El Yazması Kitaplarımıza Nakşedilmiş Sanatlarımız

Toplumda, bir zincirin halkaları gibi kuşaktan kuşağa aktarılarak devam eden kültürümüz, geleneksel el sanatlarımıza ait zanaat ve sanat bilgilerini de kapsar. İçinde yaşadığı toplumun bir üyesi olan insan önce mirasçısı olduğu kültürü öğrenir ardından da ürettikleriyle o toplumun birikimini zenginleştirir.  Usta çırak ilişkisi ile nesillerdir devam eden bilginin sağlıklı bir şekilde aktarılması, kültürün devamlılığını sağlayan en önemli unsurdur.

El Yazması Kitaplarımıza Nakşedilmiş Sanatlarımız

Gülçin Anmaç

Klasik Türk Süsleme Sanatlarımız da usta çırak ilişkisiyle günümüze ulaşan saray sanatlarıdır. Osmanlı Devleti'nde sanat üretiminin ana kaynağı saray nakkaşhanesi olmuştur. Saray bünyesinde eserlerini sultan için üreten nakkaşhanede bir el yazması eserin hazırlanması; yazar, hattat, nakkaş, altın ezenler, tahriri çekenler, cilt ustaları, müzehhibler gibi geniş bir kadroyla yapılan kollektif bir çalışmaydı. El yazması eserler, tezyin etmek yani süslemek teriminden türeyen her biri ince el işçiliği olan tezyini sanatlarımız ile bezenerek önemli birer sanat eserleri olmuşlardır. Ana desenler saray nakışhanesindeki sanatçılar tarafından belirlenmiş ve dönemine göre ortak özellikleri ile mimariden kumaşa, çiniden tezhibe tüm ürünlerde bu desenler kullanılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde sanatkâr ve zanaatkâr grubu bünyesinde toplayan ve serbest meslek sahibi esnafın bağlı olduğu teşkilat “Ehl-i Hiref”tir. Hiyerarşik bir çalışma düzenine sahip olan Ehl-i Hiref teşkilatında kişiler, şakirdlik dönemiyle eğitime başlar ve bağlı oldukları bölüğün ustaları tarafından yetiştirilenler, başarıları yeterli bulunursa üstatlığa geçebilirlerdi. Kuralları belli bu kurumsal yapı içerisinde sanatlarımız yüzyıllar boyunca korunarak gelişmişti.

Klasik sanatlarımızın tarihsel süreci hakkında, farklı dönemlerin günümüze ulaşmış resimli el yazmaları üzerinden bilgi sahibi olmaktayız.

Yazma aracı olan mürekkep, farklı yöntemlerle biriktirilen isin macun hâline getirilmesi ve ham ipek ile karıştırılarak kullanıma hazırlanması ile olurdu. Kamış kalem, bu macunlu ipeğe veya pamuğa sürülerek yazı yazılırdı. Resmetmek için ise doğal hayvan kıllarından yapılan fırçalar kullanılırdı. Boya yapımı için toprak, bitki ve taştan elde edilen doğal boyalar su ile ezilerek eritilir, boyaların sabitlenmesi için farklı malzemelerle harmanlanırdı. Önceleri rulo şeklinde ve tahtadan yapılmış kılıflarda saklanan kâğıtlar, sonraki dönemlerde hazırlanan kâğıt tabakalara yazıldıktan sonra kitap şeklinde toplanarak ciltlenirdi. El yazması kitaplar güzel bir yazıyla yazılır, gerekirse istinsah (kopya etme) yoluyla çoğaltılır, sayfa adedi ile değil yaprak adediyle belirtilir ve önemine atfen süslenerek sağlamca ciltlenirdi. Bir yazma eser Besmele ile başlar, yüce Allah’a (cc) hamd ve Peygamber efendimize (s.a.s.) salât-ü selâm ile devam ederdi. Eserin giriş kısmında, yazar/müellif kendi adını bildirir kitabı ne amaçla kaleme aldığını ve içeriğini açıklardı. Eserine verdiği ismi de bu kısmın sonunda kaydederdi. Sonrasında kitabı oluşturan esas metin başlardı.

Yazma eserlerin, ilmî değeri yanında yüksek sanat değeri vardı. Hüsn-i hat, tezhip, minyatür, kaatı’, ebru ve cilt sanatı, el yazması kitapların güzel sanat ürünleri olarak kitaba ilmî anlamı yanında sanatsal bir değer katardı. Bu vesile ile el yazmalarında kullanılan Klasik Türk Süsleme Sanatlarımızın neler olduklarına kısaca değinelim;

HÜSN-İ HAT: Hat sanatı ya da hüsn-i hat, güzel yazı demektir ve hat kelimesi yazı, yol manasına gelir. Ölçü ve kaidelerine uyularak yazılan güzel yazı sanatının manası, Kur’an-ı Kerim harfleri ile vücut bulduğu zaman tamamlanmış, sanat olmuş, en özen gösterilen şekli ile kitaplara işlenmiştir. Hüsn-i hat yazarlarına “kâtip” denir ve çoğulu “küttâb”dır, sonraları “hattat” denilmiştir. Yazı çeşitleri, yüzyıllar içerisinde yeni

stilleri eklenerek artmıştır. İslam âleminde Osmanlı Devleti’nin ve günümüzde İstanbul’un bu sanatımızın merkezi olmasını dile getiren meşhur bir söz vardır “Kur’an-ı Kerim Hicaz’da nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı”. Varoluşunu Allah kelamına borçlu olan ve O'nun sözlerinin aktarılmasına adanan yazı sanatı, en güzel şekli ile sure ve hadislerin yazılmasında kullanılmıştır.

TEZHİP: El yazması kitaplarda, murakka’ adı verilen yazı albümlerinde, ferman ve hüsn-i hat levhalarında boya ve altınla yapılan kenar süslemelerine tezhip adı verilir. Arapça’da altınlama manasına gelen tezhip sanatında, altının yanı sıra renkli doğal boyalar da kullanılmıştır. Sırf altınla yapılan işlere altınla süslenmiş manasına gelen "halkârî" denilmektedir. Tezhip yapan erkek ise "müzehhip", kadın ise "müzehhibe" olarak isimlendirilir. El yazması eserlerin saray nakkaşhanesinde özenle hazırlanması, nadide eserlerin devrin ileri gelenleri için yapılması, hüsn-i hat sanatının yanında tezhip sanatını da ilerletmiştir. Tezhip çalışmalarını incelediğimizde, zarif ve incelikli bir işçilik yanında yüzyılların bilgisini taşıyan zengin bir motif havzasıyla karşılaşırız.

MİNYATÜR: Eski Türk kaynaklarında kitap resmi için “nakış”, “tasvir” isimlendirilmesi yapılır; minyatür yapan için ise “resim yapan, ressam” anlamında “nakkaş”, “musavvir” kavramları kullanılır. Minyatür sanatı, tarih içerisinde önemli bir görsel kayıt belgesi olarak kabul görmüş ve el yazması kitapları resimleme sanatı olarak, metni açıklayıcı şekilde yüzyıllar boyunca yazma eserlerde kullanılmıştır. Ortaçağ Avrupası el yazmalarının bölüm başı metinlerinin ilk harfi kırmızı minium ile süslenirdi ve bu süslemelere "miniare" denilirdi. Zamanla metni süsleyen resimlere "miniature" denilerek bu terim kitap resminin ismi haline gelmişti. Minyatür sanatını özel kılan, birçok farklı zaman ve olayı tek sayfada ifade etmeye imkân veren anlatım şeklidir. El yapımı kâğıtlar üzerine, su bazlı boyalar ve tüy fırçalar kullanılarak her bir ayrıntı özenle işlenerek yapılır. Kuvvetli bir anlatıma ve kendisine özgü bir estetik yapıya sahip olan minyatür sanatı, asırlar boyunca değişik kültürler ile çeşitli üsluplar altında gelişimini ve varlığını sürdürmüştür.

KAATI’: Kâğıt veya deri üzerine çizilmiş yazı veya tezyini motifin özel bir keski ile oyularak başka bir zemin üzerine, nişasta ve su ile yapılan bir yapıştırıcı ile yapıştırılması işlemidir. Kelime anlamı kesmek olan kâğıt oyma sanatı, "katı" veya "kat’ı" olarak da isimlendirilmektedir. Bu işi yapana “efşanbür” veya “katta” denir. Kâğıt oyma işi yapılırken eskiler kalemtraş veya nevregen günümüz sanatçıları ise kretuar olarak adlandırılan keskilerden ve küçük kıvrık uçlu tırnak makasından yararlanır. Oymaları, eski cilt kapaklarında, murakkalarda, el yazması eserlerde, albümlerde ve hat levhalarında görmekteyiz. Bunun yanı sıra, bazı yazı çekmecelerinde, manzaralar ve vazolu buketler şeklinde karşılaşmaktayız.

EBRU: Ebrulu kâğıtlar, el yazması kitaplarda ve ayrı olarak üzerine yazı yazılmasında kullanılmıştır. Kelime anlamının, Farsça bulutumsu manasında Ebri kelimesi ve Çağatayca hareli anlamında Ebre kelimesinden geldiği kabul görmektedir. Uygulamada kâğıt, toprak boyalar, atkuyruğu kılından yapılan fırçalar, kitre, öd, neft, gibi malzemeler kullanılmaktadır. Kitre gibi kıvam arttırıcı madde ile suyun yoğunluğu arttırılır.  Ezilmiş toprak boyalar sığır ödü ile hazırlanır ve fırça ile kitreli suyun yüzeyine serpilir. Su üzerinde işlenen desen sonrasında kâğıda geçirilir. Yüzyıllardır kitapları süsleyen ebru kâğıtları hâlen aynı renk canlılığını koruyarak günümüze ulaşmışlardır.

CİLT: Bir kitap veya defterin yaprak ve formalarını dağılmaktan korumak ve sırasıyla bir arada topluca bulundurmak için üzeri deri, kâğıt veya bez ile kaplanan mukavvadan yapılan kapak demek olan cilt sanatımızın tarihi çok eskidir. Kâğıdın keşfinden önce parşömen veya papirus üzerine yazılan yazılar, sargı şeklinde, tahtadan yapılmış kılıf veya kutularda saklanırdı. Günümüze ulaşan el yazması kitapların muhafazası, onları koruyan cilt sayesinde olmuştur. Cilt sanatı, zaman içerisinde büyük bir gelişme göstermiş ve üzerine işlenen eşsiz süsleme unsurları ile beraber, her biri sanat eseri olarak kabul görerek elyazmalarının muhafazası olarak müstesna örnekleri günümüze kadar ulaşmıştır. İslamiyet’in üç kıtaya yayılması, Kur’an-ı Kerim’in çoğaltılması, yazılan din ve fen ile ilgili eserlerin muhafazası, İslam dininin ilme verdiği önem, ilmin kaynağı olan eserlerin özellikle korunmasına sebep olmuştur.

Doğayı olduğu gibi taklit eden realizmden kaçınmak ve nesneleri soyutlaştırarak ifade etmek İslam sanatının en önemli özelliğidir. Sanatkâr, nesne ya da figürleri aynen resmetmek yerine onları sadeleştirerek yeniden yorumlar. Doğadan tamamen kopmayan İslam sanatının, biçim değiştirmiş motifler ve kurallardan oluşan kompozisyonlar ile kendine özgü tarzı oluşmuştur. İslam sanatının bütün kollarında güzele ulaşma ve çokluğun birliğe ulaşmasını görürüz. Eski dönem sanatçılarının eserlerinde isim belirtmeme, üretiminden dolayı kendini yüceltmeme ruhaniyeti vardır. Bu manaların beslediği anlamlar üzerinde ilerleyen sanatımızın güzide eserleri, değerini bilenler tarafından günümüze kadar ulaştırılmıştır. Ne mutlu ki zengin kültürümüzün ve sanatlarımızın farkında olan, sahiplenen, öğrenmek ve devam ettirmek isteyenlerin sayısı giderek artmaktadır.

Diyanet Haber

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER