Açın Gönül Kapılarınızı On Bir Ayın Sultanı Geliyor

İlahî kelam, eşref-i mahlûkat olarak yaratıldığımızı ifade buyurur ve Kerim Kitabımızın pek çok yerinde bu gerçek tekrar tekrar hatırlatılır, nisyan ile ma’lûl olan bizlere.

Diyanet Haber
Açın Gönül Kapılarınızı On Bir Ayın Sultanı Geliyor

Cafer Tayyar DOYMAZ

DİB Hizmet İçi Eğitim ve Rehberlik Daire Başkanı

Eşref-i mahlûkat olarak yaratılmak, oyun ve eğlenceden ibaret olan şu fâni dünyada başıboş bırakılmayışımızın anlam ve hikmetini de dile getirmektedir. Değil mi ki  asli yurdumuzun erzakını toplamak üzere bir imtihan dünyasında didinir dururuz. Öyleyse çabamızı gözden geçirmeli, rızkımıza dikkat etmeli ve adındaki gizli değersizliği fark ederek, dünya gölgeliğinde, gölgenin kısa ömürlü olduğunun bilincinde olmalı ve hayatımızı buna göre tanzim etmeliyiz. Ne güzel söyler Cahit Zarifoğlu: “Burası dünya! Ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi; ekip biçip gidecektik.”

Yaratılış gayemize uygun yaşamamız isteniyordu biz insanoğlundan. Önce kendimizden başlayacak; Rabbimizle, bizleri yoktan var edenle aramızda sağlam, sarsılmaz, güçlü bir bağ kuracaktık. Sonra da bu güçlü bağın, her bir müminin yüreğinde tesis edilmesi adına sa’y ü gayret gösterecektik.

Yüreğimiz tertemiz kalacak ve salim olacaktı her türlü afetten. Gerek Rabbimize gerekse tüm kâinata karşı yapacağımız güzel işlerin karargâhı olarak belirlenmişti orası. Bu karargâhın temiz tutulmasının gerekliliği noktasında bizleri sıkıca tembihlemişti Allah Resulü. Çünkü her bir düşman askeri, siyah noktalarla saldıracaktı iyiliğin karargâhı mesabesindeki yüreklerimize ve biz bu savaşı kaybettiğimizde, kaybolan sadece yüreklerimiz olmayacaktı.

İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy bizi bize tarif ederken “Müslümanlık en büyük kahramanlıktır.” diyordu. Haklıydı çünkü Müslüman, haksızlık karşısında bir cesaret abidesi gibi şahlanarak gerçeği haykıran, mazluma hakkını teslim ederken bir emanetçi olduğunun göstergesi olarak tertemiz bünyesine tevazu hırkasını bürünen kişiydi. Müslüman, kardeşine hâlel gelmesin diye gayret gösteren, yere düşeni elinden tutup kaldıran, hayatı boyunca ilahi kelamın ve Rasûl-i Kibriyâ’nın rehberliğine tabi olan, dilinden dökülen kelimeleri yüreğinde yanan iman ateşinin harıyla pişiren, kâinata ibret nazarıyla bakan ve tüm hayatına kazanmayı arzuladığı cennet ikliminin ılık rüzgârlarıyla şekil veren kişiydi. Dahası, Allah Resulü’nün çağlar üstü mesajları; büyük ideallere ve engin bir mefkûreye sahip olan, günbegün ideallerini gerçekleştirebilme adına, iki gününün birbirine müsavi olmasından endişe ederek cehdü gayret gösteren, eza ve cefa kavramlarının, nazarında anlamını yitirerek bir zafer muştusuna büründüğü her bir Müslüman'ın kulaklarında çınlamaktaydı. İşte bunun için Müslümanlık en büyük kahramanlıktı.

Bugün dört bir köşesini savaşların, yoksulluğun ve şiddetin kuşattığı ve bu kuşatmanın esaretinde insanlığın nefes almakta zorlandığı İslam beldelerinden bomba seslerinin yankılandığı, yayılan barut kokusunun ciğerlerimizi dağladığı, kan ve gözyaşının yeryüzüne hâkim olduğu, insanlar zulmün pençesinden kurtulabilme adına, vatanını terk etmeyi göze alıp meçhule doğru yol alırken, denizin azgın dalgalarında hayatların, geleceklerin kaybolduğu, minik bebeklerin kıyıya vuran cansız bedenlerinin insanlık tarihine kara bir leke olarak geçtiği, “metâ nasrullâh” diyerek imdat isteyenlerin feryatlarının arşı titrettiği, şairin dediği gibi "Ebû Lehebler’in ölmediği" ve "Ebû Cehiller’in kıtalar dolaştığı" bir dünyada yaşıyoruz.

Ve bizler bu keşmekeşin içerisinde, günlük hayatın koşuşturmacasıyla dünyanın cazibesine kapılıp parıltılı ışıklarına aldanarak dünyevileşme girdabında kocaman bir kargaşanın ortasında kaldığımızda, hayallerimiz kararıp ümitlerimiz kaybolmaya yüz tuttuğunda, hayatlarımızın pamuk ipliğine bağlı olduğu unutularak istikbale dair derin hesapların yapıldığı ve biz duygusunun mimarı olan vahdet şuurunun sürgün edildiği günümüzde, gözlerimizi ufka dikip bizi biz yapan asli değerlerimizi hatırlatacak bir muştu beklerken, gönüllerimizi felaha erdiren bir rahmet esintisi olarak her yıl kapımızı çalıverir ramazan.

Ramazan, ilkbahar sabahında cama vuran yağmur tanelerinin ahenkli sesiyle uykudan uyandığımız gibi nefesi kısılmış kardeşlik ruhunu yeniden canlandırmaya, çürümeye yüz tutmuş ülfet ve muhabbet tohumlarını tekrar filizlendirmeye ant içmiş, içimizi serinleten, gözlerimizden gaflet uykusunu gideren ılık bir bahar meltemidir.

Ramazan, yalnızca Allah için tutulan oruçlarla tüm kötülüklere karşı bizleri koruyacak bir zırha bürünmeye, kılınan teravihlerle ruhumuzu ferahlatmaya, yekvücut bir şekilde semada buluşan ellerle yeryüzüne sağanak halinde yağan rahmet ikliminden nasibimizi toplamaya fırsat veren bir hasat mevsimidir.

Ramazan, eski bir kitaplığın arka raflarında kalakalmış, kalın ciltli bir eserin tozlarını özenle temizleyen sahafın nefesiyle havaya uçuşan zerrecikler gibi koca bir yıl omuzlarımızda biriken ağırlıkların uçuşup yok olmasını sağlayan yegâne imkândır.

İlahi emre ittibâ ederek, müstakim bir hayatı tanzim edip  dünyanın neresinde olursa olsun kalpleri mahzun, gözleri yaşlı, elleri soğuk ve ayakları çıplak bir Müslümanın yüreğine dokunabilmektir ramazan. Tanımadığı, bilmediği ama inancı tarafından kardeş ilan edildiği başka bir kalple birlikte çarpabilmektir ramazan. Ramazan, koca yürekli insanların hâlâ var olduğunu tüm dünyaya haykırabilmektir.

Yeryüzünün rahmet ve merhamete gark olduğu ramazan ayı, Müslüman için âdeta yeniden dirilişi temsil eder. Ramazanın ilk gününden itibaren yüreklerimizi nemlendiren rahmet tanecikleri, her gün biraz daha yoğunlaşarak yağar üzerimize ve tüm insanlığa hidayet kaynağı olarak inzal buyurulan ilahi kelamın yeryüzünü teşrif eylediği Kadir Gecesi’nde sağanak halinde doruğa ulaşır. Nihayet ramazanın rahmet ve mağfiretiyle yoğrulan müminler, ilk günkü safiyetlerini kazanarak yeniden asli hüviyetlerine kavuşurlar ve böylece geçmiş günahlarının ağırlıklarından azade olarak bayrama vasıl olurlar.

İşte bu rahmet ikliminin gölgesine sığınarak cûş u hurûşa eren gönüller, Allah Rasûlü’nün Vâbisa b. Ma’bed’e içlerini kemiren, şüpheye düştükleri şeylerden lâyıkı veçhile ictinab ederek, kalplerini huzura erdiren her bir hayır ve güzelliğin talibi olurlar, (Dârimî, Büyû’, 2.) diye buyurduğu gibi… Üzerinde konakladığımız şu ihtiyar dünyanın her neresinde bir mazlum ve mağdur varsa, onun sevincini kendi sevinçlerine, hüznünü ise kendi hüzünlerine denk sayarlar. Kalplerinden geçene Allah’ı şahit tutarak ramazanın rahmet ikliminin sıcaklığında birleşen yürekleriyle tüm dünyayı sararlar. Onların en büyük arzuları, iyiliğin ve iyilerin dünyaya egemen olmasıdır. Bilirler ki iyilik, iyileri ölümsüz kılacak ve sahibine abıhayatı ikram etmekten asla geri durmayacaktır.

İyilik sadece dünyamızı değil, ukbâmızı da mamur etme çabasıdır. Yüce Kitabımız, salâh için çalışanların, kendilerine ebediyet yurdu hazırladıklarını haber verir bizlere. (Rûm, 30/44.) Zira sessiz bir çığlık gibi tüm insanlığı uyaran ölüm, ebedi mutluluğu kazanabilmek için bu dünyada takınılması gereken tavrı bizlere haykırarak anlatır. Bu çağrıya kulak kesilenler, sadece gönüllerini değil, aynı zamanda bölüştükçe çoğalacağını bilerek, hisselerine düşen rızıklarını ve sofralarını da paylaşıma açarlar. Onlar, ilahi kelamın irşadıyla, sevdikleri, hoşlandıkları şeylerden infak etmedikçe, nihai hedef olan iyiler safında yer alamayacaklarını bilirler. (Âl-i İmrân, 3/92.) Bu uğurda, bir garibin gönlünü hoş edebilme adına neler yapabilirim diye düşünürken, buldukları ilk fırsatta, ihtiyaç içerisinde olup da izzet ve iffetinden dolayı bu halini kimselere açamayan yaralı bir gönle merhem olmak için ama kardeşini de rencide etmekten korkarak titrek bir kalple, sağ elinin verdiğini sol eli fark etmeyecek kadar itina ve özenle, kendilerine verilen rızıktan infak ederler. Onlar, sanal dünyanın çıkmaz sokaklarında, birlikte yenen akşam yemeğinin ölümsüzleştirilmesi adına, her türlü israfın yaşandığı şatafatlı sofralar etrafında, sahte tebessümlerle sosyal medya hesaplarından tüm insanlığa servis edilen fotoğraflar yerine, mahalle köşesinde, aç biilaç birkaç biçarenin gönül sofrasına ortak olarak dumanı mahzunca tüten bir çorbayı birlikte kaşıklamanın hazzını yaşarlar. Ulaşmak istedikleri nihai hedef, ne öne alınabilecek ve ne de bir lahza ötelenebilecek ilahi emrin mucebince, kendilerine tahdid edilen sürenin sonuna gelip de, uzun ve derin bir uykunun ardından tekrar gözlerini açtıklarında, güler yüzlü melekler tarafından karşılanarak Hz. Peygamberin müjdesine mazhar olan kutlu yedi sınıf insan zümresinde isimleri ta’dâd edilenlerden olabilmenin sürur ve memnuniyetini yaşayabilmektir. İşte böyle kimseler için ölüm, Yahya Kemal’in dediği gibi, âsûde bir bahar ülkesi olacaktır.

Unutulmamalıdır ki bu coğrafyanın çocukları, tarihin her bir döneminde, hiçbir ayırım gözetmeksizin insanlığın hizmetkârı olmuşlar, kalplerini ve gönüllerini din-i mübin-i İslam’a vakfederek gece gündüz, dur durak bilmeden sa’y ü gayret göstermişlerdir. Benlik duygusunu bir kenara bırakıp bir ve biz olmanın sırrına ererek sahip olduklarını bölüşmüşler, yüreklerini açmışlardır. Bugün de aynı duygularla, muhacire ensar olmanın haklı gururunu yaşayarak iftihar madalyalarını göğüslerinde taşımaktadırlar.

Öyleyse bize düşen, tefekkürü tezekküre yâran edip, vahdeti bürünüp, ihsanı kuşanarak yeniden yola revan olmaktır. Müstakim bir tavırla, cennete doğru süregiden yolculuğumuzun selametini temin etmek ve halk nazarında elde edilecek hüsn-i kabul ile hak katında ismimizi iyiler listesine yazdırabilmektir. Ta ki iyilikte sabitkadem olana dek... İyilik tohumunun filizlenmesini arzu eden her bir yiğit; niyetini tazeleyip azmini yenileyerek, aynı gemide yol aldığımız bilinciyle, bu uzun ve meşakkatli yolculukta, karanlık gecelerde dev dalgalı denizlerin dibi görünmez derinliklerine göre kendini hazırlamalıdır. Dahası, selamet ve emniyeti uhdemize tevdi edilen bu geminin, seyahatini salimen tamamlayabilmesi ve serencamının hayra tebdil olması için üzerine düşen kutlu vazifenin şuurunda olmalı ve dahi her daim kalbini merkeze alarak ilahî kelamın ve Hâtemü’l- Enbiyâ’nın rehberliğiyle hayatını tanzim etmelidir. 

Gelin hep birlikte ramazanı bir ganimet bilip gecenin en güzel vaktinde, ailece etrafında halkalandığımız bereketli sahur sofralarımıza semadaki yıldızları şahit tutalım. Rahman’ın davetine icabet edip nefsani arzu ve isteklerimizden sıyrılarak gönülden niyet ettiğimiz oruçlarımıza, salih amellerimizi refîk eyleyelim. Ramazanın rahmet ikliminde arınan yüreklerimizle iftarın sevincine koşalım. Her bir kardeşimizi elimizden ve dilimizden salim kılarak hisselerimize düşen rızıklarımızı paylaşmanın hazzıyla Rabbimize yönelip kurbiyet kapısını aralayalım. 

Haydi!

Ardına kadar açalım gönül kapılarımızı…

Rahmet ikliminin eşsiz rayihasını içimize çekelim doyasıya...

Toplu vuran yüreklerimizin ahenkli ritmiyle, dua ve niyazlarla Rahman’a ilticada buluşalım.

On bir ayın sultanı ramazan geliyor.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER