banner203

banner239

Yoksa insanlık öldü mü?

Allah’ı unutmak sadece inkâr etmek demek değildir. Allah’a inandığı hâlde Allah yokmuş gibi yaşayanlar, kalplerinde Allah aşkına yer vermeyenler, Allah’ın her yerde kendilerini gördüğünü bildikleri hâlde bunu umursamayanlar ayette ifade edilen şekliyle Allah’ı unutanlardır.

Aylık Dergi 18.02.2021, 21:45
Yoksa insanlık öldü mü?

Prof. Dr. Asım YAPICI
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

Kök anlam itibarıyla insan kelimesi “nisyan” (unutkanlık) ve “ünsiyet” (dostluk, yakınlık ve muhabbet) anlamlarını içermektedir. “Nisyan” bir bakıma acı veren travmatik hadiseleri ve rahatsız edici duygu ve düşünceleri bilinç dışına bastırarak unutmak demektir. Ayrıca zihinsel olarak da bilişsel öğrenmelerimizi unutmaya yatkın varlıklarız.  Ünsiyet ise en azından iki kişi arasında ruhsal yakınlık ve muhabbet hâlidir. Bu anlamda insan başkalarıyla yakın ilişkiler kuran, darda kalanın imdadına yetişen, gördüğü acı ve elem verici hadiseler karşısında kalbi titreyen, arkadaşlık ve komşuluk hukukunu bilen; eşine, çocuklarına, ebeveynine ve akrabalarına yönelik sorumluluklarının bilincinde olan, dahası bu bağlamda davranışlar sergileyen ya da sergilemesi gereken bir varlıktır. Ancak sorumluluk sadece insandan insana yönelik değildir. Esasen o, tüm canlılara ve doğaya karşı ünsiyet kurduğu ve inandığı varlıkla ilişkilerini sağlam ve sahih tuttuğu oranda beşerlikten insanlığa yükselir. 

Beşer olmakla insan olmak aynı şey değildir. Beşer oluş daha ziyade fiziksel yapı yani bedensel olarak insan suretinde olmakla ilişkilidir. Bu anlamda her doğan şekil (suret) olarak beşerdir. Beşerin insanlaşması öncelikle kendini tanıması, içgüdülerini kontrol edebilmesi, empati yapabilmesi, nihayet adil olabilmesiyle gerçekleşir. Bu noktada adalet kavramı üzerinde hassaten durmak gerekir. Adalet kişinin kendisine, sosyal çevresine ve doğaya zulmetmemesi demektir. Buna göre egoist ve narsist duygulardan sıyrılıp duyarlı, hassas, merhametli, dürüst, güvenilir, yardımlaşmayı seven, başkalarının sorunlarına omuz veren, canlı ve cansız tüm varlıklara karşı sorumluluklarının farkında olanlarda adalet bilinci ve duygusu ziyadesiyle gelişmiştir.  Esasen söz konusu bilinç ve duygu suret bakımından beşer olanın ruhen insanileştiğinin de en önemli göstergesidir. 

İnsan kelimesinin kök anlamına dönecek olursak beşer başkalarıyla ünsiyet kurabildiği oranda insana dönüşür. Bu nasıl gerçekleşecektir? Bu konuda en temel kriterleri din ve ahlak oluşturur. Din karşıtı bilim adamları bile dinî inançların birlikte yaşamayı mümkün kılarak gelişme ve medeniyetin inşasında hayati öneme sahip olduğu hususunda ısrarcıdır. Örneğin Durkheim (E. Durkheim, 1986, İntihar: Toplumbilimsel İnceleme, Çev. Ö. Ozankaya, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi.) dinin sosyal dayanışma, gelişme ve ilerlemede merkezi önemini vurgular. Dinin lehinde tavır takınan Jung (C. G. Jung, 1958, Psychologie et Religion, (Traduit par M. Bernson & C. Cahen), Paris, Buchet & Chastel.) Allport (G. W. Allport, 2004, Birey ve Dini (Çev. B. Sambur), Ankara, Elis Yayınları.) Maslow (A. Maslow, 1996, Dinler, Değerler, Doruk Deneyimler, (Çev. H. K. Sönmez), İstanbul, Kuraldışı Yayıncılık.) gibi bilim adamları ise ruhsal olgunlaşmanın ve kâmil insan hâline gelmenin söylemsel ve gösteriş dindarlığı ile değil, bireyi ve toplumu geliştiren inanç ve ahlak bütünlüğü ile gerçekleşeceği kanaatindedir.  

İnançlar ve değerler toplumu ayakta tutan temel sütunlar mesabesindedir. Sağlıklı insan ve sağlıklı toplum dinden beslenen ahlak ve değerlerin kişi tarafından içselleştirmesiyle tezahür eder. Burada bir başka soru ile karşılaşıyoruz: Gündelik hayatta sıklıkla kullanılan içselleştirme ne demektir? Öncelikle şu hususun altını çizelim: Bir şeyi öğrenmek ve bilmek bilişsel düzeyi temsil eder. Örneğin: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder…” (Nahl, 16/90.), “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” (Buhari, Tevhid, 2.)  “…Sakın onlara (anne ve babanıza) ‘öf’ bile deme…” (İsra, 17/23.) şeklinde ifade edebileceğimiz değerlerimizi bilmek tek başına yeterli değildir. Bilişsel alanın duyuşsal yani hissi alanla buluşması ve davranışa dönüşmesi gerekir. İçselleştirme, kişinin öğrendiği bilgiyi kendine mal ederek, âdeta kişiliğinin bir parçası hâline getirerek yaşamını sürdürmesi demektir. Bu nedenle insanlık; ahlaki değerlerin sadece ve basitçe anlamının öğrenilmesi değil, duyuş, düşünüş ve davranış olarak bireye yerleşmesidir.  Bu noktada sormak gerekir: Acaba ahlaki değerleri neden içselleştiremiyoruz? Bu sorunun cevabı değişen insan ve toplum anlayışlarına bağlı olarak hakikat algısının ve değerlerin değişiminde saklıdır. 

Geleneksel dönem Avrupa ve Asya toplumlarında hakikati temsil eden asıl otorite “vahiy”dir. Rönesans ve Reform hareketleriyle başlayan, Aydınlanma ile zirveye çıkan süreçte ise “akıl” hakikatin ölçüsü hâline gelmiştir. Kartezyen düşüncenin gelişmesiyle bilim ve din, madde ve mana, fizik ve metafizik ve şekil ve öz arası âdeta bir daha birleştirilemez şekilde ayrılmıştır. Tabiat bilimlerindeki gelişme ve sanayi devrimi ile yükselen pozitivist anlayışa göre hakikatin ölçüsü “bilim ve deney” olmuştur. Nihayet postmodern dünyada “bizzat bireyin kendisi” hakikat hâlini almıştır. Aklın ve bilimin sorgulandığı, hakikatin parçalandığı bu dönemde doğru ve yanlış tarzında yapılan değerlendirmeler nesnelliğini yitirmeye, dolayısıyla hakikat öznelleşmeye başlamıştır.  Batı dünyasındaki bu gelişmelerin farklı biçimlerde de olsa Türkiye başta olmak üzere Müslüman toplumlarda kendisini hissettirdiğini görüyoruz. Ancak Müslüman toplumların farklı sosyokültürel ve dinî özellikleriyle harmanlanarak biçimlenen bu hissedişin her yerde aynı biçimde tezahür etmediğini söylemek durumundayız. Kuşkusuz Müslümanların bir kısmı bu süreçten hafif etkilenirken bir kısmı vasat, bir kısmı da daha kesif etkilenmiştir. 

Günümüz dünyasını tanımlarken sıklıkla “post” (sonrası) ve “self” (öz/kendilik) kavramları ön plana çıkarılmaktadır. Ayrıca “özgürlük”, “deneyim”, “mutluluk” ve “haz” olgularının ısrarla vurgulandığı bu dönemde “yasaklanan ölüm”den (P. Ariés, Batılının Ölüm Karşısında Tavırları, Çev. M. Ali Kılıçbay, Ankara, 1991, Gece Yayınları.) bahsedilir olmuştur.  Çünkü her türlü zevki sona erdiren ölüm olgusu bireyin keyfince hayat sürmesinin önündeki en büyük engeldir. Tarih ve hakikat dâhil her şeyin sona erdiği bu dünyada  “ünsiyet” ve “muhabbet” içeren “insanlık” da yok olmaya yüz tutmuş gibidir. Sadece  “ben”  (ego) üstüne kurulu bencil, hazcı, rantçı yeni bir varlık türünden bahsedilmektedir. Allah’a, insanlara ve doğaya “kayıtsız bağlanan” bu yeni varlığa göre her şey alınıp satılabilir konumdadır. Öz saygı ve narsistik eğilimler artarken depresyon ve intiharlar da yükselmeye başlamıştır. Aile ve evlilik kurumu ciddi bir sarsıntı geçirmektedir. Yapılan pek çok çalışmada adalet bilincinin, vefa ve iffet duygusunun, dürüstlük ve yardımlaşma davranışının her geçen gün azalmaya yüz tuttuğu ifade edilmektedir. Huzur yerini mutluluğa, diğerkâmlık yerini bencilliğe, din yerini dinselliğe, insan yerini toplumu düşünmeyen egoist bireye bırakmış gibidir. Yaşamın anlam ve amacının dünyevileştiği bu ortamda bir defacık gelinen hayatı ıskalamamak duygusuyla hareket eden bireylerde özgürlük: “İstediğimi yapabilme hakkım var.”, sorumluluk: “Ek yük istemiyorum ancak seviyorsam üstlenebilirim.”, ahlak ve din: “Bana fayda veriyorsa anlamlıdır.”a dönüşmüştür. Nihayetinde değerlerimizi tanımakta her geçen gün daha fazla zorlanıyoruz. Değerler elimizin altından cıva gibi kayınca davranışlarımıza ahlaki bir ölçüt ve referans bulmakta zorlanıyoruz. Çünkü değerler kalbi besleyen damarlara benzer. Damarlardaki bir sorunun kalp krizine neden olması gibi değerlerde yaşanan sorunlar da kişilik, kimlik, kültür ve medeniyet krizine yol açar. Şimdi yaşadığımız kriz de tam olarak budur.

“Yoksa insanlık öldü mü?” sorusuna yeniden dönelim: Ünsiyet, muhabbet ve aşk duyguları yoksa insanlık gerçekten ölmüş demektir. Üstelik bu ölüm fark edemediğimiz bir şekilde sessizce gerçekleşmektedir. “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın...” (Haşr, 59/19.) ayeti bu durumu ne güzel izah ediyor. Allah’ı unutmak sadece inkâr etmek demek değildir. Allah’a inandığı hâlde Allah yokmuş gibi yaşayanlar, kalplerinde Allah aşkına yer vermeyenler, Allah’ın her yerde kendilerini gördüğünü bildikleri hâlde bunu umursamayanlar ayette ifade edilen şekliyle Allah’ı unutanlardır. Bu ayetin bize vereceği evrensel mesaj şudur: İnsan kendisini sessizce kaybeder. Kaybettiği başka bir şeyi fark eder de kendini kaybettiğini fark edemez. İnsan değiştiği ve dönüştüğü hâlde bunu idrak edemiyorsa vicdanını kaybetmiş demektir. Vicdanı besleyen en önemli kaynaklardan birisi de ünsiyettir. Çözüm; yeniden akıl ve kalp, madde ve mana, şekil ve öz, fizik ve metafizik vahdetini yakalayabilmektir. Neoliberal kapitalizmin ve Amerikan emperyalizminin iç ve dış dünyamızda oluşturduğu yıkımın önüne geçmek için dinî ve ahlaki değerleri sağlam bir zeminde yeniden tahkim etmek mecburiyetindeyiz.
 

Kaynak: Diyanet Haber
banner214
Yorumlar (0)