İslam Bilim Geleneğinin Batı Bilimine Tesirleri

Bilim tarihçileri zaman zaman İslam bilim adamlarının Batı bilim faaliyetlerine etkilerini ele alıp incelemeye çalışmışlardır.

İslam Bilim Geleneğinin Batı Bilimine Tesirleri

Prof. Dr. Alparslan AÇIKGENÇ
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Üyesi

Bilim tarihçileri zaman zaman İslam bilim adamlarının Batı bilim faaliyetlerine etkilerini ele alıp incelemeye çalışmışlardır. Ancak bu etkiler kapsamlı ve bütün yönleriyle ele alınmamıştır. Bu kısa incelememizde mümkün olduğu kadar İslam bilim geleneğinin Batı’ya olan etkilerini kapsamlı ancak çok özet olarak sunmaya çalışacağız. Bunu yapabilmek için iki hususun göz önüne alınması gerekir: Birincisi, bir toplumda bilimsel faaliyetlerin filizlenmesi için gerekli saiklerdir ki, bunlar toplum bağlamında oluştuğu için bağlamsal şartlar olarak adlandırabiliriz. İkincisi de Batı bilim geleneği derken ne anlaşıldığının açıkça ortaya konması gerekir. Böylece İslam medeniyetinin topyekûn Batı’ya olan etkileri daha kapsamlı olarak anlaşılabilir.

Bir toplumda bilimlerin doğması için evvel emirde birtakım gelişmelerin olması gerekir. Bu da o toplum fertlerinin dünya görüşlerinde önemli değişikliklerin olmasına bağlıdır. İslam medeniyetinde bu gerekli şartlar İslam dini tarafından sağlanmıştır. İlk oluşan Mekke toplumunda fertlerin dünya görüşleri tevhid, ahlaki hassasiyet ve bilgi kavramları ile şekillendirilmiş ve bunlar geliştikçe toplumsal değişiklikler yapılarak sağlıklı bir şekilde kurumların teşekkül etmesini sağlamıştır. Siyasi düzen, eğitim kurumları (camiler etrafında), hukuki ve ticari (ekonomik) kurumlar, düzenli bir şekilde oluşmaya başlamış ve bu sayede bilgi faaliyetleri hızla gelişerek birinci yüzyılda (Miladi VII. yüzyıl) İslam bilgi geleneği doğmuştur. Bilim geleneği tamamen bilgi geleneğinin doğmasına bağlıdır. Bu bilgi kurumu çok sağlıklı kurulduğu için bilim faaliyetleri çok hızlı gelişmiş ve Müslümanlar önce günümüzde sosyal bilimler diyebileceğimiz tefsir, hadis, fıkıh, kelam, dil bilimleri ve tarih gibi İslami ilimleri geliştirmişler ve hemen sonrasında fizik, astronomi, tıp, matematik, cebir, kimya ve optik gibi yeni bilimleri de tesis etmişlerdir. Bu arada fethettikleri yerlerdeki medeniyetlerden kalan bilimlerden de istifade ederek bunların da gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

Bu durum Batı medeniyeti için de geçerlidir. Batı medeniyetinde de aynı gelişmeler yaşanmış ancak bu medeniyet, İslam medeniyetinde olduğu gibi muntazam ve yaygın bir dünya görüşüne sahip olmadığı için bilgi geleneğinin oluşması ve bilim faaliyetlerini başlatması pek hızlı olmamış ve ancak İslam medeniyetinden aldıklarını özümseyerek geliştirmeye çalışmışlardır. Mesela Batı medeniyetinin dayandığı tek bir bağdaşık dünya görüşünden bahsetmek pek mümkün değildir. Yani Batı dünya görüşü diyebileceğimiz Batı dünyasındaki fertlerin zihninde olan kavram yumaklarındaki benzerlik çok azdır. Batı dünyasına zihnî bir birlik veremediği için böyle bir birliğin oluşması yüzyıllar almış ve nihayet sonunda modern dönem dediğimiz XVII. yüzyıldan sonra Batı bilinci oluşmaya başlamıştır. Ancak öncesinde Batı dünyasına bütünlük veren dünya görüşü Hristiyan dini olduğundan ilk kilise babalarının oluşturduğu ve Augustine (ö. MS 430), Boethius (ö. MS 524), Cassiodorus (ö. MS 585), nihayet John Scotus Erigena (ö. MS 877) gibi düşünürlerin çalışmalarıyla bir dünya görüşü Batılı bilgi erbabının zihninde bütüncül ve yaygın bir şekilde oluşmuştur. Böylece o zaman Hristiyan toplumları denilen bugün Batılı diyebileceğimiz toplumlarda bilgi ve bilime ilgi başlamıştır. İslam’da olduğu gibi Batı dünyasında tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi ilimler teşekkül etmediğinden sadece İncil’e bağımlı ve özellikle Helenistik dünyanın felsefesinden etkilenen bir Hristiyan teolojisi teşekkül etmiş ve teslis akidesini açıklamak için bütün enerjisini tüketmiştir. Bu da Batı dünyasını bilgi ve bilim açısından dış dünyaya bağımlı kılmıştır. Bu esnada İslam bilim geleneği de en gelişmiş bilim faaliyetlerini sergilediği için Batı’nın bilim yüzü İslam medeniyetine dönmüştür. 

Batı bilimi, Batı dünyasında Hristiyan kültürüne dayalı olarak Helenist Roma medeniyeti bağlamında İslam bilim geleneğinin etkisiyle kendi bağlamsal şartları sayesinde oluşan bilimsel gelişmelerdir.

mumiyetle Batılı bilim tarihçileri, Thales ile başlayıp günümüz Batı dünyasına kadar uzayan süreci Batı bilim geleneğinin tarihi gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bunun en önemli nedeni İslam bilim geleneğinin Batı’ya olan etkilerini göz ardı etmeye çalışmaktır. Hâlbuki Batı bilimi kavramında bu bilimin ortaya çıktığı coğrafyaya bir gönderme olduğu açıktır. Bu coğrafya da elbette Batı dünyasının yer aldığı topraklardır. İkinci olarak “Batı” kavramının temel bir kültür ögesi Hristiyanlıktır. Bu açıdan sorun çıkarmaması için Batı bilim geleneğinin bu özelliğini umumi bir ifade ile “Hristiyan kültürü” olarak dile getirebiliriz. Üçüncü olarak, Batı bilimi İslam bilim geleneğinden çok fazla etkilenerek ortaya çıkmıştır. Nihayet bu unsurların Batı biliminin bağlamsal şartlarında birleşmesi ile Batı bilim geleneği teşekkül etmiştir. Batı biliminin bağlamsal şartlarını üç temel başlıkta toplayabiliriz: Batı’daki toplumsal gelişmeler; siyasi gelişmeler; kültürel gelişmeler. Bu anlattıklarımız çerçevesinde Batı bilimini şöyle tanımlayabiliriz: Batı bilimi, Batı dünyasında Hristiyan kültürüne dayalı olarak Helenist Roma medeniyeti bağlamında İslam bilim geleneğinin etkisiyle kendi bağlamsal şartları sayesinde oluşan bilimsel gelişmelerdir.

Bir toplumdaki bilimsel faaliyetin saikleri olan bağlamsal şartlar, toplumdan topluma değişiklik arz edebilir fakat temelde aynıdır. Bilgi geleneğinin ortaya çıkması için gerekli olan bu saiklere belli bir toplum ortamında gerçekleştiği için “bağlamsal şartlar” diyoruz. İşte bir toplumda bilimsel sürecin başlaması için gerekli dünya görüşü oluşumunu ve böylece bilgi faaliyetlerinin başlamasını sağlayan saikler, bağlamsal şartlardır. Bu süreçten geçen İslam ve Batı medeniyetlerindeki bilimsel süreçlerin başlangıç dönemleri incelendiğinde bağlamsal şartların iki temel saikten ibaret olduğu söylenebilir: Asli ve fer’î bağlamsal şartlar.

Asli bağlamsal şartlar iki şekilde tezahür eder: Ahlaki mücadele dediğimiz toplum düzeyinde meydana gelen şartlar. Bunlar toplumdaki mevcut durumu sarsarak bir istikrarsızlığa yol açar. Asli bağlamsal bir şart olarak bu saikler toplumu büyük bir cevvaliyet ve mücadele içerisine sokar. Bunun neticesinde toplumda her şey bir değişikliğe doğru itilebilir. İkincisi fikir düzeyinde meydana gelen mücadeledir ki, fertleri bilgiye yönlendiren bu saiktir. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Bilimsel ilerleme için bilgisel şartlar lâzımdır. Ancak bu şartları asıl doğuran bağlamsal şart “ahlak” tır. Asli bağlamsal şartların oluşturduğu hassasiyetler ahlaki ve fikrî boyutta doyum noktasına gelince toplumun yenilenmesini sağlar. Böylece asli bağlamsal şartlara bağımlı olarak çıkan yeni saiklere fer’î bağlamsal şartlar diyoruz. Toplum düzeyinde olan muazzam hareketlilik sebebiyle toplum her yönüyle âdeta allak bullak olmaktadır. İslam medeniyetinde olduğu gibi iç savaşlar ve ciddi toplumsal çalkantılar bile meydana gelebilir. Böylece şu değişiklikler başlar: Toplumsal yenilikler dediğimiz örf, âdet ve geleneklerin, toplum içindeki davranışların yeni oluşan dünya görüşü istikametinde değiştirilmesi veya ona uyarlanmasıdır; eğitim, hukuk, siyaset ve iktisat alanlarında kendini çok belirgin olarak gösteren ve bilimsel süreç için önemli olan kurumsal değişikliklerdir. Bu yenilikler fertleri bilgiye yöneltecek ve toplumda cevvaliyete yol açacaktır. Batı bilim geleneğinde fer’î şartlar arasında İslam bilim geleneğinin etkilerini de saymak gerekir. Böylece Batı toplumunda bilgi faaliyetlerini başlatmaya müsait bir dünya görüşü fertlerin çoğunun zihninde oluşmuş ve belki de bilgi edinme faaliyetleri bir gelenek oluşturma sürecine girmiştir.

Batı medeniyetinde asli şartlar, kendi içinde gelişen dünya görüşü ve Helenistik Roma kültüründen kalan miras oluşturmuştur. Zaten bunlar teşekkül etmezse fer’î şartlara yol açmaz ve bilimsel etkilenme gerçekleşmez. İslam bilim geleneğinin ne kadar kapsamlı ve muazzam bir etki yaptığı fer’î şartlara dâhil olmasından anlaşılmalıdır. Birkaç örnekle yetineceğimizden Henry George Farmer’dan yapacağımız alıntı ile başlayalım: “Avrupa’nın Fikrî Gelişimi” adlı eserin yazarı Dr. J. W. Draper der ki: “Tarihin en üzücü şeylerinden birisi, Avrupalı yazarların ustaca ve sistemli bir şekilde Batı’nın, İslam bilim geleneğinden aldıklarını göz önünden kaldırmaya çalışmalarıdır.” (Henry George Farmer. Historical Facts for the Arabian Musical Influence, “Forward” (London: William Reeves Bookseller Limited, tarihsiz), sayfa v.) İslam bilim geleneğinin Batı’ya olan etkilerinin kapsamlı boyutuna işaret edebilmek için alıntılarımın çoğunu Batılı tarihçilerden yapacağım. Sadece Endülüslü düşünür İbn Abdun’un bir şikâyetini nakletmekle yetiniyorum: “İlim kitaplarımızın Yahudi ve Hristiyanlara satılmaması gerekir. Çünkü bunlar kitaplarımızı tercüme edip üzerine kendi adlarını yazıyorlar veya kendi başpapazlarına atfediyorlar.” (Muhammed ibn Ahmed Ibn Abdun, Risale fi’l-Qada wa’l-Hisbe, Selas Resâ’il fi’l-Hisbe içinde yayınlayan E. Lévi-Provençal. Kahire: Impremerie De Institute Français D’Archeologie Orientale, 1955, 57.)

İslam, sadece Müslümanlara medeniyette öncülük etmekle kalmamış, Batı medeniyetinin de ilham kaynağı olmuştur. Nicholas Rescher der ki: “İslam felsefesinin Batı’ya olan etkileri, sadece büyük boyutlarda olmakla kalmamış aynı zamanda sürekli ve şaşırtıcı düzeyde çok çeşitli alanlarda olmuştur.” (Nicholas Rescher. “The Impact of Arabic Philosophy on the West”, The Islamic Quarterly 10, 1966, 11.) Jean- Jacques Rousseau 1750’de Dijon Bilim Akademisi’nin açtığı bir yarışmaya Bilim ve Edebiyat Üzerine Söylem adlı eseri ile katılmış ve birincilik elde etmişti. Bu eserinde amacı Müslümanları küçük düşürmek idi. Ancak bunu yapmaya çalışırken aslında Batı’da bilimlerin doğmasına Müslüman bilim adamlarının sebep olduğunu göstermektedir: “Yunan bilim geleneğinin çökmesinden sonra Avrupa tekrar ilk yüzyılların barbarlığına geri dönmüştü. İnsanları doğru yola tekrar getirmek için bir devrime ihtiyaç vardı; maalesef bu devrim hiç umulmayacak bir yöreden geldi. Nihayet bilimlerin aramızda tekrar doğmasına sebep olan bilgi yoksulu işte o OCAK 2019 13 aptal Müslümanlardı.” (Jean-Jacques Rousseau. The Basic Political Writings, İngilizceye çev. Donald A. Cress. Indianapolis, Cambridge: Hackett Publishing Company, 1988, 3.)

MS 953 yılında Otto Lorraine’de Metz yakınlarındaki meşhur Gorze Manastırı'nın keşişlerinden Gorzeli John’u Kordoba’ya elçi olarak göndermişti. John döndükten sonra “Gorze Reformu” olarak adlandırılan önemli yenilikler başlatmıştır. Kordoba’da ona yardımcı olanlar Kordoba Piskoposu Recemendus ve Hasdeu adında bir Yahudi idi. Hasdeu hem Arapça hem de Latince biliyordu. Recemendus ise çok ilginç bir şahsiyettir. Mozarab olan bu Hristiyan İspanyalı, Arapça bir isme de sahipti: Rabî’ ibn Zeyd. (James Westfall Thompson. “The Introduction of Arabic Science into Lorraine in the Tenth Century”, Isis 12, 1929, 186–9.) Böylece birçok bilim eseri Latinceye belli tercüme merkezlerinde çevrilmiştir. Charles Haskins’dan bunu nakledelim: XII. yüzyıl Rönesans’ı bir İslam Rönesans’ı olduğu kadar da bir Yunan Rönesans’ı idi… Ancak mevcut geçerli bilim dili Arapça idi. İspanya ve Provence’deki bütün bilimsel faaliyetlerin kaynağı İslam bilimi idi. Arapçadan gelen tercümeler Yunancadan yapılanlardan çok önceydi ve çoğu zaman daha çok tercih ediliyordu. Arapçadan gelen eserler daha fazla itibar görüyordu. Kullanım açısından da daha geçerli idi. Çünkü çok mükemmel şerhlerle geldikleri için anlaşılması daha kolaydı. İşte Avrupa düşüncesi bu eserlerle boyanıyordu. Ayrıca Arapçadan yapılan tercümeler hemen basılıp çoğaltılıyordu… Bütün bu bilimsel yöntemler Müslümanlar tarafından muhafaza edildi, geliştirildi ve öğretildi. İşte Hristiyan Avrupa’ya da bilim böylece Müslümanlardan geçti.” (Charles H. Haskins. “Arabic Science in Western Europe”, Isis 7 (1925), 485.)

XII. yüzyıl Rönesans’ı bir İslam Rönesans’ı olduğu