Batılılar, İslam dünyasında üretilen bilimsel birikimi görmezden geliyor.

İslam düşünce geleneğinin dünyanın entelektüel birikimine katkıları nelerdir?

Batılılar, İslam dünyasında üretilen bilimsel birikimi görmezden geliyor.

Söyleşi: Mahir KILINÇ

İbrahim Halil ÜÇER:

Batılılar, İslam dünyasında üretilen bilimsel birikimi görmezden geliyor.

Genel olarak düşünce tarihi dikkate alındığında MS VIII. yüzyılla XVII. yüzyıl arasındaki yaklaşık bin yıllık evre boyunca, küre ölçeğinde felsefe-bilimin merkezinin Dâru’l-İslâm, ana dillerinin ise Arapça, Farsça, Türkçe ve Urduca gibi İslam dilleri olduğu söylenebilir. Müslümanların muhatap oldukları ilahî teklifi bütün insanlık için anlamlı bir şekilde tarif ve temsil etme çabaları, düşünce tarihinin kurucu merkezlerini önceki bin yılın aktif şehirleri olan Atina, Roma, Konstantinopolis ve İskenderiye’den Basra, Bağdat, Nişabur, Kahire veya Semerkant gibi merkezlere taşımıştır. Bu merkezleri taşıyan Irâk, Horasan, Mâverâunnehir, Hârezm, Mısır, Mağrip, Bilâd-ı Şâm, Bilâd-ı Rûm gibi coğrafi ve entelektüel havzalar içerisinde üretilen bilimsel birikim, metafizikten matematiğe, coğrafyadan fiziğe kadar hemen her alanda yeni klasikler inşa etmiştir. Bu yönüyle Harizmî, İbn Sînâ, Bîrûnî veya İbn Heysem gibi isimlerin, eser verdikleri disiplinlerle ilgili artık öncesine atfı gereksiz kılacak kurucu metinler inşa ettiklerini söyleyebilmek mümkündür. Yeni kurucu metinler etrafında inşa edilen ve bu isimleri takip eden sonraki Müslüman bilginlerce güncellenerek dinamik bir biçimde sürdürülen bilimsel gelenek, bahse konu bin yıllık evre boyunca daima merkez rolünü muhafaza etmiştir. Bu merkez rolüne şu nedenle vurguda bulunuyorum: Müslümanların şu ya da bu bilimle ilgili bilimsel katkıları, “Cebir alanında şu katkıyı, kimya alanında şu katkıyı, logaritma alanında şu katkıyı yaptılar.” gibi fragmental bir biçimde örneklenmeye ihtiyaç duymaz. Bugünkü isimleri bile Arapçadan gelen bu ve benzeri bilimlerin doğal yeri zaten İslam dünyasıydı.

İslam dünyası bu bilimlerin doğal dünyası ancak Müslüman bilim adamlarının eserlerinin ve keşiflerinin Batı’da yeterince bilindiğini düşünüyor musunuz?

Doğrusu Antik dünyadan tevarüs ettikleri birikime karşı Müslümanların itiraf ettiği minnet ve şükran duygusuna mukabil, Avrupa-merkezci çağdaş bilim tarihi yazıcılığı Batı-dışı toplumların insanlık birikimine katkılarına daima küçük gösteren bir mercekle bakmıştır. İslam dünyasında üretilen bilimsel birikime ilişkin inkâr, ihmal, indirgeme ya da basitleştirmenin, istisnaları olmakla birlikte, Batılı bilim tarihi yazıcılığının karakteri hâline geldiğini söylemek malumu ilamdan ibarettir.

Bir anlamda görmezden gelme yani…

Evet, Batılıların İslam dünyasında üretilen bilimsel birikimin insanlık tarihi açısından ne ifade ettiğini bilmediğini değil görmezden geldiğini söylemek daha doğru olur.

İslam düşünce geleneğini bizim ne kadar bilip bilmediğimiz de son derece önemli.

Bizim için asıl mesele işte bu. Yani İslam düşünce geleneğini bizim ne kadar bilip bilmediğimizdir. Zira Avrupa-merkezci yok sayma tutumu, belki Avrupa’dan daha etkili bir şekilde Avrupa dışındaki toplulukları kendi tarihlerine aynı gözle bakmaya sevk etti. Bu nedenle bugün Fahreddîn Râzî’nin, Molla Fenârî’nin, Kâfiyecî’nin ya da Molla Câmî’nin ne anlama geldiğini bizim insanımıza anlatmak, bir Batılıya anlatmaktan neredeyse daha zor.

İslam düşünce tarihine farklı açılardan bakma imkânı sağlayan “İslam Düşünce Atlası” adlı proje nasıl meydana geldi?

İslam Düşünce Atlası, yaklaşık dört yıl süren ve iki yüze yakın ilim adamının katkıda bulunduğu bir proje. Aslında İslam düşünce tarihine ilişkin sürekli ve bütüncül bir bakışa duyulan ihtiyaçtan ortaya çıktı. Bu ihtiyacı en somut bir şekilde ifade edecek anekdotu paylaşmakta fayda görüyorum. İslam felsefesi tarihi dersini verdiğim bir sınıfta gerçekleşti. Söyleşinin başında söylediğim şeyi, yani İslam düşüncesi dediğimizde MS VIII. yüzyılla XVII. yüzyıl arasındaki yaklaşık bin yıllık evreyi kastettiğimizi ve bu bin yıllık evre boyunca küre ölçeğinde felsefe-bilimin kalbinin İslam coğrafyasında attığını söyledim. Dolayısıyla diye ilave ettim, MÖ V. yüzyılı hesaba katarsak bu yüzyılla MS VI. yüzyıl arasındaki bin yıllık evre boyunca felsefe-bilimin dili Yunanca, sonraki bin yıl boyunca esasen Arapça ve onun yan dilleri olan Türkçe, Farsça, Urduca ile felsefe-bilim tarihi itibarıyla ayna dili mesabesindeki Latincedir, son üç yüzyılda ise yerel Avrupa dillerini görürsünüz. Bu tasvire göre İslam düşüncesi, MÖ V. asırdan itibaren genel felsefe-bilim tarihinin üç ana evresinden ikinci bin yıllık evreye tekabül ediyor. Öğrenciler sonraki hafta Türkçede yazılmış ya da Türkçeye tercüme edilmiş çeşitli felsefe-bilim tarihi eserlerini derse getirdiler. Soruları şuydu: “Bu eserlerde, sizin bin yıllık bir evreyi işgal ettiğini söylediğiniz İslam düşünce tarihine ya hiç değinilmiyor ya da sadece birkaç sayfayla geçiştiriliyor. Acaba siz mi doğru söylüyorsunuz, bu eserler mi?” Bu sorunun doğduğu yer bin yıllık bir tarihi yağmalayarak parantez içine almış, Jack Goody’nin deyimiyle “tarih hırsızlığı” ile malül düşünce-bilim tarihi eserleridir. Atlas’ın üstesinden gelmeye çalıştığı ilk şey aynı zamanda kültürel sömürgeciliğin bir ifadesi olan bu entelektüel terördür. Bu tek yanlı ve yok sayıcı söylemin üstesinden gelmek, aynı zamanda bize kendi adımıza düşünme ve söz söyleme cesaretini kazandıracaktır.

Eserinizde İslam düşünce tarihine ilişkin bir öneri de getiriyor musunuz?

 Aslında genel düşünce tarihi metinlerinde gördüğümüz bir atlama, görmezden gelme veya indirgeme ile İslam düşünce tarihi metinlerinde de karşılaşırız. Herhangi bir öğrenci İslam düşünce tarihini merak edip de ilgili bir tarih metnini okumaya kalkıştığında okuyacağı şey, esasen İslam’ın ilk dört veya beş asrından ibarettir. Bu metinlerde de yutulan ve tabir yerindeyse tarih dışına alınan bir şey vardır: XII. yüzyıldan sonraki sekiz asırlık İslam düşüncesi. İslam düşünce tarihi metnini sadece ilk dört veya beş asırlık süreci merkeze alarak yazarsanız Malatya’nın Sivas’ın, İstanbul’un, Konya’nın, Bursa’nın, Herat’ın, Semerkant’ın bir hiç olduğundan başka bir şey söylemiş olmazsınız. Bu, aynı zamanda bu şehirlerde yaşayan insanlara cedleriniz bilgi, varlık, değer, insan veya âlemle ilgili kayda değer hiçbir cümle kurmadılar, belki de bunlar üzerine hiç kafa yormadılar demektir. Bunun doğuracağı, hatta doğurduğu vahim sonuçlarla her an yüzleşmeye devam ediyoruz. İslam Düşünce Atlası’nda bunun üstesinden gelmek için İslam düşünce tarihine ilişkin yeni bir dönemlendirme önerisi getirdik ve bu dönemlendirme etrafında, Hasan-ı Basrî’den Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi’ye gelinceye değin kesintisiz bir tarih sunmaya çalıştık.

İbrahim Halil Üçer, lisans eğitimini 2004 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tamamladı. 2007 senesinde yüksek lisansını savundu. 2010- 2011 eğitim yılında McGill Üniversitesi Institute of Islamic Studies’te misafir araştırmacı olarak bulundu. 2014 senesinde “İbn Sînâ Felsefesinde Suret Anlayışı” başlıklı teziyle İslam felsefesi doktoru oldu. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Üçer’in yayımlanan çalışmaları arasında İbn Sînâ Felsefesinde Suret, Cevher, Varlık, İslam Düşünce Atlası gibi eserler bulunmaktadır. Hâlihazırda Taşköprîzâde külliyatının neşri, İslam düşüncesinde insan tanımları, İbn Sînâ epistemolojisi ve İslam düşünce tarihi yazımında dönemlendirme sorunu gibi başlıklar üzerinde çalışmaktadır.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER