Manevi Danışmanlık ve Rehberliğin Arka Planı: Din ve Maneviyat

Türkiye’de manevi danışmanlık ve rehberlik, Diyanet İşleri Başkanlığının Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzalamış olduğu protokollerin hayata geçirilmesiyle gündeme gelmiştir. Bu çerçevede Diyanet personeli, cezaevleri, hastaneler, sevgi evleri, kadın sığınma evleri, huzurevleri ve KYK üniversite yurtları gibi pek çok kurumda hizmet vermeye başlamıştır.

Manevi Danışmanlık ve Rehberliğin Arka Planı: Din ve Maneviyat

Dr. Sevde DÜZGÜNER

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Önceleri cezaevi vaizi, manevi destek birimi gibi farklı isimlerle anılsa da artık Diyanet personelinin kurum dışı hizmetleri manevi danışmanlık ve rehberlik başlığı altında toplanmıştır. Manevi danışmanlık ve rehberliğin günümüzde gündeme gelmesinde din ve maneviyat kavramlarının yaşadığı anlam dönüşümü belirleyici unsur olmuştur. Bu dönüşüm başta Avrupa ve Amerika olmak üzere Batı’da ortaya çıkmış ve etkileri Türkiye’ye de yansımıştır. Ancak Türkiye’de var olan maneviyat algısı, buradaki dinî ve kültürel zeminde kendine has bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Batı ile Türkiye’deki maneviyat algısının benzeşen ve farklılaşan yönleri, bugünkü manevi danışmanlık ve rehberlik uygulamasının nasıl olması gerektiğine dair ipuçları vermektedir.

Batı’da maneviyat

1970’lerin ortalarına kadar Batı literatüründe maneviyat kavramı, büyük ölçüde din kavramı ile eş anlamlı kullanılmıştır. Çoğunluğunu hemşirelik, tıp ve psikoloji bölümlerinin oluşturduğu sağlık literatüründe maneviyat konusunu ele alan çalışmaların sayısı 1975-2000 yılları arasında beş katına çıkmıştır. Bu çalışmalarda dikkat çeken nokta ise oldukça farklı maneviyat tanımları içeriyor olmalarıdır. Bazı tanımlar şu şekildedir: “Bireyi dünyaya bağlayan ve varoluşuna anlam ve açıklama getiren inanç”; “aşkın bir boyutun farkına varılmasıyla ortaya çıkan ve kişinin kendisi ile, hayatla ve nihai gördüğü şeyle ilişkili olarak tanımlanabilir bazı değerler tarafından karakterize edilen oluş ve tecrübe ediş biçimi”; “kutsalı arama süreci”. Bu tanımlar Müslüman bir zihin tarafından din tanımlarına yakın algılanır ancak Batı’da durum farklıdır. Nitekim aynı dönemlerde yapılan din tanımları başka bir gerçeğe işaret etmektedir. Birkaç din tanımına göz atmak durumu netleştirmeye yardımcı olacaktır. “İlahi veya insanüstü bir güce duyulan inançlardan ve böyle bir güce yapılan ibadet fiillerinden veya diğer ayinlerden oluşan bir sistem”; “belli geleneklere has inanç ve fiillere gösterilen bağlılıklar”; “kutsal veya aşkın olana (Tanrı, yüce güç veya nihai gerçeklik) yakın olabilmek için geliştirilmiş organize/kurumsal inanç, uygulama, ritüel ve sembol sistemi”. Bu din tanımlarında sistem, gelenek ve kurum kavramları öne çıkmaktadır. Ancak 1975 öncesi din tanımlarında böylesi bir vurgunun olmadığı gözlenmiştir. Örnekler şu şekildedir: “Bireylerin ilahi olduğunu düşündükleri herhangi bir şey ile kendilerini ilişki içinde görmeleri bakımından tek başlarına yaşadıkları duygular, eylemler ve tecrübeler”; “mutlak bağlılık hissi” ve “en geniş ve en temel hâliyle din, nihai ilgidir”.

