banner268

banner250

Osmanlı’nın Akdeniz’deki İncisi: Girit

banner265

XVII. yüzyılın ikinci yarısında fethedilen Girit yaklaşık iki yüz elli yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştır.

Aylık Dergi 16.08.2021, 08:25
Osmanlı’nın Akdeniz’deki İncisi: Girit
© Diyanet Haber

F. Hilâl FERŞATOĞLU
İstanbul Kadıköy Vaizi

Kırmızı gül demet demet 
Sevda değil bir alamet
Gitti gelmez ol muhannet
Şu Resmo’da morom kaldı
Yavrum kaldı morom nenni

Anadolu yarımadasının güneyindeki Toros dağlarının bir devamı gibi batı-doğu istikametinde uzanan Girit, Akdeniz’in sayılı büyük adalarındandır. Kudret kalemi onu, Adalar Denizi’ni Akdeniz’den ayıran doğal bir sınır gibi çizmiştir. Üç kıtaya mesafesiyle, deniz yolları üzerinde oluşuyla, kendisine hâkim olanı Doğu Akdeniz’de söz sahibi yapacak eşsiz bir konumdadır. Ada’da M.Ö. 4000’lerde yerleşik bir kültürün yaşadığı ve Girit’in ilk sakinlerinin ön Asya’dan yani Anadolu’dan geldikleri tespit edilmiştir. M.Ö. 3000 ile 1400 yılları arasında varlık gösteren Girit uygarlığının ise bir döneme damga vuran ve Avrupa kıtasına medeniyeti taşıyan uygarlık olduğu kabul edilir.

M.Ö. 66 yılında Roma hâkimiyetine geçen Ada, imparatorluk ikiye bölününce Doğu Roma’da kaldı. İlk denizaşırı seferlerini Emeviler döneminde yapan İslam orduları Girit’e akınlar yapsa da Ada’nın fethi Abbasi halifesi Memun döneminde, Endülüslü kumandan Ebu Hafs Ömer b. İsa tarafından gerçekleşti. (827) Yeni kurulan Kandiye şehri, Endülüs ile devam eden ilişkiler sayesinde Doğu Akdeniz’de önemli bir ticaret, ilim ve kültür merkezi olmuştu. Girit, 150 yıla yakın İslam adası olarak kaldıktan sonra Bizanslılar tarafından yeniden ele geçirildi. Müslüman halk din değiştirmeye zorlanarak Ada büyük ölçüde Hristiyanlaştırıldı. IV. Haçlı Seferinde Bizans’ı ve İstanbul’u hedef alan Katolikler, Venediklilerin desteğiyle amaçlarına ulaştılar. (1204) Konstantinopolis’in Latin istilasıyla talan edildiği bu sefer sonrasında Girit, Venediklilere devredildi. Akdeniz’de büyük ticaret filosuna sahip Venedikliler için Girit doğuda önemli bir karakol oldu. Sahillerdeki kale şehirleri tahkim ettiler, iç kısımlara yeni kaleler yapıp garnizonlar kurdular. Ada halkı üzerinde baskı kurarak toprak ve mülk sahiplerinin mallarını ellerinden alıp çiftçileri ağır vergilere maruz bıraktılar. Bu baskılardan Ortodoks kilisesi ve Ada’daki ruhban sınıfı da nasibini aldı.

Girit’in Osmanlılarca fethi

Girit’te beş asır hüküm sürecek olan Venedikliler, başlangıçta Anadolu kıyılarındaki Türk beylikleriyle, devamında da Osmanlı Devleti’yle ticari ve siyasi ilişkiler kurdular. Fatih Sultan Mehmet döneminde bozulan Osmanlı-Venedik ilişkileri sonrasında Girit farklı zamanlarda Osmanlı akınlarına maruz kaldı. Ada, Doğu Akdeniz’e hâkim olan Osmanlı’nın Trablus, Tunus ve Cezayir’e giden gemileri için ciddi bir tehditti. Fetih hareketi IV. Murad zamanında Hanya’nın fethiyle başladı. (1645) Venedikliler Çanakkale Boğazı’nı ablukaya alarak Girit’e destek kuvvetlerinin gitmesine mani oldukları için sefer uzadı. Girit’in kale şehirleri Avrupa’dan takviye görmesine rağmen tek tek alındı. Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’nın başında bulunduğu Osmanlı kuvvetlerinin iki buçuk yıl süren kuşatması sonrasında Kandiye de ele geçirildi. 25 yıla yayılan fetih sürecinde Girit, Devlet-i Aliyye’nin “talimhane-i harbî”si (savaş talimleri yaptığı yer) söylenceleri yayılsa da nihayetinde Girit tümüyle Osmanlı toprağı olmuş, Doğu Akdeniz’de Venedik hâkimiyeti sona ermişti. (1669)

Osmanlı Girit’i

Fetihten sonra Girit, imtiyazlı bir eyalet olarak üç sancağa ayrıldı. Merkez Kandiye’ydi. Fethedilen bütün Osmanlı topraklarında olduğu gibi Ada halkının can ve mal emniyetleri, din hürriyetleri devlet güvencesi altına alındı. Venediklilerin yükledikleri ağır vergiler kaldırıldı. Cemaati kalmayan Katolik kiliseleri camiye çevrildi. Ada’nın yerli ahalisi olan Rumların kiliselerine ise dokunulmadı. Kandiye, Hanya ve Resmo başta olmak üzere şehirler çeşmeler, sebiller, hamam ve sarnıçlarla, imarethane, mektep, şifahane, bedesten gibi sosyal ve ticari amaçlı vakıf eserleriyle imar edildi. Osmanlı, Girit’te Balkanlarda olduğu gibi Anadolu’dan göçlerle nüfusu dengeleme politikasına gitmedi. XVII. yüzyıl kadı sicillerine bakıldığında Ada halkı arasında tek tek ve toplu olarak yoğun bir ihtida sürecinin başladığı görülür. Katoliklerin dinî, siyasi ve ekonomik baskısı altında yaşayan Giritliler, Osmanlı yönetiminde medeni bir tavırla karşılaştılar. Fethe katılan Bektaşiler başta olmak üzere Ada’ya yerleşen Kadiri, Halveti ve Mevlevilerin gönüllere dokunan faaliyetleri Müslümanlaşma sürecinde etkili oldu. Ada’da muvazzaf Osmanlı memur ve bürokratları ile mühtedi Rumların gayrimüslim kadınlarla yaptıkları evliliklerden doğan çocuklar da Müslüman olarak yetiştiler. XVII. yüzyıldan itibaren taşrada “yerli-gönüllü kullar” uygulamasıyla yeni bir yapılanmaya giden yeniçerilik teşkilatının da İslamlaşma sürecinde payı büyüktür. Girit’te geçerli olan bu sistem yerli halk ile devleti ortak bir paydada buluştururken imrendirici olmuş, yerli yeniçeriler eliyle ihtida süreci hız kazanmıştır.

Megali İdea ve Girit meselesi

Ada ahalisi Osmanlı Girit’inde 150 yıl esenlik ve refah içinde yaşadı. Ancak Devlet-i Al-i Osman’ın zayıflamasıyla vaziyet değişti. Fransız İhtilali sonrasında gelişen milliyetçilik fikri, Rusya’nın Doğu Avrupa’da Ortodoks halkları tahriki, Mora ve diğer adalarla eş zamanlı olarak Girit’te de isyanlara sebep oldu. Yunan isyanının ardından Rumların bağımsızlık elde etmeleri ve Yunan Devleti’nin kurulması (1830), Yunanistan’ın kışkırtıcı politikaları, Etnik-i Eterya Derneği’nin faaliyetleri, Osmanlı topraklarında ve adalarda yaşayan Rum halk üzerinde etkili oldu. Başkenti İstanbul olan Batı Anadolu, Ege Adaları, Trakya, Karadeniz kıyıları, Rodos, Girit, Kıbrıs ve Makedonya’yı içine alan Büyük Helen İmparatorluğu topraklarına yeniden sahip olma ülküsü demek olan “Megali İdea” fikri yayıldı.

Girit’te ayrılıkçı hareketler, bir buçuk asır iç içe ve huzur içinde yaşayan Ada halklarını birbirine düşman etti. 1821’de gerçekleşen ilk isyan Mısır valisi Mehmet Ali Paşa tarafından bastırıldı. Bundan sonra neredeyse her on yılda bir Yunanistan’ın desteklediği, Rum çetelerin öncülük ettiği kanlı ayaklanmalar baş gösterdi. Türk kasaba ve köylerine saldıran çeteler öldürüyor, yağmalıyor, yakıp yıkıyor, el koyuyor, Müslümanları yıldırarak Ada’dan uzaklaştırmak için zulmün her türlüsünü uyguluyorlardı. Islahat Fermanının oluşturduğu zeminden faydalanarak statülerini genişleten, büyük mülkler edinen Ada Rumları her isyanın sonunda siyasi, iktisadi ve sosyal ayrıcalıklar elde ettiler. Osmanlı yönetiminin ayaklanmaları yatıştırmak ve Rum nüfusu Yunan devletinin etkisinden korumak için verdiği imtiyazlar, yeni isyanların çıkmasına mani olmadı. 1866’da çıkan büyük ayaklanma sonrası Rumlar geçici bir hükümet kurarak Girit’in Yunanistan’a ilhakını ilan ettiler. Bundan sonra Avrupa devletleri ve Rusya kendi çıkarları doğrultusunda duruma müdahil olacak ve Girit meselesi uluslararası bir sorun hâline gelecekti. 1878’de Osmanlı-Rus savaşını fırsat bilen Girit Rumları yeniden ayaklandılar. Halepa Fermanı ile Osmanlı’nın Rumlara tanımak zorunda kaldığı ayrıcalıklar Girit’e nerdeyse muhtariyet sağlamıştı. 1896 yılında gerçekleşen ve Ada’nın tamamına yayılan son büyük ayaklanma sırasında Müslümanlara yönelik katliamlar Osmanlı-Yunan harbine sebep oldu. Bu savaşta Osmanlı kesin bir galibiyet kazanmasına rağmen Avrupa devletlerinin kararıyla Girit’e muhtariyet verildi. (1897) Artan baskılarla birlikte can ve mal güvenliği kalmayan Giritli Müslümanlar Anadolu’ya göç etmeye başladı. Bu tarihten sonra fiilen kaybedilmiş sayılan Girit, Balkan Savaşlarının ardından Yunanistan’a ilhak edildi. (1913)

Girit muhacirleri ve Girit mübadilleri

XVII. yüzyılın ikinci yarısında fethedilen Girit yaklaşık iki yüz elli yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. Daha yüz yıl geçmeden Ada’daki Müslüman nüfus yerli Rum nüfusla eşitlenmiştir. Müşterek dilleri ve hayat tarzları iki toplum arasında barış ve huzurun güvencesi iken XIX. yüzyılda yaşananlar derin bir ayrılık oluşturmuştur. Osmanlı-Türk kimliğine tutunan ve sahip çıkan Girit Müslümanları iki büyük göç dalgası ile Anadolu’ya yerleştiler. İlk dalga yüzyılın sonunda Müslüman Türk toplumunun maruz kaldığı katliamlar sonrası gerçekleşen zorunlu muhacerettir. İkincisi ise Osmanlı’nın Girit’te egemenliğini kaybetmesiyle kendi topraklarında azınlık statüsünde kalan Girit Müslümanlarının “mübadele” anlaşmasıyla gerçekleşen göçüdür. Ada’da son elli yıl hayat memat mücadelesi veren Girit Müslümanları için mübadele “ölümü hayata değişmek”ten başka bir şey değildir. Muhacir ya da mübadil olarak Anadolu’ya göçen Giritliler, Tarsus’tan Mudanya’ya kadar Akdeniz, Ege ve Marmara kıyıları başta olmak üzere farklı bölgelere yerleştirilmiş, onlar için hususi köyler ve mahalleler kurulmuştur. 

Şehitlerimizin kanlarıyla mayalanan toprakların evlatları, kendilerini Müslüman-Türk diye tanımladıkları için her türlü zulüm ve tecavüze maruz bırakılmış; camileri, dükkânları, tarlaları, bahçeleri tahrip edilmiş ve nihayet vatanlarından koparılmışlardır. “Tarih bir fendir ki geçmişleri söyler, geleceği bildirir.” der İsmail Gaspıralı. Yunan Megali İdea’sı ve ENOSİS hayali Girit’ten sonra Kıbrıs’ta da hayata geçirilmeye çalışılmış, Türk devleti buna müsaade etmemiştir. Girit’te Osmanlı varlığı ve kültürüne dair eserlerin büyük çoğunluğu tahrip edilmiştir. Ayakta kalan cami, tekke, çeşme ve sebiller maksatları dışında kullanılsalar da şehir hafızasının ve şehirleşme kültürünün nadide birer örneği olarak berhayattırlar. Kültürün canlı taşıyıcıları olan muhacir ve mübadillerin acı hatıraları ise ağıtlara, türkülere konu olmuştur:

Kırmızı gül her dem olsa
Yaralara merhem olsa
Ol tabipten derman gelse
Şu Resmo’da morom kaldı
Yavrum kaldı morom nenni...

Kaynak: Diyanet Haber
banner237
Yorumlar (0)