banner203

banner250

Gençliğin iman krizi mi var?

Seküler hayat, gençliği zihnen, kalben ve bedenen meşgul edecek çok fazla seçenek sunmaktadır. Gençlik ruhunu okşayan bu sunumları elinin tersiyle itebilecek pek az genç vardır. Dahası, yine pek çok genç için görünür ve fark edilir olmak, inanmaktan daha önde gelmektedir.

Bilgi Köşesi 28.09.2021, 00:00
Gençliğin iman krizi mi var?
© Diyanet Haber

Gençliğin iman krizi mi var?

Geçen yazımızı hatırlarsanız gençlerin inanç sorularının bir iman krizinin habercisi olup olmadığı sorusunu sormuş ve bunu bir sonraki yazımızda ele alacağımızı söylemiştik. Bu sorunun cevabını aramaya geçmeden önce, gençliği tekdüze, tek tip bir kitle olarak görmenin yanlış olduğunu, elimizde aile, eğitim, çevre şartlarına göre yetişmiş çeşitli gençlik kategorilerinin bulunduğunu bilmemiz gerekir. Unutmayalım ki gencimiz hangi kategoriye ait olursa olsun, onun düşünce, algı, beğeni ve zevkine hitap eden güçlü ve etkili bir sosyal medya ağı var. Bu medya, geniş bir dünya resminin sınırsız zenginliğini baş döndüren bir özgürlük iksiriyle birlikte servis ederken genci aslında daracık bir kulübeye hapsetmekte ve dış dünyayla olan tüm bağlantılarını kesmektedir. Bu daracık kulübede kalan kişi, kendi arafına kapanmıştır; popüler kültürün derinlikten yoksun, sığ ve kısır dünyasında sıkı bir inzivadadır. Bizi ilgilendiren nokta, böyle bir gencin manevi ve dahi millî değerler karşısındaki kayıtsız tavrının nasıl okunması gerektiğidir. “Gencin hiç saf, yalın ve sahici bir imanı oldu mu, var idiyse bunu nerede, nasıl ve niçin kaybetti veya kaybetmek üzere mi?” sorusunun cevabı aranmalıdır. Durup dururken bir gerçek dışı durumdan mı bahsediyoruz, olmayan bir şeyin derdine mi düştük, bazı şeyleri biraz fazla mı abartıyoruz, yani pireyi deve mi yapıyoruz? Bu sorunun cevabı burada verilebilecek kolaylıkta değil ama bazı görüşlerimi paylaşacağım.

Kendisinin vegan olduğunu söyleyen bir gencimiz, Kurban Bayramı’ndan söz açılınca, “Bu benim bayramım değil!” dediğinde yüreğimin tarifsiz biçimde cız ettiğini itiraf etmeliyim. Bu gencin bir uç örnek olduğunda şüphe yok ama bu inkârcı tavır, yüzleşmekten köşe bucak kaçmaya çalıştığımız bir gerçeği suratımıza çarpıyor. Kovuğumuza sinip kulağımızın üstüne yatmanın, kendimizi aldatmanın anlamı yok. İstisnasız hepimiz, kabul edelim etmeyelim, modern zihnin bölünmüş dünyasında yaşıyoruz ve bu dünyada imanın ziyası/ışığı insanlığın bir kısmı için yavaş yavaş parlaklığını yitiriyor. Kutsal ve din dışı dünyanın, insanlığın bilincinde sebep olduğu derin fay çatlakları bize, ruhla bedenin, kalple aklın, maddeyle ruhun arasının çok ama çok açıldığı uyarısını yapıyor. Bir tamire ihtiyacın olduğu gerçeği su götürmez. (John Herlihy, Ruhun Sınır Bölgeleri, Çev. Abdüllatif Tüzer, 2019, İstanbul: İnsan Yay., s. 22-3.) Peki, kim bu vegan gencimiz? Tarihinden, toplumundan, dininden arınmış, inançsız bir modern birey mi? Olabilir. Ama sorunun cevabı bundan da derin. Kendi öz kaynaklarından el ayak çekmiş, standart, ritmik bir tüketimin konforuna usulca yaslanırken geleceğe tutkuyla adanmış ruhundaki imanın son ışığını da söndürmüş bir bahtsız mı? Olabilir. Ama bu da cevap için yeterli değil. Farklı çehrelere ve ifadelere bürünen bir ahlaki vebanın ölümcül zehriyle can çekişen bir benlik mi? Olabilir. Bu minvalde daha çok şeyler söylenebilir. Belki söz konusu genç ve benzerleri aynı anda bunların hepsi de olabilir. Dikkat ederseniz söylediklerim yalnızca birer sonuç; onları bu noktaya kim ya da kimler getirdi? Buralara nasıl geldiler? Asıl soru bu. Ortada bir gerçek var: Büyüklerin suç ve kabahatlerinin bedelini küçükler öder. Olan budur.

“Bir İmdat Çığlığı”

Gençlerimize yüreklerinde kök salacak, çiçek açıp meyve verecek bir iman aşılayabildik mi? Yürekte ve zihinde içselleşmemiş bir imanla kendini kandırmak yerine onu usulca bir kenara bırakmayı daha erdemli bir tutum kabul eden bir genci kınamak ne derece âdil olacaktır? Ne verdik, ne istiyoruz veya biraz daha yumuşatırsak neyi ne kadar verebildik ki gençten hakkımız olduğunu düşündüğümüz bir şeyleri talep ediyoruz? Yeri gelmişken, ünlü yazar ve romancımız Peyami Safa’ya İstanbul Hukuk Fakültesinde okuyan bir gencin yazdığı mektuptan birkaç satırı buraya almak isterim: “Hâlen Hukuk Fakültesinde talebeyim. Yani Cumhuriyet maarifinin yetiştirdiği bir genç… Dinim, tarihim, dilim, ahlakım ve ebeveynimle aramda açılan korkunç uçuruma baktıkça zaman zaman gözlerim kararıyor; şahsi ve millî istikbalimi simsiyah görüyorum… Muharrir, sanatkâr, âlim, hukukçu, devlet adamı, maarif adamı ve siyasiler! Neslim adına ruhumdan kopan şu çığlığa kulak veriniz: Beni kurtarınız!”. Peyami Safa, hem kulak hem cevap vereceğini söylediği gencin mektubunu “Bir İmdat Çığlığı” başlığı ile yayınlar. Döneminin sanat, siyaset, hukuk ve maarif çevrelerinin umursamaz tutumuna bakarak nihayette gence şu cevabı verir: “Kendi kendinizi ancak siz kurtarabilirsiniz!” (Peyami Safa, Doğu-Batı Sentezi, 1961, İstanbul: Yağmur Yay., s. 108-9.)

Her bir sözümüzü tıpkı bir kedinin uçan bir kelebeği havada yakalaması gibi aynı hırs, heyecan ve kararlılıkla yakalamasını istiyoruz gençten. Çocuğa inanç adına söylediğimiz şeylerin, bu tekdüze hayatın içinde onda bir büyü etkisi uyandırmasını istiyoruz. Sözlerimizin onun beyninde karmaşık bir uğultuya, anlamsız bir bilmeceye dönüşebileceğini hiç aklımıza getirmiyoruz. Haftada yalnızca birkaç saatlik sınav odaklı, kuru bir müfredatın içine boca ettiğimiz kavram ve tanım yığınını ezberlettiğimizde çocuğun dinî bilgisini tamamladığımızı düşündük. Bu soyut bilgiyi gencin tasavvur ve tahayyül dünyasının hiç keşfedilmemiş zenginlikleriyle buluşturma, hayatın gerçekleriyle uzlaştırma sorumluluğundan ısrarla kaçındık. Kavramları ve tanımları ezberletmenin onların anlam haritalarını oluşturmaya yetmeyeceğini, varoluşun karmaşık sorularını cevaplamaya kâfi gelmeyeceğini hiç düşünmedik. İçlerindeki fırtınayı dindirecek, idrak perdelerini aralayacak en ideal, en tesirli rol modelden, yani Peygamberimizden ve onun hayatından onları yeterince nasiplendiremedik. Müfredatın büyük bir bölümünü onun örnek hayatı üzerinden işleyemedik. Sağlam, bilinçli ve tutarlı bir Müslüman olmanın gerçek hayattaki karşılığını ve değerini, görünen o ki ideal manada anlatamadık.

İman krizi var mı?

Şimdi gelelim, inanç sorularının bir iman krizine işaret edip etmediği sorusuna. İman krizi bir ruhsal gerilim hâlidir. Örselenmiş ruhların iman krizini, denizin ortasında fırtınaya tutulmuş ve dolayısıyla rotasını kaybetmiş, sığınacak bir liman arayan bir geminin çırpınışlarına benzetebiliriz. İmanın derin bir krize yuvarlanması kimi ruhlar için içten içe kavuran bir kor, sıradan rüyaları bile bir azap kılan yakıcı bir alevdir. “Zannın ve yalanın peşinden giden bir çoğunluğa uyduğum takdirde, Allah’ın yolundan sapmış olacağımı düşündüm.” diyen bir gencimiz buna yakın tasvir eder kendi ruhsal bunalımını: “Bu endişe yüzünden uykusuz geçen çok gecelerim oldu. İmansız bir hayatın bana sunacaklarını ve benden alıp götüreceklerini geceler boyu düşündüm durdum. Ben bir gencin inanç ıstırabını bir yaşlıdan daha fazla yaşadığına inanıyorum.” (Adnan Bülent Baloğlu, Son Hurafe: Deizm, 2021, Ankara: DİB Yay., s. 298.) Her gencin böyle bir feraset sergilemesini beklemek elbette hayalcilik olur.

Kalıplaşmış metafizik soruların klişe cevapları üzerinden kendisine bir din algısı oluşturmaya çalışan bir gencin sağlam bir iman sahibi olacağını düşünmek yanıltıcıdır. Bu din, genç için yemede, içmede, giyinmede ve harcamada bir sadeliği, nefsin ve tenin ayartmalarına karşı teyakkuz hâlinde olmayı, haram ve helaller arasındaki ince sınırı gözeten bir takva hâlini telkin etmiyorsa sıkıntılıdır. Aksi takdirde, liberalist kapitalizmin özgürlük, bireycilik, hümanizm vurgularına yaslanan, görülebilen ve dokunulabilen şeylerin dışındaki her şeyi kesin olarak reddeden başıboş ve kaygısız bir maddeciliğin kucağında uyanmak kaçınılmaz olacaktır.

Vurgulamış olalım ki bugün gençlerin önemli bir kısmının camiyle işlerinin olmaması bilinçli bir tercih değildir ve aslında bunun üstünde çok da kafa yormuş değillerdir. Seküler hayat, gençliği zihnen, kalben ve bedenen meşgul edecek çok fazla seçenek sunmaktadır. Gençlik ruhunu okşayan bu sunumları elinin tersiyle itebilecek pek az genç vardır. Dahası, yine pek çok genç için görünür ve fark edilir olmak, inanmaktan daha önde gelmektedir.

Sonuç olarak, bu soruları bir iman inkârı ya da krizi olarak görmek yerine, derin bir zihin ve duygu karmaşası yaşayan gencin imanın ne olduğunu kavrama, gönüllü bir inanma ve tasdik beyanının ardından içselleştirme noktasında yeterli donanıma sahip olmadığını kabul etmek daha uygun düşecektir. Bundan dış çeldiriciler de sorumlu elbette ama kabahatin daha büyüğü bizim, dolayısıyla faturası da bizimdir.

Özün özü budur.

---

Müellif: Prof. Dr. Adnan Bülent Baloğlu

Kaynak: Diyanet Aylık Dergi, Ağustos 2021
 

Kaynak: Diyanet Haber
Yorumlar (1)
M.saglam 4 hafta önce
Hocamızdan Allah razı olsun bu günün içler acısı durumuna değinmiş Rabbim gençlerimize feraset versin ve onların yardımcısı olsun