Görüldüğü üzere Batı’da din kavramı önceden insanın kutsalla yaşadığı özel tecrübesi olarak tanımlanırken sonraları din, bir kapalı sistem ve kurum olarak tanımlanmaya başlamıştır. Şüphesiz bu dönüşümde, din denince akla kilisenin gelmesi ve kilisenin kurumsal yapısı etkili olmuştur. 1993, 1995 ve 1997 yıllarında ikisi Amerika’da biri Kanada’da genel olarak halka yönelik yapılan alan araştırmaları da bu bölgelerdeki insanların bir kısmının din ile maneviyata farklı anlamlar yüklediğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerine çalışan araştırmacılar, insanların kendi manevi dünyalarını tanımlarken şu seçeneklerden birine işaret ettiklerini tespit etmiştir: “Dindarım ama manevi yönden güçlü değilim.”, “Manevi yönden güçlüyüm ama dindar değilim.”, “Hem dindarım hem manevi yönden güçlüyüm.”; “Dindar da değilim manevi yönden güçlü de değilim.” Bu farklı yaklaşımların tespit edilmesinin ardından yapılan pek çok çalışma, Batı’da insanların din kavramını kilise kurumu ve oradaki din adamlarının etkinlikleri olarak algıladıklarını; Tanrı kavramını da kilisenin işaret ettiği ve kurallar koyan Tanrı olarak algıladıklarını bulgulamıştır. Kilise ile bağlarını koparan ancak yüce bir güçle iletişim hâlinde olduklarını hisseden bireyler, “Dindar değilim ama manevi yönden güçlüyüm.” ifadesini kullanmaya başlamışlardır. Takip eden yıllarda maneviyat;  kişisel inanç ve uygulamalar, kutsal olanla ve/veya evrenle bağlı olma hissi, benliği aşma, evrenle veya diğer insanlarla bağlı olma hissi, huzur, hayatın anlam ve amacı gibi konularla ilişkilendirilmiştir. Günümüzde genel olarak Batı’da kabul gören görüş, her insanın manevi bir boyutunun olduğu ve insanın hayatına anlam kattığı yönündedir. Kiliseye devam eden dindar bir kimse için maneviyat ile din yakın kavramlar iken dinî inancı olmayan bir insan için maneviyat, kendini aşma tecrübesi, evrendeki bütünlüğü yakalama hissi vb. olabilir. Dolayısıyla kişiye bağlı olarak din ile maneviyat aynı veya farklı anlamlara gelebilir. Sonrasında başta Amerika ve Avrupa olmak üzere diğer ülkelerde yapılan çalışmalar insanın manevi açıdan desteklenmesinin önemini ortaya koyunca hastaneler, cezaevleri, askeriye, özel şirketler gibi pek çok kurum manevi danışmanları bünyesine dâhil etmiştir. Ülkemizde ise maneviyat kavramının algısı ile manevi danışmanlık ve rehberlik uygulamalarının Batı’ya benzeyen ve ondan ayrışan tarafları vardır.

Türkiye’de maneviyat

Maneviyat kavramı Türkçe literatür için yeni bir kavram değildir. Bu kavram genellikle; din, tasavvuf, ahlak ve cesaret/moral gücü anlamlarında kullanılmıştır. Diğer taraftan Batı’da ortaya çıktığı hâliyle maneviyata yüklenen yeni anlam da Türkçe literatürde yerini almıştır. Ancak İngilizcesi “spirituality” olan tek kavramın Türkiye’de “maneviyat, ruhsallık, tinsellik, spiritualite, spiritüelite, spiritüalizm (bu kullanım yanlıştır)” olmak üzere altı ayrı kelime olarak kullanıldığı görülür.  Ruhsallık veya spiritualite gibi kavramları tercih eden araştırmacı ve yazarlar, bahsettikleri olgunun din gibi anlaşılmasını engellemek amacıyla bu kavramı tercih ettiklerini ifade etmişlerdir. Ancak Türkiye'de genel olarak halka yönelik alan araştırmaları, burada din ve maneviyat kavramlarına yüklenen anlamların Batı’dakine benzeyen ve ayrışan yönleri olduğunu ortaya koymuştur. Her iki kültürde de maneviyat kavramı, din kavramının tanımına göre şekil almaktadır. Ayrıca her iki kültürde de herkesin manevi bir dünyasının olduğu ve bu dünyanın oldukça kişisel bir içsel alana işaret ettiği fikri kabul görmüştür. Diğer taraftan Türkiye ile Batı’nın maneviyat algıları arasındaki en temel fark din tanımında ortaya çıkmaktadır. Nitekim Batı’da din, kiliseye devam; Tanrı da kilisenin işaret ettiği Tanrı olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla tanrı ve yüce güç/aşkın varlık kavramları farklı çağrışımlara sahiptir. Oysa Türkiye’de hâkim din olan İslam’ın, Hristiyanlığın kilisesi gibi bir kurumsal tarafı yoktur. Müslüman olmak için kilisede olduğu gibi bir kuruma üye olmanız gerekmez. İslam’da Allah kullarına şah damarından daha yakındır, inancı vardır. Dolayısıyla Müslüman bir zihinde din (İslam) ile maneviyat kavramlarını tamamen birbirinden ayırmak mümkün değildir.

Türkiye örnekleminde yapılan çalışmalar da bu tespiti desteklemiştir. Örneğin Batı merkezli modelleri esas alan çalışmaların bazılarında Türkiye örneklemi ile Batı ülkeleri örneklemi arasında farklılıklar tespit edilmiştir. Bu çalışmalarda çıkan sonuçlar yazarlar tarafından “kavramların tanımının Batılı olmayan toplumlarda farklı değerlendirilmesi”; “maneviyat ölçeğinde yer alan ifadelerin ya kültürel farklılıktan dolayı farklı anlamlandırılmasıyla ya da örneklemde değişik mistik çağrışımlara sebep olmuş olması” gibi şekillerde açıklanmıştır. Bir araştırmacı ise bu sonucu “Türkiye’de yaşayan insanlar maneviyatı dindarlıktan farklı olarak algılasalar bile çoğu, bu iki kavram arasında doğal bir bağ olduğunu düşünmektedir.” şeklinde değerlendirmiştir. Bu sonuç başka çalışmalarda da tekrarlanmıştır. Din ve maneviyat kavramlarına bağlı olarak Türkiye örnekleminde Allah ile aşkın varlık/yüce güç kavramları birbirinden ayrılmış değildir. Müslüman zihinlerde İslam, kul ile Allah arasında oldukça öznel bir iç dünyayı kapsamakla birlikte hasta ziyareti, yetim ve yoksula destek gibi sosyal konuları da kapsamaktadır. Manevi danışmanlık ve rehberlik bu noktada önem kazanmaktadır.

Sonuç ve değerlendirme    

Kültürlerdeki sosyal temsiller kavramların algılanmasında oldukça etkilidir. Kavramlar bilgi, teori ve ölçeklerin içinde üretildiği kültürün izlerini yoğun bir şekilde taşırlar. Batı'da maneviyat, dinî kurumlardan uzaklaşarak bireysel doruk tecrübelere yönelme şeklinde ortaya çıkmıştır. Böylece maneviyat kişisel anlam dünyası, iç huzuru ve aşkın varlıkla kurulan özel ilişki şeklinde tanımlanmıştır. Türkiye’de ise özellikle çeviriler aracılığıyla bu tanımlar literatürdeki yerini almıştır. Ancak yapılan alan araştırmaları –Batı’dan farklı olarak- Türkiye örnekleminin din ile maneviyat kavramlarını birbiri ile ilişkili kavramlar olarak algıladığını ortaya koymuştur. Bu farkın temelinde yer alan nedenlerden ilki, din olarak Batı’da Hristiyanlığın Türkiye’de ise İslam’ın algılanmasıdır. Kiliseyi merkeze alan Hristiyan kültürde din büyük ölçüde kurumsal olarak algılanmaktadır.  Maneviyat ise büyük ölçüde, dinî gelenek ve kurumsal yapıdan uzakta bireysel tecrübe ve anlam arayışına odaklanmaktadır. Oysa Türkiye’de bu ayrım Batı’da olduğu kadar net değildir. Çünkü İslam’da kilise gibi bir yapı yoktur. Dolayısıyla dinî ve manevi unsurlar bireysel hayatlarda bir arada tezahür edebilmektedir. Bu da her iki kavramın hâlâ birbiri ile yakın ve oldukça ilişkili olarak algılanmasına yol açmaktadır. İkinci önemli neden ise Tanrı ve aşkın varlık kavramlarına yüklenen anlamların farklı olmasıdır. Batı’da “Tanrı” daha çok dinî kurumlarla ilişkilendirilirken “aşkın varlık” kavramı bu dünyayı aşan yüce bir gerçekliğe işaret etmektedir. Türk-İslam kültüründe ise Allah kavramı her iki boyutu da büyük ölçüde içermektedir. Din ve maneviyat kavramlarının kültürel farklılıkları bu noktalarda öne çıkmaktadır.

Diğer taraftan insan fenomeni göz önünde tutulduğunda her insanın fiziksel, psiko-sosyal ve manevi boyutlarının olduğu bir gerçektir. Onun bedeni fiziksel boyutunu, zihin ve duyguları psikolojik boyutunu, çevresi ile kurduğu ilişkiler ise sosyal boyutunu oluşturur. Manevi boyut ise hayatında önem verdiği unsurlar, yüklediği anlamlar ve dinî inancını kapsar. Büyük çoğunluğun Müslüman olduğu Türkiye’de insanların çok önem verdikleri ve hayatlarına anlam kattığını düşündükleri olgulardan en büyük paydaya sahip olanı, dinî inançlarıdır. Aslında Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünnetinde de bugün manevi danışmanlık ve rehberlik uygulaması olarak anılan etkinlikleri bulmak mümkündür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) kullarıyla her an iletişimde olduğunu bildirmektedir. Peygamber Efendimiz de ashabına sadece dinî bilgi aktarmakla kalmamış onlarla hemhâl olmuştur. Yoksul, yetim, hasta gibi sosyal hizmet gruplarına verilecek her türlü manevi desteğin en güzel örneklerini Peygamberimizin hayatında görmek mümkündür. Dolayısıyla Türkiye’de manevi danışmanlık ve rehberlik hizmeti bir ihtiyaçtır ve bu hizmetin hem bilimsel hem de dinî temelleri vardır. Bu açıklanan hususlar neticesinde denilebilir ki; Türkiye’de verilecek olan manevi danışmanlık rehberlik hizmetinde din alanında uzman kişilerin görev alması gerekmektedir. Bu görevlilerin rehberlik ve danışmanlık becerilerine dair bir eğitimden geçmesi de şarttır. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülen manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetinin zaman içerisinde daha kaliteli hâle gelmesi için disiplinler arası çalışmalar yapılmasına ve ortak eğitim modeli geliştirilmesine ihtiyaç vardır.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER