banner199

banner103

Mütevazı Bir Başlangıç

Suriye topraklarında 1984 yılında,  M.Ö. dördüncü bin yıldan kalma iki küçük tablet bulundu. Kilden yapılma bu dikdörtgenimsi tabletler tüm tarihimizi başlatan iki gösterişsiz simgeydi artık. Bize ulaşan bu ilk yazılı metinler, yalın ve hiç de etkileyici olmayan nesnelerdi. Üzerlerinde belirsiz işaretler vardı. Uçsuz bucaksız çöllerin belki de birer yeşil vaha olduğu zamanlardan, bir çiftçi yahut sayman tarafından söylenmiş sıradan bir iletiyi altı bin yıl sonrasına taşıyordu. “Burada on keçi var, burada on koyun var.”

Aile Dergisi 07.11.2019, 10:00
Mütevazı Bir Başlangıç
© Diyanet Haber
banner200

Sema Bayar

Yazı için oldukça mütevazı bir başlangıçtı bu. Bir ihtiyaçtan doğan ve muhasebe işlemleri için ortaya çıkan yazı, Mezopotamyalılar arasında bir tür kayıt tutma vazifesi görüyordu. O günden bugüne çok şey değişti, yazı artık iletişimin vazgeçilmez bir unsuru. Hem yatay hem dikey iletişim için büyük bir imkân.  Coğrafyaları ve hatta tüm zamanları aşan bir güç. Peki okumanın tarihi. O da yazıyla aynı yollardan mı geçti dersiniz.

Satırlardaki ses dizinlerini okumak, hecelere ve ardından anlamlı kelimelere ve daha da ileriye bir yargı, bir durum bildiren o eşsiz cümlelere ulaşmak, okumanın girdiği kılıklardan, ifade ettiği anlamlardan sadece bir tanesi. Rakibinin hareketlerini okuyarak bir sonraki hamlesini öngörmeye çalışan oyuncuyu, önündeki haritadan bulunduğu yerin sınırlarını okuyan bir kadastro memurunu, yüzyıllar öncesinden kalma bir halının desenlerini, her bir desenin imgelediği duyguyu okuyan dokumacıyı ele alalım. Portre üzerinde dizilen notları okuyan müzisyeni, simgeler vasıtasıyla bir formülü okuyan matematikçiyi ya da bir kayanın katmanlarındaki bulguları okuyan jeoloğu.  Her biri, gördüklerinin anlamını kavrayan birer okur değil de nedir? Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in o meşhur eseri Yüzbaşının Kızı’ndaki bir sahneyi anımsayalım. Kahramanımız Pyotr Andreyeviç’in arabacısı, gökyüzünde uzaklardaki küçücük bir bulutu işaret ederek tipinin yaklaştığını haber veriyor ve haklı çıkıyordu. O, sıradan bir arabacıydı fakat gökyüzünü okuyabiliyordu.

Bizler 21. yüzyılın saygın insanları her gün tabelaları, trafik işaretlerini, çizgileri, resimleri de herhangi bir kitabın sayfalarını okur gibi okumuyor muyuz? Bu bağlamda okuma eylemini pekâlâ toplumsal sözleşmenin ilk adımı sayabiliriz. Okumak yaşamın vazgeçilmez bir unsuru. Yaşamı kolaylaştıran gizli bir formül. Asıl meselemize gelirsek yani yazılı bir metni okuma eylemini gerçekleştirdiğimiz o eşsiz âna. Okumayı, okuyabilmeyi yepyeni bir edinim kabul edersek sanırım pek de ileri gitmiş olmayız. Okumak bizlerin altıncı duyusudur. Artık gördüklerimizden, işittiklerimizden, parmak uçlarımızla yokladığımız şeylerden fazlasını öğrenebiliriz. Nurullah Ataç’ın dediği gibi, okumanın bir büyüsü olduğuna, insanoğlunu ilerletivereceğine inanıyoruz. Bir kişi eline bir kitap alıp zorla da olsa birkaç satırını okuyabildi mi, iş bitiyor. 

Beyaz boşluklar üzerinde beliren siyah çizgilerden elle tutulur, anlamlı sözler çıkarmak, kendini saygı dolu, sessiz bir diyaloğun parçası olarak hissetmek. Bir işaret sisteminde, anlamın varlığını çözebilmek. Düz, eğri veya oval çizgileri yaşayan gerçeklere dönüştürmek ne muazzam bir güç. Resimli yazılar olarak nitelendirdiğimiz piktogramlardan artık bir duyguyu, düşünceyi ifade eden ideogramlara nasıl geçtiğimizi, Mısır hiyerogliflerinden günümüze kadar yazının serüvenini az çok biliyoruz. Ya okumanın?

Okuma eyleminin nasıllığı üzerine kafa yorduğumuzda ya da kafa yoranların neler söylediğine şöyle bir baktığımızda gördüğümüz manzara oldukça ilginç. Hepimizin ittifak ettiği şu ki, okuma eylemi Agustus’un “dünyanın giriş kapısı” diyerek nitelendirdiği gözlerde başlıyor. Peki, görünen o çizgileri, işaretleri birer imgeye dönüştüren ne? Nasıl oluyor da çizgiler, şekiller birer töz hâline geliyor. Görmekle okumak arasında sıkı bir ilişki olduğu muhakkak fakat okumak için görmek yeterli mi? Okuma yazma bilmeyen bir çocuğun satırlardaki ses dizinlerini göremediğini iddia edebilir miyiz? O, görmekte fakat henüz algılayamamaktadır. Yahut bilmediği bir dil karşısında sesleri ayırt etmesi, o sesleri büyük oranda birleştirebilmesine karşın anlama ulaşamayan insanın durumunu düşünelim. Bu defa da görme hatta okuma gerçekleşmiş, anlam ise henüz ortaya çıkmamıştır.

Mısır’ın altın çağını yaşadığı dönemde yaşamış ünlü âlim İbnü’l-Heysem, görme ve algı arasında bir ayrıma gidiyor. Heysem, Halife el- Hâkim tarafından saraya özel olarak davet edilmiş bir âlim. Halifelik görevini yürüten el-Hâkim, 1004 yılında Kahire’de Dâru’l-ilm adında büyük bir akademi kurar. El yazmalarından oluşan şahsi koleksiyonunu da bu akademiye bağışlar. Zira o, Dâru’l-ilm’e gelen herkes okuyabilsin, yazabilsin ve eğitilebilsin istemektedir. Kahire’yi siyaseten olduğu kadar ilmî faaliyetlerde ve sanat alanında merkezî bir konuma getirmeyi amaçlayan Halife, pek çok edip ve bilim adamıyla birlikte İbnü’l-Heysem’i de akademinin bünyesine katar. İşte görmek eyleminin birer okuma faaliyetine dönüşmesinin ardındaki işleyişe İbnü’l-Heysem 11. yüzyılda cevap arar. Salt duyum dediğimiz şey ile algı arasında bir farklılık saptar Heysem. İlkini istem dışı bir eylem olarak görürken ikincisini istemli bir tanıma eylemi olarak ifade eder. Algı, görmekten çözümlemeye uzanan bilinçli bir süreçtir. İlk yazılı tabletlerin resimler ve şekillerden oluştuğunu da hesaba katarsak okuma eylemi, bulmaca çözmek gibidir. Gördüğünü tanımak, anlamlandırmak, ondan bir sonuç çıkarmak, kimi zaman belleğe kaydetmek ve ihtiyaç anında veya tamamen tesadüfi bir şekilde çağrışımlar yoluyla tekrar gün yüzüne çıkarmak. 

Heysem ne kadar da haklıdır. Bugün öğrendiğimiz şeyler onun yüzyıllar önce yaptığı ayrıma yeni birtakım unsurları da eklemektedir. Okumak, onun dediği gibi bir tür algılamadır. Üstelik kelimelerin sadece sözcük düzeyindeki anlamlarının kavranmasından çok daha ötedir. Okur, bir metin karşısında çoğu zaman yalnız değildir. Öğrenilmiş anlamlamalar, toplumsal uzlaşı sağlanmış kavramlar, önceki okumalar ve kişisel deneyimlerin iç içe geçtiği çoklu bilinçle metnin karşısında durmaktadır.

Peyami Safa “Okuyucu Olmak Sanatı” yazısında tam da bu konuya temas eder. Bir yazıyı okurken yalnız onu değil kendi kendimizi okuduğumuzu belirtir. Elimize aldığımız bir kitabın girişi olarak karşımıza çıkabilecek “Yağmurlu bir nisan akşamıydı.” cümlesini örnek verir: “Müellif ‘Yağmurlu bir nisan akşamıydı.’ dedikten sonra biz onun ikinci cümlesine geçinceye kadar böyle bir akşama ait diğer hatıralarımız da şuurumuzun eşiğine gelip dayanabilir ve aydınlığa çıkmak ister. Mesela yağmurlu bir nisan akşamında başımızdan geçen bir vakanın hatırası şuurumuzun kapısını çalar.” Peyami Safa’nın da ifade ettiği gibi her bir cümlenin hatta kelimenin okurun zihninde oluşturduğu çağrışımlar benzersizdir, dolayısıyla her bir okuma eylemi bireysel ve biriciktir. Amerikalı araştırmacı E.B. Huey “Okurken ne yaptığımızın tam anlamı ile çözümlenmesi, psikologların başarısının doruk noktası olurdu.” derken bu hakikate işaret eder.

Okuma eyleminin nasıllığı kendi içinde gizemini hâlâ daha koruyadursun bizler birer okur olarak bu kez daha çetin bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Nasıl okumalı, nelerden yahut kimlerden başlamalı? Okuma disiplini dediğimiz şey nedir, dinamikleri nelerdir? Ve daha önemlisi, nihayetinde okuduklarımızdan bize ne kalır?

Her kitap başlı başına bir dünya. Robert Louis Stevenson’un “My Kingdom”daki satırları gibi: “Dünya bu idi, ben de kral. Arılar benim için şarkı söylemeye gelirlerdi. Benim içindi kırlangıçların uçuşu.” Kralı olduğumuz bu dünyada ne tür okumalar yapıyoruz. Rousseau, Montaigne’i elinden düşürmediğini söylerken Don Kişot’un yazarı Miguel de Cervantes’i sokakta bulduğu kâğıt parçalarını dahi okuduğunu dile getiriyor. Fransız yazar Antonie Albalat “Yazmak istediğiniz vakit okuyunuz; yazabileceğiniz vakit okuyunuz; artık yazamayacağınız vakit de okuyunuz.” diyor. Ömer Seyfettin, dağınık kitap okuma alışkanlığının gençlerin zamanını beyhude harcamalarına sebep olduğunu, illaki bir disiplin içerisinde okuma eyleminin düzenlenmesi gerektiğini söylüyor.

Sırf vakit geçirmek için okumak, beyhude bir çaba sayılabilir mi gerçekten de? Bütün muharrir ve ediplerin her hâlükârda okumayı salık verdiğini görüyoruz. Zira her şeyi, imladan cümle teşkiline kadar her şeyi bize o öğretir. Dil bilgisi dediğimiz şey henüz teorinin konusu olmadan zihnimize yerleşir, öyle ki herhangi bir yazım yanlışı ile karşılaştığımızda okuduğumuz satırlardan gözlerimize bir sataşma yükseldiğini sezinleriz. Yahut herhangi bir bozuk cümle, dimağımızı tırmalamaya başlar. Bu meleke teoride öğrenilmiş gibi dursa da asıl pratikte, okuyarak kazanılır.

Kitap üstüne kitap okuyor, her bir olay örgüsünde hayatımızdan izler buluyoruz. Gerçeğin kurgu ile harmanlandığı o beyaz sayfalar, gerçekten daha gerçek bir hâl alıyor. Kurgu gerçeği bileyliyor. Kelile ve Dimne, hayvanat bahçesinde gördüklerimizden çok daha gerçek birer imge olarak zihnimize yerleşiyor. Okuduklarımızdan bize kalan parçaları kimi zaman tarif etmekte, kahramanları, olayları hatırlamakta zorlanıyoruz. Bu durum insana nihayetinde elle tutulur bir şeyler anımsayamadığı için biraz tuhaf gözükebiliyor fakat şöyle düşünelim. Mehmet Rauf, Paul Bourget okumasaydı romanlarında bu denli psikolojik tahlile yer verir miydi dersiniz? Yolu Binbir Gece Masalları’ndan geçmeyen kalemiyle zamanı ve mekânı esnetebilir miydi? Necip Fazıl, kitapları yeni bir görüşün, bir tür duyumsama mimarisinin toprak üstünde sarayını kuracak vasıtalar olarak görür. Hakikat de böyledir. Okuduğumuz her kitaptan bize biraz kalır. Kimi zaman bir değer, yeni bir bakış açısı yahut tamamen bir duyumsama.  Daha pratik sonuçlara değinecek olursak, günlük dilde kullandığımız kelime hazinemizin zenginliğini, sadece çevremizden duyup öğrendiklerimize borçlu değiliz. Akşamın bir vakti uzaklarda yanan bir ışığın cılızlığını tarif etmek için, lamba köskün köskün yanıyordu derken dimağımıza kim bilir ne zaman ve hangi kitaptan yerleşmiş bir kelimeyi çekip çıkarıyoruz.

Kaynak: Diyanet Haber
Yorumlar (0)