Kutsal Beldeden Müslüman Manzaraları

Sırtımı beyaz mermer sütuna yaslamış, siyah örtülü muazzam yapıyı ve etrafında ahenkle tavaf eden kalabalığı izliyorum. Rengi, dili, ülkesi, kültürü farklı ama dini, ilahı, peygamberi, kitabı, kıblesi tek ve aynı, kimi ihramlı kimi ihramsız binlerce müminin dua ve yakarışlarına kaptırmışım kendimi.

Diyanet Haber
Kutsal Beldeden Müslüman Manzaraları

Prof. Dr. A. Bülent BALOĞLU

Derken, sol omzuma dokunan bir elle gayriihtiyari irkildim ve elin sahibine döndüm. “Türkiyeli kardeş nasılsın?” üzerindeki şalvar kamisi, başındaki beyaz takkesi ile bir Pakistanlı olduğunu tahmin ettiğim soru sahibine soruyla mukabele ettim: “Evet, sen de Pakistanlısın galiba?”

Başını tebessümle salladı ve “Evet.” dedi. “Nerden bildin Türk olduğumu?” diye sordum. “Biz Pakistanlılar için sizi bilmek zor değil.” dedi ve devam etti: “Şu sütunun tepesine bak. Yukarıdaki kabartma yazıları görüyor musun?” Başımı eline yanaştırıp işaret parmağının hizasına baktım. Beyaz mermer sütunun tepeye yakın yerinde beyaz bir kabartma vardı. Oturduğumuz yerden okunması imkânsızdı. “Evet, görüyorum.” dedim. “Bunlar Osmanlıların sütunları. Ben Osmanlı’ya aşığım. Biliyor musun benim baba tarafım da Türk!” ona iyice dönüp “Nasıl yani?” deyivermişim. “500 sene kadar önce bir Türk birliği Hindistan’a gelmiş, bazı Türk askerleri orada evlenip kalmış. Ben ve sülalem oradan geliyoruz. Benim adım Muhammed Han. Ta o günlerden geliyor Han ismi. Çocuklarımın hepsinin isimlerine ‘Han’ ekledim. Onlar büyük büyük büyük dedelerinin bir Türk olduğunu bilir. Bu bilgiyi nesilden nesile aktarırız.” İstanbul’a defalarca gelmiş. Cep telefonunu çıkardı ve fotoğrafını çektiği ne kadar padişah tuğrası varsa teker teker gösterdi hepsini. Sonra da mavi gözlü torununun resmini. “Torunumun göz rengine dikkatli bak!”

Suudi Arabistan’a 36 yıl önce gelen ve otobüs şoförlüğü yapan Muhammed Han yakında emekli olup vatanına dönecekmiş. Hanımını ve çocuklarını getirememiş. “Onları da getirsem, burada aç kalırdım. Aldığım maaşın yarısından fazlasını Kefil’e verir geçerdim.” Nihayet ayrılık vakti gelip de vedalaşmak için ayağa kalktığımızda “Adnan kardeş, açsan seni yemeğe götüreyim” dedi gülen gözlerle. Bu sıcak teklife daha sıkı sarılarak karşılık verdim, teşekkür ettim ve ayrıldık.

Mekke’de bir başka gün…

Bu sefer tavafı ikinci kattan yapıyoruz. İkinci katta 7 şavtla bir tavafı tamamladığınızda 5 kilometreye yakın yol yürümüş oluyorsunuz. Rize Dini Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Mehmet Bey ve Hacı Bayram Camii İmam Hatibi Yunus Bey’le tavafı tamamladık ve Kâbe’yi cepheden gören bir yerden muhteşem manzarayı izlemeye başladık. Yunus Bey aşka gelip güzel sesiyle Kur’an tilavetine başladı. Henüz birkaç dakika olmuştu ki yanımıza bir Suud askeri yanaştı. Kur’an okunduğunu anlayınca kafa sallayıp bir şey demeksizin uzaklaştı. Kur’an tilaveti sona erdiğinde arkamızda bu sefer kilolu, sivil bir genç Suudlu duruyordu. “Vallahi çok güzel bir ses! Çok etkilendim! Allah mübarek etsin! Harika bir tilavet! Allah senden razı olsun. Buradan geçiyordum, bu güzel sesi duydum. Ben Kâbe’nin müezzini Haşim es-Sakkâfi’yim. Sabah ezanlarını ben okurum. Eğer sabah namazına gelirseniz, namazı birlikte kılabiliriz. Bu da kartım…”

Müezzinin bu sıcak ve samimi tavrı bizi de çok memnun etmişti. Çok teşekkür ettik, inşallah deyip vedalaştık…

Medine’de bir gün…

Medine’nin biraz dışında, yeni kurulmuş bir mahallede yatsı namazı için camideyiz. Orada ikamet eden ve bizi camiye getiren dostumuz namaz sonrasında bizi caminin imamıyla tanıştırdı. Bu esnada bir Suudlu daha yaklaştı yanımıza. Tefsir Hocası imiş. Adı Ebu Selman olan bu Hoca, Mescidi Nebevi’nin içindeki kürsüsünde tatil günleri hariç sabahtan öğleye kadar tefsir dersleri veriyormuş. Biz de kendimizi tanıttık. “Evim hemen karşıda buyurun küçük bir ikramda bulunayım” dedi, biz teşekkür ettik. “Ya Adnan, ne olur bir on beş dakika misafirim olun. Şeref verirsiniz.” Kıramadık, o önden biz arkadan evine çıktık. Bu arada bir arkadaşına daha telefon etti, bizden bahsederek ısrarla onu da davet etti. O da bir on dakika sonra geldi. Sohbet esnasında naylon ambalajı henüz açılmamış iki ciltlik ‘el-Furûku’l-lüğaviyye fi’l-Kur’âni’l-Kerîm’ adlı kitabı imzalayarak bana uzattı.

Medine’de son gün…

Öğle namazındayız. Farzı bitirdik. Sağımdaki siyah tenli Arap Müslümanla tokalaşmak için elimi uzattım ve tokalaştık. “Nerelisin?” dedim. “Yemen” deyince “Ben de Türkiye’denim” der demez ayağa kalktı, beni kendine çekti ve sağ omzumdan öptü. Omuzdan öpmenin bir saygı ifadesi olduğunu duymuştum. Sonra bağrına bastı ve yanaklarımdan en az 3-4 kere daha öptü. Elimi başına götürmek istedi, müsaade etmedim. “Türkiye halkı Yemen’i çok seviyor, kalplerimiz sizinle!” deyince “Allah razı olsun, hepimiz bunu biliyoruz, size minnettarız, sizi çok ama çok seviyoruz!” dedi.

Vedalaştık…

Bir namazda sağınızda bir Hintli solunuzda bir Cezayirli; bir başka namazda sağınızda bir Malili, solunuzda bir Malezyalı; bir başka gün bir başka namazda yanı başınızdaki müminin kucağında ayakta durmayı henüz başarabilmiş yavrusu var, onunla birlikte kılıyor. Rükûda yere bırakıyor, secdeden kalkarken tekrar kucaklıyor. Ayakta bir oraya bir buraya yalpalayan yavrucuk düşmemek için sizin bacağınıza da sarılıyor. Namaz bitince kucağınıza alıyorsunuz ve babasının izniyle birlikte fotoğraf çektiriyorsunuz. Babasının kucağına geri verirken yanaklarından cennetin kokusunu alıyorsunuz.

Dünyanın kirli siyasetinden ve ekonomisinden bir an olsun azade olabilmenin hazzını ve lezzetini tadıyorsunuz hep birlikte… Envaiçeşit Müslümanla bir arada kardeşçe, omuz omuza ibadet etmenin tarifsiz duygusunu yaşıyorsunuz.

Bir an düşündüm. Bütün İslam ülkeleri tıpkı buradaki gibi yan yana ve omuz omuza olsa, dünya nasıl bir yer olurdu?

Bir not…

Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının hemen ardından neredeyse istisnasız cenaze namazı kılınıyor. Vefat edip de hemen bitişikteki Cennetülbakî kabristanına defnedilmek üzere musalla taşında bekleyen umreci kardeşlerinizin olduğunu anlıyorsunuz ve “Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut, 29/57.) hükmü ilâhisini hatırlıyorsunuz ister istemez.   

Bir bilgi…

Suudi Arabistan devleti geçen yılın ramazan ayı sonrasında başlayan ve hali hazırda devam eden umre sezonunda bugüne kadar 4 milyondan fazla umreciye vize vermiş. İlk sırayı 910 bin umreci ile Pakistan alıyor. Bu, her dört umreciden birinin Pakistanlı olduğu anlamına geliyor. Onu sırasıyla Endonezya (597 bin), Hindistan (391 bin), Yemen (200 bin), Malezya (193 bin), Mısır (189 bin), Türkiye (158 bin), Cezayir (128 bin) ve Bangladeş (94 bin) takip ediyor. (Arab News, 25 Şubat 2019, s.4.) Mekke’deki umreci sayısı Medine’dekinin daima neredeyse iki katı. Bu daha ziyade, umrecilerin Mekke’deki kalış sürelerinin daha uzun olmasından kaynaklanıyor.

Bir tebessüm…

Neredeyse orası burası çarpılmamış araba yok Mekke ve Medine’de…

Ve nihayet… 

Kesintisiz muazzam bir devridaim var kutsal topraklarda. Mekke’den giren Medine’den, Medine’den giren Mekke’den çıkıyor. Bu kutsal beldelerden semaya yankılanan ortak bir dua var: “Allah’ım, bize dünyada güzellik ver, ahirette güzellik ver ve bizi cehennem ateşinden koru. İzzet sahibi Rabbimiz, sana yakıştırdıkları (olumsuz) her vasıftan seni tenzih ederiz, senin şanın ne yücedir! Selam Allah’ın elçilerine olsun. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.”

Âmin!

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER