Çanakkale’den Anladıklarımız

Aynı tarihe ait olmak bir milleti oluşturan ortak değerler arasındadır. Ortak bir tarihe sahip olmak; bir yığın olmaktan kurtulmak, (Akif Emre, “Ortak Tarihle Geçmişi Karıştırmayalım”, Yeni Şafak, 11.01.2011.) ortak bir kültür bilincine sahip olmak demektir.

Çanakkale’den Anladıklarımız

Dr. Fatih KURT
DİB Dini Yayınlar Genel Müdürü

 Bizler bu değerler üzerinde tartışmasız bir şekilde ittifak etmek zorundayız. Özellikle Çanakkale Zaferi, ortak değerimiz olarak tarihimizin unutulmaz sayfaları arasında yer almaktadır. Çünkü Çanakkale Zaferi, “Osmanlı bitti, bir daha dirilemeyecek şekilde yere serildi.” denilen bir zamanda kazanılmıştır. (Yavuz Bahadıroğlu, Diyanet Aylık Dergi, “Hasta Adam’ın Diriliş Cehdi Çanakkale”, sayı 291, s. 12.)

Çanakkale yok olmaya mahkûm edilmek istenen bir milletin dirilişini göstermektedir. Aynı zamanda bir milletin elinde ne varsa vatan için feda edebildiği birlik ve beraberlik ruhunun simgesidir Çanakkale. Bu açıdan bakıldığında yüz küsur sene sonrasında bile bu ruhu anlamak ve nesillerimize anlatmakla mesulüz. Çünkü bizler o gün, orada canla başla mücadele verenler sayesinde başımızı yastığa rahatça koyabiliyoruz.  Bugün bize düşen Çanakkale’den çıkaracağımız dersler ve mesajlar üzerinde düşünmek olmalıdır.

Allah’ın rızasını kazanmak için yola çıkanlar mağlup olmaz

“Çanakkale, I. Dünya Harbi’nin vitrin savaşı. O zamanki dünya hâkimi İngiltere’nin açtığı flaş (gösterişli, çarpıcı) cephe.” (Mehmet Doğan, Bir Milletin Yeniden Dirilişi Çanakkale,  “Çanakkale Şehidleri ve Şairi”, s. 87.) Dünyada en güçlü kendilerinin olduğunu düşünen donanmalar Çanakkale’yi geçmeye çalıştılar fakat başaramadılar. Çünkü niyet halis olunca akıbet de hayır oluyordu.

Bir milletin yok olma tehlikesine karşı haykırışı olan Çanakkale yalnızca Türkiye tarihinin değil dünya tarihinin de en önemli savunma savaşlarından biridir. Öyle ki tarihler 13 Kasım 1915’i gösterdiğinde,  İngiliz Donanması Kurmay Başkanı Sör Roger Keyes, kendinden ve donanmasından o kadar emindir ki hatıra defterine şu notu düşmüştür: “Bahriye Nazırımız, Churchill’in enerjik idaresi altında dev adımlarla ilerliyoruz. Çanakkale Boğazı’nı mutlaka geçeceğiz!”  Tarihinde hiç yenilgi alamamış İngilizler, (Sezgin Çevik, Çanakkale Unutulmasın, DİB, 2018, s. 9.) donanmalarının bu savaşı da kazanacağında hemfikirlerdi. Hatta başka bir durum ihtimal dâhilinde bile değildi.  Zaten teknik ve insan gücü bakımından Osmanlı ordusundan kat kat üstünlerdi. Onlara göre, zafer muhakkak kendilerinin olacaktı.

3 Kasım 1914’te daha Osmanlı Devleti’nin resmen savaşa katılmadığı, kendilerinin de savaş ilan etmedikleri bir sırada 18 savaş gemisinden oluşan İngiliz ve Fransızların Birleşik Filosu Çanakkale önlerine geldi. Bu iki filo boğazın girişindeki Türk tabyalarını 17 dakika bombardımana tuttu ve böylece deniz savaşı başlamış oldu. Fakat tabyalar bütün güçleriyle vatan topraklarına namahrem eli değmemesi için şanlı bir mücadeleyle boğazdan geçilmesine müsaade etmediler. Bu bombardıman İngiliz ve Fransız filoları için bir yıkım olmuştur: “İmanları volkanlaşan yiğit Mehmetçikler ise zaferi kazanmış ve Çanakkale’nin geçilmezliğini bütün dünyaya ilan etmişlerdir.” (Huzeyfe Yarıcı, Çanakkale, s. 63.) Böylece Allah için yapılan bir mücadelede zaferin de gecikmeyeceği bir kez daha anlaşılmış oldu. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti olarak Almanlarla ittifak hâlinde İtilaf Devletleri’ne karşı mücadele verilmekteydi. 80 bin kişilik Türk kuvveti Alman General Liman Von Sanders’in emrine verilmişti. Yani Çanakkale cephesini savunan Beşinci Ordu’nun komutanı Alman Mareşal Otto Liman Von Sanders’ti. Alman General ile Türk askerleri arasında geçen şu diyalog da kahraman ordumuzun Allah için yaptığı mücadelede muzaffer geldiğinin başka bir göstergesidir. Tarihî kaynaklardan okuduklarımıza göre Sanders, bir gün cepheyi teftişe çıkıyor. Yanında Müstahkem Mevki Komutanı Kurmay Albay Cevat Bey başta olmak üzere, Türk subaylar da vardır. Önünde sıralanan Mehmetçiklerden birine “Niçin savaşıyorsun?” diye sorar. Yerini yurdunu, çoluğunu çocuğunu bırakan asker için bu soruya cevap vermek hiç de zor değildir. Düşünmeden  “Allah için!” diye cevap verir. Alman Mareşal Liman Von Sanders başka askerlere de aynı soruyu yöneltmek için diğer birliklere geçer, bir yandan da meraklanmıştır. Birkaç Mehmetçiğe daha aynı soruyu yöneltir: “Niçin savaşıyorsun?” Hayret! Cevap aynıdır: “Allah için!” Alman Mareşal, Türk subaylara dönüyor: “Bravo beyler!” diyor, “Yaptığı işi Allah için yapan evlatları olan bir millet mahvolmaz!”

Savaş bittikten sonra ise İngiliz Donanma Bakanı Churcill’e: “Karnı aç, silahları güçsüz, cephaneleri yetersiz, çıplak, zayıf bir orduyu nasıl oldu da yenemediniz?” diye sorulduğunda o: “Ben bu milletin savaşma gücüne hayran kaldım. Ne ayaz ne ilikleri donduran soğuk, ne açlık ne silahsızlık onları etkilemiyor. Biz Çanakkale’de Türklerle değil, Tanrı’yla savaştık!” cevabını veriyor.  Görüldüğü gibi atalarımız Çanakkale Savaşı’nda Allah yolunda din, vatan, bayrak, adalet uğrunda savaştılar. “İman edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat edenler rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler.” (Tevbe, 9/20.) İmanlı gençler davalarını Allah için sürdürünce zaferin gelmesi hiç de zor olmamıştır. Her mermiyi besmele çekerek imanla hedefe gönderen askerlerimiz, bu mücadelede dünyaya, Çanakkale’ye kibirle ve mağrur bir şekilde gelenlerin sonlarının nasıl zarar ve ziyan içinde olduğunu göstermiştir. Çanakkale Savaşı son yüzyıllarda dünyada eşi ve emsali görülmemiş bir savaştır. Deniz ve hava üstünlüğü bulunan müttefiklere karşı ecdadımız imanla karşı koymuştur. (Yarıcı, a.g.e., s. 133-135.)

Birlik ve beraberlik ruhu kuvvetli olan milletler ayakta kalır

Çanakkale, her renkten her dilden insanın omuz omuza olduğu beraberce mücadele edip cepheye koştuğu yerdir. Her birinin hikâyesi bir destan niteliği taşıyan Çanakkale şehitlerini elimizden geldiğince tanımaya çalışmak onların fedakârlığından az da olsa bahsetmek boynumuzun borcudur. Anlatırken bir yandan duygulandıran diğer yandan gururlandıran hikâyelerden biri de Kürt Memo’nun hikâyesidir.

Diyarbakır’ın fakir bir köyünden gelen Kürt Memo (Mehmet), temmuz sıcağında bile sırtından çıkarmadığı kırk yamalı kaputuyla savaşmakta, devletinden elbise istemeyi kendine yediremediğinden, hiç sesini çıkarmamaktadır. Yaz aylarının gelmesiyle Yüzbaşı durumu fark edip, kaputu çıkarmasını istediğinde, hiç renk vermeyerek: “Böyle iyiyim kumandanım.” diyor, “Bu kaputun her yaması şehit kardeşlerimin elbisesinden alınmadır. Beni hem gâvurun mermisinden koruyor, hem de soğuktan…” Yüzbaşı, “Ama hava ısındı. Yaz günü de kaputla savaşılmaz ki.” diye üsteleyince: “Ziyanı yok kumandanım, siz gönlünüzü ferah tutun, ben böyle daha iyi savaşıyorum.” Yüzbaşı, Memo’yu henüz çözememiştir: “Çıkar oğlum! Çıkar dedim mi çıkaracaksın, ben senin kumandanınım.” diye emrediyor. Memo, kurtuluş olmadığını görünce kimseyle paylaşmadığı sırrını yüzbaşıya fısıldamak zorunda kalıyor: “Emrin can baş üstüne kumandanım.” diyor, “Ama kaputu çıkarırsam cıbıldak kalırım; çünkü bunun içinde başka hiçbir şey yok.” Memo, devletimin imkânı olsaydı bana da elbise verirdi, diye düşünmüş, vermediğini devletten istemeye utanmıştır. O zamanın Anadolu delikanlısı sadece vermeyi (vatanı için malı istendiğinde malını, canı istendiğinde canını) biliyor; istemeyi, almayı bilmiyor.

Vatan için her şeyini vermeye hazır olan milletler yenilmez

Çanakkale’de savaşanlar için rütbenin bir değeri yoktur. Gaye bir olunca herkes vazifesinde müdrik, sorumluluklarını fazlasıyla yerine getirmektedir. (Kamil Büyüker, Bir Milletin Yeniden Dirilişi, “Hatıralarda Çanakkale’yi Okumak”, DİB, 2015, s. 18.) Çanakkale’de bulunan her bir er kanının son damlasına kadar mücadele etmeyi bir görev bilmiştir.   Mecidiye Tabyası’nın yıkıntıları arasında dolaşan Cevat Paşa’nın dikkatini bir askerin hâli çekmiştir. Mehmetçik bir ağacın altına uzanmış, hareketsiz, sessiz yatıyordu. Yanına yaklaştı, baktı. Mehmetçik yaşıyordu. “Neyin var evlat?” dedi. Mehmetçik, birden ayağa fırladı ve hazır ola geçti. Ancak gözleri Paşa’dan yana değil, ters tarafa bakıyordu. Cevat Paşa, yaşaran gözleriyle ve titreyen sesiyle sordu: “Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?” Mehmetçik, bu soru üzerine üstünü başını düzenlemek amacıyla yamalı gömleğini çekiştirdi ve iyice toklaşan sesiyle şöyle dedi: “Üzülmeyin kumandanım! Benim gözlerim göreceğini gördü. Artık görmese de olur.” Bu cesur yürekli asker düşman askerlerinin yerle bir oluşunu görmüştü. Zafere giden yol açılmıştı görmek istediği buydu artık bu dünyada başka şey görmesine gerek yoktu.

Çanakkale’de üç sene bulunan 27. Alay askerlerinden Seddülbahir ve Arıburnu’nda çarpışan bir asker yaşadığı bir olayı şöyle aktarmaktadır: “Bir keresinde üç gün, üç gece süngü harbi yaptık düşmanla. Üç günün sonunda yedi kişi kaldık bizim bölükte! Sonra emrimize onar er verdiler ve çavuş yaptılar bizi. Bir gün Arıburnu’nda mevzilendik, düşmana durmadan ateş ediyoruz. Bir ara baktım tetiği çekiyorum ama tüfek ateş almıyor.  ‘Tüfek bozulacak bugünü mü buldu’ dedim kendi kendime. Bizim siperde bir arkadaş vardı tüfekten iyi anlardı, ona seslendim: ‘Bak hele arkadaş benim tüfek bozuldu herhâlde ateş almıyor’ dedim. O arkadaşım benden yana şöyle baktı: ‘Ne bozulması arkadaş senin tetiği çeken parmağın kopmuş’ dedi. Meğer biz harp ederken bir düşman kurşunu gelmiş, parmağımın yarısını almış götürmüş ortasından.”

Vatanı için kendini feda eden askerden sadece biriydi bu asker. Kiminin parmağı, kiminin kolu koptu, kiminin gözü kör oldu. Ama sonuna kadar, şehitlik mertebesine ulaşana kadar kendilerini vatan için feda etmekten bir an olsun geri durmadılar. Çanakkale Savaşı bugün sahip olduğumuz topraklar açısından önemlidir. Eğer bugün bu topraklara sahipsek ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti varsa bunda Çanakkale’de kazanılan zaferin büyük payı vardır. (Mehmet Niyazi, Diyanet Aylık Dergi, Söyleşi, Mart 2015, s.28.)

Evladını vatana kurban eden annelerin bulunduğu bir millet yıkılmaz

Çanakkale’yi geçilmez yapan ruhun esas mimarları, kahraman evlatlar yetiştiren analardır. Mehmetciğe vatan aşkını öğreten ve aşılayan Anadolu’nun fedakâr ve asil analarıdır. Onlar bin bir zahmetle yetiştirdikleri evlatlarını, ciğerparelerini, din için vatan için millet için şehadete göndermişlerdi. Analar nice Fatihler, Yavuzlar, Şeyh Şamiller, Nene Hatunlar yetiştirir. Kahraman yiğitler yetiştiren anaların ayaklarının altındadır cennet. (Yarıcı, a.g.e., s. 343.) Evlatlarının saçının tek bir teline zarar gelmesinden korkan analar vatan millet söz konusu olunca evlatlarını yüreklerine taş basarak cepheye gönderdi.

Kınalı Hasan’ı çoğumuz tanırız, onun hikâyesi destan gibi dilden dile dolanmaktadır. Yüzbaşı Sırrı Bey, erleri teftiş ederken, içlerinde bir tanesinin saçının bir tarafının kınalanmış olduğunu görür ve takılır: “Hiç erkek kınalanır mı?” Mehmetçik: “Buraya gelmeden evvel, anam kınalamıştı komutanım.” der ve sebebini bilmediğini ilave eder. Komutanın isteği üzerine anasına haber salar, “Niye benim saçımı kınaladın?” Gelen mektupta şunlar yazar: “Ey gözümün nuru Hasan’ım, köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor. Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın. Ben, senin anan isem beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü. Allah, bu vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor… Sen bu ailenin seçilmiş kurbanısın. Hasan’ım, söyle zabit efendiye… Bizim köyde kurban edilecek koyunlar kınalanır… Ben de seni evlatlarımın arasından vatana kurban adadım. Onun için saçını kınalamıştım…”

Çanakkale geçilirse İstanbul düşecek, İstanbul düşerse vatan millet yok olup gidecekti. Bu durumun farkında ve bilincinde olan Anadolu halkı canla başla vatanı için savaştı. Analar cephe arkasından dualarıyla destek oldular. Bu manevi güç sayesinde Çanakkale geçilemedi.

Savaşırken bile Allah ve kul hakkını riayet eden askerler mağlup olmaz

Askerlerimiz emanete hıyanet etmeyen son nefeslerinde bile borçlarına sadık kalan kişilerdi. Düşmanlarına yardım etmekten geri durmayan bu askerler şehit olsalar dahi Allah’ın huzuruna kul hakkıyla çıkamayacaklarının farkındalardı. Bununla ilgili anlatılan Lapseki’nin Beybaş köyünden Halil ve İbrahim’in hikâyesi oldukça duygu yüklüdür. Bu iki arkadaştan Halil, İbrahim’den bir mecidiye borç alır ve savaş sırasında ağır bir şekilde yaralanır. Son nefesini vermekte olduğu bir sırada komutanının elbisesine yapışır: “Ölme ihtimalim çok fazla bir pusula yazdım… Arkadaşıma ulaştırın… Ben, köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşıdan bir mecidiye borç almıştım… Kendisini göremedim. Belki ölürüm. Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin.” der. Komutanı “Sen merak etme evladım.” der. Ve komutanının kollarında şehit olur. Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getirilmektedir. Bunlardan çoğu daha pansuman yapılmadan şehit düşmektedir. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılmaktadır. Komutan sahibi bilinmeyen bir pusula bulur açar, okur ve gözyaşlarına engel olamaz: “Ben Beybaş Köyünden arkadaşım Halil’e bir mecidiye borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim.”

Atalarımız ahlak, fazilet ve dürüstlükten asla taviz vermemiş bir millettir. Onlar bu düsturu savaşta bile elden bırakmamışlardır.

Düşmanına bile merhamet eden bir ordu yenilmez

Yüz yıl öncesinde kıtlık ve yokluk son derece fazlaydı. Büyüklerimizden zaman zaman buna dair hatıralar duyarız. İşte Çanakkale Savaşı’nın sonuna doğru askerler açlıkla imtihan olmaya başlamıştı. Yokluk son haddine ulaşmış durumdadır ve kıtlık ülkeyi esir almıştır. Arpa, yulaf, süpürge tohumu katılarak küçük bir ekmek zor çıkartabiliyorlardı. Fakat Mehmetçiğin bu durumdan bir şikâyeti yoktu. Derdi büyük olan, derdi vatan ve millet olan Mehmetçik için ekmek yulaftan olmuş buğdaydan olmuş ne fark ederdi. Mehmetçikler taze ekmek olduğu günlerden birinde kendileri bayat ekmek yiyor taze buğday ekmeklerini ise esir subaylara veriyorlardı. Mehmetçik kendine kurşun atan bu düşman askerlerine ekmeğin tazesini verecek bir ahlaka sahiptiler. (Yarıcı, a.g.e., s. 351.)

Savaş boyunca Türk askerleri düşman askerlerinin yaralarını sarmış, onlara merhametle muamele etmişlerdi. Böylece savaşta bile insanlığın ölmediğini tüm dünyaya göstermişlerdi. Çanakkale’de savaşan Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor: “Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştığınız için daima iftihar edebilirsiniz. Hiç unutmam. Savaş sahasında mücadele bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye savaşıp ağır zayiat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, yaralı bir Türk askeri de kendi gömleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Yanına gidip tercüman vasıtasıyla, neden düşman askerine yardım ettiğini sordum. Bana, Fransız askerin cebinden bir resim çıkartıp gösterdiğini ve annesi olduğunu sandığını söyledi.  Sonra ‘demek ki onun bekleyeni var. Benimse kimsem yok. Kurtulup annesinin yanına gitsin istedim’ deyince bu asil duygu karşısında hüngür hüngür ağladım.  Az sonra ikisi de öldüler. İşte, kendi temiz gömleğinden yırttığı bezle, kendi yarasından vazgeçip düşmanının yarasını saran böyle kahraman bir milletle dövüştüğümüz için daima iftihar edebiliriz efendiler...”

Her karışı şehit kanlarıyla sulanmış topraklar üzerinde yaşıyoruz. Bizler bu bilincin farkında olmalıyız. Bu değerleri yaşayan ve yaşatan bir nesil yetiştirmek zorundayız. Mehmet Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” şiirinde bahsettiği Âsım’ın Nesli’ni örnek alacak nesillerle ancak Çanakkale ruhunu koruyabiliriz:

Âsım'ın nesli... diyordum ya...nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER