banner250

banner203

Hayatımıza Dokunan Sanatlar

İslam medeniyetinde ortaya çıkan bütün sanatları teşvik eden, geliştiren ve bu sanatlara rengini veren içinde yaşadığımız fizik düzleminde aşkın ulvi gayeler vardır.

Aylık Dergi 28.06.2021, 09:38
Hayatımıza Dokunan Sanatlar
© Diyanet Haber

Doç. Dr. Muhammed Fatih KILIÇ
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

İslam sanatları en geniş çerçevede ihsanın tezahürleri olarak okunabilir. İhsan, Müslümanların yaptığı şeyleri en güzeli hedefleyerek ortaya koymasıdır. İslam sanatlarının gelişim seyrinde Müslümanların ibadetlerini, günlük faaliyetlerini icra ederken kendilerinden sâdır olan fiillerin en güzelini ortaya koymak için gösterdiği çabanın büyük bir etkisi vardır. Müslümanların Kur’an-ı Kerim’i ve ezanı daha güzel okuma çabasının musiki sanatına olan ilgiyi arttırdığı ve bu sanatın gelişimine katkı sağladığı söylenebilir. Başta Kur’an-ı Kerim’in yazımı olmak üzere Müslümanların yazdıkları yazıları daha güzel hâle getirme çabasının hüsn-i hat sanatının ortaya çıkışında ve gelişiminde çok önemli bir rolü vardır. Müslümanların inşa ettiği camileri ve diğer bütün yapıları en güzel şekilde yapma kaygısı da mimarinin belirli ilkeler ve amaçlar doğrultusunda gelişimini etkilemiştir.

İslam medeniyetinde ortaya çıkan bütün sanatları teşvik eden, geliştiren ve bu sanatlara rengini veren içinde yaşadığımız fizik düzleminde aşkın ulvi gayeler vardır. İnsanın yapıp ettiklerinde güzeli gözetmesini sağlayan bu gayelerin başında Allah’ın rıza ve muhabbetini kazanmak gelir. Çünkü “Allah muhsinleri yani yaptığı işi en güzel şekilde yerine getirenleri sever.” (Âl-i İmran, 3/148.) Ayrıca “Allah güzeldir, güzeli sever.” (Müslim, İman, 147.) Müslümanların fiillerindeki güzellik hassasiyetinden neşet eden İslam sanatları, işte bu ilahi gayelerle irtibatlıdır. İlahi gayelere yönelen Müslüman bir sanatkârın sanatını icra ederken sanatının usullerine gösterdiği özen ve ortaya koyduğu sanat eseri, onun Allah’ın muhabbetine mazhar olmasına vesile olur. İslam sanatlarının ilkesi olan bu ilahi gayeler, sanatların süreklilik ve gelişimini sağlar. Çünkü sanatkârın yöneldiği ve sanatını teşvik eden bu ilahi gayeler, erişildiğinde sona eren gayeler değil sürekli olarak erişilmesi gereken gayelerdir. Bu süreklilik ise sanatkârın sanatındaki devamlılığını sağlar. Diğer yandan sanatkârın hedeflediği her bir ilahi gayenin sınırsızlığa ve sonsuzluğa uzanan daha üst bir aşaması vardır. Bu da sanatkârın sanatıyla eriştiği aşamayı devamlı surette bir üst aşamaya taşımaya çalışmasını gerekli kılar. Sanatkârın bu gayreti ise sanatının gelişmesine katkıda bulunur. Böylece ilahi gayelerin nihai hedef olduğu sanatlar, süreklilik ve gelişim içinde var olur.

İslam sanatları ilmî, hukuki, sosyoekonomik, dinî ve ahlaki değerlerle iç içe bir bütünlük arz eder. Esasında bu durum, İslam’ın sahip olduğu en temel alametifarika olan tevhid ilkesinin bir gereği olarak ortaya çıkar. Tevhid, insanın bütün faaliyetlerini, sahip olduğu bütün değerleri, birbiriyle irtibatlı bir çerçeveye yönlendirerek bunlardan tutarlı bir bütün oluşturur. Tevhid ilkesinin bir gereği olarak Allah, gerçekliğin bütün nesnel ve öznel boyutlarını sevk ve idare eder. Allah, insanların yetkinliği ve gelişimi için ihtiyaç duyduğu alanlara onları yönlendirir. İnsanın sahip olduğu bu maddi ve manevi yönler, tevhidin bir gereği olarak Müslümanların ürettiği her bir sanat eserinde ifadesini bulur. Çünkü bu sanat eserleri Allah’ın sonsuz sanatının dünya düzlemindeki sonlu yansımalarını betimler. Bu nedenle İslam sanatının en başındaki ilke Allah’ın yüce sanatı iken nihai gayesi de Allah’ın rıza ve muhabbetini kazanmaktır. (M. Fatih Kılıç, “İslam Medeniyetinde Sanatın İlkeleri Üzerine”, İslam Medeniyetinin Geleceği: Yeniden Dirilişin İmkânları. Ed. Ö. Bozkurt, M. N. Doru, M. F. Kılıç, Y. Cengiz. Mardin: MAÜ Yayınları, 2018, 230.)

Müslümanların, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine ve rızasına mazhar olmak için yaptıkları işi en güzel surette ortaya koyma gayretinin bir ürünü olarak ortaya çıkan sanatlar, İslam coğrafyasının her bir köşesinde her an hayatımıza dokunabilmektedir. Bütün dünya üzerinde küreselleşen çağdaş uygarlık, coğrafyamızdaki pek çok kavramı, kurumu ve kültürümüzü değiştirmeye başlasa da mimariden musikiye, edebiyattan hüsn-i hatta, ebrudan tezhibe kadar pek çok sanat hâlâ güçlü bir şekilde varlığını korumakta ve bizi her gün kendisine muhatap almaktadır. Bu, sadece İstanbul gibi medeniyetimizin kurduğu büyük merkezlerde değil kültürel coğrafyamızın her bir köşesinde böyledir. Gelin hep birlikte Mardin’e gidelim. Ulu Caminin güneydoğu cephesindeki sokaktan çarşıya doğru hareketlenelim. İlk olarak Ulu Caminin minaresinin kaidesinde makili bir hatla işlenmiş “Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter.” (Talak, 65/3.) mealindeki ayet-i kerime karşımıza çıkar. Makili hat, doluluk ve boşluk oranlarıyla dikkati çeken bir estetiğe sahiptir. Bu oransal düzeni takip ederek ayet-i kerimeyi okuyanların yazının güzelliğinden edindikleri estetik hazza bir de anlamın güzelliği ve oluşturduğu huzur eşlik eder. Esasında yolumuz caminin kuzeyinde bulunan çarşıya çıkmaktadır. Çarşıda çalışan bir esnaf ya da çarşıya alışverişe giden biri için söz konusu anlam, bağlamla daha güçlü hâle gelir. Başımızı caminin minaresine doğru kaldıralım. Kaidenin hemen üst kısmına caminin avluya bakan kısmında sülüs bir hatla “Allah’ın yapılmasına ve içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde, sabah akşam Allah’ı tenzih ederek anarlar.” (Nur, 24/36.) mealindeki ayet-i kerime yazılıdır. Çarşıya bakan tarafta ise yine aynı hatla “Ticaretin de satımın da kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamadığı; gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkan kişiler...” (Nur, 24/37.) mealindeki ayet-i kerime nakşedilmiştir. Bir sanat eseri olarak mimari bir yapıya eklenmiş bütün bu yazılar hem birer sanat eseridir hem de muhatap aldığı insanların hayatına dokunur. Dahası dokunduğu insanların düşüncelerini, tavırlarını ve bakış açılarını sürekli olarak inşa eder.

Şimdi Üsküdar’a gidelim. Mihrimah Sultan ve Valide-i Cedid camilerinde müezzinlerin saba makamında münavebeli olarak okuduğu bir sabah ezanına kulak verelim. Saba makamı, ağırbaşlı edasıyla dünyanın faniliğini ve Allah’ın azametini bize bir kez daha haykırır. Nağmeler ve müzikal ifadeler o kadar güçlüdür ki muhatap buna bigâne kalamaz ve dünyadan, uykusundan geçerek azim olan Allah’a ibadete yönelir. Aslına bakılırsa çağrının bu gücü, sadece saba makamındaki ezan için değil her bir vakit ezanına özel olarak belirlenen makamlar için de geçerlidir. Her vaktin ezanı için özel bir makam belirlenmesi, Osmanlı’dan günümüze kadar varlığını koruyan bir gelenektir. Öğle ezanı genellikle hicaz, ikindi rast, akşam segâh, yatsı ise uşşak ya da hüseyni makamıyla okunur. Bu makamların belirlenmesinde zamanın/vaktin ruhu, gezegenlerin birbirine karşı konumu, insanın günün belirli vakitlerinde sahip olduğu hâletiruhiyenin hep birlikte etkisi vardır. Bütün bunlar dikkate alınarak bu makamlar belirlenir. Yani musiki sanatı ve müzikal ifadeler, ezanın çağrısına eşlik eder. Böylece ezan hem estetik olarak daha güzel bir surete bürünür hem de ifade gücü artar. Bu sanatlı ezanlar, muhataplarının ruhlarına, his ve yaşayışlarına her gün beş kez dokunur.

Şimdi de İslam mimarisinin en önemli şaheserlerinden bir olan Edirne’deki Selimiye Camiine gidelim. Mimar Sinan’ın ustalık eseri olarak belirttiği camiye dışarıdan bir bütün olarak baktığımızda cami gözümüze âdeta yekpare billurdan kesilerek yerine yerleştirilmiş gibi görünür. (Turan Koç,  İslam Estetiği, İstanbul, İsam Yayınları, 2008, s.168.) İçine girip başımızı kaldırdığımızda ilk olarak muhteşem kubbeyi görürüz. Ardından zarif mihrap ve âdeta ilmek ilmek örülmüş minber kendisini gösterir. Sonra devasa fil ayaklarını, yarım kubbeleri ve kadınlar mahfilini taşıyan ince sütunların üzerindeki narin kemerleri fark ederiz. Yapının fark ettiğimiz bu ilk unsurları, eserin muhatapları olan bizlerde sınırlılıkların ötesine uzanan sonsuzluk fikrini oluşturur. Merkezî kubbenin tam altına yerleştirilmiş olan müezzin mahfilinin iki yanından mihraba ilerleyip saf tutmak istediğimizde mekânın sağ ve sola doğru genişlediğini müşahede ederiz. Bu ise merkezî kubbe ile bu kubbenin kuşattığı alanı her bir yöndeki pencerelerle sonsuz mekâna bağlayan ortamın huzur ve güvenini her zerremize kadar idrak etmemizi sağlar. (Turgut Cansever,  Mimar Sinan, İstanbul, Albaraka Türk Yayınları, 2005, s.288.) Mekânın muhatabında bu huzur ve güven duygusunu oluşturmasında, iç mekânı olabildiğince aydınlık kılan ve bizi aynı zamanda tabiatla bağlantılı kılan büyük pencereler de son derece etkilidir. Bu pencereler sayesinde mekânın içindeyken dışarıyla kurabildiğimiz irtibat, yaratılmış olmak bakımından tabiatla olan kardeşliğimizi bize bir kez daha hatırlatır.

Belirli bir mimari eserden alınan bu kesitler çoğaltıldığında, aynı sanat alanındaki eserler çeşitlendiğinde ya da günlük hayatımızda bize dokunan farklı sanat alanları da işin içine katıldığında sanat eserlerinin bize söyleyeceği anlamlar da çoğalacaktır. Bütün bu anlamlar ise İslam’ın hakikat, varlık, insan ve âlem anlayışıyla irtibatlıdır. Yani İslam sanatları Allah’ın mutlak hakikat olarak varlığın, iyilik ve güzelliğin nihai kaynağı olduğunu; küçük âlem olarak yarattığı insanın onun rıza ve muhabbetini kazanmak için kendisine yönelmesini anlatır. Bu yönelim, bir tür estetik yakarış olarak da değerlendirilebilir. Her bir sanat bu anlatımı kendi üslubuyla ortaya koysa da son tahlilde hepsinin varacağı yer aynı ilahi gayelerdir. Bundan dolayı bizi muhatap alarak içinde bulunduğumuz hengâmeden sıyrılmamızı sağlayan ve ilahi gayelere yönlendirerek ruhumuzu zenginleştiren sanatlara daha çok kulak vermek gerek.

Kaynak: Diyanet Haber
Yorumlar (0)