İman Gemisinde Bir Çift: Dünya ve Ahiret

Birbirini tamamlayan çiftler yaratan (Yasin, 36/36.) Allah’ın adıyla…     

Diyanet Haber
İman Gemisinde Bir Çift: Dünya ve Ahiret

Gülsüm SOYDAN

İstanbul Ataşehir Vaizi

Gündüzü ve geceyi, sıcağı ve soğuğu, tatlıyı ve acıyı, siyahı ve beyazı, güzeli ve çirkini, mutluluğu ve hüznü, dünyayı ve ahireti yaratan, böylece manayı var eden Allah’ın adıyla…

Beyazın gölgesi siyah, sevincin gölgesi gam, zalimin gölgesi mazlum görünüyorsa bunların gerçekte ne olduğunu hakkıyla bilen Allah’ın adıyla…

İnsan yüzünün, sadece bir yarısı kendi içerisinde uyumlu ve simetrik olsa, yüzün bu yarısı diğer yarısıyla uyumsuz olsa nasıl olur? Gözün hizasında kulak, kulağın yerinde göz olsa… Güzellik midir, yüzün yarısındaki uyum?

Ya Nuh Peygamber, canlıları gemiye neden eşleriyle birlikte aldı? (Hud, 11/40.) Kıyamet selinden sonraki hayatın devamı için değil mi? Bir damla suyun olmadığı ortamda gemi inşa eden Nuh Peygamberle nasıl alay edildiyse (Hud, 11/38.) ahireti görmeden ona iman edenlerle de tarih boyu alay edilmiştir. Gemiye binmediği için boğulmak ve boğulanlardan olduğu için yanmak, yaptıkları sebebiyle Allah’ın onlar için hazırladığı sondur. İnsanı bu sondan kurtaracak olan, dalga geçilmekten uzak durmak değil, dalgalardan uzak, hak çağrıyı kabul ederek gemiye binip güvende olmaktır.

Ahiretin varlığı bilinemez ancak buna iman edilebilir. Bu bilinçle yaşanır ki dünya hayatının anlamı izah edilebilsin. Dolayısıyla bilgi seviyesinin ahirete imanla herhangi bir orantı içinde olmadığını söylemek mümkün görünüyor.

“...Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9.) ayeti ilim öğrenmenin fazileti bağlamında çokça dile getirilir. Oysa ayet-i kerimenin öncesini ve sonrasını okuduğumuzda meselenin rengi biraz farklı gibi:

“İnsan, başına bir bela bir sıkıntı gelince hemen Rabbine yönelerek dua eder. Sonra da Rabbi onu katından lütfettiği bir nimetle sıkıntıdan kurtarınca daha önce O'na nasıl yalvarıp yakardığını unutur, Allah'a ortaklar koşmaya başlar ve sonunda O'nun yolundan sapar/insanları da saptırır. Ey Peygamber! O nankör insana de ki: İnkârınla biraz daha eğlen bakalım, şüphesiz sen cehennemliğin tekisin. Söyleyin, öyle biri mi hayırlıdır, yoksa geceleri secdeye kapanarak, ayakta durarak ibadetle meşgul olan, ahiret endişesi taşıyan ve Rabbinin şefkat ve merhametini uman birisi mi? Ey Peygamber! De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler; bu bilince sahip olanlarla olmayanlar bir olur mu?’ Fakat düşünüp öğüt alacak olanlar, ancak akıl sahipleridir.” (Zümer, 39/8-9.)

Buradan anlıyoruz ki insan, ahirete iman trenini, ilmin hararetinin buharıyla değil, amelin hararetinin buharıyla yürütebilir. Elbette ahirete inandığımızın işareti olan ameller yapmak için ilim sahibi olmak gerekir fakat ilim sahibi olmak, amel etmek için yeterli değildir. Neyleyim ilmi, neyleyim fikri, içinde salınan amel olmayınca…

Herkes bir şeyler için koşturduğunu söylüyor yeryüzünde ama ne için? Hakikat suyunun arayışı yolunda olmalı koşturmalarımız. Hacer’in, İsmail bebeğe su ararkenki gayreti misali. Yasin suresinin ikinci sayfasında anlatılan, üç peygamberin ardından şehrin öteki ucundan koşarak gelip kavmini uyarmaya çalışan adam misali. Ya da Musa’nın yanına koşarak gelip Firavun’un adamlarından onu korumaya çalışan insan misali. Hakikat suyunu, insanlığa faydalı olacak koşturmalar sonucunda içebiliriz, sadece kendimiz için koşarak değil. Bu öz eleştiri, şairin dilinden şu güzel mısralara dökülmüş:

Hâcet-i dünya için varırsın yüz yere

Hâcet-i ukbâ için komazsın hiç yüz yere (Ziyaeddin Nakşibendî)

İnsana yatırım yapmak

Dünya, sincabın iki eli arasında sıkıca tuttuğu bir fındık gibi ellerimizde. Hâlbuki insanlık tecrübesi, kendimizden ziyade başkalarına yardımcı olmanın, insanı huzurla donattığını söylüyor bize. Yatırımlık insanlar olmalı hayatımızda. Hani bazı evler vardır; eski, yıkık dökük, tapusu yok, imar izni yok, suyu, elektriği kaçak… Yine de alırsın ya o evi, yatırımlık ev diye... Günün birinde kentsel dönüşüm gelir, tapusu çıkar, imar izni verilir, suyu, elektriği bağlanır umuduyla böyle bir eve yatırım yaparsın uzun vadeli kâr etmek için... Hiç mantıklı görünmez oysa yaptığın… İşte böyle yatırımlık insanlar olsun hayatımızda. Yıkık dökük, kendi kimliğini kaybetmiş… Günün birinde Rabbim dönüşüme uğratır onu da işte o zaman emeğinin, çabanın karşılığını iki cihanda alırsın. İnsan, bir evden daha fazla hak etmiyor mu yatırımı? Gönlünde Allah'ın evi varken…

Ahiret akçesini arayacağımız yer, üzerine bastığımız toprağın içindeki define değil, topraktan yaratılan insanın gönül zenginliğindedir. Bu dünya hayatında, yürüyerek girdiği şifahaneden kötürüm çıkanlar olduğu gibi bazen de şifa umduğu, uçarak girdiği gönüllerden kanadı kırık çıkanlara kanat germektir ahiret zenginliği. Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın dediği gibi:

Harâbat ehlini hor görme zâkir

Defineye mâlik virâneler vardır

Dünya, ahirete giden bir yol ise madem, “Yolun hakkını verin.” (Buhârî, Mezâlim, 22.) hadis-i şerifini de hatırlamak gerekir: Resulüllah, “Yollarda oturmaktan sakınınız.” buyurunca ashab-ı kiram, “Ey Allah'ın Resulü, yollarda oturup konuşmamız bizim için kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.” demişlerdi.

“Eğer mutlaka orada oturmanız gerekiyorsa oturunuz fakat yola da hakkını veriniz.”

“Ey Allah'ın Resulü, yolun hakkı nedir?”

“(Bakılması helal olmayan şeylere karşı) gözleri kapamak, (gelip geçenleri) rahatsız etmekten sakınmak, selam almak, iyiliği tavsiye edip kötülükten vazgeçirmektir. Ayrıca yolunu şaşırana da yol göstermektir.” (Ebu Davud, Edeb, 12.)

Ahirete giden bu dünya yolunun hakkı, haramlardan uzak durmak, yeryüzünde yaşayan hiçbir canlıyı rahatsız etmemek, insanlarla selamlaşmak; barış ve huzur içinde yaşamaya gayret göstermek, iyilikleri, güzellikleri artırmak ve kötülüklerin de azalması için çabalamak, Allah’ın ipine topluca sarılmaktır. Ayrıca gönül gözüne katarakt indiği için istikametini kaybedenlerin de ayaklarının altına kabartmalı zemin olmaktır.

Bu dünya yolunda yürürken ahiretin varlığını düşündürecek işaretleri görmek zor olmasa gerek. Uzun zamandır ailesinden uzakta yaşayan bir genç, annesinin yanına giderken ne hisseder? Sevdiği yemekler ve bu yaşına kadar üzerinde uyuduğu tertemiz yatağı, odası için mi gider annesinin yanına yoksa sadece annesi için mi, onun sevgisi için mi, onu razı etmek için mi? Yaptığı hatalardan pişmanlık duyarken annesinin bu hatalara üzülmesi onu daha çok pişman etmez mi? Bizler de vadedilen cennet için değil, sadece cenneti vadeden Allah’ın rızası için O’nun huzuruna dönmeyi arzu ederiz. Yunus Emre “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver sen onu / Bana seni gerek seni” mısralarında ne güzel anlatmıştır bu yüce duyguyu.

Ahiret yok, çığırtkanları fotoğrafın yarısını kesen sosyal medya tilkilerine benziyor. Bir gecelik saltanatları var. Yarın fotoğrafın tamamı önlerine konulduğunda pişmanlıktan parmaklarını ısıracaklar. Onlara inananlar ise alev topunu, bu çığırtkanların üzerine atmak istese de fotoğrafın tamamını yaratan Allah katında, mazeretleri geçerli olmayacaktır. Yarım kalan hesapların kapanacağı yerdir ahiret. Denize tuz gibi dökülen binlerce insanın ve ölü balık gibi karaya vuran çocukların hesabı sorulmayacak mı?

“Bizim için bu dünya hayatından başka bir hayat yok!” (Mü’minun, 23/37.) diyerek insanlara kapısız ve penceresiz odalar yapan zalim mimardan, göklerin kapılarını açan ve gözlerimize pencereler yaratan Allah’a sığınırız. Bu dünyada yönümüz, başlardaki gözlerimizle göremeyeceğimiz ahirete dönük ve bakışlarımız yönümüzden sapmamak için yerde, bize kaçınılmaz ölümü hatırlatan toprakta olmalı.

Hayat yükü

Bu dünya hayatının yükü ağır geliyorsa Harun’la desteklenmek için dua edelim. Nitekim Hz. Musa’ya da yükü ağır geldiğinde şöyle dua etmişti: “Rabbim! Göğsüme ferahlık ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü iyi bir şekilde anlasınlar. Ailemden birini bana yardımcı olarak görevlendir, kardeşim Harun’u. Beni onunla destekle.” (Tâhâ, 20/25-31.)

Derken Hz. Musa, Rabbinden vahiy almak üzere kavminden bir süre uzaklaştı. Bu süre içinde onların yanında kalan Harun Peygamber, her ne kadar doğru yolu gösterse de onlar Allah'a ortak koştular. Hz. Musa geri döndüğünde ise gördüğü manzara karşısında öfkesinden kardeşi Harun'un yakasına yapıştı. Bu anda bile Hz. Harun, sakinliğini koruyarak kardeşine şunları söyledi:

“Anamın oğlu; canım kardeşim! (Elimden geleni yaptım fakat) bu halk beni zayıf gördü ve az kalsın beni öldüreceklerdi. Beni küçük düşürme, düşmanları bana güldürme ve beni buzağıya taparak kendilerine zulmeden bu toplulukla bir tutma.” (Araf, 7/15.)

Bizi de desteksiz bırakma Rabbim! Harun’umuzu ver. Sabrı, hoşgörüyü, merhameti, sevgiyi ver. İstediğimiz sonucu alamasak da yakasına yapışıp hırpalamayacağımız, her zaman aklıselim, kalbiselim olmayı öğütleyen, ölümden sonraki hayata imanı ver.

Rabbim! İçimizin göklerini ve yerini koruyup gözetmek bize ağır geliyor. Kalbimizin göğünü koruyabilsek içine şüphe lekelerinin düşmesine engel oluruz. Kalbimizin yerini, toprağını koruyabilsek ayaklarımız kaymaz, sabitleşir. Ektiğimizi de biçeriz. Bize yardım et. Bizim için de kalplerimizin göklerini ve yerini koru. Sana ve ahirete iman etmekte şüphe çisentilerinden dahi onu koru.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER