkarır. Öyle ki kubbedeki ince ruh, İslam medeniyetinde yuvarlaklık, daraltmama, sınırlandırmama ve çerçeve içine almadan Hakk’ın sanatının sonsuzluğa açıldığına işaret eder. Oysa Batı orjinli medeniyet mimaride kare şekli daha çok ve belirgin bir şekilde kullanma eğilimindedir. Bu durumda metafiziği zayıf veya kabul edilmeyen, sınırları cismani varlıkla kaim ve tahayyülün de dört köşe içerisinde düşünüldüğü bir medeniyet algısını işaret eder. Bizde bu bir yönüyle tevhidin bir yansıması olarak bütün varlığı bir bütün içinde görmenin medeniyet diliyle mimariye aktarılmasıdır. Bu gerçekten hareketle İslam mimarisinde kubbe, şekil olarak sonsuzdan birliğe yükselişi sembolize eder.

özcan güngör

Medine ve medeniyet

Medine şehir demektir, bu yönüyle “medeniyet” kavramı şehirle yakından ilgilidir. Ancak “şehir” kavramı aynı zamanda Müslüman toplumun en temel belirleyici özelliklerinden biridir. Bu yönüyle İslam şehri, sadece mimariyle ilgili bir medeniyet değil Müslüman şahsiyetinin içinde inşa edildiği bir toplumsal yapıya işaret etmektedir. Medeniyet iddiasına sahip olmak aynı zamanda mekânın imanımızdan kökünü alan bir ruha ihtiyaç duymasıyla ilgilidir. Son yıllarda Müslümanlar Yahya Kemal’in ezansız semtler dediği mekânlar inşa etmeye başladılar. Ezanlar okunuyor ancak medeniyeti kuracak neslin Yahya Kemal’in, “Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük” derken ki mekâna sinen ruha uzak kaldığı düşünülmektedir. Mabetlerin/minarelerin kaybolduğu ve adeta saklanacak yer aradığı medeni şehirlerin medeniyet iddiası içi zor doldurulur bir iddiadır. Mabedin şehre/medeniyete/ruhlara damga vuramadığı mekânda yaşayan nesillerin ileride çoraklaşma ihtimali çok yüksektir. Zira insan görerek, duyarak, konuşarak ve hissederek karakterini inşa etmektedir. Mabetlerin medeniyet serüveni bir yönüyle toprağın imana getirilmesi serüvenidir. Oysa büyük metropollerde gökdelenler arasında saklanan mabetlerin durumu orada yaşayan insanın dini anlamda ruh halini yansıtır özelliktedir. Eskiden mahallelerde küçük mescitler inşa edilirken, merkezde bütün ihtişamıyla şehre yol veren, renk veren ve sembol değer katan camiler inşa edilirdi. O büyük camiler etrafında şekillenen hayat bireylerin her türlü ilişki ve sosyalleşmelerine imkân verirdi. Topçu’nun “Öyle şehirler var ki, içerisine her adımda bir mabet yapsanız, o yine mabetsizdir.” (Topçu, 1997: 324.) sözü aslında bize, içinde yaşamaya çalışan insanları yalnızlaştıran, kendi benliğinden uzaklaştıran, yabancılaştırıcı ruh atmosferi içinde mekânsızlaştıran, neşvesiz ve heyecansız büyük şehirleri hatırlatmaktadır. Her şeye rağmen, insandaki idealsizlik, isteksizlik ve ruhsuzluğu aşacak kalıp ve damarın bulunabileceği yer, metropol de olsa bir anlamda insanın medenileşeceği yer olan mabetlerdir. Bu mabetler eliyle medenileşen insan ancak gerçek ve alternatif bir medeniyet kurabilir.

Mabet ve modern zaman medeniyeti

Modern zamanlarda mabetle medeniyet iki ayrı anlam dünyasına işaret eder olmuştur. Oysa insanlık için iki temel yaratılış ilkesi ve yönü olan madde ve mana yönü gibi mabetle medeniyet birbirine muhtaç ve tamamlayıcı unsurlardır. Ne zaman ki medeniyetin temel ilkeleri mabet ve onun temsil ettiği duygu/kalp ve vicdan mekanizmalarını hor görmüş, insana kattığı irfanı hafife almış ve âdeta onun yok oluşu için sevinç naraları atılır hâle gelinmiş, işte o zaman medeniyet de “tek dişi kalmış canavara” dönüşmeye başlamıştır. Elbette bu ikisinin farklı kaynak ve fonksiyonları vardır ancak bunlar kaynak, değer, amaç ve sonuçlarıyla birbirinden ayrıldığında kâinat ve insan adeta iki parçalı bir bölünme yaşayacaktır. Mabedin içinden bilgi, hikmet ve bilim dışarı atıldığında mabet kuru bir ritüel merkezi hâline gelir ve medeniyeti de kaybeder. Aynı şekilde irfan, içe bakış, vicdan ve kulluk şuuru medeniyetin ötelenmiş/gerek duyulmayan metafizik unsurları olarak değersiz kabul edilirse mabetle birlikte medeniyet özü/aslı ıskalama sorunuyla baş başa kalacaktır.

özcan güngör

Mabetler günümüz modern medeniyetine/insanına ne vaat eder?

Toplumsal hafızanın sürekli tanığı olarak mabetler, medeniyetin temelinde yatan en önemli saik olan dinin aracı kurumlarıdır. Öyleyse medeniyetin temelinde Medine varken, Medine’nin temelinde de din vardır. Hafızanın diri tanıkları olarak mabetler topluma bir güven duygusu kazandırdığı gibi zaman zaman kendi tarihsel ve kültürel kimliğindeki temel inanç, ruh ve aklın nasıl bir kimliğe dönüşerek kendi benliğini yansıttığını adeta insana sürekli hatırlatır.

Bireyselliğin her alanda arttığı, yaşam sisteminin insan gruplarını ayrıştırdığı ve mümkün olduğunca küçük parçalara ayırdığı modern dünyada insan, ancak mabet etrafında bir topluluk oluşturması hâlinde yıkıcı ötekileştirmelerden, ağır yalnızlıktan, toplumsal desteksizlikten, ruhi tatminsizlikten kurtulma imkânına sahip olacaktır.

Eğer bugün bir medeniyet krizinden bahsediliyorsa, bu krizle baş etmeye çalışan insanın en çok ihtiyaç duyduğu hasletlerin mabetlerin fonksiyonları üzerinden sağlaması mümkün görünmektedir.

Mabetler, insana sabitelerini hatırlatır/kazandırır.

Mabetler, toplumsal hayata insanı hazırlar.

Mabetler, toplumsal süreklilik ve mekânın merkeziliği üzerinden medeniyet çerçevesini belirler. Bir anlamda o, huzur ve sükûnun sağladığı hareketsizlikte engin derinliği yeşertir.

Mabetler, toplumsallaştırma işlevi görerek bireyin hayatına anlam katar.

Mabetler, yoluyla oluşturulan yakın mümin dost çevresi bireye güvenilir bir sosyal çevre imkânı sağlar.

Mabetler, inananları inanç temelli bir gaye etrafında toplayarak “biz olma” ve “bir gruba aidiyet” bilincinin kazanılmasına katkı sağlar.

Mabetler, insana sürekli bir şekilde itikat, ibadet, ahlak, sağlık, örf ve âdetler gibi pek çok alanda kimliğin sağlam temellerini hatırlatır.

Mabetler, dünyada sahip olunan her türlü değerin “kubbede hoş bir seda” bırakmadıktan sonra geçici olacağı ilkesini hatırlatır.

Mabetler, varlığıyla toplumu kolektif bir ruhta tutma, destekleme ve yaşatma yolunu öğretir/hatırlatır.

Mabetler, başta anne-baba olmak üzere yakın akraba ve dostlarla ilişkilerin yaygınlaşmasını hatırlatır/ öğretir.

Mabetler, toplumsal hayata zarar verici, bireysel yaşamı büyük oranda tahrip edici kötü iş, çirkin davranış ve toplumsal vicdana sığmayan insana insan olduğunu hatırlatıcı hakikatlerin öğretildiği/hatırlatıldığı mekânlardır.

Mabetler, narsist duyguları gemleyerek insanın kendisi dışında ihtiyaç sahibi pek çok varlık olduğunu ve kâinatta halife olarak insanın bu mesuliyeti taşıması gerektiğini hatırlatır.

Mabetler, toplumun, devletin ve milletin problemlerinin sıcağı sıcağına konuşulduğu ve hal yoluna koyulabilecek motivasyonu sağlayan mekânlardır.

Mabetler, bizatihi bedenin hükümranlığına son verip Yaratana yönelerek ibadet edip medenileşmeyi sağlayan mekânlardır.

En önemlisi mabetler ve onun temsil ettiği şeair; 15 Temmuz gecesi olduğu gibi her türlü değerlerimize karşı girişilen ilkel bir saldırı anında medeniyet sembolü mabetlerden yükselen ezan ve salalarla halkın sahip olduğu demokrasi ve ulaştığı medeniyet seviyesi için canı pahasına sokağa koşması motivasyonu vermiş ve medeni insanın mabetle bütünleşik hâline örnek olmuştur.

Doç. Dr. Özcan Güngör
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

Doç. Dr. Özcan GÜNGÖR (Kimdir?)

1977 yılında Çorum/Alaca’da doğan Güngör, ilkokul ve hafızlığını köyünde, ortaöğretimini ise Çorum İmam-Hatip Lisesi’nde 1996 yılında tamamladı. 1996 yılında girdiği Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi’nden 2001 yılında mezun oldu. Ulusal ve uluslararası çok önemli projelerde koordinatörlük ve araştırmacı olarak görevler yaptı/yapıyor. 2001- 2010 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığının değişik birimlerinde görev yaptı. 2010-2013 yılları arasında Atatürk Ü. İlahiyat Fakültesinde Yrd. Doç. öğretim üyesi olarak çalıştı. 2013 yılında naklen atandığı Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi’nde 2014 yılında doçent unvanı alarak ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Başkanı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Çalışma alanları olarak dini gruplar özellikle Alevilik-Bektaşilik-Caferilik, göç, kimlik, ABD’de Türk Topluluğu, Aile, Yaşlılık, Değerler ve Cami çalışmalarıdır. Güngör evli ve üç çocuk babası olup, İngilizce ve Arapça bilmektedir.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER