banner203

banner213

Reisliğin İlk Yıllarında Camilerde Hitabet Hizmetleri

Hitabet, hatip, hutbe… Bilindiği gibi bunlar, cuma ve bayram namazlarıyla ilgili kavramlardır.

Aylık Dergi 23.07.2019, 08:00
Reisliğin İlk Yıllarında Camilerde Hitabet Hizmetleri
© Diyanet Haber

Dr. Mehmet Bulut

DİB Başkanlık Müşaviri

Camilerde icra edilen hitabet hizmetleri; yani cuma ve bayram hutbelerinin iradı ve namazların kıldırılması, Reisliğin öteden beri din hizmetlileri maharetiyle icra ettiği önemli hizmetlerden biri olmuştur.

1950’li yıllara kadar cami ve mescitlerde icra edilen hizmetler “cihet” kavramıyla ifade edilmişti. İmamet ciheti, hitabet ciheti gibi… Tarihi süreç içinde “ilmî hizmetler” olarak nitelenen imamet ve hitabet hizmetleri çoğunlukla aynı kişiler tarafından yerine getirilmişse de Osmanlı döneminde ve Milli Meclis Hükümetleri yıllarında (1920-1924) olduğu gibi, kuruluşundan 1930’lu yılların ikinci yarısına kadar Reislik döneminde de başta selatin camileri olmak üzere merkezi büyük camilerde imam yanında ayrıca hatip de istihdam edilmiş, cuma ve bayram hutbeleri bu unvandaki görevlilerce irad edilip namazlar kıldırılmıştır. Nitekim Reisliğin kuruluş kanununun 5. maddesinde, Diyanet İşleri Reisinin tayin ve azillerine memur olduğu cami hizmetlileri sayılırken imam ve hatip ayrı ayrı zikredilmişti. Hatta bu süreçte, az da olsa bazı köy camilerinde bile bir imam yanında bir de hatip bulunabilmiştir. Öte yandan imam ve müezzinler gibi, bazen bir camide birden fazla hatibin istihdamı da söz konusu olmuştur. Detayına girmeden belirtelim ki bu, daha çok bir caminin vakfiyesinde belirlenmiş şartların intaç ettiği bir durumdur. Buna göre, kuruluşundan günümüze Diyanet teşkilatında hutbe okuma ve cuma, bayram ve vakit namazlarının edasında üç ayrı hizmet ve hizmet ehli olmuştur: İmamet hizmeti (imam), hitabet hizmeti (hatip) ve imamet ve hitabet hizmeti (imam hatip).

İmam tayini ile hatip tayini arasındaki farklılık, bir Müşavere Heyeti kararında “İmamlık idareten tayine, hatiplik diyaneten izne dayanır…” şeklinde açıklanmıştır. Bu kuraldan hareketle, köylerde bile hatiplik izninin kanuni mücbir bir sebep bulunmadıkça hatibin uhdesinden alınamayacağına hükmedilmiştir.

1931-1950 yılları arasında camilerin ve cami görevlilerinin idaresi Vakıflar Umum Müdürlüğünde kalmasına rağmen bu yıllarda da camilerde okunan hutbelerin ve yapılan vaazların murakabesi Diyanet İşleri Reisliğinde olmuştu. Nitekim bu genel müdürlükçe tanzim edilmiş olan 1935 tarihli Cami Hademesi Nizamnamesinin 2. maddesi bu hususu tasrih etmişti.

Camilerin ve cami görevlilerinin idaresinin Evkaf Umum Müdürlüğünde olduğu yıllarda, 1936 yılında Cami Hademesi Nizamnamesinde yapılan değişiklikle bir camide imamlık ve hatiplik cihetlerinden biri boşaldıkça bu cihetlerin birleştirilmesi zorunlu hale getirilmiştir. Mart 1949 tarihinde Müşavere Heyetince hazırlanan bir mütalaada bu değişiklik şöyle ifade edilmiştir: “İmamlıktan ayrı bulunan hatiplik cihetleri inhilal vukuunda bunların birleştirilmesi cihetine gidilir. Ayrıca bir hatip tayin edilmek icap ederse, mucip sebepleriyle birlikte makamdan istizan edildikten sonra gereken muamele yapılır.”

Reisliğin kuruluşundan 1950’li yıllara kadar hayrat hademesine ilişkin birtakım yasal düzenlemeler yapılmış olmasına rağmen hitabet hizmetleri ve hutbe konusunda ciddi bir mevzuat oluşturulmadı; bu hizmetlerin nasıl icra edileceğine ilişkin prensipler belirlenemedi. Bu hizmetlerin icrasında Osmanlıdan müdevver nizamnamelerle bu nizamnameler çerçevesinde oluşan teamüller geçerli oldu. Nitekim “Diyanet İşleri Reisi Rifat” imzasıyla müftülüklere gönderilen tarihsiz bir tamimde, vaaz ve nasihat edeceklerin 13 Mart 1330 (1914) tarihli nizamnamenin hükümlerine uygun olarak seçilmeleri ve vaaz ve hutbe esnasında siyasi tarafgirlik veya muhalefet içeren konuşmalar yapılmaması istenmişti. Ancak Reislik, siyasi erkin de icbarıyla kuruluşundan itibaren bütün tarihi boyunca, camilerde yapılacak vaazlar yanında okunacak hutbelere ilişkin taşra teşkilatına çok sayıda genelge gönderdi. Bu genelgelerde daha çok, Reislik veya müftülüklerce belirlenmiş hutbelerin okunması, hutbe okurken tayin edilmiş kıstasların dışına çıkılmaması, bilhassa irticali hutbe okunmaması, hutbe ve vaazlarda “siyaset ve şahsiyat”  yapılmaması sıkı sıkıya talep edildi.

1940’lı yıllardan itibaren adeta rutin halinde Ramazan öncelerinde taşra teşkilatına gönderilen genelgelerde de üzerinde durulan konulardan biri yine hutbeler olmuş, yukarıda işaret edilen talepler ve benzerleri bu genelgelerde de tekrarlanmıştı. Bununla birlikte, sözü edilen tamimlerde bazen hitabet hizmetlerinin icra tarzı ve bu çerçevede hutbelerin etkili olması için gerekli görülen bazı kıstaslar da dermeyan edilmişti ki yayınlandığı yıllar itibarıyla bunlar hatiplere yol gösterici prensipler konumundaydı. Mesela, gayet kapsamlı ve içerik olarak son derece düzeyli olan 18 Nisan 1950 tarihli Başkanlık Genelgesinde (“Hayrat Hademesi Hakkında Genelge” başlığıyla bir broşür halinde de basılmıştı), hitabet hizmetinin teşkilatın önemli hizmetlerinden olduğu hatırlatılarak bu hizmetin icrasında takip edilecek yol yanında hatiplerden okuyacakları hutbeler konusunda şu prensiplere uymaları istenmişti:

a) Her hafta okunacak hutbelerin mevzuları, müftüler tarafından, ahvâl ve zamanın icaplarına göre seçilerek en az iki gün evvel hatiplere bildirilecektir.

b) Hutbelerin cemaat üzerinde tesirli olması için mümkünse önceden hatiplere okutturulması muvafık olur.

c) Hatipler, okuyacakları hutbeleri kendi kendilerine birkaç kere okuyacaklar ve kendilerine mal edeceklerdir. Hutbelerini ezberlemiş gibi kolay ve serbest bir surette okuyan hatipler, cemaat üzerinde iyi tesirler husule getirir ve vazifelerini hakkıyla yapmış olurlar.

ç) Minbere çıktıktan sonra cemaatin karşısında kitap karıştırmak ve okunacak hutbeyi orada seçmek veya kelimeleri yanlış okumak asla doğru değildir. Bu hâl, cemaatin hutbeye olan arzu ve isteğini azaltır ve binnetice hutbenin tesirsiz kalmasına sebep olur.

d) Hutbelerin, Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlanmış veya Başkanlıkça kabul edilmiş diğer hutbe mecmualarından seçilmesi ve mevzu itibarıyla bunlar dışına çıkılmaması esastır.

e) Hutbeler, azami 20 dakikada bitirilmelidir. Bundan fazlasına ne vaktin ne de cemaatin müsaadesi ve tahammülü vardır.

f) Hutbelerde, şahıslardan ve şahsi işlerden gerek açık gerek kapalı surette asla bahsedilmeyecektir ve edilmesi de caiz değildir.

g) Genç hatiplerin müftü ve vaizler tarafından yetiştirilmeleri ve kendilerinin ayrıca Başkanlık neşriyatından da azami derecede faydalandırılmaları münasiptir.

Konuya ilişkin Müşavere Kurulu mütalaalarından da anlaşıldığı gibi, 1950 öncesi dönemde bir camide hutbe okunup cuma namazı kılınabilmesi izne tabi olmuştur; o yıllarda bu izin yetkisi, Reisliği temsilen müftülüklere verilmiştir. Buna göre tarihî tecrübede olduğu gibi Reislik döneminde de 1930’lu, 1940’lı yıllarda cuma ve bayram namazları minber konup hatip tayin edilen camilerde kılınmıştır. Başka bir ifade ile süreçte her camiye minber konmamış, dolayısıyla her camide cuma ve bayram namazları kılınmamıştır. (Hangi şehirde, hangi sene itibarıyla kaç camide cuma namazı kılındığı geniş bir arşiv araştırmasını gerektirmektedir ki kanaatimce genç araştırmacılar için bakir bir alan sayılabilir.) Bu, Osmanlı döneminden tevarüs edilen bir tatbikattır, bir gelenektir. Bilindiği gibi, medeniyetimizde şehirler mabed yani cami merkezli kurulmuş; diğer sosyal ve ticari donatılar bu cami etrafında konuşlandırılmıştır. Şehrin zamanla genişlemesiyle mahallelerde, evler arasında da mescitler/camiler açılmış,  mahalle sakinleri genelde vakit namazlarını buralarda cemaatle kılmış ancak cuma ve bayram namazlarını şehrin merkezi camiinde eda etmişlerdir.

Reislik yıllarına dönersek; vaktiyle minber konmamış bir kısım camiye, ilgili müftülüğün izniyle bilahare minber konması ve hatip tayini cihetine gidilmiştir. Yeni yapılan camilere minber konulması kararı da müftülüklere bırakılmıştır. Ancak, müftülükler yaptıkları bu düzenlemeler hakkında Reisliğe bilgi arz etmiştir.

İşaret ettiğimiz süreçte, köylerde hitabet hizmetinde de benzer bir durum söz konusudur. Birden fazla camii olan köylerde esas olan cuma ve bayram namazlarının bir camide kılınmasıdır. Ancak zamanla müftülüklerin izniyle köylerde de birden fazla camide hutbe okunup cuma namazları kılınmaya başlanmıştır. Arşivimizdeki kayıtlardan, izin alınmış olunmakla birlikte bazen mahallinden müftülüklere veya Reisliğe müracaatla, cuma namazlarının tek camide kılınması için izin talep edildiği anlaşılmaktadır. Mesela, Tefenni Müftülüğünden Mayıs 1948 tarihinde Başkanlığa yazılan bir yazıda, 150 hanelik bir köyde üç caminin bulunduğu belirtilerek, cuma ve bayram namazlarının bunlardan sadece birisinde kılınması için izin verilmesi istenmiştir. Bu talebe karşı yazılan Müşavere Kurulu mütalaasında, daha önce açılmış ve minber konmuş camilerin cuma ve bayram günleri bir yerde birleştirilmesi yani tek camide kılınması uygun görülmüştür.

1940’lı yılların sonuna gelindiğinde, uzun süre din hizmetlisi yetiştirilemediğinden vasıflı imam gibi hatiplik kadrosu bulanan köy camilerine hatip bulmak da iyice zorlaşmıştır. Mucur Müftülüğünden Başkanlığa gönderilen 20 Şubat 1947 tarih ve 5 sayılı yazıda, ilçeye bağlı Avcı köyünde açılan hitabet cihetine ehil kimse bulunmamasından dolayı ehil olanı bulununcaya kadar “yarım tecvit ile Kur’an okuyan” (bu tabir müftülük yazısında yer almaktaydı.) ve fıkhi meselelerde fazla bilgisi olmayan bir kişiye görev tevcihi yapılıp yapılamayacağı sorulmuştur. Kurul cevap olarak, köylerde açılan hitabet cihetine talip olup da bilgisi noksan olanların ‘başkaca tam ehliyetli bir istekli bulunmadığı takdirde’, müftülük tarafından yetiştirilmek suretiyle uhdelerine usulü veçhile hatiplik cihetinin tevcih edilmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.

Değil ele aldığımız dönem 1960'lı hatta 1970'li yıllara kadar yaşanan zaruretlere binaen, imamet hizmeti gibi hitabet hizmeti için de belli bir tahsil şartı aranamamıştır. Ancak, bütün bir Reislik tarihi boyunca dinî nitelikli hizmetlere talip olanlar, şöyle veya böyle imtihana tabi tutularak olabildiğince ehliyetleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Başka bir ifadeyle, bu kahtı rical döneminde diploma değil ehliyet esas alınmıştır. Dönemin mevzuatı çerçevesinde, mahallinde oluşturulan komisyonlar maharetiyle yapılan imtihanda -ki bu imtihan kişinin talebi üzerine yapılmaktaydı- ehliyetini ortaya koyan kişiye vesika verilmiştir. Bu suretle, mesela hatiplik vesikası almış bir kişi bu vesika ile açılan hatiplik görevlerine talip olabilmiştir. Açılan cihete talip olan kişilerin birden fazla olması halinde bu kişiler müsabaka imtihanına tabi tutulmuşlardır. Yapılan imtihan ve seçime ilişkin mahalli komisyonca hazırlanan dosyalar müftülükler tarafından Reisliğe (1931-1950 yılları arasında Vakıflar Umumum Müdürlüğüne) intikal ettirilmiş ve mahallinde yapılmış işlemler, Müşavere Kurulunun inceleme ve tasdikiyle tekemmül etmiştir.

Diyanet İşleri Reisliği, cami ve mescitlerin din hizmetlisine olan ihtiyacın had safhada olduğu 1930-1950 yılları arasında da bütün imkânsızlıklara rağmen her halükarda ve en küçük yerleşim merkezlerinde hutbe okunup cuma namazlarının kılınmasının temini hususunda özel bir hassasiyet göstermişti. Öyle ki tek camii bulunan ve çeşitli gerekçelerle bu tek camii de kapanmış veya yıkılmış olan kasaba ve köylerde bile uygun bir yer temin edilerek ya da açık alanlarda hutbe okunup bu farizanın edasının mutlaka sağlanmasını talep eden, bu hususta gerekli tedbirlerin alınması noktasında müftülükleri, hayrat hademesini ve vatandaşları ikaz eden onlarca Müşavere Kurulu kararı bulunmaktadır.

Sonraki birkaç yazıda bu makalenin mütemmimi olarak hatip, hutbe ve hutbe kitapları üzerinde durmak istiyorum. Şimdilik, iki hususun altını çizerek yazımıza son verelim. Birincisi, tarihi bir tatbikatın devamı olarak Reisliğin ilk yıllarında, her cami ve mescitte cuma namazı kılınmamış, haliyle buralarda hitabet hizmetinin verilmemiş olmasıdır. Müminlerin vakit namazlarını tercihen mahalle cami veya mescitlerinde veya esnafın, çarşı mescitlerinde kılmaları; ama cuma namazlarının merkezî camide edası öngörülmüştür. Kuşkusuz bunun bir esprisi vardı: İslam’ın “azim bir ibadeti” olan cuma namazlarının merkezi camide, olabildiğince “maşerî bir cemaatle” eda edilmesi. Bu, aynı zamanda İslam’ın tevhide, Müslümanların birlik ve beraberliklerine verdiği önemin de bir işareti sayılmıştır. İkincisi, özellik arz eden bir kısım camilerde imam yanında ayrıca hatip istihdam edilmiş olması; başka bir ifade ile Reislik teşkilatında hatiplik kadrosunun da bulunmasıdır. Bu ikinci husus, bir sonraki makalemizde detaylandırılmaya çalışılacaktır.

Kaynak: Diyanet Haber
banner214
Yorumlar (0)