“Keşf-i Kadîm'i Vaz-ı Cedîd” Kılmak: Fuat Sezgin'in İslam Bilim Tarihine Katkısı

Geçtiğimiz yıl 94 yaşında aramızdan ayrılan Fuat Sezgin, Türkiye’nin ve -belki de dünyanın- en büyük İslam bilim tarihçilerinden biridir. Vefatının ardından hakkında söylenen övücü sözlerden daha fazlasını hak eden Türkiye’nin dünya çapındaki bir “bilim markası-değeri”dir.

“Keşf-i Kadîm'i Vaz-ı Cedîd” Kılmak: Fuat Sezgin'in İslam Bilim Tarihine Katkısı

DİN DÜŞÜNCE YORUM

“KEŞF-İ KADÎM”İ “VAZ-I CEDÎD” KILMAK: FUAT SEZGİN’İN İSLAM BİLİM TARİHİNE KATKISI

Prof. Dr. Özcan HIDIR

Bununla birlikte Fuat Sezgin’in, dünyada Türkiye’den daha fazla tanındığı da bir gerçektir. Bilim tarihine dair eserlerini Almanca kaleme almış ve böylece İslam bilim tarihi konusunda Almanya’nın “referans ülke” hâline gelmesinde önemli hizmetleri olmuş, Batı-Batı bilim zihniyetini iyi tanımış bir “oksidentalist”tir. (Kendi değerleri ve paradigmalarından hareketle Batı’yı iyi tanıyan Müslüman âlim-bilim insanı.)

 Fuat Sezgin’in İslam bilim tarihine dair en önemli katkısı, modern-postmodern bilim paradigması içinde Müslümanların “bilim üretmedikleri-üretemeyecekleri” ön kabulünü, tarihî kayıtlar, somut bilimsel örnekler üzerinden yıkan ve üstelik bunu 40 yıl görev yaptığı Frankfurt-Goethe Enstitüsü vasıtasıyla bütün dünyaya güçlü argümanlarla ilan eden Müslüman bir bilim insanı olmasıdır. Avrupa-Batı için “Karanlık çağ” olarak adlandırılan dönemin aslında Müslümanlar açısından “aydınlık çağ” olduğunu, ortaya koyduğu bilimsel keşiflerle somutlaştıran ve böylece İslam’ın ve Anadolu’nun medeniyet perspektifini dünyaya yansıtan az sayıdaki İslam bilim tarihçilerimizden biridir.

 Aynı zamanda Fuat Sezgin, dünyada da nesilleri tükenmekte olan çok dil bilen bir “filolog-linguist”tir. Matematik, coğrafya, tarih-bilim tarihi gibi ilimlerle İslami ilimleri mezcetmiş, “multi-disipliner bir âlim; metodik düşünceyi hayatının merkezine koymuş bir bilim adamıdır. 1960 darbesi sonrası zorunlu olarak Batı’da-Almanya’da yaşamış ancak “Batılı” olmayıp kimlik-kişiliğinden taviz vermemiş, bu özellikleriyle Batı’da bilim tarihi gibi pozitivizmin alabildiğine öne çıktığı bir sahada İslam bilim tarihi konusunda alan açabilmiş bir “oksidentalist”, “ayrılmak zorunda bırakıldığı” ülkesine asla küsmeyip ona her daim katkıyı öncelemiş millî duruşlu bir “vatanperver”dir. Müslümanların geri kalmışlığını içine sindirememiş, dolayısıyla mesaisini Müslümanlara bilimsel başarılarla dolu mazisini-medeniyetini yeniden inşa etme azmi ve kararlılığı aşılayan, “kökü mazide olan âtî” perspektifini çalışmalarıyla fiiliyata geçiren, Müslümanlar açısından İslam bilim tarihindeki “kayıp halka”- yı keşfeden (keşf-i kadîm) ve onu günümüzün bilim diliyle bir “vaz-ı cedîd” hâline getirip anlatma yolunda çığır açan “öncü bilim insanı”dır.

İslam bilim tarihine katkısı

İlmî şahsiyet olarak bütün bu özelliklere sahip Fuat Sezgin, çoğu İslam bilim tarihine dair olmak üzere, ardında büyük bir bilimsel miras bırakmıştır. Onun eserleri arasında en dikkat çekeni kısaca GAS diye bilinen ve ilk cildi 1967 yılında yayımlanan “Arap-İslam Bilim Tarihi” diye çevrilebilecek 17 ciltlik Almanca Geschichte des Arabischen Schrifttums (Arap-İslam Bilim Tarihi) -ki 18. cildi yazıyordu- ve daha sonra Arapçaya tercüme edilen Târîhu’t-türâsi’l-Arabî adlı eseridir. Bu eser, C. Brockelman’ın benzer kitabına “zeyl-tamamlama” düşüncesi ile başlanmış ancak bu eserde yer almayan zengin mirası keşfedince müstakil bir kitap düşüncesine evrilmiştir. Birinci cildi tamamlayıp İstanbul’da bulunan hocası Ritter’in değerlendirmesini almak için gönderdiğinde Ritter, “böyle bir çalışmayı daha önce kimsenin yapamadığını ve bundan sonra da yapmasının zor olduğunu” ifade ederek Sezgin’i kutlamıştır. Büyük değer verdiği hocası Ritter’in bu teşviki, hâlihazırda 18 cilde ulaşan bu muhalled eseri tamamlama yolunda Sezgin için önemli bir motivasyon olmuş; 300 bin civarında yazma eseri bizzat yerinde inceleyerek bu eseri oluşturmuştur.

 Dolayısıyla İslam bilim tarihi açısından onun en önemli tezi ve ispatı, kısaca GAS diye anılan bu eseriyle, modern-postmodern paradigmanın ürettiği, pozitivist anlayışla sıkça dillendirilen “Müslümanların bilime katkılarının olmadığı” kabulünü (postüla) kökünden sarsması ve hatta yıkmasıdır. Ona göre Müslümanlar diğer kültür havzalarından edindikleri bilimsel tecrübeyi geliştirmişler, ilave olarak da yeni bilimsel veriler ve keşifler yapmışlardır. Üstelik bunu yaparken de Sicilya ve özellikle Endülüs üzerinden İslam bilim mirasını elde eden fakat Müslümanlara hemen hiçbir surette çalışmalarında atıf yapmayan Avrupa-Batı’da olduğu gibi, istifade ettikleri bilginin kaynağını inkâr etmemişlerdir.

Fuat Sezgin ve Buhârî’nin Kaynakları adlı eseri

Fuat Sezgin’in bir diğer tezi de 1956 yılında İstanbul Üniversitesinde tamamladığı “doçentlik” çalışması olan Buhârî’nin kaynakları üzerine yaptığı çalışmasıdır. Bu çalışması sırasındaki tetkikleri neticesinde Buhârî’nin kendisinden önceki yazılı kaynakları kullanmış olduğu kanaatine varmış, Buhârî’nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar adıyla basılan araştırmasında bu yöndeki mütalaalarını ortaya koymuştur. Onun bu çalışmasındaki tespitleri İslam bilim tarihindeki başarılarla dolu kariyerinin yanı sıra genelde İslam bilim tarihi özelde de hadis ilmine dair önemli bir katkı olmuştur. Dolayısıyla kitap hiçbir dile çevrilmemesine rağmen Batı’da ve Doğu’da en çok atıf yapılan Türkçe çalışmalardan biridir. Bu açıdan bakılırsa, ortaya koyduğu çalışmalarının geneli-niteliği göz önüne alındığında Sezgin, daha ziyade bir bilim tarihçisi hüviyetine sahipse de, onun ilk dönem hadis musannefâtının, Hz. Peygamber zamanından itibaren devam edegelen yazılı ürünler ve güvenilir bir şekilde aktarılan sözlü rivayetlerin bir sonucu olarak ortaya çıktığına dair görüşü, Goldziher’in aynı konudaki iddialarından temel çizgilerle ayrılır. Zira Goldziher, netice olarak hadislerin ve hadis literatürünün Hz. Peygamber döneminin olaylarını anlatan tarihî dokümanlar olarak algılanamayacağını, olsa olsa sonraki dönemlere ait eğilim ve gelişmeleri yansıtan veriler olarak değerlendirilebileceğini ve bu literatürün fıkıh literatürünün derlenmesinden sonra tasnif edildiğini ileri sürer. Sezgin ise hadis literatürünün bağımsız olarak tasnif edildiğini ve sahabe döneminden itibaren sahifelerin yazılması ile başlayan kesintisiz bir süreci ifade ettiğini söyler. Dolayısıyla hadiste ilk musannef eserin hicri II. asrın sonlarına doğru ortaya çıktığını söyleyen Goldziher’in aksine Sezgin’e göre ilk musannef eser, İbn Şihâb ez-Zührî (ö. 124/741) tarafından ortaya konmuştur. O hiçbir şekilde, hadislerin tarihselliğini tartışmamıştır. Ona göre hadislerin oluşum safhaları, “kitâbetü’l-hadîs”, “tedvînü’l-hadîs”, ve “tasnîfü’l-hadîs” olmak üzere üç aşamada gerçekleşmiştir. Sezgin’e göre bu musannefât, erken dönemlerden itibaren kesintisiz bir şekilde aktarılan hadislerden oluşur. Bu aşamaların sonunda hadis musannefâtı meydana gelmiştir. Yine ona göre hadis tahammül ve edâ yollarından sadece “semâ‘” ve “kırâat” sözlü aktarıma, diğerleri ise tamamen yazılı nakle delalet etmektedir. Hatta ona göre “semâ‘” ve “kırâat” de çoğu zaman pratikte yazılı aktarımı gösterir. Dolayısıyla Sezgin, yazılı rivayetin en az sözlü rivayet kadar etkin olduğu kanaatindedir. Bu meyanda hadis tarihine dair bu önemli görüşleri sebebiyle G. H. A. Juynboll gibi bazı oryantalistlerin onu “Literatür kataloğu yapmak, hadislerin otantikliğini ispat etmekten apayrı bir iştir.” diyerek hafife almaları, Sezgin’in İslam bilim tarihi ve hadis bilimine özgün katkısına asla gölge düşüremez.

Bilimsel başarısının başlıca saikleri

Sezgin’in başarısının en önemli sırlarından biri, iyi bir akli melekeye-zekâya sahip olması ile ilim yolunda engelleri aşmada ki “gayreti”dir. İlmi de “bilinmek-şöhret” için değil, “bilmek, uygulamak ve faydalı olmak” maksadıyla öğrenmesidir. Hz. Ali’nin “Bilgi-ilim nedir?” sorusuna verdiği cevaptaki “Bilgi-ilim, nereden (hoca-kurum-asıl kaynak), nerede (mekân-çevre-ortam) ve nereye (gaye-hedef-şahsiyet-ontolojik bağ) bilgisinin bir araya getirilmesidir.” cevabında olduğu gibi, Fuat Sezgin de ilmî yolculuğunda bu sorulara cevap aramıştır. Burada belki onun için “nasıl” sorusunu da ilave edebiliriz ki, bu, ilim için gerekli olan “acaba” sorusunu beraberinde getirir. Sezgin, Batı’daki “şüphecilik (septisizm)” tuzağına düşmeden, ilmî hayatında bu “acaba” sorusunu hep sormuştur. Bütün bunlar ise, “uzun bir vakti, sabrı ve istikrarı” gerektirdiği gibi, hemen bütün karizmatik âlim-bilim insanı-düşünürlerde olduğu gibi, hayatını adadığı “merkezî” bir konu-meseleye sahip olmayı da salık verir ki, Sezgin’de bu, en önemli hocası Ritter’in kendisine aşıladığı “Bilimlerin temeli, İslam bilimleridir.” tezini ispat (“keşf-i kadîm”i “vaz-ı cedîd”e dönüştürme) etrafında döner. Bu zor ve meşakkatli yolculuğun da kendi ifadesiyle ancak “dünya zevklerinden feragat ederek sabr-ı cemîl” ile, yani ilme adanışla olacağı aşikârdır.

Onun başarısının sırlarından bir diğeri de, kariyerinin başında H. Ritter ve M. Hamidullah gibi hocalarla tanışıklığıdır ki, eskilerin deyişiyle bu bize klasik kitaplarda “sohbet-i üstâz” diye nitelenen ve ilim-bilimin aslında sadece kitaplardan alınan ve sözlü olarak aktarılan bilgiyi değil, belki de daha önemli olarak hâl-tarz/tutumlar, müşâhede, müşâfeheyi de içine aldığını gösterir. Eskilerin “rıhle” diye tavsif ettikleri ve çığır aşmış her bir âlim-bilim insanının hayatında gördüğümüz ilmî-bilimsel seyahatler ve bu esnadaki ilmî temaslar da bu meyanda öne çıkar. Fuat Sezgin’in ilmî yolculuğunun Almanya bölümünde de bu seyahatleri görüyoruz. Nitekim Alman Kültür Bakanlığının hocaya bu seyahatleri için imkân sunduğu da bilinmektedir. Yine özellikle GAS adlı eseriyle Faysal Ödülü’nü kazanmasından sonra, Kuveyt başta olmak üzere, bazı Arap ülkelerinin desteğiyle kurulan hocanın vakfı ve enstitüsünün (Arap-İslam Bilimlerinin Tarihi Enstitüsü) maddi imkânları da artmış, bu durum çalışmalarına ivme kazandırmıştır. Sezgin’in bir diğer başarı sırrı olarak gramer-filoloji bilgisi ve yine dil öğrenme konusunda hocası Ritter’in kazandırdığı dil öğrenme aşkıdır. Nitekim kendisi, bir kısmı okuyup anlama düzeyinde, çok sayıda dili biliyordu. Bu, meşhur oryantalistler başta olmak üzere dünyada çığır açmış hemen her bir sosyal bilimci, âlim ve bilim insanının hayatında gördüğümüz bir durumdur. Hatta oryantalistler, Kur’an ve hadisler başta olmak üzere İslam kaynaklarına dair önemli teorilerini genelde “filolojik tahliller” üzerinden geliştirmişlerdir.

Bütün bu yönleriyle Fuat Sezgin, aslında kadim medeniyetimizin ışığında arzulanan, olması gereken, küllenmiş-tozlanmış değerlerimizin küllerini temizleyip gösterirken duruşu ve yumuşak ama kararlı üslûbuyla kendi evlatlarına özgüven aşılayıp “Sen de başarabilirsin.” diyen örnek bir bilim insanı, İslam bilim tarihine adanmış bir ömrün sahibi “sessiz bir kahraman” ve “asil bir âlim-bilim tarihçisi”dir.

“Fuat Sezgin yılı” ilan edilen 2019’da onunla alakalı yapılacak nitelikli çalışmalar sayesinde “âlimin ölümü âlemin ölümü”ne değil, dirilişine ve ülkemizde “yeni Fuat Sezginler” yetişmesine vesile olması en büyük temennimizdir.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner60

banner57