Tevekkül Denizi

Sal keştî-i umûrı bahr-i tevekküle Aç bâd-bân-ı himmeti yan gel de seyre bak

Tevekkül Denizi
banner80

Fatma Nur ÜNLÜ SÜRER

Sal keştî-i umûrı bahr-i tevekküle

Aç bâd-bân-ı himmeti yan gel de seyre bak

(İşlerinin gemisini tevekkül denizine sal ve manevi yardım yelkenini aç. Sonra yan gel de seyre bak.) Sâbit

T evekkül, kalbin inceliklerinde şekillenen yollarda gayret ve iradesini ameliyle destekleyen kişinin tatminkâr ve emin adımlarla ilerleyerek yürümesi hâlidir. Aynı zamanda tevekkül, kişinin vekil kıldığı Yüce Allah’a dayanarak her durumda O’nun iradesine teslim bir hâl üzere mukadderata samimiyetle iman etmesinin gereğini yerine getirmenin diğer adı olarak ifade bulur. Faal bir yaşam zincirinde, devamlı akışta seyreden dünyanın dengesine riayetten taviz vermeden üzerimize düşeni hakkıyla icra ettikten sonra güçlükler ve zorluklar karşısında Allah’a güvenip O’na sığınmak tevekkülün özünden bir katredir. Bu konuda Mevlana’nın Rubâilerinde verilen mesajlar konuya binaen oldukça anlam arz etmektedir:

“El işten kalırsa, ayağınla diren. Ayağın da kalmazsa bağır, seslen. Sesin de yoksa aklınla işe giriş. Hâsılı her solukta vefa göster.” (Rubâiler /178.)

“Diken ekersen, gül devşiririm mi dersin? Gül dikmezsen, hiçbir fidan gül vermez sana. Dereler buğdaydır âdeta, bu dünya ise değirmen fakat değirmene kerpiç götürürsen ancak toprak elde edersin.” (Rubâiler /222.)

Mevlana Celâleddin Rumi, fiilî anlamda mutlak bir çabayla tevekkül etmenin gerekliliği üzerinde düşündürücü bir çağrıda bulunmuştur. Tüm uzuvlarıyla meselenin halli için tembellikten uzak durup çabalamanın önemini ifade etmiştir. Bu süreçte baştan sona dek kalben tasadan uzak, Allah’a duyulan itimat duygusuyla kadere teslimiyet esas olmaktadır.

“Tevekkül rızadan ibarettir.” buyuran Hasan-ı Basrî’nin teslimiyetiyle ifade etmek gerekirse kaderi doğru anlamak, tevekkülün özünü de iyi kavramakla eş değerdir. Allah katında olana rıza göstermek, itikadını sağlam tutarak aczinin farkında oluş ile dil ve kalben teslimiyet göstermek birbirleriyle mütenasip hâllerdir. Bu vaziyete tembellikten uzak durarak zillete meydan okuma durumunun eklenmesi tevekkül kavramının anlaşılmasını kolaylaştırmak bakımından önemlidir. Rıza göstermekle birlikte salt bir teslimiyet çizgisinde sorumluluktan azat olmuşçasına seyreden eylem ve tutumlarımız tevekkül anlayışımıza halel getireceği gibi kaderi anlamlandırma noktasında da bizleri zora ve çıkmaza sokacaktır. Bu minvalde tevekkül kavramının idrak edilmesi açısından örnek addettiğimiz şahsiyetlerin başında hiç kuşkusuz peygamberler gelmektedir. Bizzat çalışmayı, alın teri dökerek kazanmayı âdet edinen peygamberlerde tevekkül anlayışı bariz şekilde görülür. Örnek yaşantılarında hiçbir peygamber, peygamberlik vazifesini istismar etmek gibi bir düşünce içerisinde olmamış, bilakis tüm peygamberler icra ettiği mesleğine sahip çıkarak çalışmayı ve gayreti akabinde de tevekkülü elden bırakmamayı tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber’in “Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir.” buyurması da bu gerçeğe işaret eder.

Şair Sâbit’in yazıya giriş kısmında belirtilen beytinde tevekkül denizine salmadan önce birtakım gayret ve çabaların ürünü olan işlerin varlığını kabul etmek, akabinde tevekkülü doğuran sebeplere tutunmanın esasına gönderme şeklinde anlamak daha doğru bir tespit olarak görünmektedir. Sâbit, işlerimizin hallolması, meselelerin çözüm odaklı sonuçlarından beklenti içerisinde olabilmek için evvela fiilî olarak gerekenlerin yapılmasını, ardından işlerde yelken vazifesi görecek manevi yardımdan medet ummaya yönelik haklı beklentilerimizle dile getirdiğimiz dua ile teslimiyetin rahatlığına ermeyi tavsiye etmiştir.

Bu noktada Mehmet Akif Ersoy’a dikkat kesilmek tevekkül anlayışına bakış açımızı sağlamlaştırmak bakımından yerinde olacaktır:

“Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan…

Mânâ-yı tevekkül bu mudur?

Hey gidi nâdân

Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;

Nerden bulacaktın o zaman elindeki yurdu?

Üç kıtada, yer yer, kanayan izleri şahit

Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücahit

Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atalet”,

Miras-ı diyanetle yaşar mıydı bu millet?

Satırlarıyla tevekkül anlayışını ifade eden millî vatan şairimiz tüm insanlığa atalet ve miskinlikten uzak bir tevekkül anlayışını haykırmıştır. Hakkıyla tevekkül etmek noktasında “Sabahları yuvalarından aç çıkıp akşam karınları tok olarak dönen kuşlar gibi rızıklandırılma” (İbn Mâce, Zühd, 14.) misalini tevekkülle örtüştüren bir peygamberin tespitleri bizim için oldukça mühim noktalara da atıfta bulunmaktadır. Her zaman teslim olmayı, güvenmeyi, inanmayı ve yönelmeyi önceleyerek hayatını tanzim etmiş, bu yolda müminlere davetini yinelemiştir. “Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.” (Nahl, 16/99.) ayetiyle müminler bir yandan tevekküllü olmanın sağlayacağı faydalardan istifade edecek, öte yandan da manen korunmuş olmanın verdiği sekine ile donanmış olarak inançlarını pekiştireceklerdir.

Ziya Paşa’nın, “Allâh’a tevekkül edenin yâveri Hak’dır / Nâ-şâd gönül bir gün olur şâd olacakdır.” beytinde belirttiği gibi Allah’a tevekkül eden kişi manevi yardımdan hiçbir zaman ümidini kesmeyecek ve elinden geleni yaptıktan sonra kalben mutmain olarak her işini Allah’a havale etmenin huşusunu terennüm edecektir.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet.karaoglu
Ahmet.karaoglu - 3 ay Önce

Haberler

SIRADAKİ HABER