banner203

banner216

İstismar Edilmemek İçin DOĞRU BİLGİ

İnsanoğlu, yeryüzüne ayak bastığı andan itibaren sürekli olarak bir anlamlandırma, bilgi edinme ve yeni bilgiler üretme çabası içinde olmuştur.

Aile Dergisi 16.07.2019, 11:57
İstismar Edilmemek İçin DOĞRU BİLGİ
© Diyanet Haber

Rüveyda Kılıç

Ankara Çankaya / Kur’an Kursu Öğreticisi

Bu aslında, insan olma değeriyle de ilgilidir. Doğru bilgi, insanı doğru tercihlere götürür. Dolayısıyla konunun değerini anlamak ve değerlendirmesini yapabilmek için ilk önce bilginin ne olduğuna dair tanımlamalara bakmak gerekir. Bilgi, sözlük anlamıyla öğrenme, araştırma, birçok gözlem / tecrübe yoluyla elde edilen malumat ve kavrayışın tümüdür. İnsanı değerli kılan, bilme yetisi ve imkânıdır. İnsan bu imkânla araştırır, öğrenir, sorgular ve kendi hayatını inşa eder.

“Oku” emrinin anlamlarına baktığımız zaman neyi/neden/nasıl okuma teklifi, insana bilgiyle ilgili metodolojiyi de vermektedir. Okuyarak, kavrayarak, kıyaslayarak elde edilen bilgi, kişiyi doğruluğa götürür. Buna karşın sadece kanaat ve yorumlarla ortaya konan bilgiler, çoğu zaman öznel alana sıkışıp kalır ve genelgeçer verilere dönüşemezler. Küreselleşen dünyada iletişim imkânlarının artmasıyla bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Fakat bu durumun avantajları olduğu gibi birtakım dezavantajları da bulunmaktadır. Özellikle, ulaşılan bilgilerin kaynağı konusunda gereken titizliği göstermemek ve subjektif tavırla olaya, habere ya da duruma yaklaşmak insanı bilgi kirliliğine maruz bırakır.

Din İstismarı Bağlamında Bilgi Kirliliği

Bilgi kirliliği, günlük hayatta, kişinin yaşam sürecine olumsuz tesirlerinin yanı sıra başkalarıyla olan ilişkilerinde de yıkıcı bir etkiye sebep olabilir. Bilgi kirliliğinin toplumsal boyutu, hem maddi hem de manevi zararlara yol açabilir. Etik açıdan baktığımızda mağduriyet, yanlış yönlendirme, olumsuz kanaat gibi birçok yaralayıcı sonuç hem kişiye hem de topluma zarar verebilir. Din, siyaset, tarih, sosyal medya, magazin gibi birçok alanda bilgi kirlilikleri ile karşılaşmaktayız. Özellikle dinî alandaki bilgi kirlilikleri, manevi handikaplara sebep olmakta ve toplumun değerlerini örselemektedir.

Bağlamı dışında aktarılan bir hadis, ayet yahut dinî bir uygulama, muhatabın gerekli ön bilgilerden yoksun olması durumunda değer yıkıcı bir etkiye sebep olabilir. Örneğin Müslümanların, Yahudi ve Hristiyanları dost edinmemelerini buyuran Maide suresi 51. ayet, içinde bulundukları şartlar gereği farklı din mensuplarıyla bir arada yaşayan insanlara onlarla ilişkilerini hangi zemine oturtacağı noktasında olumsuz bir bakış açısı verebilir. Hâlbuki ayet-i kerimenin indirildiği zamanın şartlarına bakıldığında “dost edinmeyin” ifadesinin Müslümanların kendi sırlarını bu iki grupla paylaşmamaları noktasında bir uyarı olduğu görülecektir. Kur’an-ı Kerim’de yer alan, müteşabih olarak nitelendirdiğimiz ayetlerdeki kapalı anlatımlar da art niyetli kişilerce farklı yorumlanarak yeterli dinî bilgiye sahip olmayan Müslümanların zihinleri bulandırılmaya çalışılmaktadır. Ayetlerin anlamları eğilip bükülerek birilerinin işine geldiği gibi yorumlanmakta, birilerinin menfaati uğruna ilahi kelamın asıl manası feda edilmektedir.

Benzer bir şekilde Peygamber Efendimizin kimi hadisleri de söylendiği ortam ve şartlar göz önünde bulundurulmadığında birbirine zıt şeyler gibi anlaşılabilir. Bir hadiste kabir ziyaretleri yasaklanırken bir diğerinde teşvik edildiği görülebilir. Doğru bilgiye giden yol bu noktada araştırma ve incelemeden geçer. Yeterli okuma ve araştırma yapan kişi, bu iki bilginin taban tabana zıt olmadığını aksine Hz. Peygamber’in, insanların birtakım yanlış uygulamalarından dolayı bir müddet kabir ziyaretini yasakladığını, uygulamadaki aksaklıklar giderildiğinde ise serbest bıraktığını öğrenecektir.

Bilgi Kirliliği Bağlamında “Zan” ve “Dedikodu”

İslam, hem bireyin hem de toplumun kendisine ve Allah’a karşı hesap verebilir olmasını önemser. Özellikle, bilgi kirliliği başlığı altında kabul edebileceğimiz yanlış haber, zan, söylenti, dedikodu gibi konular; Kur’an’da açık bir şekilde eleştirilmiş ve bunların engellenmesi istenmiştir. Bilginin doğruluğunun önemi vurgulanmış, erdemli davranışlar teşvik edilmiş, insanların birbirlerine karşı hak ve sorumlulukları çarpıcı bir şekilde ortaya koyulmuştur.

Hucurât suresinin tamamı, sosyal hayata dair üzerinde detaylı düşünülmesi ve konuşulması gereken ahlaki yasaları ve sorumlukları içermektedir. “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” (Hucurât 49/6) ayet-i kerimesinde Yüce Allah (c.c.), yanlış bilgi konusunda birbirimize karşı sorumluluklarımızı hatırlatarak bu konuda izlenecek yol ve yöntemi de öğretir. Surenin devamında da insanın zan konusundaki eğilimlerini çok çarpıcı bir gözlemle dile getirir ve özel hayatın, kardeşlik hukukunun değerini ortaya koyar. Dedikodu noktasında ise kullandığı benzetme İslam'ın bu konudaki hassasiyetini vurgulamak açısından etkileyicidir.

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Hucurât 49/12)

Sosyal Hayatta Bilgi Kirliliği

Yanlış, eksik, yanlı haberler bireyleri ve toplumsal yaşamı etkilemekte, kaos oluşturabilmektedir. Sosyal psikoloji konularında verilebilecek şu örnek; peşin hükümlü olmanın, nedenleri ile birlikte düşünememenin ve sadece olan/görünen hakkında konuşup yorum yapmanın yanlışlığını ortaya koymaktadır. Gece yarısı otoparkta yer bulamayan kişi, arabasını mecburen normal olmayan bir şekilde park etmek zorunda kalır. Sabah olduğunda diğer arabaların park yerini boşaltmasıyla birlikte ortaya çıkan görüntü, adamın bilinçli bir şekilde arabayı yanlış park ettiği ve park konusunda yeteneksiz olduğu fikrini verir. Bu durum karşısında oluşan kanaat, yanlış bilgi ve yorum olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani, ilk düşünme refleksinde olguların yerine, algıların yönetimiyle karşılaşırız.

Hayatımızın birçok alanında yanlış bilgi ve ön yargının yönetimi söz konusudur. Daha spesifik örnekler üzerinden gidersek, bir apartman hayatında komşular arasındaki ilişkilerde bile bilgi kirliliklerine rastlamak mümkündür. Doğrudan tanış olmadan, kişisel izlenimlerle, yetersiz gözlemlerle ve üstüne üstlük kulağa gelen yanlış bilgilerle komşumuz hakkında olumsuz kanaatler geliştirebiliyoruz. Bu durumda komşuluk ve komşu hakkı gibi bir değerin yıkımı söz konusu olabiliyor. Hâlbuki yapılması gereken, zor da olsa, komşumuzla direkt iletişim kurmak, empati yaparak onu anlamaya ve tanımaya çalışmaktır.

Dijital Medyada Bilgi Kirliliği

Bilgi kirliliği kavramının, kitle iletişim araçları -özellikle dijital medya- bağlamında da ele alınması gerekmektedir. Çünkü kitle iletişim araçlarının artmasıyla bilgi kirliliği gündemimizde daha fazla yer almaya başlamıştır. Bilginin yeniden üretildiği, hızla yayıldığı, özellikle internet kullanıcılarının bu bilgilere doğrudan katılım gösterebildiği güçlü bir iletişim ağının içerisindeyiz. Sosyal medya, insanlara interaktif etkileşimi kolaylaştıran bir platform sunuyor. Bu platformda her kullanıcı aynı zamanda haber dağıtıcısı konumunda. Dolayısıyla bilgi kirliliği daha hızlı yayılma imkânı buluyor ve sosyal medya âdeta bilgi çöplüğüne dönüşebiliyor.

İnternet kullanımının hızı, pratikliği, güncelliği bilgi edinimi konusunda avantaj gibi görünse de kullanıcıların aynı zamanda o bilginin dağıtıcısı olma özelliği pek çok olumsuzluğa da sebep oluyor. Kullanıcının bir konuyu -doğru olsun veya olmasın- gündeme istediği gibi taşıyabilme olanağı, iddia ve veri karmaşasına zemin hazırlıyor. Dolayısıyla bilgi kirliliği daha geniş boyutlara ulaşabiliyor. İşte bu noktada haberin/bilginin nesnelliği konusu büyük önem taşıyor. Bilgi kaynağının tarafsız, güvenilir ve ispatlanabilir olması gerekiyor. Bu konuda Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi İlker Erdoğan’ın “Yeni Medya Gazeteciliğinde Etik Bir Paradigma Belirlemenin Kapsamı ve Sınırları” çalışmasında söyledikleri ise oldukça önemli: “Yeni medya, vatandaşları, görüş ve düşüncelerini paylaşmaya teşvik eden bir ortamdır. Toplumsal tartışma platformları, toplumsal paylaşım ağları ya da siteleri aracılığıyla ve anında mesajlaşmaya olanak tanıyan birçok farklı teknolojik ürün ile vatandaşlar her türlü bilgi, haber ve görüntüyü paylaşabilmektedir. Kaynağı belirsiz olan çok sayıda haber ve bilgi, bu paylaşıma dâhil edilebilmektedir. Hızlı ve anında paylaşım yoluyla tüm dünyayı dolaşan kaynağı belirsiz haberlerin, doğru olmayan bilgilerin, tahrip edilmiş ya da çeşitli tekniklerle değiştirilmiş görüntülerin, ülkelerin ya da dünyanın gündeminde çatışma ortamları doğurabilmesi, panik dalgaları oluşturabilmesi, toplumları karşı karşıya getirebilmesi olası sonuçlardan sadece bazıları olarak değerlendirilebilmektedir.”

İzlenecek Yol ve Yöntemler

Doğru bilgi nasıl elde edilir? İnsanın etik olarak doğru bilgiye ulaşma şekli ve çabası nasıl olmalıdır?

İnsanın bilgi ile olan muhataplığı, bu doğrultuda çizdiği yol daha çok kendisiyle ilgilidir. Aslında tüm çaba; ahlakın içselleşmesi, insan olmanın erdemi gereği düşünüş ve fiil içinde olmasıdır. Ahlak ediminde otoritenin varlığı, hem motivasyon hem de hesap verebilir olmak açısından değerlidir. Ama daha da değerli olan şey, kişinin kendi içsel eğilimi olarak ortaya çıkan ahlakıdır. Bu eksende insan, bilgiyi edinme noktasında terazisini hassas tutarken onun taşıyıcısı ve dağıtıcısı olarak da büyük dikkat gösterir. Böylelikle bilgi kirliliğiyle ortaya çıkan infialleri de yok edebilir.

İnsanın üzerine düşen; hayatın her alanında,  mukayeseli düşünmek ve okumaktır. Şüphesiz en zor olanı da budur. Hem inandığınla hem de inanmadığınla tekrar tekrar tanış olmak çetin bir yolculuktur.

Peki, kimdir doğru bilgiye giden yolda hedefe ulaşan? Kendi argümanlarını güçlendirmek için okuyan aklın aldığı yol, şüphesiz tekrar başa geldiği yoldur. Bir fikre, bir kahramana, bir davaya bağlanmadan önce sorgulanmış, kesinleşmiş bilgiyle bilmek. Ve ilk önce buna ihtiyaç duyan aklediş ve sezgiye sahip olmak. Bütün mesele bu. Aksi hâlde algıları yönlendirilmiş, düşünme melekeleri tıkalı, kendi fiillerinin sorumluluğunu almaktan dahi aciz gruplar peyda olacaktır ki, çok değil birkaç yıl önce 15 Temmuz gecesi yaşananlar da böylesi bir bilinç tıkanıklığının ürünüdür.

Bir konu hakkında bilgi sahibi olabilmek için onu rivayetlerden, yorumlardan, kolayca elde edilmiş olmaktan kurtarıp, “Oku” emrinin muhataplığıyla akıl ve ahlak kriterleriyle değerlendirmeye almak gerekir. Bilinmelidir ki öz düşünceler pek ender olarak ortaya çıkar. Çünkü düşünme ve kabullerimizde ilk eğilimlerimiz; sınıfımıza, konumumuza,  inancımıza ait izdüşümlerdir. Ve böylece ilk bilgilerimiz, subjektif bir görünüm alır, yargılar da bu doğrultuda gelişir. Oysaki bilginin doğruluğu tarafsızlıktan, kıyas gücünden ve araştırmaktan geçer.

Yüksek sorgulamanın, araştırmanın önemine olan inanç; kişiye kendini ve olayları dışarıdan okuyabilme becerisi verir. Var olanı, görüneni ya da söyleneni akıl ve bilgi süzgecinden geçirmeden kabul eden insan; tasdik etme, teyit etme ön yargısını pekiştirmekten başka bir şey yapmaz.

Karşıdakinin fikrini kendisine dâhil edebilen, ona da söz hakkı tanıyan ve anlatılanları karşısındakinin tamamlamasına imkân veren fikirler üreticidir. Bu da ancak eleştirel zekânın bir neticesi olsa gerek. Bu bağlamda şüphe duyabilmek, ihtimalleri bir arada görebilmek, aklı esnetebilmek ve sağlam bir tezle karşılaştığında yanlış olandan vazgeçebilmek bilginin erdemidir. Bunların bir zihinde var olması çelişki değil; bilakis zıtlığıyla birbirini makulleştiren, dengeleyen sağlıklı bir akıl ve vicdan ortalamasıdır. İnsana verilmiş olanın ne olduğunun farkında olmak ve onu gereği gibi kullanmak. Karşılaştığı bilgi kirliliğinde, kendi argümanlarını güçlendirmek, inancını bu doğrultuda kullanmak ve kendi fikrini tasdikleyen düşünceleri seçmek şüphesiz, insana güven verebilir. Fakat insan, hem Yaradan’a hem de topluma karşı vereceği hesabın büyüklüğünü göz ardı etmemelidir. Kısacası bu konuda, aklı tedirgin tutmak, vicdanı rahat kılmak önemlidir.

Bilgi Kirlilikleri

Samsun’da öğretmenlik yapan bir arkadaşım, Ankara’da tedavi gören hasta bir çocuk için acil kan ihtiyacı paylaşımında bulundu. Paylaştığı fotoğrafın altında da ailenin iletişim bilgileri vardı. Normalde böyle şeyleri paylaşmam ama çocuğun fotoğrafından çok etkilendim. Önce biraz tereddüt yaşasam da ardından görseldeki numarayı arayıp uygun kan grubuna sahip olduğumu, kan verebileceğimi söyledim. Karşımdaki ses oldukça şaşkındı. Zira o fotoğraf iki yıl öncesine aitti ve çocuğu çok şükür ki iyileşmişti. İki yıl önce bir ihtiyaca binaen çekilen fotoğrafın sosyal medyada hem de hiç tanımadığı kişilerce yeniden dolaşıma sokulması, babayı oldukça şaşırtmıştı. Telefonu kapattıktan sonra hızla Samsun’daki arkadaşımı arayıp durumu anlattım. Mahcup oldu ve paylaşımı hemen kaldırdı. O an ikimiz de benzer şeyleri düşünerek birbirimize dert yandık. Herhangi bir haberi sosyal medyada paylaşırken ne kadar da cömerttik ama iş teyit etmeye gelince fazlasıyla üşengeç davranıyorduk.

Münevver B.

O yıl ilk defa Kur’an kursuna gitmeye karar vermiştim. Dinî anlamda en azından kendime yetecek, günlük ibadetlerimi yapabilecek kadar bilgi edinmek istiyordum. Hocamız derslerle ilgili hızlı haberleşebilmek için bir mesaj paylaşım grubu oluşturdu. Zaman zaman diğer kursiyerlerden ilginç yazılar, mübarek gün ve geceler hakkında güzel sözler ve dualar paylaşanlar oldu. Kandiller, cuma geceleri… Bir gün ben de safer ayıyla ilgili bir paylaşım yaptım. Aradan birkaç dakika geçti ki hocamız beni aradı. Öncelikle paylaştığım bilgilerin doğru olmadığını tatlı diliyle anlattı. Ardından da gülerek ekledi: “Üstelik safer ayına daha çok var.” Bir hevesle ben de bir şeyler paylaşmak için acele davranmış, bırakın içeriğin doğru veya yanlışlığını daha tarihi bile tutturamamıştım.

Münire Y.

Sosyal medyada sıkça paylaşılan bir fotoğraf dikkatimi çekmişti. Zira listemdeki pek çok arkadaşım paylaşmış, fotoğraf âdeta elden ele tüm şehre yayılmıştı. Yeni doğmuş bir bebek ve annesi. Bebeğin yüzü annenin yanağına yaslanmıştı. Sanki annesini öpüyordu. O sırada gözlerini yummuş kadının ise gözlerinden iki damla yaş aşağı doğru süzülüyordu. Fotoğrafın altında yazılanlar içler acısıydı. Verilen bilgiye göre kadın doğum esnasında hayatını kaybetmiş, doktor ise bebeğin annesini en azından bir kez koklayabilmesi için onu annenin yüzüne doğru yaklaştırmıştı. İşte tam o anda vefat eden kadının gözyaşları akmaya başlamış ve bu olağanüstü an fotoğraflanmıştı. Dikkatle bakınca fotoğrafın kenarında bir fotoğraf sitesinin adresini gördüm. O adrese girdiğimde bir fotoğraf sanatçısına ait onlarca benzer fotoğrafa rastladım. Ardından ufak bir araştırma yaptım, fotoğraftaki kadının hayatta olduğunu, o küçük bebeğin ise birinci yaş gününü kutladığını öğrendim. Paylaşan arkadaşları da kendimce bilgilendirdim. Peki, bir şey değişti mi, maalesef ki hayır. Geçen gün aynı fotoğrafa bir kez daha rastladım. Bu defa sadece gülüp geçmekle yetindim. Fakat fotoğrafın altındaki sanal acıya değil, sanal duyarsızlığımıza.

Ayşenur K.

Bir arkadaşımın babaannesi rahmetli olmuştu. Taziye ziyareti esnasında daha önce pek de karşılaşmadığım bazı uygulamaları yerine getirdiklerini gördüm. Hayretle izledim. Sebebini sorduğumda bana ahiret hayatı, ölüm ve ötesi ile ilgili bir kitap verdi. Eve dönünce kitaba şöyle bir göz gezdirdim. İçinde daha önce rastlamadığım bilgiler vardı. Ölenlerin ardından gerekli gereksiz bir sürü şeyden bahsediyordu. Ölüm ve sonrasını sanki saniye saniye haber veriyor, her bir ayrıntıyı tek tek işliyordu. Okudukça daha önce öğrendiklerimle çelişen ve akla mantığa da aykırı gelen şeyler fark ettim. İçime bir şüphe düştü. Arkadaşıma sordum. Çok güvenilir bir kaynak olduğunu ısrarla dile getirdi. Yine de içim rahat etmedi. Kitabı da alarak camiye gittim. Hocaya durumu anlattım. O da kitaba kısaca bir göz attıktan sonra kitabın ticari amaçla yazıldığını, hiçbir kaynak barındırmadığını, insanların ölüm ve ötesine duydukları merakı kullanarak kâr etmeyi amaçlayan birileri tarafından kaleme alındığını söyledi. Ardından da bana kendi kütüphanesinden bir kitap hediye etti. Kitabı incelediğimde her bilginin dipnotlarla desteklendiğini ve işin erbabınca yazıldığını gördüm. Kendisine teşekkür ederek oradan ayrıldım. Ertesi gün arkadaşımla konuşup onu da uyardım. Önce kabullenmek istemedi. Ama hocanın verdiği kitaptan ona da bir tane alıp bir de buradan okumasını arkadaşlığımız adına rica edince beni kırmadı. Birkaç hafta sonra beni ziyarete geldi, teşekkür etti. “Yahu bize din diye safsataları öğretmeye çalışıyorlarmış, iyi ki sen beni dinlemedin de gittin araştırdın.” dedi.

Yiğit Ali Ö.

Bayramda memlekete ziyarete gittim. Gitmişken büyük teyzeme de uğrayayım, elini öpüp bir hayır duasını alayım dedim. Biraz hâlsiz görünüyordu. Bayram telaşı çok mu yoruldu diye düşündüm içimden. Ama rengi de sararmıştı. İlaçlarını aksatıp aksatmadığını sordum. Düzenli kullandığını söyledi. İsterse kendisini muayene edebileceğimi söyledim. Bir şeyim yok dedi. Yarım saat geçmedi ki oturduğu koltuğa yığıldı. Hemen şekerini ölçtüm. Açlık şekeri yükselmişti. Soluğu hastanede aldık. Doktor gıdasız kaldığını söylediğinde çok şaşırdım. Benim de hekim olduğumu duyunca, teyzeniz galiba son günlerde çok moda olan su orucu tutmaya niyetlenmiş, her ay böyle birtakım beslenme yanlışlarıyla fenalaşan hastalar olur, hele diyabet hastaları için bu tür şeyler büyük risk barındırır, ben kendisiyle konuştum, siz de detaylıca izah edin, dedi.

Teyzemin yanına gittim. Nedir bu işin sırrı, anlat bakalım, dedim. Televizyonda görmüş, koca koca adamlar, profesörler bu su orucunu anlatıyormuş, her hastalığın devasıymış. O da sıkılmış, her gün hap, ilaç, yok kolesterol yok şeker. Hele o iğneler. Vallahi bıkmış. Bir deneyeyim ne çıkar, demiş. Ah teyzem ah, her hastalığın insanda aynı nüksetmediğini, hastalık aynı olsa da tedavinin kişisel olduğunu dilim döndüğümce anlattım.

Ömer Faruk K.

Kaynak: Diyanet Haber
Yorumlar (0)