Orta Çağ Aydınlığı

Batı, Orta Çağ boyunca salgın hastalıklar ve hurafelerin pençesi altında kendi Karanlık Çağ’ını yaşarken Doğu’da Müslüman bilginler, aklın ve bilimin rehberliğinde birbirinden önemli buluşlara ve tedavi yöntemlerine imza atıyor, bu yöntemleri herhangi bir kıskançlık duymadan bütün insanlığın istifadesine sunuyorlardı.

Orta Çağ Aydınlığı

ORTA ÇAĞ AYDINLIĞI

Emin GÜRDAMUR

Batı, Orta Çağ boyunca salgın hastalıklar ve hurafelerin pençesi altında kendi Karanlık Çağ’ını yaşarken Doğu’da Müslüman bilginler, aklın ve bilimin rehberliğinde birbirinden önemli buluşlara ve tedavi yöntemlerine imza atıyor, bu yöntemleri herhangi bir kıskançlık duymadan bütün insanlığın istifadesine sunuyorlardı.

Vicdan sahibi Batılı araştırmacılar, insanlığın ulaştığı bilimsel inkişafı, büyük oranda Müslümanlara borçlu olduğunu açıkça dile getirmekten imtina etmezler: “Unutmamalıyız ki çağdaş ilimlerin temelini atma şerefi Muhammed’e (s.a.s.) inananlara aittir. Bugün istifade ettiğimiz şeylerin hiçbirini Hristiyanlığa da kiliseye de borçlu değiliz.” (Prof. Dr. W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, DİB Yay., 1973, s. 34.) Müslüman bilginlerin Orta Çağ’ı nasıl aydınlattıklarını hatırlamak için kısa bir tarihî yolculuğa çıkmamız gerekiyor. Böylelikle İslam bilim geleneğinin çağları ve coğrafyaları eşgüdüm hâlinde nasıl yoğurduğunu, biçimlendirdiğini de görmüş olacağız.

 İslam tarihinde ilk sistematik bilimsel çalışmalar Abbasi halifesi Harun Reşid tarafından kurulan ve oğlu Me’mun tarafından geliştirilen Beytü’l-Hikme’de kendini gösterir. Tercüme faaliyetlerine ev sahipliği yapmasıyla maruf bu eğitim merkezinin başına Harizmi (770-846) getirilmiştir. Daha önce saray kütüphanesinde çalışan Harizmi, adından da anlaşılacağı üzere Hazar Denizi’nin doğusundaki meşhur Harizm şehrinde dünyaya gelmiş, matematik ve gökbilimi alanlarında çağının en büyük dehası olmuştur. Başta Hindistan olmak üzere göğü ve tabiatı gözlemlemek için pek çok ülkeye seyahat etmiştir. Dünya, cebir ilminin temellerini onun rahlesinde tedris eder. Cebir problemlerini geometri kullanarak çözen ilk bilgindir. Bu açıdan analitik geometrinin de kurucusu kabul edilir. Daha sonra Descartes, onun açtığı yoldan yürüyecektir. Yunan ve Roma kültüründe sayı olmadığından rakam yerine harfler kullanılmaktaydı. Bu da karışık matematik problemlerinin çözümünü zorlaştırıyordu. Onun tercüme edilen eserleri, bu anlamda da Batı’ya yol açmıştır. En büyük keşfi “sıfır” rakamıdır. Sıfır dünya tarihinde ilk defa onun problemlerinde bir değer olarak görülür. Batılılar, kitabının adı olan el-Cebir kelimesini “Algebre” şeklinde istinsah ederek bu bilimin genel adı yapmıştır. El-Harizmi de “al-gorizma” şekline çevrilmiş, daha sonra bu kelimeden “algoritma” ve “logaritma” kelimeleri türetilmiştir. XX. yüzyılın ünlü Müslüman Fransız düşünürü Roger Garaudy, Batı’nın pek çok bilimsel kavramı Müslümanlardan aldığını söyler: “Kullandığımız kelimelerden çoğu onlardan kaldı: Usturlapları, kadranları, halkalı küreleri, diyopterleri ve pusulaları bugün müzelerimizin raflarında bulunmaktadır.”

Harizmi’den sonra Beytü’l-Hikme’nin başına İslam dünyasının ilk filozofu El-Kindi’nin (796- 868) geçtiğini görürüz. Asıl adı Yakup olan Kindi, Kufe’de doğmuş, Basra ve Bağdat’ta yaşamıştır. Meşşai geleneğin öncülerindendir. Onun zamanına kadar gökyüzünün doğal renginin mavi olduğu zannedilmekteydi. Kindi, denizlerin ve gökyüzünün mavi görünmesinin, güneş ışıklarının havadaki zerreciklere ve suya çarpmasından kaynaklandığını açıklamıştır. Bir başka buluşu da izafiyet teorisidir. Zaman, mekân ve hareketin mutlak olmadığını, görecelilik taşıdığını ifade ederek Einstein’ın genel izafiyet teorisini ondan yüzyıllar önce dillendirmiştir. Tıp alanında da araştırmaları olan Kindi, ilaçların bedene etkileri konusunda ileri düşünceler ortaya koymuş, sara ve sinir hastalarına musiki ile tedaviyi uygulayan ilk hekim olarak tarihe geçmiştir.

Kindi’nin vefatından sekiz yıl önce Tahran’ın kuzeydoğusunda bulunan Rey şehrinde bir çocuk dünyaya gelir: Geleceğin büyük İslam mütefekkiri Razi (856-924). Horasan bölgesinde ilim tahsil eden Razi, tıp alanındaki çalışmaları sonucu Bağdat hastanesinin başhekimliğine getirilir. İki yüz civarında eser veren kimyager filozof, kendi devrinde de bütün dünyanın tanıdığı bir âlimdir. Kızıl ve kızamığın farklı iki hastalık olduğunu ilk o tespit etmiş, bugünkü modern klinik sistemini hayata geçirmiştir. Her hastalık için ayrı birim kurmuş, hastaları bütün hekimlerin kontrol etmesini sağlamıştır. Razi, hastaların gün boyu kontrol edilmesine ve onlarda seyreden değişimlerin kaydedilmesine önem vermiştir. Ona göre tedavi sürecinde hastalığın seyri çok mühimdir. Hatta el-Hâvî adlı eseri, bu nevi hasta takip notlarından oluşur. Kimi ilaçları, zehirli maddelerden arındırarak maymunlar üzerinde denemiştir. Bilinen ilk denek kullanıcısıdır. XX. yüzyılın önemli bilim tarihçilerinden George Sarton, “Orta Çağ’ın temel fakat bir o kadar da en az bilinen başarısı, deney ruhunun uyandırılmasıdır ki, bu her şeyden önce XII. yüzyıla kadar Müslümanlar sayesinde oldu.” der. Razi, ayrıca ağızda yavaş erimeleri için hapların kaplanması fikrinin, fitilin, sülfürik asidin ve saf suyun mucididir. Dünya tıp tarihinde alerji üzerine yazılan ilk eser ona aittir. Kimyasal çalışmalar da yapmıştır. Ham petrolü damıtıp saflaştırarak lambalarda kullanılan gazyağının benzerini icat etmiştir.

Aynı yıllarda Kazakistan’ın Farab şehrinde, Samaniler ve Abbasiler ordusunda komutanlık yapan bir subayın oğlu, Razi’nin icat ettiği gazyağıyla yanan kandilin dibinde oturmuş ders çalışmaktadır. Daha sonra ilim öğrenmek için babasıyla birlikte Bağdat’a gidecek olan bu çocuk Farabi’den (870-950) başkası değildir. Harran, Musul ve Halep gibi şehirlerde yaşayacak, ilim yolculuğuna aralıksız devam edecek ve son olarak Şam’da vefat edecek olan Farabi, arkasında matematikten musikiye yüze yakın eser bırakacaktır. Sadece Doğu’da değil Batı’da da kendisine değer verilecektir. Dünyada Alfarabius ve Abunazar gibi isimlerle bilinecek, mantık bilimine katkıla rından ötürü Aristo’ya nispetle “İkinci Öğretmen” olarak anılacaktır. Terkip ve tahlilleriyle İbn Sina’dan Gazali’ye, Leibniz’den Kant’a pek çok ismi etkileyecek; müzik alanında sesleri notalarken farkında olmadan logaritmayı icat edecektir.

Farabi’nin vefatından yirmi üç sene sonra Harizm’in Aral Gölü’ne yakın Kaş beldesinde, sonraları Biruni (973-1051) olarak ünlenecek bir çocuk dünyaya gelir. Küçük yaştan itibaren ilme merakı olan Biruni, henüz on yedi yaşındayken kendi yaptığı yuvarlak bir usturlap ile gözlemlere başlar. Buhara’da İbn Sina ile tanışır. Bir ara Gazneli Mahmud’un daveti üzerine Hindistan’a gider. 1051 yılında Gazne’de vefat ettiğinde ondan geriye on dördü hacimli olmak üzere yüz kırk altı eser kalacaktır. Fizik biliminin yanı sıra kimya alanında da araştırmalar yapan Biruni, demir, bakır, safir, kuartz ve altın gibi madenlerin özgül ağırlığını günümüz modern değerleriyle neredeyse aynı tespit etmiştir. Batı’da ancak XVIII. yüzyılda konuşulmaya başlanan “tabiat ekonomisi” düşüncesini yüzyıllar önce keşfetmiştir. Doğanın bir denge üzerinde durduğunu söyleyen Biruni, tabiatın bu dengenin bozulmasına fırsat vermediğini, zincirden olası bir eksilmenin diğer canlılar aleyhine bütün yaşamı tehdit edecek boyuta ulaşacağını, hatta doğal afetlerin bile böylesi bir dengeleme unsuru olarak cereyan ettiğini dile getirir. Bilime katkılarından dolayı ay kraterlerinin en büyüklerinden birine onun adı verilmiştir. Biruni’nin ilmî anlamda değer verdiği isimlerden biri kendisinden yedi yaş küçük olan İbn Sina’dır. Bu iki bilginin mektuplaşmaları oldukça ünlüdür. Samanoğulları sarayı katibi bir babanın oğlu olarak Buhara yakınlarındaki Afşana şehrinde dünyaya gelen İbn Sina (980- 1037), özel hocalarca eğitilir, on yaşında hafızlığını tamamlar. Her ortamda zekâsıyla temayüz eden İbn Sina, on yedi yaşına geldiğinde bilge bir tabip olarak çoktan ün kazanmıştır. Hayatı boyunca tıp ve felsefe alanında yüz elliye yakın eser kaleme almış, felsefede Farabi’nin açtığı yoldan yürümüştür. Batı’da Avicenna adıyla bilinir. Tıpta bulguların hastalığın teşhisinde ve tedavisinde taşıdığı önem üzerine bir dizi keşfe imza atan İbn Sina, idrarı ve nabzı, hastalıkların teşhisinde kullanmıştır. Menenjit hastalığını dünya ilk ondan öğrenmiştir. Jeoloji biliminin temeli kabul edilecek tespitleriyle çağını aşan teoriler geliştiren İbn Sina, karaların bir zamanlar deniz, denizlerin de kara olduğunu söylemiş ve Toriçelli’den altı yüzyıl önce hava basıncından söz etmiştir. İslam bilim ırmağının coşkuyla aktığı bir diğer ırmak Endülüs’tür. İbn Rüşd (1126-1198) bu bereketli ırmağın başşehri Kurtuba’da, hukukçu bir ailenin çocuğu olarak gözlerini hayata açar. İlk eğitimini ailesinden alır. Dinî eğitimini Kurtuba Medresesinde tamamlar. Daha sonra tıp ilmine yönelir. Dedesi ve babası gibi kendisi de başkadılık yapar, sarayın tıbbi meseleleriyle bire bir ilgilenir. Ellisi kendi özgün eseri olmak üzere şerhlerle birlikte doksan dört eser kaleme almıştır. Batı onu Averroes olarak tanır, Aristo’nun gelmiş geçmiş en büyük yorumcusu kabul eder. Eserleri Latinceye ve İbraniceye çevrilmekle kalmaz, üzerinde pek çok şerh yazılır. Güneşte geçici olarak gözlemlenen güneş lekelerini ilk defa gözlemleyen astronomdur. Ayrıca görme işlemini gözün retina tabakasının yaptığını ilk o açıklamıştır.

Endülüs’teki bilim mirası Avrupalıların işgaliyle yağma edilmiştir. Batı’nın en büyük cinayetinin Endülüs olduğunu söyleyen Friedrich Nietzsche, “Hristiyanlık bizi antik kültürün mirasından etti, daha sonra da bir kez daha, Müslüman kültürün mirasından etti.” der. Yemen’in Hadramut bölgesinden Endülüs’e gelen ve daha sonra buraların Hristiyanların eline geçmesiyle Tunus’a göçen bir ailenin çocuğu olan İbn Haldun, babası ve dedesi gibi Hafsid beyliğinin hizmetinde bulunarak beyliğin siyasi işlerini yürütmüştür. Fas, Endülüs, Cezayir, Hicaz, Suriye ve Kudüs’e seyahatler eden İbn Haldun, Mısır’da Memluk Sultanı tarafından başkadı olarak görevlendirilmiştir. 9 Mart 1406 tarihinde Kahire’de vefat ettiğinde ondan geriye, Orta Çağ entelektüel birikiminin özeti kabul edilen Mukaddime başta olmak üzere tarih, seyahatname ve kelam alanında eserler kalmıştır. Mukaddime’de tarihin de tabiat gibi yasalara bağlı olduğunu, toplumların da insan gibi emekleme, olgunluk ve çöküş devreleri yaşadığını ortaya koymuştur; devleti ve toplumu açıklarken biyolojik bulgulara başvurmuştur. Batılı bilim adamları kendisinden “Arapların Montesquiuesü” diye söz ederler.

 Endülüs Emevi Devleti’nin son şehri Gırnata’nın elden çıkmasıyla bölgede yaşayan Müslümanlar katliamla karşı karşıya kalmış ve Osmanlı Sultanı II. Bayezid’den yardım istemişlerdir. Padişah bu çağrı üzerine Akdeniz’de nam salmış korsan Kemal Reis’i Osmanlı bayrağı altında bu işle vazifelendirir. Devlet-i Âliyye’nin sancağı bu kez dindaşlarını kurtarmak için açık denizlerde yol almaktadır. Gemide Kemal Reis’in küçük yaşta yetim kaldığı için himayesine aldığı yeğeni de vardır. Bu kurtarma harekâtına katılma şerefine nail olan yirmi bir yaşındaki yeğen, geleceğin büyük denizcisi Piri Reis’tir. Görev tamamlanır ve İstanbul’a padişahın huzuruna çıkılır. Kemal Reis ve yeğeni artık Osmanlı donanmasının resmî görevlileridir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır, Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos seferine kaptan olarak katılan Piri Reis, ceylan derisine çizdiği dünya haritasıyla tarihin akışını değiştirecektir. Amerika kıtasına haritasında yer veren ilk denizcidir. Ama onun asıl başarısı sular altındaki Antartika kıtasını da çizmiş olmasıdır. Modern haritalar ancak 1952 yılından sonra bunu yapacaklardır. Bir diğer çarpıcı buluşu, haritada kıtaların çizimlerinin sanki uzaydan çekilmişçesine aşağıdan yukarıya doğru büzülmeleridir.

 İslam âlimlerinin karakteristik özelliği, dinî ilimlerle fenni ilimler arasında tefrik edici bir düşünce geliştirmemeleridir. Onlar tabiata, Kur’an’ın işaret ettiği üzere Yüce Yaratıcı’nın ayeti olarak bakıyorlardı. Gökyüzüne, doğaya ve insanın biyolojisine dair yaptıkları bütün kazılar bir yandan beşeriyetin lehine bulgulara bir yandan da Cenab-ı Hakk’ın azametini idrake vesile oluyordu. Asıl adı Şemseddîn Mehmed olan Akşemseddin (1390-1459) de bu âlimlerden biridir. Şam’da doğmuş, Amasya ve Tokat civarında medreselerde dinî ve tıbbi eğitim görmüş, Hacı Bayram Veli’ye intisap ederek tasavvuf ilmiyle hemhâl olmuştur. İstanbul’un fethine müritleriyle katılmış, Fatih Sultan Mehmet tarafından iltifat görmüştür. Ayasofya’da kılınan ilk cuma namazının hutbesini okuyan Akşemseddin, dinî, tasavvufi eserlerinin yanı sıra tıp ilmiyle ilgili araştırmalarıyla da bilinir. Hastalıkları irsî ve tohum olarak ikiye ayıran Akşemseddin, irsî arızaların anne babadan gelen kalıtımsal bozukluklar olduğunu; tohum olanların ise gözle görülmeyecek kadar küçük canlılar (mikrop, virüs) tarafından taşındığını ortaya koymuştur. Batı, mikrobu Akşemseddin’den dört yüz yıl sonra Louis Pasteur ve Robert Koch gibi isimlerin çalışmaları sonucu keşfedecektir.

İslam bilim tarihinin semalarında yaptığımız bu kısa gezinti, şarktan garba ışıklar saçan o büyük medeniyetin satır başlarına küçük bir değini mahiyetinde olmuştur. İslam dininin bilim ve araştırmaya verdiği önem, Orta Çağ boyunca muhtelif coğrafyalarda yıldızlar gibi parlayıp sönen bilginlerin şahsında kendini ispatlamıştır. Bugün Müslümanların masasında duran öncelikli ödev, kendi düşünce kanallarını tıkayan yılgınlığı süpürmek, bilimi kapitalizmin elinde, kendi kuyruğunu yiyen mitoloji canavarı olmaktan kurtarıp yeniden insanlığın hayrına bir istikamete çevirmektir.

Diyanet Haber

banner61
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner60

banner57