Hasan Aycın İle Söyleşi

“Kalem, kâğıtla buluşmadıkça yazmaz. Kalemin kâğıda ilk teması da son teması da noktadır. İlk noktayla başlar, son noktayla biter eser. Metin olsun, çizgi olsun o iki nokta arasındaki noktalardan mürekkeptir.”

Hasan Aycın İle Söyleşi

Mahir KILINÇ

Hasar Aycın ile söyleşi

1955 Eylül’ünde Balıkesir’de dünyaya gelen Hasan Aycın, ilkokulu köyünde okudu. Balıkesir İmam Hatip Okulundan mezun olduktan sonra başladığı Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinden 1980 yılında mezun oldu.

Türk çizgisine bambaşka bir soluk getiren ve ilk çizgisi 1978’de yayımlanan Hasan Aycın’ın pek çok dergide ve gazetede karikatürleri yayımlandı.

Kırk Hadis Kırk Çizgi, Gece Yürüyüşü, Zılal gibi çizgi kitaplarının yanı sıra Esrarnâme, Sahipkıran, Ayna, Billur Sürahi gibi masal/hikâye formunda da eserler kaleme alan Hasan Aycın, sanatını büyük bir titizlik ve ustalıkla hâlen devam ettirmektedir.

Çizgi ile ilişkinize dair “Kendimi bilmek için çizmeye başladım.” diyorsunuz. Kendini bilmek için çizmeye başlayan Hasan Aycın’ın çizgi ile tanışmasını kısaca anlatabilir misiniz?

Aslına bakarsanız çizgiyle tanışmadım, çizgiyle tanışık olduğumu fark ettim demek daha doğru olur belki. Bir resim öğretmenim olmadı, hayatım boyunca resimle doğrudan bir ilişkim olmadı, üniversiteyi güzel sanatlarda okumak istedim ancak imam hatip okulu mezunu olduğum için oraya da giremedim. Hâsılı hayatımda resimle, güzel sanatlarla ilgili bir şey yok. Daha çok sakındırmaya dönük, tepkisel bir şey vardı. Uzak kalmama, uzak durmama ilişkin. Ama ben kendimi bildim bileli çizgiyle haşir-neşir hâldeydim. Böyle bir cevap verebilirim. Öte yandan “Nasıl başladı?” diye sorarsak biraz zor başladı. Üniversite yıllarımızda Bursa’da aynı okulda okuduğum bir arkadaşım vardı. Beni sürekli çizgi, karikatür konusunda azmettiriyordu. Sağa-sola çiziktirip durduklarımı görüyordu çünkü. O zamanlar Yeni Devir gazetesi vardı, oldukça saygın bir gazeteydi. Biz onu bir gazete değil de dergi gibi görürdük. Bir gün, gazeteden bazı arkadaşlarla konuştuğunu, benden çizgi beklediklerini, çizgilere bakıp yol yöntem önereceklerini söyledi. İşte şu araçlarla, şöyle kâğıtlara, şöyle şöyle çizsin, diyeceklermiş. Üç beş çizgi gönderdik. Böylece Bismillah demiş oldum. Çizgileri yayımlamaya başladılar. 3 Şubat 1978’de ilk çizgim çıkmış oldu. Böyle başladı. Ve bana da ara vermemek düştü diyelim. O gün bugündür devam ediyor elhamdülillah. Başka gazeteler, dergiler filan derken kırk yılı geçtik. Allah afiyet verdiği sürece de devam etmek niyetindeyim.

“Güldürmek için çizmiyorum düşündürmek için çiziyorum.” diyorsunuz ve insanlarda bir tebessüm oluşturmaya çalışıyorsunuz. Tebessümle tefekkür ilişkisini nasıl belirler, nasıl kurarsınız?

Düşüncesiz bir hayatı istemiyoruz bir kere, bu kesin. Kur’an; “Düşünmezler mi, akletmezler mi?” sorularını yöneltiyorsa, düşünmeye, akletmeye çağırıyorsa bizi, düşünmekten uzak durmamalıyız. Eskiler neşe-i evvel ve neşe-i ahir olarak dünya ve ahiret hayatını ikiye ayırırlar, iki dünyayı böyle özetlerlermiş. Neşe, diri olmaktır. Şöyle diyebiliriz, neşe, en basit anlamıyla sürur, yaşama sevinci; Allah’ın sayamayacağımız kadar ihsan ve lütuflarından hoşnut olmak ve bu hoşnutluğumuzu göstermektir. Düşünen bir varlık olan insan işbu neşeyi idrakle yükümlüdür. Neşenin libası tebessüm, tebessümün süsü hüzündür ki akılsız olmaz. Fudayl bin İyaz: “Aklın zekâtı hüzündür.” demiş. “Ahzan” adlı albümümün epigrafı, bu sözdür. Kısacası, kakara kikiri neşe olmaz.

Hüznün içerisinden tebessümü, tebessümün içerisinden tefekkürü yakalamayı başarıyorsunuz. Bu noktada genç çizerlere ne söylemek istersiniz?

Estağfirullah. Ben kimseye bir şey söylemiyorum. Yani kendime söylemediğim bir şeyi söylemiyorum. Kendi üstümden söylüyorum.

Yolda isek yolcuyuzdur. Bilmeliyiz ki yolun yolcuda hakkı vardır. Şöyle der Mevlânâ: “Topraktan insana yola çıkınca yol yolcuya dedi ki, senin bu yolculuğunda benim hediyem nedir?” Mevlânâ söyler Mesnevî olur. Şebüsterî’ye Emir Hüseyin “Bilen de O, bilinen de O ise bu bir avuç toprağın başındaki sevda nola?” diye sorar. Şebüsterî söyler, Gülşen-i Râz olur.

Topraktan insana yolculuğun hikâyesini Hz. Âdem (a.s.) özelinde Kur’an-ı Kerim haber veriyor. Bu bizim hikâyemizdir. Böyle bakınca yol hakkından benim anladığım, yolcunun, yani insanın, Allah’ın onu -ve bütün mevcudatı- yoktan var edişindeki kudreti ve sanatı tefekkür ederek var olmak hikmetini anlama çabasıdır. Öncekilerin haberleri bu konuda bize ışık tutar. Öncekiler dediğim Hz. Muhammed (s.a.s.) ve onun şahsında diğer peygamberlerdir. Ve peygamberî izde olanların kâffesi... Hepsine selam olsun. Onlar gönlüme düştüğü zaman ya da isimlerini duyduğum zaman selamlama ihtiyacı hissediyorum. Bunlar bizim yol ustalarımızdır. Bu bakış göğsümü genişletiyor ve yolumu açıyor.

İyi de karikatür çizerken de mi? Nefes alıp verirken bile! Bunu ben mi yapıyorum, ben yapıyorum. Bu, benim eylemim mi, benim eylemim. Ben kimim? İşte ben buyum. Yani kim isem o olarak yapıyorum. Ne yapıyorsam, ne söylüyorsam, ne konuşuyorsam… Bülbül ötüyor, bülbüle ne ötüyorsun diyor muyuz? Başka şey bilmiyor ki ne yapsın?

Demem o ki yola ve yolun bize miras olarak bıraktıklarına iyi bakalım.

İki nokta arasına sığdırmaya çalıştığınız bir çizgi dünyası var. Bu noktalardan birincisi nerede başlar ve ikincisi nerede nihayete erer?

Hz. Ali’ye (r.a.) atfedilen bir söz vardır: “İlim bir noktaydı, cahiller onu çoğalttılar.” Cüneyd-i Bağdadi’ye soruyorlar “Tasavvufun sonu nedir?”, cevap veriyor, “Başıdır” diyor. Yüzyıllar sonra Niyazi Mısri bunu şerh ediyor. Tasavvufun sonu kelime-i tevhittir, başı da kelime-i tevhittir, diyor. Başı taklittir sonu tahkiktir, diyor özetle; tarikat da işte bu taklit ile tahkik arasındaki yoldur...

İsmet Özel, Tahrir Vazifeleri’nde bilim, felsefe, sanat insana gidilecek bir yer olduğunu söyler ama gidilecek yerin adresini din verir, der. Elde adres yoksa ne yapacak insan? Dinsiz ne yapacak? Dünya sarmalında dönüp duracak... Din adresi veriyor; başlangıç ilk nokta; adım adım yürüyoruz; adres son nokta... Niyazi Mısri’nin şerhinde olduğu gibi, verili bilgiden hareket ediyoruz, bilme çabasıyla yol alıyoruz... Bildikçe biliyoruz bildikçe biliyoruz... Bunun gibi işte, yazmak ve çizmek konusunda pratikten de bildiğimiz şudur ki kalem, kâğıtla buluşmadıkça yazmaz. Kalemin kâğıda ilk teması noktadır. Son teması da noktadır. İlk noktayla başlar, son noktayla biter eser. Metin olsun, çizgi olsun o iki nokta arasındaki noktalardan mürekkeptir.

Çizgi üzerinden gidersek, benim bütün hünerim el kadar alanda olup bitiyor. Anlatmaya çalıştıklarımı orada anlatıyorum. Ömrüm ve enerjim olduğu müddetçe de anlatacağım inşallah. Hayat felsefem de böyle, doğum ilk nokta ölüm son nokta; dünya ömrümüz, tüm çabamız bu iki nokta arasında... Yeryüzünün en soylu çabası hakikat arayışıdır.

Çizgilerinizde görünenden okunandan öte bir derinlik var. Sizi anlayabilmek adına genç kardeşlerimizin hangi okumaları yapmalarını söyleyebiliriz, Hasan Aycın neleri okur?

Bence kendilerini anlamaya çalışsınlar, bunun için okumalar yapsınlar. Kendini anlamayan başkasını nasıl anlasın ki. Kendilerini, zamanlarını ve yerlerini önemsesinler... Ben önemserim bunları. Bunlar bizim sınav yerlerimiz ve zamanlarımızdır. Kuluz zira. İnsanın olmadığı zamanda ve yerde sınavda olması mümkün mü! Yerin ve zamanın önemi bizim onları seçmeyişimizdendir; onları bizim için seçen Allah’tır. Allah’ın bizim için seçtiği zamanda ve yerdeyiz, nasıl önemsemeyiz! Arada kendime sorarım, ben kimim, bu zaman hangi zaman, burası neresi, diye. Hep aynı cevapları veririm ve her defasında cevaplar muhkemleşir. Böylece dünya haritasını bir yana koymak, yeryüzü bilincine ermek, yani yeryüzünün Allah’ın arzı olduğunu ve de arzın Allah’ın mülkünde olduğunu kavramak, vakti kuşanmak kolaylaşır. Sonra dünya haritasını yeniden açarım önüme.

“Ey insan, keremi bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (İnfitâr, 82/6.) diye soruyor Allah (c.c.). Üstümüze alalım, biz de soralım bu soruyu kendimize.

Sorunuza dönersem, başta olmazsa olmaz olan Kur’an-ı Kerim olmak üzere birçok kitap okunabilir. Okunmalı da. Okumanın sonu gelmez. Ama yine de biraz önce sözünü ettiğim bilinç konusunda benim işimi kolaylaştırmakta öne çıkmış olan kimilerini söyleyebilirim. Ahmet Cevdet Paşa: Kısas-ı Enbiya; Şiblî Numanî: Hz. Muhammed; Yusuf Kandehlevî: Hayatü’s-Sahabe; Mevlânâ: Mesnevî; Yunus Emre Dîvanı; Ferîdüddîn-i Attar: Tezkiretü’l-Evliyâ; Şebüsterî: Gülşen-i Râz; Fahrüddîn-i Irakî: Lemaat; Sezai Karakoç: (özellikle) Yitik Cennet, Çağ ve İlham; Seyyid Kutup: Yoldaki İşaretler; Muhammed Esed: Mekke’ye Giden Yol; Necip el-Kiylanî: Türkistan Geceleri; Muhammed Zahir Bigiyef: Maveraünnehir’de Seyahat; Barney Desai-Cardiff Marney: İmamın Öldürülüşü; Alex Haley: Malcolm X; Amin Maalouf: Arapların Gözünden Haçlı Seferleri…

Vesselam.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER